|
|
 |
TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ
|
AVRUPA BİRLİĞİ
GENEL SEKRETERLİĞİ
TBMM GENEL KURUL
GÖRÜŞMELERİ...
(Yasanın tümü
üzerine)
TBMM
Genel Kurulu'nda, "Avrupa Birliği Genel Sekreterliği" kurulmasına ilişkin
yasa tasarısının tümü üzerindeki görüşmeler 23 Haziran 2000 tarihinde yapıldı.
(21. Dönem 2. Yasama Yılı 116. Birleşim)
Görüşmelerle
ilgili TBMM tutanakları...
23 Haziran 2000 Cuma
116. Birleşim
BAŞKAN (Başkanvekili
Nejat ARSEVEN) -
Değerli milletvekilleri,
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve
Dışişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonları raporlarının müzakerelerine başlıyoruz.
------
Tasarının tümü üzerinde,
Doğru Yol Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş;
buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
Süreniz 20 dakikadır.
DYP GRUBU ADINA KEMAL KABATAŞ
(Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa
Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde,
Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek, açıklamak üzere söz
aldım; sözlerime başlamadan önce, Grubum ve şahsım adına Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri,
Genel Kurul gündeminde olan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına
İlişkin Kanun Tasarısı, fevkalade önemli bir tasarı, fevkalade kritik;
gerek dışilişkilerimiz gerek ekonomik ilişkilerimiz açısından fevkalade
önemli bir tasarı olma özelliğini taşıyor. Bu önem, tasarının bizatihi
taşıdığı ağırlıktan değil, tasarıyla düzenlenmek istenen ilişkilerden kaynaklanıyor.
Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle
olan uzun macerasında, yaklaşık 40 yıla yaklaşan ilişkilerinde, bugün itibariyle
geldiğimiz kritik dönem, kritik konum fevkalade önemli ve bu dönemle bağlantılı
olarak da, getirilmek istenen teşkilat, yani Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
teşkilatı nasıl bir konumda olacak, nasıl bir fonksiyon icra edecek, bu
ilişkimize, bu çok özel, çok kritik ilişkimize, Avrupa Birliğiyle tam üyelik
noktasındaki entegrasyon ve dönüşüm ilişkimize ne katkı sağlayacak? Gerçekten,
amaçlanan Türkiye'nin, Türk toplumunun, Türk Devletinin, Türk ekonomisinin
ihtiyaçlarına uygun bir yapı, bir teşkilat olup olmadığı meselesini ciddîyetle
irdelemek, değerlendirmek ihtiyacı var.
Değerli milletvekilleri,
Türkiye'nin, biliyorsunuz, Avrupa Birliğiyle ilişkileri 12 Eylül 1963 tarihli
Ankara Antlaşmasıyla başlatılmıştır. 1963'lerin zor dönemlerinde, ekonomik
açıdan, siyasal açıdan zorluklar içinde olduğumuz dönemde o günün yönetimi
dünyadaki gelişmeleri doğru okumuş, doğru kararlar vermiş, bizim dışımızda
oluşan, Avrupa'da oluşan bu yeni ekonomik entegrasyon hareketinin dışında
kalmama sağduyusuyla hareket etmiş ve Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ortaklık
ilişkisini yasayla doğru zamanda, doğru şekilde tesis etmiştir. Bu güzel
bağlantı, daha sonra 1 Ocak 1970'te ilk kez bir ekonomik muhtevaya kavuşturulmuş
ve Katma Protokol uygulanmış, yürürlüğe konulmuş. Katma Protokol kapsamında
kademeli gümrük indirimi uygulamaları ve Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle
ekonomik anlamda entegrasyonu işleme konulmuş, yürürlüğe konulmuştur ve
bu nokta, hiç eksiksiz, bazı gecikmelerle 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık
Konseyi kararıyla, 1 Ocak 1996 tarihinden geçerli olmak üzere, Avrupa Topluluğuyla,
Avrupa Birliğiyle gümrük ilişkisini, gümrük birliği ilişkisini tescil etmiştir,
teyit etmiştir, onaylamıştır, yürürlüğe koymuştur.
Değerli milletvekilleri,
dönemin Başbakanı Sayın Çiller'in, Avrupa Birliğiyle gümrük birliği oluşturulması,
Gümrük Birliği Anlaşmasının yürürlüğe konulması konusunda gösterdiği büyük
irade, büyük heyecan ve o günkü konjonktür içinde gösterdiği büyük dirayet,
bugün, çok daha iyi anlaşılır durumdadır.
Gümrük birliği uyum çalışmalarının
nasıl bir tempoda, nasıl bir hızla yürütüldüğünü, olayın yeni olması nedeniyle
hepimiz yakından hatırlıyoruz. Çok kısa bir sürede, dışticarette, gümrüklerde,
rekabet hukukunda, fikrî ve sınaî haklarda, devlet yardımlarında, sınaî
mevzuatta ve tüketicinin korunması konularında, Avrupa Birliğine gümrük
birliği çerçevesinde uyumu sağlayacak yasal düzenlemeler ve çerçeve, hızlı
bir tempoda yürürlüğe konulmuş; ondan sonraki gelişmelerde, bu tempo, bu
kararlı yaklaşım büyük ölçüde tutturulamamış, aksatılmıştır. Ancak, bizim
de, ülke olarak ortaya koyduğumuz irade ve Avrupa Birliğindeki görüş anlayışı,
fikir anlayışı noktasında yaşanan olumlu gelişmelerle, 1998 'deki olumsuz
hava dağılmış ve 10-11 Aralık 1999'da Helsinki zirvesiyle, Türkiye'nin
Avrupa Birliği macerası, Birliğe tam üyelik macerası, yepyeni ve fevkalade
kritik bir sürece girmiştir.
Türk yönetimi, Türk Devleti,
Türk Milleti, bu tarihî bağlantıyı tesis eden Helsinki zirvesiyle ortaya
konulan, Türkiye'nin Avrupa Birliğinin genişleme sürecindeki aday ülke
statüsünü kazanmasında gerçekten kararlı bir tavır sergilemiştir. Fakat,
10-11 Aralıktan bu yana, yani, aşağı yukarı altı aylık bir dönem geride
kaldığı halde, Avrupa Birliğine uyum, aday üyelik statüsünde yapılacak
işler, atılacak adımlar konusunda, henüz, ortada, ciddî bir irade gösterisi,
olayı ciddîye alacak bir yaklaşım ve strateji maalesef yok. Ola ola, ortaya
konula konula, biraz sonra irdeleyeceğim, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
kurulmasıyla ilgili bir teşkilat çalışması var önümüzde. Bu çalışma nedir,
ne değildir; bunlara, gerçekten, dikkatle bakmak lazım; çünkü, oluşturulmak
istenen teşkilat, bir devlet içerisinde sıradan teşkilat kurma, bir genel
sekreterlik oluşturma olayından çok daha ötede, çok daha önemli bir düzenlemedir.
Türkiye, aday ülke statüsüne
girdiği günden itibaren, daha doğrusu 11 Aralık 1999'dan itibaren Avrupa
Birliği programlarından yararlanma imtiyazını, hakkını elde etmiştir.
Avrupa Birliği statüsü kapsamındaki
programlardan yararlanma hakkı fevkalade önemli bir haktır. Bu hakkın kullanılabilmesi,
bu adaylık sürecinin tam adaylığa dönüşmesinin aşağı yukarı bir çerçevesi
belirlenmiştir.
Katılım öncesi stratejinin
hızla belirlenmesi lazımdır. Türkiye, katılım süreci için ulusal programını
hazırlayıp yürürlüğe koymak zorundadır.
Malî yardımlar burada çok
önemlidir, koordinasyonu gerekmektedir.
Katılım ortaklığı hazırlıklarının
hızla tamamlanması lazımdır.
Yarın üzerinde konuşacağımız
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı metninde ulusal program hazırlıklarının
bir çerçevesi verilmiştir. Bu çerçeve nedir; şuna baktığımızda, Avrupa
Birliği müktesabatına uyumun sağlanmasında bir mevzuat uyumundan söz edilmektedir.
Onbinlerce sayfalık Avrupa Birliği mevzuatının Türk mevzuatıyla uyumlandırılması,
daha doğrusu, çoğu noktada benzerliği olmayan Türk mevzuatının Avrupa Birliği
mevzuatına uyumlandırılması söz konusudur.
Uyum, Türkiye'de her şeyin
yeniden yapılandırılması, Türk ekonomisinin kendi dışındaki bu büyük ekonomik
birlikle entegrasyonla uyumlandırılması, yeniden şekillendirilmesi, yeniden
gözden geçirilmesi ve tıpatıp Avrupa Birliği standartlarında yeniden yapılandırılması
anlamına gelmektedir. Bu, kaynak ister; bu, para ister; bu, destek ister.
Türkiye, bugünkü yapısı içinde uyum çalışmalarını götürmek üzere, bu beşerî
desteğe, Avrupa Birliğinden bu büyük ekonomik kaynağa, finansal desteğe
ihtiyaç duymaktadır ve bunun sağlanabilmesi de mümkündür.
Avrupa Birliği müktesebatının
yerine getirilmesi için gerekli yapının oluşturulması, idarî yapının oluşturulması
söz konusudur. İşte, bu müktesebatı, yani, Türk ekonomisinin, Türk hukuk
sisteminin, Türk sosyal organizasyonunun çok büyük ölçüde Avrupa Birliği
tarafından tek taraflı ortaya konulmuş kriterlere, normlara uyumlandırılması
konusunda fonksiyonel olacak teşkilatın adı, hükümet tarafından Avrupa
Birliği Genel Sekreterliği Teşkilatı olarak Yüce Meclisin huzuruna getirilmiştir.
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilatı kuruyoruz. Bu teşkilat, bizim
dışımızda, dünyanın en yüksek standartlarını, normlarını oluşturmuş, dünyanın
en prestijli, en gelişmiş ekonomik topluluğuna, siyasal topluluğuna Türk
ekonomisini, Türk sistemini entegre edecek. Bunun anlamı, bu entegrasyon,
bu dönüşüm sürecinde Türkiye'deki hemen hemen tüm kurumlar Avrupa Birliği
normlarına, standartlarına dönüştürülecek, taşınacak ve bu benzerlik, bu
uyum sağlandıktan sonra tam üyeliğe geçilecek.
Değerli milletvekilleri,
tam üyeliğe geçişin standartları bizim dışımızda oluşmuştur. Bunun siyasî
kriterleri Kopenhag'da, ekonomik kriterleri de Maastricht'te oluşturulmuştur.
Kesin, objektif, açık kriterlerdir; Türkiye, bu önemli kriterlere uyma
takvimini kendisi hazırlayacaktır. Türkiye ile genişleme süreci kapsamında
aday ülke statüsünde olan ülkeler ne yapıyor, Türkiye ne yapıyor; buradaki
değerlendirmeleri size kısaca sunmak istiyorum değerli milletvekilleri.
Türkiye, 1963 yılından 1995
yılına kadar 32 yıllık dönemde, sadece, 830 milyon ECU'lük Avrupa Topluluğundan
-o günkü adıyla- destek almıştır; 32 yıllık dönemin, maceranın sonucu malî
açıdan, katkı açısından budur. 4 üncü malî protokolle taahhüt edilen 600
milyon ECU, hâlâ kullandırılmamaktadır. Komşumuz Yunanistan'la yürüttüğümüz
platonik ilişki, maalesef, bir sansasyon olmaktan öte, bu anlamda, katkı
sağlamak anlamında, bir sonuç getirmemiştir.
1995 yılında başlatılan gümrük
birliği çerçevesinde, Türkiye'ye taahhüt edilen 2,8 milyar dolarlık yardım,
maalesef, hâlâ, işlerlik kazanmamıştır. Yeni Akdeniz politikaları kapsamında
verilecek 339 milyon ECU'lük yardım ve EUROMET kapsamında kullanılabilecek
205 milyon ECU'lük yardım, Mega-1 kapsamındaki 376 milyon dolarlık yardım
ve Mega 2- kapsamında yapılacak yardım hiçbir şekilde realize edilememiştir.
Türkiye'ye bugüne kadar yapılabilen,
deprem desteği altında taahhüt edilen Avrupa Yatırım Bankasındaki 600 milyon
EURO'luk tutarın, 450 milyonluk kısmı, kullanılabilir hale gelmiştir.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye
bu noktadayken, Türkiye'yle genişleme sürecinde aynı statüde olan ülkeler
ne yapıyorlar, ona bakalım; sonra da, bu genel sekreterlik bu işi nasıl
yürütecek onu değerlendirelim.
Merkezî ve Doğu Avrupa ülkesi
olarak bilinen ve genişleme sürecinde olan ülkelere, Avrupa Birliğinden
yapılan destek, taahhüt edilen destek, 2000 yılı için yaklaşık, 2,2 milyar
ECU'dür ve 2000 yılında, bu ülkelere, bizimle beraber aynı yarışın içinde
olan ülkelere taahhüt edilen kredi 8,5 milyar ECU'dür ya da Euro'dur. Değerli
arkadaşlarım, Türkiye yönünü, uluslararası prestiji artık giderek aşınan
Dünya Bankasına, IMF'ye dönüyor, dönmüş, onlarla ne tür fedakârlıklara
mal olan görüşmeler yapılıyor; ama, bizim, tarih olarak, gelenek olarak,
gelecek olarak yöneldiğimiz her türlü politikamızda, ana tayin edici olması
gereken Avrupa Birliğiyle ilişkiler konusundaki açmazımız ortada. Bundan
böyle, Avrupa Birliği programlarını, Türkiye, sonuna kadar kullanmak, milyar
dolar ECU'lük yardımları Avrupa Birliğinden talep etmek, almak, kullanmak
ve bu destekle de, medeniyetteki iddiasını, medenî dünyayla entegre olma
iddiasını, Avrupa Birliğine tam üye olma iddiasını doğru yönetmek zorunda.
Şimdi getirilen genel sekreterlik,
gerçekten, Türkiye'de, her kurumu, mevzuat uyumu, ekonomik standartların
yakalanması, uygulanması, dönüştürülmesi, koordinasyonu, yönetimi, 4 milyon
KOBİ'nin Avrupa Birliği fonlarına ulaştırılması, her biri muhtaç 3 227
belediyenin, altyapı ihtiyaçları için Avrupa Birliği fonlarını devreye
sokabilmesi için çok güçlü, çok yetenekli iyi bir ekiple donatılmış bir
yönetime ihtiyaç var.
Önerilen genel sekreterlik
bütün bunları taşımıyor. Önerilen genel sekreterlik, 76 kişiden ibaret
bir teşkilat. Dışişleri Bakanlığının gözetiminde, Başbakanlığa bağlı, başında
bir eski büyükelçi -daha doğrusu büyükelçilik sıfatı taşımış bir genel
sekreter- 4 yardımcısı, altındaki uzmanlarıyla 76 kişilik bu çekirdek kadro,
Türkiye'deki bu büyük dönüşümü yönetecek, Türkiye'yi Avrupa Birliği macerasında
tam üye statüsüne taşıyacak. Buna inanmak mümkün değil. Bu yaklaşımı, ciddî
bir yaklaşım olarak görmek ve değerlendirmek de mümkün değil değerli arkadaşlarım.
Türkiye, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerindeki yönetimini doğru tanımlamak
ve ciddîye almak, çok güçlü bir irade ortaya koymak zorunda. 40 yıllık
maceranın en kritik dönemini yaşıyoruz. Eğer, biz, bu yapıyla gidersek,
bu yaklaşımla gidersek, Avrupa Birliğine adaylık sürecimiz, korkarım ki,
bir 20 yıl daha sürecek, bu bizim elimizde; ama, biz, devlet teşkilatı
içinde bile uyumu olmayacak bir genel sekreterlikle, böylesine büyük iddialı
bir dönüşüm programını, böylesine tarihî bir dönüşüm programını gerçekleştiremeyiz,
gerçekleştiremeyeceğiz; çünkü, bu genel sekreterlik, altında, sayısını
bile bilemediğimiz çok sayıda kamu kuruluşu, sivil kuruluş temsilcilerinden
oluşan bir iş uyum komitesiyle, 76 kişiden ibaret olacak değerli milletvekilleri.
Hepimiz Türkiye'de yaşıyoruz, devleti ya da tümüyle kamuyu, özel sektörü,
ekonomiyi, siyasal, hukukî, sosyal açıdan bir büyük değişime götürecek
teşkilat, böyle bir teşkilat olamaz. Buradaki strateji yanlıştır, Türkiye'nin
aleyhinedir; bunu dikkatinize sunmak istiyorum, fevkalade önemli bir konu.
Bakınız, Lizbon'da toplanan
Avrupa Birliği yönetimi, Türkiye'nin, adaylık sürecini, ortaklık sürecini
ciddîye almadığı, yeteri kadar dikkate getirmediği konusunda ciddî eleştirilerde
bulunuyor. Bu büyük kurumun, Türkiye Cumhuriyetinin merkezi Parlamentonun,
rutin işler yerine, Avrupa Birliği ile ilişkiler konusundaki çok ciddî
çalışmaların, çok yoğun bir mesainin merkezi olması gerekiyordu; ama, Avrupa
Birliği ile büyük iddiamız, medeniyet yarışındaki iddiamız adına, gele
gele, önümüze, sadece sıradan, sadece ne işe yarayacağını pek kendisinin
de bilemediği, doğru tanımlayamadığı bir genel sekreterlik teşkilatı kurulmasıyla
ilgili yasa tasarısı geliyor. Değerli arkadaşlarım, bunu, üzüntüyle karşıladığımı,
bunu, işi ciddiye almamak olarak değerlendirdiğimi ifade etmek istiyorum.
Yani, ilgi az gibi görünüyor; ama, yakın geleceğimizin en önemli konularından
biri üzerinde her seviyede ortaya koyduğumuz irade ve bu büyük yarışı kazanma
konusunda gösterdiğimiz çabalar, maalesef, ciddî olmaktan uzak.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Kabataş, mikrofonunuzu
açıyorum.
Buyurun efendim.
KEMAL KABATAŞ (Devamla) –
Tartıştığımız tasarıya, lütfen, bu gözle bakmanızı ve tarihin önümüze koyduğu
bu büyük fırsatı, Türkiye'yi, gerçekten medenî dünyaya taşıma sevdasındaki
bu büyük yarışı, böylesine kolay, böylesine kendi içinde tutarlı olmaktan
uzak yaklaşımlarla aşmamız, sonuca götürme imkânımız yok.
Bu önemli noktaları dikkatinize
sunmak üzere söz aldım.
Dileğim şudur: Böylesine
bir iğreti yönetim modelinin yanlışlığı görülerek, çok kısa sürede bu büyük
ve iddialı ilişkiyi yönetecek çok daha ciddî bir teşkilatın kurulması yönünde
bu hatalı düzenleme bir örnek olur, bir emsal olur ve kısa sürede bundan
geri dönülür diye düşünüyorum.
Teşekkür ediyorum. Saygılar
sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Kabataş.
Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu adına, Aksaray Milletvekili Sayın Kürşat Eser; buyurun efendim. (MHP
sıralarından alkışlar)
MHP GRUBU ADINA KÜRŞAT ESER
(Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa
Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde,
Grubum adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri,
Avrupa Birliği, çok ince, uzun bir yol olarak tarif edilmektedir. 12 Eylül
1963 Ankara Anlaşmasıyla başlayan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, zaman
zaman yükselmeler, zaman zaman alçalmalar göstererek, bugüne kadar gelmiştir.
1963 tarihinden sonra, Katma Protokol ve ardından, 12 Eylül 1980 askerî
yönetim döneminde, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde, maalesef, bir
kesilme görülmüştür. Bu tarihten sonra, ilişkilerimiz tekrar başlamış ve
6 Mart 1995 tarihinde, bildiğimiz Gümrük Birliği Anlaşması yapılmıştır.
Bu Gümrük Birliği Anlaşmasından sonra, 1/95 tarihli bu gümrük birliğiyle,
1996 Ocak ayında gümrük birliğine girişimiz ve ardından, 1997 Lüksemburg
Anlaşması. Lüksemburg'ta, bilindiği gibi, Türkiye, Avrupa Birliği dışında
bırakılmış; fakat, serbest piyasa ekonomisi açısından ve insan hakları
açısından çok daha gerilerde bulunan ve Merkezi Doğu Avrupa ülkeleri diye
ifade ettiğimiz ülkelerle, Kıbrıs Rum kesimi, Avrupa Birliğine aday ülke
olarak ilan edilmişlerdir. Bu, Türkiye için, oldukça onur kırıcı bir davranış
olarak alınmış ve bunun ardından hükümetimiz, Avrupa Birliği'yle ilişkilerde
bir soğukluk dönemini yaşamıştır ve 14 Aralık tarihinde yayınlanan bir
bildiriyle de, bu ilan edilmiştir. Bu tarih, oldukça önemli ve onurumuzu
düzeltici bir tarih olmuştur. Bunun ardından, Avrupa Birliği ülkeleri,
altı ay arayla yaptıkları Cardiff, Viyana ve Köln zirve toplantılarında,
bunları, bu hareketlerinin yanlışlığını ortaya koymuşlardır. Bunun neticesinde,
hepimizin bildiği gibi, 11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesine gelinmiştir.
Gerçekten, 1997 tarihiyle 1999 tarihi arasında çok önemli bir olay vardır.
Takdir edersiniz, küreselleşen dünyadaki birtakım gelişmeler, AGİT Zirvesi
içerisinde yapılmış olan anlaşmalar ve ardından Amerika Birleşik Devleti
Başkanının Türkiye'yi ziyareti ve "21 inci Asrın Türklerin asrı olacağı"
şeklindeki ifadeleri, gerçekten, son derece güzel ifadeler olarak değerlendirilmiştir
ve bu olayın sonunda da, Türkiye, 11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesinde, Avrupa
Birliğine aday ülke olarak alınmıştır.
Helsinki'de yapılan Avrupa
Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi ile ülkemizin Avrupa Birliğine
adaylığının tescil edilmesi, Birlikle ilişkilerimizde yeni bir dönem açmıştır.
Türk Milletinin 1.5 asırdır sürdüregeldiği Batılılaşma hareketini, somut
bir sonuca ulaştıran bu tarihî gelişme, Avrupa Kulübüne aidiyetin ilkelerine
uyum ve yükümlülüğü de, kuşkusuz, beraberinde getirmektedir.
Katılma süreci, kapsamlı
ve teknik çalışmalar kadar, önceki dönemlerden farklı olarak, kapsamlı,
kuramsal ve siyasî hazırlığa da ihtiyaç göstermektedir. Bu nedenle, Birlik
müktesebatına biran önce uyum sağlamamız ve konuya daha ciddî yaklaşmamız
kaçınılmazdır. Tam üyeliğe giden yolda, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının,
kendi görev alanlarına giren konularda, yoğun, hızlı ve koordineli bir
çalışma temposu içine girmeleri bir zorunluluktur.
Değerli milletvekilleri,
bilindiği üzere, Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine başlamamız için
Kopenhag kriterleri olarak isimlendirilen birtakım kıstaslara uyum sağlamamız
gerekmektedir. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını güvence
altına alan kurumların, istikrarlı bir şekilde tesisi, bu kriterlerin siyasî
ayağını teşkil etmekte, Birlik rekabetine karşı koyabilecek ve üyeliğin
getireceği yükümlülükleri üstlenebilecek bir ekonomiye sahip olmak da,
ekonomik ayağı oluşturmaktadır. Bu kapsamda, Avrupa Birliği müktesebatının
Türkiye tarafından üstlenilmesi için çok büyük bir öneme sahip bulunmaktadır.
Dördüncü yılını tamamlayan gümrük birliği dolayısıyla, Türkiye, uyum konusunda
büyük bir avantaja sahip bulunmaktadır; ancak, bu kapsamdaki uyum, esas
itibariyle gümrük birliği ve bununla alakalı ticarî ve ekonomik konularla
sınırlı kalmıştır.
Ekonomik, siyasal, sosyal,
ticarî, malî ve hatta kültürel hayatı düzenleyen, toplam 31 anabaşlık ve
binlerce sayfadan oluşan topluluk müktesebatının Türk içhukukuna aktarılması,
önümüzdeki dönemde, özellikle Meclisimizin gündemini işgal edeceğe benzemektedir.
Son günlerde yaşanan siyasî ve ekonomik tartışmalar içinde, bir anlamda
gözden kaçan bu husus, kesinlikle ikinci plana atılacak nitelikte değildir.
Unutulmamalıdır ki, hiçbir aday ülke, topluluk hukukuna hem mevzuat hem
de uygulama anlamında uyum sağlamadıkça tam üyeliğe geçemeyecektir. Aksi
takdirde, hem aday ülke hem de topluluk açısından aşılması zor sorunlar
ortaya çıkabilecek, üye olmanın getireceği avantajlar, maliyetlerin gerisinde
kalacaktır. Bu çerçevede, bir Avrupa Birliği Genel Sekreterliği ihdasının
öngörülmesini, ülkemizi tam üyeliğe hazırlama çalışmaları açısından çok
yararlı bir girişim olarak görüyor ve destekliyoruz.
Değerli milletvekilleri,
siz de fark ediyorsunuz; Helsinki Zirve kararlarından sonra, Avrupa Birliği
ile Türkiye arasındaki ilişkilerde bir canlanma yaşanmakta, Türkiye, Birliğin
genişleme sürecindeki çalışmalara katılmakta, uzmanlık kuruluşlarıyla ilişki
kurmakta, sıklıkla Avrupa Birliği Komisyonundan, Konseyinden, Parlamentosundan
bir heyet ülkemizi ziyaret etmektedir. İlişkilerin rayına oturmasının belki
de en önemli işareti, üç yıldan beri toplanamayan Türkiye-Avrupa Birliği
Ortaklık Konseyiningeçen nisan ayında toplanmasıdır. Bu toplantıda, topluluk
müktesebatının aktarımına hız kazandırılması, katılım ortaklığı ve ulusal
program hazırlanması doğrultusunda önemli kararlar alınmıştır.
Bir kere, yukarıda bahsettiğim
topluluk mevzuatının 31 başlığı altında, gerekli çalışmaları yapmak üzere,
8 adet alt komite oluşturulmuştur. Bu kapsamda, Tek Pazar ve Rekabet Alt
Komitesinin 23 Haziran 2000, Ulaştırma, Çevre ve Enerji Alt Komitesinin
30 Haziran 2000, Tarım, Balıkçılık Alt Komitesinin de 7 Temmuz 2000 tarihlerinde
ilk toplantılarını yapmaları kararlaştırılmıştır.
Söz konusu 8 komite hem katılım
ortaklığında belirlenecek kısa ve orta vadeli önceliklerin uygulama durumunu
inceleyecek hem de Türk mevzuatının Avrupa Birliği mevzuatına yaklaştırılması
konularını görüşecektir.
Bir diğer işaret de, eşbaşkanı
bulunduğum Türkiye Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonunun, 10.8.1999
seçimlerinden bu yana ilk resmî toplantısını 5-6 Haziran 2000 tarihlerinde
Brüksel'de gerçekleştirmiş olmasıdır.
Hükümetimizi temsilen Devlet
Bakanımız Sayın Yüksel Yalova'nın da hazır bulunduğu toplantıya, Avrupa
Birliği Komisyonunun genişlemeden sorumlu komiseri Günther Verheugen de
katılmıştır. Son derece olumlu bir havada geçen toplantı sonunda, Helsinki
sonrası gelişmelere ışık tutacak mahiyette bir ortak deklarasyon yayımlanmıştır.
Yüksek seviyeli bir konferans
havasında geçen görüşmelere, yaptıkları katkılarından dolayı, Devlet Bakanımız
Sayın Yüksel Yalova'ya teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu gelişmeler, ülkemiz için
de büyük faaliyetlere öncülük etmektedir. Türkiye'nin, Avrupa Birliği Komisyonu
tarafından hazırlanacak katılım ortaklığı belgesinde belirlenen önceliklere,
hangi plan ve program çerçevesinde, hangi süre zarfında ve hangi kaynaklarla
ulaşacağını belirleyeceği ulusal planın oluşturulması kapsamında tüm kamu
kurum ve kuruluşlarımız, hummalı bir çalışma içine girmişlerdir.
Ancak, gerçekleştirilen çalışmaların
koordine edilmesi gereği, en az bu çalışmalar kadar büyük bir önem taşımaktadır.
Faaliyetlerde gerekli eşgüdüm ve uyumun plan ve programlarla uygun olarak
yürütülmesi, aynı zamanda tam üyelik müzakerelerinin de tek elden yapılmasına
katkıda bulunacaktır. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği makamının ihdası,
bu nedenle çok önemli bir adımdır. Tasarının bir an önce kabul edilmesi
ve hayata geçirilmesi, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine yeni bir ivme
kazandıracaktır.
Değerli milletvekilleri,
sözlerime son vermeden önce, Avrupalı dostlarımızdan, Türkiye'nin içinde
bulunduğu çabayı görmelerini istediğimizi belirtmeliyim. Avrupa Birliğine
üye olmayı bir devlet politikası olarak ele alan Türkiye, çağın standartları
olarak niteliği Avrupa normlarını benimseme yolunda önemli adımlar atmıştır
ve atmaya devam edecektir. Elbette, kimi iç ve dış mihraklar, sağlanan
gelişmeleri karalamak için, doğaları gereği, çaba sarf edeceklerdir; ancak,
bizi asıl üzen, geleceğe yönelik bir ortaklık kurmaya yöneldiğimiz Avrupa
Birliği kurumları içinde Türkiye aleyhine faaliyetlerin gerçekleştirilmesidir.
Avrupa Birliği kurumları içinde Türkiye aleyhine faaliyetlerin gerçekleştirilmesi,
bizleri oldukça üzmektedir. Dostumuz ve müttefikimiz olarak gördüğümüz
Avrupa Birliğinin kurumları içinde, özellikle Avrupa Parlamentosu çatısı
altında, Birleşmiş Milletler ve Amsterdam Anlaşması kapsamında güvence
altına alınan toprak bütünlüğü ilkesine aykırı tutumlar, marjinal kalmakla
birlikte, sergilenmeye devam edilmektedir. Bu tutumu anlamakta gerçekten
güçlüklerimiz vardır. Aynı görüntüler, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı
altında görüntülense, Avrupalı dostlarımızın hiç de memnun olmayacaklarını
düşünüyorum. Avrupa Birliği, gerçekten, Türkiye'yle birlikte olmak istiyorsa,
bir an önce, içindeki çatlak sesleri susturmalıdır.
Yüce Heyetinizi saygılarımla
selamlıyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
efendim.
Demokratik Sol Parti Grubu
adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Tekin; buyurun efendim. (DSP sıralarından
alkışlar)
Buyurun Sayın Tekin.
ALİ TEKİN (Adana) – Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin batılılaşma projesinin önemli
bir adımı olacak olan Avrupa Birliğiyle entegrasyon sürecini organize etmek
üzere kurulan Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle ilgili kanun tasarısı
üzerinde, grubum adına, söz almış bulunuyorum; hepinizi saygı ve sevgiyle
selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
son zamanlarda, Avrupa Birliğiyle olan ilişkilerimizde bazı önemli gelişmeler
oldu. Bunlardan bir tanesi, özellikle Helsinki zirvesi sonrasında, üç yıllık
bir aradan sonra ilk defa toplanan Ortaklık Konseyi olgusudur. 11 Nisan
2000 tarihinde, Lüksemburg'da, Dışişleri Bakanımız Sayın İsmail Cem başkanlığında
toplanan bu Ortaklık Konseyi bazı önemli kararlar almıştır. Bunlardan bir
tanesi, Avrupa Birliğiyle hizmet sektöründe de gümrük birliğine gitmiş
olmamızdır. Bilindiği gibi, Avrupa Birliğiyle 1995 yılında gerçekleştirdiğimiz
gümrük birliği, sadece, mallarla ilişkiliydi. Bu defa, hizmet sektöründe
de liberalleşmeye gidilmesi için görüşmeler başlamış bulunuyor.
İkinci önemli karar, Avrupa
Birliğiyle, kamu alımları konusunda, bu yıl sonuna kadar görüşmelerin tamamlanmasının
öngörülmüş olmasıdır. Doğal olarak bu liberalleşmeler, ülkemizdeki hizmet
sektörünün kalitesini ve de kamu ihalelerindeki rekabeti artıracak ve ekonomimize
çok önemli katkılarda bulunacaktır.
Üçüncü önemli karar, tarama
denen analitik inceleme için 8 alt komisyonun kurulmasıdır. Diğer aday
ülkelerle olduğu gibi, 31 başlık altında toplanan konular, bu 8 altkomisyon
tarafından taranacak. Bu tarama sürecinin, bu ay içinde, haziran ayı içinde
başlaması gerekiyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekileri;
biraz önce belirttiğim bu Ortaklık Konseyi kararlarının bir an önce yaşama
geçirilebilmesi için, bugün huzurlarınıza gelmiş olan bu yasa tasarısının
kanunlaşması gerekiyor.
Elbette, Avrupa'yla bütünleşme
sürecimizi organize edecek olan kurumun ne şekilde olması gerektiği konusunda
uzun tartışmalar yapabiliriz; ancak, hükümetimizin uygun bulduğu model,
Başbakanlığa bağlı, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği adıyla bir kurumun
oluşturulması.
Elbette, her kurumsallaşma
modelinin yarar ve zararları vardır; ancak, sanırım ki, bu genel sekreterlik
modeli, yürütmeye, esnek, hızlı, etkin bir şekilde çalışma olanağı verecektir.
Bu sekreterliğin, ülkemizde
sık sık karşılaştığımız hantal devlet modeliyle değil, yeni Türkiye'ye
yakışan bir etkinlik modeli olarak ortaya çıkmasını diliyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Avrupa Birliğiyle bütünleşme sürecinde hem Meclisimize hem de hükümetimize
gerçekten çok önemli görevler düşüyor.
Bizden önce Avrupa Birliğine
giren Portekiz, Yunanistan ve İspanya gibi ülkeler ile bizim siyasî ve
ekonomik bakımlardan pek çok benzerliklerimiz var. Dolayısıyla, bu ülkelerin
Avrupa Birliğiyle bütünleşme sürecinde geçirmiş oldukları evreleri, yaptıkları
çabaları ve bu çabaların ortaya çıkardığı sonuçları gözden geçirmemizde
büyük yarar olduğunu düşünüyorum.
Bu ülke deneyimlerine baktığımız
zaman, bu deneyimlerin özünün şu olduğunu görüyoruz: Avrupa Birliği, yeni
üye ülke üzerinde orta ve uzun vadede çok yararlı etkiler yapıyor; ancak,
bu etkilerin ne kadar yararlı olacağını belirleyen unsur ise, aday ülkelerin
ya da yeni üye olmuş ülkelerin kendi içlerinde bu Birliğe ne kadar hazırlıklı
olduklarıyla doğru orantılı görünmektedir.
Hazırlık derken, aklımıza
gelmesi gereken olgu, aday ülkenin, özellikle iç ekonomik ilişkilerinde
serbest piyasa ekonomisinin kurallarını egemen kılması akla gelmelidir.
Politik anlamda ise, geleneksel patronaj politikalarının, ilişkilerinin
yıkılıp, yerine, çoğulcu, örgütlü bir demokratik yapının egemen kılınmasıdır.
Bu iki hazırlık olgusunun bir araya gelmesiyle, ülkede ortasınıf değerlerinin
yükselmesi sağlanmış olacaktır, ki, bu da, serbest piyasa ekonomisi ve
demokrasiden başka bir şey değildir.
Bu modelin, bu ortasınıf
modelinin ve değerlerinin egemen kılınması sonucunda, ülkede refah hızla
artacaktır ve aynı zamanda, sadece refah artmakla kalmayacaktır, bu refah,
değişik toplumsal katmanlar arasında eşitçe ve adilce paylaşılabilecektir.
Yine, bu olay, Atatürk'ün bize gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin gerçekleşmesi
anlamına gelecektir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
biz, kendi ülkemizin içişlerini düzenlemeye, geliştirmeye çalışırken, diğer
yandan da, Avrupa Birliğinden, sorumlu, içten, duyarlı yaklaşımlar beklemek
hakkımızdır. Bu anlayışı, bu yaklaşımı, maalesef her zaman bulamadığımızı
belirtmek gerekir. Örneğin, son günlerde gündemde olan Avrupa Güvenlik
ve Savunma Kimliği Projesinde olduğu gibi.
Bildiğiniz gibi, bu proje,
Avrupa Birliğinin askerî alanda gerçekleştirdiği, Topluluğun savunma boyutunu
önplana çıkaran bir projedir. Burada, Avrupa Birliğinin NATO kuvvetlerini
kullanabilmesi öngörülüyor; ancak, Türkiye gibi NATO ülkesi olup da Avrupa
Birliğine üye olmamış bazı ülkeler var. Dolayısıyla hem Türkiye'nin hem
de bu ülkelerin çıkarları, NATO kuvvetlerinin Avrupa Birliği tarafından,
Avrupa Birliğinin karar mekanizmalarından süzülüp gelen kararlar neticesinde
kullanılmasını biraz haksız gibi ortaya koyuyor. Biz, Türkiye olarak, karar
mekanizmasında yer almadığımız Avrupa Birliğinin, bizim kuvvetlerimizi,
NATO bağlamında, kullanabilmelerine karşıyız. Bu, gerçekten, hem akla aykırıdır
hem de mantığa aykırıdır; ancak, olayın olumlu yanı da belki şudur: Avrupa
Güvenlik ve Savunma Kimliği Projesi, henüz oluşma aşamasındadır; dolayısıyla
bu olay henüz olgunlaşmış ve sonçlanmış değildir, pazarlıklarımızın devam
etmesi ve ülkemiz için en uygun olan çözümün ortaya konması, umuyoruz ki,
hükümetimiz tarafından gerçekleştirilecektir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, çok önemli ve ağır bir sorumluluk altında
olacaktır. Türkiye ekonomi politiğinin büyük bir reformasyondan geçirilmesi
gereği, bu sekreterliğin önemini, gerçekten de bize çok iyi şekilde göstermektedir.
Önümüzdeki yüzyılın, Türk Ulusunun ve özellikle de Türk gençliğinin özlemlerini
gerçekleştirebileceğimiz bir yüzyıl olmasını diliyorum.
Ortaasya'ya, Ortadoğu'ya,
Balkanlara ve bütün mazlum uluslara örnek olacak Batılılaşmış bir Türkiye
uygarlığı projesine başarılar diliyor; hepinize saygılar sunuyorum. (DSP,
MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Tekin.
Fazilet Partisi Grubu adına,
Afyon Milletvekili Sayın Sait Açba; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA SAİT AÇBA
(Afyon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
kurulması hakkında kanun tasarısı üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına
söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Böyle bir birimin kurulmasına
destek verdiğimizi öncelikle belirtmek istiyorum ve bu bağlamda, Avrupa
Birliği-Türkiye ilişkileri üzerinde genel bir çerçeve çizmek istiyorum.
İkinci Dünya Savaşından sonra,
dünyada yeni bir yapılanma yaşanıyor. Bu yapılanma, iki kutuplu bir dünya
tarzında; her iki kutupta da, bir taraftan, askerî nitelikli entegrasyonlar,
diğer taraftan, iktisadî entegrasyonlar; yine aynı dönemde, uluslararası
malî kurumların kurulması tarzında... Bir tarafta, Sovyet şemsiyesi altında,
bir tarafta, Amerikan şemsiyesi altında, ekonomik nitelikli COMECON tarzında
bir yapılanma; yine, askerî nitelikli NATO ve Varşova Paktı şeklinde yapılanma
ve bugün, adından sık sık söz ettiğimiz IMF, uluslararası finans kurumu
Dünya Bankası gibi kurumların da, aynı dönemlerde kurulduğunu görüyoruz.
Yine, aynı dönemlerde, İkinci Dünya Savaşı sonrası, Avrupa'da, Avrupa merkezli
bir entegrasyon hareketine girişildiğini görüyoruz.
Avrupa Birliği, gerçek anlamda
bir siyasî entegrasyon hareketidir ve Avrupa Birliğinde başlayan ilişkiler,
öncelikle Avrupa Ekonomik Topluluğu şeklinde gerçekleşmiştir. Tabiî, siyasî
entegrasyonu sağlamanın yolu da, ekonomik entegrasyondur, ekonomik entegrasyonun
çeşitli safhalarının tamamlanmasıdır. Avrupa Birliği, siyasî entegrasyona
giden yolda, hemen hemen bütün yolları katetmiş durumdadır ve en son safhaya
gelmiştir; yani, tek devlet olma safhasına gelmiş bulunmaktadır.
1963'ten itibaren, o zaman
Avrupa Ekonomik Topluluğu adı altında, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri
başlamıştır. 1963'ten itibaren başlayan ilişkilerin çok hızlı geliştiğini
söylemek mümkün değildir. 1987'de, Türkiye, Avrupa Birliğine, o zaman için
Avrupa Topluluğuna tam üyelik müracaatında bulunmuştur; ancak, tam üyelik
müracaatına cevabî yazı, ancak iki yıl sonra, 1989 Aralığında bildirilmiştir.
Tabiî, bu cevabî yazı ret şeklinde olmuştur. Daha sonraki ilişkilere bakıldığında,
çok ciddî gelişmeler söz konusu olmamıştır.
Avrupa Birliğinin yapmış
olduğu bütün zirvelerde, Türkiye'ye ilişkin olarak, adaylık statüsü konusundaki
kararlar ret konumunda olmuştur ve çeşitli gerekçeler; her zirvede, hemen
hemen aynı gerekçeler ileri sürülmüştür.
6 Mart 1995'te, Türkiye'nin
beklenmeyen bir tarzda gümrük birliği sürecine girmiş olduğunu görüyoruz.
Tabiî, gümrük birliği, müessesenin aslı değildir. Asıl müessese Avrupa
Birliğidir. Gümrük birliği şeklinde bir bütünleşme hareketine girilmesi,
Türkiye'nin yararına olmamıştır.
Toplu olarak değerlendirildiğinde,
gümrük birliğinin, Türkiye açısından ciddî sakıncaları vardır. Gümrük birliği,
bazı kesimlerce zafer olarak nitelendirilmesine rağmen, yine, aynı dönemde
iktidarda olmayan, şu anda iktidarda olan gerek Anavatan kanadının Genel
Başkanı gerekse DSP Genel Başkanı, gümrük birliğinin Türkiye'nin menfaatlarına
olmadığı ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ve tavizlerle alındığı
konusunda pek çok açıklamalar yapmışlardır. Ama, Türk siyasetinin genel
bir karakteri var; iktidarda yapılan açıklamalardan muhalefete pek söz
edilmediğini veya muhalefette yapılan açıklamaların da iktidarda dikkate
alınmadığını görüyoruz.
6 Mart 1995'te gümrük birliği
sürecine girilmiştir. Aradan geçen dönem içerisinde yapılan zirveler var;
bu zirvelerden önemlisi Lüksemburg zirvesidir, adaylık statüsünün reddedilmesi
konusunda. Nihayet, en son, adaylık statüsünün kabul edilmesiyle ilgili
bir zirve de Helsinki Zirvesi olmuştur ve Türkiye'nin adaylığı, Helsinki
Zirvesinde tescil edilmiştir.
Avrupa Birliğiyle ilgili
olarak veya Avrupa Birliğinin Türkiye'yle ilgili olarak zirvelerde vermiş
olduğu kararlar, ret kararları ve bunun karşısında ortaya koymuş olduğu
gerekçelere baktığımızda, hemen hemen her zirvede açıklanan gerekçelerin
aynı nitelikte olduğunu görmekteyiz; yani, 1989 kararı olsun veya Helsinki
süreci öncesi Lüksemburg'taki karar ve Türkiye'yle ilgili gerekçeler olsun,
bunların hemen hemen aynı düzlem içerisinde yer aldığını görüyoruz. Türkiye'nin,
ekonomik gelişmişlik seviyesi yönünden, Avrupa Birliği ülkeleri ve ortalamasından
oldukça uzak olduğu konusunda, insan haklarında azınlık hakları yönünden
problem olduğu konusunda ve yine, Kıbrıs, Yunanistan konusundaki ihtilaflar...
Tabiî, Helsinki sürecinden önce, yine, Lüksemburg Zirvesinde de -bunlar
biraz genişletilerek- Türkiye'nin Kopenhag Kriterlerine uyması ve bu şekilde
ilişkilerin gelişebileceği konusunda pek çok gerekçenin yer aldığını görüyoruz.
Tabiî, 6 Mart 1995'te gümrük
birliği sürecine girme, Türkiye'nin elini kolunu bağlamıştır diyoruz. Yani,
Türkiye müessesenin aslında yokken, yine, karar mekanizmasında yokken,
bir taraftan da Gümrük Birliğine tabi olması, bilhassa üçüncü dünya ülkeleriyle
yapılan tercihli ticaret anlaşmaları açısından Türkiye'nin inisiyatif kullanamaması
tarzında bir sonucu ortaya çıkarmış olduğunu görüyoruz.
Tabiî, Gümrük Birliğinin
başlamasından itibaren, 1996-1997 yılı ve diğer yıllardaki Türkiye'nin
dışticaret gösterlerine baktığımızda, göstergelerin de önemli ölçüde kötüleşmiş
olduğunu görüyoruz. Yani, 1996'ya gelindiğinde, 1995'e göre, dışticaret
göstergelerinde önemli ölçüde gerilemeler var. Dışticaret açığının, 1995'te
14 milyar dolarken, 1996'da 20 milyar dolara yükseldiğini, yine, 1997'de
de 22 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Daha sonra, ekonomik kriz ve
bunun etkileri de Türkiye ekonomisinde olumsuz bir netice hâsıl etmiş durumda.
Tabiî, Gümrük Birliği sürecine
girmiş olmamıza rağmen, Avrupa Birliğinin, daha önce yayımlamış olduğu
malî deklarasyon çerçevesindeki taahhütlerini yerine getirmediğini görüyoruz.
Taahhütlerin, en önce, Yunanistan vetosuna çarptığını görüyoruz. Bu taahhütler,
2,8 milyarlık taahhüt ve bu taahhütler yerine getirilemeyince, daha çok,
Akdeniz fonlarından kaynak transfer edildiğini, hibe tarzında, kredi tarzında
kaynak transfer edildiğini görüyoruz. Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde,
gerçekten, Avrupa Birliği, Yunanistan'a, Portekiz'e ve İspanya'ya sağlamış
olduğu malî yardım mekanizmasını ve onlara aktarmış olduğu kaynakları şu
ana kadar Türkiye'ye aktarmış olsaydı, Türkiye, belki, bugün, IMF kapılarında
veya Dünya Bankası kapılarında ve uluslararası alanda borç bulmak için
dolaşmayacaktı. Şüphesiz, çok önemli kaynaklar, birliğin tam üyesi olan
üyelerine aktarılmıştır; ama, Türkiye'ye yönelik, maalesef, önemli rezervler
konulmuş olduğunu görüyoruz.
1997'de Lüksemburg Zirvesi...
Lüksemburg Zirvesinde, Türkiye'ye adaylık statüsü verilmiyor, Avrupa Birliğinin
öngördüğü kriterlerden uzak bir Türkiye manzarası olduğu vurgulanıyor;
yani, insan hakları ihlalleri vurgulanıyor. Ordu üzerinde sivil denetim
olmayışı, Millî Güvenlik Kurulunun politik yaşamdaki rolü vurgulanıyor.
Ülkedeki medenî ve siyasî hak ihlalleri vurgulanıyor. İfade özgürlüğü,
hukuk devleti, anayasal reform, azınlıklar ve buna benzer pek çok konuların
Lüksemburg zirvesinde vurgulanmış olduğunu görüyoruz.
Tabiî, Lüksemburg'dan Helsinki'ye
iki yıl geçiyor, arada iki yıllık bir süre var. İki yıllık süre içinde
acaba ne değişti de Helsinki'de, Türkiye'ye adaylık statüsü tanındı? İki
yıllık sürede çok şeyin değiştiğini söylemek pek mümkün değil; yani, Lüksemburg'da
dile getirilen Kopenhag kriterlerinde kayda değer bir gelişme bu iki yıllık
süre içinde gerçekleşmiş değil. Gerçekleşmediğini, yine, Avrupalı yetkililerden,
Avrupalı sözcülerden de görebiliyoruz. Örneğin Fogg'un bir ifadesine dikkatinizi
çekmek isterim. Fogg diyor ki: "Sadece, DGM'lerden askerî hâkimlerin çekilmesi
şeklinde bir sonuç alındı; diğer kriterler gerçekleşmedi." Yine, Fransız
Dışişleri Bakanlığının, bilhassa Avrupa Birliğinin Türkiye'ye ilişkin olarak
iki endişe kaynağı var; bunlardan biri, Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini
uygulamaktan çok uzak olduğu ve Türk yöneticilerinin gerekli reformları
yapmakta istekli olmadıkları tarzında.
1997'den 1999'a Kopenhag
kriterleri açısından olumlu adımlar atılmadığı halde, Helsinki adaylık
süreci niçin tescil edildi? Bu sorunun cevabını aramak gerekiyor. Tabiî,
bu sorunun cevabı da çok net olarak verilebilir; çünkü, Türkiye'nin bulunduğu
bölge, gerçekten, jeopolitik yönden, jeostratejik yönden çok önemli bir
bölge. Dolayısıyla, dünya konjonktürü açısından, uluslararası alandaki
egemen ülkeler açısından, bu tip entegrasyon ülkeleri açısından gerçekten
önemli bir ülke. Türkiye'nin kaybedilmesi, Türkiye'den uzaklaşma, bir bakıma,
bu ülkelerin bu bölgelerle ilgili politikaları açısından da çok olumsuz
sonuçlar ortaya çıkarabileceği noktada. Diğer taraftan, Amerika Birleşik
Devletlerinin yaptığı lobi faaliyetleri var;bunlar da, önemli bir etken
olarak karşımıza çıkıyor; dolayısıyla, Helsinki kararı, adaylık statüsü,
bu çerçevede gerçekleşiyor.
Tabiî, Helsinki kararıyla
ilgili olarak Fransız Dışişleri Bakanının çok önemli bir tespiti var; bunu
da aktarmak isterim; diyor ki: "Avrupalılar sonunda anladılar ki, adaylık
statüsünün tanınarak bir dinamiğin serbest bırakılması, gerçek bir yoldur.
Çözüm bekleyen sorunlar nedeniyle, pekçok ülke, Türkiye'nin adaylığına
karşıydı. Biz, onlara şunu söyledik. Bu sorunlar sonra çözülebilir, adaylık
statüsü tanınarak işe başlanmalıdır. Lüksemburg formülünün Türkiye'yi idare
etmek için pek işe yaramadığını gördük, yeni formülasyon denemeye karar
verdik."
Yani, Türkiye ile Avrupa
Birliği ilişkilerine bakıldığında, geçmişten beri, Avrupa Birliğinin, tehditten
telkine kadar uzanan bir idare etme siyaseti çerçevesinde Türkiye'ye yaklaştığını
görüyoruz. Tabiî, Türkiye'nin tutumu da bundan farklı değil. Türkiye de,
yine, aynı tarzda, bir bakıma, idare etme siyaseti çerçevesinde Avrupa
Birliğine yaklaşıyor; atılması gereken olumlu adımları bir türlü atmıyor.
Tabiî, Avrupa'da, Avrupa
kamuoyunda, bilhassa, Avrupa'daki siyasî partiler arasında Hıristiyan Demokratlar
arasında Türkiye'ye karşı ciddî rezervler var; yani, onlar diyorlar ki:
"Gümrük Birliği Antlaşması yeterli. Gümrük Birliği Antlaşması çerçevesinde
özel bir statü tespit edelim. Bu statü çerçevesinde Türkiye'yle ilişkileri
kuralım; yani, Türkiye'ye tam üyelik vermeyelim."
Tabiî, şunu da ifade etmek
lazım. Avrupa Birliğindeki kamuoyunun Türkiye'ye bakış açısını da irdelemek
lazım. Avrupa'nın istatistik organı Euro-Barometer'ın yapmış olduğu çeşitli
araştırmalar var. En son, Temmuz 1999'da yapmış olduğu araştırma sonucuna
bakıldığında, Avrupa kamuoyunun yüzde 47'sinin Türkiye'nin tam üyeliğine
karşı olduğu, yüzde 29'unun destek verdiği, yüzde 24'ünün de çekimser olduğu
noktasında. Dolayısıyla, çok yakın bir gelecekte, Sayın Başbakanın ifade
ettiği gibi, Türkiye'nin, 2004 gibi çok yakın bir gelecekte Toplulukla
bütünleşme imkânının olmadığını; bilhassa ekonomik, sosyal göstergeler
de dikkate alındığında açıkça söylemek mümkün.
Yani, Türkiye, Avrupa'yla
ilişkilerini geliştirecekse, idare etme siyasetinden Türkiye'nin vazgeçmesi
lazım. Yine, aynı şekilde, Avrupa'nın da idare etme siyasetinden vazgeçmesi
lazım. İlişkilerin, tam, sağlam bir zemine oturması gerekli. Pek çok çevrelerde,
Türkiye'de ulusalcı bir söylem hâkim. Türkiye'de laiklik ve demokrasi,
kendine özgü bir anlayış; yani, yerel anlamda, ilkel anlamda bir laiklik,
demokrasi anlayışı var. Dolayısıyla, Türkiye'deki laiklik ve demokrasi
anlayışını benimseyen çevreler, Avrupa'daki evrensel anlamdaki laiklik
ve demokrasiyi pek özümseyecek durumda değiller; yani, Avrupa'nın standartlarındaki
laiklik ve demokrasi anlayışı, Türkiye'de, pek çok çevreler tarafından
özümsenmiyor. Dolayısıyla, Kopenhag kriterlerinin uygulandığı bir ortamda,
cumhuriyeti tehlikeye sokacak tarzda birtakım sonuçların ortaya çıkabileceği
şeklinde birtakım kaygılar var.
Yine, bazı kesimler de, Türkiye'de
sosyo-politik gerçekten hareketle, kurulu düzenin kısıtlamaları ve Avrupalıların
insan hakları konusundaki performansı karşısında, Avrupa Birliğini, kendileri
için emin bir liman, temel hak ve hürriyetlerin rahatlıkla kullanılabileceği
bir liman olarak görüyorlar. Yani, laiklik ve demokrasi anlayışında ayrılan
çevreler, bir bakıma, bir noktada birleşiyorlar; o birleştikleri nokta
da, daha çok Kıbrıs, Yunan meselesi, yine ortak birtakım ihtilaflar.
Türkiye, tam üye olmak istiyorsa,
gerçekten, Avrupa Birliğinin öngörmüş olduğu Kopenhag kriterlerini hayata
geçirmek zorunda; yani, Avrupa Birliğine üye olsun olmasın, Türkiye, kendi
insanı için, kendi vatandaşı için, gerçek anlamda, evrensel anlamda demokrasi
ve insan haklarının zeminine ulaşmak zorunda. Türkiye, çoğulcu, katılımcı,
farklılıkları tehdit olarak algılamayan bir siyasal ve toplumsal düzene
geçmek zorundadır. Bunun siyasal bağlamdaki anlamı, Türk usulü demokratik
anlayışın tamamen iflas etmiş olduğudur.
Toplumun önünü açmanın yolu,
özgür bireyden geçmektedir. Eğer özgür bir topluma ulaşacaksak, önce özgür
bireyin ortaya çıkması lazım. Özgür bireyin ortaya çıkması için, Türkiye'deki
hâkim olan, uzun yıllardır hâkim olan kutsal devlet anlayışının terk edilmesi
lazım; çünkü, kutsal olan devlet değildir, kutsal olan insandır. Dolayısıyla,
insandan başlanırsa, özgür bir toplumun yolu da rahatlıkla açılabilir.
Türkiye, Avrupa Birliğine
üye olacaksa, birtakım engelleri kaldırması lazım. Bu engellerden birisi,
ekonomik ve sosyal alandaki engellerdir. Dolayısıyla, sosyoekonomik göstergelere
bakıldığında, Avrupa'daki göstergelerle, hatta Avrupa ortalamasındaki göstergelerle
Türkiye arasında çok ciddî bir uçurumun olduğunu söylememiz mümkündür.
Yani, makro ekonomik kriterlere baktığımızda, gerek enflasyon açısından
gerek dış borç, kamu kesimi dengeleri, gayri safî millî hâsıla -bütün göstergeler-
ve gelir dağılımı göstergelerinden baktığımızda, çok büyük miktarlarda
uçurumlar var. Tabiî, bu uçurumların giderilmesi için, Türkiye'nin çok
ciddî adımlar atması lazım.
En son hazırlanan Sekizinci
Beş Yıllık Kalkınma Planında 2005 yılı hedflerini dikkate aldığımızda,
bu hedefler bile Avrupa Birliğinin koymuş olduğu kriterler açısından yeterli
hedefler değil. Dolayısıyla, sık sık terennüm edilen "2004'te Avrupa Birliğine
gireceğiz" şeklinde açıklamanın da, bu bağlamda, dayanaksız olduğunu düşünüyorum.
Tabiî, Türkiye, bir taraftan bölgesel dengesizlikleri de gidermek zorunda.
Türkiye'nin, yine, Avrupa
Birliğine üye olacaksa, önemli unsurlardan birisi, siyasal düzen engeli;
yani, demokrasi, insan hakları, askerî müdahaleler... Türkiye-Avrupa ilişkilerinin
çerçevesine baktığımızda veya kesintiye uğrayan dönemlere baktığımızda,
bunlarda askerî müdahalelerin çok önemli rol oynadığını görüyoruz; yani,
askerî müdahaleler, bir bakıma, ilişkilere darbe vuran en önemli unsurlardır.
En son, hepinizin bildiği gibi, 28 Şubat 1997'de gerçekleşen postmodern
bir darbe sonucunda Avrupayla ilişkilerinin kopmuş olduğunu görüyoruz;
yani, bir bakıma, Lüksemburg Zirvesinde alınan kararlar ve dile getirilen
hususların, yine, bu zeminde gerçekleştiğini görüyoruz. Avrupa Birliği
bünyesinde hazırlanan "gündem 2000" raporunda veya komisyonun hazırladığı
"millî gelişme" raporunda, Türkiye'de, bilhassa demokratik zemin açısından
Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili demokratik düzenlemelerin hızla gerçekleştirilmesi,
dolayısıyla, Türkiye'de siyasî iradeyi by-pass eden sivil olmayan birtakım
alanların kurumsal bazda yeniden yapılanmasına ihtiyaç olduğu öngörülüyor.
Gerçekten, Türkiye açısından
çok önemli bir husustur, Millî Güvenlik Kurulunun yeniden yapılanması.
Millî Güvenlik Kurulu belki anayasal bir kuruluştur; fakat, demokratik
özelliği var mıdır yok mudur diye bakıldığında, maalesef, demokratik bir
kuruluş değildir. Hiçbir demokratik ülkede, bu tarzda, 5 asker, 5 sivilin
yan yana olduğu ve hemen hemen her konunun görüşüldüğü kurullara rastlamak
mümkün değildir.
Yine, Türkiye'de önemli bir
husus Millî Güvenlik Kurulunun yanı sıra, Türk Silahlı Kuvvetleri alanında
sivil kontrolü veya...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Süreniz tamamlandı
Sayın Açba; açayım mikrofonunuzu, lütfen, tamamlayın efendim.
SAİT AÇBA (Devamla) – Yani,
Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde millî iradeye tabi olma ilkesi çerçevesinde
bir taraftan neyin yapılması lazım; Millî Savunma Bakanının protokoldeki
yerinin sağlam bir zemine oturtulması lazım. Yine, bunun yanı sıra, orduda
uygulanan yaş uygulamalarına yargı yolunun açılması lazım. Sıraladığımız
bütün bu hususların hepsi, Kopenhag kriterleri çerçevesinde öngörülen hususlardır.
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
(FP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
efendim.
Anavatan Partisi Grubu adına,
İstanbul Milletvekili Sayın Ahat Andican; buyurun efendim. (ANAP sıralarından
alkışlar)
ANAP GRUBU ADINA A. AHAT
ANDİCAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
20 nci Yüzyıl gerçekten çok
büyük değişikliklere sahne oldu ve sanki, sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış
bir yüzyıl yaşadık. Özellikle ikinci yarıda güçlenen globalleşme ve Doğu
Blokunun yıkılmasıyla birlikte ideolojik kamplaşmaya dayalı bölünme, yerini,
genellikle, ekonomik nitelikte bloklaşmalara bıraktı ve bu ekonomik bloklaşmada
da, ülkeler, bulundukları coğrafyaya, jeostratejik koşullarına, tarihsel
birikimlerine, kapasitelerine göre bu bloklaşmaların içerisinde yer almaya
başladılar. Bugün üzerinde yasal düzenleme için çalıştığımız konu ve Avrupa
Topluluğu olayı da böyle bir tarihsel sürecin bugüne yansımasıdır. Avrupa
Birliği, eski adıyla AET, Türkiye için geçmişte bir dışsiyaset referansıydı
belki; ama, bugün geldiğimiz noktada, artık, bir dışsiyaset referansı olmaktan
çıktı, artık, ülkemizde, toplumumuzun gündelik yaşamını da her boyutuyla
ilgilendiren, ekonomisiyle, sosyal yapısıyla hatta kültürel yapısıyla ilgilendiren
ciddî bir referans haline dönüştü; bu bakımdan çok önemli.
Avrupa Topluluğunun da nasıl
ortaya çıktığına bir bakmakta yarar var diye düşünüyorum: İkinci Cihan
Savaşını yaşamış ve büyük acılar sonrasında böyle savaşın kalıntılarından
kendilerini kurtarmak isteyen ülkeler -6 ülke- bir ekonomik blok oluşturma
fikrini gündeme getirmişlerdir. Bir tarafta ideolojik bloklaşmanın getirdiği
Amerika gibi büyük bir güç, diğer tarafta da Sovyet Bloku arasında sıkışmış
Avrupa, bir anlamda nefes almayı arzulamaktadır ve bu 6 ülke arasında ortaya
çıkarılan ekonomik blok, gelecekte bir siyasal birliğe dönme ümidi; ama,
gerçekleşip geçekleşmeyeceği konusunda kesinlik olmayan bir süreci başlatmışlardır.
Avrupa, demir, kömür, çelik-kömür birliğidir bu ve De Gaulle'ün 1950'lerde
ortak Avrupa evi projesi; yani, Avrupa'nın sahillerinden başlayıp Urallara
kadar devam eden ortak Avrupa evi projesi ve felsefesinin üzerine oturmuş
bir kavramdır. Bu ekonomik süreç başarılı olmuştur ve Avrupa Birliği, Avrupa
Topluluğu veya AET -o dönemde, Avrupa Ekonomik Topluluğu- kendi organlarını
yaratmaya başlamıştır ve 1990'la beraber; yani, Doğu Blokunun yıkılmasıyla
birlikte, Avrupa Topluluğunun önünde bu kez siyasallaşma süreci açısından
da, bütün engeller ortadan kalkmıştır ve Avrupa, Doğu Avrupa'dan ayrılan
Avrupa ülkeleri, daha doğrusu Doğu Blokundan ayrılmış Avrupa ülkeleriyle
birleşerek, yüzeysel de olsa, bir genişleme sürecini başlatmıştır ve daha
sonra -burada konuşmacı arkadaşlar tarafından gündeme getirildi- özellikle
ekonomik boyutta Maastricht kriterleri ve siyasî boyutta da Kopenhag kriterleriyle
nasıl genişleyeceği ve son şeklini nasıl alacağı noktasında bir yol haritası
ortaya konulmuştur.
Bu, 1993'te kabul edilen
Kopenhag kriterleriyle beraber, artık, bu Avrupa Ekonomik Topluluğu ya
da Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliği adını almıştır. Bir anlamda, biraz
önce vurgulamaya çalıştığım şekilde de, siyasal bir nitelik kazanmıştır.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine
baktığımızda -arkadaşlar da söylediler- 1963'de başlayan bir macera, aslında,
belki 1958-1959'larda temeli atılan bir macera; ama, Türkiye'nin, bir daha
yaşamamasını ümit ettiğimiz 1970-1980 arasında hem siyasî dezentegrasyon
süreci hem ideolojik kamplaşma ve neredeyse bir içsavaş dönemi yaşadığı
süreç, Avrupa Topluluğuyla olan ilişkileri, yalnızca siyasî manada değil,
her türlü ilişkileri bir anlamda dondurmuştur, buzdolabına kaldırmıştır.
Burada unutulan bir şey var,
bunu hatırlatmak istiyorum: 1970'li yıllarda siyasî bir karar gereği askıya
alınmıştır -1976'da-Türkiye tarafından. O günkü siyasî kadroların olaya
bakışını yansıtmak açısından, bunu hatırlatmak yarar var; ama, 1980 ihtilalinin
sonrasında, 1981'lerde de Avrupa Topluluğu bu kez, bu ilişkileri kendi
açısından da askıya almıştır.
Değerli arkadaşlar, burada
çok üzerinde durulmuyor; ama, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri açısından
bir konuyu gündeminize getirmek istiyorum: 1987 yılı tarihî bir dönemeçtir.
Anavatan Partisi iktidarının o dönemdeki lideri Rahmetli Özal, o dönemdeki
her türlü siyasî karşıtlıklara rağmen_ Siyasî karşıtlıklar derken, hemen
hafızalarınızı tazelemek istiyorum, onlar, biz, ortak bir pazar olacağız;
bir tarafta bu eleştiriler yapılıyordu. bir tarafta da, Avrupa Topluluğuna
girersek, dinimizi, milliyetimizi kaybederiz eleştirileri yapılıyordu;
bunu hatırlamakta yarar var. Böylesine zor, gergin bir ortamda, tam üyelik
müracaatını yapmıştır 1987'de. Onun için, bugün, bugün geldiğimiz noktada,
Avrupa Topluluğu-Türkiye ilişkileri açısından, Avrupa Topluluğunun bugünü
görebilmesi açısından, bugününü görüp, Türkiye'yle ilişkilerinin bugününü
değerlendirebilmesi açısından, Rahmetli Özal'ı, şükranla ve minnetle bir
kez daha anmak gerekir diye düşünüyorum.
Daha sonra, bu süreç, 1995'te,
gümrük birliğiyle kendisini ortaya koydu. Doğrudur, gümrük birliği, en
ideal koşullarda gerçekleşti mi; bu, tartışılır bir konudur. Daha iyi koşullarda
gerçekleştirilebilirdi; ama, bir konuşmacı arkadaşımın söylediği gibi,
o dönemde "bu, daha iyi koşullarda yapılabilirdi" diyen muhalefetin, iktidara
geldiğinde gümrük birliğinden çıkması filan da gerekmiyordu tabiî ve inanıyorum
ki, o eleştiriyi yapan arkadaşlarım da iktidara geldiklerinde, gümrük birliğinden
çıkmayı, bu nedenlerle düşünmediler.
Nihayet, Türkiye açısından
önemli bir süreç, 1997'dir, Lüksemburg'dur. Bir konuşmacı arkadaşım, bunu
gündeme getirdi. Yalnız, burada, şunu da vurgulamamız lazım: 1997 Lüksemburg'da,
Türkiye, gerçekten, bir ayırımcılığa uğramıştır. Tam üye adaylığına kabul
edilen 11 ülke dışında, Türkiye, dışarıda tutulmak istenmiştir çeşitli
gerekçelerle; bunları, hepiniz biliyorsunuz. O noktada, 55 inci hükümetin
ve onun değerli yöneticilerinin, Başbakanının, Sayın Mesut Yılmaz'ın, gerçekten,
çok ilkeli, onurlu bir yaklaşımla, eğer, Avrupa Birliğinin bu tutumu devam
ederse, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki siyasî ilişkileri tamamen
askıya alacağını yansıtması, sanıyorum ki, 1999'da, 11-12 Aralık'ta, Helsinki'de
verilen kararın da temelini oluşturmaktadır. Eğer, öyle bir tutum benimsenmemiş
olsaydı, zannediyorum, Helsinki'de, Avrupa Birliği üyeleri, Türkiye'yi,
diğer adaylarla eşit statüde davet etmemiş olacaklardı. Bunları hatırlatmakta
yarar var diye düşünüyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
bugün geldiğimiz noktada, Türkiye, tam aday ülke statüsü içerisindedir.
Üyelik gelişmelerini başlatabilmesi için gerekli hazırlıkları çok boyutlu
olarak yapıyor, yapmaya çalışıyor. Kuşkusuz, bu süreç, çok kolay tamamlanacak
bir süreç değil. Rahmetli ozanımız Âşık Veysel'in dediği gibi "uzun, ince
bir yol" ve yine Rahmetli Özal'ın söylediği gibi "zahmetli bir yol." Bunun
birçok nedeni var; ama, bir şeyin altını da çizmemizde yarar var diye düşünüyorum.
Avrupa Birliği içerisinde, 65 milyonluk gerçekten çok dinamik bir ülke
olan Türkiye'nin 3 milyon civarındaki Avrupa'daki bu nüfus potansiyelini
de göz önüne alırsanız ve çok dinamik bir ekonomik yapıya sahip, bugün,
dış dünyaya, Avrasya coğrafyasına açılabilen, yani bir anlamda kendi coğrafyasının
dışına taşan bir kıta ülkesi haline bugün için dönüşebilen bir Türkiye'nin,
binlerce yıllık tarihsel birikimini de göz önüne alarak, Avrupa Birliği
içerisindeki bazı güçler, kendileri açısından dinî ve kültürel ayırım gerekçelerini,
farklılık gerekçelerini öne sürerek, Türkiye'yi, Avrupa Birliğine tam üye
yapmak istememektedirler. Benzer şekilde, Türkiye'de de birkısım güçler,
kurumlar ve kuşkusuz bireyler, eğer Avrupa Birliğinin evrensel nitelikteki
-bugün, evrensel nitelikte olduğunda kimsenin kuşkusu olmayan- insanî değerleri,
devlet değerleri, yani hukuk devleti, hukukun üstünlüğüne dayalı devlet,
tam bir demokrasi, sürdürülebilir, nitelikli bir demokrasi ve insan hakları
bağlamında, Türkiye'de böyle bir altyapının ve üstyapının gerçekleşmesi
durumunda, ellerindeki bugünkü imkânları kaybedecekleri korkusuyla, onlar
da, belki açıktan açığa değil; ama, örtülü bir şekilde muhalefeti sürdürmektedirler.
Bütün bunlara rağmen, burada,
bu kürsüde, 15 Kasım 1999'da bizlere bir konuşma yapan Clinton'un sözlerini
size anımsatmakta yarar görüyorum; çünkü, bu, her iki tarafa da verilmiş
bir açıklamadır, her iki tarafa da söylenmiş bir şeydir. 15 Kasım 1999'da,
Clinton diyordu ki: "Avrupa'yı hâlâ dar anlamda tanımlayanlar var. Onlara
göre, Avrupa'nın sınırını şu dağ veya şu su parçası belirliyor ya da insanların
inanç biçimleri Avrupa'nın sınırını tanımlıyor. Oysa, son zamanlarda, şu
çok daha iyi görülüyor ki, Avrupa, bir coğrafya değil, bir fikirdir, demokrasi
ve insan haklarına saygıyı benimsemiş insanların, farklı düşünce ve inançlardan,
değişik kültürlerden güç alan bir fikirdir. Böyle bir yapının mutlak sınırları
yoktur ve bu yapıyı bütün özgürlük alanlarına kadar genişletebilirsiniz."
Gerçekten, çok güzel bir tanımlama. Hem Türkiye açısından bu tanımlama
kale alınmalıdır, benimsenmelidir hem Avrupa Topluluğu açısından benimsenmelidir.
Türkiye açısından baktığınızda da, Avrupa Birliğine üyelik süreci, Batılılaşma
anlamında neredeyse ikiyüz yıl geriye gidiyor -felsefesi açısından söylüyorum-
ve Türkiye'nin bu süreci özgür tercihiyle başlattığını da burada belirtmekte
yarar var diye düşünüyorum.
Avrupa Birliğine yönelik
bu ince ve zahmetli yolda Türkiye'nin aşması gereken çok önemli sorunlar
var. Bunlar, Türkiye'nin kurumsal yapılanması içerisinde çoğu çözebileceği
sorunlar; ama, dört nokta var ki, bu dört noktayı burada bir kez daha hatırlamamız
gerekiyor ve bu entegrasyon, birliktelik, birleşme süreci içerisinde Türkiye'yi
yöneten yöneticilerin, iktidarların ve muhalefetin kuşkusuz, siyasetçilerin,
üst siyaset kurumlarının bu dört konuyu çok ciddî biçimde değerlendirmeleri
ve bunu gözardı etmemeleri gerekiyor. Bunlar hep bildiğiniz şeyler; ama,
bunları bir kez daha tekrarlamakta yarar görüyorum.
Bunlardan ilki, insan hakları
adına Türkiye'deki merkezkaç kuvvetleri; yani, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü
istemeyen, bölücülüğü hedefleyen bazı şer güçlere prim verilmeyecek bir
ortamın yaratılmasıdır; bu, çok önemlidir.
İkincisi, Avrupa Birliğiyle
uzlaşamadığımız azınlıklar kavramıdır. Bizim için, Lozanda tanımlanmış
olan azınlıklar anlayışı geçerlidir, Avrupa Birliğiyse, bunu, bir anlamda
etnisite temeline dayandırmak istemektedir. İşte, bu noktada, Türkiye,
çok ciddî bir çaba göstermelidir.
Bir diğer konu da, yine,
Türkiye'nin uzun yıllardır dışpolitikasında ciddî referanslar olan Kıbrıs
ve Ege sahanlığı, kıta sahanlığı gibi konular; yani, Yunanistan'la olan
ilişkilerimizdir.
Tartışmamız gereken bir diğer
önemli noktaya da, burada bir konuşmacı arkadaşım değindi, Avrupa güvenlik
ve savunma kimliği konusudur. Gelecekte, Avrupa'nın savunmasının temeli
olacak bu unsuru, Türkiye'nin olmadığı bir formatta düşünmemek lazımdır
ve Türkiye, bu sorunu da çözmek zorundadır. Helsinki sonrası süreçte, Türkiye,anayasada,
hukukta, siyasette ve ekonomide, bu alanlarda, Avrupa mevzuatıyla, Avrupa
standartlarıyla uyumlu düzünlemeler yapmak zorundadır. Öncelikle, hukuk
devletinin gerektirdiği anayasal düzenlemeler -ki, bu görev Meclise düşüyor-
siyaseti ve siyasî partileri ilgilendiren yasalar, yargı bağımsızlığı ve
etkin, bağımsız bir yargı sürecinin ortaya çıkarılması, idareyi her yönüyle
yargı denetimine tabi kılmak, ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı düzenlemelerin
giderilmesi, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, Millî Güvenlik
Kurulunun konumunun ve yetkilerinin yeniden değerlendirilmesi, sivil toplum
kuruluşlarının gelişiminin güvence altına alınması çok önemil bir süreçtir
ve eğer bu yapılamıyorsa, bir ülkede demokrasinin yerleştiğini söylemek,
gerçekten, sadece sözde kalır, hayal olur.
Özetle, evrensel nitelikte
bir demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet yapısı, Türkiye'nin
amaçlaması gereken şey budur ve bunu Avrupa Topluluğuna girmek, Avrupa
Birliğine entegre olmak için değil, kendi vatandaşına, kendi 65 milyon
insanına sağlaması gereken standartlar olarak kabul etmek durumundadır.
İkinci alan ekonomiyle ilgili
alandır ve ekonomiyle ilgili bu alan da, sürdürülebilir rekabetçi bir ekonominin
oluşturulması gereğinde yatmaktadır. Tabiî, bunun, Merkez Bankasının bağımsızlaştırılması,
faizlerin aşağı çekilmesi, artık kronikleşmiş olan enflasyonun tekli rakamlara
indirilmesi ve buna benzer, buna mümasil uygulamaların yapılmasıyla tanımlamak
mümkün ve Avrupa Birliğinin yüzbin sayfalara ulaşan ve 31 konu başlığı
ile şekillendirilen müktesebatının da Türkiye uyumlandırılması gerekiyor.
Bu noktada bir mesafe alındığını görüyoruz; yaklaşık 31 konu başlığının
19'uyla ilgili çalışmalar büyük ölçüde tamamlanmıştır, 8 konu başlığında
ise inceleme devam etmektedir; ama, asıl sorunlu olacak olan, dışilişkiler,
ortak dışgüvenlik politikaları ve kurumlarla ilgili olan 4 konu başlığında
henüz hiçbir şey yapılmamıştır. Bu değerlendirmeyi, bir kere, gündeminize
şu açıdan da getirmek istiyorum: Mevzuatın yüzde 10'u Türk mevzuatına uyumlu
hale getirilmiştir, yüzde 25'i kısmen uyumludur; ama, daha da önemli bir
şey vardır, mevzuatın yüzde 27'si, Avrupa Topluluğu mevzuatının, Avrupa
Birliği mevzuatının Türkiye'de eşdeğer mevzuatı yoktur, asıl sorunlarımızdan
birisi de budur ve vergiden KOBİ'lere, telekomünikasyondan çevreye, toplum
hayatımızın hemen hemen tüm alanlarını kapsayan bu mevzuat uyumunu sağlama
sürecinin, Dışişleri Bakanlığı aracıyla sürdürülemeyeceği de açık bir gerçektir.
Dolayısıyla, işte bu noktada, bugün görüşmekte olduğumuz Avrupa Birliği
Genel Sekreterliği kavramı kurulması meselesi gündemimize geliyor. Gerçekten
gerekli bir kuruluştur, yapılması gereken bir aşamadır ve bir zorunluluktur.
Yalnız, bunu, bir şeyi ifade ederek tanımlamak lazım. Kuruluş kanununa
baktığnız zaman, 80 civarında personelle bir büyük elçinin yönetiminde
yürütülen ve muhtemelen bir bakanlığa bağlanacak olan bir kuruluştur; fakat,
bu kuruluşun kapasitesiyle, Avrupa Birliğiyle uyum sürecinin gerçekleştirilebileceğini
düşünmek, hayalcilik olur. Örneklemek için söylüyorum; Portekiz 10 000
kadar bireyi çeşitli alanlarda çalıştırarak bu süreci tamamlamıştır, İspanya
ise 30 000 kadar insanı çalıştırmıştır ve sekiz yıl devam eden bir süreç
yaşamışlardır. Dolayısıyla, var olan bu deneyimleri gören bir insanın,
Türkiye'de, 80 kişilik bir yapılanmayla, bu işin çözümleneceğini hiç hayal
etmemesi lazım; ama, bu 80 kişinin çekirdek olacağı ümidindeyiz. Türkiye'deki
üniversitelerden, araştırma enstitülerinden, her türlü sektörden uzmanların,
bu 80 kişiyle birlikte koordineli bir şekilde çalıştırılması, bu işin temelini
oluşturacaktır; bu nedenle, bu önemlidir.
Değerli arkadaşlar, sürem
bitmek üzere. Burada, konuyla yakından ilgili ve maalesef, Türkiye'de,
özellikle siyasetçilerimiz tarafından da çok bilinmeyen bir konuyu gündeminize
getirmek istiyorum. Bu konu bizi çok yakından ilgilendiriyor ve çok önemli.
Değerli arkadaşlar, Lahey
Adalet Divanı, Avrupa Birliğinin önemli öğelerinden biri ve Türkiye'nin,
bugün, Yunanistan'la veya Avrupa Birliğinin değişik kurumlarıyla olan ilişkilerinde
son müracaat yeri. Lahey Adalet Divanının, son dönemde, çok önemli bir
farklı uygulama yaptığını hatırlatmak istiyorum. Uygulama şudur değerli
arkadaşlar: Lahey Adalet Divanı bir şey yapıyor; kendisine gelen konuları,
o ülkelerin bağlayıcı demeç verebilme yetkisine sahip insanlarının söylediği
şeylerle yorumluyor. Bir diğer deyişle, nerede söylediğiniz, hangi manada
söylediğiniz ve kimlerle konuştuğunuzun hiçbir önemi yok; eğer, ülkenin
yöneticisiyseniz ve Lahey Adalet Divanı diyorsa ki "bu insanların söyledikleri
bu insanları bağlar..." Özellikle, bakanlarımıza hatırlatmak istiyorum,
tabiî, milletvekillerimizin de bunu bilmesi gerekiyor; partimizin teşkilatının
tabanına, partimize mesaj vereceğiz ya da seçmene mesaj vereceğiz diye
ülkemizin herhangi bir yerinde, Türkiye'nin gelecekte Lahey Adalet Divanına
gidebileceği bir konuda demeçler vermek durumunda kaldığımızda, buna çok
dikkat etmemiz gerekiyor; çünkü, Lahey Adalet Divanı o konuyla ilgili karar
verirken "falanca tarihte, falanca şehirde, falanca toplantıda sizin yöneticiniz
olan, sizin ülkeniz adına konuşma yetkisine sahip olan falanca şunları
söylemişti, ben ona dayanarak bu kararı verdim" diyebiliyor. Bunu değerli
siyasetçi arkadaşlarımın gündemine getirmek istedim; çünkü, bu çok önemlidir
ve maalesef, henüz çok bilinmeyen bir konudur.
Yine, burada bir başka konuya
da değinerek, konuşmamı sonlandıracağım; o da şudur: Avrasya coğrafyası,
Türkiye açısından sadece kendisinin Avrasya merkezine yerleşmesi açısından
değil; ama, Avrupa Birliğiyle olan ilişkileri açısından da çok önemli bir
coğrafya ve değerli milletvekili arkadaşlarım, maalesef, Türkiye, Avrasya
coğrafyasıyla ilişkilerini geçmişten bugüne kadar, hâlâ, büyük ölçüde bireysel
planda sürdürme eğiliminden kendisini kurtaramamıştır. Bunu şey için söylemiyorum;
parti farkı gözetmeksizin, tüm siyasetimiz açısından söylüyorum; kurumlaşma
sürecini tamamlayamamıştır. Bakan olduğum dönemde defalarca televizyonlardan
ve yazılarımda bunu dile getirdim. Avrasya coğrafyasıyla ilgili Türkiye,
Avrupa Topluluğu için ne yapıyorsa, geçmişte ne yapmışsa, gelecekte ne
yapacaksa, benzer bir kurumlaşma sürecini Avrasya coğrafyası için yapmak
zorundadır. Bunu yapmadığı takdirde değerli arkadaşlarım, gelecekte yine,
geçmişte şunları yaptık, yapmadık, keşke yapsaydık diyeceğimiz süreçleri
yaşayacağız; o bakımdan, bu düşüncelerimi ve bu kaygımı sizinle paylaşmak
istedim.
Teşekkür ediyorum, saygılar
sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Andican.
Tasarının tümü üzerinde şahsı
adına Sayın Aslan Polat; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)
ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının tümü üzerinde şahsım adına söz almış
bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.
Bu kanun tasarısının gerekçesinde,
10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleşen Avrupa Birliği Helsinki Zirvesinde
ülkemizin Avrupa Birliğine aday ülke olarak tescil edilmesinin üzerine
Avrupa Birliği ile ülkemiz arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır.
Böylelikle, tam üyelik sürecinde
tüm kamu kurum ve kuruluşlarının kendi görev alanlarına giren konularda
yoğun bir çalışma içerisine girmesini bu çalışmanın yürütülmesinde etkili
bir işbirliğinin ve eşgüdümün sağlanmasının gerekliliğinden bahsedilmekte
ve bir yandan kamu kurum ve kuruluşları arasında gerekli eşgüdümün sağlanması,
diğer yandan hükümet tarafından konuyla ilgili oluşturulan kurul ve komitelere
sekreterya hizmeti sunulması için Başbakanlığa bağlı bir Avrupa Birliği
Genel Sekreterliğinin kurulmasının kararlaştırıldığı belirtilmektedir.
Ayrıca, bu kanunla beraber, 76 kişilik bir kadro ihdas edilmektedir.
Her ne kadar Avrupa Birliğiyle
uyum çalışmaları için bir sekreterya kurulması da önemli ise de, bizim,
Avrupa Birliğiyle esas sorunlarımız ekonomik, sosyal ve hukukî konulardaki
uyum meselelerimizdir.
1992 yılında Hollanda'nın
Maastricht şehrinde imzalanan ve Maastricht kriterleri olarak da bilinen
kriterler, Avrupa Birliğinin genelinde ekonomik ve sosyal kriterleri belirlemektedir.
Bunlar;
1- Enflasyon; herhangi bir
üye devletin 12 aylık enflasyon ortalaması en düşük enflasyonlu 3 üye devlet
ortalamasını yüzde 1,5 puandan fazla geçemeyecektir. Avrupa ülkelerinde
bu oranların yüzde 2-3 civarında olduğu, bunun da yüzde 1,5 fazlasıyla
bu oranın en fazla yüzde 4-5 civarında olacağı, halbuki, şu an için ülkemizde
enflasyon oranının yüzde 60'lar civarında olduğu, şimdiden tutmasının imkânsız
olduğu anlaşılan bu yılki enflasyon hedefimizin de yüzde 25 olduğunu düşünür
isek, şimdilik bu hedefin çok gerisinde olduğumuzu anlarız.
2- Faiz oranı: Herhangi bir
üye devletin 12 aylık devlet tahvili faiz ortalaması, en düşük faizli 3
üye devletin ortalamasından yüzde 2 puan fazla olmayacaktır. Ülkemizde
bu yılki tahvil ortalaması geçen yıllara göre düşük olsa da, yine de ilk
4 ayda yüzde 39 faiz ortalamasıyla tahvil borçlanması yaptığımız, bunun
da istenen faiz ortalamasının çok üzerinde olduğu görülmüş olur.
3- Bütçe açığı: Üye devletler
bütçe açıkları, gayri safî yurt içi hâsılanın yüzde 3'ünden fazla olmayacaktır
denilmektedir. Gayri safî millî hâsılanın yıl sonunda 124 katrilyon 967
trilyon olacağı, ilk 5 aylık bütçe açığının 7,6 katrilyon olduğu, bunun
bu hızla gitmesi halinde, yıl sonunda 18,2 katrilyon olacağı; fakat, ülkemiz
gibi yüksek enflasyonlu ülkelerde, bütçe açığının, genellikle ikinci yarıda
ilk yarıdan daha hızlı artacağı gerçeği ile bu açığın yıl sonunda 19 katrilyonu
geçeceği, yıl sonu itibariyle bütçe açığının, gayri safî millî hâsılaya
oranının yüzde 15'leri geçeceği, bunun da belirtilen hedefin çok üzerinde
olduğu görülmektedir.
4- Kamu borçları: Üye devletlerin
kamu kesimi borçları, gayri safî yurtiçi hâsılanın yüzde 60'ını aşamayacaktır.
Takriben 150 milyar dolar olan iç ve dışborçlarımızı gayri safî millî hâsılaya
oranlar isek, yüzde 68,8 oranının, istenilen şartlar içerisinde Maastricht
kriterlerine en uygun olduğunu, bunun da ülkemizin yıllardan beri süregelen
ekonomik ve siyasî belirsizlikler yüzünden gerekli dış krediyi bulamamamızın,
yatırım yapıp gerekli kalkınma hızını yakalayamamamızın bir neticesi olduğunu
belirtmek isterim.
Bu oran İtalya'da yüzde 121'dir,
Avrupa ortalaması da yüzde 77,2'dir. Bu kritirleri yakın zamanda yakalama
şansımız da yok gibidir. Örneğin, bu yıl, ilk 5 ay verilerine göre, ekvergi
dahil, gelirlerde yıl sonu hedeflerini yüzde 40'ını elde etmiş isek de,
harcamalarda yıl sonu hedeflerinin yüzde 44'ünü, faiz harcamalarında ise
yüzde 55'ini yakaladığımızı, yani, işçi, memur ve köylüyü IMF cenderesine
sokmamıza rağmen, faiz ve gider artışlarının, gelir artışlarının üzerinde
olduğu görülmektedir. Yine, üye ülkelerin bu kriterlerden birine uymaması
durumunda, konseyin, üye devletlere şu dört yaptırımdan birini veya hepsini
uygulayabilme hakkı vardır.
1- Üye devletlerin yeni tahvil
ya da borç senedi çıkarmadan önce ek bilgileri yayınlaması.
2- Avrupa Yatırım Bankasının
kredilerinden mahrum edilmesi.
3- Topluluk nezdinde açılacak
faizsiz bir hesaba uygun miktarda para repo etmesi.
4- Para cezasına çarptırılması.
Bilindiği üzere, IMF, istikrar
programını dış borca bağlamış durumda, Türk Lirası basmak için dışarıdan
dövizle borçlanıp, aldığımız dövizi, Merkez Bankasının yurt dışındaki hesaplarında
hesaplarında tutmak zorunda kalıyoruz.
Şimdi, Avrupa Birliğine girersek
-ne zaman olacağı da belli değil ya- bu şartları tutturamayacağımız zaten
belli, o zaman, bir de Avrupa Birliği nezdinde açılacak bir hesaba faizsiz
para repo etmemiz istenecek. Yani, bizim paralarımız Avrupa Birliği kasalarında
onlar adına işleyecek, bizse faizini ödeyeceğiz. Yine, Maastricht Antlaşmasının
başlangıç hükümleri arasında, ekonomik alanda entegrasyonun yanı sıra diğer
alanlarda da, sosyal gelişim alanı dahil, dengeli, sürekli bir ekonomik
ve sosyal birlikteliğin güçlenmesinin sağlanmasını öngörmektedir.
Ekonomik açıdan ülkemizin
Avrupa Birliği öncesinde bekleyen en önemli sorunlardan biri de, ülkemizdeki
şu an yüzde 1,5'lerde seyreden nüfus artışı, yüzde 15 civarındaki işsizlik,
62 milyonluk önemli nüfus yapımız ve hâlâ halkımızın yüzde 45'inin kırsal
kesimde yaşaması, işgücünün yaklaşık yüzde 70'ine yakın bölümünün 5 yıllık
eğitim alması, içgöç nedeniyle kırsal işgücü piyasasındaki niteliksizlik
sorunudur.
Ayrıca, ülkemizde ILO Sözleşmesine
aykırı olarak çocuk işçi çalıştırılması, bilhassa küçük işyerlerinde kayıtdışı
işçi çalıştırılması, ülkemizdeki ücretli çalışan kesimin istihdam içindeki
payının hâlâ yüzde 40'larda olması, bu oranın Avrupa Birliğinde yüzde 80-90'larda
olması, kayıtdışı işçilik yanında kayıtdışı ekonominin de çok büyük boyutlarda
olması, ekonomik ve sosyal yönden Avrupa Birliğine geçiş sürecinde ülkemizin
önündeki en büyük handikaplardır.
Yine, Avrupa Birliğinin 1
Temmuz 2000 tarihinden itibaren tek para -Euro- uygulamasına geçeceği için,
şimdiden bu konuda bazı uygulamalara başlamışlardır. Örneğin, bir malın
bir millî para cinsinden, bir de Euro cinsinden fiyatı belirlenmekte, düzenlenen
fiş ve faturalarda iki ayrı fiyata ve toplama yer vermektedirler. 1 Temmuz
2002 tarihinden itibaren Avrupa'nın tek para birimi olacağı, bilançolarının
ve bütçelerinin bu para birimine göre düzenleneceği, şirket sermayelerinin
bu para biçimine göre belirleneceği, dikkate alınması gereken çok önemli
sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
İşte, Avrupa Birliği Genel
Sekreterliğinin, kurumlararası eşgüdümün yanında bu konular için de fikir
üretmesi gerekmektedir. Fakat, asıl önemli olan, bu ekonomik kriterler
yanında Kopenhag Kriterleri denilen 90 000 sayfalık orijinal metni üç madde
halinde sıralarsak;
1- Siyasî kriterler: Demokrasinin
güvence altına alındığı, istikrarlı bir kurumsal yapı, hukukun üstünlüğü,
insan hakları ve azınlık haklarına saygı.
2- Ekonomik kriterler: İyi
işleyen serbest pazar ekonomisi ve Avrupa Birliği içindeki piyasa güçlerine
ve rekabet baskısına karşı koyabilme kapasitesi.
3- Topluluk müktesebatının
kabulü: Avrupa Birliğinin çeşitli siyasî, ekonomik ve parasal hedeflerinin
kabulü ve uygulamada bağımlılık.
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma
Planının 362 nci paragrafında da belirtildiği üzere, Kopenhag siyasî kriterlerine
uyumun, Avrupa Birliğine katılım müzakerelerine başlamanın önşartı olduğu
göz önünde bulundurularak, öncelikle demokrasi, insan hakları ve hukukun
üstünlüğünün korunmasını teminat altına alan hukukî düzenlemelerin gerçekleştirilmesi
ve kurumların istikrarlı işleyişi temin edilecektir denilmektedir. Müteakip
paragraflarda, başta Anayasa hükümleri olmak üzere, Türk mevzuatı gözden
geçirilecektir denilmektedir.
Yine, plan döneminde, Türkiye'nin,
Avrupa Birliğine üyelik sürecini hızlandıracak politika ve tedbirleri içeren
ulusal program Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanarak uygulamaya
konulacaktır denilmektedir.
Yalnız, burada yetki kargaşası
çıkmaması için, bu kanunun bir an önce çıkarılarak teşkilatın kurulması
ve bu çalışmaların tek elden yürütülmesi şarttır.
Esasında bu Kopenhag Kriterleri,
Avrupa Birliği istediği için değil, özgür bir ülkede insanca yaşamak için
şart olan hükümlerdir. Bu kriterlerin benzerlerini, iki yıl önce, bugünkü
Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesinin kuruluş
yıldönümünde açıklamış, daha geniş ve kapsamlı olarak, Yargıtay Başkanı
Sayın Sami Selçuk, adlî yılın açılışında söylemiş, nihayet bir iki gün
önce, yeni Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Mustafa Bumin de aynı konulara
işaret etmiştir.
Kopenhag Siyasî Kriterlerinin
hedefleri arasında çoğu siyasal ve toplumsal ögelerin varlığını tanımak,
çoğullukları meşru görmek önemli bir yer tutar. 28 Şubat sonrası olduğu
gibi tek tip insan yetiştirmek, ülkeyi homojenleştirmek, bu çağın kabul
edeceği şeyler değildir. Genel bütünlüğün ötesinde, farklılıkların dinamizmini
yok saymak mümkün değildir. Farklı olan, bize düşman, bizim karşımızda,
dışımızda değildir. Farkı dışlamak, bizi küçültmek, bütünlüğümüzü dışlamak
demektir. Farkı içimizden, bizden görmedikçe, fark, bütünlüğümüzün parçası
olmaz. İç düşman, dış düşman değerlendirmelerini, artık, gözden geçirme
zamanı gelmiştir. Herkesi ve her toplumu bize düşman değil, olabildiğince
dost görmeye kendimizi alıştırmamız gerekmektedir.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın
Başkan, 1 dakika müsaade ederseniz, bitirebilirim.
BAŞKAN – Bitmedi mi Sayın
Polat?
ASLAN POLAT (Devamla) –Evet.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Polat.
ASLAN POLAT (Devamla) – İşte,
bu görüntümüzle, dünya uygarlığının en üst seviyelerinde olan Avrupa Birliğine
aday ülke olarak makul bir sürede uyum içinde Avrupa Birliğine dahil olmak
istiyoruz. İşte, bu kanunla, yeni kurulan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği,
kamu kurum ve kuruluşları arasında gerekli eşgüdümü sağlamanın yanında,
ağırlıklı olarak bu konularda da çalışıp, kamu kuruluşlarını kendi görev
alanları dahilinde bu uyumu sağlamaya yönelik çalışmalar yapmaya sevk etmelidir.
Bu konunun zannedildiği kadar kolay olmadığı da ortadadır.
Taa, mazisi 200 yıl geriye
giden ve Avrupa Birliğine katılmanın ana gayesi olan Batı teknolojisini
yakalama, muassır medeniyete ulaşma konusunda sekretaryanın yapacağı her
her faaliyetin, millet adına bu Mecliste gerekli desteği alacağı, bizim
de kendilerine her türlü yardım ve teşviki vereceğimizi belirtir, Yüce
Meclisi saygıyla selamlarım. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Polat.
Değerli milletvekilleri,
tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
---------
(4
EYLÜL 2000)
  |