|
|
 |
TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ
|
TÜRKİYE'NİN KATILIM
YÖNÜNDE İLERLEMESİNE İLİŞKİN
KOMİSYON 1999
DÜZENLİ RAPORU
İçindekiler
-
A Giriş
-
Sunuş
-
Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki
ilişkiler
-
Son gelişmeler
-
Avrupa Stratejisi
-
B Üyelik Kriterleri
-
-
1. Politik Kriterler
-
Giriş
-
Son gelişmeler
-
1.1 Demokrasi ve hukukun üstünlüğü
-
Parlamento
-
Yürütme
-
Yargı
-
Yolsuzluğa karşı tedbirle
-
Millî Güvenlik Kurulu
-
1.2 İnsan hakları ve azınlıkların
korunması
-
Medenî ve siyasî haklar
-
İnsan haklarını koruma araçları
-
Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar
-
Azınlık hakları ve azınlıkların korunması
-
1.3 Kıbrıs konusu
-
1.4 Genel değerlendirme
-
2. Ekonomik Kriterler
-
2.1 Giriş
-
2.2 Ekonomik gelişmeler
-
Makroekonomik gelişmeler
-
Yapısal reformlar
-
2.3 Kopenhag kriterleri açısından
değerlendirme
-
İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı
-
Birlik içindeki rekabet baskısıyla ve
piyasa güçleriyle başa çıkma kapasitesi
-
2.4 Genel Değerlendirme
-
3. Üyelik yükümlülüklerini üstlenme
yeteneği
-
3.1 Gümrük birliği kapsamındaki müktesebat
sektörleri
-
İç Pazar
-
Malların serbest dolaşımı
-
Rekabet
-
Fikrî, sınaî ve ticarî mülkiyet
-
Ticaret Politikası
-
Gümrükler
-
Sonuç
-
3.2 Avrupa stratejisi kapsamındaki
Müktesebat sektörleri
-
İç Pazar
-
Sermayenin serbest dolaşımı
-
Hizmetlerin serbest dolaşımı
-
Kamu alımları
-
Sanayi ve KOBİ politikası
-
Tarım
-
Telekomünikasyon ve bilgi toplumu
-
Bilimsel ve teknik araştırma
-
Çevre
-
Ulaştırma
-
Enerji
-
Tüketici koruma
-
Adalet ve içişleri
-
İstihdam ve sosyal işler
-
Sonuç
-
3.3 Müktesebatın diğer sektörleri
-
İç pazar
-
Öğretim, eğitim ve gençlik
-
Görsel-işitsel sektör
-
EPB
-
Vergileme
-
İstatistikler
-
Balıkçılık
-
Bölgesel politika ve kaynaşma
-
Ortak dışişleri ve güvenlik politikası
-
Sonuç
-
Genel değerlendirme
-
4. Müktesebatı uygulamaya yönelik
idarî kapasite
-
AT hukukunun düzgün uygulanması
-
Tek pazar
-
Rekabet
-
Ticaret politikası
-
Gümrükler
-
Sonuç
-
Sonuç
-
Ekler
-
Aday ülkelerce onaylanan İnsan Hakları
Sözleşmeleri
-
İstatistik Veriler
A Giriş
Sunuş
Her bir aday ülkenin katılım yönünde
kaydettiği ilerleme’ye ilişkin ilk düzenli raporlarını 1998 sonunda sunacağı
yolunda Komisyon tarafından yapılan açıklama, Haziran 1998’de yapılan Cardiff
AB Konseyi tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. AB Konseyi, Türkiye’ye
ilişkin “raporun, Ortaklık Anlaşması’nın 28nci maddesine1 ve
Lüksemburg AB Konseyi’nin sonuçlarına dayalı olacağını” kaydetmiştir.
Viyana’da düzenlenen AB Konseyi ise
Komisyon’u, Helsinki AB Konseyi için yeni ilerleme raporlarını sunmaya
davet etti.
Daha önceki rapor gibi, bu Düzenli
Rapor da, Kopenhag AB Konseyi’nin sonuçlarını dikkate almaktadır. Rapor:
- özellikle Ortaklık Anlaşması çerçevesinde,
Türkiye ve Birlik arasındaki ilişkileri anlatmakta;
- AB Konseyi tarafından konulan siyasi
koşullar (demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıkların korunması)
bakımından durumu analiz etmekte;
- AB Konseyi tarafından belirtilen
ekonomik koşullar (işleyen bir piyasa ekonomisi, Birlik içindeki rekabet
baskıları ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi) bakımından Türkiye’nin
durumunu ve perspektiflerini değerlendirmekte;
- Türkiye’nin, üyelik yükümlülüklerini,
yani Antlaşma’da, talî mevzuatta ve Birlik politikalarında yer alan Birlik
Müktesebatını üstlenme kapasitesi sorununu incelemekte;
- 4 Mart 1998 tarihli Komisyon tebliğinde
ortaya konulan Avrupa Stratejisi’ne özel referans ile, katılım yolunda
Türkiye’nin durumuna ve perspektiflerine ilişkin genel bir değerlendirme
sunmaktadır.
Ayrıca, üyelik sonrasında Topluluk
politikalarının uyumlu bir şekilde uygulanmasını garanti etmek üzere aday
ülkelerin idarî yapılarını adapte etmeleri gereğini vurgulayan Madrid AB
Konseyi tarafından talep edildiği gibi, adlî ve idarî kapasite konusunu
içermektedir. Ancak, adlî ve idarî kapasitenin incelenmesi, gümrük birliği
kapsamındaki alanlar ile sınırlıdır.
Rapor, son düzenli rapordan bu yana
kaydedilen ilerlemeyi dikkate almaktadır. 1998 Düzenli Rapor’unda atıf
yapılan planlanmış reformların gerçekleştirilmiş olup olmadığına bakmakta
ve yeni girişimleri irdelemektedir.
Siyasi ve Müktesebat ile ilgili kriterlerin
karşılanmasında kaydedilen ilerlemeye ilişkin değerlendirme, son Düzenli
Rapor’dan bu yana sağlanmış olan ilerleme üzerinde yoğunlaşırken, ekonomik
değerlendirme, Türkiye’nin ekonomik performansının daha uzun dönemli olarak
irdelenmesine dayanmaktadır. Müktesebatın benimsenmesinde kaydedilen ilerlemenin
değerlendirilmesi ise, hazırlık veya Parlamento onayı aşamalarında olan
mevzuat yerine, fiilen kabul edilmiş olan mevzuat temelinde yapılmıştır.
Bu yaklaşım, tüm aday ülkeler için eşit muamele sağlamakta ve katılıma
yönelik hazırlıkta somut ilerleme açısından ülkeler arasında objektif bir
değerlendirme ve karşılaştırma imkanı vermektedir.
Rapor çok çeşitli bilgi kaynaklarına
dayanmaktadır. Aday ülkeler, son Düzenli Rapor’un yayınlanmasından beri
üyelik hazırlıklarında kaydedilen ilerleme hakkında bilgi vermeye davet
edilmişlerdir. Raporun hazırlanmasında Konsey mütalaaları ve Avrupa Parlamentosu
raporları ve kararları2 dikkate alınmıştır. Komisyon, çeşitli
uluslararası kuruluşlarca yapılan değerlendirmeler ve özellikle Avrupa
Konseyi, AGİT, uluslararası malî kurumlar ve sivil toplum örgütlerinin
katkılarından da yararlanmıştır.
Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki
ilişkiler
Son gelişmeler
Türkiye üzerine en son Düzenli Rapor’un
kabulünden bu yana, ikili ilişkiler büyük bir değişim olmaksızın gelişmiştir.
Lüksemburg AB Konseyi sonrasında Türkiye’nin askıya aldığı politik diyalog
yeniden başlamamış olsa da, Avrupa Stratejisi’nin (bkz. aşağıda) uygulanması
hakkında düzenli toplantılar yapılmaktadır. Politik düzeydeki kilitlenme
nedeniyle, Ortaklık Konseyi Nisan 1997’den beri toplanamamıştır.
11 ve 12 Aralık 1998 tarihlerinde
Viyana’da toplanan AB Konseyi, sonuç bildirgesinde, “Türkiye’yi üyeliğe
hazırlamak için Avrupa stratejisini ileriye götürerek AB ve Türkiye arasındaki
ilişkilerin daha fazla geliştirilmesine verdiği büyük önemi” vurguluyordu.
Aynı zamanda, “Lüksemburg ve Cardiff sonuçlarına uygun olarak Avrupa Stratejisi’nin
daha ileri düzeyde uygulanmasının merkezî rolünü” kabul ediyordu.
AB Dönem Başkanlığı’nın çabalarına
rağmen, Köln AB Konseyi, Türkiye hakkında herhangi bir sonuç üzerinde uzlaşamamıştır.
AB-Türkiye ilişkileri, PKK lideri
Abdullah Öcalan’ın tutuklanması ve yargılanmasından ve 29 Haziran 1999’da
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince ölüm cezasına mahkum edilmesinden de
etkilenmiştir.
Kenya’da Şubat 1999’da yakalanmasından
sonra, Öcalan, Marmara Denizi’ndeki İmralı hapishane-adasına getirildi.
Öcalan operasyonu, kısa bir süreyle de olsa bazı AB ülkelerinde şiddetli
PKK gösterilerine ve Türkiye’de terörist eylemlere yol açtı. Bu bağlamda,
Avrupa Birliği 22 Şubat 1999 tarihli Genel İşler Konseyi toplantısında
aşağıda verilen açıklamayı yaptı:
“Avrupa Birliği, terörizmin tüm biçimlerini
kınadığını tekrar eder. Terörizme karşı meşru mücadele, insan haklarına,
hukukun üstünlüğüne ve demokratik kurallara tam saygı içinde yürütülmelidir.
Meşru çıkarlar, şiddet yoluyla değil, politik bir süreç yoluyla ifade edilmelidir.
AB, Abdullah Öcalan’ın tutuklanmasının
ölüm, rehin alma, yıldırma ve yaygın tahribat ile sonuçlanmış olan kitlesel
kargaşa ve şiddet eylemlerine yol açmış olmasını çok büyük esefle karşılamaktadır.
Bu tür şiddet eylemlerinin kabul edilemez ve hiçbir şart altında hoş görülemez
olduğu şeklindeki görüşünü tekrar ifade eder.
Avrupa Birliği, Türk Hükümeti tarafından
verilen Abdullah Öcalan’ın adil biçimde yargılanacağı güvencesini kaydeder.
Bu güvencenin, kendi seçtiği avukatlara erişim imkanıyla ve uluslararası
gözlemcilerin davaya kabul edilmesiyle birlikte, bağımsız bir mahkeme önünde
hukukun üstünlüğüne uygun bir açık yargılama ve adil ve düzgün muamele
anlamına gelmesini bekler. Ölüm cezasına karşı olduğunu bir kez daha vurgular.
AB, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü
tamamen destekler. Aynı zamanda, Türkiye’nin, sorunlarını, insan haklarına
ve demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğüne tam saygıyla politik yollardan
ve Avrupa Konseyi’nin bir üyesi olarak taahhütlerine uygun biçimde çözmesini
bekler Bu bağlamda, terörizme karşı mücadeleyi politik çözümler arayışından
ayırmaya ve uzlaşmayı teşvik etmeye yönelik tüm sahici çabaları memnuniyetle
karşılar. Bunu desteklemek için, AB, devamlı malî yardım dahil katkıda
bulunmaya hazırdır.
Türkiye’nin bu sorunları bu tutum
içinde ele alma çabaları, AB-Türkiye ilişkilerini ancak olumlu etkileyebilir."
23 Şubat 1999’da, Türk Dışişleri
Bakanlığı şu açıklamayı yaptı: “Türkiye’de mahkemelerin bağımsızlığını
sorgulamak kabul edilemez. AB’nin duruşmalara gözlemci gönderme niyeti,
bağımsız yargıya müdahale etme ve onu etkileme çabalarının kabul edilmesi
ve teşvik edilmesi anlamına gelmektedir. Hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı
olan bu tavır da kabul edilemez."
Abdullah Öcalan’ın yargılanması,
basının ve bazı yabancı temsilcilerin de bulunmasıyla Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi önünde 31 Mayıs 1999 tarihinde başladı. Abdullah Öcalan davasında
Asamble’nin bulunmasını sağlamaya yönelik Avrupa Konseyi Özel Komitesi’ne
göre, yargılama prosedürü “esas olarak düzgün ve ilgili Türk mevzuatına
uygun görünmektedir…” Diğer yandan, Uluslararası Af Örgütü, yargılama öncesi
tutukluluk süresinde ve yargılama boyunca, adil yargılama standartlarının
ihlal edilmiş olduğu görüşündeydi.
29 Haziran 1999’da Devlet Güvenlik
Mahkemesi tarafından Öcalan’a karşı ölüm cezası verilmesini AB’nin tepkileri
izledi. AB Başkanlığı, 29 Haziran 1999 tarihli açıklamasında, “Türkiye’nin
son onbeş yıldan beri hep aynı kalmış olan teamülü izleyeceğini ve Öcalan
aleyhine ölüm cezasını infaz etmeyeceği ümidini” ifade etti. Yeni seçilen
Avrupa Parlamentosu da, 22 Temmuz 1999 tarihli bir kararda, Türk makamlarına
cezayı infaz etmeme çağrısında bulundu.
Öcalan aleyhindeki ölüm cezası, Türk
Yargıtayı önünde temyiz edilmiş olup, cezanın infaz edilmesi için Parlamento
tarafından onaylanması gerekecektir. Mahkumiyet kararı, Yargıtay tarafından
tasdik edilirse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde temyiz edilebilir.
17 Ağustos 1999’da meydana gelen
ve büyük bir felaket niteliğindeki deprem de, Avrupa Birliği ve Türkiye
arasındaki ilişkileri önemli ölçüde etkilemiştir. Uluslararası toplum,
bu felaket karşısında, kurtarma ekipleri, tıbbî yardım, yangın söndürme
teçhizatı ve malî yardım sağlayarak derhal harekete geçti. Komisyon, acil
durum yardımı olarak hemen 4 milyon euro gönderdi ve rehabilitasyon aşamasında
Türkiye’ye yardım etmek için 30 milyon euro tutarında bir destek paketi
hazırladı. Yeniden inşa sürecine yardım etmek için yeni destek tedbirleri
incelenmektedir. 13 Eylül 1999 tarihli Genel İşler Konseyi toplantısı,
Komisyon’un Türkiye ile ilgili yaklaşımını benimserken, özellikle Türkiye’ye
daha fazla yardım sağlama niyetini memnuniyetle karşılamıştır. Aynı gün,
Türk Dışişleri Bakanı Sayın Cem, Genel İşler Konseyi’nin öğle yemeğine
katıldı.
Türkiye ve Yunanistan arasındaki
ilişkilerde son dönemde meydana gelen olumlu gelişme dikkate değerdir.
İki ülkenin dışişleri bakanları, turizm, çevre ve (yasadışı göç, uyuşturucu
madde ticareti ve terörizm dahil) örgütlü suçlara karşı mücadele gibi alanlarda
iki ülke arasında işbirliğini geliştirme imkanlarını araştırmaya karar
verdiler. Yüksek resmî düzeyde görüşmeler yapılmış olup bu görüşmelerin
olumlu bir havada geçtiği bildirilmektedir.
Avrupa stratejisi
En son Düzenli Rapor’da belirtildiği
gibi, Avrupa stratejisinin uygulanması konusunda ilk görüşmeler Eylül 1998’de
gerçekleşti. Bu açılış toplantısından sonra, stratejinin uygulanmasını
sağlamak için Komisyon ve Türk makamları arasında kurulan temas grubu,
Ankara’da ve Brüksel’de üç defa toplandı. Ayrıca, hizmetler ve kamu alımları
piyasalarının serbestleştirilmesi üzerine bir anlaşma imkanını tartışmak
için Brüksel’de 30 Nisan 1999 tarihinde özel bir toplantı yapıldı. Bu düzenli
toplantılar yoluyla, bir miktar ilerleme sağlanmıştır. Helsinki Zirvesinden
önce bir toplantı daha yapılacaktır.
Malî alanda, Avrupa stratejisini
desteklemek için Ekim 1998’de Komisyon tarafından kabul edilen iki yönetmelik,
AB bütçe makamınca henüz kabul edilmemiştir. Açıktır ki uygun finansman
olmaksızın Avrupa stratejisinin tüm yönlerini uygulamak olanaklı değildir.
B. Üyelik Kriterleri
1. Siyasi kriterler
Giriş
Türkiye’nin katılım yönünde ilerlemesi
üzerine 1998 Düzenli Raporu’nda, Komisyon şu sonuca varmaktaydı:
“Siyasi açıdan değerlendirme, kamu
otoritelerinin işleyişinde bazı düzensizlikler olduğunu, insan hakları
ihlallerinin sürdüğünü ve azınlıkların tabi olduğu muamelede önemli eksiklikler
bulunduğunu göstermektedir. Ordu üzerinde sivil denetim olmayışı endişe
konusudur. Millî Güvenlik Kurulu kanalıyla ordunun politik yaşamda oynadığı
büyük rol, bunu yansıtmaktadır. Türkiye’nin güneydoğusundaki duruma askerî
olmayan, sivil bir çözüm bulunmalıdır, zira ülkede gözlenen medenî ve siyasî
hak ihlallerinin pek çoğu şu veya bu şekilde bu konuyla bağlantılıdır.
Komisyon, Türk hükümetinin ülkedeki insan hakları ihlallerine karşı mücadele
etmede kararlılığını kabul eder, fakat bunun şimdiye kadar pratikte önemli
herhangi bir sonucu olmamıştır. Türkiye’nin 1995’te içine girdiği demokratik
reform süreci devam etmelidir.”
“Bu sorunların çözülmesine ek olarak,
Türkiye, muhtelif komşu ülkelerle tüm anlaşmazlıkların uluslararası hukuka
uygun olarak barışçı yollardan çözüme bağlanmasına yapıcı bir katkıda bulunmalıdır.”
Şimdiki analiz, 1998 Düzenli Raporu’ndan
bu yana sağlanmış olan ilerlemeyi ele almaktadır.
Son gelişmeler
Kasım 1998’de, azınlık hükümeti düştü.
Aralık 1998’de, yeni bir hükümet kurmak için Cumhurbaşkanı Demirel tarafından
görevlendirildikten sonra, DSP lideri Ecevit, Nisan 1999 genel seçimlerine
kadar hizmet etmek üzere Ocak 1999’da görevi üstlendi. Genel seçimler sonucunda,
DSP ve merkez sağ MHP ülkenin en büyük iki partisi oldular. Merkez sağ
ANAP ile birlikte bu iki parti, Ecevit başkanlığında bir koalisyon kurdular
ve Haziran ayında Parlamento’dan büyük bir güven oyu aldılar. Koalisyon
hükümeti, halen Parlamento’da sağlam bir çoğunluğa sahiptir (550 sandalyeden
354’ü). Yeni Parlamento’nun başlangıcından beri, demokratikleşme bakımından
hayati bazı alanlarda önemli yasalar kabul edilmesiyle sonuçlanan yoğun
bir yasama faaliyeti olmuştur. Genel seçimler ile birlikte, yerel yönetim
seçimleri yapıldı. Bu seçimlerde, HADEP, Diyarbakır dahil güneydoğudaki
yedi il merkezinde çoğunluğu kazandı.
Ocak 1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasından
sonra, Türk Anayasa Mahkemesi, ayrılıkçılığı teşvik ettiği gerekçesiyle
Şubat 1999’da Kürt yanlısı Demokratik Kitle Partisi’nin (DKP) kapatılmasına
karar verdi. Nisan 1999’da, Anayasa Mahkemesi, HADEP’in faaliyetlerinin
durdurulması için Baş Savcı’nın yaptığı bir başvuruyu reddetti. Mayıs 1999’da,
Anayasa Mahkemesi’ne islamcı Fazilet Partisi aleyhinde bir başvuru yapıldı.
Bu siyasi parti, Eylül 1999’da savunmasını sundu.
Öcalan davası ve Ağustos depremi,
Türkiye’deki iki büyük hadise olmuştur. Deprem, afet yardımı düzenlemekte
Türk makamlarının etkinliği konusunda kamuoyunda tartışmalara yol açmış
ve sivil toplumun Türkiye siyasetindeki varlığının giderek artmakta olduğunu
göstermiştir.
1.1 Demokrasi ve hukukun üstünlüğü
Siyasî partiler sistemiyle ilgili
olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Ağustos 1999’da Siyasî Partiler
Kanunu’nda siyasî partilerin kapatılmasını ve üyelerinin siyasî hayata
katılmaktan men edilmelerini zorlaştıran bazı değişiklikler yaptı.
Parlamento
Parlamento’nun yapısında değişiklik
olmadı. Nisan 1999’da yeni TBMM’nin oluşması, anayasal kurallara uygun
şekilde gerçekleşti. Meclis’in yetkilerine saygı gösterilmekte ve muhalefet
Meclis’in faaliyetlerine tam olarak katılmaktadır.
TBMM’nde bir siyasî partinin temsil
edilmesi için %10’luk ulusal baraj, kullanılan 31 milyon geçerli oydan
yaklaşık 5 milyonunun temsil edilmemesine neden oldu.
Yürütme
Yürütme organında önemli herhangi
bir gelişme gözlenmedi.
Yeni hükümet, memur alımlarında usulsüzlüğü
önlemek için, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)’nin gözetimi
altında merkezî bir sınav yoluyla memur alınması için bir sistem kurarak
olumlu bir adım attı. Başvuruları Temmuz 1999’da alınan sınav 1999 sonbaharında
yapılacaktır.
Yargı
Yargı sistemindeki başlıca yasal
değişim, siyasî suçlarla ilgilenen Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) reformuyla
ilgilidir. 1998’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, DGM heyetinde bir askerî
hakimin bulunmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu
bildirdi. Daha sonra, Temmuz 1999’da, Avrupa Mahkemesi 1994-1995 yıllarında
bireylerce açılmış olan 13 davada hüküm verdi. Bu davaların dokuzunda,
Mahkeme, bir DGM tarafından yargılanmış oldukları için başvuranların “bağımsız
ve tarafsız bir mahkemece” yargılanma hakkından mahrum bırakılmış oldukları
sonucuna vardı.
DGM’lerden askerî hakimi çıkaran
anayasal ve yasal değişiklikler TBMM tarafından kabul edilerek 22 Haziran
1999’da yürürlüğe girdi. Bu reformun doğrudan bir sonucu olarak, Öcalan
davasına bakan Ankara DGM’nin askerî hakimi yerine 23 Haziran 1999’da bir
sivil hakim getirildi.
Bu mahkemelerde sanıklara tanınan
haklar konusunda hâlâ bazı kuşkular olmakla beraber, bu reform DGM’nin
işleyişini açıkça iyileştirecektir. Adalet Bakanlığı kaynaklarına göre,
halen DGM’lerce yargılanmayı bekleyen 7000’den fazla dava vardır.
Şimdiki hükümetçe ve geçmiş hükümetlerce
yapılan ve halen Parlamento’da olan bir dizi teklif, yargı sisteminin işleyişi
üzerinde olumlu bir etki yapabilir. Bu teklifler şunları içermektedir:
- Özellikle ölüm cezasını kaldıran
bir Ceza Kanunu tasarısı;
- Kamu görevlilerinin yargılanmasını
kolaylaştıran “devlet memurlarının ve diğer kamu görevlilerinin yargılanmasına
ilişkin kanun” başlıklı bir kanun tasarısı;
- Tanıkların korunması, tanıklara
tazminat ödenmesi, fiziksel muayene ve genetik tahliller konularında yeni
düzenlemeler açısından Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu değiştiren bir
kanun tasarısı.
Son olarak, hükümetin, hakimler ve
savcılar için mevcut eğitim programlarını geliştirme niyetini açıkladığı
kaydedilmelidir. İnsan hakları alanında bilinç yükseltmeyi ve eğitimi geliştirmeyi
amaçlayan bu girişimler çok önemlidir.
Yolsuzluğa karşı tedbirler
Yolsuzluğa karşı mücadele açısından,
rüşvet, Ceza Kanunu’na göre 10 yıla kadar hapisle cezalandırılabilen çok
ciddi bir suç sayılmaktadır. Ayrıca, Devlet Memurları Kanunu’nun 48inci
ve 49uncu maddelerine göre, rüşvet almaktan suçlu bulunan memurlar, ceza
ertelense veya hafifletilse bile, derhal kamu hizmetinden çıkarılır ve
bir daha tekrar kamu hizmetine girmekten daimi olarak men edilirler. 1997
ve 1998 yıllarında, suistimal ve/veya rüşvet nedeniyle polis teşkilatında
399 memur görevden çıkarılmıştır.
1999 yılında yürürlüğe girmiş olan,
Uluslararası İş Muamelelerinde Yabancı Memurlara Rüşvet Verilmesine Karşı
Mücadele Hakkında OECD Sözleşmesi, Türkiye tarafından imzalanmış fakat
henüz onaylanmamıştır.
Son düzenli rapordan bu yana, yolsuzluklara
karşı herhangi bir yeni mevzuat çıkarılmış değildir.
Millî Güvenlik Kurulu
Millî Güvenlik Kurulu kanalıyla askeriye
siyasi yaşamın pek çok alanında önemli bir etki sahibi olmaya devam etmektedir.
Millî Güvenlik Kurulu, siyasi yaşamda
büyük bir rol oynamayı sürdürmektedir. Olağanüstü mahkemeler sistemi devam
ederken, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde askeri hakimin yerine bir sivil
hakim getirilmesi yargının bağımsızlığı açısından kesin bir iyileşmeyi
temsil etmektedir.
1.2. İnsan Hakları ve Azınlıkların
Korunması
Türkiye’de insan haklarının durumu,
Avrupa Konseyi tarafından 1996’da açılmış olan izleme prosedürleri altındadır.
Raportörler tarafından Eylül 1998’de yapılan bir Türkiye ziyareti dikkate
alınarak, “Türkiye’nin yükümlülüklerini ve taahhütlerini yerine getirmesi”
üzerine bir bilgi raporu Ocak 1999’da yayınlanmıştır.
Bilgi raporu, ülkedeki mevcut durumun
bir analizini içermekte ve şu alanlarda yoğunlaşmaktadır: işkence ve kötü
muamele uygulamaları, hukuk devleti, ifade özgürlüğü, hapisteki eski DEP
milletvekilleri, anayasal reform ve Kürt kökenli Türk vatandaşlarının haklarına
saygı. Raportörler, durumun iyileştirilmesi için Türk makamlarına tavsiyelerde
de bulunmaktadırlar.
Son Düzenli Rapor’dan bu yana, çocukların
çıkarlarının korunmasını amaçlayan, Çocuk Haklarının Kullanımı Avrupa Sözleşmesi
Haziran 1999’da Türkiye tarafından imzalandı. Ancak, bazı önemli İnsan
Hakları Sözleşmeleri henüz Türkiye tarafından onaylanmış değildir (bkz.
ek).
Medenî ve siyasî haklar
Ekim 1998’den bu yana bazı olumlu
adımlar atılmış olsa da, Türkiye’de kaygı verici bazı sorunlar hâlâ mevcuttur.
Uluslararası örgütlerden alınan son
bilgiler, işkencenin, kayıpların ve yargısız infazların, sistematik değilse
de, hâlâ mevcut olduklarını teyit etmektedir. Şubat 1999’da Türkiye’ye
yaptıkları son ziyaretlerinde, “İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı
Muamele veya Cezanın Önlenmesi için Avrupa Komitesi” (CPT)’nin bir delegasyonu
tarafından kesin bazı işkence ve kötü muamele vakaları tesbit edilmiştir.
Pek çok uluslararası kaynak, güvenlik görevlilerinin, işledikleri suçlardan
dolayı, sistematik adlî takibatlarının hâlâ sağlanmadığını belirtmektedirler.
Bu konuda, “Cebrî veya İrade-dışı Kaybolmalar üzerine BM Çalışma Grubu”nun
Aralık 1998’de yayınlanan raporunda, güvenlik görevlilerinin cezasız kalmasının,
cebrî kaybolma ve insan hakları ihlallerinin temel nedenlerinden biri olduğu
hatırlatılmaktadır. Manisa davasında işkence iddialarından beraat etmiş
olan polis memurları, Yargıtay Ceza Dairesi’nin bir kararını müteakip yeniden
yargılanacaklardır.
Temmuz 1999’da verdiği bir hükümde,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir kez daha, yargısız infazların ve işkencenin
varlığını vurguladı.
Dolayısıyla, son Düzenli Rapor’da
anlatılan durum büyük ölçüde değişmiş değildir. Yine de, Türkiye açıkça
doğru yönde giden bazı adımlar atmıştır.
Yargısız infazlar ile ilgili olarak,
Anayasa Mahkemesi, Ocak 1999’da, güvenlik görevlilerine “ikaz edildiklerinde
durmayan kişilere tereddütsüz ve doğrudan ateş etme” yetkisini veren bir
yasa hükmünü iptal etti. İptal edilen hükmün yerine geçecek yeni bir yasa
hükmü hazırlaması için hükümete bir yıl süre verildi.
Gözaltı prosedürleriyle ilgili olarak,
daha önceki Düzenli Rapor’da vurgulandığı gibi, gözaltı süresini azaltarak
Mart 1997’de önemli bir adım atıldı. Pek çok işkence vakası, karakollarda
dışarıyla haberleşmesiz gözaltı esnasında meydana gelmektedir. Ekim 1998’de,
mevcut uygulamayı iyileştirmeyi amaçlayan, “Yakalama, Gözaltı ve Salıverme
Usulleri üzerine bir Yönetmelik”in yürürlüğe girmesi bir başka önemli ileri
adımdır. Bir insanı dışarıyla haberleşme imkanı olmaksızın dört güne kadar
gözaltında tutmak hâlâ mümkün olmakla beraber, bu Yönetmeliğin sistematik
biçimde uygulanması muhtemelen bir ölçüde ilerleme sağlanmasına imkan verecektir.
Haziran 1999’da Başbakanlık tarafından yayınlanan bir genelge de, Ekim
1998 tarihli yönetmeliğin etkin biçimde uygulanmasına ve uygulamanın kesin
şekilde teyit edilmesine yöneliktir. “Avrupa Konseyi’nin Üye Devletleri
Tarafından Yükümlülüklerin ve Taahhütlerin Yerine Getirilmesi Komitesi”nin
Ocak 1999 tarihli raporu üzerine görüşünde Türkiye’nin belirttiği gibi,
Kasım 1998’de güvenlik görevlileri için eğitim kursları başlamıştır.
İşkence uygulanmasına karşı bu tedbirlere
ek olarak, Ağustos 1999’da, Ceza Kanunu’nun 243, 245 ve 354 sayılı maddelerini
tadil eden bir kanun Parlamento tarafından kabul edildi. Bu kanun, kamu
görevlilerince bireylere karşı işkenceyi, kötü muameleyi ve yetki suistimalini
yeniden tarif etmekte ve bu tür suçlar işleyen kamu görevlileri için veya
işkence üzerine yanlış rapor düzenleyen sağlık personeli için daha yüksek
cezalar öngörmektedir.
Ayrıca şunu da kaydetmek gerekir
ki, Türkiye, Ekim 1997’de Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT)
heyetinin Türkiye’ye yaptığı ziyareti müteakip hazırlamış olduğu raporun
yayınlanmasına Şubat 1999’da izin vermiştir.
Yetkili makamların son zamanlardaki
olumlu jestlerine rağmen, ifade özgürlüğüyle ilgili durum kaygı verici
olmaya devam etmektedir.
Öcalan’ın yakalanmasından sonra,
durum bir miktar kötüleşti. Mart 1999’da, Adalet Bakanlığı, PKK lideri
Öcalan lehine girişimlerde bulunmaları muhtemel olan dernekler, vakıflar,
yayınlar, kişiler ve kuruluşların belirlenmesinde gayretli olmaları için
valilere bir genelge gönderdi. Nisan 1999’da, İçişleri Bakanlığı Halkla
İlişkiler Dairesi, kamu kurum ve kuruluşlarının basın açıklamalarında ve
yayınlarında Kürt sorunuyla ilgili olarak bazı ifadelerin kullanılmasını
yasaklayan bir genelge yayınladı. Mayıs 1999 sonunda, Yargıtay Ceza Daireleri
Genel Kurulu, ifade özgürlüğünün suistimal edilmesine ilişkin mahkumiyet
cezalarını arttırdı.
Sınırlı kapsamda olmakla beraber,
cesaret verici bir tedbire işaret edilmelidir. Eylül 1999’da, Cumhurbaşkanı
Demirel, basın ve yayın yoluyla işlenen suçlar için takibat ve cezaları
erteleyen bir yasayı onayladı. Bu yasa, mahkumiyetlerin üç yıl süreyle
ertelenmesini ve bu süre içinde suç tekrarlandığı takdirde orijinal mahkumiyetin
tekrar yürürlüğe girmesini öngörmektedir. Adalet Bakanlığı’na göre, Türk
yazar İsmail Beşikçi dahil 21 kişi Eylül 1999 ortasına kadar zaten serbest
bırakılmıştı.3 Ancak yasanın kapsamı dışında kalan hapisteki
gazetecilerin (yani, yasa dışı örgüt üyesi olmakla suçlananların) durumu
ise değişmeyecek.
Diğer davalar arasında, Türk İnsan
Hakları Derneği’nin eski başkanı Bay Akın Birdal’ın davası bir endişe konusu
olmaya devam etmektedir. Dört ay kadar hapiste kaldıktan sonra Eylül 1999’da
sağlık nedenleriyle tahliye edilmiş olmakla beraber, davası altı ay içinde
yeniden incelenecektir.
Bir başka endişe nedeni, Mayıs 1999’da
TOSAV adlı sivil toplum kuruluşunun yönetim kurulu üyeleri aleyhine açılan
davadır. Yönetim Kurulu üyeleri, 1997 yılında AB tarafından mali destek
verilmiş bir projenin ürünü olan bir belge temelinde “ayrılıkçı propaganda”
yapmak suçlamasıyla yargılanmaktadırlar. Bu proje, eğitim programları ve
seminerleri düzenlenmesi ve haber bültenleri yayınlanması yoluyla Türkiye’de
sivil toplumu, insan haklarını ve demokrasiyi güçlendirmeyi hedefliyordu.
Suçlanan belgenin ılımlı bir üslupta olduğu ve Türkiye’de tartışma ve uzlaşma
oluşmasına faydalı bir katkı yaptığı görülmekle beraber, dağıtılması yasaklanmıştır.
Temmuz 1999’da verdiği bir kararda,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, onbir davada, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
ile garanti edilen ifade özgürlüğünün ihlal edilmiş olduğu sonucuna vardı.
Bu davaların bazılarında, Mahkeme, siyasî demokrasinin düzgün işleyişinde
basının temel rolüne ve sanatsal ifade özgürlüğüne atıfta bulundu.
Basın özgürlüğü ile ilgili olarak,
durum önemli ölçüde değişmiş değildir. Gazetecilere karşı, taciz ve polis
şiddeti vakaları, ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşları tarafından
bildirilmeye devam etmiştir.
Türk cezaevlerindeki şartlar iyileşmiş
gibi görünmemektedir. Aşırı kalabalık olmaları ve yeterli sağlık hizmeti
olmayışı ana sorunlar olmaya devam etmektedir. Meydana gelen açlık grevleri
ve isyanlar çoğu zaman bu sorunlarla ilgilidir. Eylül 1999’da, büyük bir
hapishane isyanı sert bir biçimde bastırılmıştır.
Örgütlenme özgürlüğü ve toplanma
özgürlüğü ile ilgili durum değişmemiştir. Bu özgürlükler, son Düzenli Rapor’da
değinilen kısıtlamalara tabi olmaya devam etmektedir. Ekim 1998’den bu
yana, Türk İnsan Hakları Derneği’nin bazı şubeleri, yetkili makamlarca
geçici veya süresiz olarak kapatılmıştır.
Din özgürlüğü bakımından, Lozan Antlaşması
ile tanınan dinsel azınlıklar ve diğer dinsel azınlıklar arasında bir muamele
farklılığı hâlâ mevcuttur.
Kadınların statüsüyle ilgili olarak,
Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Kaldırılması BM Sözleşmesi’ne Türkiye’nin
koymuş olduğu çekincelerin Temmuz 1999’da kaldırılması olumlu bir gelişmedir.
Söz konusu çekinceler, Türk Medenî Kanunu’nun evliliğe ve aile ilişkilerine
dair hükümlerine aykırılık gerekçesiyle 14 yıl önce konulmuştu.
Son zamanlarda, Öcalan davasıyla
ilgili olarak, ölüm cezası sorunu Türkiye’de ve Türkiye dışında önemli
bir tartışma konusu olmuştur. Yukarıda belirtildiği gibi, 29 Haziran 1999’da,
Öcalan, vatana ihanet ve Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını
ayırmayı istemekten suçlu bulundu ve ölüm cezasına mahkum edildi. Böyle
bir cezanın uygulanmasının, Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılması için
sarfedilen önemli çabayı etkisiz kılacağı açıktır. Bu bağlamda, Parlamento’nun
gündeminde olan Türk Ceza Kanunu tasarısında ölüm cezasının kaldırılmasının
öngörüldüğü hatırlanmalıdır.
İnsan haklarını koruma araçları
Yukarıda belirtildiği gibi, son Düzenli
Rapor’dan bu yana Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türkiye aleyhine
yeni bazı kararlar verildi. Kısım 1.3’te ele alınan Bayan Loizidou davası
halen kapanmış değildir.
Genel olarak konuşulursa, son rapordan
bu yana, Türkiye’de medenî ve siyasî haklar ile ilgili durum önemli ölçüde
değişmiş değildir. Çeşitli kaynaklar, işkencenin, kaybolmaların ve yargısız
infazların varlığını vurgulamaya devam etmektedir. Ayrıca, Öcalan davasını
müteakip alınan bazı idarî tedbirler, ifade özgürlüğü bakımından Türk makamlarının
daha kısıtlayıcı bir tavır içine girdiklerini gösteriyor. Bununla beraber,
yetkili makamların, güvenlik güçlerince işlenen insan hakları ihlallerini
sona erdirme arzusunu yansıtan bazı somut iyileşmeler de olmuştur. Bu bağlamda,
işkenceyle mücadele etmek için Ekim 1998’den bu yana alınan bazı yasal
ve idarî tedbirler önemlidir. Gazeteciler tarafından işlenen bazı suçlar
için takibat ve cezayı erteleyen bir yasanın kısa süre önce kabul edilmesi,
yetkili makamlardan bir iyi niyet jesti olarak görünmektedir. Bu yasanın
uygulanması dikkatle takip edilecektir.
Ekonomik, sosyal ve kültürel
haklar
Bu haklarla ilgili özel bir gelişme
olmamıştır.
Azınlık Hakları ve Azınlıkların
Korunması
Öcalan’ın yargılanması bağlamında
bazı üye devletlerce ifade edilen ümitlerin aksine, Kürt sorunu konusunda
bir ilerleme kaydedilmemiştir. Bu ümitler, Öcalan’ın ve diğer bazı önemli
PKK mensuplarının tutuklanmasıyla terörizmin kontrol altına alınmasının
kolaylaşacağı ve Güneydoğu’nun sorunlarına sivil bir çözüm bulma şansının
artacağı beklentisine dayanıyordu. Son Düzenli Rapor’da belirtildiği gibi,
“bir sivil çözüm kapsamında, Kürt kültürel kimliğinin belirli biçimleri
tanınabilir ve ayrılıkçılığı veya terörizmi savunmaması şartıyla, o kimliğin
ifade edilme yollarına daha fazla hoşgörü gösterilebilir.” Örneğin, Kürt
dilinde TV yayınlarına, görünüşte siyasî olmayan programlar için hoşgörü
gösterilirken, resmî olarak hâlâ müsaade edilmemektedir.
“Avrupa Konseyi’nin Üye Devletlerince
Yükümlülüklerin ve Taahhütlerin Yerine Getirilmesi Komitesi” Ocak 1999
raporunda şöyle diyordu: “Önemli nokta şudur ki böyle herhangi bir grup
[Kürt kökenli Türk vatandaşları] şimdi iki önemli Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nde
açıkça ve makul biçimde tarif edilen durumlarda ve şartlar altında kendi
doğal dillerini ve kültürel geleneklerini kullanma ve sürdürme fırsatına
ve bunun için gerekli maddî kaynaklara sahip olmalıdır. Bu iki önemli sözleşme
şunlardır: Ulusal Azınlıkların Korunması üzerine Çerçeve Sözleşme ve Bölgesel
veya Azınlık Dilleri için Avrupa Şartı, ve ayrıca ulusal azınlıkların hakları
üzerine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne bir ek protokol hakkında Genel
Kurul Tavsiyesi 1201 (1993).”
Olağanüstü hal mevzuatı, halen altı
ilde yürürlüktedir. Ancak, bazı gelişmeler bölgedeki durum üzerinde olumlu
bir etki yapabilir. İlk olarak, teslim olan ve örgüt hakkında bilgi veren
PKK mensupları başta olmak üzere af imkanı getiren ve altı ay süreyle geçerli
olan Pişmanlık Yasası (No:4450) Ağustos 1999’da Parlamento tarafından kabul
edilmiştir. Bu yasa, PKK komuta yapısını ve güvenlik güçleri mensuplarını
öldürmüş olan PKK üyelerini kapsam dışında bırakmaktadır. İkinci olarak,
PKK lideri Öcalan, Ağustos 1999’da, örgütünün üyelerini, Türk hedeflerine
karşı saldırılara son vermeye ve Türk topraklarından çekilmeye çağırmıştır.
1 Eylül 1999 itibariyle örgütün silahlı mücadeleyi bırakmasını istemiştir.
Bu aşamada, geri çekilmenin ne ölçüde uygulanmış olduğunu saptamak zordur.
Üçüncü olarak, geçen Ağustos ayında, Cumhurbaşkanı Demirel, Güneydoğu’nun
sorunlarını görüşmek için HADEP temsilcileriyle bir araya gelmiştir.
Ekonomik açıdan, Mart 1999’da Başbakan
Ecevit’in, önümüzdeki iki yılda 100 milyon dolar tutarında ilave fonlarla
güneydoğu Anadolu bölgesinin sosyo-ekonomik kalkınmasının hükümetçe destekleneceğini
açıklaması kaydetmeye değerdir.
İltica hakkıyla ilgili olarak, var
olan mevzuatta Ocak 1999’da bazı olumlu değişiklikler yapılmıştır. İltica
isteyen bir kişinin oturma izni talep etme süresi, daha önce tanınmış olan
5 günden 10 güne çıkarılmıştır. Ayrıca, başvuruları reddedilen yabancılar
için itiraz süresi 10 günden 15 güne çıkarılmıştır.
1.3. Kıbrıs konusu
Son Düzenli Rapor’dan bu yana, BM
Genel Sekreteri ve Kıbrıs’taki temsilcisi, doğrudan görüşmelerin tekrar
başlaması için bir temel bulmak amacıyla, iki Kıbrıslı lider ile ayrı toplantılar
sürecine devam etmişlerdir.
BM gayretlerini takviye etmek için,
G-8 Devlet Başkanları Zirvesi 21 Haziran 1999’da “ilgili BM Güvenlik Konseyi
kararlarına uygun olarak BM Genel Sekreteri’ne, iki tarafın liderlerini
1999 sonbaharında görüşmelere davet etmesi için telkinde bulunmaya” karar
vermiştir. Sonuç bildirgesinde, her iki tarafın ön-şart öne sürmemeleri,
tüm konuları masaya yatırmaları, bir anlaşmaya varılıncaya kadar iyi niyetle
müzakere etmeleri ve ilgili BM kararlarını ve anlaşmaları tam olarak dikkate
almaları gerektiği de belirtiliyordu.
29 Haziran’daki 1250 sayılı karar
ile, Güvenlik Konseyi, BM Genel Sekreteri’nden, Kıbrıs Rum ve Türk liderlerini
sonbaharda görüşmeler yapmaya davet etmesini istemektedir. Güvenlik Konseyi,
ayrıca, askerî makamlar da dahil olmak üzere Kıbrıs’taki iki tarafı, Kıbrıs’ta
bu görüşmeler için zemin hazırlayacak olan olumlu bir iklim yaratmak üzere
Genel Sekreter ve onun özel temsilcisi ile birlikte yapıcı şekilde çalışmaya
davet etmektedir.
Bay Denktaş ve Bay Ecevit tarafından
yayınlanan 20 Temmuz 1999 tarihli Ortak Bildirge’nin gösterdiği gibi, Türkiye
ve Kuzey Kıbrıs, aralarındaki ilişkileri “en yüksek düzeyde bütünleşme
hedefiyle uyumlu olarak” geliştirmeyi öngörmektedirler.
Bir garantör ülke olarak Türkiye,
G8’in davetiyle başlatılan BM süreci çerçevesinde iki tarafı bir araya
getirmek için güçlü taahhüt göstermelidir. Türkiye, tüm tarafların meşru
çıkarlarını dikkate alan kapsamlı bir çözüme varmak için bu çerçevede aktif
ve yapıcı bir rol oynayabilir.
1996 yılında, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi, kuzey Kıbrıs’taki emlakına erişim imkanından mahrum edilmiş
olan bir Kıbrıslı Rum kadının (Bayan Loizidou) davasında Türkiye aleyhine
bir karar aldı. Temmuz 1998’de aldığı ikinci bir kararla, Mahkeme, davacı
lehine parasal tazminat hükmetti ve tazminatı ödemesi için Türkiye’ye Ekim
1998’e kadar süre tanıdı. Türkiye bugüne kadar, söz konusu arazinin Türkiye’de
değil KKTC’de4 bulunduğu gerekçesiyle, Mahkeme’nin kararına
uymamıştır. Nisan 1999’da, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Başkanı,
Türkiye’nin Mahkeme tarafından belirlenen tazminatı ödemekle yükümlü olduğunu
hatırlatmıştır.
Son düzenli rapordan bu yana, özellikle
Türkiye’ye karşı Kıbrıs devletlerarası davası bağlamında (başvuru no: 25781/94),
Kuzey Kıbrıs’taki durumla ilgili başka hususlar da Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne intikal etmiştir.
1.4 Genel değerlendirme
Son gelişmeler, Türkiye’de bir demokratik
sistemin temel özellikleri mevcut olmakla beraber, ülkenin Kopenhag siyasi
kriterlerini hâlâ karşılamadığını teyit etmektedir. İnsan hakları ve azınlıkların
korunması konularında ciddi eksikler vardır. İşkence sistematik değildir
fakat hâlâ yaygındır ve ifade özgürlüğü yetkili makamlarca devamlı olarak
kısıtlanmaktadır. Millî Güvenlik Kurulu, siyasi yaşamda büyük bir rol oynamaya
devam etmektedir. Yargının bağımsızlığı konusunda bazı iyileşmeler olmuş
ise de, olağanüstü mahkemeler sistemi devam etmektedir. Son aylarda, demokratikleşme
yönünde bazı yeni cesaret verici işaretler olmuştur. Hükümet ve Parlamento,
siyasi yaşamı, adalet sistemini ve insan haklarının korunmasını düzenleyen
bazı önemli yasaların kabul edilmesi için çalışmışlardır. Bu tedbirlerin
etkisini değerlendirmek için henüz erkendir fakat bu çabalar sürdürülmeli
ve Kürt kökenli olanlar dahil tüm vatandaşları içine almalıdır. Komisyon,
bu tedbirlerin olumlu etkisinin, Bay Abdullah Öcalan’a verilen ölüm cezasının
infazıyla yok edilmeyeceğini umut etmektedir.
-
Ekonomik kriterler
-
Giriş
Türkiye’nin AB üyeliği başvurusu üzerine
1989’da verdiği Görüş’te, Komisyon şu sonuca varıyordu:
“Türkiye’nin ekonomik ve politik
durumu, …, eğer Topluluğa katılırsa Türkiye’nin karşılaşacağı uyum sorunlarının
orta vadede aşılabileceğine Komisyon’u ikna etmemektedir.”
1998’deki Düzenli Rapor’da, Komisyon
şu tespitlerde bulunuyordu: “Türkiye, bir piyasa ekonomisinin temel özelliklerinin
çoğuna … sahiptir” ve “… özellikle, … gümrük birliği bağlamında gösterilen
büyük uyum kabiliyeti ve ispatlanan dikkate değer büyüme potansiyeli, orta
vadede Türkiye’nin rekabet baskısına direnebilen sağlam bir piyasa ekonomisine
kavuşmasına imkan vermelidir.”
Görüş’ten bu yana Türkiye’deki ekonomik
gelişmelerin incelenmesinde, Komisyon’un yaklaşımına Haziran 1993’te düzenlenen
Kopenhag AB Konseyi’nin sonuçları yön vermiştir. Bu sonuçlarda, Birlik
üyeliğinin şunları gerekli kıldığı belirtiliyordu:
-
işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı;
-
Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa
güçleri ile başa çıkma kapasitesi.
Aşağıdaki analizde, Komisyon bu yöntemi
izlemiştir.
-
Ekonomik gelişmeler
Güçlü bir büyümenin yaşandığı üç
yıldan sonra, ekonomik aktivite 1998 ortalarından itibaren önemli ölçüde
yavaşladı. Rusya’daki malî bunalım, Türk ekonomisini, esas olarak malî
piyasalar üzerindeki olumsuz etkileri yoluyla sarstı. Önemli hacimde bir
kısa vadeli sermaye kaçışının bir sonucu olarak, faiz oranları 1998 sonbaharında
bir hayli yükseldi. Bu yükselme, özel yatırımları bastırırken, kamu açığını
finanse etmenin maliyetlerini çok büyük ölçüde artırdı. İhracatın büyümesi
belirgin şekilde yavaşladı, fakat ithalatın azalması bunun dış ticaret
bilançosu üzerindeki etkilerini fazlasıyla telafi etti. Carî hesap artıya
geçti. Artan faiz oranı farkı nedeniyle işçi döviz girişleri hızla arttığından,
sermaye girişlerinde meydana gelen artış da carî hesaba katkıda bulundu.
1990’larda ilk defa olarak, tüketici fiyat enflasyonu yıl boyunca azaldı.
Borç finansman maliyetlerindeki keskin yükselmeye ve tarım sektörüne beklenenden
daha
yüksek transferlere rağmen, genel hükümet açığı azaldı. Ekonomik ortam
kötüleştikçe, 1998’in ikinci yarısında yapısal reformlar hemen hemen durma
noktasına geldi. Mayıs sonunda, iddialı bir reform programıyla yeni bir
hükümet göreve başladı. Bu hükümet, daha şimdiden, çok sayıda önemli reform
paketini Parlamento’dan geçirmiştir.
17 Ağustos 1999’da, büyük bir deprem
Türkiye’nin endüstriyel merkez bölgesini vurdu ve büyük hasara neden oldu.
Üretimdeki geçici kesinti, ekonomik büyümeyi 0.5 puan civarında azaltabilir
fakat yeniden inşa ihtiyaçları (GSYH’nin % 2.5 ila 3.5’i kadar) gelecek
yıl daha güçlü bir büyüme getirecektir. Kamu maliyesindeki güçlenmenin
gecikmesi ve yapısal reformların ertelenmesi riski vardır. Ancak, doğal
felaketin neden olduğu ekonomik sorunları çözebilmenin zeminini hazırlayacak
yegane şey, özellikle kamu maliyesi alanında, yapısal reformların hızla
uygulanmasıdır.
Makroekonomik gelişmeler
Türkiye’de ekonomik aktivite, 1998’in
ikinci yarısında belirgin şekilde yavaşladı. 1998’in birinci üç ayında,
gerçek GSYH büyümesi hâlâ oldukça güçlüydü (bir yıl önceki düzeyinin %
8.5 üstünde) fakat yıl içinde azaldı ve 1998’in üçüncü dört ayında eksi
oldu. Bu azalma 1999’un ilk yarısında devam etti. 1998’de genel GSYH büyümesi
% 2.8 oldu. Bu rakam, 1995-1997 döneminde gözlenen % 7 civarındaki düzeyin
hayli altındaydı.
Özel tüketim, bir önceki yıla göre
1998’de esas olarak değişmedi; özel yatırım ise, önceki üç yılda % 10'un
üzerindeki büyüme oranlarına kıyasla, % 6.7 oranında keskin bir düşüş gösterdi.
Rusya bunalımının malî piyasalar üzerindeki olumsuz etkisi ve faiz oranlarında
keskin bir artış, yatırımlardaki düşüşün başlıca nedenleri olmuştur. Devlet
tahvillerine yatırım yapmak, daha düşük bir risk ile daha yüksek getiriler
sağladığından, yüksek faiz oranları özel sektör yatırımlarını caydırdı.
Özel tüketim dinamiklerinin yetersizliği, azalan tüketici güvenini ve yavaşlayan
ücret büyümesini yansıtıyordu. Kamu tüketimi, reel olarak % 5 arttı. 1998
yılında kamu sektörü sabit yatırım harcamaları da önemli ölçüde yükseldi.
1999’un birinci üç ayında, özel tüketim geçen yıla göre % 6.7, özel yatırım
ise % 21 azaldı.
Üretimle ilgili olarak, gerçek GSYH
büyümesinin daha da yavaşlamasına engel olan esas faktör, GSYH’nin % 14’ünü
oluşturan ve geçen yıla göre % 7.6 artan tarımsal çıktının güçlü bir büyüme
göstermesi oldu. Sanayi üretimi (GSYH’nin % 25’i) sadece % 1.8 oranında
büyüdü. Ticaret (GSYH’nin % 20’si) geçen yıla göre çok sınırlı bir ölçüde
artarak % 1.2 oranında büyüme gösterdi.
Esas olarak tarımda ve hizmetlerde
artan işgücü talebi nedeniyle, kayıtlı istihdam 1998’de % 2.8 arttı. Son
yıllardaki eğilimlerin aksine, tarım sektöründeki istihdamın payı 1998
yılında hafifçe artarak toplam istihdamın % 42.3’üne çıktı. Hizmet sektörünün
payı değişmedi (1998’de % 34.9). Sanayi sektörünün payı ise küçük bir gerileme
gösterdi (1997’de % 17.2’den 1998’e % 16.8’ye). Bu durum, 1998’in ikinci
yarısında ve 1999’un ilk yarısında sanayi üretimindeki yavaşlamayı yansıtmaktadır.
Ancak, temeldeki işgücü piyasası dinamikleri, istatistik verilerin gösterdiğinden
daha yüksek olabilir çünkü, büyümenin yavaşlamasından en fazla etkilenmiş
sektörler olan tekstilde ve metal sanayilerinde kayıt-dışı istihdamın payı
nisbeten yüksektir. İşgücü arzı işgücü talebine paralel olarak yükseldiği
için 1998’de resmî işsizlik oranı büyük ölçüde aynı kaldı.
Dış ortamdaki bozulma ve iç talepteki
azalma dış ticareti yoğun şekilde etkiledi. Mal ihracatının büyümesi, 1997’de
% 13.1’den 1998’de % 2.7’ye geriledi. Avrupa Birliği ve Kuzey Afrika ülkelerinden
gelen hayli istikrarlı bir talep ihracatı olumlu etkilerken, BDT ve Asya
bölgesine ihracat belirgin şekilde azaldı. İthalatın büyük ölçüde azalması
(1997’deki % 11.3’lük bir artıştan sonra 1998’de % -5.4) ve petrol fiyatlarındaki
düşüş, ihracattaki bu yavaşlamayı fazlasıyla telafi etti; ihracat içinde
ithal girdilerin payı nisbeten yüksektir. Böylece, dış ticaret açığı GSYH’nin
% 7.1’ine geriledi. 1999’un birinci üç ayında, dış ticaret açığı GSYH’nin
% 0.9’una indi; bu rakam 1998’in birinci üç ayında % 2.3 düzeyinde olmuştu.
1998 yılında carî işlemler hesabı,
1997’de GSYH’nin % 1.4’ü düzeyindeki bir açıktan GSYH’nin % 0.9’u düzeyinde
bir fazlaya döndü. Carî hesaptaki bu düzelmenin en önemli nedenleri, ticaret
açığındaki azalma ve işçi döviz girişlerindeki artıştır (1997’de GSYH’nin
% 2.2’sinden 1998’de % 2.7’ye). İşçi döviz girişlerindeki bu artış, faiz
oranı farkındaki keskin yükselmeye paralel olarak, esas itibariyle 1998’in
son üç ayında meydana geldi. 1997’de GSYH’nin % 2.7’sini oluşturan turizm
gelirleri, 1998’de pek fazla değişmedi fakat bu yılın ilk üç ayında % 25
oranında azaldı. Azalan turist sayısı, turizm gelirlerinin 1999’da hayli
zayıf olabileceğine işaret etmektedir. 1998’in ikinci yarısında döviz rezervlerinde
gözlenen azalmayı müteakip, 1999’un ilk yarısında rezervler toparlandı
ve halen neredeyse 6 aylık ithalatı karşılayacak düzeydedir.
Enflasyonist baskılardaki devamlı
ve önemli azalış, geçen yıl boyunca en dikkate değer gelişmelerden biri
olmuştur. Ocak 1998’de % 101.6 düzeyinde olan 12 aylık tüketici fiyat enflasyonu,
o zamandan bu yana sürekli olarak düştü ve Haziran 1999’da % 64.3 düzeyine
geriledi. Azalan talep ve düşen ithalat fiyatları bu gelişmeye katkıda
bulundu. Türkiye’de enflasyonist gelişmelerin esas nedenleri, tarımsal
destek amaçlı kamu harcamalarının ve kamu sektöründe ücretlerin hızlı büyümesi
ve enflasyonist beklentilerdir. 1997 sonunda kabul edilen 3 yıllık istikrar
programı çerçevesinde, Türk hükümeti, enflasyonist ataleti kırmaya çalıştı
ve tarımsal fiyat desteğinin ve kamu sektörü ücretlerinin geriye doğru
değil ileriye doğru endekslenmesine geçti. Bu politika, enflasyonist ataletin
kırılmasında başarılı olmuş gibi görünmektedir.
Türkiye Merkez Bankası, reel döviz
kurunu genelde sabit tutmayı hedeflemektedir. Aylık düzeyde, 1 ABD Doları
ve 0.77 Euro içeren bir döviz sepeti karşısında, Türk lirasının, önceden
belirlenen ve ilan edilmeyen aylık bir oran paralelinde günlük temelde
değer yitirmesine müsaade edilmektedir. Dış ticaret ağırlıklı bir gerçek
efektif döviz kuru anlamında, Türk parası 1998’in ilk yarısında geçen yılın
aynı dönemine kıyasla % 2.6 oranında değerlendi ve daha sonra değer yitirdi.
Böylece, 1999’un ilk yarısı boyunca Türk parasının gerçek efektif değeri
bir yıl önceki değerinin % 5 kadar altındaydı.
Merkezî hükümet maliyesi, IMF rehberliğindeki
konsolidasyonun hedefleriyle büyük ölçüde uyumlu olmaya devam etti. Bu,
daha önceki konsolidasyon girişimlerine kıyasla, dikkate değer bir başarı
ve önemli bir değişimdir. Malî konsolidasyon bir dizi olumsuz etkiye rağmen
gerçekleşti: Rusya bunalımı sonrasında faiz ödemelerinin keskin bir artış
göstermesi (1997’de GSYH’nin % 7.8’inden 1998’de GSYH’nin % 11.7’sine);
dünya piyasa fiyatları beklentilerin altında olduğu için, tarımsal destek
maliyetlerinin beklenenden daha yüksek olması; 1998 vergi reformunun ilk
aşamadaki etkisiyle hükümet gelirlerinin azalması. Hükümet, bu olumsuz
gelişmelere, harcamaları daha da kısarak ve yeni vergi yasasının daha sert
düzenlemeleri temelinde vergi tahsilatını yoğunlaştırarak yanıt verdi.
Ayrıca, mobil telefon lisansları satışı gibi bazı özelleştirme gelirleri
de elde edildi. Bunların bir sonucu olarak, faiz dışı bütçe fazlası, 1997’de
GSYH’nin % 0.1’inden 1998’de % 4.7’ye çıktı. Genel hükümet açığı ise, 1997’de
GSYH’nin % 7.5’inden 1998’de tahminen % 7’ye geriledi. Ancak, 1999’un ilk
yarısında yetersiz gelirler ve daha yüksek harcamalar, bütçe açığı hedefinin
yukarıya doğru revize edilmesini gerekli kıldı.
|
Temel Ekonomik Trendler
|
| Türkiye |
1995
|
1996
|
1997
|
1998
|
1999 son durum
|
| Reel
GSYH büyüme oranı (%) |
7.2
|
7.0
|
7.5
|
2.8
|
-5.1
Ocak-Haz. |
| Enflasyon
oranı (%) |
|
|
|
|
|
| -
yıllık ortalama |
93.6
|
80.4
|
85.7
|
84.6
|
64.4
Ocak-Haz. |
| -
Aralık’tan Aralık’a |
76.0
|
79.8
|
99.1
|
69.7
|
: |
| İşsizlik
oranı, yıl sonu (%) |
|
|
|
|
|
| -
ILO tanımı |
6.9
|
6.1
|
6.4
|
6.4
|
7.3
Nisan |
-
Genel hükümet bütçe dengesi5
-
(GSYH’nin yüzdesi)
|
-
-4.0
|
-
-8.3
|
-
-7.5
|
-
:
|
-
:
|
| Carî
hesap dengesi |
|
|
|
|
|
|
GSYH’nin yüzdesi
|
-1.4
|
-1.3
|
-1.4
|
1.0
|
0.2
Ocak-Mart |
|
milyon Ecu/Euro
|
-1787
|
-1919
|
-2362
|
1669
|
905
Ocak-Mart |
| Dış
borç6 |
|
|
|
|
|
| -
borç/ihracat oranı (%) |
:
|
:
|
98
|
86
|
: |
| -
brüt dış borç (milyar Ecu/Euro) |
:
|
:
|
51.0
|
48.4
|
: |
| Doğrudan
yabancı yatırım net girişi |
|
|
|
|
|
| -
ödemeler dengesi verileri |
|
|
|
|
|
|
GSYH’nin yüzdesi
|
0.5
|
0.4
|
0.4
|
0.5
|
0.6
|
|
milyon Ecu/Euro
|
677
|
569
|
710
|
838
|
182 Ocak-Mart
|
| Kaynak:
Ulusal kaynaklar, OECD Dış Borç İstatistikleri, IMF Kamu Maliyesi İstatistikleri |
Yapısal reformlar
IMF rehberliğindeki istikrar programı
çerçevesinde, devlet varlıklarının özelleştirilmesi, borç itfası için merkezî
bir rol oynamaktadır. 1998’in ilk yarısında özelleştirme hayli başarılı
olmuştur. İş Bankası’nın % 12.3 hissesi ve 25 yıl süreli iki mobil telefon
lisansı satılarak 1 milyar euro’ya yakın gelir elde edilmiştir. Bu rakam,
GSYH’nin yaklaşık % 0.5’i veya 1985 yılında özelleştirmenin başlamasından
bu yana gerçekleşen özelleştirme gelirlerinin neredeyse dörtte biridir.
Ancak, uluslararası sermaye piyasalarındaki durumun kötüleştiği, yasal
ve kurumsal engellerin ortaya çıktığı ve ülke içinde artan politik istikrarsızlığın
karar alma sürecine ciddî şekilde mani olduğu 1998’in ikinci yarısında,
daha önemli başka bazı özelleştirme projeleri askıya alındı veya ertelendi.
Böylece, kabaca 2 milyar euro olarak hedeflenen özelleştirme hasılatı yerine,
1998’de sadece bir milyar civarında bir hasılat gerçekleşebildi. Seçimler
öncesinde görev yapan geçici hükümetin sınırlı amaçları nedeniyle, 1999’un
ilk yarısında özelleştirme faaliyetlerine pek az önem verildi. Ancak, imalat
sektöründe (petrol, demir ve çelik, kimya sanayisi, …) devlet kontrolündeki
şirketleri ve ulusal havayollarını satarak, yılın ikinci yarısında 4 milyar
euro’ya yakın özelleştirme hasılatı gerçekleştirmeye yönelik iddialı planlar
vardır. Özelleştirilmesi planlanan 76 şirketten 26 tanesi 1999 içinde satılmak
üzere ayrılmıştır.
Devlet bankalarının özelleştirilmesi
ile ilgili olarak, konut inşası finansmanında uzmanlaşmış olan Emlak Bankası
halen yeniden yapılandırılmaktadır. İki diğer banka, Halk Bankası (tasarruf
bankası) ve Ziraat Bankası (tarım bankası) da özelleştirme listesindedir,
fakat mevcut durum bu bankalar için yeterli ilgi yaratmayı zorlaştırabilir.
Bankalar yasasında yeni yapılan değişiklikler
önemli mevzuat boşluklarını kapatmış ve, gelecek yılın başına kadar faaliyete
geçmesi beklenen, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu adında yeni
bir düzenleyici ve denetleyici organ ihdas etmiştir. Yeni yasa, aynı zamanda,
kuralları sıkılaştırmış ve cezaları arttırmıştır. Bu değiştirilmiş bankacılık
yasası, sektörde saydamlığın arttırılması yönünde önemli bir adımdır. Ancak,
devlet bankalarının hâlâ çok büyük olan rolünün azaltılması gibi yeni adımlar
gereklidir.
Uzun tartışmalardan ve sendikaların
kütlesel direnişinden sonra, Parlamento, kamu maliyesi üzerinde halen ağır
bir yük olan emeklilik sisteminde reform yapılmasını öngören bir yasayı
kabul etmiştir. Türkiye nüfusunun olumlu yaş yapısına rağmen, prim ödeyenlerin
sayısı nisbeten düşüktür. Öte yandan, emekli olma yaşıyla ilgili cömert
hükümler ve artan hayat beklentisi nedeniyle, harcamalar nisbeten yüksektir.
Yeni yasa, emekli olma yaşını kadınlarda 58’e, erkeklerde 60’a çıkarmaktadır.
Emekli olmalarına en fazla iki yıl kalmış olan işçiler, yeni sistemden
etkilenmeyecektir. Diğer işçiler için on yıllık bir geçiş dönemi öngörülmüştür.
Asgarî prim ödeme süresi, 5000 günden 7000 güne çıkarılmıştır. Yeni yasa,
Türkiye’de ilk kez, Haziran 2000’de uygulamaya konulacak olan bir işsizlik
sigortası sistemi de getirmektedir. İşsizler, işsiz oldukları süre içinde
ve yeni bir iş bulmak için eğitim alırken, sağlık hizmetinden yararlanmaya
devam edeceklerdir. İşsizlik yardımının miktarı, son dört ayın sosyal güvenlik
prim ödemeleri temelinde net gelirin % 50’si olarak hesaplanacaktır. Emekli
maaşları da aylık enflasyona endekslenmektedir. Eylül başında, Cumhurbaşkanı
reform paketine gerekli onayı verdi.
Parlamentoya sunulan diğer teklifler
arasında, gümrük yasa tasarısı, ithalatta haksız rekabet ve akreditasyon
üzerine yasa tasarısı ve sermaye piyasaları kurulu yasa tasarısı vardır.
|
1999’da Ekonomik Yapının
Başlıca Göstergeleri
|
| Nüfus
(ortalama) |
bin
kişi |
63451 |
| Kişi
başına GSYH |
SAGS-ECU |
6400 |
-
|
-
AB ortalamasının yüzdesi
-
Olarak
|
32 |
| Tarımın7
payı: |
|
|
| -
brüt katma değerde (%) |
|
16.1 |
| -
istihdamda (%) |
|
42.3 |
| Yatırım/GSYH
oranı (%) |
|
25.4 |
| Brüt
dış borç/GSYH (%) |
|
27.6 |
| Mal
ve hizmet ihracatı/GSYH (%) |
|
24.2 |
| EBRD’ye
göre |
milyar
euro |
: |
-
doğrudan yabancı
-
yatırım stoğu
|
-
kişi başına
|
: |
| Kaynak:
Ulusal kaynaklar, OECD Dış Borç İstatistikleri, IMF, EBRD |
1. Kopenhag kriterleri açısından
değerlendirme
İşleyen bir piyasa ekonomisinin
varlığı
Gündem 2000’de ortaya konulduğu gibi,
işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı, ticaretin ve fiyatların serbest
olmasını ve mülkiyet hakları dahil, icra edilebilen bir hukukî sistemin
var olmasını gerektirir. Makroekonomik istikrar ve ekonomi politikası üzerinde
uzlaşma, bir piyasa ekonomisinin performansını arttırır. Gelişmiş bir malî
sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli herhangi bir
engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini iyileştirir.
Yıllarca sık sık hükümetlerin değiştiği
bir dönemden sonra, Nisan 1999’daki parlamento seçimleri, mecliste rahat
bir çoğunluğa sahip ve gecikmiş yapısal reformları gerçekleştirmek ve 1990’lar
boyunca Türk ekonomisini felç eden yüksek düzeylerde kronik enflasyonu
ve kamu açıklarını indirmek için güçlü bir siyasî taahhüt içinde olan bir
koalisyon hükümetinin kurulması sonucunu verdi. 1999 Temmuz ayı başlarında,
yeni hükümet, enflasyonu 2002 yılına kadar tek haneli rakamlara çekme hedefiyle,
1999 sonuna kadar sürecek bir Yakın İzleme Programı ve 2000 yılında başlayan
bir konsolidasyon programı üzerinde IMF ile yeni bir anlaşmaya vardı. Türkiye’de
sendikalar, seri reformlar ihtiyacı konusunda hükümet ile hemfikir görünmektedirler.
Makroekonomik istikrar açısından
1998 Türkiye için zor bir yıl olmuştur. Olumsuz dış şoka verilen yanıt,
Türk ekonomisinin esnekliğini ve hızla uyarlanma yeteneğini gösterdi. Fakat
aynı zamanda, ekonominin işleyişinin kesinlikle likid sermaye piyasalarına
erişim olanağına bağlı olduğunu ortaya koyarak, ekonominin etkilenebilirliğini
göz önüne serdi. Bu erişim olanağı, piyasalar sıkıştığında ancak yüksek
maliyetler ile temin edilmektedir. Böylece, olumsuz gelişmelere karşı koymadaki
önemli potansiyele rağmen, erişilmiş olan makroekonomik istikrar derecesi,
ekonomik aktörlerin kısa vade’nin üzerinde plan yapmalarına imkan vermemektedir.
İlke olarak, fiyatlar piyasa süreçleri
tarafından belirlenmektedir. Ancak, tüketici fiyat endeksi sepetindeki
kalemlerin kabaca üçte biri hâlâ idarî fiyatlamaya tabidir.
Dış serbestleşme açısından, Türkiye,
gümrük birliği çerçevesindeki taahhütlerine uygun olarak, AB ortak ülkeleriyle
tercihli ticaret anlaşmaları müzakere edilmesinde daha fazla ilerleme kaydetmiştir.
Örnek olarak, tüm AB aday ülkeleriyle Serbest Ticaret Anlaşmaları imzalamıştır.
Türk ekonomisini modernleştirmek
ve çeşitlendirmek için onyıllarca kendi işletmelerini kullanmanın bir mirası
olarak, devlet, özellikle temel sanayiler ve bankacılık gibi sektörlerde,
bir ekonomik aktör olarak önemli bir rol oynamaya devam etmektedir.
Piyasaya giriş ve piyasadan çıkış
serbesttir. Doğrudan yabancı yatırım önceden izne tabidir, ancak bu izin
genellikle verilir. Sermaye girişleri veya sermaye kazançlarının yurt dışına
çıkarılması üzerinde miktar kısıtlamaları yoktur. Bir piyasa ekonomisinin
işleyişi için hukukî çerçeve büyük ölçüde kurulmuştur. 1998 yılında, yeni
kurulan bağımsız Rekabet Kurumu rekabet ihlalleriyle ilgilenmeye başlamış,
birleşme ve edinme başvurularını incelemiş ve çeşitli hükümet kurumları
arasındaki muhtemel uyumsuzluklar konusunda görüş bildirmiştir. Yeni hükümet,
uluslararası tahkime imkan sağlamak için, bir anayasa değişikliğini parlamentodan
geçirmiştir. Bu düzenleme, enerji, telekomünikasyon ve altyapı sektörlerinde
işletmelerin özelleştirilmesini kolaylaştırmakta ve şimdiye kadar ekonominin
büyüklüğü ve potansiyeli göz önüne alındığında çok düşük düzeyde olan doğrudan
yabancı sermaye yatırımları önündeki önemli bir engeli ortadan kaldırmaktadır.
Ancak, sağlanmış olan ilerlemeye rağmen, halen mevcut olan mevzuatın uygulamasında
iyileştirme ihtiyacı sürmektedir.
Malî sektörde devam eden çarpıklıklar,
küçük ve orta boy işletmelerin gelişmesini olumsuz etkilemektedir. Bununla
beraber, bankalar yasasındaki son değişiklik, sektörde saydamlığı arttırmak
amacıyla daha sıkı düzenlemeler getirmiştir.
Türkiye, işleyen bir piyasa ekonomisinin
özelliklerinden pek çoğuna sahiptir. Özellikle enflasyonist baskıların
ve kamu açıklarının azaltılmasında, makroekonomik istikrar yolunda ilerleme
kaydetmiştir. Resmî makamlar, olumsuz bir ekonomik ortamda ve bir politik
istikrarsızlık döneminde bütçe konsolidasyonuna bağlı kalma yeteneğini
göstermişlerdir. Ancak, düzgün işleyen bir piyasa ekonomisi kurma süreci
tamamlanmış değildir çünkü, özellikle tarımda ve malî sektörde, önemli
devlet hakimiyeti alanları ve piyasa çarpıklıkları var olmaya devam etmektedir.
Bankacılık sektörünün kârlılığı ve kamu sektörünün yüksek bir kısa vadeli
finansman ihtiyacının varlığı arasındaki yakın bağlantı gibi yapısal dengesizlikler,
çarpık bir sermaye piyasasına ve yüksek reel faiz oranlarına yol açmaktadır.
Bu türden kronik dengesizlikleri gidermek ve Türkiye’nin durgun büyüme
potansiyelini hayata geçirmek için, resmî makamlar, enflasyonist baskıları
ve kamu açıklarını azaltma ve yeni yapısal reformlar uygulama üzerinde
yoğunlaşmaya devam etmelidir.
-
Birlik içindeki rekabet baskısıyla
ve piyasa güçleriyle başa çıkma kapasitesi
Türkiye’nin bu kriteri yerine getirebilmesi,
ekonomik aktörlerin ileriyi görebilecekleri bir ortamda karar almalarına
imkan veren istikrarlı bir makroekonomik çerçevenin ve bir piyasa ekonomisinin
varlığına bağlıdır. Bu, ayrıca, altyapı dahil yeterli miktarda beşerî ve
fizikî sermaye gerektirir. Devlet işletmeleri yeniden yapılandırılmalı
ve tüm işletmeler daha yüksek verimlilik için yatırım yapmalıdırlar. Bundan
başka, işletmeler dış finansman imkanlarına ne kadar fazla erişebilirlerse
ve yeniden yapılanma ve yenilenme konusunda ne kadar başarılı olurlarsa,
adaptasyon kapasiteleri de o kadar büyük olacaktır. Genelde, bir ekonominin
katılım öncesinde Birlik ile gerçekleştirdiği ekonomik entegrasyon derecesi
ne kadar yüksek olursa, o ekonomi üyelik yükümlülüklerini o kadar daha
rahat bir şekilde üstlenebilecektir. AB üye devletleriyle ticarete konu
olan ürünlerin hem hacmi hem de çeşitliliği bunun kanıtını oluşturur.
İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı
açısından, Türk ekonomisi, Rusya krizinin neden olduğu çalkantıyı göğüslerken
önemli derecede bir esneklik göstermiştir. Ayrıca, ekonominin gümrük birliğiyle
gelen rekabet artışına nisbeten kolayca yanıt vermiş olması, onun potansiyelinin
bir başka kanıtıdır. Bununla beraber, yeterli derecede bir makroekonomik
istikrara ulaşılmış değildir. Yüksek enflasyon nedeniyle, ekonomik aktörlerin
planlama ufku çok kısadır ve kuvvetli bir biçimde likiditeye yöneliktir.
Mevcut ortam, bir ortak pazar çerçevesi içinde Türk özel sektörünün uzun
vadeli rekabet gücünü güvenceye almak için gerekli olan uzun vadeli yatırım
planlarına izin vermemektedir.
Fizikî sermaye açısından, Türkiye’de
yatırımların GSYH içindeki payı, diğer gelişmekte olan ekonomilere benzer
şekilde, % 25’in üzerindedir fakat nisbeten yüksek derecede bir oynaklığa
ve çarpıklıklara tabidir. Normal oynaklığa ek olarak, istikrarsız parasal
ortam, yatırım fonlarının en verimli kullanımlara kanalize edilmesinde
malî sektörün optimal olmayan işleyişi ve kamu sektörünün kullanılabilir
fonları yutarak özel sektör yatırımları için fon bırakmaması (“crowding-out”)
yatırım davranışına engel olmaktadır. 1998 yılında kamu yatırımları GSYH’nin
% 6.7’sini oluşturdu. Bu oran, önceki yılın düzeyinden dörtte bir daha
yüksektir. Kamu yatırımlarının yaklaşık % 70’i inşaat amacına yöneliktir.
Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırım
için liberal rejimine, geniş bir iç piyasaya ve mamul mallar için Avrupa
piyasasına serbest erişim imkanına rağmen, doğrudan yabancı yatırım nisbeten
düşük bir düzeyde olup GSYH’nin % 0.5’ini teşkil etmektedir.
Türkiye, nüfusun yapısı bakımından
elverişli bir durumda olup nisbeten genç bir nüfusa sahiptir. Ancak, diğer
başvuran ülkelere kıyasla beşerî sermaye düzeyi nisbeten düşüktür. Beşerî
sermaye açısından Türkiye’nin rekabet yeteneği, daha da bozulabilir ve
düşük eğitim düzeyi/düşük ücretler kısır döngüsüne girebilir.
Türkiye’de ücret esnekliği nisbeten
yüksek olmaya devam etmektedir. 1990’ların başlarında, ücret artışları
hayli güçlüydü fakat 1994’teki resesyondan sonra keskin bir azalma içine
girdi. 1998’de, kamu sektöründe çalışanların gerçek ücretleri % 0.4 oranında
gerilerken, özel sektörde gerçek ücretler % 9.6 yükseldi. Kayıtlı çalışan
başına üretkenlik 1997’de % 12 arttı fakat 1998’de % 2.6 geriledi.
Fiziksel altyapı, ekonomik büyüme
için potansiyel bir darboğazdır. Özellikle demiryolu sistemi eskimiş haldedir
ve ancak büyük açıklarla işlemektedir. Diğer taraftan, telekomünikasyon
şebekesinin kalitesi son yıllarda bir hayli yükselmiştir. Ayrıca, hükümet,
enerji nakil şebekelerinin genişletilmesi ve yenilenmesi alanında çok faaldir.
Avrupa Birliği ile ticaret bütünleşmesi
nisbeten yüksek olmaya devam etmektedir. Türkiye, AB ile, sanayi ve işlenmiş
tarım mallarını kapsayan bir gümrük birliğine girmiş olan tek aday ülkedir.
Türkiye’nin dış ticaretinin yaklaşık % 50’si AB ile yapılmaktadır. Türkiye’nin
ihracatının üçte ikiden fazlası genel olarak Avrupa ülkelerine gitmiştir.
1 Ocak 1996’dan beri yürürlükte olan gümrük birliğinin başlıca ekonomik
etkisi, Türk ithalatının ağırlıklı olarak AB’ye yönelmesi olmuştur. Türkiye’nin
ihracatında AB’nin payı ise, son bir kaç yılda gerilemiştir. Bu durum,
ilk olarak, AB’de ithalat talebinin nisbeten yavaş büyümesinden ve, ikinci
olarak, Orta Asya’daki Türk ihracat piyasalarının dinamik bir artışından
kaynaklanmıştır. Türk işletmeleri, yeni rekabet durumuna intibak etmekte
büyük sorunlar yaşamamıştır. 1990’larda, Türkiye dış ticaretinin mal yapısı
hızla iyileşmiş, mamul malların payı 1990’da % 66’dan 1998’de % 78’e çıkmıştır.
AB ile sanayi ticaretinin payı nisbeten yüksektir.
Küçük ve çok küçük aile şirketleri,
Türk özel sektörünün belkemiğidir. İmalat sektöründe bu şirketler, toplam
işletme sayısının % 99.5’ini oluşturmakta, toplam istihdamın yaklaşık %
61.1’ini sağlamakta ve toplam katma değerin % 27.3’ünü yaratmaktadır. Bu
şirketler, yüksek derecede bir esneklik ve yeni durumlara adaptasyon yeteneği
sergilemişlerdir, fakat daha büyük bir piyasada rekabet güçleri sınırlıdır
çünkü Türk sermaye piyasasına erişimleri kısıtlıdır ve yönetim ve işletme
becerileri modern standartlarda değildir.
AB ile gümrük birliği içinde Türkiye’nin
nisbeten düzgün ekonomik performansı dikkate alınırsa, Türk ekonomisinin
büyük kesimleri, rekabet baskılarına ve piyasa güçlerine dayanma yeteneğine
sahiptir. Ancak, tarım ve devlet kontrolündeki temel sanayiler ve bankalar
gibi, esaslı hükümet desteği olmaksızın ayakta duramayacak olan, rekabet
gücünden yoksun ve himaye altında bulunan önemli bazı sektörler vardır.
Bundan başka, uluslararası rekabete dayanabilmeleri için küçük ve orta
boy işletmelerin büyük ölçüde ıslah edilmeleri gereklidir. Ekonomik aktörlerin
orta vadeli planlama yapabilmelerine imkan vermeye yetecek derecede bir
istikrar ekonomide henüz sağlanmış değildir. Eğitimin ve ulaştırma altyapısının
genel düzeyi önemli ölçüde iyileştirilmelidir. Kentsel ve kırsal alanlar,
Doğu ve Batı arasındaki bölgesel dengesizlikler çok büyüktür ve bu durum,
önemli iç göç akımlarına yol açmaktadır. Azgelişmiş bölgelerde ekonomik
kalkınmayı teşvik etmeye yönelik, Güneydoğu Anadolu Projesi gibi, hükümetin
girişimlerine rağmen, var olan eşitsizlikler, Türkiye’nin sosyal ve ekonomik
istikrarı için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır.
Birlik içindeki rekabet baskısı ve
piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi bakımından, Türkiye ikili bir
ekonomidir. Türk ekonomisinin bir bölümü, orta vadede Birlik içindeki rekabet
baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkabilir; bir diğer bölümü ise önemli
bir gelişme ihtiyacı içindedir. Yapısal dengesizlikleri gidermek için hâlâ
çok büyük ilerleme gereklidir.
2.4 Genel Değerlendirme
Türkiye, bir piyasa ekonomisinin
özelliklerinin pek çoğuna sahiptir. Sürdürülebilir makroekonomik istikrarın
sağlanması ve hukukî ve yapısal reform programlarını uygulama yönünde daha
fazla ilerleme olması şartıyla, zorluklarla da olsa, Birlik içindeki rekabet
baskılarıyla ve piyasa güçleriyle başa çıkabilecektir.
Türkiye, konsolidasyon politikasını
sürdürmüştür ve ekonomik dengesizlikler azaltılmıştır. Kamu açığı ve enflasyon
azaltılmıştır. Enflasyondaki azalma, ücret ve fiyat endekslemesinde bir
değişiklik yoluyla sağlanmıştır. Emeklilik reformu parlamento tarafından
onaylanmıştır. Gelir tahsilat usullerinin verimliliği arttırılmıştır. Anayasa,
uluslararası tahkime izin verecek şekilde değiştirilmiştir. Bu değişiklik,
elektrik sektörünün özelleştirilmesini ve altyapı yatırımlarını kolaylaştırmalı
ve doğrudan yabancı yatırımlar için önemli bir engeli ortadan kaldırmalıdır.
Reel faiz oranlarını ve (özel sektör
yatırımlarını boğmakta olan) kamu sektörünün yüksek finansman ihtiyaçlarını
azaltmak için enflasyonist baskıların ve bütçe açıklarının indirilmesine
öncelik verilmelidir. Deprem hasarının onarımı için finansman ihtiyaçları
göz önüne alınırsa, genel mali disipline ve ilave yapısal reformların hızla
uygulanmasına özel dikkat gösterilmelidir. Özelleştirmeye devam edilmeli
ve KOBİ’ler daha fazla güçlendirilmelidir. Gelirin eşit olmayan dağılımı
ve çok büyük bölgesel dengesizlikler, sağlıklı ekonomik gelişmeye engel
olmaktadır. Genel bir sosyo-ekonomik gelişme stratejisinin bir unsuru olarak
eğitime özen gösterilmelidir.
3. Üyelik yükümlülüklerini üstlenme
yeteneği
Bu bölümün sunulması, son düzenli
raporda kullanılan yapıyı izlemektedir. Topluluk müktesebatının benimsenmesine
yönelik Türkiye’nin tedricî yaklaşımı yansıtılmaktadır.
Bu raporun hazırlanması perspektifinde,
Türkiye, kendi mevzuatının Topluluk müktesebatı ile uyumlulaşma düzeyine
ilişkin olarak kendi durumunu değerlendirmek için iyi bir çalışma yapmıştır.
Bu çalışma, mevzuatın yakınlaştırılması konusunda Komisyon ve Türkiye arasında
yeni görüşmeler için bir başlangıç noktası olarak hizmet edecektir.
-
Gümrük birliği kapsamındaki mevzuat
sektörleri
Gümrük birliği, AB ve Türkiye arasındaki
ilişkinin belkemiğini oluşturmaya devam etmektedir. Olumsuz bir dış ortamın
bir sonucu olarak, Türkiye, önemli ticaret ortaklarından bazılarına ihracatını
sürdürmede güçlükler ile karşılaşmıştır. 1999’un ilk yarısında toplam ihracat
% 7.1 oranında azalmıştır. Bununla beraber, Türkiye’nin en büyük ticaret
ortağı olan AB’ye ihracatı, aynı dönemde % 2.4 oranında artarak, gümrük
birliğinin faydasını göstermiş ve diğer ülkelere ihracattaki düşmeyi kısmen
telafi etmiştir.
İç pazar
Malların serbest dolaşımı
Şimdiki durum
AB ve Türkiye arasında sanayi mallarının
serbest dolaşımı mevcuttur. Teknik mevzuatla ilgili olarak durum aşağıda
anlatıldığı gibidir.
Ürünlerle İlgili Teknik Mevzuatın
Hazırlanması ve Uygulanması hakkında Çerçeve Yasa henüz kabul edilmemiştir.
Bu durum, halen hazır olan ve CE işareti, uygunluk değerlendirme kurumları,
piyasa gözetimi, ve teknik yönetmelikler konusunda bilgi alışverişi gibi
spesifik konuları kapsayan uygulama mevzuatının çıkarılmasını geciktirmiştir.
Bu durum, ayrı Yeni Yaklaşım yönergelerinin kabul edilmesinde de
gecikmeye yol açmıştır.
Avrupa standartlarının aktarımı önemli
ölçüde ilerlemiştir. Türk Standartlar Enstitüsü’nün CEN ve Cenelec’te tam
üyeliği halen öncelikler listesinin başında yer almaktadır.
Yeni yaklaşımın kapsamına giren alanlar
ile ilgili sektör mevzuatı bakımından, kişisel koruma cihazları, rekreasyon
amaçlı tekneler, makineler, düşük voltaj, elektromanyetik uyumluluk, asansörler,
sivil patlayıcılar, gaz ile çalışan aletler, basınçlı kaplar, tıbbî aletler
ve oyuncaklar konularındaki yönergeleri aktaran yönetmelikler, hazırlanmış
oldukları halde, henüz kabul edilmemişlerdir.
Yasal metroloji alanında yeni mevzuat
kabul edilmiştir.
Eski yaklaşımın kapsamına giren alanlar
ile ilgili sektör mevzuatı bakımından, ilerleme dengesiz olmuştur. Gıda
maddeleri alanında, AT mevzuatının çoğu aktarılmıştır. Gıda maddeleriyle
temas edecek malzemeler ve maddeler alanında yeni yönetmelikler çıkarılması
gereklidir. AB’den ithal edilen gıda maddeleri üzerinde hâlâ mevcut olan
gümrük muayeneleri acilen kaldırılmalıdır.
Ecza ürünleri alanında, homeopatik
ürünler, fiyatlama, immünolojik ürünler, insan kanından elde edilen ürünler,
dağıtım, sınıflama, etiketleme ve reklam konularındaki yönergeler henüz
aktarılmamıştır.
Kimyasal maddeler alanında, tehlikeli
maddelerin ve müstahzarların sınıflandırılması, paketlenmesi ve etiketlenmesi
konusundaki Avrupa Komisyonu yönergesi ve ayrıca pazarlama ve kullanım
kısıtlamaları yönergesi, hazırlanmış oldukları halde, henüz aktarılmış
değildir.
Kozmetik ürünler, tekstil ürünleri,
ayak giyim, kristal cam ve tahta eşya alanlarında ilerleme kaydedilmiş
değildir.
Motorlu taşıtlar ile ilgili olarak,
başlıca ilerleme, tarım ve ormancılık traktörleri için tip onay yönergesinin
1999 yılında aktarılmasıdır.
Ürün sorumluluğu konusunda, 85/374/EEC
sayılı yönerge ancak kısmen aktarılmıştır.
Değerlendirme
Sanayi ürünlerinin serbest dolaşımı
konusunda genel durum tatmin edicidir fakat ticaretin önündeki teknik engellerin
kaldırılmasına ilişkin AT mevzuatının uygulanması sınırlıdır. Özellikle,
bir çerçeve mevzuat hâlâ eksiktir. Ürün yaklaşımı temelinde bazı sektörlerde
yönergeler ile uyumlulaşma sağlanmış olmakla beraber, motorlu taşıtlar
sektörü haricinde, son düzenli rapordan beri bu uyumlulaşmanın tamamlanmasında
önemli bir ilerleme olmamıştır.
Rekabet
Şimdiki durum
Son düzenli rapordan bu yana önemli
bir değişme olmamıştır.
Anti-tröst kurallarının
uygulanmasıyla ilgili olarak, durum tatminkâr olmaya devam etmektedir.
Ancak, gümrük birliği kararında öngörüldüğü
şekilde müktesebata yakınlaşmayı tamamlamak için daha fazla ilerleme gereklidir.
Devlet
yardımları konusunda, Türkiye’nin devlet yardımı programları üzerine
bilgiler Komisyon’a sunulmuştur. Bu programların AT kurallarına uygunluğu,
Komisyon ve Türk makamları arasında görüşülmelidir.
İnhisarî haklara sahip işletmelerin
ve tekellerin intibakı konusunda, Komisyon, Türkiye’nin devlet alkol,
tütün ve tuz işletmeler birliği TEKEL’in sahip olduğu imtiyazlı konumla
ilgili olarak endişeli olmaya devam etmektedir.
Değerlendirme
Gümrük birliğinin yürürlüğe girmesine
hazırlanmakta Türkiye’nin gösterdiği büyük çabalar sürdürülmelidir.
Fikrî, sınaî ve ticarî mülkiyet
Şimdiki durum
Türkiye’nin Gümrük Birliği kararı
çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak, ecza ürünleri ve süreçleri
için patent koruması Türkiye’de Ocak 1999’dan beri sağlanmaktadır. Ancak,
bu kararın 8 sayılı ilavesi kapsamındaki başka bazı yükümlülükler (yeni
bitki türleri sözleşmesine katılım, uydu ve kablolu yayında telif haklarının
ve ilgili hakların korunması, vs.) 1 Ocak 1999’a kadar yerine getirilmeleri
gerektiği halde henüz yerine getirilmemiştir.
Değerlendirme
Türkiye’de sınaî mülkiyet haklarının
korunması alanında gerçek ilerleme olmuştur. Türkiye’nin yerine getirmesi
gereken diğer yükümlülükler, büyük sorunlar getirmemelidir fakat etkili
icra konusuna hâlâ özel dikkat gösterilmesi gereklidir.
Ticaret politikası
Şimdiki durum
Son düzenli Rapor’da belirtildiği
gibi, Türkiye’nin ticaret politikası daha şimdiden AT politikasıyla büyük
ölçüde uyumlu haldedir. Tercihli ticaret politikası alanında daha fazla
uyum sağlanmıştır. Polonya ile bir Serbest Ticaret Anlaşması üzerine müzakereler
Temmuz 1999’da sonuçlandırıldı. Bu anlaşma resmen kabul edildiğinde, Türkiye
ile Orta ve Doğu Avrupalı tüm aday ülkeler ve Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti
arasında Serbest Ticaret Anlaşmaları olacaktır. Mısır, Tunus, Fas ve Filistin
Yönetimi ile müzakereler devam etmekte olup, Malta ve Ürdün ile müzakerelerin
yakında başlaması beklenmektedir.
AB, Türkiye ile gümrük birliğinin,
hizmetleri ve kamu alımlarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi imkanı
konusunda ön görüşmeler yürütmektedir. Gümrük Birliği’nin bu alanda başarıyla
genişletilmesi ve DTÖ içinde Türkiye ve diğer aday ülkeler ile işbirliğinin
arttırılması sonucunda, Türkiye’nin pozisyonu, GATS, GPA, vs. çerçevesinde
AB’nin pozisyonuyla giderek daha fazla uyumlulaşacaktır.
Türkiye, DTÖ bünyesinde yakında yapılacak
olan müzakereler konusunda AB ve diğer aday ülkeler arasındaki danışma
sürecine tam olarak katılmaktadır.
Değerlendirme
Türkiye’nin Topluluk ticaret politikasına
uyumu çok tatminkâr olmaya devam etmektedir.
Gümrükler
Şimdiki durum
Son düzenli Rapor’da belirtildiği
gibi, Türkiye’nin gümrük rejimi, Topluluk Gümrük Yasası kurallarına büyük
ölçüde benzer niteliktedir. Bununla beraber, iki rejim arasındaki farklar,
özellikle serbest bölgeler, askıya alma düzenlemeleri ve ekonomik etkili
gümrük prosedürleri ile ilgili olarak, tamamen giderilmiş değildir. 1995’ten
beri parlamentoda bekleyen yeni Türk Gümrük Kanunu hâlâ kabul edilmemiştir.
1 Ocak 1999’dan bu yana, Türkiye,
Avrupa Stratejisi’nde öngörüldüğü gibi, sanayi ürünleri için menşe kurallarıyla
ilgili pan-Avrupa kümülasyon sistemine katılmaktadır.
1 Ocak 1999 tarihinde tekstil ürünleri
için ortak bir hariçte işleme sisteminin kurulması yoluyla, yine Avrupa
stratejisinde öngörüldüğü gibi, gümrük birliği daha da güçlendirilmiştir.
Bu sistem, gümrük birliğinin her iki tarafını içeren ekonomik hariçte işleme
operasyonlarının üçüncü bir ülkede gerçekleştirilmesine imkan vermektedir.
Değerlendirme
Bu alanda bir ölçüde ilerleme sağlanmıştır,
fakat tam uyumlulaşma için ilave çabalar gereklidir.
Sonuç
Türkiye, gümrük birliği çerçevesindeki
yükümlülüklerinin çoğuna uymaya devam etmekle beraber, rekabet ve gümrük
alanlarında tam bir uyum için yeni yasama çalışmaları yapılmalıdır.
-
Avrupa Stratejisi kapsamına giren
müktesebat sektörleri
Türkiye, gümrük birliğinin kapsamı dışındaki
mevzuatın yakınlaştırılması ile ilgili olarak hukukî bir yükümlülük altında
olmasa da, son düzenli raporda, Avrupa stratejisi kapsamındaki sektörlerde
müktesebatın benimsenmesine ilişkin durum değerlendirilmişti. Bu bölüm,
bu konuda kaydedilmiş olan ilerlemeyi irdelemektedir.
İç pazar
Sermayenin serbest dolaşımı
Sermaye hareketleri konusundaki Türk
rejiminin uzunca bir süre tedricen serbestleşmesini müteakip, Türk mevzuatının
bu alandaki müktesebat ile uyumlulaşması hayli ileri bir noktadadır.
Son dönemde serbestleşme tedbirleri
alınmamıştır. Özellikle madencilik, enerji ve bankacılık sektörlerinde
yabancıların doğrudan yatırım yapmaları üzerinde kısıtlamalar devam etmektedir.
Emlak alanında yabancı sermaye yatırımları da kısıtlamaya tabidir. Yurtiçi
sermaye piyasalarında yabancı menkul kıymetlerin halka arzı, ancak asgarî
bir kalite siciliyle mümkündür. Son olarak, sigorta şirketlerinin teknik
yedekleri, yabancı varlıklara plase edilememektedir.
Türkiye, 1997’de başlayan ve 1998
boyunca devam eden küresel malî bunalımdan ciddî şekilde etkilenmiş olmakla
beraber, sermayenin serbest dolaşımını kısıtlayacak herhangi bir düzenlemeye
başvurmamıştır.
Avrupa Stratejisi’nde öngörüldüğü
gibi, Topluluk ve Türkiye arasında sermaye hareketlerinin daha fazla serbestleştirilmesi
konusundaki diyalog, makroekonomik diyalog ile birlikte başlayacaktı. Her
iki taraf, bu konulardaki görüşmelerin 1999 sonbaharında başlamasını arzu
etmektedirler.
Hizmetlerin serbest dolaşımı
Malî hizmetler sektöründe bazı yeni
yasal düzenlemeler yürürlüğe girmiştir. Bankacılık sektöründe, Haziran
1999’da yeni bir Bankalar Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanun, başka şeyler
yanında, bankacılık faaliyeti başlatılması ve sürdürülmesi için daha katı
bir takım kurallar getirmekte ve kaynakların hissedarlarca yanlış kullanımını
önlemeye yönelik hükümler içermektedir. Başka bazı büyük riskler tarif
edilmektedir. Kanun, ayrıca, denetleme ve izleme yetkilerine sahip bir
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun teşkil edilmesini öngörmektedir.
Bu yeni kanunun, Birinci ve İkinci Bankacılık Koordinasyon Yönergeleri'ne
ve Büyük Riskler ve Mevduat Garanti Programları üzerine Yönergeler'e uygunluğunu
değerlendirmek gerekecektir. Kanunun uygulanmasını da izlemek gerekecektir.
Bu alandaki Avrupa Komisyonu yönergeleri ile tam olarak uyum yönündeki
çabalar devam etmelidir.
Menkul kıymetler piyasası
ve sigorta sektöründe bildirilebilecek büyük bir ilerleme yoktur. Bu alanda,
geçen yılın düzenli raporuna göre, müktesebat ile daha fazla yakınlaşma
gerekliydi.
Ödeme altyapısı ile ilgili
olarak, gerçek zamanlı bir brüt tasfiye (Real Time Gross Settlement – RTGS)
sistemi kurulmuş bulunmaktadır ve Türkiye Merkez Bankası halen bu sisteme
daha ileri özellikler eklemektedir. Tasfiye sistemiyle gerçek zamanlı bir
bağlantı içinde olacak elektronik menkul kıymet devir ve tasfiye (Electronic
Securities Transfer and Settlement – ESTS) sisteminin uygulanması alanında
kaydedilen ilerlemeye ilişkin bilgi mevcut değildir. Var olan RTGS sistemi
temelinde Türkiye’deki ödeme sisteminin hayli ileri olduğu söylenebilir.
Hizmetlerin serbestleştirilmesi üzerine
Avrupa stratejisinde öngörülen bir tercihli anlaşma konusunda Komisyon
ve Türk makamları arasında ön görüşmeler, anlaşmanın şekli, yapısı ve kapsamı
gibi hususlarda hayli ilerlemiştir. Pek çok defa, AB ve Türkiye bu iki
sektörde esaslı ilerleme sağlanmasına verdikleri büyük önemi vurgulamışlardır.
Kamu alımları
Elde olan bilgiler, Türk kamu alımları
piyasasının açıklığı hakkında bir değerlendirme yapılması için yeterli
değildir.
Avrupa stratejisinde öngörüldüğü
gibi, kamu alımları piyasalarının karşılıklı olarak açılması üzerine görüşmeler,
hizmetler konusundaki müzakere çerçevesinde yapılmıştır.
Sanayi ve KOBİ politikası
Türk sanayisi, olumsuz uluslararası
makroekonomik gelişmelerden etkilenmiştir.
Yurtiçi talepteki azalma nedeniyle,
otomotiv gibi yerli piyasaya dönük sektörler satışlarda bir düşüş yaşamışlar,
tekstil gibi ihracata yönelik sektörler ise dünya piyasalarında Asya ülkelerinin
artan fiyat rekabetiyle başa çıkmak zorunda olmuşlardır. Bu durum, sanayinin
bazı kısımlarından koruma taleplerine yol açmıştır. Bu yöndeki baskılara
ve son seçimler öncesindeki politik belirsizliğe rağmen, Türk Hükümeti
korumacı taleplere direnmiştir.
Bu bağlamda, AB ile gümrük birliği
Türk sanayisi için bir istikrar unsuru olmuştur, çünkü AB’ye sanayi ürünleri
ihracatı krizden pek fazla etkilenmemiş, AB’den ithalat ise yurtiçi talepteki
düşme sonucunda azalmıştır.
Yukarıda (ekonomik kriterlere ilişkin
bölümde) belirtildiği gibi, iş ortamını iyileştirmek için yapısal reformlar
ve istikrar tedbirleri gerekli olmaya devam etmektedir. Türkiye’nin bir
yabancı yatırım alanı olarak derecelendirme notunu arttırması da çok önemlidir.
Sanayi politikasının önemli bir boyutu,
devlet yardımlarının kontrol edilmesidir (bkz. rekabetle ilgili bölüm).
Özelleştirme programıyla ilgili olarak,
1998’e yönelik iddialı hedeflere ulaşılamamıştır. Ancak, yeni hükümet devletçe
yönetilen şirketleri özelleştirmeye devam edeceğini açıklamış ve 1999 yılında
3.8 milyar euro düzeyinde bir özelleştirme hasılatı hedefini kendi önüne
koymuştur.
Çelik sektörüyle ilgili olarak, Ereğli
çelik işletmesinin özelleştirilmesi, 1997 için planlanmış olduğu halde,
henüz gerçekleşmemiştir. Ayrıca, sektöre verilen herhangi bir devlet yardımının
uluslararası yükümlülükler ile uyumlu olmasını sağlarken, tüm sektörün
yeniden yapılanması gereklidir.
KOBİ’ler ülkenin ekonomik ve sosyal
dokusunda önemli bir rol oynamaktadır. Ancak, bu işletmeler, ülkenin bazı
sektörleri ve bölgelerindeki geleneksel üretim biçimlerinden kaynaklanan
bir dizi zorlukla karşı karşıyadırlar. Sermaye piyasalarına erişim ve yüksek
faiz oranları konusunda güçlük çekmektedirler.
AB ve Türk Hükümeti, halen, büyük
sanayi ve KOBİ federasyonlarından oluşan endüstriyel işbirliğine yönelik
bir irtibat grubu kurma sürecindedirler. Bu grup, AB-Türk endüstriyel işbirliği
için geleceğe yönelik bir strateji belirlenmesinde merkezî bir rol oynayacak
ve Türkiye için Avrupa stratejisi çerçevesinde gerçekleştirilmesi mümkün
olan somut işbirliği projeleri üzerinde çalışacaktır. Türkiye’nin çeşitli
Topluluk girişimlerine özel katılımı yoluyla, Türk ve AB sektör kuruluşları
arasında işbirliği ve ayrıca işletmeler arasında doğrudan temaslar devam
etmektedir.
Tarım
1997 yılına kıyasla, tarım sektörünün
GSYH’ye toplam katkısı 1998 yılında 2.8 puan artarak % 17.8’ye çıktı. Bu
oran, içinde bulunduğumuz on yılda erişilen en yüksek değerdir. İstihdamda
tarımın payı % 43 civarındadır. Tarımsal mallarda dış ticaret, 1998’de
2.4 milyar euro olan ihracat bakımından sabit kalmış, ithalat ise önemli
ölçüde azalmıştır. Böyelce, Türkiye’nin tarımsal ticaret fazlası, 1997’deki
335 milyon euro düzeyinden 1998’de 626 milyon euro düzeyine çıkmıştır.
AB ve Türkiye arasındaki tarım ve
gıda ticareti aynı çizgiyi izlemiştir. Türkiye’nin ihracatının sabit kalması
ve AB’den ithalatın azalması sonucunda, Türkiye’nin AB karşısındaki pozitif
tarım ve gıda ticaret fazlası 980 milyon euro olmuştur.
Bununla birlikte, AB’den canlı büyükbaş
hayvan ve sığır eti ithalatı üzerine Türkiye tarafından konulan kısıtlamalar,
Türkiye ile AB arasındaki tarımsal ticaret ilişkilerine engel olmaya devam
etmektedir.
Tarım politikasıyla ilgili olarak,
Türkiye, tarım sektörü için nisbeten yüksek destek ve koruma politikasını
sürdürmüştür. Geçici OECD verilerine göre, tarım üreticilerine devlet desteği
yüzde 39 düzeyindedir. Bu oran, 1997 yılındaki yüzde 31’in üstünde olup,
şimdiye kadar Türkiye için hesaplanmış olan en yüksek değerdir. En önemli
destek artışları, tahıllar, şeker ve sığır etinde gözlenmiştir.
Bir başka önemli konu, tarımsal ürünlerin
pazarlanması ve işlenmesinde devlet faaliyetinin kaldırılması ile ilgilidir.
Alkollü içecekler, tütün, tahıllar, çay, şeker ve kırmızı et gibi ürünlerde
devlet faaliyeti hâlâ yoğundur. Komisyon’un tesbit edebildiğine göre, son
düzenli rapordan beri bu alanda önemli bir ilerleme sağlanmamıştır.
Türkiye için Avrupa stratejisinin
bir parçası olarak, Komisyon, kendi tarım politikasını OTP ile uyumlu hale
getirmekte Türkiye’ye yardım etmek üzere, Orta ve Doğu Avrupalı aday ülkeler
için izlenen yaklaşım çizgisinde bir program teklif etmiştir. Komisyon
servisleri ve Türk makamları, tarla bitkileri alanında bir politika karşılaştırma
süreci başlatmışlardır.
Telekomünikasyon ve bilgi toplumu
Hizmetlerin ve altyapının genişlemesi
ve modernleşmesi, iyi bir gelişme göstermektedir. Sabit telefon hizmetinde
her 100 kişi için 32 hat, mobil telefon hizmetinde ise her 100 kişi için
5.3 hat düzeyinde bir yayılma oranı vardır. Ana şebekenin dijitalleşmesi
% 82.9’a çıkmıştır, ancak sabit telefon hizmetleri piyasası 1 Ocak 2003’e
kadar Türk Telekom’un tekeli altında kalacaktır.
Mobil telefon piyasasının daha fazla
serbestleştirilmesi için hazırlıklar sürmektedir (1998’de verilen iki GSM
lisansına ek olarak yeni lisanslar verilecektir).
Türk Telekom’un statüsünü değiştirecek,
bu şirketin % 49’a kadar kısmen özelleştirilmesine imkan verecek, imtiyaz
ve lisanslar için genel şartlar getirecek ve bağımsız bir düzenleyici organın
kurulmasını öngörecek yeni bir telekomünikasyon yasa tasarısı hazırlanmıştır.
Türk Telekom ve mobil şebeke operatörleri arasında gelir paylaşımı üzerine
bir yönetmelik hazırlanmıştır. Internet bağlantıları için hızla artan talebe
yanıt vermek amacıyla, bu yıl Türk Telekom yeni bir Internet hizmetini
(TT-NET) devreye sokacaktır.
AB yönetmelikleriyle esas olarak
uyumsuz olan yeni bir yasa tasarısı dahil müktesebatın büyük kısmı henüz
kabul edilmemiştir.
Finansman mevcut olsaydı, spesifik
teknik ve düzenleyici projelerde işbirliği kolaylaşırdı. Avrupa stratejisinin
bir parçası olarak, Komisyon ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu
(TÜBİTAK), Bilgi Toplumu Teknoloji Programı ve TIDEB Programı yoluyla işbirliği
etmeye karar vermişlerdir.
Bilimsel ve Teknik araştırma
Bildirilebilecek özel bir gelişme
yoktur.
Türk idaresi ve Komisyon arasında
son dönemdeki temaslarda, Türkiye, Beşinci Çerçeve Program’a tam ortak
ülke olarak katılmayacağını ve proje temelinde katılmaya devam edeceğini
belirtmiştir.
Çevre
Son düzenli raporda, özellikle standartlar,
izleme gerekleri ve ölçüm yöntemleri bakımından, Türk çevre mevzuatının
AB’ninkinden çok farklı olduğu ve ayrıca mevzuatın uygulanmasının da arzu
edilen düzeyde olmadığı belirtiliyordu. Mayıs 1998 tarihli ulusal çevre
eylem planının, müktesebatın benimsenmesine pek fazla yer vermediğine de
işaret ediliyordu.
Çevre alanındaki Topluluk müktesebatının
tam olarak benimsenmesi, ancak uzun vadede gerçekleşebilecek bir konu olmaya
devam etmektedir. Son düzenli rapordan bu yana, su, doğa koruma, atık yakma,
endüstriyel kirlilik kontrolü ve risk yönetimi, kimyasal maddeler, ozon
tabakasına zarar veren maddeler, nükleer güvenlik ve radyasyon koruma gibi
alanlarda müktesebatın benimsenmesiyle ilgili ilerleme sağlandığını gösteren
herhangi bir işaret yoktur.
Türkiye, hava kalitesinin korunması
ve gürültü kontrolü yönetmeliklerinin, AT normlarını ve Türkiye’nin şartlarını
dikkate alarak revize edildiklerini bildirmiştir. Ayrıca, tıbbî atık kontrolü
yönetmeliğini kısmen tadil etmiş olduğunu bildirmiştir.
Genetik olarak değiştirilmiş organizmaların
(GODO’lar) üretimi ve pazarlanması halen yasaktır. 1998’de genetik olarak
değiştirilmiş patates, mısır ve pamuk ithal etmek için yapılan ilk başvurunun
alınmasını müteakip, GODO’ların kontrolüne yönelik yasalar ve yönetmelikler
ilgili bakanlıklarca hazırlanmaktadır.
Türkiye, Karadeniz çevre işbirliğinde
aktif bir rol oynamaya devam etmiştir ve halen, Karadeniz’in korunması
için 1992 Bükreş sözleşmesi çerçevesinde kurulan İstanbul Komisyonu’nun
başkanlığını yürütmektedir.
LIFE-Üçüncü Ülkeler adlı Topluluk
programı, Topluluk politikasının ve mevzuatının amaçlarına uygun çevre
projelerini finanse etmek için kullanılmaya devam etmektedir. Bu kapsamda
1999 yılında üç yeni proje kabul edilmiştir.
Türkiye, çevre alanında işbirliğinin
arttırılması için somut tekliflerde bulunarak Avrupa stratejisine olumlu
yanıt vermiştir. Daha fazla ilerleme kaydedilmesi, Avrupa stratejisinin
uygulanması için destek öngören malî yönetmelikler kabul edilmesini gerekli
kılacaktır.
Mart 1999’da, Türkiye, Avrupa Çevre
Ajansı’nın (EEA) faaliyetlerine katılmak için resmen başvurmuştur. Temmuz
1999’da, Komisyon, tüm aday ülkelerin EEA’ya katılması konusunda Topluluk
adına müzakereler ile ilgili bir Konsey Kararı için bir teklif tasarısı
kabul etmiştir.
Ulaştırma
Türkiye, ulaştırma sektöründe kendi
düzenleyici sisteminin aşamalı olarak AB sistemine adapte edilmesine yönelik
bir politika izlemektedir.
Karayolu ulaştırmasında, Türkiye,
sosyal mevzuat ve tehlikeli malların taşınması alanında aynı zamanda Topluluk
müktesebatına da dahil edilmiş olan bazı önemli BM-AEK çok-taraflı sözleşmelerini
henüz uygulamamaktadır; ancak, AETR’nin onaylanması son aşamada olup ADR’ye
katılımın bu yıl içinde gerçekleşmesi planlanmıştır. Karayolu ulaştırması
alanında bazı güçlükler sürmektedir (karayolu nakliyecileri için müsaadeler
ve izinler, güvenlik, ağırlıklar ve boyutlar).
Denizcilik alanında, Kıbrıs’a hizmet
veren gemilerin ve Kıbrıs’ta kayıtlı gemilerin Türk limanlarında tabi oldukları
muamele, hâlâ önemli bir endişe kaynağıdır. Yabancı limanlarda Türk gemilerinin
çok yüksek alıkonma oranı dikkate alınırsa, denizcilik güvenliği öncelikli
bir konu olmalıdır.
Avrupa stratejisi konusunda Komisyon
ve Türk makamları arasında yapılan çeşitli temaslarda, belirli işbirliği
alanları tartışılmıştır. Ancak, bir ölçüde yeterli malî destek olmayışı
nedeniyle, Avrupa stratejisi tekliflerinin uygulanmasında esaslı bir ilerleme
sağlanmış değildir.
Havayolu ulaştırması ile ilgili olarak,
Komisyon, serbestleştirme üzerine keşif mahiyetinde görüşmelere açıktır.
Altyapı konusunda Türkiye, trans-Avrupa
Küresel Seyir Uydu Sistemi (Global Navigation Satellite System-GNSS) şebekesinin
genişlemesine katılma arzusunu ifade etmiştir. Bu konuda Komisyon servisleriyle
görüşmeler başlamıştır.
|