Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
.İlgili Sayfalar
4587 SAYILI YASA METNİ
TASARI VE GEREKÇESİ
TBMM KOMİSYON RAPORLARI
AB ANA SAYFA

TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ

AVRUPA BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ
TBMM GENEL KURUL GÖRÜŞMELERİ...
(Yasanın tümü üzerine)

TBMM Genel Kurulu'nda, "Avrupa Birliği Genel Sekreterliği" kurulmasına ilişkin yasa tasarısının tümü üzerindeki görüşmeler 23 Haziran 2000 tarihinde yapıldı. (21. Dönem 2. Yasama Yılı 116. Birleşim)

Görüşmelerle ilgili TBMM tutanakları...
 

23 Haziran 2000 Cuma
116. Birleşim

BAŞKAN  (Başkanvekili Nejat ARSEVEN) -

Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Dışişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonları raporlarının müzakerelerine başlıyoruz.

 ------

Tasarının tümü üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Samsun Milletvekili Sayın Kemal Kabataş; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakikadır.

DYP GRUBU ADINA KEMAL KABATAŞ (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek, açıklamak üzere söz aldım; sözlerime başlamadan önce, Grubum ve şahsım adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Genel Kurul gündeminde olan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı, fevkalade önemli bir tasarı, fevkalade kritik; gerek dışilişkilerimiz gerek ekonomik ilişkilerimiz açısından fevkalade önemli bir tasarı olma özelliğini taşıyor. Bu önem, tasarının bizatihi taşıdığı ağırlıktan değil, tasarıyla düzenlenmek istenen ilişkilerden kaynaklanıyor.

Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle olan uzun macerasında, yaklaşık 40 yıla yaklaşan ilişkilerinde, bugün itibariyle geldiğimiz kritik dönem, kritik konum fevkalade önemli ve bu dönemle bağlantılı olarak da, getirilmek istenen teşkilat, yani Avrupa Birliği Genel Sekreterliği teşkilatı nasıl bir konumda olacak, nasıl bir fonksiyon icra edecek, bu ilişkimize, bu çok özel, çok kritik ilişkimize, Avrupa Birliğiyle tam üyelik noktasındaki entegrasyon ve dönüşüm ilişkimize ne katkı sağlayacak? Gerçekten, amaçlanan Türkiye'nin, Türk toplumunun, Türk Devletinin, Türk ekonomisinin ihtiyaçlarına uygun bir yapı, bir teşkilat olup olmadığı meselesini ciddîyetle irdelemek, değerlendirmek ihtiyacı var.

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin, biliyorsunuz, Avrupa Birliğiyle ilişkileri 12 Eylül 1963 tarihli Ankara Antlaşmasıyla başlatılmıştır. 1963'lerin zor dönemlerinde, ekonomik açıdan, siyasal açıdan zorluklar içinde olduğumuz dönemde o günün yönetimi dünyadaki gelişmeleri doğru okumuş, doğru kararlar vermiş, bizim dışımızda oluşan, Avrupa'da oluşan bu yeni ekonomik entegrasyon hareketinin dışında kalmama sağduyusuyla hareket etmiş ve Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ortaklık ilişkisini yasayla doğru zamanda, doğru şekilde tesis etmiştir. Bu güzel bağlantı, daha sonra 1 Ocak 1970'te ilk kez bir ekonomik muhtevaya kavuşturulmuş ve Katma Protokol uygulanmış, yürürlüğe konulmuş. Katma Protokol kapsamında kademeli gümrük indirimi uygulamaları ve Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ekonomik anlamda entegrasyonu işleme konulmuş, yürürlüğe konulmuştur ve bu nokta, hiç eksiksiz, bazı gecikmelerle 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararıyla, 1 Ocak 1996 tarihinden geçerli olmak üzere, Avrupa Topluluğuyla, Avrupa Birliğiyle gümrük ilişkisini, gümrük birliği ilişkisini tescil etmiştir, teyit etmiştir, onaylamıştır, yürürlüğe koymuştur.

Değerli milletvekilleri, dönemin Başbakanı Sayın Çiller'in, Avrupa Birliğiyle gümrük birliği oluşturulması, Gümrük Birliği Anlaşmasının yürürlüğe konulması konusunda gösterdiği büyük irade, büyük heyecan ve o günkü konjonktür içinde gösterdiği büyük dirayet, bugün, çok daha iyi anlaşılır durumdadır.

Gümrük birliği uyum çalışmalarının nasıl bir tempoda, nasıl bir hızla yürütüldüğünü, olayın yeni olması nedeniyle hepimiz yakından hatırlıyoruz. Çok kısa bir sürede, dışticarette, gümrüklerde, rekabet hukukunda, fikrî ve sınaî haklarda, devlet yardımlarında, sınaî mevzuatta ve tüketicinin korunması konularında, Avrupa Birliğine gümrük birliği çerçevesinde uyumu sağlayacak yasal düzenlemeler ve çerçeve, hızlı bir tempoda yürürlüğe konulmuş; ondan sonraki gelişmelerde, bu tempo, bu kararlı yaklaşım büyük ölçüde tutturulamamış, aksatılmıştır. Ancak, bizim de, ülke olarak ortaya koyduğumuz irade ve Avrupa Birliğindeki görüş anlayışı, fikir anlayışı noktasında yaşanan olumlu gelişmelerle, 1998 'deki olumsuz hava dağılmış ve 10-11 Aralık 1999'da Helsinki zirvesiyle, Türkiye'nin Avrupa Birliği macerası, Birliğe tam üyelik macerası, yepyeni ve fevkalade kritik bir sürece girmiştir.

Türk yönetimi, Türk Devleti, Türk Milleti, bu tarihî bağlantıyı tesis eden Helsinki zirvesiyle ortaya konulan, Türkiye'nin Avrupa Birliğinin genişleme sürecindeki aday ülke statüsünü kazanmasında gerçekten kararlı bir tavır sergilemiştir. Fakat, 10-11 Aralıktan bu yana, yani, aşağı yukarı altı aylık bir dönem geride kaldığı halde, Avrupa Birliğine uyum, aday üyelik statüsünde yapılacak işler, atılacak adımlar konusunda, henüz, ortada, ciddî bir irade gösterisi, olayı ciddîye alacak bir yaklaşım ve strateji maalesef yok. Ola ola, ortaya konula konula, biraz sonra irdeleyeceğim, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulmasıyla ilgili bir teşkilat çalışması var önümüzde. Bu çalışma nedir, ne değildir; bunlara, gerçekten, dikkatle bakmak lazım; çünkü, oluşturulmak istenen teşkilat, bir devlet içerisinde sıradan teşkilat kurma, bir genel sekreterlik oluşturma olayından çok daha ötede, çok daha önemli bir düzenlemedir.

Türkiye, aday ülke statüsüne girdiği günden itibaren, daha doğrusu 11 Aralık 1999'dan itibaren Avrupa Birliği programlarından yararlanma imtiyazını, hakkını elde etmiştir.

Avrupa Birliği statüsü kapsamındaki programlardan yararlanma hakkı fevkalade önemli bir haktır. Bu hakkın kullanılabilmesi, bu adaylık sürecinin tam adaylığa dönüşmesinin aşağı yukarı bir çerçevesi belirlenmiştir.

Katılım öncesi stratejinin hızla belirlenmesi lazımdır. Türkiye, katılım süreci için ulusal programını hazırlayıp yürürlüğe koymak zorundadır.

Malî yardımlar burada çok önemlidir, koordinasyonu gerekmektedir.

Katılım ortaklığı hazırlıklarının hızla tamamlanması lazımdır.

Yarın üzerinde konuşacağımız Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı metninde ulusal program hazırlıklarının bir çerçevesi verilmiştir. Bu çerçeve nedir; şuna baktığımızda, Avrupa Birliği müktesabatına uyumun sağlanmasında bir mevzuat uyumundan söz edilmektedir. Onbinlerce sayfalık Avrupa Birliği mevzuatının Türk mevzuatıyla uyumlandırılması, daha doğrusu, çoğu noktada benzerliği olmayan Türk mevzuatının Avrupa Birliği mevzuatına uyumlandırılması söz konusudur.

Uyum, Türkiye'de her şeyin yeniden yapılandırılması, Türk ekonomisinin kendi dışındaki bu büyük ekonomik birlikle entegrasyonla uyumlandırılması, yeniden şekillendirilmesi, yeniden gözden geçirilmesi ve tıpatıp Avrupa Birliği standartlarında yeniden yapılandırılması anlamına gelmektedir. Bu, kaynak ister; bu, para ister; bu, destek ister. Türkiye, bugünkü yapısı içinde uyum çalışmalarını götürmek üzere, bu beşerî desteğe, Avrupa Birliğinden bu büyük ekonomik kaynağa, finansal desteğe ihtiyaç duymaktadır ve bunun sağlanabilmesi de mümkündür.

Avrupa Birliği müktesebatının yerine getirilmesi için gerekli yapının oluşturulması, idarî yapının oluşturulması söz konusudur. İşte, bu müktesebatı, yani, Türk ekonomisinin, Türk hukuk sisteminin, Türk sosyal organizasyonunun çok büyük ölçüde Avrupa Birliği tarafından tek taraflı ortaya konulmuş kriterlere, normlara uyumlandırılması konusunda fonksiyonel olacak teşkilatın adı, hükümet tarafından Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilatı olarak Yüce Meclisin huzuruna getirilmiştir. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilatı kuruyoruz. Bu teşkilat, bizim dışımızda, dünyanın en yüksek standartlarını, normlarını oluşturmuş, dünyanın en prestijli, en gelişmiş ekonomik topluluğuna, siyasal topluluğuna Türk ekonomisini, Türk sistemini entegre edecek. Bunun anlamı, bu entegrasyon, bu dönüşüm sürecinde Türkiye'deki hemen hemen tüm kurumlar Avrupa Birliği normlarına, standartlarına dönüştürülecek, taşınacak ve bu benzerlik, bu uyum sağlandıktan sonra tam üyeliğe geçilecek.

Değerli milletvekilleri, tam üyeliğe geçişin standartları bizim dışımızda oluşmuştur. Bunun siyasî kriterleri Kopenhag'da, ekonomik kriterleri de Maastricht'te oluşturulmuştur. Kesin, objektif, açık kriterlerdir; Türkiye, bu önemli kriterlere uyma takvimini kendisi hazırlayacaktır. Türkiye ile genişleme süreci kapsamında aday ülke statüsünde olan ülkeler ne yapıyor, Türkiye ne yapıyor; buradaki değerlendirmeleri size kısaca sunmak istiyorum değerli milletvekilleri.

Türkiye, 1963 yılından 1995 yılına kadar 32 yıllık dönemde, sadece, 830 milyon ECU'lük Avrupa Topluluğundan -o günkü adıyla- destek almıştır; 32 yıllık dönemin, maceranın sonucu malî açıdan, katkı açısından budur. 4 üncü malî protokolle taahhüt edilen 600 milyon ECU, hâlâ kullandırılmamaktadır. Komşumuz Yunanistan'la yürüttüğümüz platonik ilişki, maalesef, bir sansasyon olmaktan öte, bu anlamda, katkı sağlamak anlamında, bir sonuç getirmemiştir.

1995 yılında başlatılan gümrük birliği çerçevesinde, Türkiye'ye taahhüt edilen 2,8 milyar dolarlık yardım, maalesef, hâlâ, işlerlik kazanmamıştır. Yeni Akdeniz politikaları kapsamında verilecek 339 milyon ECU'lük yardım ve EUROMET kapsamında kullanılabilecek 205 milyon ECU'lük yardım, Mega-1 kapsamındaki 376 milyon dolarlık yardım ve Mega 2- kapsamında yapılacak yardım hiçbir şekilde realize edilememiştir.

Türkiye'ye bugüne kadar yapılabilen, deprem desteği altında taahhüt edilen Avrupa Yatırım Bankasındaki 600 milyon EURO'luk tutarın, 450 milyonluk kısmı, kullanılabilir hale gelmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye bu noktadayken, Türkiye'yle genişleme sürecinde aynı statüde olan ülkeler ne yapıyorlar, ona bakalım; sonra da, bu genel sekreterlik bu işi nasıl yürütecek onu değerlendirelim.

Merkezî ve Doğu Avrupa ülkesi olarak bilinen ve genişleme sürecinde olan ülkelere, Avrupa Birliğinden yapılan destek, taahhüt edilen destek, 2000 yılı için yaklaşık, 2,2 milyar ECU'dür ve 2000 yılında, bu ülkelere, bizimle beraber aynı yarışın içinde olan ülkelere taahhüt edilen kredi 8,5 milyar ECU'dür ya da Euro'dur. Değerli arkadaşlarım, Türkiye yönünü, uluslararası prestiji artık giderek aşınan Dünya Bankasına, IMF'ye dönüyor, dönmüş, onlarla ne tür fedakârlıklara mal olan görüşmeler yapılıyor; ama, bizim, tarih olarak, gelenek olarak, gelecek olarak yöneldiğimiz her türlü politikamızda, ana tayin edici olması gereken Avrupa Birliğiyle ilişkiler konusundaki açmazımız ortada. Bundan böyle, Avrupa Birliği programlarını, Türkiye, sonuna kadar kullanmak, milyar dolar ECU'lük yardımları Avrupa Birliğinden talep etmek, almak, kullanmak ve bu destekle de, medeniyetteki iddiasını, medenî dünyayla entegre olma iddiasını, Avrupa Birliğine tam üye olma iddiasını doğru yönetmek zorunda.

Şimdi getirilen genel sekreterlik, gerçekten, Türkiye'de, her kurumu, mevzuat uyumu, ekonomik standartların yakalanması, uygulanması, dönüştürülmesi, koordinasyonu, yönetimi, 4 milyon KOBİ'nin Avrupa Birliği fonlarına ulaştırılması, her biri muhtaç 3 227 belediyenin, altyapı ihtiyaçları için Avrupa Birliği fonlarını devreye sokabilmesi için çok güçlü, çok yetenekli iyi bir ekiple donatılmış bir yönetime ihtiyaç var.

Önerilen genel sekreterlik bütün bunları taşımıyor. Önerilen genel sekreterlik, 76 kişiden ibaret bir teşkilat. Dışişleri Bakanlığının gözetiminde, Başbakanlığa bağlı, başında bir eski büyükelçi -daha doğrusu büyükelçilik sıfatı taşımış bir genel sekreter- 4 yardımcısı, altındaki uzmanlarıyla 76 kişilik bu çekirdek kadro, Türkiye'deki bu büyük dönüşümü yönetecek, Türkiye'yi Avrupa Birliği macerasında tam üye statüsüne taşıyacak. Buna inanmak mümkün değil. Bu yaklaşımı, ciddî bir yaklaşım olarak görmek ve değerlendirmek de mümkün değil değerli arkadaşlarım. Türkiye, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerindeki yönetimini doğru tanımlamak ve ciddîye almak, çok güçlü bir irade ortaya koymak zorunda. 40 yıllık maceranın en kritik dönemini yaşıyoruz. Eğer, biz, bu yapıyla gidersek, bu yaklaşımla gidersek, Avrupa Birliğine adaylık sürecimiz, korkarım ki, bir 20 yıl daha sürecek, bu bizim elimizde; ama, biz, devlet teşkilatı içinde bile uyumu olmayacak bir genel sekreterlikle, böylesine büyük iddialı bir dönüşüm programını, böylesine tarihî bir dönüşüm programını gerçekleştiremeyiz, gerçekleştiremeyeceğiz; çünkü, bu genel sekreterlik, altında, sayısını bile bilemediğimiz çok sayıda kamu kuruluşu, sivil kuruluş temsilcilerinden oluşan bir iş uyum komitesiyle, 76 kişiden ibaret olacak değerli milletvekilleri. Hepimiz Türkiye'de yaşıyoruz, devleti ya da tümüyle kamuyu, özel sektörü, ekonomiyi, siyasal, hukukî, sosyal açıdan bir büyük değişime götürecek teşkilat, böyle bir teşkilat olamaz. Buradaki strateji yanlıştır, Türkiye'nin aleyhinedir; bunu dikkatinize sunmak istiyorum, fevkalade önemli bir konu.

Bakınız, Lizbon'da toplanan Avrupa Birliği yönetimi, Türkiye'nin, adaylık sürecini, ortaklık sürecini ciddîye almadığı, yeteri kadar dikkate getirmediği konusunda ciddî eleştirilerde bulunuyor. Bu büyük kurumun, Türkiye Cumhuriyetinin merkezi Parlamentonun, rutin işler yerine, Avrupa Birliği ile ilişkiler konusundaki çok ciddî çalışmaların, çok yoğun bir mesainin merkezi olması gerekiyordu; ama, Avrupa Birliği ile büyük iddiamız, medeniyet yarışındaki iddiamız adına, gele gele, önümüze, sadece sıradan, sadece ne işe yarayacağını pek kendisinin de bilemediği, doğru tanımlayamadığı bir genel sekreterlik teşkilatı kurulmasıyla ilgili yasa tasarısı geliyor. Değerli arkadaşlarım, bunu, üzüntüyle karşıladığımı, bunu, işi ciddiye almamak olarak değerlendirdiğimi ifade etmek istiyorum. Yani, ilgi az gibi görünüyor; ama, yakın geleceğimizin en önemli konularından biri üzerinde her seviyede ortaya koyduğumuz irade ve bu büyük yarışı kazanma konusunda gösterdiğimiz çabalar, maalesef, ciddî olmaktan uzak.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kabataş, mikrofonunuzu açıyorum.

Buyurun efendim.

KEMAL KABATAŞ (Devamla) – Tartıştığımız tasarıya, lütfen, bu gözle bakmanızı ve tarihin önümüze koyduğu bu büyük fırsatı, Türkiye'yi, gerçekten medenî dünyaya taşıma sevdasındaki bu büyük yarışı, böylesine kolay, böylesine kendi içinde tutarlı olmaktan uzak yaklaşımlarla aşmamız, sonuca götürme imkânımız yok.

Bu önemli noktaları dikkatinize sunmak üzere söz aldım.

Dileğim şudur: Böylesine bir iğreti yönetim modelinin yanlışlığı görülerek, çok kısa sürede bu büyük ve iddialı ilişkiyi yönetecek çok daha ciddî bir teşkilatın kurulması yönünde bu hatalı düzenleme bir örnek olur, bir emsal olur ve kısa sürede bundan geri dönülür diye düşünüyorum.

Teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kabataş.

Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Aksaray Milletvekili Sayın Kürşat Eser; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

MHP GRUBU ADINA KÜRŞAT ESER (Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı üzerinde, Grubum adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliği, çok ince, uzun bir yol olarak tarif edilmektedir. 12 Eylül 1963 Ankara Anlaşmasıyla başlayan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, zaman zaman yükselmeler, zaman zaman alçalmalar göstererek, bugüne kadar gelmiştir. 1963 tarihinden sonra, Katma Protokol ve ardından, 12 Eylül 1980 askerî yönetim döneminde, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde, maalesef, bir kesilme görülmüştür. Bu tarihten sonra, ilişkilerimiz tekrar başlamış ve 6 Mart 1995 tarihinde, bildiğimiz Gümrük Birliği Anlaşması yapılmıştır. Bu Gümrük Birliği Anlaşmasından sonra, 1/95 tarihli bu gümrük birliğiyle, 1996 Ocak ayında gümrük birliğine girişimiz ve ardından, 1997 Lüksemburg Anlaşması. Lüksemburg'ta, bilindiği gibi, Türkiye, Avrupa Birliği dışında bırakılmış; fakat, serbest piyasa ekonomisi açısından ve insan hakları açısından çok daha gerilerde bulunan ve Merkezi Doğu Avrupa ülkeleri diye ifade ettiğimiz ülkelerle, Kıbrıs Rum kesimi, Avrupa Birliğine aday ülke olarak ilan edilmişlerdir. Bu, Türkiye için, oldukça onur kırıcı bir davranış olarak alınmış ve bunun ardından hükümetimiz, Avrupa Birliği'yle ilişkilerde bir soğukluk dönemini yaşamıştır ve 14 Aralık tarihinde yayınlanan bir bildiriyle de, bu ilan edilmiştir. Bu tarih, oldukça önemli ve onurumuzu düzeltici bir tarih olmuştur. Bunun ardından, Avrupa Birliği ülkeleri, altı ay arayla yaptıkları Cardiff, Viyana ve Köln zirve toplantılarında, bunları, bu hareketlerinin yanlışlığını ortaya koymuşlardır. Bunun neticesinde, hepimizin bildiği gibi, 11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesine gelinmiştir. Gerçekten, 1997 tarihiyle 1999 tarihi arasında çok önemli bir olay vardır. Takdir edersiniz, küreselleşen dünyadaki birtakım gelişmeler, AGİT Zirvesi içerisinde yapılmış olan anlaşmalar ve ardından Amerika Birleşik Devleti Başkanının Türkiye'yi ziyareti ve "21 inci Asrın Türklerin asrı olacağı" şeklindeki ifadeleri, gerçekten, son derece güzel ifadeler olarak değerlendirilmiştir ve bu olayın sonunda da, Türkiye, 11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesinde, Avrupa Birliğine aday ülke olarak alınmıştır.

Helsinki'de yapılan Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi ile ülkemizin Avrupa Birliğine adaylığının tescil edilmesi, Birlikle ilişkilerimizde yeni bir dönem açmıştır. Türk Milletinin 1.5 asırdır sürdüregeldiği Batılılaşma hareketini, somut bir sonuca ulaştıran bu tarihî gelişme, Avrupa Kulübüne aidiyetin ilkelerine uyum ve yükümlülüğü de, kuşkusuz, beraberinde getirmektedir.

Katılma süreci, kapsamlı ve teknik çalışmalar kadar, önceki dönemlerden farklı olarak, kapsamlı, kuramsal ve siyasî hazırlığa da ihtiyaç göstermektedir. Bu nedenle, Birlik müktesebatına biran önce uyum sağlamamız ve konuya daha ciddî yaklaşmamız kaçınılmazdır. Tam üyeliğe giden yolda, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının, kendi görev alanlarına giren konularda, yoğun, hızlı ve koordineli bir çalışma temposu içine girmeleri bir zorunluluktur.

Değerli milletvekilleri, bilindiği üzere, Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine başlamamız için Kopenhag kriterleri olarak isimlendirilen birtakım kıstaslara uyum sağlamamız gerekmektedir. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını güvence altına alan kurumların, istikrarlı bir şekilde tesisi, bu kriterlerin siyasî ayağını teşkil etmekte, Birlik rekabetine karşı koyabilecek ve üyeliğin getireceği yükümlülükleri üstlenebilecek bir ekonomiye sahip olmak da, ekonomik ayağı oluşturmaktadır. Bu kapsamda, Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye tarafından üstlenilmesi için çok büyük bir öneme sahip bulunmaktadır. Dördüncü yılını tamamlayan gümrük birliği dolayısıyla, Türkiye, uyum konusunda büyük bir avantaja sahip bulunmaktadır; ancak, bu kapsamdaki uyum, esas itibariyle gümrük birliği ve bununla alakalı ticarî ve ekonomik konularla sınırlı kalmıştır.

Ekonomik, siyasal, sosyal, ticarî, malî ve hatta kültürel hayatı düzenleyen, toplam 31 anabaşlık ve binlerce sayfadan oluşan topluluk müktesebatının Türk içhukukuna aktarılması, önümüzdeki dönemde, özellikle Meclisimizin gündemini işgal edeceğe benzemektedir. Son günlerde yaşanan siyasî ve ekonomik tartışmalar içinde, bir anlamda gözden kaçan bu husus, kesinlikle ikinci plana atılacak nitelikte değildir. Unutulmamalıdır ki, hiçbir aday ülke, topluluk hukukuna hem mevzuat hem de uygulama anlamında uyum sağlamadıkça tam üyeliğe geçemeyecektir. Aksi takdirde, hem aday ülke hem de topluluk açısından aşılması zor sorunlar ortaya çıkabilecek, üye olmanın getireceği avantajlar, maliyetlerin gerisinde kalacaktır. Bu çerçevede, bir Avrupa Birliği Genel Sekreterliği ihdasının öngörülmesini, ülkemizi tam üyeliğe hazırlama çalışmaları açısından çok yararlı bir girişim olarak görüyor ve destekliyoruz.

Değerli milletvekilleri, siz de fark ediyorsunuz; Helsinki Zirve kararlarından sonra, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilerde bir canlanma yaşanmakta, Türkiye, Birliğin genişleme sürecindeki çalışmalara katılmakta, uzmanlık kuruluşlarıyla ilişki kurmakta, sıklıkla Avrupa Birliği Komisyonundan, Konseyinden, Parlamentosundan bir heyet ülkemizi ziyaret etmektedir. İlişkilerin rayına oturmasının belki de en önemli işareti, üç yıldan beri toplanamayan Türkiye-Avrupa Birliği Ortaklık Konseyiningeçen nisan ayında toplanmasıdır. Bu toplantıda, topluluk müktesebatının aktarımına hız kazandırılması, katılım ortaklığı ve ulusal program hazırlanması doğrultusunda önemli kararlar alınmıştır.

Bir kere, yukarıda bahsettiğim topluluk mevzuatının 31 başlığı altında, gerekli çalışmaları yapmak üzere, 8 adet alt komite oluşturulmuştur. Bu kapsamda, Tek Pazar ve Rekabet Alt Komitesinin 23 Haziran 2000, Ulaştırma, Çevre ve Enerji Alt Komitesinin 30 Haziran 2000, Tarım, Balıkçılık Alt Komitesinin de 7 Temmuz 2000 tarihlerinde ilk toplantılarını yapmaları kararlaştırılmıştır.

Söz konusu 8 komite hem katılım ortaklığında belirlenecek kısa ve orta vadeli önceliklerin uygulama durumunu inceleyecek hem de Türk mevzuatının Avrupa Birliği mevzuatına yaklaştırılması konularını görüşecektir.

Bir diğer işaret de, eşbaşkanı bulunduğum Türkiye Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonunun, 10.8.1999 seçimlerinden bu yana ilk resmî toplantısını 5-6 Haziran 2000 tarihlerinde Brüksel'de gerçekleştirmiş olmasıdır.

Hükümetimizi temsilen Devlet Bakanımız Sayın Yüksel Yalova'nın da hazır bulunduğu toplantıya, Avrupa Birliği Komisyonunun genişlemeden sorumlu komiseri Günther Verheugen de katılmıştır. Son derece olumlu bir havada geçen toplantı sonunda, Helsinki sonrası gelişmelere ışık tutacak mahiyette bir ortak deklarasyon yayımlanmıştır.

Yüksek seviyeli bir konferans havasında geçen görüşmelere, yaptıkları katkılarından dolayı, Devlet Bakanımız Sayın Yüksel Yalova'ya teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu gelişmeler, ülkemiz için de büyük faaliyetlere öncülük etmektedir. Türkiye'nin, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanacak katılım ortaklığı belgesinde belirlenen önceliklere, hangi plan ve program çerçevesinde, hangi süre zarfında ve hangi kaynaklarla ulaşacağını belirleyeceği ulusal planın oluşturulması kapsamında tüm kamu kurum ve kuruluşlarımız, hummalı bir çalışma içine girmişlerdir.

Ancak, gerçekleştirilen çalışmaların koordine edilmesi gereği, en az bu çalışmalar kadar büyük bir önem taşımaktadır. Faaliyetlerde gerekli eşgüdüm ve uyumun plan ve programlarla uygun olarak yürütülmesi, aynı zamanda tam üyelik müzakerelerinin de tek elden yapılmasına katkıda bulunacaktır. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği makamının ihdası, bu nedenle çok önemli bir adımdır. Tasarının bir an önce kabul edilmesi ve hayata geçirilmesi, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine yeni bir ivme kazandıracaktır.

Değerli milletvekilleri, sözlerime son vermeden önce, Avrupalı dostlarımızdan, Türkiye'nin içinde bulunduğu çabayı görmelerini istediğimizi belirtmeliyim. Avrupa Birliğine üye olmayı bir devlet politikası olarak ele alan Türkiye, çağın standartları olarak niteliği Avrupa normlarını benimseme yolunda önemli adımlar atmıştır ve atmaya devam edecektir. Elbette, kimi iç ve dış mihraklar, sağlanan gelişmeleri karalamak için, doğaları gereği, çaba sarf edeceklerdir; ancak, bizi asıl üzen, geleceğe yönelik bir ortaklık kurmaya yöneldiğimiz Avrupa Birliği kurumları içinde Türkiye aleyhine faaliyetlerin gerçekleştirilmesidir. Avrupa Birliği kurumları içinde Türkiye aleyhine faaliyetlerin gerçekleştirilmesi, bizleri oldukça üzmektedir. Dostumuz ve müttefikimiz olarak gördüğümüz Avrupa Birliğinin kurumları içinde, özellikle Avrupa Parlamentosu çatısı altında, Birleşmiş Milletler ve Amsterdam Anlaşması kapsamında güvence altına alınan toprak bütünlüğü ilkesine aykırı tutumlar, marjinal kalmakla birlikte, sergilenmeye devam edilmektedir. Bu tutumu anlamakta gerçekten güçlüklerimiz vardır. Aynı görüntüler, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görüntülense, Avrupalı dostlarımızın hiç de memnun olmayacaklarını düşünüyorum. Avrupa Birliği, gerçekten, Türkiye'yle birlikte olmak istiyorsa, bir an önce, içindeki çatlak sesleri susturmalıdır.

Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Demokratik Sol Parti Grubu adına, Adana Milletvekili Sayın Ali Tekin; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

Buyurun Sayın Tekin.

ALİ TEKİN (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin batılılaşma projesinin önemli bir adımı olacak olan Avrupa Birliğiyle entegrasyon sürecini organize etmek üzere kurulan Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle ilgili kanun tasarısı üzerinde, grubum adına, söz almış bulunuyorum; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son zamanlarda, Avrupa Birliğiyle olan ilişkilerimizde bazı önemli gelişmeler oldu. Bunlardan bir tanesi, özellikle Helsinki zirvesi sonrasında, üç yıllık bir aradan sonra ilk defa toplanan Ortaklık Konseyi olgusudur. 11 Nisan 2000 tarihinde, Lüksemburg'da, Dışişleri Bakanımız Sayın İsmail Cem başkanlığında toplanan bu Ortaklık Konseyi bazı önemli kararlar almıştır. Bunlardan bir tanesi, Avrupa Birliğiyle hizmet sektöründe de gümrük birliğine gitmiş olmamızdır. Bilindiği gibi, Avrupa Birliğiyle 1995 yılında gerçekleştirdiğimiz gümrük birliği, sadece, mallarla ilişkiliydi. Bu defa, hizmet sektöründe de liberalleşmeye gidilmesi için görüşmeler başlamış bulunuyor.

İkinci önemli karar, Avrupa Birliğiyle, kamu alımları konusunda, bu yıl sonuna kadar görüşmelerin tamamlanmasının öngörülmüş olmasıdır. Doğal olarak bu liberalleşmeler, ülkemizdeki hizmet sektörünün kalitesini ve de kamu ihalelerindeki rekabeti artıracak ve ekonomimize çok önemli katkılarda bulunacaktır.

Üçüncü önemli karar, tarama denen analitik inceleme için 8 alt komisyonun kurulmasıdır. Diğer aday ülkelerle olduğu gibi, 31 başlık altında toplanan konular, bu 8 altkomisyon tarafından taranacak. Bu tarama sürecinin, bu ay içinde, haziran ayı içinde başlaması gerekiyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekileri; biraz önce belirttiğim bu Ortaklık Konseyi kararlarının bir an önce yaşama geçirilebilmesi için, bugün huzurlarınıza gelmiş olan bu yasa tasarısının kanunlaşması gerekiyor.

Elbette, Avrupa'yla bütünleşme sürecimizi organize edecek olan kurumun ne şekilde olması gerektiği konusunda uzun tartışmalar yapabiliriz; ancak, hükümetimizin uygun bulduğu model, Başbakanlığa bağlı, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği adıyla bir kurumun oluşturulması.

Elbette, her kurumsallaşma modelinin yarar ve zararları vardır; ancak, sanırım ki, bu genel sekreterlik modeli, yürütmeye, esnek, hızlı, etkin bir şekilde çalışma olanağı verecektir.

Bu sekreterliğin, ülkemizde sık sık karşılaştığımız hantal devlet modeliyle değil, yeni Türkiye'ye yakışan bir etkinlik modeli olarak ortaya çıkmasını diliyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliğiyle bütünleşme sürecinde hem Meclisimize hem de hükümetimize gerçekten çok önemli görevler düşüyor.

Bizden önce Avrupa Birliğine giren Portekiz, Yunanistan ve İspanya gibi ülkeler ile bizim siyasî ve ekonomik bakımlardan pek çok benzerliklerimiz var. Dolayısıyla, bu ülkelerin Avrupa Birliğiyle bütünleşme sürecinde geçirmiş oldukları evreleri, yaptıkları çabaları ve bu çabaların ortaya çıkardığı sonuçları gözden geçirmemizde büyük yarar olduğunu düşünüyorum.

Bu ülke deneyimlerine baktığımız zaman, bu deneyimlerin özünün şu olduğunu görüyoruz: Avrupa Birliği, yeni üye ülke üzerinde orta ve uzun vadede çok yararlı etkiler yapıyor; ancak, bu etkilerin ne kadar yararlı olacağını belirleyen unsur ise, aday ülkelerin ya da yeni üye olmuş ülkelerin kendi içlerinde bu Birliğe ne kadar hazırlıklı olduklarıyla doğru orantılı görünmektedir.

Hazırlık derken, aklımıza gelmesi gereken olgu, aday ülkenin, özellikle iç ekonomik ilişkilerinde serbest piyasa ekonomisinin kurallarını egemen kılması akla gelmelidir. Politik anlamda ise, geleneksel patronaj politikalarının, ilişkilerinin yıkılıp, yerine, çoğulcu, örgütlü bir demokratik yapının egemen kılınmasıdır. Bu iki hazırlık olgusunun bir araya gelmesiyle, ülkede ortasınıf değerlerinin yükselmesi sağlanmış olacaktır, ki, bu da, serbest piyasa ekonomisi ve demokrasiden başka bir şey değildir.

Bu modelin, bu ortasınıf modelinin ve değerlerinin egemen kılınması sonucunda, ülkede refah hızla artacaktır ve aynı zamanda, sadece refah artmakla kalmayacaktır, bu refah, değişik toplumsal katmanlar arasında eşitçe ve adilce paylaşılabilecektir. Yine, bu olay, Atatürk'ün bize gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin gerçekleşmesi anlamına gelecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz, kendi ülkemizin içişlerini düzenlemeye, geliştirmeye çalışırken, diğer yandan da, Avrupa Birliğinden, sorumlu, içten, duyarlı yaklaşımlar beklemek hakkımızdır. Bu anlayışı, bu yaklaşımı, maalesef her zaman bulamadığımızı belirtmek gerekir. Örneğin, son günlerde gündemde olan Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği Projesinde olduğu gibi.

Bildiğiniz gibi, bu proje, Avrupa Birliğinin askerî alanda gerçekleştirdiği, Topluluğun savunma boyutunu önplana çıkaran bir projedir. Burada, Avrupa Birliğinin NATO kuvvetlerini kullanabilmesi öngörülüyor; ancak, Türkiye gibi NATO ülkesi olup da Avrupa Birliğine üye olmamış bazı ülkeler var. Dolayısıyla hem Türkiye'nin hem de bu ülkelerin çıkarları, NATO kuvvetlerinin Avrupa Birliği tarafından, Avrupa Birliğinin karar mekanizmalarından süzülüp gelen kararlar neticesinde kullanılmasını biraz haksız gibi ortaya koyuyor. Biz, Türkiye olarak, karar mekanizmasında yer almadığımız Avrupa Birliğinin, bizim kuvvetlerimizi, NATO bağlamında, kullanabilmelerine karşıyız. Bu, gerçekten, hem akla aykırıdır hem de mantığa aykırıdır; ancak, olayın olumlu yanı da belki şudur: Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği Projesi, henüz oluşma aşamasındadır; dolayısıyla bu olay henüz olgunlaşmış ve sonçlanmış değildir, pazarlıklarımızın devam etmesi ve ülkemiz için en uygun olan çözümün ortaya konması, umuyoruz ki, hükümetimiz tarafından gerçekleştirilecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, çok önemli ve ağır bir sorumluluk altında olacaktır. Türkiye ekonomi politiğinin büyük bir reformasyondan geçirilmesi gereği, bu sekreterliğin önemini, gerçekten de bize çok iyi şekilde göstermektedir. Önümüzdeki yüzyılın, Türk Ulusunun ve özellikle de Türk gençliğinin özlemlerini gerçekleştirebileceğimiz bir yüzyıl olmasını diliyorum.

Ortaasya'ya, Ortadoğu'ya, Balkanlara ve bütün mazlum uluslara örnek olacak Batılılaşmış bir Türkiye uygarlığı projesine başarılar diliyor; hepinize saygılar sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tekin.

Fazilet Partisi Grubu adına, Afyon Milletvekili Sayın Sait Açba; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA SAİT AÇBA (Afyon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulması hakkında kanun tasarısı üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Böyle bir birimin kurulmasına destek verdiğimizi öncelikle belirtmek istiyorum ve bu bağlamda, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri üzerinde genel bir çerçeve çizmek istiyorum.

İkinci Dünya Savaşından sonra, dünyada yeni bir yapılanma yaşanıyor. Bu yapılanma, iki kutuplu bir dünya tarzında; her iki kutupta da, bir taraftan, askerî nitelikli entegrasyonlar, diğer taraftan, iktisadî entegrasyonlar; yine aynı dönemde, uluslararası malî kurumların kurulması tarzında... Bir tarafta, Sovyet şemsiyesi altında, bir tarafta, Amerikan şemsiyesi altında, ekonomik nitelikli COMECON tarzında bir yapılanma; yine, askerî nitelikli NATO ve Varşova Paktı şeklinde yapılanma ve bugün, adından sık sık söz ettiğimiz IMF, uluslararası finans kurumu Dünya Bankası gibi kurumların da, aynı dönemlerde kurulduğunu görüyoruz. Yine, aynı dönemlerde, İkinci Dünya Savaşı sonrası, Avrupa'da, Avrupa merkezli bir entegrasyon hareketine girişildiğini görüyoruz.

Avrupa Birliği, gerçek anlamda bir siyasî entegrasyon hareketidir ve Avrupa Birliğinde başlayan ilişkiler, öncelikle Avrupa Ekonomik Topluluğu şeklinde gerçekleşmiştir. Tabiî, siyasî entegrasyonu sağlamanın yolu da, ekonomik entegrasyondur, ekonomik entegrasyonun çeşitli safhalarının tamamlanmasıdır. Avrupa Birliği, siyasî entegrasyona giden yolda, hemen hemen bütün yolları katetmiş durumdadır ve en son safhaya gelmiştir; yani, tek devlet olma safhasına gelmiş bulunmaktadır.

1963'ten itibaren, o zaman Avrupa Ekonomik Topluluğu adı altında, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri başlamıştır. 1963'ten itibaren başlayan ilişkilerin çok hızlı geliştiğini söylemek mümkün değildir. 1987'de, Türkiye, Avrupa Birliğine, o zaman için Avrupa Topluluğuna tam üyelik müracaatında bulunmuştur; ancak, tam üyelik müracaatına cevabî yazı, ancak iki yıl sonra, 1989 Aralığında bildirilmiştir. Tabiî, bu cevabî yazı ret şeklinde olmuştur. Daha sonraki ilişkilere bakıldığında, çok ciddî gelişmeler söz konusu olmamıştır.

Avrupa Birliğinin yapmış olduğu bütün zirvelerde, Türkiye'ye ilişkin olarak, adaylık statüsü konusundaki kararlar ret konumunda olmuştur ve çeşitli gerekçeler; her zirvede, hemen hemen aynı gerekçeler ileri sürülmüştür.

6 Mart 1995'te, Türkiye'nin beklenmeyen bir tarzda gümrük birliği sürecine girmiş olduğunu görüyoruz. Tabiî, gümrük birliği, müessesenin aslı değildir. Asıl müessese Avrupa Birliğidir. Gümrük birliği şeklinde bir bütünleşme hareketine girilmesi, Türkiye'nin yararına olmamıştır.

Toplu olarak değerlendirildiğinde, gümrük birliğinin, Türkiye açısından ciddî sakıncaları vardır. Gümrük birliği, bazı kesimlerce zafer olarak nitelendirilmesine rağmen, yine, aynı dönemde iktidarda olmayan, şu anda iktidarda olan gerek Anavatan kanadının Genel Başkanı gerekse DSP Genel Başkanı, gümrük birliğinin Türkiye'nin menfaatlarına olmadığı ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ve tavizlerle alındığı konusunda pek çok açıklamalar yapmışlardır. Ama, Türk siyasetinin genel bir karakteri var; iktidarda yapılan açıklamalardan muhalefete pek söz edilmediğini veya muhalefette yapılan açıklamaların da iktidarda dikkate alınmadığını görüyoruz.

6 Mart 1995'te gümrük birliği sürecine girilmiştir. Aradan geçen dönem içerisinde yapılan zirveler var; bu zirvelerden önemlisi Lüksemburg zirvesidir, adaylık statüsünün reddedilmesi konusunda. Nihayet, en son, adaylık statüsünün kabul edilmesiyle ilgili bir zirve de Helsinki Zirvesi olmuştur ve Türkiye'nin adaylığı, Helsinki Zirvesinde tescil edilmiştir.

Avrupa Birliğiyle ilgili olarak veya Avrupa Birliğinin Türkiye'yle ilgili olarak zirvelerde vermiş olduğu kararlar, ret kararları ve bunun karşısında ortaya koymuş olduğu gerekçelere baktığımızda, hemen hemen her zirvede açıklanan gerekçelerin aynı nitelikte olduğunu görmekteyiz; yani, 1989 kararı olsun veya Helsinki süreci öncesi Lüksemburg'taki karar ve Türkiye'yle ilgili gerekçeler olsun, bunların hemen hemen aynı düzlem içerisinde yer aldığını görüyoruz. Türkiye'nin, ekonomik gelişmişlik seviyesi yönünden, Avrupa Birliği ülkeleri ve ortalamasından oldukça uzak olduğu konusunda, insan haklarında azınlık hakları yönünden problem olduğu konusunda ve yine, Kıbrıs, Yunanistan konusundaki ihtilaflar... Tabiî, Helsinki sürecinden önce, yine, Lüksemburg Zirvesinde de -bunlar biraz genişletilerek- Türkiye'nin Kopenhag Kriterlerine uyması ve bu şekilde ilişkilerin gelişebileceği konusunda pek çok gerekçenin yer aldığını görüyoruz.

Tabiî, 6 Mart 1995'te gümrük birliği sürecine girme, Türkiye'nin elini kolunu bağlamıştır diyoruz. Yani, Türkiye müessesenin aslında yokken, yine, karar mekanizmasında yokken, bir taraftan da Gümrük Birliğine tabi olması, bilhassa üçüncü dünya ülkeleriyle yapılan tercihli ticaret anlaşmaları açısından Türkiye'nin inisiyatif kullanamaması tarzında bir sonucu ortaya çıkarmış olduğunu görüyoruz.

Tabiî, Gümrük Birliğinin başlamasından itibaren, 1996-1997 yılı ve diğer yıllardaki Türkiye'nin dışticaret gösterlerine baktığımızda, göstergelerin de önemli ölçüde kötüleşmiş olduğunu görüyoruz. Yani, 1996'ya gelindiğinde, 1995'e göre, dışticaret göstergelerinde önemli ölçüde gerilemeler var. Dışticaret açığının, 1995'te 14 milyar dolarken, 1996'da 20 milyar dolara yükseldiğini, yine, 1997'de de 22 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Daha sonra, ekonomik kriz ve bunun etkileri de Türkiye ekonomisinde olumsuz bir netice hâsıl etmiş durumda.

Tabiî, Gümrük Birliği sürecine girmiş olmamıza rağmen, Avrupa Birliğinin, daha önce yayımlamış olduğu malî deklarasyon çerçevesindeki taahhütlerini yerine getirmediğini görüyoruz. Taahhütlerin, en önce, Yunanistan vetosuna çarptığını görüyoruz. Bu taahhütler, 2,8 milyarlık taahhüt ve bu taahhütler yerine getirilemeyince, daha çok, Akdeniz fonlarından kaynak transfer edildiğini, hibe tarzında, kredi tarzında kaynak transfer edildiğini görüyoruz. Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde, gerçekten, Avrupa Birliği, Yunanistan'a, Portekiz'e ve İspanya'ya sağlamış olduğu malî yardım mekanizmasını ve onlara aktarmış olduğu kaynakları şu ana kadar Türkiye'ye aktarmış olsaydı, Türkiye, belki, bugün, IMF kapılarında veya Dünya Bankası kapılarında ve uluslararası alanda borç bulmak için dolaşmayacaktı. Şüphesiz, çok önemli kaynaklar, birliğin tam üyesi olan üyelerine aktarılmıştır; ama, Türkiye'ye yönelik, maalesef, önemli rezervler konulmuş olduğunu görüyoruz.

1997'de Lüksemburg Zirvesi... Lüksemburg Zirvesinde, Türkiye'ye adaylık statüsü verilmiyor, Avrupa Birliğinin öngördüğü kriterlerden uzak bir Türkiye manzarası olduğu vurgulanıyor; yani, insan hakları ihlalleri vurgulanıyor. Ordu üzerinde sivil denetim olmayışı, Millî Güvenlik Kurulunun politik yaşamdaki rolü vurgulanıyor. Ülkedeki medenî ve siyasî hak ihlalleri vurgulanıyor. İfade özgürlüğü, hukuk devleti, anayasal reform, azınlıklar ve buna benzer pek çok konuların Lüksemburg zirvesinde vurgulanmış olduğunu görüyoruz.

Tabiî, Lüksemburg'dan Helsinki'ye iki yıl geçiyor, arada iki yıllık bir süre var. İki yıllık süre içinde acaba ne değişti de Helsinki'de, Türkiye'ye adaylık statüsü tanındı? İki yıllık sürede çok şeyin değiştiğini söylemek pek mümkün değil; yani, Lüksemburg'da dile getirilen Kopenhag kriterlerinde kayda değer bir gelişme bu iki yıllık süre içinde gerçekleşmiş değil. Gerçekleşmediğini, yine, Avrupalı yetkililerden, Avrupalı sözcülerden de görebiliyoruz. Örneğin Fogg'un bir ifadesine dikkatinizi çekmek isterim. Fogg diyor ki: "Sadece, DGM'lerden askerî hâkimlerin çekilmesi şeklinde bir sonuç alındı; diğer kriterler gerçekleşmedi." Yine, Fransız Dışişleri Bakanlığının, bilhassa Avrupa Birliğinin Türkiye'ye ilişkin olarak iki endişe kaynağı var; bunlardan biri, Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini uygulamaktan çok uzak olduğu ve Türk yöneticilerinin gerekli reformları yapmakta istekli olmadıkları tarzında.

1997'den 1999'a Kopenhag kriterleri açısından olumlu adımlar atılmadığı halde, Helsinki adaylık süreci niçin tescil edildi? Bu sorunun cevabını aramak gerekiyor. Tabiî, bu sorunun cevabı da çok net olarak verilebilir; çünkü, Türkiye'nin bulunduğu bölge, gerçekten, jeopolitik yönden, jeostratejik yönden çok önemli bir bölge. Dolayısıyla, dünya konjonktürü açısından, uluslararası alandaki egemen ülkeler açısından, bu tip entegrasyon ülkeleri açısından gerçekten önemli bir ülke. Türkiye'nin kaybedilmesi, Türkiye'den uzaklaşma, bir bakıma, bu ülkelerin bu bölgelerle ilgili politikaları açısından da çok olumsuz sonuçlar ortaya çıkarabileceği noktada. Diğer taraftan, Amerika Birleşik Devletlerinin yaptığı lobi faaliyetleri var;bunlar da, önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor; dolayısıyla, Helsinki kararı, adaylık statüsü, bu çerçevede gerçekleşiyor.

Tabiî, Helsinki kararıyla ilgili olarak Fransız Dışişleri Bakanının çok önemli bir tespiti var; bunu da aktarmak isterim; diyor ki: "Avrupalılar sonunda anladılar ki, adaylık statüsünün tanınarak bir dinamiğin serbest bırakılması, gerçek bir yoldur. Çözüm bekleyen sorunlar nedeniyle, pekçok ülke, Türkiye'nin adaylığına karşıydı. Biz, onlara şunu söyledik. Bu sorunlar sonra çözülebilir, adaylık statüsü tanınarak işe başlanmalıdır. Lüksemburg formülünün Türkiye'yi idare etmek için pek işe yaramadığını gördük, yeni formülasyon denemeye karar verdik."

Yani, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerine bakıldığında, geçmişten beri, Avrupa Birliğinin, tehditten telkine kadar uzanan bir idare etme siyaseti çerçevesinde Türkiye'ye yaklaştığını görüyoruz. Tabiî, Türkiye'nin tutumu da bundan farklı değil. Türkiye de, yine, aynı tarzda, bir bakıma, idare etme siyaseti çerçevesinde Avrupa Birliğine yaklaşıyor; atılması gereken olumlu adımları bir türlü atmıyor.

Tabiî, Avrupa'da, Avrupa kamuoyunda, bilhassa, Avrupa'daki siyasî partiler arasında Hıristiyan Demokratlar arasında Türkiye'ye karşı ciddî rezervler var; yani, onlar diyorlar ki: "Gümrük Birliği Antlaşması yeterli. Gümrük Birliği Antlaşması çerçevesinde özel bir statü tespit edelim. Bu statü çerçevesinde Türkiye'yle ilişkileri kuralım; yani, Türkiye'ye tam üyelik vermeyelim."

Tabiî, şunu da ifade etmek lazım. Avrupa Birliğindeki kamuoyunun Türkiye'ye bakış açısını da irdelemek lazım. Avrupa'nın istatistik organı Euro-Barometer'ın yapmış olduğu çeşitli araştırmalar var. En son, Temmuz 1999'da yapmış olduğu araştırma sonucuna bakıldığında, Avrupa kamuoyunun yüzde 47'sinin Türkiye'nin tam üyeliğine karşı olduğu, yüzde 29'unun destek verdiği, yüzde 24'ünün de çekimser olduğu noktasında. Dolayısıyla, çok yakın bir gelecekte, Sayın Başbakanın ifade ettiği gibi, Türkiye'nin, 2004 gibi çok yakın bir gelecekte Toplulukla bütünleşme imkânının olmadığını; bilhassa ekonomik, sosyal göstergeler de dikkate alındığında açıkça söylemek mümkün.

Yani, Türkiye, Avrupa'yla ilişkilerini geliştirecekse, idare etme siyasetinden Türkiye'nin vazgeçmesi lazım. Yine, aynı şekilde, Avrupa'nın da idare etme siyasetinden vazgeçmesi lazım. İlişkilerin, tam, sağlam bir zemine oturması gerekli. Pek çok çevrelerde, Türkiye'de ulusalcı bir söylem hâkim. Türkiye'de laiklik ve demokrasi, kendine özgü bir anlayış; yani, yerel anlamda, ilkel anlamda bir laiklik, demokrasi anlayışı var. Dolayısıyla, Türkiye'deki laiklik ve demokrasi anlayışını benimseyen çevreler, Avrupa'daki evrensel anlamdaki laiklik ve demokrasiyi pek özümseyecek durumda değiller; yani, Avrupa'nın standartlarındaki laiklik ve demokrasi anlayışı, Türkiye'de, pek çok çevreler tarafından özümsenmiyor. Dolayısıyla, Kopenhag kriterlerinin uygulandığı bir ortamda, cumhuriyeti tehlikeye sokacak tarzda birtakım sonuçların ortaya çıkabileceği şeklinde birtakım kaygılar var.

Yine, bazı kesimler de, Türkiye'de sosyo-politik gerçekten hareketle, kurulu düzenin kısıtlamaları ve Avrupalıların insan hakları konusundaki performansı karşısında, Avrupa Birliğini, kendileri için emin bir liman, temel hak ve hürriyetlerin rahatlıkla kullanılabileceği bir liman olarak görüyorlar. Yani, laiklik ve demokrasi anlayışında ayrılan çevreler, bir bakıma, bir noktada birleşiyorlar; o birleştikleri nokta da, daha çok Kıbrıs, Yunan meselesi, yine ortak birtakım ihtilaflar.

Türkiye, tam üye olmak istiyorsa, gerçekten, Avrupa Birliğinin öngörmüş olduğu Kopenhag kriterlerini hayata geçirmek zorunda; yani, Avrupa Birliğine üye olsun olmasın, Türkiye, kendi insanı için, kendi vatandaşı için, gerçek anlamda, evrensel anlamda demokrasi ve insan haklarının zeminine ulaşmak zorunda. Türkiye, çoğulcu, katılımcı, farklılıkları tehdit olarak algılamayan bir siyasal ve toplumsal düzene geçmek zorundadır. Bunun siyasal bağlamdaki anlamı, Türk usulü demokratik anlayışın tamamen iflas etmiş olduğudur.

Toplumun önünü açmanın yolu, özgür bireyden geçmektedir. Eğer özgür bir topluma ulaşacaksak, önce özgür bireyin ortaya çıkması lazım. Özgür bireyin ortaya çıkması için, Türkiye'deki hâkim olan, uzun yıllardır hâkim olan kutsal devlet anlayışının terk edilmesi lazım; çünkü, kutsal olan devlet değildir, kutsal olan insandır. Dolayısıyla, insandan başlanırsa, özgür bir toplumun yolu da rahatlıkla açılabilir.

Türkiye, Avrupa Birliğine üye olacaksa, birtakım engelleri kaldırması lazım. Bu engellerden birisi, ekonomik ve sosyal alandaki engellerdir. Dolayısıyla, sosyoekonomik göstergelere bakıldığında, Avrupa'daki göstergelerle, hatta Avrupa ortalamasındaki göstergelerle Türkiye arasında çok ciddî bir uçurumun olduğunu söylememiz mümkündür. Yani, makro ekonomik kriterlere baktığımızda, gerek enflasyon açısından gerek dış borç, kamu kesimi dengeleri, gayri safî millî hâsıla -bütün göstergeler- ve gelir dağılımı göstergelerinden baktığımızda, çok büyük miktarlarda uçurumlar var. Tabiî, bu uçurumların giderilmesi için, Türkiye'nin çok ciddî adımlar atması lazım.

En son hazırlanan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında 2005 yılı hedflerini dikkate aldığımızda, bu hedefler bile Avrupa Birliğinin koymuş olduğu kriterler açısından yeterli hedefler değil. Dolayısıyla, sık sık terennüm edilen "2004'te Avrupa Birliğine gireceğiz" şeklinde açıklamanın da, bu bağlamda, dayanaksız olduğunu düşünüyorum. Tabiî, Türkiye, bir taraftan bölgesel dengesizlikleri de gidermek zorunda.

Türkiye'nin, yine, Avrupa Birliğine üye olacaksa, önemli unsurlardan birisi, siyasal düzen engeli; yani, demokrasi, insan hakları, askerî müdahaleler... Türkiye-Avrupa ilişkilerinin çerçevesine baktığımızda veya kesintiye uğrayan dönemlere baktığımızda, bunlarda askerî müdahalelerin çok önemli rol oynadığını görüyoruz; yani, askerî müdahaleler, bir bakıma, ilişkilere darbe vuran en önemli unsurlardır. En son, hepinizin bildiği gibi, 28 Şubat 1997'de gerçekleşen postmodern bir darbe sonucunda Avrupayla ilişkilerinin kopmuş olduğunu görüyoruz; yani, bir bakıma, Lüksemburg Zirvesinde alınan kararlar ve dile getirilen hususların, yine, bu zeminde gerçekleştiğini görüyoruz. Avrupa Birliği bünyesinde hazırlanan "gündem 2000" raporunda veya komisyonun hazırladığı "millî gelişme" raporunda, Türkiye'de, bilhassa demokratik zemin açısından Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili demokratik düzenlemelerin hızla gerçekleştirilmesi, dolayısıyla, Türkiye'de siyasî iradeyi by-pass eden sivil olmayan birtakım alanların kurumsal bazda yeniden yapılanmasına ihtiyaç olduğu öngörülüyor.

Gerçekten, Türkiye açısından çok önemli bir husustur, Millî Güvenlik Kurulunun yeniden yapılanması. Millî Güvenlik Kurulu belki anayasal bir kuruluştur; fakat, demokratik özelliği var mıdır yok mudur diye bakıldığında, maalesef, demokratik bir kuruluş değildir. Hiçbir demokratik ülkede, bu tarzda, 5 asker, 5 sivilin yan yana olduğu ve hemen hemen her konunun görüşüldüğü kurullara rastlamak mümkün değildir.

Yine, Türkiye'de önemli bir husus Millî Güvenlik Kurulunun yanı sıra, Türk Silahlı Kuvvetleri alanında sivil kontrolü veya...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Süreniz tamamlandı Sayın Açba; açayım mikrofonunuzu, lütfen, tamamlayın efendim.

SAİT AÇBA (Devamla) – Yani, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde millî iradeye tabi olma ilkesi çerçevesinde bir taraftan neyin yapılması lazım; Millî Savunma Bakanının protokoldeki yerinin sağlam bir zemine oturtulması lazım. Yine, bunun yanı sıra, orduda uygulanan yaş uygulamalarına yargı yolunun açılması lazım. Sıraladığımız bütün bu hususların hepsi, Kopenhag kriterleri çerçevesinde öngörülen hususlardır.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (FP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim.

Anavatan Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Ahat Andican; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)

ANAP GRUBU ADINA A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

20 nci Yüzyıl gerçekten çok büyük değişikliklere sahne oldu ve sanki, sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış bir yüzyıl yaşadık. Özellikle ikinci yarıda güçlenen globalleşme ve Doğu Blokunun yıkılmasıyla birlikte ideolojik kamplaşmaya dayalı bölünme, yerini, genellikle, ekonomik nitelikte bloklaşmalara bıraktı ve bu ekonomik bloklaşmada da, ülkeler, bulundukları coğrafyaya, jeostratejik koşullarına, tarihsel birikimlerine, kapasitelerine göre bu bloklaşmaların içerisinde yer almaya başladılar. Bugün üzerinde yasal düzenleme için çalıştığımız konu ve Avrupa Topluluğu olayı da böyle bir tarihsel sürecin bugüne yansımasıdır. Avrupa Birliği, eski adıyla AET, Türkiye için geçmişte bir dışsiyaset referansıydı belki; ama, bugün geldiğimiz noktada, artık, bir dışsiyaset referansı olmaktan çıktı, artık, ülkemizde, toplumumuzun gündelik yaşamını da her boyutuyla ilgilendiren, ekonomisiyle, sosyal yapısıyla hatta kültürel yapısıyla ilgilendiren ciddî bir referans haline dönüştü; bu bakımdan çok önemli.

Avrupa Topluluğunun da nasıl ortaya çıktığına bir bakmakta yarar var diye düşünüyorum: İkinci Cihan Savaşını yaşamış ve büyük acılar sonrasında böyle savaşın kalıntılarından kendilerini kurtarmak isteyen ülkeler -6 ülke- bir ekonomik blok oluşturma fikrini gündeme getirmişlerdir. Bir tarafta ideolojik bloklaşmanın getirdiği Amerika gibi büyük bir güç, diğer tarafta da Sovyet Bloku arasında sıkışmış Avrupa, bir anlamda nefes almayı arzulamaktadır ve bu 6 ülke arasında ortaya çıkarılan ekonomik blok, gelecekte bir siyasal birliğe dönme ümidi; ama, gerçekleşip geçekleşmeyeceği konusunda kesinlik olmayan bir süreci başlatmışlardır. Avrupa, demir, kömür, çelik-kömür birliğidir bu ve De Gaulle'ün 1950'lerde ortak Avrupa evi projesi; yani, Avrupa'nın sahillerinden başlayıp Urallara kadar devam eden ortak Avrupa evi projesi ve felsefesinin üzerine oturmuş bir kavramdır. Bu ekonomik süreç başarılı olmuştur ve Avrupa Birliği, Avrupa Topluluğu veya AET -o dönemde, Avrupa Ekonomik Topluluğu- kendi organlarını yaratmaya başlamıştır ve 1990'la beraber; yani, Doğu Blokunun yıkılmasıyla birlikte, Avrupa Topluluğunun önünde bu kez siyasallaşma süreci açısından da, bütün engeller ortadan kalkmıştır ve Avrupa, Doğu Avrupa'dan ayrılan Avrupa ülkeleri, daha doğrusu Doğu Blokundan ayrılmış Avrupa ülkeleriyle birleşerek, yüzeysel de olsa, bir genişleme sürecini başlatmıştır ve daha sonra -burada konuşmacı arkadaşlar tarafından gündeme getirildi- özellikle ekonomik boyutta Maastricht kriterleri ve siyasî boyutta da Kopenhag kriterleriyle nasıl genişleyeceği ve son şeklini nasıl alacağı noktasında bir yol haritası ortaya konulmuştur.

Bu, 1993'te kabul edilen Kopenhag kriterleriyle beraber, artık, bu Avrupa Ekonomik Topluluğu ya da Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliği adını almıştır. Bir anlamda, biraz önce vurgulamaya çalıştığım şekilde de, siyasal bir nitelik kazanmıştır.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine baktığımızda -arkadaşlar da söylediler- 1963'de başlayan bir macera, aslında, belki 1958-1959'larda temeli atılan bir macera; ama, Türkiye'nin, bir daha yaşamamasını ümit ettiğimiz 1970-1980 arasında hem siyasî dezentegrasyon süreci hem ideolojik kamplaşma ve neredeyse bir içsavaş dönemi yaşadığı süreç, Avrupa Topluluğuyla olan ilişkileri, yalnızca siyasî manada değil, her türlü ilişkileri bir anlamda dondurmuştur, buzdolabına kaldırmıştır.

Burada unutulan bir şey var, bunu hatırlatmak istiyorum: 1970'li yıllarda siyasî bir karar gereği askıya alınmıştır -1976'da-Türkiye tarafından. O günkü siyasî kadroların olaya bakışını yansıtmak açısından, bunu hatırlatmak yarar var; ama, 1980 ihtilalinin sonrasında, 1981'lerde de Avrupa Topluluğu bu kez, bu ilişkileri kendi açısından da askıya almıştır.

Değerli arkadaşlar, burada çok üzerinde durulmuyor; ama, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri açısından bir konuyu gündeminize getirmek istiyorum: 1987 yılı tarihî bir dönemeçtir. Anavatan Partisi iktidarının o dönemdeki lideri Rahmetli Özal, o dönemdeki her türlü siyasî karşıtlıklara rağmen_ Siyasî karşıtlıklar derken, hemen hafızalarınızı tazelemek istiyorum, onlar, biz, ortak bir pazar olacağız; bir tarafta bu eleştiriler yapılıyordu. bir tarafta da, Avrupa Topluluğuna girersek, dinimizi, milliyetimizi kaybederiz eleştirileri yapılıyordu; bunu hatırlamakta yarar var. Böylesine zor, gergin bir ortamda, tam üyelik müracaatını yapmıştır 1987'de. Onun için, bugün, bugün geldiğimiz noktada, Avrupa Topluluğu-Türkiye ilişkileri açısından, Avrupa Topluluğunun bugünü görebilmesi açısından, bugününü görüp, Türkiye'yle ilişkilerinin bugününü değerlendirebilmesi açısından, Rahmetli Özal'ı, şükranla ve minnetle bir kez daha anmak gerekir diye düşünüyorum.

Daha sonra, bu süreç, 1995'te, gümrük birliğiyle kendisini ortaya koydu. Doğrudur, gümrük birliği, en ideal koşullarda gerçekleşti mi; bu, tartışılır bir konudur. Daha iyi koşullarda gerçekleştirilebilirdi; ama, bir konuşmacı arkadaşımın söylediği gibi, o dönemde "bu, daha iyi koşullarda yapılabilirdi" diyen muhalefetin, iktidara geldiğinde gümrük birliğinden çıkması filan da gerekmiyordu tabiî ve inanıyorum ki, o eleştiriyi yapan arkadaşlarım da iktidara geldiklerinde, gümrük birliğinden çıkmayı, bu nedenlerle düşünmediler.

Nihayet, Türkiye açısından önemli bir süreç, 1997'dir, Lüksemburg'dur. Bir konuşmacı arkadaşım, bunu gündeme getirdi. Yalnız, burada, şunu da vurgulamamız lazım: 1997 Lüksemburg'da, Türkiye, gerçekten, bir ayırımcılığa uğramıştır. Tam üye adaylığına kabul edilen 11 ülke dışında, Türkiye, dışarıda tutulmak istenmiştir çeşitli gerekçelerle; bunları, hepiniz biliyorsunuz. O noktada, 55 inci hükümetin ve onun değerli yöneticilerinin, Başbakanının, Sayın Mesut Yılmaz'ın, gerçekten, çok ilkeli, onurlu bir yaklaşımla, eğer, Avrupa Birliğinin bu tutumu devam ederse, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki siyasî ilişkileri tamamen askıya alacağını yansıtması, sanıyorum ki, 1999'da, 11-12 Aralık'ta, Helsinki'de verilen kararın da temelini oluşturmaktadır. Eğer, öyle bir tutum benimsenmemiş olsaydı, zannediyorum, Helsinki'de, Avrupa Birliği üyeleri, Türkiye'yi, diğer adaylarla eşit statüde davet etmemiş olacaklardı. Bunları hatırlatmakta yarar var diye düşünüyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün geldiğimiz noktada, Türkiye, tam aday ülke statüsü içerisindedir. Üyelik gelişmelerini başlatabilmesi için gerekli hazırlıkları çok boyutlu olarak yapıyor, yapmaya çalışıyor. Kuşkusuz, bu süreç, çok kolay tamamlanacak bir süreç değil. Rahmetli ozanımız Âşık Veysel'in dediği gibi "uzun, ince bir yol" ve yine Rahmetli Özal'ın söylediği gibi "zahmetli bir yol." Bunun birçok nedeni var; ama, bir şeyin altını da çizmemizde yarar var diye düşünüyorum. Avrupa Birliği içerisinde, 65 milyonluk gerçekten çok dinamik bir ülke olan Türkiye'nin 3 milyon civarındaki Avrupa'daki bu nüfus potansiyelini de göz önüne alırsanız ve çok dinamik bir ekonomik yapıya sahip, bugün, dış dünyaya, Avrasya coğrafyasına açılabilen, yani bir anlamda kendi coğrafyasının dışına taşan bir kıta ülkesi haline bugün için dönüşebilen bir Türkiye'nin, binlerce yıllık tarihsel birikimini de göz önüne alarak, Avrupa Birliği içerisindeki bazı güçler, kendileri açısından dinî ve kültürel ayırım gerekçelerini, farklılık gerekçelerini öne sürerek, Türkiye'yi, Avrupa Birliğine tam üye yapmak istememektedirler. Benzer şekilde, Türkiye'de de birkısım güçler, kurumlar ve kuşkusuz bireyler, eğer Avrupa Birliğinin evrensel nitelikteki -bugün, evrensel nitelikte olduğunda kimsenin kuşkusu olmayan- insanî değerleri, devlet değerleri, yani hukuk devleti, hukukun üstünlüğüne dayalı devlet, tam bir demokrasi, sürdürülebilir, nitelikli bir demokrasi ve insan hakları bağlamında, Türkiye'de böyle bir altyapının ve üstyapının gerçekleşmesi durumunda, ellerindeki bugünkü imkânları kaybedecekleri korkusuyla, onlar da, belki açıktan açığa değil; ama, örtülü bir şekilde muhalefeti sürdürmektedirler.

Bütün bunlara rağmen, burada, bu kürsüde, 15 Kasım 1999'da bizlere bir konuşma yapan Clinton'un sözlerini size anımsatmakta yarar görüyorum; çünkü, bu, her iki tarafa da verilmiş bir açıklamadır, her iki tarafa da söylenmiş bir şeydir. 15 Kasım 1999'da, Clinton diyordu ki: "Avrupa'yı hâlâ dar anlamda tanımlayanlar var. Onlara göre, Avrupa'nın sınırını şu dağ veya şu su parçası belirliyor ya da insanların inanç biçimleri Avrupa'nın sınırını tanımlıyor. Oysa, son zamanlarda, şu çok daha iyi görülüyor ki, Avrupa, bir coğrafya değil, bir fikirdir, demokrasi ve insan haklarına saygıyı benimsemiş insanların, farklı düşünce ve inançlardan, değişik kültürlerden güç alan bir fikirdir. Böyle bir yapının mutlak sınırları yoktur ve bu yapıyı bütün özgürlük alanlarına kadar genişletebilirsiniz." Gerçekten, çok güzel bir tanımlama. Hem Türkiye açısından bu tanımlama kale alınmalıdır, benimsenmelidir hem Avrupa Topluluğu açısından benimsenmelidir. Türkiye açısından baktığınızda da, Avrupa Birliğine üyelik süreci, Batılılaşma anlamında neredeyse ikiyüz yıl geriye gidiyor -felsefesi açısından söylüyorum- ve Türkiye'nin bu süreci özgür tercihiyle başlattığını da burada belirtmekte yarar var diye düşünüyorum.

Avrupa Birliğine yönelik bu ince ve zahmetli yolda Türkiye'nin aşması gereken çok önemli sorunlar var. Bunlar, Türkiye'nin kurumsal yapılanması içerisinde çoğu çözebileceği sorunlar; ama, dört nokta var ki, bu dört noktayı burada bir kez daha hatırlamamız gerekiyor ve bu entegrasyon, birliktelik, birleşme süreci içerisinde Türkiye'yi yöneten yöneticilerin, iktidarların ve muhalefetin kuşkusuz, siyasetçilerin, üst siyaset kurumlarının bu dört konuyu çok ciddî biçimde değerlendirmeleri ve bunu gözardı etmemeleri gerekiyor. Bunlar hep bildiğiniz şeyler; ama, bunları bir kez daha tekrarlamakta yarar görüyorum.

Bunlardan ilki, insan hakları adına Türkiye'deki merkezkaç kuvvetleri; yani, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü istemeyen, bölücülüğü hedefleyen bazı şer güçlere prim verilmeyecek bir ortamın yaratılmasıdır; bu, çok önemlidir.

İkincisi, Avrupa Birliğiyle uzlaşamadığımız azınlıklar kavramıdır. Bizim için, Lozanda tanımlanmış olan azınlıklar anlayışı geçerlidir, Avrupa Birliğiyse, bunu, bir anlamda etnisite temeline dayandırmak istemektedir. İşte, bu noktada, Türkiye, çok ciddî bir çaba göstermelidir.

Bir diğer konu da, yine, Türkiye'nin uzun yıllardır dışpolitikasında ciddî referanslar olan Kıbrıs ve Ege sahanlığı, kıta sahanlığı gibi konular; yani, Yunanistan'la olan ilişkilerimizdir.

Tartışmamız gereken bir diğer önemli noktaya da, burada bir konuşmacı arkadaşım değindi, Avrupa güvenlik ve savunma kimliği konusudur. Gelecekte, Avrupa'nın savunmasının temeli olacak bu unsuru, Türkiye'nin olmadığı bir formatta düşünmemek lazımdır ve Türkiye, bu sorunu da çözmek zorundadır. Helsinki sonrası süreçte, Türkiye,anayasada, hukukta, siyasette ve ekonomide, bu alanlarda, Avrupa mevzuatıyla, Avrupa standartlarıyla uyumlu düzünlemeler yapmak zorundadır. Öncelikle, hukuk devletinin gerektirdiği anayasal düzenlemeler -ki, bu görev Meclise düşüyor- siyaseti ve siyasî partileri ilgilendiren yasalar, yargı bağımsızlığı ve etkin, bağımsız bir yargı sürecinin ortaya çıkarılması, idareyi her yönüyle yargı denetimine tabi kılmak, ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı düzenlemelerin giderilmesi, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, Millî Güvenlik Kurulunun konumunun ve yetkilerinin yeniden değerlendirilmesi, sivil toplum kuruluşlarının gelişiminin güvence altına alınması çok önemil bir süreçtir ve eğer bu yapılamıyorsa, bir ülkede demokrasinin yerleştiğini söylemek, gerçekten, sadece sözde kalır, hayal olur.

Özetle, evrensel nitelikte bir demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet yapısı, Türkiye'nin amaçlaması gereken şey budur ve bunu Avrupa Topluluğuna girmek, Avrupa Birliğine entegre olmak için değil, kendi vatandaşına, kendi 65 milyon insanına sağlaması gereken standartlar olarak kabul etmek durumundadır.

İkinci alan ekonomiyle ilgili alandır ve ekonomiyle ilgili bu alan da, sürdürülebilir rekabetçi bir ekonominin oluşturulması gereğinde yatmaktadır. Tabiî, bunun, Merkez Bankasının bağımsızlaştırılması, faizlerin aşağı çekilmesi, artık kronikleşmiş olan enflasyonun tekli rakamlara indirilmesi ve buna benzer, buna mümasil uygulamaların yapılmasıyla tanımlamak mümkün ve Avrupa Birliğinin yüzbin sayfalara ulaşan ve 31 konu başlığı ile şekillendirilen müktesebatının da Türkiye uyumlandırılması gerekiyor. Bu noktada bir mesafe alındığını görüyoruz; yaklaşık 31 konu başlığının 19'uyla ilgili çalışmalar büyük ölçüde tamamlanmıştır, 8 konu başlığında ise inceleme devam etmektedir; ama, asıl sorunlu olacak olan, dışilişkiler, ortak dışgüvenlik politikaları ve kurumlarla ilgili olan 4 konu başlığında henüz hiçbir şey yapılmamıştır. Bu değerlendirmeyi, bir kere, gündeminize şu açıdan da getirmek istiyorum: Mevzuatın yüzde 10'u Türk mevzuatına uyumlu hale getirilmiştir, yüzde 25'i kısmen uyumludur; ama, daha da önemli bir şey vardır, mevzuatın yüzde 27'si, Avrupa Topluluğu mevzuatının, Avrupa Birliği mevzuatının Türkiye'de eşdeğer mevzuatı yoktur, asıl sorunlarımızdan birisi de budur ve vergiden KOBİ'lere, telekomünikasyondan çevreye, toplum hayatımızın hemen hemen tüm alanlarını kapsayan bu mevzuat uyumunu sağlama sürecinin, Dışişleri Bakanlığı aracıyla sürdürülemeyeceği de açık bir gerçektir. Dolayısıyla, işte bu noktada, bugün görüşmekte olduğumuz Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kavramı kurulması meselesi gündemimize geliyor. Gerçekten gerekli bir kuruluştur, yapılması gereken bir aşamadır ve bir zorunluluktur. Yalnız, bunu, bir şeyi ifade ederek tanımlamak lazım. Kuruluş kanununa baktığnız zaman, 80 civarında personelle bir büyük elçinin yönetiminde yürütülen ve muhtemelen bir bakanlığa bağlanacak olan bir kuruluştur; fakat, bu kuruluşun kapasitesiyle, Avrupa Birliğiyle uyum sürecinin gerçekleştirilebileceğini düşünmek, hayalcilik olur. Örneklemek için söylüyorum; Portekiz 10 000 kadar bireyi çeşitli alanlarda çalıştırarak bu süreci tamamlamıştır, İspanya ise 30 000 kadar insanı çalıştırmıştır ve sekiz yıl devam eden bir süreç yaşamışlardır. Dolayısıyla, var olan bu deneyimleri gören bir insanın, Türkiye'de, 80 kişilik bir yapılanmayla, bu işin çözümleneceğini hiç hayal etmemesi lazım; ama, bu 80 kişinin çekirdek olacağı ümidindeyiz. Türkiye'deki üniversitelerden, araştırma enstitülerinden, her türlü sektörden uzmanların, bu 80 kişiyle birlikte koordineli bir şekilde çalıştırılması, bu işin temelini oluşturacaktır; bu nedenle, bu önemlidir.

Değerli arkadaşlar, sürem bitmek üzere. Burada, konuyla yakından ilgili ve maalesef, Türkiye'de, özellikle siyasetçilerimiz tarafından da çok bilinmeyen bir konuyu gündeminize getirmek istiyorum. Bu konu bizi çok yakından ilgilendiriyor ve çok önemli.

Değerli arkadaşlar, Lahey Adalet Divanı, Avrupa Birliğinin önemli öğelerinden biri ve Türkiye'nin, bugün, Yunanistan'la veya Avrupa Birliğinin değişik kurumlarıyla olan ilişkilerinde son müracaat yeri. Lahey Adalet Divanının, son dönemde, çok önemli bir farklı uygulama yaptığını hatırlatmak istiyorum. Uygulama şudur değerli arkadaşlar: Lahey Adalet Divanı bir şey yapıyor; kendisine gelen konuları, o ülkelerin bağlayıcı demeç verebilme yetkisine sahip insanlarının söylediği şeylerle yorumluyor. Bir diğer deyişle, nerede söylediğiniz, hangi manada söylediğiniz ve kimlerle konuştuğunuzun hiçbir önemi yok; eğer, ülkenin yöneticisiyseniz ve Lahey Adalet Divanı diyorsa ki "bu insanların söyledikleri bu insanları bağlar..." Özellikle, bakanlarımıza hatırlatmak istiyorum, tabiî, milletvekillerimizin de bunu bilmesi gerekiyor; partimizin teşkilatının tabanına, partimize mesaj vereceğiz ya da seçmene mesaj vereceğiz diye ülkemizin herhangi bir yerinde, Türkiye'nin gelecekte Lahey Adalet Divanına gidebileceği bir konuda demeçler vermek durumunda kaldığımızda, buna çok dikkat etmemiz gerekiyor; çünkü, Lahey Adalet Divanı o konuyla ilgili karar verirken "falanca tarihte, falanca şehirde, falanca toplantıda sizin yöneticiniz olan, sizin ülkeniz adına konuşma yetkisine sahip olan falanca şunları söylemişti, ben ona dayanarak bu kararı verdim" diyebiliyor. Bunu değerli siyasetçi arkadaşlarımın gündemine getirmek istedim; çünkü, bu çok önemlidir ve maalesef, henüz çok bilinmeyen bir konudur.

Yine, burada bir başka konuya da değinerek, konuşmamı sonlandıracağım; o da şudur: Avrasya coğrafyası, Türkiye açısından sadece kendisinin Avrasya merkezine yerleşmesi açısından değil; ama, Avrupa Birliğiyle olan ilişkileri açısından da çok önemli bir coğrafya ve değerli milletvekili arkadaşlarım, maalesef, Türkiye, Avrasya coğrafyasıyla ilişkilerini geçmişten bugüne kadar, hâlâ, büyük ölçüde bireysel planda sürdürme eğiliminden kendisini kurtaramamıştır. Bunu şey için söylemiyorum; parti farkı gözetmeksizin, tüm siyasetimiz açısından söylüyorum; kurumlaşma sürecini tamamlayamamıştır. Bakan olduğum dönemde defalarca televizyonlardan ve yazılarımda bunu dile getirdim. Avrasya coğrafyasıyla ilgili Türkiye, Avrupa Topluluğu için ne yapıyorsa, geçmişte ne yapmışsa, gelecekte ne yapacaksa, benzer bir kurumlaşma sürecini Avrasya coğrafyası için yapmak zorundadır. Bunu yapmadığı takdirde değerli arkadaşlarım, gelecekte yine, geçmişte şunları yaptık, yapmadık, keşke yapsaydık diyeceğimiz süreçleri yaşayacağız; o bakımdan, bu düşüncelerimi ve bu kaygımı sizinle paylaşmak istedim.

Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Andican.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına Sayın Aslan Polat; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının tümü üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Bu kanun tasarısının gerekçesinde, 10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleşen Avrupa Birliği Helsinki Zirvesinde ülkemizin Avrupa Birliğine aday ülke olarak tescil edilmesinin üzerine Avrupa Birliği ile ülkemiz arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır.

Böylelikle, tam üyelik sürecinde tüm kamu kurum ve kuruluşlarının kendi görev alanlarına giren konularda yoğun bir çalışma içerisine girmesini bu çalışmanın yürütülmesinde etkili bir işbirliğinin ve eşgüdümün sağlanmasının gerekliliğinden bahsedilmekte ve bir yandan kamu kurum ve kuruluşları arasında gerekli eşgüdümün sağlanması, diğer yandan hükümet tarafından konuyla ilgili oluşturulan kurul ve komitelere sekreterya hizmeti sunulması için Başbakanlığa bağlı bir Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin kurulmasının kararlaştırıldığı belirtilmektedir. Ayrıca, bu kanunla beraber, 76 kişilik bir kadro ihdas edilmektedir.

Her ne kadar Avrupa Birliğiyle uyum çalışmaları için bir sekreterya kurulması da önemli ise de, bizim, Avrupa Birliğiyle esas sorunlarımız ekonomik, sosyal ve hukukî konulardaki uyum meselelerimizdir.

1992 yılında Hollanda'nın Maastricht şehrinde imzalanan ve Maastricht kriterleri olarak da bilinen kriterler, Avrupa Birliğinin genelinde ekonomik ve sosyal kriterleri belirlemektedir. Bunlar;

1- Enflasyon; herhangi bir üye devletin 12 aylık enflasyon ortalaması en düşük enflasyonlu 3 üye devlet ortalamasını yüzde 1,5 puandan fazla geçemeyecektir. Avrupa ülkelerinde bu oranların yüzde 2-3 civarında olduğu, bunun da yüzde 1,5 fazlasıyla bu oranın en fazla yüzde 4-5 civarında olacağı, halbuki, şu an için ülkemizde enflasyon oranının yüzde 60'lar civarında olduğu, şimdiden tutmasının imkânsız olduğu anlaşılan bu yılki enflasyon hedefimizin de yüzde 25 olduğunu düşünür isek, şimdilik bu hedefin çok gerisinde olduğumuzu anlarız.

2- Faiz oranı: Herhangi bir üye devletin 12 aylık devlet tahvili faiz ortalaması, en düşük faizli 3 üye devletin ortalamasından yüzde 2 puan fazla olmayacaktır. Ülkemizde bu yılki tahvil ortalaması geçen yıllara göre düşük olsa da, yine de ilk 4 ayda yüzde 39 faiz ortalamasıyla tahvil borçlanması yaptığımız, bunun da istenen faiz ortalamasının çok üzerinde olduğu görülmüş olur.

3- Bütçe açığı: Üye devletler bütçe açıkları, gayri safî yurt içi hâsılanın yüzde 3'ünden fazla olmayacaktır denilmektedir. Gayri safî millî hâsılanın yıl sonunda 124 katrilyon 967 trilyon olacağı, ilk 5 aylık bütçe açığının 7,6 katrilyon olduğu, bunun bu hızla gitmesi halinde, yıl sonunda 18,2 katrilyon olacağı; fakat, ülkemiz gibi yüksek enflasyonlu ülkelerde, bütçe açığının, genellikle ikinci yarıda ilk yarıdan daha hızlı artacağı gerçeği ile bu açığın yıl sonunda 19 katrilyonu geçeceği, yıl sonu itibariyle bütçe açığının, gayri safî millî hâsılaya oranının yüzde 15'leri geçeceği, bunun da belirtilen hedefin çok üzerinde olduğu görülmektedir.

4- Kamu borçları: Üye devletlerin kamu kesimi borçları, gayri safî yurtiçi hâsılanın yüzde 60'ını aşamayacaktır. Takriben 150 milyar dolar olan iç ve dışborçlarımızı gayri safî millî hâsılaya oranlar isek, yüzde 68,8 oranının, istenilen şartlar içerisinde Maastricht kriterlerine en uygun olduğunu, bunun da ülkemizin yıllardan beri süregelen ekonomik ve siyasî belirsizlikler yüzünden gerekli dış krediyi bulamamamızın, yatırım yapıp gerekli kalkınma hızını yakalayamamamızın bir neticesi olduğunu belirtmek isterim.

Bu oran İtalya'da yüzde 121'dir, Avrupa ortalaması da yüzde 77,2'dir. Bu kritirleri yakın zamanda yakalama şansımız da yok gibidir. Örneğin, bu yıl, ilk 5 ay verilerine göre, ekvergi dahil, gelirlerde yıl sonu hedeflerini yüzde 40'ını elde etmiş isek de, harcamalarda yıl sonu hedeflerinin yüzde 44'ünü, faiz harcamalarında ise yüzde 55'ini yakaladığımızı, yani, işçi, memur ve köylüyü IMF cenderesine sokmamıza rağmen, faiz ve gider artışlarının, gelir artışlarının üzerinde olduğu görülmektedir. Yine, üye ülkelerin bu kriterlerden birine uymaması durumunda, konseyin, üye devletlere şu dört yaptırımdan birini veya hepsini uygulayabilme hakkı vardır.

1- Üye devletlerin yeni tahvil ya da borç senedi çıkarmadan önce ek bilgileri yayınlaması.

2- Avrupa Yatırım Bankasının kredilerinden mahrum edilmesi.

3- Topluluk nezdinde açılacak faizsiz bir hesaba uygun miktarda para repo etmesi.

4- Para cezasına çarptırılması.

Bilindiği üzere, IMF, istikrar programını dış borca bağlamış durumda, Türk Lirası basmak için dışarıdan dövizle borçlanıp, aldığımız dövizi, Merkez Bankasının yurt dışındaki hesaplarında hesaplarında tutmak zorunda kalıyoruz.

Şimdi, Avrupa Birliğine girersek -ne zaman olacağı da belli değil ya- bu şartları tutturamayacağımız zaten belli, o zaman, bir de Avrupa Birliği nezdinde açılacak bir hesaba faizsiz para repo etmemiz istenecek. Yani, bizim paralarımız Avrupa Birliği kasalarında onlar adına işleyecek, bizse faizini ödeyeceğiz. Yine, Maastricht Antlaşmasının başlangıç hükümleri arasında, ekonomik alanda entegrasyonun yanı sıra diğer alanlarda da, sosyal gelişim alanı dahil, dengeli, sürekli bir ekonomik ve sosyal birlikteliğin güçlenmesinin sağlanmasını öngörmektedir.

Ekonomik açıdan ülkemizin Avrupa Birliği öncesinde bekleyen en önemli sorunlardan biri de, ülkemizdeki şu an yüzde 1,5'lerde seyreden nüfus artışı, yüzde 15 civarındaki işsizlik, 62 milyonluk önemli nüfus yapımız ve hâlâ halkımızın yüzde 45'inin kırsal kesimde yaşaması, işgücünün yaklaşık yüzde 70'ine yakın bölümünün 5 yıllık eğitim alması, içgöç nedeniyle kırsal işgücü piyasasındaki niteliksizlik sorunudur.

Ayrıca, ülkemizde ILO Sözleşmesine aykırı olarak çocuk işçi çalıştırılması, bilhassa küçük işyerlerinde kayıtdışı işçi çalıştırılması, ülkemizdeki ücretli çalışan kesimin istihdam içindeki payının hâlâ yüzde 40'larda olması, bu oranın Avrupa Birliğinde yüzde 80-90'larda olması, kayıtdışı işçilik yanında kayıtdışı ekonominin de çok büyük boyutlarda olması, ekonomik ve sosyal yönden Avrupa Birliğine geçiş sürecinde ülkemizin önündeki en büyük handikaplardır.

Yine, Avrupa Birliğinin 1 Temmuz 2000 tarihinden itibaren tek para -Euro- uygulamasına geçeceği için, şimdiden bu konuda bazı uygulamalara başlamışlardır. Örneğin, bir malın bir millî para cinsinden, bir de Euro cinsinden fiyatı belirlenmekte, düzenlenen fiş ve faturalarda iki ayrı fiyata ve toplama yer vermektedirler. 1 Temmuz 2002 tarihinden itibaren Avrupa'nın tek para birimi olacağı, bilançolarının ve bütçelerinin bu para birimine göre düzenleneceği, şirket sermayelerinin bu para biçimine göre belirleneceği, dikkate alınması gereken çok önemli sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

İşte, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin, kurumlararası eşgüdümün yanında bu konular için de fikir üretmesi gerekmektedir. Fakat, asıl önemli olan, bu ekonomik kriterler yanında Kopenhag Kriterleri denilen 90 000 sayfalık orijinal metni üç madde halinde sıralarsak;

1- Siyasî kriterler: Demokrasinin güvence altına alındığı, istikrarlı bir kurumsal yapı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarına saygı.

2- Ekonomik kriterler: İyi işleyen serbest pazar ekonomisi ve Avrupa Birliği içindeki piyasa güçlerine ve rekabet baskısına karşı koyabilme kapasitesi.

3- Topluluk müktesebatının kabulü: Avrupa Birliğinin çeşitli siyasî, ekonomik ve parasal hedeflerinin kabulü ve uygulamada bağımlılık.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 362 nci paragrafında da belirtildiği üzere, Kopenhag siyasî kriterlerine uyumun, Avrupa Birliğine katılım müzakerelerine başlamanın önşartı olduğu göz önünde bulundurularak, öncelikle demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün korunmasını teminat altına alan hukukî düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ve kurumların istikrarlı işleyişi temin edilecektir denilmektedir. Müteakip paragraflarda, başta Anayasa hükümleri olmak üzere, Türk mevzuatı gözden geçirilecektir denilmektedir.

Yine, plan döneminde, Türkiye'nin, Avrupa Birliğine üyelik sürecini hızlandıracak politika ve tedbirleri içeren ulusal program Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanarak uygulamaya konulacaktır denilmektedir.

Yalnız, burada yetki kargaşası çıkmaması için, bu kanunun bir an önce çıkarılarak teşkilatın kurulması ve bu çalışmaların tek elden yürütülmesi şarttır.

Esasında bu Kopenhag Kriterleri, Avrupa Birliği istediği için değil, özgür bir ülkede insanca yaşamak için şart olan hükümlerdir. Bu kriterlerin benzerlerini, iki yıl önce, bugünkü Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesinin kuruluş yıldönümünde açıklamış, daha geniş ve kapsamlı olarak, Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk, adlî yılın açılışında söylemiş, nihayet bir iki gün önce, yeni Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Mustafa Bumin de aynı konulara işaret etmiştir.

Kopenhag Siyasî Kriterlerinin hedefleri arasında çoğu siyasal ve toplumsal ögelerin varlığını tanımak, çoğullukları meşru görmek önemli bir yer tutar. 28 Şubat sonrası olduğu gibi tek tip insan yetiştirmek, ülkeyi homojenleştirmek, bu çağın kabul edeceği şeyler değildir. Genel bütünlüğün ötesinde, farklılıkların dinamizmini yok saymak mümkün değildir. Farklı olan, bize düşman, bizim karşımızda, dışımızda değildir. Farkı dışlamak, bizi küçültmek, bütünlüğümüzü dışlamak demektir. Farkı içimizden, bizden görmedikçe, fark, bütünlüğümüzün parçası olmaz. İç düşman, dış düşman değerlendirmelerini, artık, gözden geçirme zamanı gelmiştir. Herkesi ve her toplumu bize düşman değil, olabildiğince dost görmeye kendimizi alıştırmamız gerekmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika müsaade ederseniz, bitirebilirim.

BAŞKAN – Bitmedi mi Sayın Polat?

ASLAN POLAT (Devamla) –Evet.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Polat.

ASLAN POLAT (Devamla) – İşte, bu görüntümüzle, dünya uygarlığının en üst seviyelerinde olan Avrupa Birliğine aday ülke olarak makul bir sürede uyum içinde Avrupa Birliğine dahil olmak istiyoruz. İşte, bu kanunla, yeni kurulan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, kamu kurum ve kuruluşları arasında gerekli eşgüdümü sağlamanın yanında, ağırlıklı olarak bu konularda da çalışıp, kamu kuruluşlarını kendi görev alanları dahilinde bu uyumu sağlamaya yönelik çalışmalar yapmaya sevk etmelidir. Bu konunun zannedildiği kadar kolay olmadığı da ortadadır.

Taa, mazisi 200 yıl geriye giden ve Avrupa Birliğine katılmanın ana gayesi olan Batı teknolojisini yakalama, muassır medeniyete ulaşma konusunda sekretaryanın yapacağı her her faaliyetin, millet adına bu Mecliste gerekli desteği alacağı, bizim de kendilerine her türlü yardım ve teşviki vereceğimizi belirtir, Yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Polat.

Değerli milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

---------


(4 EYLÜL 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş