|
|
 |
TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ
|
AVRUPA BİRLİĞİ
GENEL SEKRETERLİĞİ
TBMM GENEL KURUL
GÖRÜŞMELERİ...
(Yasanın maddeleri
üzerine)
TBMM
Genel Kurulu'nda, "Avrupa Birliği Genel Sekreterliği" kurulmasına ilişkin
yasa tasarısının maddeleri üzerindeki görüşmeler ise 27 Haziran 2000 tarihinde
yapıldı. (21. Dönem 2. Yasama Yılı 120. Birleşim) Tasarı, Genel Kurul'un
bu birleşiminde, Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan geldiği şekliyle üzerinde
hiçbir değişiklik yapılmadan benimsendi. Yasa, 4 Temmuz 2000 tarihinde
Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Görüşmelerle
ilgili TBMM tutanakları... ( 1 )
27 Haziran 2000 Salı
120. birleşim
BAŞKAN (Başkanvekili
Murat SÖKMENOĞLU) -
Avupa Birliği Genel Sekreterliği
Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Dışişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonları
Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.
-----
BAŞKAN – Karar yetersayısı
vardır; tasarının maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir.
------
1 inci maddeyi okutuyorum:
AVRUPA BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ
TEŞKİLÂT VE GÖREVLERİ
HAKKINDA KANUN TASARISI
(“23.7.1965 tarihli ve 657
Sayılı Devlet Memurları Kanunu” ile “13.12.1983 tarihli ve 190 Sayılı Genel
Kadro ve Usulü Hakkında KanunHükmünde Kararname”nin eki cetvellerde Değişiklik
Yapılması ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilât ve Görevleri Hakkında
Kanun Tasarısı)
Amaç
MADDE 1. – Bu Kanunun amacı;
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına yönelik çalışmalar
çerçevesinde kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları hazırlık ve çalışmalarda
iç koordinasyon ve uyumun plan ve programlara uygun olarak yönlendirilmesini
ve yürütülmesini sağlamak üzere, Başbakanlığa bağlı Avrupa Birliği Genel
Sekreterliği kurulması ve bu Genel Sekreterliğin teşkilât ve görevlerine
ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
BAŞKAN – 1 inci madde üzerinde
söz isteyen, Fazilet Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Altan
Karapaşaoğlu; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA MEHMET ALTAN
KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım;
görüşmekte olduğumuz Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Tasarısıyla ilgili olarak 1 inci maddede Grubumuz adına
söz almış bulunuyorum.
Değerli arkadaşlar, bu amaç
ve kapsam maddesi hakkında düzenlemeleri, şu istikametten, şu açıdan bir
değerlendirmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar, bilindiği
gibi, Osmanlı İmparatorluğu, 14 üncü Yüzyıldan 19 uncu Yüzyıla kadar yaklaşık
beşyüz yıl boyunca Avrupa Kıtasının üçte 1'inde Batılılarla ortak bir yaşantı
içinde bulunmuş ve bu topraklarda bir yönetim biçimi sergilemiştir. Çok
geniş topraklar üzerinde yönetim görevini üstlenmiş olan Osmanlı, bu ağır
görev ve sorumluluk altında mücadele ederken, ne kendi kültürünü yönettiği
topraklarda kabul ettirmek gibi bir dayatma içine girmiş ne de Batı'daki
yönetim biçimi ve gelişmelerden yeterince yararlanabilmiştir; fakat, hiçbir
zaman, kendisini Batı'nın dışında tutmamış, çoğu saldırıların Batı'dan
gelmesine rağmen, Batı'da bulunduğunu, Batılı ittifaklar içinde bulunmasının
gerektiğini vurgulamış ve kendini, bu doğrultuda, sanırım, yeterince kanıtlamıştır.
1970'li yıllarda İngiltere
Parlamentosunda yapılan görüşmelerde, Türkiye'nin Avrupa güç dengesi sisteminin
içinde olduğu sonucuna da varılmıştır. Batı ülkelerinde, bir taraftan Türkiye'yle
bağlarını yoğunlaştırırken bir taraftan da ülkemizdeki insan hakları performansı,
Türkiye'nin büyüklüğü ve İslamın ülkemizdeki toplumsal ağırlığı ile Avrupa
Birliği tarafından tam üyeliğe alınmasının mümkün olamayacağı vurgulanmıştır.
Avrupalı Hıristiyan Demokratlar, Türkiye'nin gümrük birliği çerçevesinde
Avrupa içinde yer almasını uygun bulurlarken, Türkiye'nin Avrupa Birliğine
girerek Avrupalı olmasını tahayyül bile edemediklerini ifade ediyorlar.
Özellikle de sebep olarak, din olgusunu da içeren farklı kültürel değerler
öne sürüyorlar.
Değerli arkadaşlar, bu noktada
şu soruyu sormak gerekiyor: Acaba demokratikleşmeyi sağlamak, hak ve özgürlükleri
kâmil manada elde etmek için din mi değiştirmek gerekiyor ve yine, acaba
Türkiye'de İslam üzerine oynanan oyunlar ve baskılar bu talebin neticesi
midir? Bu soruların cevapları, bu düzenleme yapılırken ve amaçları doğrultusunda
içeriği tespit edilirken, kapsamı içinde müspet olarak ifadesini mutlaka
bulmalıdır. İslamın mensuplarının yaşantıları İslamı yansıtıyor mu sorusunu
da kendimize sorup, Batı âlemine, İslamın diğer din mensuplarıyla olan
ilişkisinde özgürlükçü olduğunu anlatabilmemiz gerekiyor.
Değerli milletvekilleri,
size çok değerli bir toplumbilimci olan Niyazi Berkes'in eserinde ifade
etmiş olduğu İslamlıkla ilgili birkaç sözden bahsetmek istiyorum. Eserinde
"İslamlıkta hükümdarın yetkileri, mutlakiyetçilik demek değildir. Bu, ancak,
Avrupa'da böyledir; çünkü, Batı'da istibdat rejimleri din ve kilise adına
kurulmuştur. İslamlıkta eşitlik sorunu diye bir sorun da yoktur. Batı uygarlığının
toplumları, sınıf ayırımı prensibine dayanır. Onun için, Batı'da demokratlık
ve eşitlik sorunu zorunlu bir davadır. Oysa, İslamlıkta bütün Müslümanlar
eşittir ve kardeştir. Onun için, İslamda, eşitlik sorunu diye bir sorun
da yoktur. Avrupa'daki milliyet sorununun da İslamda yeri yoktur. Ülkemizde
çağdaşlaşma adı altında Batı uygarlığının model olarak alınması, ülkemizde
bir taraftan kavram, diğer taraftan da sosyal karışıklıklara neden olmuş
ve işte, bugün, içinden çıkılmaz durumlar meydana gelmiştir" diyor.
Değerli arkadaşlar, bunu
söylerken, çok doğru bir tespit yaptığını vurgulamak gerekiyor. Hukuk devleti
ve insan hakları açısından yasaların adil bir şekilde uygulanması konusunda
size, ayrıca, Osmanlı dönemindeki mahkemelerden bir uygulama örneği de
vermek istiyorum: TÜSİAD'ın yaptırdığı ombudsmanlıkla ilgili çok değerli
bir araştırmadan söz etmek istiyorum: Ombudsmanlık bir kurum olarak ilk
defa, 1809 yılında İsveç'te ortaya çıkıyor denildikten sonra, çıkış olayı
da şöyle anlatılıyor. Aslında, ombudsman kurumu, nitelik olarak, bize pek
yabancı sayılmaz. Osmanlıların idarî sistemindeki başkadının -kadıasker
veya kazasker- görevi, İslam hukukunun, tüm hükümet görevlileri tarafından,
insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde ve devletle olan ilişkilerinde
uygulanmasını sağlamaktı. Böylece, başkadı, insanların haklarını, adaletsizliğe
ve kamu görevlilerinin güçlerini kötüye kullanmalarına karşı korumaktaydı.
Araştırmacı İbrahim Elvahab'a göre, İsveç Kralı 12. Charles, 1700'lerde
en üst ombudsmanına bir ofis kurmasını emretmesi ve bu ofisin görevinin
de yargıçların ve diğer idarî görevlilerin kanunu uygulama şekillerini
denetlemek olması talimatını veriyor. Kralın o sıralarda, Ruslardan kaçarak
sığındığı Osmanlılarda gördüğü kadı sisteminden etkilenmesi yüzünden olabilir
diye de ifade ediyor. Yani, ombudsman kurumunun ilk uygulamasının ilham
kaynağı, İslam hukuk sistemi olabilir diye bir iddia da ortaya atmış bulunuyor.
Bu tespitler ve bu olaylar
gösteriyor ki, İslam hukukuna dayanan Osmanlı idare ve hukuk sistemi, henüz
ne bizim tarafımızdan anlaşılmış ne de Batılılara anlatılabilmiştir. Tabiîdir
ki, bilemediğimiz, anlayalamadığımız bir konuda ikna edici olmamız da mümkün
değildir. Dolayısıyla, bizim Batı'yla ilişkilerimizde çeşitli problemler
olmuş, bu problemlerin aşılmasında da, sürekli yanlış metotlar kullanılmıştır.
Avrupa Birliğiyle aramızdaki
engellerin kaldırılmasında yararlı olabileceğini inandığımız böyle bir
yapılanmanın amaç maddesinin içeriği hazırlanırken, bu konuların da işleneceği,
bu konuların da göz önünde tutulacağı ve bu konuya da dikkat edilmesi gerektiği
kanaatindeyiz.
Değerli arkadaşlar, Avrupa'da
bugün 4 milyon civarında insanımız yaşıyor; işveren olarak, yaklaşık 57
000 insanımız var. Belediyelerde, özellikle Almanya ve Hollanda'da Yabancılar
Meclisinde yaklaşık yüzde 50 oranında Türk temsilci bulunuyor.
Değerli arkadaşlar, kısaca
izah etmeye çalıştığım diğer konuların yanında, itibar edilmesi, düşünülmesi,
gözden uzak tutulmamasını istediğim bu konuyu, size, bir kaç örnekle anlatmış
bulunuyorum. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına yönelik
çalışmalar çerçevesinde kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları hazırlıklar,
çalışmalar ve iç koordinasyon, elbette ki çok önemlidir. Buradaki bazı
konuşmacılar, geneli üzerinde konuşurken,70 kişilik bir kadroyla bu işin
götürülemeyeceğini vurguladılar; ancak, biz, başka türlü düşünüyoruz. Bugün,
Türkiye'de, kamu kurum ve kuruluşları içerisinde, Avrupa Birliğiyle ilişkileri
sürdüren, uyum sağlama gayreti içerisinde olan departmanlar, birimler bulunuyor.
Herhalde, öyle zannediyorum ki, bu birimler, bu departmanlar, bir şekilde,
bu sekreterliğe bağlanmış olacak ve sanıyorum ki, çok önemli miktarda bir
bürokrat kadrosuyla, uzman kadrosuyla, Avrupa Birliğine girmemiz konusunda
büyük bir gayret sarf edilecektir; ancak, tekraren vurgulamak istiyorum:
Toplumumuzun özelliği olan kültür ve din konularında da, bir taraftan Avrupa
Birliğinde ikna edici olmamız, diğer taraftan da milletimize bu konuyu
iyi anlatmamız gerekiyor diye düşünüyorum.
Hayırlı uğurlu olması temennisiyle,
milletimizin geleceğinin aydınlık olması temennisiyle, yasanın hayırlara
vesile olmasını diliyor, Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum. (FP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Karapaşaoğlu.
İkinci söz, Doğru Yol Partisi
Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik'te; buyurun efendim.
(DYP sıralarından alkışlar)
DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK
(Van) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, bildiğiniz gibi, 1721 yılında,
Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa'ya elçi olarak gönderilmesinden itibaren,
bizim Batılılaşma maceramız başlamıştır. Bu Batılılaşma serüvenimizde,
çok önemli dönüm noktaları vardır. Bunlardan bir tanesi de, 31 Temmuz 1959'da
başvurusunu yaptığımız Avrupa Topluluğu üyeliğidir; o zamanki adıyla, Avrupa
Ekonomik Topluluğu üyeliği.
Değerli milletvekilleri,
Avrupa Topluluğuna girmemiz gerektiğini, biz, parti olarak, yıllardır söylüyoruz.
Bu konuda, birçok partinin muhalefeti ve çekincesi olmasına rağmen, bizim,
parti olarak politikamızda, bu konuda, en ufak bir şaşma olmamıştır. Bugün
de, Türkiye'nin medenî dünyayla entegre olabilmesi için, ekonomisini düzeltmesi
için ve insanca yaşam standartlarının, bu ülkede, insanımıza sunulabilmesi
için, Avrupa Topluluğuna üye olmamız gerektiğini, bugün, yine iddida ediyoruz,
savunuyoruz; ancak, değerli milletvekilleri, bu tür reformlar, bu tür yenilikler
söz konusu olduğu zaman, bizim aklımıza, hemen, ya bir genel müdürlük kurmak
ya bir genel sekreterlik kurmak, bir bakanlık tesis etmek geliyor; bunun
doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye kadar, bürokrasisi merkezî ve hantal
olan, Türkiye kadar, genel müdürü, bakanı, müsteşarı, daire başkanı bol
olan, dünyada çok fazla ülke bulamazsınız.
Bakınız, biz, 63 milyon nüfusu
olan bir ülkeyiz; bizim 34 bakanımız var ve Türkiye'de de 82 000 makam
arabası var. Biz, 204 milyar dolar gayri safî millî hâsılası olan bir ülkeyiz;
34 bakanımız var ve 82 000 tane de makam arabamız var. Bu 82 000 tane makam
arabasının varlığı, Türkiye'deki bürokrasinin hacmini göstermektedir değerli
milletvekilleri. Japonya'ya bakıyorsunuz; Japonya'nın nüfusu 126 milyon,
3,5 trilyon gayri safî millî hâsılası var, makam arabası sayısı 10 000
küsur ve 12 de bakanı var.
Bakan sayısını artırmakla,
genel müdürlükler kurmakla, daire başkanlıkları tesis etmekle meselelerin
çözüldüğü görülmemiştir. Bakınız, biz, çevre meselelerini düzeltmek için,
çevre kirliliğini önlemek için, Türkiye'de, bir Çevre Bakanlığı kurduk.
Allahaşkına, değerli milletvekilleri, şu Çevre Bakanlığı kapanırsa, Türkiye,
çevre açısından hangi konuda zarar eder?! Çevre Bakanlığının varlığı ile
yokluğu arasında sizce bir fark var mıdır?! Müesseseleri büyütmek, bürokrasiyi
genişletmek, yeni yeni makamlar ihdas etmekle problemlerin çözüleceğini
düşünüyorsak, yanılıyoruz.
Bakınız, dün gece, sabahlara
kadar, Devlet Planlama Teşkilatının hazırladığı Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma
Planını görüştük. Bu kürsüye gelen bütün değerli sözcüler, bu programın,
ne kadar eksikliklerle, aksaklıklarla ve yanlışlarla dolu bir program olduğunu
söylediler. Bunu kim hazırladı; Devlet Planlama Teşkilatındaki uzmanlar
ve bürokratlar hazırladılar. Devlet Planlama Teşkilatı da, başlangıçta
80, 90 kişiden oluşan, hacmi bu olmayan küçük bir kuruluştu; ama, bugün,
600 küsur insan çalışan dev bir müessesedir. Gelin, Türkiye'ye bir iyilik
daha yapalım, şu Devlet Planlama Teşkilatını ortadan kaldıralım, daha rahat
ederiz, buna emin olun, daha rahat ederiz.
Değerli milletvekilleri,
bu merkeziyetçi ve hantal yapıyı terk etmek zorundayız. Bakınız, Prens
Sabahaddin Bey, 1899 yılında, Avrupa'da bir proje geliştirdi, projenin
adı "teşebbüsü şahsî ve ademi merkeziyet" idi; yani, kişisel girişimcilik
ve merkeze bağımlı olmama meselesiydi. Aradan geçen 101 yıla rağmen, elbette,
üniter devlet yapısını koruyarak, üniter devlet yapısına zarar vermeden,
yetkileri mahallî idarelere, yetkileri özel idarelere devrederek şu Ankara'daki
bürokratik kilitlenmeyi çözmek zorundayız değerli milletvekilleri. Prens
Sabahaddin'in 101 yıl önce tartıştığı, program halinde, proje halinde kamuoyunun
gündemine getirdiği meseleyi, biz, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak
hâlâ çözemedik. Onun için, 76 personeli olan bir Avrupa Birliği genel sekreterliğinin
kurulmasına, elbette, prensipte karşı değiliz. Avrupa Birliğine giden yolun
çok zahmetli, meşakkatli ve uzun ince bir yol olduğunu hepimiz biliyoruz
ve bunun için çok çaba sarf edilmesi gerektiğini de biliyoruz. Devletteki,
hükümetteki, ülkedeki kurumlar arasında koordinasyonu sağlayacak bir müessesenin
kurulması, elbette gereklidir; ama, göreceksiniz ki, değerli milletvekilleri,
bu 76 kişiyle başlayan müessese, çok kısa bir süre sonra dev bir kuruluşa
dönecektir ve her geçen yıl eleman sayısı katlanacaktır, bunu yaşarsak
göreceğiz.
Değerli milletvekilleri,
bu yapılanmanın, bu kurumsallaşmanın dışında, Avrupa Birliğine girmek için
yapılması gereken en önemli şeyin mantalite değişikliği olduğunu iddia
ediyoruz. Öncelikle, Avrupa Birilğine girmemiz için, şunu bunu değiştirmeden
önce, kafa yapısının değişmesi lazım; halk için olan, millet için var olan
bir devlet anlayışının bu ülkede hâkim kılınması lazım.
Bakınız, Kopenhag kriterlerinin
1 inci maddesinde en önemli olarak vurgulanan şey, demokrasinin güvenceye
alınmasıdır. Demokrasinin güvenceye alınmasının temel şartı, Türkiye Büyük
Millet Meclisinin sağlam, kararlı bir şekilde çalışması ve bu Meclise verilen
yetkileri kullanmasından geçer.
Değerli milletvekilleri,
bugün, üzülerek belirteyim ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin elinden
yasama faaliyeti bile ciddî manada alınmıştır. Eğer, bu ülkede güçler ayırımı
varsa, yasama, yürütme ve yargı diye üç kuvvet varsa, bu kuvvetlerden olan
yasama Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmişse, biz bunu kullanmak durumundayız;
icra, yani yürütme organı, fiilî olarak yasamayı eline geçirmiştir. 21
inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli mensupları 500 küsur
tane kanun teklifini Meclis Başkanına sunmuşlardır; siyasî parti gruplarının
sunmuş oldukları kanun teklifleri vardır; ancak, bunlardan kanunlaşanların
sayısı bir elini parmaklarının geçmeyecek kadar azdır. Nereden gönderiliyor
bu kanunlar; bugüne kadar yasalaşan metinlerin hemen hemen hepsine yakını,
hükümetin Meclise sevk ettiği tasarılardır. Başbakanlıktaki Kanunlar ve
Kararlar Genel Müdürlüğünde bürokratlarımız otururlar, kanunları hazırlarlar,
komisyonlarda hükümetin çoğunluğu vardır, meseleler yeteri kadar müzakere
edilmeden orada oylamaya tabi tutulur, Genel Kurula iner, Genel Kurulda
da "kabul edenler, etmeyenler" parmaklar kalkar ve iner; bu yasaların çoğu,
Meclisten bu şekilde geçer değerli milletvekilleri. Bizim için hayatî önemi
haiz olan birçok yasa tasarısı bu Mecliste gereği gibi tartışılmadığı için,
tekrar tekrar, efendim, şu konuda bir aksaklık vardır, şu konu da göz önünde
bulundurulmamıştır, şu konu da yeteri kadar kapsayıcı değildir diye -vergi
mevzuatında olduğu gibi, Bankalar Kanununda olduğu gibi- bunlar tekrar
tekrar önümüze gelir.
Değerli milletvekilleri,
tekrar belirtiyorum, Avrupa Birliğine giden yolda ilk madde, Türkiye'de
demokrasinin bütün kurumlarıyla, kurallarıyla oturmasıdır. Bunun da temel
şartı, Meclisin omurgalı bir vaziyette, omurgası sağlam bir vaziyette durması
"egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine sahip çıkması ve kendi
yetkisinde olan, kendisine verilen bazı yetkileri başkalarına devretmemesi
veya devredilmesine tahammül ve müsamaha etmemesinden geçer. Parlamento
sağlam durursa, bu ülkede parlamenter demokrasi yaşarsa, Avrupa Birliğine
girme sürecimiz kısalır. Bakınız, medenî dünyada parlamenter demokrasi,
artık, yerini katılımcı demokrasiye terketmektedir. Sadece parlamenter
demokrasi de yeterli değildir; sivil toplum örgütlerinin katıldığı, milletin,
vakıfların, derneklerin, sendikaların katıldığı; bunların hesaba alındığı,
bunların sözlerinin ciddiye alındığı bir parlamenter sistem, bu ülkede
tesis edilmelidir. Bunun da yolu, yine dediğim gibi, biz Türkiye Büyük
Millet Meclisi mensuplarının, bu konuda...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) –
Sayın Başkan, selamlayıp, konuşmamı bitireceğim.
BAŞKAN – Sayın Çelik, selamlarsanız,
minnettar kalırız.
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) –
Değerli milletvekilleri, bu mesele, bizim duyarlılığımızdan geçmektedir.
Bu konuyla ilgili başka söyleyeceklerimiz vardır, müteakkip maddelerde
görüşlerimizi arz edeceğiz.
Yüce Heyetinizi saygılarımla
selamlıyorum efendim. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Çevik.
Gruplar adına başka söz isteyen?..
Yok.
Şahsı adına, İzmir Milletvekili
Sayın Rahmi Sezgin; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)
Süreniz 5 dakika Sayın Sezgin.
RAHMİ SEZGİN (İzmir) – Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde şahsım adına
söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, saygılarımı sunuyorum.
Avrupa Birliğinin 10 Aralık
1999 tarihinde gerçekleştirdiği Helsinki Zirvesinde Türkiye'nin tam üyelik
adaylığının tescili, Avrupa Birliğiyle ülkemiz ilişkilerini olumlu bir
boyuta taşımıştır. Tam üyelik süresince kamu kurum ve kuruluşlarında kendi
görev alanlarına giren konular üzerinde yoğun bir çalışmanın yürütülmesi
ve bu çalışmaların işbirliği içerisinde yapılması büyük önem kazanmıştır.
Adı geçen genel sekreterliğin çalışmalarının düzenli ve koordineli olabilmesi
açısından Başbakanlığa bağlı olması ve bütçenin Başbakan onayıyla gerçekleşecek
transferlerle karşılanmasında yarar olacaktır. Görev yetkileri önceden
belirlenen genel sekretere, faaliyetlerde yardımcı olmak üzere en az üç
genel sekreter yardımcısının görevlendirilmesi de uygun olacaktır. Adı
geçen genel sekreterliğin çalışmalarının başarıya ulaşabilmesi ve plan
ve program dahilinde yürütülmesi için, söz konusu genel sekreterliğin teşkilat
ve görevlerine ilişkin esaslar düzenlenmelidir.
Sayın milletvekilleri, Türkiye
açısından büyük önem taşıyan Avrupa Birliğine tam üyelik ve her konuda
Avrupa Birliğine uyum için, gerekli işlemlerin ve teşkilatlanmanın oluşmasına
ihtiyaç vardır. Bugüne kadar kurulan pek çok Avrupa Birliğiyle ilgili birimlerin,
ne yazık ki, pek verimli olmadağı ortaya çıkmıştır. Ekonomik uyumun özel
sektörü de ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, adı geçen oluşumda Türkiye
Odalar ve Borsalar Birliği gibi kuruluşların da temsil edilmesinde yarar
olacaktır. Kurulması öngörülen genel sekreterliğin, uygulamadan ziyade,
çeşitli kuruluşların çalışmalarının koordinesinden ve yönlendirilmesinden
sorumlu olması gerekmektedir.
Sayın milletvekilleri, ülkemizin
tam üye adayı olması, Avrupa Birliğiyle ülkemizin iyi yönde gelişmesine
ve bugüne kadar taahhüt edildiği halde gerçekleşmeyen yardımların olumlu
yönde hız kazanmasına neden olmuştur. Toplumumuzun her kesiminde Avrupa
Birliğine üyeliğimiz büyük istek ve destek görmektedir.
Sonuç olarak, Avrupa Birliği
Genel Sekreterliğinin kurulmasının ülkemiz adına büyük önem taşıdığını
bir kez daha vurgulayarak, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (DSP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Efendim, şimdi,
söz sırası, Ağrı Milletvekili Sayın Nihai... Nidai Seven... Affedersiniz
efendim... Ne yapalım yani... 119 uncu Birleşimden beri uykusuz devam ediyoruz
Sayın Seven.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Ağrılılar
hep sizi izliyorlar yani...
BAŞKAN – Buyurun Sayın Seven.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sayın
Başkanım, değerli milletvekilleri; 504 sıra sayılı kanun tasarısı hakkında
şahsım adına bazı konuları sizlere arz etmek istiyorum; hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
Biliyorsunuz, 1963 yılından
beri, özellikle otuzyedi yıllık bir süreç içerisinde, Avrupa, devamlı Türkiye'ye
yanlış yapmıştır. 1996 yılından itibaren gümrük birliğine kabul edilmemiz,
10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Binyılın Bildirgesinin kabul edilmesi, yine,
13 Ekim 1999'da Avrupa Komisyonu tarafından Mesafe Raporunun ve Karma Belgesinin
yayımlanmasıyla Türkiye'nin hangi süreç içerisinde olduğu görülmektedir.
Malumlarınız olduğu üzere,
Bulgaristan, Slovenya, Romanya, Polonya, Malta, Litvanya, Letonya, Estonya,
Kıbrıs, Polonya, Slovakya ve Çek Cumhuriyetleri arasında 13 üncü ülke olarak
Türkiye, Avrupa Birliğine aday ülkeler arasında en güçlü ülke olarak görülmektedir.
Türkiye'nin özellikle 21
inci Yüzyılda önemli iki hedefi olmalıdır. Bunlardan bir tanesi, Türkiye
ile tarihi paylaşmış toplumların yaşadığı coğrafyanın büyük önemi vardır.
Aynı inancı, aynı kültürü, aynı dili paylaştığımız insanların var olduğu
coğrafya olan Kafkasya, Ortaasya, Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Sudan,
Yemen gibi ülkelerle yıllardır ortak özellikleri paylaşmışızdır.
Yine, ikinci hedef olarak,
Avrasya'da Türkiye'nin belirleyici ve merkezî bir konumda yer alması, bizler
için çok önemli bir olaydır. Türkiye'nin, bütün geleceğini sadece Avrupa
Birliğine bağlaması doğru değildir. Türkiye, artık, kendi bilgi birikimini,
kendi tarihini, kendi gücünü dışsiyasette daha etkin bir şekilde ortaya
koyan bir ülke olmalıdır. Ülkemizin, imaj yönünde, gücünün etkinliği konusunda
hiçbir eksiği bulunmamaktadır. Dünyada kendimize duymuş olduğumuz güveni,
bizim, en iyi şekilde, dünya ülkelerine göstermemiz gerekmektedir.
Avrupa Birliğinin, biliyorsunuz,
özellikle 29 bölüm ve 110 000 sayfadan teşekkül bir mevzuatı bulunmaktadır.
Bugün, özellikle iki üç yıl içerisinde gerek Devlet Planlama gerekse bakanlıklar
nezdinde yapılan çalışmalarla, bu 110 000 sayfalık mevzuatın neredeyse
yüzde 60'ı incelenmiş, 18 bölümü tamamen tasnif edilmiş, geriye kalan 13
bölümlük kısmı da tamamen bitirilmiştir. Bunların içerisinde, malumunuz
olduğu üzere, şirketler hukuku, rekabet, devlet yardımları, ekonomik ve
parasal birlik, istatistik, KOBİ'ler, bilim ve araştırma, eğitim ve staj,
kültür, görsel, işitsel, sanayi politikaları ve hizmetlerin serbest dolaşımı
ile sermayenin serbest dolaşımı bulunmaktadır.
Bugün, Avrupa Birliği değerlendirmesi
yapılırken, Türkiye'nin, Avrupa Birliği nezdinde herhangi bir aday ülke
olmadığını mutlaka bilmemiz gerekir. Türkiye, buraya, kendi kimliğiyle,
kendi tarihiyle katılmalıdır. Avrupa Birliğine Türkiye'nin getirdiğini,
başka hiçbir ülke getiremez.
Yine, Türkiye, kendi tarihiyle,
kendisine özgü bir medeniyet ve modern bir İslam ülkesi olarak, yeni bir
modelle, çağı paylaşma modeliyle, çoğulcu demokrasi anlayışıyla, yepyeni
bir model olarak Avrupa Birliğinin karşısına çıkmalıyız.
Bugün, Avrupa Birliği nezdinde,
Türkiye'nin yapmış olduğu otuzyedi yıllık süreçte, eğer, Avrupa bize yanlış
yaptıysa, biz, yapacağımız çalışmalarla, etkinliğimizi, gücümüzü bütün
dünyaya gösterdiğimiz gibi, Avrupa'ya da göstermemiz gerekir ve bu konuda,
Avrupa Birliğine yaklaşırken, tamamıyla, hem cumhuriyet sahibi olduğumuzu
hem de Müslüman ülke olduğumuzu unutmamalıyız.
Bu 504 sıra sayılı kanun
tasarısının, özellikle, 1 inci maddesinde, Avrupa Birliği...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
NİDAİ SEVEN (Devamla) – Bitiriyorum
efendim.
BAŞKAN – Siz, Ağrılılara
beni şikâyet ettiniz; onun için, buyurun, bitirin. Biz Ağrı'yı çok severiz.
NİDAİ SEVEN (Devamla) – Sağ
olun. Biz Ağrılılar da sizi çok seviyoruz.
Türkiye'nin Avrupa Birliği
üyeliğine hazırlanmasına yönelik çalışmaların, kamu kurum ve kuruluşlarının
nezdinde belirli programlar, belirli planlar ve belirli uyum içerisinde
yapılması, yapılan çalışmaların bir an önce gerçekleştirilmesi konusunda
özellikle Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin kurulması uygun olacaktır.
Ben, bu vesileyle hepinizi
saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sayın Seven teşekkür
ederim.
Sayın Bakan yerinden bir
açıklama yapacaklar; buyurun.
DEVLET BAKANI YÜKSEL YALOVA
(Aydın) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Önce, değerli konuşmacı arkadaşım
Nidai Seven'e teşekkür ediyorum; ancak, zabıtlarda yanlış anlaşılabilir
endişesiyle, kendisinin gerçek düşüncesini de yakından bildiğim için, bir
haksızlığa uğramaması amacıyla, bir hususu açıklığa kavuşturmak istedim.
Bildiğiniz gibi, Avrupa Birliği
Kıbrıs ile değil, Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle müzakere yapıyor. Yine,
hepimizin bildiği, bütün dünyanın bildiği gibi de, biz, sadece, Türkiye
Cumhuriyeti olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanıyoruz. Sayın konuşmacının
"Kıbrıs" sözcüğü, bizim Türkiye'de herkesin anladığı gibi, Güney Kıbrıs
Rum Yönetimidir diye düşünüyorum. ileride başka türlü bir haksızlığa, haksız
bir yoruma uğramasın diye, onun için, kendisinin de hoşgörüsüyle, düzeltme
yapmak istedim.
Teşekkür ederim.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Tabiî,
Güney Kıbrıs olarak söyledim; haklısınız Sayın Bakan; teşekkür ederim.
BAŞKAN – Sayın Bakan, teşekkür
ediyorum efendim.
Efendim, 1 inci madde üzerinde
görüşmeler tamamlandı.
1 inci maddeyi...
CEVAT AYHAN (Sakarya) – Karar
yetersayısının aranılmasını istiyoruz.
-----
BAŞKAN – Karar yetersayısı
vardır.
1 inci madde kabul edilmiştir.
2 nci maddeyi okutuyorum:
Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin
görevleri
MADDE 2. – Avrupa Birliği
Genel Sekreterliği; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde Dışişleri
Bakanlığınca yürütülen dış ilişkilerin koordinasyonu ve katılım müzakereleri
dahil tüm dış temas ve müzakereler çerçevesinde aşağıda belirtilen görevleri
yürütür.
a)Kamu kurum ve kuruluşlarınca
yürütülecek iç uyum çalışmalarında plan ve programlara uygun olarak koordinasyonu
sağlamak,
b)Türkiye’nin Avrupa Birliği
üyeliğine hazırlanması amacıyla oluşturulacak kurul ve komitelerin sekreterya
hizmetlerini yürütmek ve anılan kurul ve komiteler tarafından alınan kararların
uygulanmasını yönlendirmek,
c)Hükümetin ve oluşturulacak
kurul ve komitelerin kararları doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemeleri
yapmak,
d) Görev alanına giren konularda
sözleşme ile yurtiçi veya yurtdışında gerçek ve tüzel kişilere araştırma,
etüt ve tercüme işleri yaptırmak,
e)Yerine getirmekle yükümlü
olduğu hizmetlere ilişkin olarak yönetmelik, tebliğ, genelge ve benzeri
düzenleyici işlemleri Başbakanlık vasıtasıyla yapmak.
BAŞKAN – Efendim, 2 nci madde
üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan
Polat; buyurun efendim.
FP GRUBU ADINA ASLAN POLAT
(Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 504 sıra sayılı Kanun
Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına söz almış
bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.
Kanun tasarısının bu maddesi,
Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin görevlerini düzenlemektedir. Bu görevleri
kısaca:
a) Kamu kurum ve kuruluşlarınca
yürütülecek iç uyum çalışmalarında plan ve programa uygun koordinasyonu
sağlamak,
b) Hükümetin ve oluşturulacak
kurul ve komitelerin kararları doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemeler
yapmak,
c) Görev alanına giren konularda,
sözleşmeyle, yurtiçi ve yurtdışında gerçek ve tüzelkişilere araştırma,
etüt, tercüme yaptırmak,
d) Hizmet alanıyla ilgili
tebliğ, genelge ve benzeri düzenleyici işleri Başbakanlık vasıtasıyla yapmak.
Esasında, Sekizinci Beş Yıllık
Kalkınma Planının 331 inci ve müteakip paragraflarında da "Helsinki Zirvesi
Sonuç Belgesinde, Türkiye için de diğer aday ülkelere olduğu gibi bir Katılım
Ortaklığı hazırlanması öngörülmüştür" denilmektedir ve Türkiye için bu
maksatla ulusal plan hazırlanacağı, bunun için de esasın Kopenhag Kriterlerine
uyum olacağı belirtilmektedir.
Planın 328 inci paragrafında,
Türkiye ile katılım müzakerelerinin, Türkiye'nin Kopenhag siyasî kriterlerini
yerine getirmesinin ardından başlatılacağının zirvede kesin bir şekilde
belirtildiğinden bahsedilmektedir.
Şimdi, Türkiye'nin, bu şartlar
altında esas karar vereceği nokta;
1- Gerçekten Avrupa Birliğine
girmek istiyor muyuz?
2- Buna kendimizi hazır görüyor
muyuz?
3- Girmeye kararlı isek,
bunu en çabuk nasıl sağlayabiliriz?
Sorularına verilecek cevaplardır.
Bu konuda kamuoyunda son
günlerde yapılan tartışmalarda ortaya çıkan netice, Türkiye'de sivil kesimde,
Avrupa Birliğine girme konusunda kesine yakın bir birlik sağlanmış durumdadır.
Fakat, bazı siyasî parti genel başkanlarınca "devlet" olarak nitelenen
kesim ise bu konuda istekli görünmemektedir. Bu kanıyı kuvvetlendiren en
önemli gelişme ise, son Millî Güvenlik kararlarıdır. Bu kararların özü,
Türkiye'nin, Kopenhag siyasî kriterlerini kabul edecek durumda olmadığıdır.
Fakat, ülkemizde, Avrupa Birliği konusunda toplum öyle bir noktaya gelmiştir
ki, artık, bu noktadan geriye dönüş mümkün değildir. Onun için, ülkemizi
Avrupa Birliğine hazırlamak için gerekli uyum çalışmalarına, yurt içinde
ve yurt dışında gerekli çabaları göstererek başlamalıyız.
Millî Güvenlik Kurulunun
ve birkısım sivil kesimlerin de Avrupa Birliğine uyum konusunda en büyük
endişesi, bu birlik içerisinde üniter devlet yapısının çözülmesi, Kıbrıs
ve Ege sorunlarıdır. Bu sorunların en önemlisi görülen üniter devlet yapımızın
gerçek anlamda sağlanmasının temeli, insan hakları ve düşünce özgürlüğü
önündeki engellerin kaldırılmasından, ülkemizin, ekonomik yönden komşularının
ilerisinde olmasından ve bu toplumda yaşayan herkesin, kendisini bir özgüven
ve gururla bu ülkenin saygın bir vatandaşı olarak görmesinden geçer. Bunun
en temel öğesi, devletin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının önemli bir
bölümünü, irticaî ve bölücü sebepler adı altında iç düşman diye görmemesinden,
algılamamasından geçer. Bunun en temel şartı ise, Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki,
hiçbir ama hiçbir kurumun, kendini, bu Meclisin üzerinde veya eşit olarak
görmemesinden, bu ülkenin her kurumunun bu Meclisi kendisinin amiri ve
üst kurumu olarak görmesinden ve kabul etmesinden geçer; yani, sivil idarenin,
Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de egemen olmasından
geçer.
Peki, Avrupa Birliğine katılım
yolunda 13 aday ülkeye yönelik olarak Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan
1999 yılı ilerleme raporları Türkiye'yi nasıl görüyor; bir de, bu konuyu
irdelemek ve tartışmak isteriz.
Aday ülkelerin katılım yönünde
ilerleme raporları ve karma belge 1999'un beşinci bölümünde şu noktalara
dikkat çekildiğini görürüz. Durum değerlendirmesi bölümünde, Ekim 1998'de,
komisyonun, stratejiyi yılda 50 milyon Euro tutarında bir malî paketle
desteklemek üzere tasarlanan ve hâlâ Avrupa Parlamentosunda bekleyen iki
teklif ortaya koyduğu belirtilmekte ve Türkiye için, Avrupa stratejisinin,
diğer aday ülkelere kıyasla daha dar bir çerçevede ele alındığı belirtilmektedir.
Yine devamla, özellikle,
uyumlulaşma sürecine destek olabilecek Avrupa Birliği malî yardımının kısıtlı
kaldığı da kabul edilmektedir.
Yine, burada, esas olan,
eğer Avrupa Birliğine üye olmayı cidden istiyorsak, bir an önce olmalıyız.
Belki, bugünden yarına, Avrupa Birliğine tam üye olabilsek, ülkemize 15
milyar dolara yakın bir kaynak transferinin mümkün olabileceği, uzmanlarca
belirtilmektedir.
Yine, aynı çevrelerin önemli
itirazı ise şu yöndedir: Avrupa Birliğinin, fakir ülkelere giden fonları
azaltma yolunda ciddî bir çabası olduğu ve misal olarak, ortak tarım çerçevesinde
verilen fonların düşürüldüğü ve bunların tamamen ortadan kaldırılması için,
başta İngiltere olmak üzere, birtakım üye ülkelerde ciddî bir gayretin
görüldüğü belirtilmektedir. Yine, uyum fonlarının azaltılması yönünde de
çalışmalar başlamıştır.
Burada, önemli olan, yeni
üye olmak isteyen ülkelerin genellikle Doğu Avrupa ülkeleri olduğu, bunların
da ekonomik yönlerinin bizim gibi iç açıcı olmadığı, dolayısıyla, bizim
gibi üye oldukları takdirde, fonları tüketecek bu aday ülkeler içerisinde,
diğerinden bir basamak önde giden çok daha avantajlı olacaktır.
Onun için, Avrupa Birliğinin,
fonlarını tüketmiş ve ekonomik yönden eski desteğini sağlayamayacağı bir
döneme girmeden üye olmak, ekonomik yönden çok daha avantajlı olacaktır.
Bu bakımdan, 1970'li yılların son dönemlerinde, Yunanistan, Avrupa Birliğine
aday olmak için müracaat ettiğinde, müracaat etmeyip treni kaçıranların
tarih önündeki vebali büyük olacaktır.
Yine, raporun, Türkiye'nin
üyelik kriterlerini yerine getirmekte kaydettiği ilerleme bahsinde, politik
kriterler bölümünde şöyle denilmektedir: "Temel haklara saygı, aday ülkelerde
genel olarak garanti edilmiştir, aday ülkelerin çoğu, temel insan hakları
belgelerini onalaylamaktadır."
Geçen yılki raporda işaret
edilen sorunlar açısından, Türkiye'nin durumunda az bir gelişme kaydedilmiştir.
Komisyon, insan haklarına ve azınlıkların haklarına saygı konusundaki eksikliklerden
ve Millî Güvenlik Kurulu kararlarıyla ordunun politik yaşamda oynadığı
anayasal rolden kaygı duymaya devam etmektedir.
Kamu görevlilerinin insan
haklarını istismar etmesine karşı mücadelede, yetkili makamların niyetini
yansıtan bazı iyileştirmeler olmuştur. Bununla ilgili, son zamanlarda,
bazı yasal ve idarî düzenlemeler kabul edilmiştir" denilmektedir.
Burada net olarak görülmektedir
ki, eğer, bizim dışımızda kurulmuş ve bizlerin yıllardan beri büyük bir
arzuyla katılmak istediğimiz Avrupa Birliğine katılacak isek, katılmak
isteyen biz, isteksiz davranan onlar ise,o takdirde, bizlerin, onların
şartlarını kabul etmekten başka alternatifimiz kalmamakta, bunlar da Kopenhag
siyasî kriterlerine uymak ve bu kriterlerin, olmazsa olmaz şartı ise sivilleşmek,
dolayısıyla, Millî Güvenlik Kurulunun Genel Sekreterliğiyle birlikte sivilleşip
sivil idarenin emrine girmesidir.
Bu bölümün sonuç kısmında
"özet olarak, Slovakya'daki çok olumlu gelişmelerle, Türkiye hariç, aday
ülkelerin, hukukun üstünlüğüne saygı gösteren istikrarlı ve sağlam demokrasiler
inşa edilmesinde genel sicilleri iyileşmiştir" denilmektedir.
Burada acı olanın, raporun,
hukukun üstünlüğüne saygı gösterme konusunda, ülkemizi diğer aday ülkelerden
ayırmasıdır.
Açıkçası, hiç kimse, bir
şiir okuduğu için ömür boyu siyaset yasağı alan bir büyükşehir belediye
başkanını veya bir konuşmasından dolayı bir eski başbakanı cezalandırmayı
içine sindirememektedir. Dışarıdan, Avrupa Birliğinden, ülkemizin hukukî
durumunun net fotoğrafı işte budur.
Raporda, katılım stratejisi
olarak "Türkiye'deki reformları teşvik etmek ve desteklemek için Avrupa
stratejisi temelinde şu adımlar atılmalıdır:
a) İnsan hakları konusunda,
özel atıf yapılarak, politik diyaloğun artırılması,
b) Tüm katılım öncesi Avrupa
Birliği malî yardım kaynaklarının tek bir çerçevede eşgüdümünün sağlanması,
c) Bütün topluluk proğramları
ve kurumlarına tam katılım oranı,
d) Müktesebatın benimsenmesi
için bir ulusal programla birlikte bir katılım ortaklığının kabul edilmesi,
e) Türkiye'nin, mevzuat ve
uygulamalarını uyumlaştırmak, müktesebatının analitik bir incelemesine
yönelik bir sürecin başlaması."
İşte, bilhassa bu konular
dahi, bugün kurmak istediğimiz Genel Sekreterliğin önünde ne kadar önemli
ve yoğun gündemin olduğunun en önemli belirtileridir. Genel Sekreterliğin,
bu konuları en kısa ve en kapsamlı bir şekilde yerine getirebilmesi için
yoğun bir çalışma içinde olması gerekmektedir.
"Resmî sonuçlar" bölümünde,
komisyon, Avrupa Birliği Konseyine şu tavsiyelerde bulunmaktadır: "Türkiye
bundan böyle aday ülke olarak kabul edilmiştir; ancak, bu aşamada müzakerelerin
açılması söz konusu değildir" denilmekte ve "Türkiye'nin, gümrük birliği
çerçevesindeki yükümlülüklerinin çoğuna uymaya devam etmektedir; özellikle,
rekabet ve gümrük alanlarında müktesebatıyla tam bir uygunluk sağlamak
için ilave gayretler sarf edilmelidir. Avrupa stratejisinde, belirlenen
alanların çoğunda uyumlulaşma çabaları devam etmiştir; ancak, Türkiye,
idarî yapılarını daha fazla modernleştirmeli ve personel eğitimini artırmalıdır.
Görüldüğü üzere, bu bölümde,
insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlık hakları konusunda getirilen
eleştiriler kadar yoğun bir eleştiri olmayıp, birtakım temennilerle bölüm
geçiştirilmektedir.
Türkiye'nin, katılım yönünde
ilerlemesine ilişkin komisyon raporunun "düzenli rapor" 1999 ikinci bölümünde
ise "Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler" bölümünün "son gelişmeler"
kısmında, özellikle Apo konusu incelenmekte, inanç özgürlüğü ve dindarlara
yapılan baskılar konusunu, âdeta, geçiştiren Avrupa Birliği, bu bölüme
ise oldukça geniş yer ayırmaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın
Başkan, şahsım adına da söz istemiştim...
BAŞKAN – Şahsınız adına vermeyeceğim;
buna ilave edelim. Olmaz mı?
ASLAN POLAT (Devamla) – Şahsım
adına da...
BAŞKAN – Şahsınız adına değil...
Kaç dakika daha süre istiyorsunuz?
ASLAN POLAT (Devamla) – Şahsım
adına istediğim sözü de verirseniz konuşmamı bitirebilirim ve başka söz
almama gerek kalmaz.
BAŞKAN – Şahsı adına söz
isteyen başka milletvekilimiz de olduğu için... Üst üste gelmiyor. Siz
toparlayın; süre vereyim size.
Buyurun efendim; nerede keseceğinizi
bilirsiniz. Yine şahsınız adına da söz veririm.
ASLAN POLAT (Devamla) – Peki.
Netice olarak, görüldüğü
gibi, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurmakla iş bitmiyor, belki yeni
başlıyor; çünkü, Avrupa Birliğine katılımın esası olan farkları kabul edip
içine sindirme, ifade ve fikir özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, eğitim
hakkının kutsallığı gibi konuları çözmedikçe bu konuda bir adım dahi atmış
olamayız.
Kanun tasarısının hayırlı
olmasını diler, hepinize saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
efendim.
İkinci söz, Doğru Yol Partisi
Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik'te.
Buyursunlar efendim. (DYP
sıralarından alkışlar)
DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK
(Van) – Değerli Başkan, sayın milletvekilleri; bugün görüşmekte olduğumuz
yasa tasarısı, eğer, bu Meclisten geçerse, 21 inci Dönem milletvekilleri
olarak 200 üncü kanunu çıkarmış olacağız. Hayırlı uğurlu olsun. Allah nazardan
saklasın. Meclisimiz, bir kanun makinesi gibi çalışıyor. Kutluyorum; ancak,
değerli milletvekilleri, bu seri kanun çıkarma meselesi ne kadar sağlıklıdır;
ayrıca bunun tartışılması lazım.
Bakınız, biz 1982 yılından
beri, bir darbe sonrası hazırlanan bir Anayasayla idare ediliyoruz. Avrupa
Birliğine girme sürecide önümüze çıkan en büyük engellerden, handikaplardan
birinin bu olduğu bütün değerli milletvekillerince bilinmektedir.
Bu Parlamentoda, bu Anayasayı
değiştirecek iradenin olduğuna inanıyorum. Ama, nedense, bizi bağlayan
birileri mi var, bilmiyorum, bu konuda bir türlü bir konsensüse varıp,
hepimizin şikâyet ettiği, hepimizin antidemokratik hükümler içerdiğini
düşündüğümüz, hepimizin bir yığın haksızlıklarla, yanlışlıklarla dolu olduğunu
ifade ettiğimiz bu Anayasayı değiştirme yönünde bir gayret, bu Mecliste,
nedense, görülmüyor. Zaman zaman bazı maddeleri değiştiriyoruz. Bu maddeleri
de daha çok Batının diretmesi veya önümüze sürmesi sürecinde değiştiriyoruz.
Değerli milletvekilleri,
bir yasal değişiklik yaparken veya bir kanun çıkarırken, birileri böyle
istiyor diye değil, Avrupalılar bunun böyle olmasını istiyor diye değil,
bizim halkımız, bizim insanımız, bizim ülkemiz buna layık olduğu için yapalım.
Bakınız, Devlet Güvenlik
Mahkemelerindeki asker üyeyi, Anayasa değişikliği yaparak çıkardık. Bunu
niçin çıkardık; kendimiz istediğimiz için mi çıkardık? Bu soruyu kendi
kendimize sormak zorundayız.
Tanzimat Fermanından beri
bu ülkede yapılan yapısal değişikliklerin büyük bir çoğunluğu kendi isteğimizle,
kendi iç dinamiklerimizin dürtmesiyle değil, daha çok, dışarıdan müdahalelerle
yapılmıştır. Artık bunun terk edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Anayasa başta olmak üzere,
Avrupa Birliğine giden yolda ciddî hukukî düzenlemeler yapmak zorundayız.
Türk Ceza Kanununda, Siyasî
Partiler Kanununda çok ciddî değişiklikler yapılması lazım değerli milletvekilleri.
Bizim Anayasamız "lakin",
"ancak", "fakat" kelimelerinin en fazla kullanıldığı anayasalardan biridir.
Bir bakıyorsunuz bir hüküm:"Din ve vicdan hürriyeti önünde hiçbir engel
yoktur; ancak..." "İnsanlar düşüncelerini hür ve serbest bir biçimde ifade
edebilirler; ama..." Bu amaların, ancakların, lakinlerin,fakatların bol
bulunduğu bu Anayasayı değiştirmek zorundayız. Bunu değiştirmediğimiz sürece
de, Batıyla hukukî anlamda entegrasyonumuzun düşünülmesi mümkün değildir.
Değerli milletvekilleri,
Avrupa Birliğine girebilmemiz için Avrupa'nın önümüze sürdüğü ve Avrupa
Birliği müktesebatı denen 31 başlık ve maddeden oluşan bir uyum yasaları
programı vardır; bunlarda ne kadar mesafe kat ettik?.. İfade edilmektedir
ki, Avrupa Birliğiyle bizim hukukî entegrasyonumuz için uyum kanunlarımız,
ancak yüzde 10 mertebesindedir. Peki, bu yüzde 90'lık kısmını ne zaman
yapacağız?.. Bu konuda elimizi çabuk tutmamız lazım.
8 inci Beş Yıllık Plan çerçevesinde
Sayın Sanayi ve Ticaret Bakanımız bu kürsüden bir şey söylediler, dediler
ki -ki, bu, zaten, 8 inci Beş Yıllık Kalkınma Planında da ifade edilmiştir-
Cumhuriyetin 100 üncü yılında, yani, 2023 yılında Türkiye için bir perspektif
çizilmiştir ve deniyor ki, Türkiye 2023 yılında kişi başına düşen gayri
safî millî hâsılası 20 000 dolar olan bir ülke olacaktır ve böylelikle,
Avrupa Birliği standartlarına ulaşılacaktır.
Değerli milletvekilleri,
biz, 2023 yılında kişi başına düşen gayri safî millî hâsılası 20 000 dolar
olan bir ülke olduğumuz zaman, bu yirmiüç yıl boyunca Avrupalıların uyuyacağını
falan mı düşünüyoruz?! Bugün, bakınız, Avrupa Birliği ülkelerinde kişi
başına düşen bu gayri safî millî hâsılanın ortalaması 23 500 dolardır;
bugün bile, 23 500 dolardır. Benim ülkemde kişi başına düşen gayri safî
millî hâsıla, 3 160 dolardı; 57 nci hükümet sayesindeki bu 6,4'lük küçülmeden
sonra 2 878 dolara inmiştir. Avrupa Birliğinin en fakir ülkesi Portekiz'dir;
Portekiz'de kişi başına düşen gelir 11 600 , Yunanistan'da 11 800 dolardır
değerli milletvekilleri.
Biliyorsunuz, Kopenhag kriterlerinin
en önemlilerinden birisi -bu, Maastricht kriterlerinde teyit ve tekit edilmiştir-
özellikle, o ülkelerin ekonomik durumu değerlendirilirken bütçe açığı,
faiz, enflasyon gibi bazı kıstaslar getirilmiş olmasıdır. Bizim ülkemizde
enflasyonun durumu malum.
Avrupa Topluluğuna mensup
olan ülkelerden, yine enflasyonu en yüksek olan ülkelerden birisi Portekiz'dir,
yıllık enflasyon 2,7'dir değerli milletvekilleri. Bir tarafta, yıllık 2,7'lik
bir enflasyon -bu, bizim aylık enflasyonun bile yarısı kadardır- öte yanda,
yüzde 60'lık enflasyon olduğu zaman biz, seviniyoruz, çok şey başardığımızı
söylüyoruz!
Değerli milletvekilleri,
biz, millet olarak, üzüntülerimizi de sevinçlerimizi de bir dozda tutmayı
pek beceremeyiz; sevindiğimiz zaman aşırı seviniriz, üzüldüğümüz zaman
da aşırı üzülürüz. Avrupa Birliğine üye olmak, aslında, Türkiye için elbette
önemlidir; ancak, bu, zil takıp oynayacağımız kadar büyük bir başarı olarak
kabul edilmemelidir. Kaldı ki, Avrupa Birliğine üye olarak alınırken Türkiye
Cumhuriyeti bazı bedeller ödemek zorunda kalmıştır.
Dönemin Cumhurbaşkanı, yani,
Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, bu Helsinki Zirvesinin
ardından Ankara Ticaret Odasında düzenlenen Helsinki Zirvesi Ardından Türkiye-Avrupa
Birliği İlişkileri Panelinde 15 Aralık 1990'da yaptığı konuşmada bakın
ne diyor değerli milletvekilleri; dönemin Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel, bakınız ne diyor: "Helsinki kararının bazı paragraflarının bizim
açımızdan tartışmalı yönleri bulunduğu bir vakıadır; ancak, unutulmamalıdır
ki, bu karar, bizim temsil edilmediğimiz 15 üyeli Avrupa Birliği Konseyi
tarafından alınmıştır ve Yunanistan ile diğer 14 ülke arasındaki müzakereler
sonucunda oluşmuş bir 'al-ver' dengesini yansıtmaktadır."
Bunu, Helsinki Zirvesinin
ardından dönemin Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel söylemektedir. Avrupa
Birliğinin diğer 14 üyesi ile Yunanistan arasındaki bir "al-ver" pazarlığından
sonra, Türkiye, Avrupa Birliğine üye ülke olarak kabul edildi. Nedir bu
al–ver meselesi? Bize dediler ki, bu Kıbrıs meselesi, Kıbrıs, sizinle Yunanistan
arasında bir meseleydi; ancak, bu mesele, bundan sonra, Türkiye ile Avrupa
Birliği arasında bir meseledir. Ege meselesi, Yunanistan ile Türkiye arasında
bir meseleydi; ama, bundan sonra, bu, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında
bir mesele haline gelmiştir. Sayın Cumhurbaşkanının temas ettiği mesele
de budur değerli milletvekilleri.
Bir başarıya imza atılırken
övünmek, onur duymak, gurur duymak elbette bizim hakkımızdır. Ancak, başarılarımızı
mercek altına alarak, kendi kendimizi kandırmanın anlamı yoktur. 2023 yılında
Avrupa Birliğine kabul edildiğimizi varsayalım; çünkü, o zaman, Avrupa
Birliği kriterlerinin bize göstermiş olduğu hedeflere ulaşacağız.
2023 yılında, Türkiye'nin
tahmini nüfusu 90 milyondur değerli milletvekilleri. 90 milyonluk nüfusuyla,
Türkiye, Avrupa'nın en büyük ülkesi olacaktır, Avrupa Biriğinin en büyük
ülkesi olacaktır; destekleme fonlarından en fazla yararlanan ülke konumuna
gelecektir; Avrupa Parlamentosunda en fazla sayıyla temsil edilen bir ülke
konumuna gelecektir. Eğer, biz, Avrupa Birliğine üyelik meselesini 2023
yılına kadar bırakırsak, biz, bu meseleyi, o zamana kadar sürdürürsek,
Avrupalılar, Avrupa Parlamentosunda, -çoğunluğu Türk Parlamentosundan oluşan,
Türklerden oluşan- destekleme fonlarının büyük bir kısmının Türkler tarafından
kullanıldığı bir birliğine kolay kolay yanaşmazlar, bu onların işine gelmez.
Bu konuda, sayın hükümeti uyarıyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun efendim;
toparlayın.
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) –
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde bize öngörülen, 2006 yılındaki
kişi başına düşen gayri safî millî hâsılamız 4 000 küsur dolar olacaktır.
Bugün, Avrupa Birliğine üye olarak kabul edilen Doğu Avrupa ülkelerinin
çoğu, bu rakamı çoktan aşmıştır.
Değerli milletvekilleri,
dolayısıyla, gerek hukukî gerek siyasî gerekse ekonomik olarak elimizi
çok çabuk tutmak zorundayız. Avrupa müktesebatının öngördüğü bu 31 maddelik
uyum yasalarını, uyum prosedürünü tez elden, mutlak surette çabuklaştırmalıyız.
Aksi takdirde, bizim için avantaj olabilecek bu süreç, aleyhimize döner
ve dezavantaj olur.
Yüce Meclisi saygılarımla
selamlıyorum efendim. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
efendim.
Gruplar adına başka söz isteyen
yok.
Şahısları adına, Erzurum
Milletvekili Sayın Aslan Polat; buyursunlar efendim. (FP sıralarından alkışlar)
ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.
504 sıra sayılı Kanun Tasarısının
2 nci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum.
Şimdi, bu, 1999 Avrupa Birliği
ilerleme raporuna devam ediyorum, "resmî sonuçlar" bölümünde, Komisyon,
Avrupa Birliği Konseyine şu tavsiyelerde bulunmaktadır: "Türkiye, bundan
böyle aday ülke olarak kabul edilmelidir ve edilmiştir. Yalnız, bu çerçevede
müzakerelerin başlaması da mümkün değildir" denilmekte ve yine devam etmektedir.
"Meşru çıkarlar, şiddet yoluyla değil, politik bir süreç yoluyla ifade
edilmelidir."
Yine raporda "Avrupa Birliği,
Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tamamen destekler; aynı zamanda, Türkiye'nin
sorunlarını, insan haklarına ve demokratik bir toplumda, hukukun üstünlüğüne
tam saygılı, politik yollardan ve Avrupa Konseyinin bir üyesi olarak taahhütlerine
uyum biçiminde çözmesini bekler, bu bağlamda, terörizme karşı mücadeleyi
politik çözümler arayışından ayırmaya ve uzlaşmayı teşvik etmeye yönelik
tüm sahici çabaları memnuniyetle karşılar. Bunu desteklemek için, Avrupa
Birliği, devamlı malî yardım dahil katkıda bulunmaya hazırdır. Türkiye'nin,
bu sorunları, bu tutum içinde ele alma çabaları, Avrupa Birliği-Türkiye
ilişkilerini ancak olumlu etkileyebilir."
Burada da görülmektedir ki,
Avrupa Birliğinin bize karşı en duyarlı olduğu konu bu konudur. Bu konu,
Avrupa Birliğine girerken bizi en çok meşgul edecek ve bizlerin de çok
dikkatli ve duyarlı olarak çözüm bulmaya çalışacağımız konulardır.
"Siyasî kriterler" bölümünde,
"son gelişmeler" bölümünde "1998 yılında Refah Partisinin kapatılmasından
sonra, ayrılıkçılığı teşvik ettiği gerekçesiyle, Demokratik Kitle Partisinin
kapatıldığı, Fazilet Partisinin kapatılması istemiyle başsavcılıkça da
dava açıldığı" belirtilmektedir.
"Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü"
bölümündeyse "siyasî partiler sistemiyle ilgili olarak, Türkiye Büyük Millet
Meclisi, Ağustos 1999'da, Siyasî Partiler Kanununda siyasî partilerin kapatılması
ve üyelerinin siyasî hayata katılmaktan men edilmelerini zorlaştıran bazı
değişiklek yaptı" denilmektedir.
Burada önemli olan, "Demokrasi
ve Hukukun Üstünlüğü" bölümünün, sadece siyasî partilere ayrılması ve parti
kapatılmasının zorlaştırılmasından övgüyle bahsedilmesidir.
Buradan çıkan sonuç şudur:
Avrupa Birliği, şiddete başvurmayan hiçbir siyasî parti ve siyasî hareketin
yasaklanmasını kabul etmemekte.
Yargıtay Başkanı başta olmak
üzere birçok hukukçunun belirttiği gibi, Avrupa Birliği mevzuatı ve hukuk
sistemi bizi de bağlıyor ise, Türkiye Büyük Millet Meclisinden acilen bu
yönde ek kanunlar çıkmalı ve mahkemelerin de, bizzat Adalet Bakanının söylediği
gibi "28 Şubat sonrası mahkemeler, 312 nci maddeyi, biraz da zorlayarak
uyguladılar" söyleminin tam aksi yönünde kararlar verirken, hukukun üstünlüğünü
ve özgürlüğünü esas alan Avrupa Birliği mevzuatına uygun yorumlarla karar
vermeleri temennimizdir.
"İnsan Hakları ve Azınlıkların
Korunması" bölümünde, "Medenî ve Siyasî Haklar" bölümünde "Ekim 1998'den
bu yana bazı olumlu adımlar atılmış olsa da, Türkiye'de kaygı verici sorunlar
hâlâ mevcuttur." denilmektedir.
"Uluslararası örgütlerden
alınan son bilgiler, işkencenin, kayıpların ve yargısız infazların, sistematik
değilse de hâlâ mevcut olduklarını teyit etmektedir" denilmekte ve Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi, Temmuz 1999'da verdiği bir hükümle, bir kez daha,
yargısız infazların ve işkencenin varlığını vurgumaktadır. Dolayısıyla,
son düzenli raporda anlatılan durum, büyük ölçüde değişmiş değildir. Yine
de, Türkiye'de, doğru yönde giden bazı adımlar açıkça atılmıştır.
Yine, raporda "Türkiye, Ekim
1997'de, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi Heyetinin Türkiye'ye
yaptığı ziyareti müteakip hazırlamış olduğu raporun yayımlanmasına Şubat
1999'da izin vermiştir. Yetkili makamların son zamanlarda olumlu jestlerine
rağmen, ifade özgürlüğüyle ilgili durum kaygı verici olmaya devam etmektedir"
denilmektedir.
İşte, bu nokta çok önemlidir.
28 Şubat sonrası kurulan hükümetler, Avrupa Birliğinin hazırladığı raporların
yayımlanmasını dahi sansürlerken, başka hangi konuları daha sansürlemişlerdir
bilmek isteriz? Bu konuların açığa çıkarılması gerekir.
Ayrıca, ifade özgürlüğü konusunda,
eğer, hükümet samimiyse, muhalefetin bu konuda desteği de belli olduğuna
göre, bu raporun iki yıl yayınlanmasına mani olan kuvvet kimse, bu, net
olarak ortaya konulmalıdır.
Yine, raporda, Temmuz 1999'da
verdiği bir kararda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 davada Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesiyle garanti edilen ifade özgürlüğünün ihlal edilmiş olduğu
sonucuna vardı.
Basın özgürlüğüyle ilgili
olarak durum önemli ölçüde değişmiş değildir. Gazetecilere karşı taciz
ve polis şiddeti vakası, ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşları
tarafından bildirilmeye devam edilmiştir. Örgütlenme özgürlüğü ve toplanma
özgürlüğüyle ilgili durum değişmemiştir. Bu özgürlükler, son düzenli raporda
değinilen kısıtlamalara tabi olmaya devam etmektedir.
İnsan hakları koruma araçları
da genel olarak konuşulur ise "son rapordan bu yana Türkiye'de, medenî
ve siyasî haklarla ilgili durum önemli ölçüde değişmiş değildir. Çeşitli
kaynaklar, işkencenin kaybolmadığını ve yargısız infazların varlığını vurgulamaya
devam etmektedir" demektedirler.
İşte, Avrupa'nın bize bakışı
ve inceleme raporunun da özeti budur. Bu konuda gerekli düzenlemelerin
yapılmasını diler, hepinize saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Polat.
İkinci söz, Yalova Milletvekili
Sayın Hasan Suna'da.
Buyurun efendim. (DSP sıralarından
alkışlar)
HASAN SUNA (Yalova) – Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Avrupa Birliği Genel
Sekreterliği Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısının 2 nci maddesi
hakkında görüşlerimi sunmak üzere huzurunuzdayım; Yüce Heyetinizi saygıyla
selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri,
1997 yılında yapılan Avrupa Birliği Lüksemburg zirvesinde, Türkiye'ye karşı
takınılan olumsuz tutum, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi erozyona uğratmış
ve durma noktasına getirmiştir. Ancak, 55, 56 ve özellikle, 57 nci hükümetin,
ülke içinde ve dışında yarattığı istikrar ortamı sayesinde, 1999 yılında
yapılan Helsinki zirvesinde, Türkiye'nin tam üyeliğe adaylığı tescil edilmiştir.
Helsinki Zirvesi Sonuç Belgesinin onikinci paragrafı, ülkemizin diğer adaylarla
eşit şartlarda Avrupa Birliğine katılmaya aday olduğunu belirtmektedir;
ancak, bu durum, bütün sorunların çözümlendiği anlamına gelmemektedir.
Avrupa Birliğine adaylık sürecinin yeni başladığını, yolun sonunda değil,
başında bulunduğumuzu unutmamalıyız. Bu yolu kısaltmamız, Avrupa Birliğine
uyum sürecinde bütün kurum ve kuruluşlarımızın, kamu ve özel sektör ayırımı
gözetilmeden, etkin ve eşgüdüm içinde ve özelikle çok başlılıktan uzak
bir şekilde çalışmamıza bağlıdır.
Sayın milletvekilleri, hükümetimiz,
ülkemiz, tam üyeliğe hazırlandığı dönemde, daha da karmaşık bir hal alan
Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi, en üst düzeyde uyum ve eşgüdümü sağlayacak
etkin bir biçimde yönlendirme ve yürütme arzusundadır. Bunun içindir ki,
bu karmaşık ilişkilerin uyum ve eşgüdüm içinde zaman kaybetmeden yürütülmesi
için böyle bir kuruluşa gereksinim duyulmuştur. Esasen, bu durum, sadece
Türkiye'ye has bir uygulama da değildir; Avrupa Birliği üyesi ülkelerde
ve diğer aday ülkelerde de durum böyledir. Bu uygulama, görev ve yetki
dağılımı halen benzer durumdaki bütün ülkelerce uygulanagelen denenmiş
bir yöntemdir. Bunun aksine bir uygulamaya gidilmesi, Avrupa Birliğine
üyelik yolunda ilerlediğimiz bir dönemde, çok başlılığa ve kargaşaya yol
açacak, böylece de çok kıymetli olan zamanın etkin bir şekilde kullanılması
mümkün olmayacaktır. Bu da, herhalde, hiçbirimizim amacı değildir.
Dışişleri Bakanlığı, kendisinin
de en üst düzeyde temsil edildiği söz konusu Genel Sekreterlikte iç uyum
ve koordinasyon bağlamında alınacak kararların ve bu doğrultuda öngörülecek
faaliyetlerin, dış müzakereleri yürütme görev ve yetkisi çerçevesinde uygulayıcısı
olacaktır.
Avrupa Birliğine tam üye
olma hedefine en kısa zamanda varılabilmesi, bütün kurum ve kuruluşlarımızın
el ele, gönül gönüle, uyum içerisinde çalışmasıyla mümkün olabileceğini,
altını çizerek belirtiyor, Yüce Heyetinize saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri,
madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
2 nci maddeyi oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
3 üncü maddeyi okutuyorum:
Teşkilât
MADDE 3. – Avrupa Birliği
Genel Sekreterliği, İç Koordinasyon ve Uyum Komitesi ile Genel Sekreterliğe
bağlı biri Personel İdarî ve Malî İşleri Dairesi Başkanlığı olmak üzere
toplam (7) daire başkanlığından oluşur. Bunların isimleri ve görev alanları
Başbakanlık tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenir.
Avrupa Birliği Genel Sekreteri,
büyükelçi düzeyindeki Dışişleri Bakanlığı memurları arasından atanır. Türkiye’nin,
Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanması alanında Genel Sekreterliğin kuruluş
amacı doğrultusunda gerekli işbirliği ve iç koordinasyonun sağlanması ile
görevlidir.
Avrupa Birliği Genel Sekreteri;
İç Koordinasyon ve Uyum Komitesine başkanlık eder, Komitenin görevlerini
etkili şekilde ifa etmesini sağlamak için uygun göreceği tedbirleri alır
ve gerekli gördüğü hallerde Komiteyi toplantıya çağırır.
Kamu kurum ve kuruluşlarıyla
yürütülecek işbirliği ve uyum çalışmalarında, Genel Sekretere yardımcı
olmak amacıyla Dışişleri Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı,
Hazine Müsteşarlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığından olmak üzere dört Genel
Sekreter yardımcısı atanır.
Avrupa Birliği mevzuatına
uyum çalışmalarının yürütülmesi amacıyla, Başbakanlık tarafından çıkarılacak
bir yönetmelikle belirlenecek kurum ve kuruluşların temsilcilerinden meydana
gelen İç Koordinasyon ve Uyum Komitesi oluşturulur. Komite toplantılarına
gündem çerçevesinde hangi kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılacağı Genel
Sekreter tarafından belirlenir komite üyelerin toplantıya hangi düzeyde
katılacakarı ile Komitenin çalışma esas ve usulleri yönetmelikle belirlenir.
Komite toplantılarına, çağrı yapılan kurum ve kuruluş temsilcileri katılır.
İç Koordinasyon ve Uyum Komitesinin
görevleri şunlardır:
a) Kamu kurum ve kuruluşlarının
görevleri çerçevesindeki Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları ile
ilgili her türlü çalışmayı izlemek, değerlendirmek ve gerekli koordinasyonu
sağlamak,
b) Kamu kurum ve kuruluşlarının,
Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları ile ilgili olarak görev alanlarına
giren konulardaki önerilerini incelemek ve değerlendirmek, gerektiğinde
ilgili kurul ve komitelere sunmak,
c) Özel sektör, sendikalar,
sivil toplum kuruluşları ve akademik çevrelerin Avrupa Birliği mevzuatına
uyum çalışmaları ile ilgili önerilerini incelemek ve değerlendirmek, gerektiğinde
ilgili kurul ve komitelere sunmak,
d) Avrupa Birliğine uyum
için gerekli mevzuat değişikliğine ilişkin öncelikleri belirlemek ve çalışmaları
yönlendirmek,
e) Mevzuat değişikliği önerileri
hazırlayıp ilgili kurul ve komitelere sunmak.
BAŞKAN - 3 üncü madde üzerinde,
Fazilet Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Hüseyin Kansu söz
istemişlerdir.
Sayın Kansu, buyurun efendim.
(FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA HÜSEYİN KANSU
(İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel
Sekreterliği kurulmasına ilişkin kanun tasarısının 3 üncü maddesi üzerinde,
Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla
selamlıyorum.
12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan
Ankara Anlaşmasıyla hukukî bir zemine oturan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri,
kimi zaman bizden, kimi zaman da karşı taraftan kaynaklanan pürüzlerle,
bugünlere kadar ağır aksak gelmiştir. Bugün gelinen noktada, 10 Aralık
1999 tarihinde gerçekleşen Helsinki Zirvesinde ülkemizin Avrupa Birliğine
tam üyelik adaylığının kabul edilmesi, bu ilişkilere yeni bir boyut kazandırmıştır.
Biz, Fazilet Partisi olarak,
Türkiye'nin, bulunduğu coğrafî konum ve tarihî birikim açısından, Avrupa
Birliğiyle ilişkilerden uzak kalamayacağı ve bu ilişkilerin düzeyinin,
Türkiye'nin uluslararası konumunu etkilemeye devam edeceği inancını taşıyoruz.
Ankara Anlaşmasından bu yana, onca yaşananlardan sonra, Helsinki Zirvesiyle,
ilişkilerimizin yeni bir aşamaya ve tarihî bir dönüm noktasına ulaştığını
düşünüyoruz.
Ancak, ülkemizin Avrupa Birliğine
katılım müzakereleri, Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirmemizin
ardından başlatılacaktır. Kopenhag Zirvesinde, Avrupa Konseyi, aday ülkelerin
tam üyelik kriterlerini, siyasî, ekonomik ve Avrupa Birliği mevzuatının
benimsenmesi olmak üzere, üç başlık altında toplayarak belirlemiştir. Siyasî
kriter olarak, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü güvence
altına alan kurumların; ekonomik kriter olarak, işleyen ve aynı zamanda,
Avrupa Birliği içinde rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine
dayanabilecek bir serbest piyasa ekonomisinin varlığını benimsemiştir.
Avrupa Birliği mevzuatının benimsenmesi kriteri olarak ise, siyasî, ekonomik
ve parasal birliğin hedeflerine bağlı kalmak üzere, üyelik için gerekli
yükümlülükleri yerine getirebilme kapasitesine sahip olma benimsenmiştir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
Helsinki Zirvesiyle, Türkiye'nin tam üyelik adaylığının tescil edilmesi,
bu hükümet tarafından, kamuoyuna, büyük bir zafer olarak lanse edilmesine
rağmen, aradan geçen süre zarfında, Kopenhag kriterleri konusunda hiçbir
ciddî adım atılamamıştır. Dolayısıyla, bugün gelinen noktada, bu hükümet,
Türkiye'nin önündeki bu tarihî şansı kaybetme sinyalleri veriyor. Nitekim,
daha bu hafta içinde Portekiz'de yapılan Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet
Başkanları Toplantısında, Türkiye, insan hakları, adlî sistem ve hukuk
düzeninde reformları geciktirmemesi konusunda uyarılmıştır. Biz, içpolitik
gelişmelerden dolayı böyle bir tarihî dönüm noktasının da kaçırılacağı
endişesini taşıyoruz. Sadece, Avrupa Birliğine üyelik müzakerelerinin başlatılması
açısından değil, Türk Milletinin dört gözle beklediği bir gelişme olması
hasebiyle, demokratikleşme sürecindeki eksiklerin bir an önce giderilmesine
ve insan haklarının geliştirilmesine yönelik çalışmalara öncelik verilmesi
gerektiğine inanıyoruz. Bu konulardaki çalışmalara tam destek vereceğimizi
de, her vesileyle ifade ediyoruz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
kurulduğu günden bu yana ülkemiz, kendisini, hep çağdaş ülkeler düzeyinde
görmek istemiştir. Üçüncü bin yıla adım attığımız şu günlerde, bütün dünyada,
demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve özgürlükler alanında önemli
adımlar atılmış, bu meseleler, artık, ülkelerin iç meseleleri olmaktan
çıkıp, küresel bir boyut kazanmıştır. Ülkelerin bu konulardaki performansı,
uluslararası alanda önemli bir değerlendirme kriteri haline gelmiş ve bu
alanda eksiklikleri olan ülkeler, ayrı bir kategori içerisinde görülmeye
başlanmıştır. Hâlâ, insanların düşünce suçlarından hapis yattığı, çeşitli
haklarından mahrum olduğu, sivil toplum örgütlerine potansiyel suçlu üretim
merkezi gözüyle bakıldığı, daha fazla özgürlük taleplerinin iç tehdit olarak
algılandığı, totaliter zihniyette bir eğitim sistemiyle insanların birey
olma haklarının ellerinden alındığı, hukukun siyasallaştığı, insanların
adalete olan güvenlerinin kalmadığı bir sistemle, Avrupa Birliğine üyelik
yolunda katetmemiz gereken epeyce uzun bir mesafe olduğunu, artık, görmemiz
ve üzerimize düşenleri, bir an önce, yapmamız gerekmektedir.
Bize göre bir özgürlük ve
hoşgörü rejimi olan demokrasi, özgürlüklerle birlikte kabul edilmedikçe,
Anayasa hükümleri, birer temenni olmaktan öteye gidemez. Artık, Anayasanın
temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren bütün hükümlerinin kaldırıldığı,
temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası bütün standartların Anayasa
ve kanunlara yansıtılarak insan haklarının güvence altına alındığı ve bu
konulardaki kötü uygulamalara rastlamadığımız bir Türkiye görmek istiyoruz.
Halkımız da, bizden, bunu gerçekleştirmemizi bekliyor.
Dünya, gittikçe birbirine
daha bağımlı ve açık hale gelirken, çeşitli toplum mühendisliği uygulamalarıyla,
halkımızın temel değerlerine yönelik kampanyaların, ülkemizi uluslararası
alanda bir kez daha takatsız bırakmasına, Türkiye'nin tekrar içine kapanmasına
şahit olmak istemiyoruz; ama, inanıyorum ki, Türkiye, böyle bir bataklığı
değil, içinde bulunduğu medeniyet havzasının merkez gücü ve büyük bir dünya
devleti olmayı tercih edecektir.
Bugün, uluslararası alanda
konjonktürel değil, tarihî bir kavşak noktasında bulunan ülkemiz, devlet
millet kaynaşmasına, gittikçe daha çok ihtiyaç duymaktadır. İçeride, enerji
tüketen tartışmalarla bu dayanışmanın yıpratıldığı kampanyaları artık ülkemizde
görmek istemiyoruz. Bu konuda, hepimizin üzerine çok ağır bir sorumluluk
ve vebal düştüğünün bilincinde olmalıyız.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri,
Avrupa Birliği ve medenî bir ülke olma yolunda gerekli; fakat, yetersiz
bulduğumuz bu tasarıdan daha ciddî adımları -özellikle demokratikleşme
ve insan hakları konusunda- halkımız, bu hükümetten bekliyor.
Bu konulardaki çalışmalarda
kendilerine azamî destek vereceğimizi bir kez daha ifade ederek, Genel
Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Kansu.
Şimdi, Doğru Yol Partisi
Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik; buyurun efendim.
Sayın Çelik, 10 dakikayı
tamamen mi kullanacaksınız?
HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Evet
efendim.
BAŞKAN– İsterseniz eksüre
de verebilirim, onun için söylüyorum.
Buyurun.
DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK
(Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliğine girebilmemizin,
olmazsa olmaz şartlarından birisi de, kendi içimizde, kendi evimizde, kendi
hanemizde birliği, dirliği, barışı, güveni tesis etmektir.
Değerli milletvekilleri,
bendeniz 41 yaşındayım, otuzbir yıldır, aklımın erdiği süreden itibaren,
bu ülkede kürsüye çıkan etkili ve yetkili insanların hepsi söze başlarken,
"millî birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu günlerde"
diye başlar. O günler, nedense, bir türlü bitmez. Millî birlik ve beraberliği
temin etmenin yolu, bugünkü medenî, modern dünyada demokratik bir anlayıştan
geçer değerli milletvekilleri. Amerika Birleşik Devletlerinde, antrolopogların
tespitine göre, 350'nin üzerinde etnik grup vardır, 54 tane de din ve mezhep
vardır; fakat, değerli arkadaşlar, bu etnik farklılık, dinî inanç ve mezhep
ayrılığı Amerika'da kavga sebebi değildir.
Değerli milletvekilleri,
çoğulculuğu kabul etmediğimiz sürece, ülkede millî birlik ve beraberliği
temin etmenin de yolu yoktur. Demokrasilerde renklerin birbirine dönüşme
mecburiyeti yoktur. Şimdi, sağcılara "millî birlik ve beraberliği nasıl
sağlayacağız?" diye soruyorsunuz, "herkes bizim gibi olsun, bu zaten kendiliğinden
sağlanır" diyor. Solcular, herkesin kendileri gibi olması gerektiğinden
söz ediyorlar. İslamcılar, herkesin kendileri gibi olması gerektiğinden
söz ediyorlar. Ee, demokrasi de "hayır, herkes kendisi olarak kalsın; fakat,
insan hakları, din ve vicdan hürriyeti, hukukun temel prensipleri üzerinde
birleşelim, uzlaşalım, millî birlik ve beraberliği bu şekilde temin edelim"
diyor. Dolayısıyla bunu benimsemek ve bunu içimize sindirmek durumundayız
değerli milletvekilleri.
Bugün, eğer, siz, insanları,
sadece dinî inançlarından dolayı, dünya görüşlerinden dolayı, tercihlerinden
dolayı kategorize ederek, onları bu ülkenin sevimsiz vatandaşları veya
ikinci sınıf vatandaşları olarak bir kenara iterseniz, o insanların sizinle
millî birlik ve beraberlik içerisinde olmasını bekleyemezsiniz. Şu veya
bu şekilde, mağdur ettiğiniz, hakkını elinden aldığınız insanlarla millî
birlik ve beraberlik içerisinde olma hakkına sahip olamazsınız.
Değerli milletvekilleri,
bakınız, bu ülkede gelir dağılımındaki adaletsizlik, yine millî birlik
ve dirliği sağlamamızın önündeki en büyük engellerden birisidir. Ekonomik
olarak, bölgelerarası kalkınmışlık düzeyini asgariye indirmek zorundayız.
Türkiye'de, en alt grupta
gelire sahip olan yüzde 20'lik insan grubunun sahip olduğu gelir yüzde
5'tir, sadece yüzde 5.
Bakınız, gelir dağılımındaki
adaletsizlik açısından, Türkiye, dünyanın 21 inci ülkesidir. Bizden daha
kötü olanları merak ediyor musunuz, onları okuyayım: Birinci sırada Sierra
Leone, Brezilya, Guatemala, Güney Afrika Cumhuriyeti, Paraguay, Kolombiya,
Panama, Zimbabwe, Şili, Lesotho, Senegal, Meksika, Honduras, Papua Yeni
Gine, Mali, Dominik Cumhuriyeti, Nijer, Nikaragua, El Salvador, Zambia
ve Türkiye.
Değerli milletvekilleri,
Türkiye, bunu hak etmiyor. Bir taraftan çöplükte ekmek toplayan insanlar,
bir taraftan 15 milyon insan asgarî hayat standartının altında yaşıyor,
bir taraftan sonradan görme, haramzade bir grup, bu ülkede, tavernalarda,
stres atmak için, filanın şarkılarını dinleyerek, porselen tabak kırıyorlar.
Türkiye, bu maskaralıklara son vermek zorundadır. Efendim, son zamanlarda
peçete atmalar, ceket yakmalar, masa örtüsü yakmalar, beş yıldızlı otellerde,
havada dolarlar, marklar uçuşuyor.
Değerli milletvekilleri,
bu ülkede oldum olası gelir adaletsizliği vardı; ancak, en büyük problem
şudur: Ülkenin en ücra köşelerinde, en ücra evlerde televizyon diye bir
şey vardır. 30 kanal birden, bu maskaralıkları, magazin haberleri olarak
bu insanlara sunuyor ve bu, büyük bir toplumsal tahrik meydana getiriyor.
Servet güzel bir şeydir; ancak, servet gösterisi, özellikle Osmanlılar
döneminde en büyük ahlaksızlık kabul edilirdi.
Biraz önce, değerli arkadaşım
Ağrı Milletvekili Nidai Seven dedi ki "Biz, Avrupa Birliğine de gireceğiz,
cumhuriyete de sahibiz, cumhuriyetimizle övünüyoruz." Aynen katılıyorum.
Değerli milletvekilleri,
cumhuriyete sahip olmak yetmiyor. Suriye de cumhuriyettir, Irak da cumhuriyettir,
Mısır da cumhuriyettir, Küba da cumhuriyettir, Çin de cumhuriyettir. Eğer,
siz, cumhuriyeti, demokrasiyle taçlandırmazsanız; eğer, siz, cumhuriyeti,
demokrasiyle süslemezseniz, o cumhuriyetin hiçbir anlamı olmaz. Bugün,
dünyada, despotik yönetimle idare edilen birçok İslam ülkesi, adına "cumhuriyet"
demiştir. İsmin ne olduğu çok fazla önemli değil. Önemli olan, oradaki
uygulamalardır. Bakınız, İngiltere krallıktır değerli milletvekilleri,
İspanya krallıktır, Belçika krallıktır; ama, çok garip değil mi, dünyada,
demokratik krallıklar ve despotik cumhuriyetler var!
Cumhuriyet, bin yıllık bilinen
tarihimiz içerisinde, elde ettiğimiz edinimlerimizin en önemlisidir değerli
milletvekilleri; ancak, cumhuriyeti muhafaza edebilmemiz için, düşünce
ve ifade hürriyeti önündeki engelleri ortadan kaldırmamız lazım. Yasaklar
koyarak, 312 nci maddeyi ve benzerlerini getirerek, insanların konuşmasını
engelleyerek, insanları farklı kategorilere ayırarak –onları, itaatkâr
vatandaş, muti vatandaş, iyi vatandaş, sadık cumhuriyet evladı veya buna
karşı olanlar şeklinde– devlet bir tasnif yapamaz, yapmamalıdır. Bu ülkenin
63 milyon evladı bizim için saygıdeğerdir. Suç işleyen, aleni suç işleyen
insanlar, adaletin elini yakasında bulmalıdır; ancak, böyle, antidemokratik
sınırlamalarla insanımız sınırlanmamalıdır.
Konuşan bir insandan zarar
gelmez, fikirlerini, düşüncelerini ifade eden bir nesilden zarar gelmez.
İnsanlar, eğer bir şeyi içlerine atıyorlarsa, eğer insanlar, düşüncelerini
ifade etme imkânı bulamıyorlarsa, o toplumda, bir şişme, bir yığılma ve
sonunda da bir patlama olur. Bizim, esas korkmamız gereken budur değerli
milletvekilleri.
Avrupa Birliğine gireceğimiz
süreçte, doğu ve güneydoğudaki ekonomik durumu da düzeltmek zorundayız.
Doğu ve güneydoğu meselesini, bilimin, aklın, sağduyunun ve üniter devletten
vazgeçmeyen bir anlayışın önderliğinde, öncülüğünde, yol göstericiliğinde
çözmek zorundayız değerli milletvekilleri.
Bendeniz, doğu ve güneydoğudaki
ekonomik durumla ilgili olarak bir rapor hazırladım, birçok değerli bakanımıza
ve sayın milletvekillerimize de takdim ettim. Bugün, eğitim açısından,
sağlık açısından, sanayi açısından, turizm açısından, o bölgelerimiz gerçekten
sefil durumdadır. Kalkınmada öncelikli yöreler mantığıyla o bölgelerimizin
problemini halletmek, o bölgede bir şekilde mağdur olmuş, yanlış uygulama
yapan bazı devlet memurları tarafından devlete küskün hale getirilmiş insanlarımızın
gönlünü kazanmak zorundayız. Gerçekten, biz, Yunus'un ve Mevlana'nın sevecenliğine,
onların hoşgörüsüne, onların müsamahasına sahip olarak birbirimizle kenetlenmediğimiz
sürece, biz birbirimizi sevmediğimiz sürece, birbirimizle gerçekten kardeşçe
bu ülkede yaşamasını bilmediğimiz sürece, Avrupa Topluluğu için cazip bir
ülke olmamız mümkün değildir. Avrupa Birliği, kendi içinde çok ciddî problemlerle
yaşayan bir ülkeyi kendi içerisine alıp başına bela açmak istemez. Daha
geçenlerde, Turkish Daily News Gazetesinde, Avrupa Birliğinin Türkiye Büyükelçisi
Karen Fogg'la yapılmış olan bir röportaj vardı. Karen Fogg "bizim, Türkiye'ye
adaylık için ileri sürdüğümüz bazı şartlar vardır; bunlar yerine getirilmediği
sürece, Türkiye ile resmî görüşmelere bile başlamamız söz konusu değildir"
diyor sayın milletvekilleri. Bu konuda onları suçlamak yerine, bizim yapmamız
gerekip de yapmadığımız meseleleri eğer konuşur, tartışırsak, bunları çözmeye
çalışırsak daha iyi yaparız diye düşünüyorum.
Bu duygu ve düşüncelerle,
Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (DYP ve FP sıralarından
alkışlar)
(4
EYLÜL 2000)
  |