Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
.İlgili Sayfalar
4587 SAYILI YASA METNİ
TASARI VE GEREKÇESİ
TBMM KOMİSYON RAPORLARI
AB ANA SAYFA

TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ

AVRUPA BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ
TBMM GENEL KURUL GÖRÜŞMELERİ...
(Yasanın maddeleri üzerine)

TBMM Genel Kurulu'nda, "Avrupa Birliği Genel Sekreterliği" kurulmasına ilişkin yasa tasarısının maddeleri üzerindeki görüşmeler ise 27 Haziran 2000 tarihinde yapıldı. (21. Dönem 2. Yasama Yılı 120. Birleşim) Tasarı, Genel Kurul'un bu birleşiminde, Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan geldiği şekliyle üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan benimsendi. Yasa, 4 Temmuz 2000 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 

Görüşmelerle ilgili TBMM tutanakları... ( 1 )

27 Haziran 2000 Salı
120. birleşim

BAŞKAN  (Başkanvekili Murat SÖKMENOĞLU) -

Avupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Dışişleri ve Plan ve Bütçe Komisyonları Raporlarının görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

-----

BAŞKAN – Karar yetersayısı vardır; tasarının maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir.

------

1 inci maddeyi okutuyorum:

AVRUPA BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ TEŞKİLÂT VE GÖREVLERİ

HAKKINDA KANUN TASARISI

(“23.7.1965 tarihli ve 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu” ile “13.12.1983 tarihli ve 190 Sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında KanunHükmünde Kararname”nin eki cetvellerde Değişiklik Yapılması ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı)

Amaç

MADDE 1. – Bu Kanunun amacı; Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına yönelik çalışmalar çerçevesinde kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları hazırlık ve çalışmalarda iç koordinasyon ve uyumun plan ve programlara uygun olarak yönlendirilmesini ve yürütülmesini sağlamak üzere, Başbakanlığa bağlı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulması ve bu Genel Sekreterliğin teşkilât ve görevlerine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

BAŞKAN – 1 inci madde üzerinde söz isteyen, Fazilet Partisi Grubu adına, Bursa Milletvekili Sayın Altan Karapaşaoğlu; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; görüşmekte olduğumuz Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısıyla ilgili olarak 1 inci maddede Grubumuz adına söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlar, bu amaç ve kapsam maddesi hakkında düzenlemeleri, şu istikametten, şu açıdan bir değerlendirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu, 14 üncü Yüzyıldan 19 uncu Yüzyıla kadar yaklaşık beşyüz yıl boyunca Avrupa Kıtasının üçte 1'inde Batılılarla ortak bir yaşantı içinde bulunmuş ve bu topraklarda bir yönetim biçimi sergilemiştir. Çok geniş topraklar üzerinde yönetim görevini üstlenmiş olan Osmanlı, bu ağır görev ve sorumluluk altında mücadele ederken, ne kendi kültürünü yönettiği topraklarda kabul ettirmek gibi bir dayatma içine girmiş ne de Batı'daki yönetim biçimi ve gelişmelerden yeterince yararlanabilmiştir; fakat, hiçbir zaman, kendisini Batı'nın dışında tutmamış, çoğu saldırıların Batı'dan gelmesine rağmen, Batı'da bulunduğunu, Batılı ittifaklar içinde bulunmasının gerektiğini vurgulamış ve kendini, bu doğrultuda, sanırım, yeterince kanıtlamıştır.

1970'li yıllarda İngiltere Parlamentosunda yapılan görüşmelerde, Türkiye'nin Avrupa güç dengesi sisteminin içinde olduğu sonucuna da varılmıştır. Batı ülkelerinde, bir taraftan Türkiye'yle bağlarını yoğunlaştırırken bir taraftan da ülkemizdeki insan hakları performansı, Türkiye'nin büyüklüğü ve İslamın ülkemizdeki toplumsal ağırlığı ile Avrupa Birliği tarafından tam üyeliğe alınmasının mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. Avrupalı Hıristiyan Demokratlar, Türkiye'nin gümrük birliği çerçevesinde Avrupa içinde yer almasını uygun bulurlarken, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girerek Avrupalı olmasını tahayyül bile edemediklerini ifade ediyorlar. Özellikle de sebep olarak, din olgusunu da içeren farklı kültürel değerler öne sürüyorlar.

Değerli arkadaşlar, bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Acaba demokratikleşmeyi sağlamak, hak ve özgürlükleri kâmil manada elde etmek için din mi değiştirmek gerekiyor ve yine, acaba Türkiye'de İslam üzerine oynanan oyunlar ve baskılar bu talebin neticesi midir? Bu soruların cevapları, bu düzenleme yapılırken ve amaçları doğrultusunda içeriği tespit edilirken, kapsamı içinde müspet olarak ifadesini mutlaka bulmalıdır. İslamın mensuplarının yaşantıları İslamı yansıtıyor mu sorusunu da kendimize sorup, Batı âlemine, İslamın diğer din mensuplarıyla olan ilişkisinde özgürlükçü olduğunu anlatabilmemiz gerekiyor.

Değerli milletvekilleri, size çok değerli bir toplumbilimci olan Niyazi Berkes'in eserinde ifade etmiş olduğu İslamlıkla ilgili birkaç sözden bahsetmek istiyorum. Eserinde "İslamlıkta hükümdarın yetkileri, mutlakiyetçilik demek değildir. Bu, ancak, Avrupa'da böyledir; çünkü, Batı'da istibdat rejimleri din ve kilise adına kurulmuştur. İslamlıkta eşitlik sorunu diye bir sorun da yoktur. Batı uygarlığının toplumları, sınıf ayırımı prensibine dayanır. Onun için, Batı'da demokratlık ve eşitlik sorunu zorunlu bir davadır. Oysa, İslamlıkta bütün Müslümanlar eşittir ve kardeştir. Onun için, İslamda, eşitlik sorunu diye bir sorun da yoktur. Avrupa'daki milliyet sorununun da İslamda yeri yoktur. Ülkemizde çağdaşlaşma adı altında Batı uygarlığının model olarak alınması, ülkemizde bir taraftan kavram, diğer taraftan da sosyal karışıklıklara neden olmuş ve işte, bugün, içinden çıkılmaz durumlar meydana gelmiştir" diyor.

Değerli arkadaşlar, bunu söylerken, çok doğru bir tespit yaptığını vurgulamak gerekiyor. Hukuk devleti ve insan hakları açısından yasaların adil bir şekilde uygulanması konusunda size, ayrıca, Osmanlı dönemindeki mahkemelerden bir uygulama örneği de vermek istiyorum: TÜSİAD'ın yaptırdığı ombudsmanlıkla ilgili çok değerli bir araştırmadan söz etmek istiyorum: Ombudsmanlık bir kurum olarak ilk defa, 1809 yılında İsveç'te ortaya çıkıyor denildikten sonra, çıkış olayı da şöyle anlatılıyor. Aslında, ombudsman kurumu, nitelik olarak, bize pek yabancı sayılmaz. Osmanlıların idarî sistemindeki başkadının -kadıasker veya kazasker- görevi, İslam hukukunun, tüm hükümet görevlileri tarafından, insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde ve devletle olan ilişkilerinde uygulanmasını sağlamaktı. Böylece, başkadı, insanların haklarını, adaletsizliğe ve kamu görevlilerinin güçlerini kötüye kullanmalarına karşı korumaktaydı. Araştırmacı İbrahim Elvahab'a göre, İsveç Kralı 12. Charles, 1700'lerde en üst ombudsmanına bir ofis kurmasını emretmesi ve bu ofisin görevinin de yargıçların ve diğer idarî görevlilerin kanunu uygulama şekillerini denetlemek olması talimatını veriyor. Kralın o sıralarda, Ruslardan kaçarak sığındığı Osmanlılarda gördüğü kadı sisteminden etkilenmesi yüzünden olabilir diye de ifade ediyor. Yani, ombudsman kurumunun ilk uygulamasının ilham kaynağı, İslam hukuk sistemi olabilir diye bir iddia da ortaya atmış bulunuyor.

Bu tespitler ve bu olaylar gösteriyor ki, İslam hukukuna dayanan Osmanlı idare ve hukuk sistemi, henüz ne bizim tarafımızdan anlaşılmış ne de Batılılara anlatılabilmiştir. Tabiîdir ki, bilemediğimiz, anlayalamadığımız bir konuda ikna edici olmamız da mümkün değildir. Dolayısıyla, bizim Batı'yla ilişkilerimizde çeşitli problemler olmuş, bu problemlerin aşılmasında da, sürekli yanlış metotlar kullanılmıştır.

Avrupa Birliğiyle aramızdaki engellerin kaldırılmasında yararlı olabileceğini inandığımız böyle bir yapılanmanın amaç maddesinin içeriği hazırlanırken, bu konuların da işleneceği, bu konuların da göz önünde tutulacağı ve bu konuya da dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Değerli arkadaşlar, Avrupa'da bugün 4 milyon civarında insanımız yaşıyor; işveren olarak, yaklaşık 57 000 insanımız var. Belediyelerde, özellikle Almanya ve Hollanda'da Yabancılar Meclisinde yaklaşık yüzde 50 oranında Türk temsilci bulunuyor.

Değerli arkadaşlar, kısaca izah etmeye çalıştığım diğer konuların yanında, itibar edilmesi, düşünülmesi, gözden uzak tutulmamasını istediğim bu konuyu, size, bir kaç örnekle anlatmış bulunuyorum. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına yönelik çalışmalar çerçevesinde kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları hazırlıklar, çalışmalar ve iç koordinasyon, elbette ki çok önemlidir. Buradaki bazı konuşmacılar, geneli üzerinde konuşurken,70 kişilik bir kadroyla bu işin götürülemeyeceğini vurguladılar; ancak, biz, başka türlü düşünüyoruz. Bugün, Türkiye'de, kamu kurum ve kuruluşları içerisinde, Avrupa Birliğiyle ilişkileri sürdüren, uyum sağlama gayreti içerisinde olan departmanlar, birimler bulunuyor. Herhalde, öyle zannediyorum ki, bu birimler, bu departmanlar, bir şekilde, bu sekreterliğe bağlanmış olacak ve sanıyorum ki, çok önemli miktarda bir bürokrat kadrosuyla, uzman kadrosuyla, Avrupa Birliğine girmemiz konusunda büyük bir gayret sarf edilecektir; ancak, tekraren vurgulamak istiyorum: Toplumumuzun özelliği olan kültür ve din konularında da, bir taraftan Avrupa Birliğinde ikna edici olmamız, diğer taraftan da milletimize bu konuyu iyi anlatmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Hayırlı uğurlu olması temennisiyle, milletimizin geleceğinin aydınlık olması temennisiyle, yasanın hayırlara vesile olmasını diliyor, Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Karapaşaoğlu.

İkinci söz, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik'te; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, bildiğiniz gibi, 1721 yılında, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa'ya elçi olarak gönderilmesinden itibaren, bizim Batılılaşma maceramız başlamıştır. Bu Batılılaşma serüvenimizde, çok önemli dönüm noktaları vardır. Bunlardan bir tanesi de, 31 Temmuz 1959'da başvurusunu yaptığımız Avrupa Topluluğu üyeliğidir; o zamanki adıyla, Avrupa Ekonomik Topluluğu üyeliği.

Değerli milletvekilleri, Avrupa Topluluğuna girmemiz gerektiğini, biz, parti olarak, yıllardır söylüyoruz. Bu konuda, birçok partinin muhalefeti ve çekincesi olmasına rağmen, bizim, parti olarak politikamızda, bu konuda, en ufak bir şaşma olmamıştır. Bugün de, Türkiye'nin medenî dünyayla entegre olabilmesi için, ekonomisini düzeltmesi için ve insanca yaşam standartlarının, bu ülkede, insanımıza sunulabilmesi için, Avrupa Topluluğuna üye olmamız gerektiğini, bugün, yine iddida ediyoruz, savunuyoruz; ancak, değerli milletvekilleri, bu tür reformlar, bu tür yenilikler söz konusu olduğu zaman, bizim aklımıza, hemen, ya bir genel müdürlük kurmak ya bir genel sekreterlik kurmak, bir bakanlık tesis etmek geliyor; bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye kadar, bürokrasisi merkezî ve hantal olan, Türkiye kadar, genel müdürü, bakanı, müsteşarı, daire başkanı bol olan, dünyada çok fazla ülke bulamazsınız.

Bakınız, biz, 63 milyon nüfusu olan bir ülkeyiz; bizim 34 bakanımız var ve Türkiye'de de 82 000 makam arabası var. Biz, 204 milyar dolar gayri safî millî hâsılası olan bir ülkeyiz; 34 bakanımız var ve 82 000 tane de makam arabamız var. Bu 82 000 tane makam arabasının varlığı, Türkiye'deki bürokrasinin hacmini göstermektedir değerli milletvekilleri. Japonya'ya bakıyorsunuz; Japonya'nın nüfusu 126 milyon, 3,5 trilyon gayri safî millî hâsılası var, makam arabası sayısı 10 000 küsur ve 12 de bakanı var.

Bakan sayısını artırmakla, genel müdürlükler kurmakla, daire başkanlıkları tesis etmekle meselelerin çözüldüğü görülmemiştir. Bakınız, biz, çevre meselelerini düzeltmek için, çevre kirliliğini önlemek için, Türkiye'de, bir Çevre Bakanlığı kurduk. Allahaşkına, değerli milletvekilleri, şu Çevre Bakanlığı kapanırsa, Türkiye, çevre açısından hangi konuda zarar eder?! Çevre Bakanlığının varlığı ile yokluğu arasında sizce bir fark var mıdır?! Müesseseleri büyütmek, bürokrasiyi genişletmek, yeni yeni makamlar ihdas etmekle problemlerin çözüleceğini düşünüyorsak, yanılıyoruz.

Bakınız, dün gece, sabahlara kadar, Devlet Planlama Teşkilatının hazırladığı Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planını görüştük. Bu kürsüye gelen bütün değerli sözcüler, bu programın, ne kadar eksikliklerle, aksaklıklarla ve yanlışlarla dolu bir program olduğunu söylediler. Bunu kim hazırladı; Devlet Planlama Teşkilatındaki uzmanlar ve bürokratlar hazırladılar. Devlet Planlama Teşkilatı da, başlangıçta 80, 90 kişiden oluşan, hacmi bu olmayan küçük bir kuruluştu; ama, bugün, 600 küsur insan çalışan dev bir müessesedir. Gelin, Türkiye'ye bir iyilik daha yapalım, şu Devlet Planlama Teşkilatını ortadan kaldıralım, daha rahat ederiz, buna emin olun, daha rahat ederiz.

Değerli milletvekilleri, bu merkeziyetçi ve hantal yapıyı terk etmek zorundayız. Bakınız, Prens Sabahaddin Bey, 1899 yılında, Avrupa'da bir proje geliştirdi, projenin adı "teşebbüsü şahsî ve ademi merkeziyet" idi; yani, kişisel girişimcilik ve merkeze bağımlı olmama meselesiydi. Aradan geçen 101 yıla rağmen, elbette, üniter devlet yapısını koruyarak, üniter devlet yapısına zarar vermeden, yetkileri mahallî idarelere, yetkileri özel idarelere devrederek şu Ankara'daki bürokratik kilitlenmeyi çözmek zorundayız değerli milletvekilleri. Prens Sabahaddin'in 101 yıl önce tartıştığı, program halinde, proje halinde kamuoyunun gündemine getirdiği meseleyi, biz, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak hâlâ çözemedik. Onun için, 76 personeli olan bir Avrupa Birliği genel sekreterliğinin kurulmasına, elbette, prensipte karşı değiliz. Avrupa Birliğine giden yolun çok zahmetli, meşakkatli ve uzun ince bir yol olduğunu hepimiz biliyoruz ve bunun için çok çaba sarf edilmesi gerektiğini de biliyoruz. Devletteki, hükümetteki, ülkedeki kurumlar arasında koordinasyonu sağlayacak bir müessesenin kurulması, elbette gereklidir; ama, göreceksiniz ki, değerli milletvekilleri, bu 76 kişiyle başlayan müessese, çok kısa bir süre sonra dev bir kuruluşa dönecektir ve her geçen yıl eleman sayısı katlanacaktır, bunu yaşarsak göreceğiz.

Değerli milletvekilleri, bu yapılanmanın, bu kurumsallaşmanın dışında, Avrupa Birliğine girmek için yapılması gereken en önemli şeyin mantalite değişikliği olduğunu iddia ediyoruz. Öncelikle, Avrupa Birilğine girmemiz için, şunu bunu değiştirmeden önce, kafa yapısının değişmesi lazım; halk için olan, millet için var olan bir devlet anlayışının bu ülkede hâkim kılınması lazım.

Bakınız, Kopenhag kriterlerinin 1 inci maddesinde en önemli olarak vurgulanan şey, demokrasinin güvenceye alınmasıdır. Demokrasinin güvenceye alınmasının temel şartı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sağlam, kararlı bir şekilde çalışması ve bu Meclise verilen yetkileri kullanmasından geçer.

Değerli milletvekilleri, bugün, üzülerek belirteyim ki, Türkiye Büyük Millet Meclisinin elinden yasama faaliyeti bile ciddî manada alınmıştır. Eğer, bu ülkede güçler ayırımı varsa, yasama, yürütme ve yargı diye üç kuvvet varsa, bu kuvvetlerden olan yasama Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmişse, biz bunu kullanmak durumundayız; icra, yani yürütme organı, fiilî olarak yasamayı eline geçirmiştir. 21 inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli mensupları 500 küsur tane kanun teklifini Meclis Başkanına sunmuşlardır; siyasî parti gruplarının sunmuş oldukları kanun teklifleri vardır; ancak, bunlardan kanunlaşanların sayısı bir elini parmaklarının geçmeyecek kadar azdır. Nereden gönderiliyor bu kanunlar; bugüne kadar yasalaşan metinlerin hemen hemen hepsine yakını, hükümetin Meclise sevk ettiği tasarılardır. Başbakanlıktaki Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğünde bürokratlarımız otururlar, kanunları hazırlarlar, komisyonlarda hükümetin çoğunluğu vardır, meseleler yeteri kadar müzakere edilmeden orada oylamaya tabi tutulur, Genel Kurula iner, Genel Kurulda da "kabul edenler, etmeyenler" parmaklar kalkar ve iner; bu yasaların çoğu, Meclisten bu şekilde geçer değerli milletvekilleri. Bizim için hayatî önemi haiz olan birçok yasa tasarısı bu Mecliste gereği gibi tartışılmadığı için, tekrar tekrar, efendim, şu konuda bir aksaklık vardır, şu konu da göz önünde bulundurulmamıştır, şu konu da yeteri kadar kapsayıcı değildir diye -vergi mevzuatında olduğu gibi, Bankalar Kanununda olduğu gibi- bunlar tekrar tekrar önümüze gelir.

Değerli milletvekilleri, tekrar belirtiyorum, Avrupa Birliğine giden yolda ilk madde, Türkiye'de demokrasinin bütün kurumlarıyla, kurallarıyla oturmasıdır. Bunun da temel şartı, Meclisin omurgalı bir vaziyette, omurgası sağlam bir vaziyette durması "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine sahip çıkması ve kendi yetkisinde olan, kendisine verilen bazı yetkileri başkalarına devretmemesi veya devredilmesine tahammül ve müsamaha etmemesinden geçer. Parlamento sağlam durursa, bu ülkede parlamenter demokrasi yaşarsa, Avrupa Birliğine girme sürecimiz kısalır. Bakınız, medenî dünyada parlamenter demokrasi, artık, yerini katılımcı demokrasiye terketmektedir. Sadece parlamenter demokrasi de yeterli değildir; sivil toplum örgütlerinin katıldığı, milletin, vakıfların, derneklerin, sendikaların katıldığı; bunların hesaba alındığı, bunların sözlerinin ciddiye alındığı bir parlamenter sistem, bu ülkede tesis edilmelidir. Bunun da yolu, yine dediğim gibi, biz Türkiye Büyük Millet Meclisi mensuplarının, bu konuda...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Sayın Başkan, selamlayıp, konuşmamı bitireceğim.

BAŞKAN – Sayın Çelik, selamlarsanız, minnettar kalırız.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Değerli milletvekilleri, bu mesele, bizim duyarlılığımızdan geçmektedir. Bu konuyla ilgili başka söyleyeceklerimiz vardır, müteakkip maddelerde görüşlerimizi arz edeceğiz.

Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum efendim. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çevik.

Gruplar adına başka söz isteyen?.. Yok.

Şahsı adına, İzmir Milletvekili Sayın Rahmi Sezgin; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

Süreniz 5 dakika Sayın Sezgin.

RAHMİ SEZGİN (İzmir) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 504 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının 1 inci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, saygılarımı sunuyorum.

Avrupa Birliğinin 10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleştirdiği Helsinki Zirvesinde Türkiye'nin tam üyelik adaylığının tescili, Avrupa Birliğiyle ülkemiz ilişkilerini olumlu bir boyuta taşımıştır. Tam üyelik süresince kamu kurum ve kuruluşlarında kendi görev alanlarına giren konular üzerinde yoğun bir çalışmanın yürütülmesi ve bu çalışmaların işbirliği içerisinde yapılması büyük önem kazanmıştır. Adı geçen genel sekreterliğin çalışmalarının düzenli ve koordineli olabilmesi açısından Başbakanlığa bağlı olması ve bütçenin Başbakan onayıyla gerçekleşecek transferlerle karşılanmasında yarar olacaktır. Görev yetkileri önceden belirlenen genel sekretere, faaliyetlerde yardımcı olmak üzere en az üç genel sekreter yardımcısının görevlendirilmesi de uygun olacaktır. Adı geçen genel sekreterliğin çalışmalarının başarıya ulaşabilmesi ve plan ve program dahilinde yürütülmesi için, söz konusu genel sekreterliğin teşkilat ve görevlerine ilişkin esaslar düzenlenmelidir.

Sayın milletvekilleri, Türkiye açısından büyük önem taşıyan Avrupa Birliğine tam üyelik ve her konuda Avrupa Birliğine uyum için, gerekli işlemlerin ve teşkilatlanmanın oluşmasına ihtiyaç vardır. Bugüne kadar kurulan pek çok Avrupa Birliğiyle ilgili birimlerin, ne yazık ki, pek verimli olmadağı ortaya çıkmıştır. Ekonomik uyumun özel sektörü de ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, adı geçen oluşumda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği gibi kuruluşların da temsil edilmesinde yarar olacaktır. Kurulması öngörülen genel sekreterliğin, uygulamadan ziyade, çeşitli kuruluşların çalışmalarının koordinesinden ve yönlendirilmesinden sorumlu olması gerekmektedir.

Sayın milletvekilleri, ülkemizin tam üye adayı olması, Avrupa Birliğiyle ülkemizin iyi yönde gelişmesine ve bugüne kadar taahhüt edildiği halde gerçekleşmeyen yardımların olumlu yönde hız kazanmasına neden olmuştur. Toplumumuzun her kesiminde Avrupa Birliğine üyeliğimiz büyük istek ve destek görmektedir.

Sonuç olarak, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin kurulmasının ülkemiz adına büyük önem taşıdığını bir kez daha vurgulayarak, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Efendim, şimdi, söz sırası, Ağrı Milletvekili Sayın Nihai... Nidai Seven... Affedersiniz efendim... Ne yapalım yani... 119 uncu Birleşimden beri uykusuz devam ediyoruz Sayın Seven.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Ağrılılar hep sizi izliyorlar yani...

BAŞKAN – Buyurun Sayın Seven.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri; 504 sıra sayılı kanun tasarısı hakkında şahsım adına bazı konuları sizlere arz etmek istiyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biliyorsunuz, 1963 yılından beri, özellikle otuzyedi yıllık bir süreç içerisinde, Avrupa, devamlı Türkiye'ye yanlış yapmıştır. 1996 yılından itibaren gümrük birliğine kabul edilmemiz, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Binyılın Bildirgesinin kabul edilmesi, yine, 13 Ekim 1999'da Avrupa Komisyonu tarafından Mesafe Raporunun ve Karma Belgesinin yayımlanmasıyla Türkiye'nin hangi süreç içerisinde olduğu görülmektedir.

Malumlarınız olduğu üzere, Bulgaristan, Slovenya, Romanya, Polonya, Malta, Litvanya, Letonya, Estonya, Kıbrıs, Polonya, Slovakya ve Çek Cumhuriyetleri arasında 13 üncü ülke olarak Türkiye, Avrupa Birliğine aday ülkeler arasında en güçlü ülke olarak görülmektedir.

Türkiye'nin özellikle 21 inci Yüzyılda önemli iki hedefi olmalıdır. Bunlardan bir tanesi, Türkiye ile tarihi paylaşmış toplumların yaşadığı coğrafyanın büyük önemi vardır. Aynı inancı, aynı kültürü, aynı dili paylaştığımız insanların var olduğu coğrafya olan Kafkasya, Ortaasya, Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Sudan, Yemen gibi ülkelerle yıllardır ortak özellikleri paylaşmışızdır.

Yine, ikinci hedef olarak, Avrasya'da Türkiye'nin belirleyici ve merkezî bir konumda yer alması, bizler için çok önemli bir olaydır. Türkiye'nin, bütün geleceğini sadece Avrupa Birliğine bağlaması doğru değildir. Türkiye, artık, kendi bilgi birikimini, kendi tarihini, kendi gücünü dışsiyasette daha etkin bir şekilde ortaya koyan bir ülke olmalıdır. Ülkemizin, imaj yönünde, gücünün etkinliği konusunda hiçbir eksiği bulunmamaktadır. Dünyada kendimize duymuş olduğumuz güveni, bizim, en iyi şekilde, dünya ülkelerine göstermemiz gerekmektedir.

Avrupa Birliğinin, biliyorsunuz, özellikle 29 bölüm ve 110 000 sayfadan teşekkül bir mevzuatı bulunmaktadır. Bugün, özellikle iki üç yıl içerisinde gerek Devlet Planlama gerekse bakanlıklar nezdinde yapılan çalışmalarla, bu 110 000 sayfalık mevzuatın neredeyse yüzde 60'ı incelenmiş, 18 bölümü tamamen tasnif edilmiş, geriye kalan 13 bölümlük kısmı da tamamen bitirilmiştir. Bunların içerisinde, malumunuz olduğu üzere, şirketler hukuku, rekabet, devlet yardımları, ekonomik ve parasal birlik, istatistik, KOBİ'ler, bilim ve araştırma, eğitim ve staj, kültür, görsel, işitsel, sanayi politikaları ve hizmetlerin serbest dolaşımı ile sermayenin serbest dolaşımı bulunmaktadır.

Bugün, Avrupa Birliği değerlendirmesi yapılırken, Türkiye'nin, Avrupa Birliği nezdinde herhangi bir aday ülke olmadığını mutlaka bilmemiz gerekir. Türkiye, buraya, kendi kimliğiyle, kendi tarihiyle katılmalıdır. Avrupa Birliğine Türkiye'nin getirdiğini, başka hiçbir ülke getiremez.

Yine, Türkiye, kendi tarihiyle, kendisine özgü bir medeniyet ve modern bir İslam ülkesi olarak, yeni bir modelle, çağı paylaşma modeliyle, çoğulcu demokrasi anlayışıyla, yepyeni bir model olarak Avrupa Birliğinin karşısına çıkmalıyız.

Bugün, Avrupa Birliği nezdinde, Türkiye'nin yapmış olduğu otuzyedi yıllık süreçte, eğer, Avrupa bize yanlış yaptıysa, biz, yapacağımız çalışmalarla, etkinliğimizi, gücümüzü bütün dünyaya gösterdiğimiz gibi, Avrupa'ya da göstermemiz gerekir ve bu konuda, Avrupa Birliğine yaklaşırken, tamamıyla, hem cumhuriyet sahibi olduğumuzu hem de Müslüman ülke olduğumuzu unutmamalıyız.

Bu 504 sıra sayılı kanun tasarısının, özellikle, 1 inci maddesinde, Avrupa Birliği...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NİDAİ SEVEN (Devamla) – Bitiriyorum efendim.

BAŞKAN – Siz, Ağrılılara beni şikâyet ettiniz; onun için, buyurun, bitirin. Biz Ağrı'yı çok severiz.

NİDAİ SEVEN (Devamla) – Sağ olun. Biz Ağrılılar da sizi çok seviyoruz.

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına yönelik çalışmaların, kamu kurum ve kuruluşlarının nezdinde belirli programlar, belirli planlar ve belirli uyum içerisinde yapılması, yapılan çalışmaların bir an önce gerçekleştirilmesi konusunda özellikle Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin kurulması uygun olacaktır.

Ben, bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Seven teşekkür ederim.

Sayın Bakan yerinden bir açıklama yapacaklar; buyurun.

DEVLET BAKANI YÜKSEL YALOVA (Aydın) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Önce, değerli konuşmacı arkadaşım Nidai Seven'e teşekkür ediyorum; ancak, zabıtlarda yanlış anlaşılabilir endişesiyle, kendisinin gerçek düşüncesini de yakından bildiğim için, bir haksızlığa uğramaması amacıyla, bir hususu açıklığa kavuşturmak istedim.

Bildiğiniz gibi, Avrupa Birliği Kıbrıs ile değil, Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle müzakere yapıyor. Yine, hepimizin bildiği, bütün dünyanın bildiği gibi de, biz, sadece, Türkiye Cumhuriyeti olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanıyoruz. Sayın konuşmacının "Kıbrıs" sözcüğü, bizim Türkiye'de herkesin anladığı gibi, Güney Kıbrıs Rum Yönetimidir diye düşünüyorum. ileride başka türlü bir haksızlığa, haksız bir yoruma uğramasın diye, onun için, kendisinin de hoşgörüsüyle, düzeltme yapmak istedim.

Teşekkür ederim.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Tabiî, Güney Kıbrıs olarak söyledim; haklısınız Sayın Bakan; teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Bakan, teşekkür ediyorum efendim.

Efendim, 1 inci madde üzerinde görüşmeler tamamlandı.

1 inci maddeyi...

CEVAT AYHAN (Sakarya) – Karar yetersayısının aranılmasını istiyoruz.

-----

BAŞKAN – Karar yetersayısı vardır.

1 inci madde kabul edilmiştir.

2 nci maddeyi okutuyorum:

Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin görevleri

MADDE 2. – Avrupa Birliği Genel Sekreterliği; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde Dışişleri Bakanlığınca yürütülen dış ilişkilerin koordinasyonu ve katılım müzakereleri dahil tüm dış temas ve müzakereler çerçevesinde aşağıda belirtilen görevleri yürütür.

a)Kamu kurum ve kuruluşlarınca yürütülecek iç uyum çalışmalarında plan ve programlara uygun olarak koordinasyonu sağlamak,

b)Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanması amacıyla oluşturulacak kurul ve komitelerin sekreterya hizmetlerini yürütmek ve anılan kurul ve komiteler tarafından alınan kararların uygulanmasını yönlendirmek,

c)Hükümetin ve oluşturulacak kurul ve komitelerin kararları doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemeleri yapmak,

d) Görev alanına giren konularda sözleşme ile yurtiçi veya yurtdışında gerçek ve tüzel kişilere araştırma, etüt ve tercüme işleri yaptırmak,

e)Yerine getirmekle yükümlü olduğu hizmetlere ilişkin olarak yönetmelik, tebliğ, genelge ve benzeri düzenleyici işlemleri Başbakanlık vasıtasıyla yapmak.
 

BAŞKAN – Efendim, 2 nci madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat; buyurun efendim.

FP GRUBU ADINA ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 504 sıra sayılı Kanun Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Kanun tasarısının bu maddesi, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin görevlerini düzenlemektedir. Bu görevleri kısaca:

a) Kamu kurum ve kuruluşlarınca yürütülecek iç uyum çalışmalarında plan ve programa uygun koordinasyonu sağlamak,

b) Hükümetin ve oluşturulacak kurul ve komitelerin kararları doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemeler yapmak,

c) Görev alanına giren konularda, sözleşmeyle, yurtiçi ve yurtdışında gerçek ve tüzelkişilere araştırma, etüt, tercüme yaptırmak,

d) Hizmet alanıyla ilgili tebliğ, genelge ve benzeri düzenleyici işleri Başbakanlık vasıtasıyla yapmak.

Esasında, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 331 inci ve müteakip paragraflarında da "Helsinki Zirvesi Sonuç Belgesinde, Türkiye için de diğer aday ülkelere olduğu gibi bir Katılım Ortaklığı hazırlanması öngörülmüştür" denilmektedir ve Türkiye için bu maksatla ulusal plan hazırlanacağı, bunun için de esasın Kopenhag Kriterlerine uyum olacağı belirtilmektedir.

Planın 328 inci paragrafında, Türkiye ile katılım müzakerelerinin, Türkiye'nin Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirmesinin ardından başlatılacağının zirvede kesin bir şekilde belirtildiğinden bahsedilmektedir.

Şimdi, Türkiye'nin, bu şartlar altında esas karar vereceği nokta;

1- Gerçekten Avrupa Birliğine girmek istiyor muyuz?

2- Buna kendimizi hazır görüyor muyuz?

3- Girmeye kararlı isek, bunu en çabuk nasıl sağlayabiliriz?

Sorularına verilecek cevaplardır.

Bu konuda kamuoyunda son günlerde yapılan tartışmalarda ortaya çıkan netice, Türkiye'de sivil kesimde, Avrupa Birliğine girme konusunda kesine yakın bir birlik sağlanmış durumdadır. Fakat, bazı siyasî parti genel başkanlarınca "devlet" olarak nitelenen kesim ise bu konuda istekli görünmemektedir. Bu kanıyı kuvvetlendiren en önemli gelişme ise, son Millî Güvenlik kararlarıdır. Bu kararların özü, Türkiye'nin, Kopenhag siyasî kriterlerini kabul edecek durumda olmadığıdır. Fakat, ülkemizde, Avrupa Birliği konusunda toplum öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık, bu noktadan geriye dönüş mümkün değildir. Onun için, ülkemizi Avrupa Birliğine hazırlamak için gerekli uyum çalışmalarına, yurt içinde ve yurt dışında gerekli çabaları göstererek başlamalıyız.

Millî Güvenlik Kurulunun ve birkısım sivil kesimlerin de Avrupa Birliğine uyum konusunda en büyük endişesi, bu birlik içerisinde üniter devlet yapısının çözülmesi, Kıbrıs ve Ege sorunlarıdır. Bu sorunların en önemlisi görülen üniter devlet yapımızın gerçek anlamda sağlanmasının temeli, insan hakları ve düşünce özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılmasından, ülkemizin, ekonomik yönden komşularının ilerisinde olmasından ve bu toplumda yaşayan herkesin, kendisini bir özgüven ve gururla bu ülkenin saygın bir vatandaşı olarak görmesinden geçer. Bunun en temel öğesi, devletin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının önemli bir bölümünü, irticaî ve bölücü sebepler adı altında iç düşman diye görmemesinden, algılamamasından geçer. Bunun en temel şartı ise, Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki, hiçbir ama hiçbir kurumun, kendini, bu Meclisin üzerinde veya eşit olarak görmemesinden, bu ülkenin her kurumunun bu Meclisi kendisinin amiri ve üst kurumu olarak görmesinden ve kabul etmesinden geçer; yani, sivil idarenin, Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de egemen olmasından geçer.

Peki, Avrupa Birliğine katılım yolunda 13 aday ülkeye yönelik olarak Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan 1999 yılı ilerleme raporları Türkiye'yi nasıl görüyor; bir de, bu konuyu irdelemek ve tartışmak isteriz.

Aday ülkelerin katılım yönünde ilerleme raporları ve karma belge 1999'un beşinci bölümünde şu noktalara dikkat çekildiğini görürüz. Durum değerlendirmesi bölümünde, Ekim 1998'de, komisyonun, stratejiyi yılda 50 milyon Euro tutarında bir malî paketle desteklemek üzere tasarlanan ve hâlâ Avrupa Parlamentosunda bekleyen iki teklif ortaya koyduğu belirtilmekte ve Türkiye için, Avrupa stratejisinin, diğer aday ülkelere kıyasla daha dar bir çerçevede ele alındığı belirtilmektedir.

Yine devamla, özellikle, uyumlulaşma sürecine destek olabilecek Avrupa Birliği malî yardımının kısıtlı kaldığı da kabul edilmektedir.

Yine, burada, esas olan, eğer Avrupa Birliğine üye olmayı cidden istiyorsak, bir an önce olmalıyız. Belki, bugünden yarına, Avrupa Birliğine tam üye olabilsek, ülkemize 15 milyar dolara yakın bir kaynak transferinin mümkün olabileceği, uzmanlarca belirtilmektedir.

Yine, aynı çevrelerin önemli itirazı ise şu yöndedir: Avrupa Birliğinin, fakir ülkelere giden fonları azaltma yolunda ciddî bir çabası olduğu ve misal olarak, ortak tarım çerçevesinde verilen fonların düşürüldüğü ve bunların tamamen ortadan kaldırılması için, başta İngiltere olmak üzere, birtakım üye ülkelerde ciddî bir gayretin görüldüğü belirtilmektedir. Yine, uyum fonlarının azaltılması yönünde de çalışmalar başlamıştır.

Burada, önemli olan, yeni üye olmak isteyen ülkelerin genellikle Doğu Avrupa ülkeleri olduğu, bunların da ekonomik yönlerinin bizim gibi iç açıcı olmadığı, dolayısıyla, bizim gibi üye oldukları takdirde, fonları tüketecek bu aday ülkeler içerisinde, diğerinden bir basamak önde giden çok daha avantajlı olacaktır.

Onun için, Avrupa Birliğinin, fonlarını tüketmiş ve ekonomik yönden eski desteğini sağlayamayacağı bir döneme girmeden üye olmak, ekonomik yönden çok daha avantajlı olacaktır. Bu bakımdan, 1970'li yılların son dönemlerinde, Yunanistan, Avrupa Birliğine aday olmak için müracaat ettiğinde, müracaat etmeyip treni kaçıranların tarih önündeki vebali büyük olacaktır.

Yine, raporun, Türkiye'nin üyelik kriterlerini yerine getirmekte kaydettiği ilerleme bahsinde, politik kriterler bölümünde şöyle denilmektedir: "Temel haklara saygı, aday ülkelerde genel olarak garanti edilmiştir, aday ülkelerin çoğu, temel insan hakları belgelerini onalaylamaktadır."

Geçen yılki raporda işaret edilen sorunlar açısından, Türkiye'nin durumunda az bir gelişme kaydedilmiştir. Komisyon, insan haklarına ve azınlıkların haklarına saygı konusundaki eksikliklerden ve Millî Güvenlik Kurulu kararlarıyla ordunun politik yaşamda oynadığı anayasal rolden kaygı duymaya devam etmektedir.

Kamu görevlilerinin insan haklarını istismar etmesine karşı mücadelede, yetkili makamların niyetini yansıtan bazı iyileştirmeler olmuştur. Bununla ilgili, son zamanlarda, bazı yasal ve idarî düzenlemeler kabul edilmiştir" denilmektedir.

Burada net olarak görülmektedir ki, eğer, bizim dışımızda kurulmuş ve bizlerin yıllardan beri büyük bir arzuyla katılmak istediğimiz Avrupa Birliğine katılacak isek, katılmak isteyen biz, isteksiz davranan onlar ise,o takdirde, bizlerin, onların şartlarını kabul etmekten başka alternatifimiz kalmamakta, bunlar da Kopenhag siyasî kriterlerine uymak ve bu kriterlerin, olmazsa olmaz şartı ise sivilleşmek, dolayısıyla, Millî Güvenlik Kurulunun Genel Sekreterliğiyle birlikte sivilleşip sivil idarenin emrine girmesidir.

Bu bölümün sonuç kısmında "özet olarak, Slovakya'daki çok olumlu gelişmelerle, Türkiye hariç, aday ülkelerin, hukukun üstünlüğüne saygı gösteren istikrarlı ve sağlam demokrasiler inşa edilmesinde genel sicilleri iyileşmiştir" denilmektedir.

Burada acı olanın, raporun, hukukun üstünlüğüne saygı gösterme konusunda, ülkemizi diğer aday ülkelerden ayırmasıdır.

Açıkçası, hiç kimse, bir şiir okuduğu için ömür boyu siyaset yasağı alan bir büyükşehir belediye başkanını veya bir konuşmasından dolayı bir eski başbakanı cezalandırmayı içine sindirememektedir. Dışarıdan, Avrupa Birliğinden, ülkemizin hukukî durumunun net fotoğrafı işte budur.

Raporda, katılım stratejisi olarak "Türkiye'deki reformları teşvik etmek ve desteklemek için Avrupa stratejisi temelinde şu adımlar atılmalıdır:

a) İnsan hakları konusunda, özel atıf yapılarak, politik diyaloğun artırılması,

b) Tüm katılım öncesi Avrupa Birliği malî yardım kaynaklarının tek bir çerçevede eşgüdümünün sağlanması,

c) Bütün topluluk proğramları ve kurumlarına tam katılım oranı,

d) Müktesebatın benimsenmesi için bir ulusal programla birlikte bir katılım ortaklığının kabul edilmesi,

e) Türkiye'nin, mevzuat ve uygulamalarını uyumlaştırmak, müktesebatının analitik bir incelemesine yönelik bir sürecin başlaması."

İşte, bilhassa bu konular dahi, bugün kurmak istediğimiz Genel Sekreterliğin önünde ne kadar önemli ve yoğun gündemin olduğunun en önemli belirtileridir. Genel Sekreterliğin, bu konuları en kısa ve en kapsamlı bir şekilde yerine getirebilmesi için yoğun bir çalışma içinde olması gerekmektedir.

"Resmî sonuçlar" bölümünde, komisyon, Avrupa Birliği Konseyine şu tavsiyelerde bulunmaktadır: "Türkiye bundan böyle aday ülke olarak kabul edilmiştir; ancak, bu aşamada müzakerelerin açılması söz konusu değildir" denilmekte ve "Türkiye'nin, gümrük birliği çerçevesindeki yükümlülüklerinin çoğuna uymaya devam etmektedir; özellikle, rekabet ve gümrük alanlarında müktesebatıyla tam bir uygunluk sağlamak için ilave gayretler sarf edilmelidir. Avrupa stratejisinde, belirlenen alanların çoğunda uyumlulaşma çabaları devam etmiştir; ancak, Türkiye, idarî yapılarını daha fazla modernleştirmeli ve personel eğitimini artırmalıdır.

Görüldüğü üzere, bu bölümde, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlık hakları konusunda getirilen eleştiriler kadar yoğun bir eleştiri olmayıp, birtakım temennilerle bölüm geçiştirilmektedir.

Türkiye'nin, katılım yönünde ilerlemesine ilişkin komisyon raporunun "düzenli rapor" 1999 ikinci bölümünde ise "Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiler" bölümünün "son gelişmeler" kısmında, özellikle Apo konusu incelenmekte, inanç özgürlüğü ve dindarlara yapılan baskılar konusunu, âdeta, geçiştiren Avrupa Birliği, bu bölüme ise oldukça geniş yer ayırmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ASLAN POLAT (Devamla) – Sayın Başkan, şahsım adına da söz istemiştim...

BAŞKAN – Şahsınız adına vermeyeceğim; buna ilave edelim. Olmaz mı?

ASLAN POLAT (Devamla) – Şahsım adına da...

BAŞKAN – Şahsınız adına değil... Kaç dakika daha süre istiyorsunuz?

ASLAN POLAT (Devamla) – Şahsım adına istediğim sözü de verirseniz konuşmamı bitirebilirim ve başka söz almama gerek kalmaz.

BAŞKAN – Şahsı adına söz isteyen başka milletvekilimiz de olduğu için... Üst üste gelmiyor. Siz toparlayın; süre vereyim size.

Buyurun efendim; nerede keseceğinizi bilirsiniz. Yine şahsınız adına da söz veririm.

ASLAN POLAT (Devamla) – Peki.

Netice olarak, görüldüğü gibi, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurmakla iş bitmiyor, belki yeni başlıyor; çünkü, Avrupa Birliğine katılımın esası olan farkları kabul edip içine sindirme, ifade ve fikir özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, eğitim hakkının kutsallığı gibi konuları çözmedikçe bu konuda bir adım dahi atmış olamayız.

Kanun tasarısının hayırlı olmasını diler, hepinize saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

İkinci söz, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik'te.

Buyursunlar efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Değerli Başkan, sayın milletvekilleri; bugün görüşmekte olduğumuz yasa tasarısı, eğer, bu Meclisten geçerse, 21 inci Dönem milletvekilleri olarak 200 üncü kanunu çıkarmış olacağız. Hayırlı uğurlu olsun. Allah nazardan saklasın. Meclisimiz, bir kanun makinesi gibi çalışıyor. Kutluyorum; ancak, değerli milletvekilleri, bu seri kanun çıkarma meselesi ne kadar sağlıklıdır; ayrıca bunun tartışılması lazım.

Bakınız, biz 1982 yılından beri, bir darbe sonrası hazırlanan bir Anayasayla idare ediliyoruz. Avrupa Birliğine girme sürecide önümüze çıkan en büyük engellerden, handikaplardan birinin bu olduğu bütün değerli milletvekillerince bilinmektedir.

Bu Parlamentoda, bu Anayasayı değiştirecek iradenin olduğuna inanıyorum. Ama, nedense, bizi bağlayan birileri mi var, bilmiyorum, bu konuda bir türlü bir konsensüse varıp, hepimizin şikâyet ettiği, hepimizin antidemokratik hükümler içerdiğini düşündüğümüz, hepimizin bir yığın haksızlıklarla, yanlışlıklarla dolu olduğunu ifade ettiğimiz bu Anayasayı değiştirme yönünde bir gayret, bu Mecliste, nedense, görülmüyor. Zaman zaman bazı maddeleri değiştiriyoruz. Bu maddeleri de daha çok Batının diretmesi veya önümüze sürmesi sürecinde değiştiriyoruz.

Değerli milletvekilleri, bir yasal değişiklik yaparken veya bir kanun çıkarırken, birileri böyle istiyor diye değil, Avrupalılar bunun böyle olmasını istiyor diye değil, bizim halkımız, bizim insanımız, bizim ülkemiz buna layık olduğu için yapalım.

Bakınız, Devlet Güvenlik Mahkemelerindeki asker üyeyi, Anayasa değişikliği yaparak çıkardık. Bunu niçin çıkardık; kendimiz istediğimiz için mi çıkardık? Bu soruyu kendi kendimize sormak zorundayız.

Tanzimat Fermanından beri bu ülkede yapılan yapısal değişikliklerin büyük bir çoğunluğu kendi isteğimizle, kendi iç dinamiklerimizin dürtmesiyle değil, daha çok, dışarıdan müdahalelerle yapılmıştır. Artık bunun terk edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Anayasa başta olmak üzere, Avrupa Birliğine giden yolda ciddî hukukî düzenlemeler yapmak zorundayız.

Türk Ceza Kanununda, Siyasî Partiler Kanununda çok ciddî değişiklikler yapılması lazım değerli milletvekilleri.

Bizim Anayasamız "lakin", "ancak", "fakat" kelimelerinin en fazla kullanıldığı anayasalardan biridir. Bir bakıyorsunuz bir hüküm:"Din ve vicdan hürriyeti önünde hiçbir engel yoktur; ancak..." "İnsanlar düşüncelerini hür ve serbest bir biçimde ifade edebilirler; ama..." Bu amaların, ancakların, lakinlerin,fakatların bol bulunduğu bu Anayasayı değiştirmek zorundayız. Bunu değiştirmediğimiz sürece de, Batıyla hukukî anlamda entegrasyonumuzun düşünülmesi mümkün değildir.

Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliğine girebilmemiz için Avrupa'nın önümüze sürdüğü ve Avrupa Birliği müktesebatı denen 31 başlık ve maddeden oluşan bir uyum yasaları programı vardır; bunlarda ne kadar mesafe kat ettik?.. İfade edilmektedir ki, Avrupa Birliğiyle bizim hukukî entegrasyonumuz için uyum kanunlarımız, ancak yüzde 10 mertebesindedir. Peki, bu yüzde 90'lık kısmını ne zaman yapacağız?.. Bu konuda elimizi çabuk tutmamız lazım.

8 inci Beş Yıllık Plan çerçevesinde Sayın Sanayi ve Ticaret Bakanımız bu kürsüden bir şey söylediler, dediler ki -ki, bu, zaten, 8 inci Beş Yıllık Kalkınma Planında da ifade edilmiştir- Cumhuriyetin 100 üncü yılında, yani, 2023 yılında Türkiye için bir perspektif çizilmiştir ve deniyor ki, Türkiye 2023 yılında kişi başına düşen gayri safî millî hâsılası 20 000 dolar olan bir ülke olacaktır ve böylelikle, Avrupa Birliği standartlarına ulaşılacaktır.

Değerli milletvekilleri, biz, 2023 yılında kişi başına düşen gayri safî millî hâsılası 20 000 dolar olan bir ülke olduğumuz zaman, bu yirmiüç yıl boyunca Avrupalıların uyuyacağını falan mı düşünüyoruz?! Bugün, bakınız, Avrupa Birliği ülkelerinde kişi başına düşen bu gayri safî millî hâsılanın ortalaması 23 500 dolardır; bugün bile, 23 500 dolardır. Benim ülkemde kişi başına düşen gayri safî millî hâsıla, 3 160 dolardı; 57 nci hükümet sayesindeki bu 6,4'lük küçülmeden sonra 2 878 dolara inmiştir. Avrupa Birliğinin en fakir ülkesi Portekiz'dir; Portekiz'de kişi başına düşen gelir 11 600 , Yunanistan'da 11 800 dolardır değerli milletvekilleri.

Biliyorsunuz, Kopenhag kriterlerinin en önemlilerinden birisi -bu, Maastricht kriterlerinde teyit ve tekit edilmiştir- özellikle, o ülkelerin ekonomik durumu değerlendirilirken bütçe açığı, faiz, enflasyon gibi bazı kıstaslar getirilmiş olmasıdır. Bizim ülkemizde enflasyonun durumu malum.

Avrupa Topluluğuna mensup olan ülkelerden, yine enflasyonu en yüksek olan ülkelerden birisi Portekiz'dir, yıllık enflasyon 2,7'dir değerli milletvekilleri. Bir tarafta, yıllık 2,7'lik bir enflasyon -bu, bizim aylık enflasyonun bile yarısı kadardır- öte yanda, yüzde 60'lık enflasyon olduğu zaman biz, seviniyoruz, çok şey başardığımızı söylüyoruz!

Değerli milletvekilleri, biz, millet olarak, üzüntülerimizi de sevinçlerimizi de bir dozda tutmayı pek beceremeyiz; sevindiğimiz zaman aşırı seviniriz, üzüldüğümüz zaman da aşırı üzülürüz. Avrupa Birliğine üye olmak, aslında, Türkiye için elbette önemlidir; ancak, bu, zil takıp oynayacağımız kadar büyük bir başarı olarak kabul edilmemelidir. Kaldı ki, Avrupa Birliğine üye olarak alınırken Türkiye Cumhuriyeti bazı bedeller ödemek zorunda kalmıştır.

Dönemin Cumhurbaşkanı, yani, Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, bu Helsinki Zirvesinin ardından Ankara Ticaret Odasında düzenlenen Helsinki Zirvesi Ardından Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Panelinde 15 Aralık 1990'da yaptığı konuşmada bakın ne diyor değerli milletvekilleri; dönemin Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bakınız ne diyor: "Helsinki kararının bazı paragraflarının bizim açımızdan tartışmalı yönleri bulunduğu bir vakıadır; ancak, unutulmamalıdır ki, bu karar, bizim temsil edilmediğimiz 15 üyeli Avrupa Birliği Konseyi tarafından alınmıştır ve Yunanistan ile diğer 14 ülke arasındaki müzakereler sonucunda oluşmuş bir 'al-ver' dengesini yansıtmaktadır."

Bunu, Helsinki Zirvesinin ardından dönemin Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel söylemektedir. Avrupa Birliğinin diğer 14 üyesi ile Yunanistan arasındaki bir "al-ver" pazarlığından sonra, Türkiye, Avrupa Birliğine üye ülke olarak kabul edildi. Nedir bu al–ver meselesi? Bize dediler ki, bu Kıbrıs meselesi, Kıbrıs, sizinle Yunanistan arasında bir meseleydi; ancak, bu mesele, bundan sonra, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında bir meseledir. Ege meselesi, Yunanistan ile Türkiye arasında bir meseleydi; ama, bundan sonra, bu, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında bir mesele haline gelmiştir. Sayın Cumhurbaşkanının temas ettiği mesele de budur değerli milletvekilleri.

Bir başarıya imza atılırken övünmek, onur duymak, gurur duymak elbette bizim hakkımızdır. Ancak, başarılarımızı mercek altına alarak, kendi kendimizi kandırmanın anlamı yoktur. 2023 yılında Avrupa Birliğine kabul edildiğimizi varsayalım; çünkü, o zaman, Avrupa Birliği kriterlerinin bize göstermiş olduğu hedeflere ulaşacağız.

2023 yılında, Türkiye'nin tahmini nüfusu 90 milyondur değerli milletvekilleri. 90 milyonluk nüfusuyla, Türkiye, Avrupa'nın en büyük ülkesi olacaktır, Avrupa Biriğinin en büyük ülkesi olacaktır; destekleme fonlarından en fazla yararlanan ülke konumuna gelecektir; Avrupa Parlamentosunda en fazla sayıyla temsil edilen bir ülke konumuna gelecektir. Eğer, biz, Avrupa Birliğine üyelik meselesini 2023 yılına kadar bırakırsak, biz, bu meseleyi, o zamana kadar sürdürürsek, Avrupalılar, Avrupa Parlamentosunda, -çoğunluğu Türk Parlamentosundan oluşan, Türklerden oluşan- destekleme fonlarının büyük bir kısmının Türkler tarafından kullanıldığı bir birliğine kolay kolay yanaşmazlar, bu onların işine gelmez. Bu konuda, sayın hükümeti uyarıyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim; toparlayın.

HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde bize öngörülen, 2006 yılındaki kişi başına düşen gayri safî millî hâsılamız 4 000 küsur dolar olacaktır. Bugün, Avrupa Birliğine üye olarak kabul edilen Doğu Avrupa ülkelerinin çoğu, bu rakamı çoktan aşmıştır.

Değerli milletvekilleri, dolayısıyla, gerek hukukî gerek siyasî gerekse ekonomik olarak elimizi çok çabuk tutmak zorundayız. Avrupa müktesebatının öngördüğü bu 31 maddelik uyum yasalarını, uyum prosedürünü tez elden, mutlak surette çabuklaştırmalıyız. Aksi takdirde, bizim için avantaj olabilecek bu süreç, aleyhimize döner ve dezavantaj olur.

Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum efendim. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Gruplar adına başka söz isteyen yok.

Şahısları adına, Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat; buyursunlar efendim. (FP sıralarından alkışlar)

ASLAN POLAT (Erzurum) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.

504 sıra sayılı Kanun Tasarısının 2 nci maddesi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum.

Şimdi, bu, 1999 Avrupa Birliği ilerleme raporuna devam ediyorum, "resmî sonuçlar" bölümünde, Komisyon, Avrupa Birliği Konseyine şu tavsiyelerde bulunmaktadır: "Türkiye, bundan böyle aday ülke olarak kabul edilmelidir ve edilmiştir. Yalnız, bu çerçevede müzakerelerin başlaması da mümkün değildir" denilmekte ve yine devam etmektedir. "Meşru çıkarlar, şiddet yoluyla değil, politik bir süreç yoluyla ifade edilmelidir."

Yine raporda "Avrupa Birliği, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tamamen destekler; aynı zamanda, Türkiye'nin sorunlarını, insan haklarına ve demokratik bir toplumda, hukukun üstünlüğüne tam saygılı, politik yollardan ve Avrupa Konseyinin bir üyesi olarak taahhütlerine uyum biçiminde çözmesini bekler, bu bağlamda, terörizme karşı mücadeleyi politik çözümler arayışından ayırmaya ve uzlaşmayı teşvik etmeye yönelik tüm sahici çabaları memnuniyetle karşılar. Bunu desteklemek için, Avrupa Birliği, devamlı malî yardım dahil katkıda bulunmaya hazırdır. Türkiye'nin, bu sorunları, bu tutum içinde ele alma çabaları, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini ancak olumlu etkileyebilir."

Burada da görülmektedir ki, Avrupa Birliğinin bize karşı en duyarlı olduğu konu bu konudur. Bu konu, Avrupa Birliğine girerken bizi en çok meşgul edecek ve bizlerin de çok dikkatli ve duyarlı olarak çözüm bulmaya çalışacağımız konulardır.

"Siyasî kriterler" bölümünde, "son gelişmeler" bölümünde "1998 yılında Refah Partisinin kapatılmasından sonra, ayrılıkçılığı teşvik ettiği gerekçesiyle, Demokratik Kitle Partisinin kapatıldığı, Fazilet Partisinin kapatılması istemiyle başsavcılıkça da dava açıldığı" belirtilmektedir.

"Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü" bölümündeyse "siyasî partiler sistemiyle ilgili olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ağustos 1999'da, Siyasî Partiler Kanununda siyasî partilerin kapatılması ve üyelerinin siyasî hayata katılmaktan men edilmelerini zorlaştıran bazı değişiklek yaptı" denilmektedir.

Burada önemli olan, "Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü" bölümünün, sadece siyasî partilere ayrılması ve parti kapatılmasının zorlaştırılmasından övgüyle bahsedilmesidir.

Buradan çıkan sonuç şudur: Avrupa Birliği, şiddete başvurmayan hiçbir siyasî parti ve siyasî hareketin yasaklanmasını kabul etmemekte.

Yargıtay Başkanı başta olmak üzere birçok hukukçunun belirttiği gibi, Avrupa Birliği mevzuatı ve hukuk sistemi bizi de bağlıyor ise, Türkiye Büyük Millet Meclisinden acilen bu yönde ek kanunlar çıkmalı ve mahkemelerin de, bizzat Adalet Bakanının söylediği gibi "28 Şubat sonrası mahkemeler, 312 nci maddeyi, biraz da zorlayarak uyguladılar" söyleminin tam aksi yönünde kararlar verirken, hukukun üstünlüğünü ve özgürlüğünü esas alan Avrupa Birliği mevzuatına uygun yorumlarla karar vermeleri temennimizdir.

"İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması" bölümünde, "Medenî ve Siyasî Haklar" bölümünde "Ekim 1998'den bu yana bazı olumlu adımlar atılmış olsa da, Türkiye'de kaygı verici sorunlar hâlâ mevcuttur." denilmektedir.

"Uluslararası örgütlerden alınan son bilgiler, işkencenin, kayıpların ve yargısız infazların, sistematik değilse de hâlâ mevcut olduklarını teyit etmektedir" denilmekte ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Temmuz 1999'da verdiği bir hükümle, bir kez daha, yargısız infazların ve işkencenin varlığını vurgumaktadır. Dolayısıyla, son düzenli raporda anlatılan durum, büyük ölçüde değişmiş değildir. Yine de, Türkiye'de, doğru yönde giden bazı adımlar açıkça atılmıştır.

Yine, raporda "Türkiye, Ekim 1997'de, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi Heyetinin Türkiye'ye yaptığı ziyareti müteakip hazırlamış olduğu raporun yayımlanmasına Şubat 1999'da izin vermiştir. Yetkili makamların son zamanlarda olumlu jestlerine rağmen, ifade özgürlüğüyle ilgili durum kaygı verici olmaya devam etmektedir" denilmektedir.

İşte, bu nokta çok önemlidir. 28 Şubat sonrası kurulan hükümetler, Avrupa Birliğinin hazırladığı raporların yayımlanmasını dahi sansürlerken, başka hangi konuları daha sansürlemişlerdir bilmek isteriz? Bu konuların açığa çıkarılması gerekir.

Ayrıca, ifade özgürlüğü konusunda, eğer, hükümet samimiyse, muhalefetin bu konuda desteği de belli olduğuna göre, bu raporun iki yıl yayınlanmasına mani olan kuvvet kimse, bu, net olarak ortaya konulmalıdır.

Yine, raporda, Temmuz 1999'da verdiği bir kararda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 davada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle garanti edilen ifade özgürlüğünün ihlal edilmiş olduğu sonucuna vardı.

Basın özgürlüğüyle ilgili olarak durum önemli ölçüde değişmiş değildir. Gazetecilere karşı taciz ve polis şiddeti vakası, ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşları tarafından bildirilmeye devam edilmiştir. Örgütlenme özgürlüğü ve toplanma özgürlüğüyle ilgili durum değişmemiştir. Bu özgürlükler, son düzenli raporda değinilen kısıtlamalara tabi olmaya devam etmektedir.

İnsan hakları koruma araçları da genel olarak konuşulur ise "son rapordan bu yana Türkiye'de, medenî ve siyasî haklarla ilgili durum önemli ölçüde değişmiş değildir. Çeşitli kaynaklar, işkencenin kaybolmadığını ve yargısız infazların varlığını vurgulamaya devam etmektedir" demektedirler.

İşte, Avrupa'nın bize bakışı ve inceleme raporunun da özeti budur. Bu konuda gerekli düzenlemelerin yapılmasını diler, hepinize saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Polat.

İkinci söz, Yalova Milletvekili Sayın Hasan Suna'da.

Buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

HASAN SUNA (Yalova) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısının 2 nci maddesi hakkında görüşlerimi sunmak üzere huzurunuzdayım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 1997 yılında yapılan Avrupa Birliği Lüksemburg zirvesinde, Türkiye'ye karşı takınılan olumsuz tutum, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi erozyona uğratmış ve durma noktasına getirmiştir. Ancak, 55, 56 ve özellikle, 57 nci hükümetin, ülke içinde ve dışında yarattığı istikrar ortamı sayesinde, 1999 yılında yapılan Helsinki zirvesinde, Türkiye'nin tam üyeliğe adaylığı tescil edilmiştir. Helsinki Zirvesi Sonuç Belgesinin onikinci paragrafı, ülkemizin diğer adaylarla eşit şartlarda Avrupa Birliğine katılmaya aday olduğunu belirtmektedir; ancak, bu durum, bütün sorunların çözümlendiği anlamına gelmemektedir. Avrupa Birliğine adaylık sürecinin yeni başladığını, yolun sonunda değil, başında bulunduğumuzu unutmamalıyız. Bu yolu kısaltmamız, Avrupa Birliğine uyum sürecinde bütün kurum ve kuruluşlarımızın, kamu ve özel sektör ayırımı gözetilmeden, etkin ve eşgüdüm içinde ve özelikle çok başlılıktan uzak bir şekilde çalışmamıza bağlıdır.

Sayın milletvekilleri, hükümetimiz, ülkemiz, tam üyeliğe hazırlandığı dönemde, daha da karmaşık bir hal alan Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi, en üst düzeyde uyum ve eşgüdümü sağlayacak etkin bir biçimde yönlendirme ve yürütme arzusundadır. Bunun içindir ki, bu karmaşık ilişkilerin uyum ve eşgüdüm içinde zaman kaybetmeden yürütülmesi için böyle bir kuruluşa gereksinim duyulmuştur. Esasen, bu durum, sadece Türkiye'ye has bir uygulama da değildir; Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ve diğer aday ülkelerde de durum böyledir. Bu uygulama, görev ve yetki dağılımı halen benzer durumdaki bütün ülkelerce uygulanagelen denenmiş bir yöntemdir. Bunun aksine bir uygulamaya gidilmesi, Avrupa Birliğine üyelik yolunda ilerlediğimiz bir dönemde, çok başlılığa ve kargaşaya yol açacak, böylece de çok kıymetli olan zamanın etkin bir şekilde kullanılması mümkün olmayacaktır. Bu da, herhalde, hiçbirimizim amacı değildir.

Dışişleri Bakanlığı, kendisinin de en üst düzeyde temsil edildiği söz konusu Genel Sekreterlikte iç uyum ve koordinasyon bağlamında alınacak kararların ve bu doğrultuda öngörülecek faaliyetlerin, dış müzakereleri yürütme görev ve yetkisi çerçevesinde uygulayıcısı olacaktır.

Avrupa Birliğine tam üye olma hedefine en kısa zamanda varılabilmesi, bütün kurum ve kuruluşlarımızın el ele, gönül gönüle, uyum içerisinde çalışmasıyla mümkün olabileceğini, altını çizerek belirtiyor, Yüce Heyetinize saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

2 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

3 üncü maddeyi okutuyorum:

Teşkilât

MADDE 3. – Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, İç Koordinasyon ve Uyum Komitesi ile Genel Sekreterliğe bağlı biri Personel İdarî ve Malî İşleri Dairesi Başkanlığı olmak üzere toplam (7) daire başkanlığından oluşur. Bunların isimleri ve görev alanları Başbakanlık tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenir.

Avrupa Birliği Genel Sekreteri, büyükelçi düzeyindeki Dışişleri Bakanlığı memurları arasından atanır. Türkiye’nin, Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanması alanında Genel Sekreterliğin kuruluş amacı doğrultusunda gerekli işbirliği ve iç koordinasyonun sağlanması ile görevlidir.

Avrupa Birliği Genel Sekreteri; İç Koordinasyon ve Uyum Komitesine başkanlık eder, Komitenin görevlerini etkili şekilde ifa etmesini sağlamak için uygun göreceği tedbirleri alır ve gerekli gördüğü hallerde Komiteyi toplantıya çağırır.

Kamu kurum ve kuruluşlarıyla yürütülecek işbirliği ve uyum çalışmalarında, Genel Sekretere yardımcı olmak amacıyla Dışişleri Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığından olmak üzere dört Genel Sekreter yardımcısı atanır.

Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmalarının yürütülmesi amacıyla, Başbakanlık tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenecek kurum ve kuruluşların temsilcilerinden meydana gelen İç Koordinasyon ve Uyum Komitesi oluşturulur. Komite toplantılarına gündem çerçevesinde hangi kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılacağı Genel Sekreter tarafından belirlenir komite üyelerin toplantıya hangi düzeyde katılacakarı ile Komitenin çalışma esas ve usulleri yönetmelikle belirlenir. Komite toplantılarına, çağrı yapılan kurum ve kuruluş temsilcileri katılır.

İç Koordinasyon ve Uyum Komitesinin görevleri şunlardır:

a) Kamu kurum ve kuruluşlarının görevleri çerçevesindeki Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları ile ilgili her türlü çalışmayı izlemek, değerlendirmek ve gerekli koordinasyonu sağlamak,

b) Kamu kurum ve kuruluşlarının, Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları ile ilgili olarak görev alanlarına giren konulardaki önerilerini incelemek ve değerlendirmek, gerektiğinde ilgili kurul ve komitelere sunmak,

c) Özel sektör, sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve akademik çevrelerin Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmaları ile ilgili önerilerini incelemek ve değerlendirmek, gerektiğinde ilgili kurul ve komitelere sunmak,

d) Avrupa Birliğine uyum için gerekli mevzuat değişikliğine ilişkin öncelikleri belirlemek ve çalışmaları yönlendirmek,

e) Mevzuat değişikliği önerileri hazırlayıp ilgili kurul ve komitelere sunmak.
 
 

BAŞKAN - 3 üncü madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Hüseyin Kansu söz istemişlerdir.

Sayın Kansu, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA HÜSEYİN KANSU (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulmasına ilişkin kanun tasarısının 3 üncü maddesi üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşmasıyla hukukî bir zemine oturan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, kimi zaman bizden, kimi zaman da karşı taraftan kaynaklanan pürüzlerle, bugünlere kadar ağır aksak gelmiştir. Bugün gelinen noktada, 10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleşen Helsinki Zirvesinde ülkemizin Avrupa Birliğine tam üyelik adaylığının kabul edilmesi, bu ilişkilere yeni bir boyut kazandırmıştır.

Biz, Fazilet Partisi olarak, Türkiye'nin, bulunduğu coğrafî konum ve tarihî birikim açısından, Avrupa Birliğiyle ilişkilerden uzak kalamayacağı ve bu ilişkilerin düzeyinin, Türkiye'nin uluslararası konumunu etkilemeye devam edeceği inancını taşıyoruz. Ankara Anlaşmasından bu yana, onca yaşananlardan sonra, Helsinki Zirvesiyle, ilişkilerimizin yeni bir aşamaya ve tarihî bir dönüm noktasına ulaştığını düşünüyoruz.

Ancak, ülkemizin Avrupa Birliğine katılım müzakereleri, Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirmemizin ardından başlatılacaktır. Kopenhag Zirvesinde, Avrupa Konseyi, aday ülkelerin tam üyelik kriterlerini, siyasî, ekonomik ve Avrupa Birliği mevzuatının benimsenmesi olmak üzere, üç başlık altında toplayarak belirlemiştir. Siyasî kriter olarak, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü güvence altına alan kurumların; ekonomik kriter olarak, işleyen ve aynı zamanda, Avrupa Birliği içinde rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine dayanabilecek bir serbest piyasa ekonomisinin varlığını benimsemiştir. Avrupa Birliği mevzuatının benimsenmesi kriteri olarak ise, siyasî, ekonomik ve parasal birliğin hedeflerine bağlı kalmak üzere, üyelik için gerekli yükümlülükleri yerine getirebilme kapasitesine sahip olma benimsenmiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Helsinki Zirvesiyle, Türkiye'nin tam üyelik adaylığının tescil edilmesi, bu hükümet tarafından, kamuoyuna, büyük bir zafer olarak lanse edilmesine rağmen, aradan geçen süre zarfında, Kopenhag kriterleri konusunda hiçbir ciddî adım atılamamıştır. Dolayısıyla, bugün gelinen noktada, bu hükümet, Türkiye'nin önündeki bu tarihî şansı kaybetme sinyalleri veriyor. Nitekim, daha bu hafta içinde Portekiz'de yapılan Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Toplantısında, Türkiye, insan hakları, adlî sistem ve hukuk düzeninde reformları geciktirmemesi konusunda uyarılmıştır. Biz, içpolitik gelişmelerden dolayı böyle bir tarihî dönüm noktasının da kaçırılacağı endişesini taşıyoruz. Sadece, Avrupa Birliğine üyelik müzakerelerinin başlatılması açısından değil, Türk Milletinin dört gözle beklediği bir gelişme olması hasebiyle, demokratikleşme sürecindeki eksiklerin bir an önce giderilmesine ve insan haklarının geliştirilmesine yönelik çalışmalara öncelik verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu konulardaki çalışmalara tam destek vereceğimizi de, her vesileyle ifade ediyoruz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; kurulduğu günden bu yana ülkemiz, kendisini, hep çağdaş ülkeler düzeyinde görmek istemiştir. Üçüncü bin yıla adım attığımız şu günlerde, bütün dünyada, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve özgürlükler alanında önemli adımlar atılmış, bu meseleler, artık, ülkelerin iç meseleleri olmaktan çıkıp, küresel bir boyut kazanmıştır. Ülkelerin bu konulardaki performansı, uluslararası alanda önemli bir değerlendirme kriteri haline gelmiş ve bu alanda eksiklikleri olan ülkeler, ayrı bir kategori içerisinde görülmeye başlanmıştır. Hâlâ, insanların düşünce suçlarından hapis yattığı, çeşitli haklarından mahrum olduğu, sivil toplum örgütlerine potansiyel suçlu üretim merkezi gözüyle bakıldığı, daha fazla özgürlük taleplerinin iç tehdit olarak algılandığı, totaliter zihniyette bir eğitim sistemiyle insanların birey olma haklarının ellerinden alındığı, hukukun siyasallaştığı, insanların adalete olan güvenlerinin kalmadığı bir sistemle, Avrupa Birliğine üyelik yolunda katetmemiz gereken epeyce uzun bir mesafe olduğunu, artık, görmemiz ve üzerimize düşenleri, bir an önce, yapmamız gerekmektedir.

Bize göre bir özgürlük ve hoşgörü rejimi olan demokrasi, özgürlüklerle birlikte kabul edilmedikçe, Anayasa hükümleri, birer temenni olmaktan öteye gidemez. Artık, Anayasanın temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren bütün hükümlerinin kaldırıldığı, temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası bütün standartların Anayasa ve kanunlara yansıtılarak insan haklarının güvence altına alındığı ve bu konulardaki kötü uygulamalara rastlamadığımız bir Türkiye görmek istiyoruz. Halkımız da, bizden, bunu gerçekleştirmemizi bekliyor.

Dünya, gittikçe birbirine daha bağımlı ve açık hale gelirken, çeşitli toplum mühendisliği uygulamalarıyla, halkımızın temel değerlerine yönelik kampanyaların, ülkemizi uluslararası alanda bir kez daha takatsız bırakmasına, Türkiye'nin tekrar içine kapanmasına şahit olmak istemiyoruz; ama, inanıyorum ki, Türkiye, böyle bir bataklığı değil, içinde bulunduğu medeniyet havzasının merkez gücü ve büyük bir dünya devleti olmayı tercih edecektir.

Bugün, uluslararası alanda konjonktürel değil, tarihî bir kavşak noktasında bulunan ülkemiz, devlet millet kaynaşmasına, gittikçe daha çok ihtiyaç duymaktadır. İçeride, enerji tüketen tartışmalarla bu dayanışmanın yıpratıldığı kampanyaları artık ülkemizde görmek istemiyoruz. Bu konuda, hepimizin üzerine çok ağır bir sorumluluk ve vebal düştüğünün bilincinde olmalıyız.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, Avrupa Birliği ve medenî bir ülke olma yolunda gerekli; fakat, yetersiz bulduğumuz bu tasarıdan daha ciddî adımları -özellikle demokratikleşme ve insan hakları konusunda- halkımız, bu hükümetten bekliyor.

Bu konulardaki çalışmalarda kendilerine azamî destek vereceğimizi bir kez daha ifade ederek, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kansu.

Şimdi, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik; buyurun efendim.

Sayın Çelik, 10 dakikayı tamamen mi kullanacaksınız?

HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Evet efendim.

BAŞKAN– İsterseniz eksüre de verebilirim, onun için söylüyorum.

Buyurun.

DYP GRUBU ADINA HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliğine girebilmemizin, olmazsa olmaz şartlarından birisi de, kendi içimizde, kendi evimizde, kendi hanemizde birliği, dirliği, barışı, güveni tesis etmektir.

Değerli milletvekilleri, bendeniz 41 yaşındayım, otuzbir yıldır, aklımın erdiği süreden itibaren, bu ülkede kürsüye çıkan etkili ve yetkili insanların hepsi söze başlarken, "millî birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu günlerde" diye başlar. O günler, nedense, bir türlü bitmez. Millî birlik ve beraberliği temin etmenin yolu, bugünkü medenî, modern dünyada demokratik bir anlayıştan geçer değerli milletvekilleri. Amerika Birleşik Devletlerinde, antrolopogların tespitine göre, 350'nin üzerinde etnik grup vardır, 54 tane de din ve mezhep vardır; fakat, değerli arkadaşlar, bu etnik farklılık, dinî inanç ve mezhep ayrılığı Amerika'da kavga sebebi değildir.

Değerli milletvekilleri, çoğulculuğu kabul etmediğimiz sürece, ülkede millî birlik ve beraberliği temin etmenin de yolu yoktur. Demokrasilerde renklerin birbirine dönüşme mecburiyeti yoktur. Şimdi, sağcılara "millî birlik ve beraberliği nasıl sağlayacağız?" diye soruyorsunuz, "herkes bizim gibi olsun, bu zaten kendiliğinden sağlanır" diyor. Solcular, herkesin kendileri gibi olması gerektiğinden söz ediyorlar. İslamcılar, herkesin kendileri gibi olması gerektiğinden söz ediyorlar. Ee, demokrasi de "hayır, herkes kendisi olarak kalsın; fakat, insan hakları, din ve vicdan hürriyeti, hukukun temel prensipleri üzerinde birleşelim, uzlaşalım, millî birlik ve beraberliği bu şekilde temin edelim" diyor. Dolayısıyla bunu benimsemek ve bunu içimize sindirmek durumundayız değerli milletvekilleri.

Bugün, eğer, siz, insanları, sadece dinî inançlarından dolayı, dünya görüşlerinden dolayı, tercihlerinden dolayı kategorize ederek, onları bu ülkenin sevimsiz vatandaşları veya ikinci sınıf vatandaşları olarak bir kenara iterseniz, o insanların sizinle millî birlik ve beraberlik içerisinde olmasını bekleyemezsiniz. Şu veya bu şekilde, mağdur ettiğiniz, hakkını elinden aldığınız insanlarla millî birlik ve beraberlik içerisinde olma hakkına sahip olamazsınız.

Değerli milletvekilleri, bakınız, bu ülkede gelir dağılımındaki adaletsizlik, yine millî birlik ve dirliği sağlamamızın önündeki en büyük engellerden birisidir. Ekonomik olarak, bölgelerarası kalkınmışlık düzeyini asgariye indirmek zorundayız.

Türkiye'de, en alt grupta gelire sahip olan yüzde 20'lik insan grubunun sahip olduğu gelir yüzde 5'tir, sadece yüzde 5.

Bakınız, gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından, Türkiye, dünyanın 21 inci ülkesidir. Bizden daha kötü olanları merak ediyor musunuz, onları okuyayım: Birinci sırada Sierra Leone, Brezilya, Guatemala, Güney Afrika Cumhuriyeti, Paraguay, Kolombiya, Panama, Zimbabwe, Şili, Lesotho, Senegal, Meksika, Honduras, Papua Yeni Gine, Mali, Dominik Cumhuriyeti, Nijer, Nikaragua, El Salvador, Zambia ve Türkiye.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, bunu hak etmiyor. Bir taraftan çöplükte ekmek toplayan insanlar, bir taraftan 15 milyon insan asgarî hayat standartının altında yaşıyor, bir taraftan sonradan görme, haramzade bir grup, bu ülkede, tavernalarda, stres atmak için, filanın şarkılarını dinleyerek, porselen tabak kırıyorlar. Türkiye, bu maskaralıklara son vermek zorundadır. Efendim, son zamanlarda peçete atmalar, ceket yakmalar, masa örtüsü yakmalar, beş yıldızlı otellerde, havada dolarlar, marklar uçuşuyor.

Değerli milletvekilleri, bu ülkede oldum olası gelir adaletsizliği vardı; ancak, en büyük problem şudur: Ülkenin en ücra köşelerinde, en ücra evlerde televizyon diye bir şey vardır. 30 kanal birden, bu maskaralıkları, magazin haberleri olarak bu insanlara sunuyor ve bu, büyük bir toplumsal tahrik meydana getiriyor. Servet güzel bir şeydir; ancak, servet gösterisi, özellikle Osmanlılar döneminde en büyük ahlaksızlık kabul edilirdi.

Biraz önce, değerli arkadaşım Ağrı Milletvekili Nidai Seven dedi ki "Biz, Avrupa Birliğine de gireceğiz, cumhuriyete de sahibiz, cumhuriyetimizle övünüyoruz." Aynen katılıyorum.

Değerli milletvekilleri, cumhuriyete sahip olmak yetmiyor. Suriye de cumhuriyettir, Irak da cumhuriyettir, Mısır da cumhuriyettir, Küba da cumhuriyettir, Çin de cumhuriyettir. Eğer, siz, cumhuriyeti, demokrasiyle taçlandırmazsanız; eğer, siz, cumhuriyeti, demokrasiyle süslemezseniz, o cumhuriyetin hiçbir anlamı olmaz. Bugün, dünyada, despotik yönetimle idare edilen birçok İslam ülkesi, adına "cumhuriyet" demiştir. İsmin ne olduğu çok fazla önemli değil. Önemli olan, oradaki uygulamalardır. Bakınız, İngiltere krallıktır değerli milletvekilleri, İspanya krallıktır, Belçika krallıktır; ama, çok garip değil mi, dünyada, demokratik krallıklar ve despotik cumhuriyetler var!

Cumhuriyet, bin yıllık bilinen tarihimiz içerisinde, elde ettiğimiz edinimlerimizin en önemlisidir değerli milletvekilleri; ancak, cumhuriyeti muhafaza edebilmemiz için, düşünce ve ifade hürriyeti önündeki engelleri ortadan kaldırmamız lazım. Yasaklar koyarak, 312 nci maddeyi ve benzerlerini getirerek, insanların konuşmasını engelleyerek, insanları farklı kategorilere ayırarak –onları, itaatkâr vatandaş, muti vatandaş, iyi vatandaş, sadık cumhuriyet evladı veya buna karşı olanlar şeklinde– devlet bir tasnif yapamaz, yapmamalıdır. Bu ülkenin 63 milyon evladı bizim için saygıdeğerdir. Suç işleyen, aleni suç işleyen insanlar, adaletin elini yakasında bulmalıdır; ancak, böyle, antidemokratik sınırlamalarla insanımız sınırlanmamalıdır.

Konuşan bir insandan zarar gelmez, fikirlerini, düşüncelerini ifade eden bir nesilden zarar gelmez. İnsanlar, eğer bir şeyi içlerine atıyorlarsa, eğer insanlar, düşüncelerini ifade etme imkânı bulamıyorlarsa, o toplumda, bir şişme, bir yığılma ve sonunda da bir patlama olur. Bizim, esas korkmamız gereken budur değerli milletvekilleri.

Avrupa Birliğine gireceğimiz süreçte, doğu ve güneydoğudaki ekonomik durumu da düzeltmek zorundayız. Doğu ve güneydoğu meselesini, bilimin, aklın, sağduyunun ve üniter devletten vazgeçmeyen bir anlayışın önderliğinde, öncülüğünde, yol göstericiliğinde çözmek zorundayız değerli milletvekilleri.

Bendeniz, doğu ve güneydoğudaki ekonomik durumla ilgili olarak bir rapor hazırladım, birçok değerli bakanımıza ve sayın milletvekillerimize de takdim ettim. Bugün, eğitim açısından, sağlık açısından, sanayi açısından, turizm açısından, o bölgelerimiz gerçekten sefil durumdadır. Kalkınmada öncelikli yöreler mantığıyla o bölgelerimizin problemini halletmek, o bölgede bir şekilde mağdur olmuş, yanlış uygulama yapan bazı devlet memurları tarafından devlete küskün hale getirilmiş insanlarımızın gönlünü kazanmak zorundayız. Gerçekten, biz, Yunus'un ve Mevlana'nın sevecenliğine, onların hoşgörüsüne, onların müsamahasına sahip olarak birbirimizle kenetlenmediğimiz sürece, biz birbirimizi sevmediğimiz sürece, birbirimizle gerçekten kardeşçe bu ülkede yaşamasını bilmediğimiz sürece, Avrupa Topluluğu için cazip bir ülke olmamız mümkün değildir. Avrupa Birliği, kendi içinde çok ciddî problemlerle yaşayan bir ülkeyi kendi içerisine alıp başına bela açmak istemez. Daha geçenlerde, Turkish Daily News Gazetesinde, Avrupa Birliğinin Türkiye Büyükelçisi Karen Fogg'la yapılmış olan bir röportaj vardı. Karen Fogg "bizim, Türkiye'ye adaylık için ileri sürdüğümüz bazı şartlar vardır; bunlar yerine getirilmediği sürece, Türkiye ile resmî görüşmelere bile başlamamız söz konusu değildir" diyor sayın milletvekilleri. Bu konuda onları suçlamak yerine, bizim yapmamız gerekip de yapmadığımız meseleleri eğer konuşur, tartışırsak, bunları çözmeye çalışırsak daha iyi yaparız diye düşünüyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum efendim. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
 
 
 SONRAKİ SAYFA


(4 EYLÜL 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş