|
|
 |
TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ
|
AVRUPA BİRLİĞİ
GENEL SEKRETERLİĞİ
TBMM GENEL KURUL
GÖRÜŞMELERİ...
(Yasanın maddeleri
üzerine)
TBMM
Genel Kurulu'nda, "Avrupa Birliği Genel Sekreterliği" kurulmasına ilişkin
yasa tasarısının maddeleri üzerindeki görüşmeler ise 27 Haziran 2000 tarihinde
yapıldı. (21. Dönem 2. Yasama Yılı 120. Birleşim) Tasarı, Genel Kurul'un
bu birleşiminde, Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan geldiği şekliyle üzerinde
hiçbir değişiklik yapılmadan benimsendi. Yasa, 4 Temmuz 2000 tarihinde
Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Görüşmelerle
ilgili TBMM tutanakları... ( 3 )
Tasarının 6 ncı maddesini
okutuyorum:
MADDE 6. – 14.7.1965 tarihli
ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun;
a) Ekli (I) sayılı Ek Gösterge
Cetvelinin “I- Genel İdare Hizmetleri Sınıfı” bölümünün;
1. (b) bendine “Müsteşarlar”
ibaresinden sonra gelmek üzere “Avrupa Birliği Genel Sekreteri” ibaresi,
2. (d) bendine “Müsteşar
Yardımcıları ve Genel Müdürler” ibaresinden sonra gelmek üzere “Avrupa
Birliği Genel Sekreter Yardımcıları” ibaresi,
b) Ekli (II) sayılı Ek Gösterge
Cetvelinin “2- Yargı Kuruluşları, Bağlı ve İlgili Kuruluşlar ile Yükseköğretim
Kuruluşlarında” bölümüne “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Daire Başkanları
ibaresi,
c) Ekli (IV) sayılı Makam
Tazminatı Cetvelinin;
1. 2 nci sırasına “Avrupa
Birliği Genel Sekreteri” ibaresi,
2. 5 inci sırasının (c) bendine
“Başbakanlık, Bakanlık ve Müsteşarlık ve Müstakil Daire Başkanlıkları (Ana
ve Yardımcı Hizmet Birimi)” ibaresinden sonra gelmek üzere “Avrupa Birliği
Genel Sekreterliği Daire Başkanları” ibaresi,
Eklenmiştir.”
BAŞKAN – 6 ncı madde üzerinde,
Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Mukadder Başeğmez;
buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA MUKADDER BAŞEĞMEZ
(İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; yine, bürokratik
bir kurum kuruyoruz; hayırlı olsun. Binalar, memurlar, arabalar... Olsun,
biz, bunları çok gördük. Zaten, Ankara, hep böyle dev binalarla dolu; içi,
memurlar, arabalar, sekreterlerle. Vilayetlerimiz öyle, kazalarımız öyle.
Şimdi, Avrupa Birliğine gireceğiz,
elbette girmeliyiz. Niye gireceğiz? Biraz daha uygar olabilmek, biraz daha
kalkınabilmek, insanımızı biraz daha özgür ve mutlu kılabilmek için. Bu,
bir medeniyet talebidir, uygarlık talebidir, kültürel bir yükselme talebidir.
Gireceğiz de, kendimize çekidüzen vermemiz lazım. İşte, biz de, bunun için
bir yapı kuruyoruz. Yani, ayağınızda çarık, boynunuzda kravat eloğlu evine
sokmaz "git, kılık kıyafetini, kendini düzelt" derler. Onun için, nasıl
yaşıyorlar, kanunları ne, mevzuatları ne, devletlerarası hukukları nasıl,
demokrasileri nasıl? Bu konuda, elbette, ciddî mevzuat, kanun çalışmaları
yapmak lazım. Bunu da kim yapacak? Şimdiye kadar, zannediyorum, Dışişleri
Bakanlığında bir birim götürüyordu. Şimdi, ciddî, yetkin, aklıbaşında 70
kişilik bir grup bu işi yürütecek. Bir önceki maddede, niye, illâ büyükelçilerden
genel sekreter seçilecek, hükümet, kendini niye bağladı bilmiyorum; yani,
arslan gibi bir adam bulsanız, Amerika'da eğitim görmüş, Avrupa'da bir
sürü görevlerde bulunmuş ve baktınız ki, bu işi çok iyi biliyor ve "gel,
sen yap şu işi" desek; o zaman, kanunu yeniden değiştirecek miyiz?!. Kendimizi
büyükelçilerle sınırladık; ama, olsun, onda da hayır var.
Şimdi, eğer, illâ Avrupa
Birliğinin mevzuatına uyum yapmak üzere, ki, bu kurulacak kurul, onların
mevzuatını düzenler, hazırlar, şunu eder, bunu eder deniliyor. Bu kolay;
bir ayın içerisinde, Fransa'da, İngiltere'de, Almanya'da, onların mevzuatı
neyse, bunları toplayın, Ortak Pazar mevzuatını ve 50-60'da tercüman çalıştırın,
bir ayda hallolur bu iş ve onlarla ilgili kanun tasarılarını da getirin,
çıkaralım.
Mevzuat ve kanun ve bunlarla
ilgili bürokratik kurumlar ne işi yarar? Siz hepiniz milletvekilisiniz,
köylere gidiyorsunuz, kasabalara gidiyorsunuz. Oralardan, sizden, yolumuz
yıkık, çeşmemizin suyu akmıyor, telefonumuz kesik, elektriğimiz kesiliyor,
yapılmıyor, sağlık ocağımız yok, tarımda şu problemlerimiz var, hayvancılıkta
şu problemlerimiz var gibi bir sürü problemler getiriyorlar değil mi efendim
size?.. Bize de getiriyorlar ve bütün bu problemlerin hepsinin mevzuatı
var Türkiye'de. Hepsinin kurumsal bürokratik yapısı da oluşmuş. Bir vilayete
gittiğiniz zaman, DSİ var, YSE var, tarım müdürlüğü var, sağlık müdürlüğü
var; bütün bunların müdürleri var, müdür muavinleri var, şefleri var, mühendisleri
var, uzmanları var. Niye, siz gidince yakalıyor "aman sayın milletvekilim,
bu yolumuz 10 senedir yapılmıyor" diyor? Demek ki kanunla ve memurla olmaz
bu iş; bu iş, toplumdan yükselen bir uygarlık talebiyle, medeniyet talebiyle
olabilir. Bir de, bu ülkeyi, gerçekten, idare edecek miyiz etmeyecek miyiz;
65 milyon insanın potansiyelinden istifade edecek miyiz etmeyecek miyiz;
65 milyon insanın ürettiğini, adil bir şekilde, bütün Türkiye sathına yaygın
bir şekilde, kalkınmamızı sağlayacak mıyız sağlamayacak mıyız?
Avrupa olmasaydı ne yapacaktık
biz? Avrupa Birliği diye bir kurum olmasaydı ne yapacaktık? Yine, Van'ın
Bahçesaray İlçesine, kar yağdığı zaman 6 ayda mı gideceğiz? Yine, köylerimize
ulaşamayacak mıyız? Yine, hâlâ köylerimizde, kasabalarımızda tuvalet diye
bir şey olmayacak mı? Köylerimiz harabe, ören, viran; kentlerimiz gecekondu
yığını mı olacak? Avrupa Birliği yok, biz kendi kendimizeyiz; ne yapacağız
arkadaşlar? Yine, insan hakları konusunda, düşünce hürriyeti konusunda,
teşebbüs hürriyeti konusunda, böyle, ceffelkalem, kabile mantığı ve anlayışıyla
yürüyüp gidecek miyiz? Avrupa Birliği var ve biz bunları yapacağız. E,
Allah'a şükürler olsun, bütün umudumuz da o. Yoksa, biz, herhalde, kendi
kendimize kaldığımız müddetçe, kendi kendimize çekidüzen veremeyeceğiz.
İki gündür çok ciddî raporlar
yayınlanıyor, Birleşmiş Milletler yetkilisi de buralarda dolaşıyor. Türkiye,
uyuşturucunun yüzde 70 yol güzergâhı olmuş, yol geçen hanına dönmüş. inşallah
yalandır, ben bunu kabul etmek istemiyorum sorumlu bir siyaset adamı olarak.
Dışarıdan, bunu bahane ederek, bizi sıkıştırmasına izin vermemek için söylüyorum;
ama, eğer böyle bir şey varsa, bu ciddî bir meseledir. Türkiye'nin güvenliğinden,
içgüvenliğinden, dışgüvenliğinden sorumlu, sınırlarından sorumlu kurumların,
bu işe ciddiyetle bakması lazım. Nasıl olur da, Avrupa'ya akan uyuşturucunun
yüzde 70'i benim ülkemden geçer? Kim bunlara yol veren Daniel Ortegalar?
Bunun ciddî şekilde sorgulanması lazım.
Değerli arkadaşlar, tarım,
sanayi, eğitim, adalet, sağlık, ulaşım; bütün bunlarda çok ciddî problemlerimiz
var.
Trafik, bizim ülkede canavarlaşıyor
nedense, başka yerde ulaşım vasıtası, rahatlama vasıtası. Deprem, bizim
ülkede zalimleşiyor, ölülerimizi çıkaramıyoruz, çıkardığımızı sayamıyoruz,
saydığımızı gömemiyoruz. Yine, oralarda doğru dürüst imar ve altyapı vardı;
ya Anadolu'da ya Anadolu'nun köylerinde, doğuda, güneydoğuda Allah vermesin,
deprem olduğu zaman, niye bizden 50 000-60 000 can alıp götürüyor.
Ben, bir tablo çıkarmaya
çalışıyorum. Alınteri, bizim ülkede değersiz; para, bizim ülkede kıymetsiz.
630 000 lira bir dolar; 630 değil, 630 000 kere geriden gidiyor. Eskiden
"gâvur parasıyla beş kuruş etmez" derlerdi, şimdi Türk parasıyla beş kuruş
etmiyor, bu olacak iş değil.
Alınterimizin, emeğimizin
kıymetlenmesi, ekonomimizin kuvvetlenmesi lazım. Peki, bunları kim istemez,
kim mani oluyor?.. Türkiye'nin bir anda kalkınmasına, ekonomik gelirlerinin
yükselmesine, fert başına 10 000-15 000 dolar düşmesine, yolların, köprülerin,
havaalanlarının, limanların yapılmasına; insanımızın hür, müreffeh ve mutlu
olmasına kim mani oluyor, istemiyor mu; yani, Doğru Yol Partililer mi istemiyor,
Anavatan Partililer mi, Milliyetçi Hareket Partililer mi, Demokratik Sol
Partililer mi, Fazilet partililer mi...
Değerli arkadaşlar, ben biliyorum
ki, şurada, milletin helâl oylarıyla seçilip, buraya gelmiş insanların
hepsi, vatan millet aşkıyla geliyor ve gece gündüz çalışıyorsunuz. O zaman
niye olmuyor; çünkü, 65 000 000 insanın beyninden, kapasitesinden, imkânında
istifade edemiyoruz; çünkü, biz, hâlâ henüz bir kapalı rejimiz; çünkü,
hâlâ otoriter, totaliter bir rejim anlayışı içinde yürütüyoruz işi; tepeden
bakmacı. Cumhuriyet ama, cumhur'u dışlayan... Daha açık bir ifadeyle, merkezden
yapılan beş yıllık kalkınma planlarıyla, yine merkezden yapılan on yıllık
ihtilal planları arasında sıkışıp kalınca koca Türkiye, işte böyle, siviller,
çaresiz, gelip burada dert yanıyor, şu kadar geriyiz, bu kadar zavallıyız;
istiyoruz kalkınmak, etmek; ama, bir türlü, böyle rahatça serpilip, gelişip
haydi bakalım, elbirliğiyle Türkiye'yi evrensel standartlara ulaştıralım
diyemiyoruz.
Nedir evrensel standartlar?..
Dünya, bugün, insan haklarını önplana çıkardı; insan hakları, bireysel
özgürlükler... Bazen bakıyoruz, dış dünyada, hayvanlara sağlanan haklar,
zaman zaman, kendi ülkemizde insanlara reva görülüyor. Bu, insanımızın
beyninin kilitlenmesine, gönlünün kırılmasına, üretkenliğinin düşmesine
yol açıyor. Böylece, ciddî manada, teşebbüs hürriyetinin önüne geçiyoruz.
Bugün, dünyada yükselen değerler, insan hakları, demokrasi, bireysel özgürlük.
Biz, bütün bunları sağladığımız ölçüde, kurumların demokratik hiyerarşisi
yerli yerine oturduğu müddetçe kalkınabiliriz; bunların hepsi çok kolay.
Türkiye, bir imparatorluk sonrası ülkedir. Hani derler, zengin bir adam
fakir düşse, ondan kırk yıl zenginlik kokar; fakir bir adam zengin olunca
da, ondan kırk yıl fukaralık kokar, ne kadar zengin olursa olsun, hâlâ,
fakir gibi davranır, cimri olur filan. Şimdi, biz, koca Osmanlı İmparatorluğundan
arta kalan bir devlet olduğumuz için, o gün bugün, işte, marşlarla, türkülerle,
şarkılarla, şanlı tarihle işi götürdük; ama, şimdi, dünya gerçekleriyle
karşı karşıyayız.
Size bir gerçeği arz etmeme
izin verin: Boeing firmasını biliyorsunuz; Boeing firması, 500 000 adam
çalıştırıyor, yıllık cirosu 200 milyar dolar. Türkiye'de 65 milyon insan
çalışıyor, yıllık cirosu, gayri safî millî hâsılası 200 milyar dolar. General
Electric öyle, General Motors öyle, Samsung firması öyle, Bill Gates diye
genç bir adam çıktı, onun firması Microsoft öyle. Yani, artık, Türkiye'yi
devletlerle değil, firmalarla karşılaştırdığımız zaman, bakıyoruz ki, arada
korkunç bir uçurum var. Bütün bu gerçekler karşısında ne yaparız, nasıl
kurtulabiliriz? Keşke adaletimiz yerli yerinde olsaydı...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun.
MUKADDER BAŞEĞMEZ (Devamla)
– ...keşke adaletimiz, hukukumuz, mevzuatımız başkalarına örnek olacak
şekilde olsaydı da, eloğlu tepemize dikilip "mevzuatını düzelt, kanununu
yap, kendine çekidüzen ver" diye, bize bu şekilde emrivaki yapmasaydı;
biz, kendi insanımız, kendi ülkemiz, kendi medeniyetimiz için bunu yapsaydık;
biz başkalarını sıkıştırsaydık "adam ol, bak, kanun böyle olur, insanlık
böyle olur, demokrasi böyle olur, bizden öğren bunu" diye, biz, dünyayı
sıkıştırsaydık.
Her bakımdan, bu noktalar
acıdır; ama, yine de hayırlı olsun. Kanunu çıkarıyoruz, kurumu kuracağız;
inşallah, olur gider.
Saygılar sunuyorum efendim.
(FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Başeğmez.
Şimdi, söz sırası, Doğru
Yol Partisi Grubunun.
Manisa Milletvekili Sayın
Necati Çetinkaya; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
DYP GRUBU ADINA M. NECATİ
ÇETİNKAYA (Manisa) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, benden
önceki konuşmacı Sayın Başeğmez'in bahsettiği bir konu vardı; son günlerde,
Batı'nın ve basının, uyuşturucu trafiğinin yüzde 70'inin Türkiye üzerinden
geçtiği konusu. Konuya girmeden önce, bu işin uzmanı olarak, Yüce Meclise
bir hususu arz etmek istiyorum. Değerli arkadaşlar, yıllarca, otuz küsur
senenin üzerinde, bu konuda mücadele etmiş bir arkadaşınızım. Şunu, kesinlikle
altını çizerek ifade etmek istiyorum ki, uyuşturucu, eroin ve bazmorfin,
asitanhidritten yapılır. Asitanhidritin 1 gramı Türkiye'de imal edilmez.
Nereden gelir; bu, Batı Avrupa'da ve özellikle, Avusturya ve Almanya'da
imal edilir ve dolayısıyla, bu işle uğraşanlar, dünyanın neresinde olursa
olsun -adres burasıdır- buradan alırlar ve asitanhidritle afyon hammaddesini
karıştırırsınız, afyonun sütünü karıştırırsınız, o zaman, eroin veyahut
da bazmorfin yapılır. Onun için, değerli arkadaşlar, herkes kendi aynasına
baksın ve kendi yüzünü, orada, çok iyi görür. Biz, bu konuda, üzerimize
düşeni, hepsinden daha fazla yapıyoruz. Türk güvenlik güçleri -polisiyle,
jandarmasıyla- hakikaten, narkotik konusunda yıllardan beri fevkalade başarılı
hizmet vermişlerdir ve bu konuda da Interpoll'den büyük takdir görmüştür.
Onun için, bu konuyu, özellikle belirtmeyi bir vefa duygusu olarak gördüm.
Değerli arkadaşlar, bir kere,
bu Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle ilgili -biraz önceki konuşmalarımda
da belirttim- Sayın Fischer, son zamanlarda, devamlı olarak, "Federal Avrupa"
konusunu işlemekte. Biz, yıllarca, hep rasizmden şikâyet ettik. Federal
Avrupa fikri, Batı dünyasının bir rasizm anlayışıdır. Niye kendileri bunu
vurgulamıyor da, hep bizi eleştirerek, devamlı: Türkiye şunu yaptı mı,
bunu yaptı mı diye takip ediyorlar. Doğrudur; gayet tabiî, Kopenhag Kriterleri,
bütün Avrupa Birliğine girecek aday ülkelerce yerine getirilmesi gereken
konudur. Nedir; demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetler...
Değerli arkadaşlar, Türkiye
Büyük Millet Meclisi, bazı konularda Genel Sekretere verilen yetkilerde
diyor ki: "Genel Sekreter, Avrupa Birliğine girmede mevzuata uyarlılık
ve uyum yasalarının çıkarılmasında hazırlık yapacaktır" Kimlerle; işte,
vereceğimiz kadrolardaki uzmanlarla, kimlerle; Genel Sekreterle, kimlerle;
biraz önce 5 inci maddede ve diğer maddelerde de belirttiğimiz gibi, her
bakanlıktan seçilmiş olan üyelerin katıldığı karma komisyon marifetiyle.
Bu karma komisyon toplanacak, Genel Sekreterliğin, bu uyum yasaları, mevzuata
uyarlılık, Avrupa Birliğine girmek konusundaki uyarlılıkları konusunda
gerekli hazırlığını yapacak ve dolayısıyla, onlar, yasal düzenlemeler için
Türkiye Büyük Millet Meclisine gelecek; kim tarafından, hükümet tarafınden
gelecek.
Değerli arkadaşlar, şunu
belirteyim: Son zamanlarda, biz, kırmızı kart gördük. Portekiz'de toplanan
Avrupa Konseyinin Bakanlar Konseyi dönem toplantısında, biliyorsunuz, Türkiye'nin
insan hakları konusunda yeteri derecede üzerine düşeni yapmadığı hususunda,
Türkiye'nin dikkatinin çekilmesi konusunda bir karar alındı. Bunlar önemli
hususlardır.
Kıbrıs konusunda devamlı
olarak şey yapılıyor... Biraz önce, Kıbrıs konusuna girerken, tabiî, süremiz
doldu, konuya tam olarak giremedim.
Bakınız, bu Helsinki'nin
8 inci maddesini, huzurlarınızda biraz açmak istiyorum. Ne deniyor 8 inci
maddede, deniyor ki: "Avrupa Birliği Konseyi, Kıbrıs, Macaristan, Polonya,
Estonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya'yla katılım müzakerelerinde yapılan
kapsamlı çalışmaları ve kaydedilen ilerlemeyi tatminkârlıkla vurgular."
Dikkatinizi çekmek istiyorum, Türkiye, bunun içerisinde yok.
9/a'da devam ediyor: "Avrupa
Birliği Konseyi, 3 aralık tarihinde New York'ta, Kıbrıs sorununun kapsamlı
çözümünü amaçlayan görüşmelerin başlamasını memnunlukla karşılar ve bu
sürecin başarıyla sonuçlanması yönünde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin
çabalarına kuvvetli desteğini beyan eder."
Şimdi, esas can alıcı bende
geliyorum; (b) bendinde deniyor ki: "Avrupa Birliği Konseyi, siyasî bir
çözümün, Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine katılımını kolaylaştıracağının altını
çizer ve katılım görüşmelerinin tamamlanması sırasında herhangi bir çözüme
varılmadığı takdirde, Konseyin katılıma ilişkin kararı -yukarıdaki hususlar-
herhangi bir önşart teşkil etmeksizin verilecektir -çok önemli- ve burada,
Konsey, bütün ilgili unsurları dikkate alacaktır" yani, deniliyor ki, ister
çözün, ister çözmeyin. Bu konuda, konsey, önşart teşkil etmeksizin kararını
verecektir.
Değerli arkadaşlar, Anadolu'da
yaygın olan bir atasözümüz var: "Eğri oturup, doğru konuşalım."
Şimdi, Güney Kıbrıs Rum kesimi,
önşart teşkil etmeksizin Avrupa Birliğine alınacak; siz, çözdünüz çözdünüz,
çözmediğiniz takdirde, bu alınacak. Ha, alındıktan sonra ne yapılacak?
Ondan sonra, şu anda, fert başına düşen millî gelir 12 000 Amerikan doları,
yarın 24 000 Amerikan dolarına çıkacak; gelin, siz, sınırı tutun bakayım.
Kimin lehine, kimin aleyhine durum işleyecek?
O sebepledir ki, işte Sayın
Cumhurbaşkanımızın, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf
Denktaş'ın, haklı olarak ve hassasiyetle üzerinde durduğu konuyu, biz de
destekliyoruz. Bağımsız iki devlet ve bu iki devletten meydana gelen federasyon
şeklinde bu mesele çözülecektir. En adil olan bu değil midir? Yılların
mücadelesi neticesinde gelinen şu noktadan sonra, devamlı olarak uzlaşıcı
bir yaklaşıma taraf olan hep biz olmadık mı; biz olduk. Bu konunun, bu
şekilde hassasiyetine binaen, Sayın Meclisimizin, siz değerli arkadaşlarımızın
dikkatine arz etmek istedim.
Değerli arkadaşlar, diğer
konu ki, o da önemli bir konu; Avrupa güvenlik ve savunma kimliği. Biraz
önce arz ettik; fakat, tam detayına giremedik. Siz, NATO üyesi olacaksınız,
NATO üyesisiniz; ama, deniliyor ki "üye olmayan kişilerin savunma konseptine
karar verme aşamasında herhangi bir yetkilsi yoktur." Bu nasıl olur? NATO'nun,
yıllardan beri, Doğu Blokundaki en büyük gücü olacaksınız –Amerika'dan
sonra– en büyük mükellefiyeti siz yükleneceksiniz...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Efendim, bağlar
mısınız.
M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla)
– ... ama, gelin, görün ki, bu konuda, savunma konsepti konusunda karar
verme aşamasında "hayır, siz karışamazsınız; çünkü, siz, Avrupa Birliği
üyesi değilsiniz..."
Sayın Emrehan Halıcı hatırlarlar,
beraber, geçen sene, eylül ayında, Amerika Birleşik Devletlerine, resmî
davetli olarak gittiğimizde, Amerikan Dışişleri Bakanlığında, bizzat Dışişleri
Bakan Yardımcısı –daha o zaman bu gündemde yoktu, daha o zaman, Helsinki'de,
bu toplantının raporları hazırlanmamıştı– altını çizerek bize, 10 parlamentere
şunu söyledi: "Arkadaşlar, dikkatli olunuz, Türkiye aleyhine bir hareket
var." Nedir o? NATO'yu geriye itmek ve dolayısıyla, Avrupa savunma...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla)
– Sayın Başkanım, bitiriyorum.
BAŞKAN – Lütfen...
M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla)
– ... güvelik kimliğini öne geçirme konusunda... Bütün mesele, NATO üyesi
olan, ama, karar verme yetkisine haiz olmayan bir ülkenin, bu konuda, tamamen
köşeye sıkıştırılması... İnsan hakları, demokratikleşme; evet... Ama, bu
konuda kendisini ispat etmiş bir ülkenin, yıllardan beri onlar için her
türlü meşakkate giriftar olan bir ülkenin, NATO'da söz sahibi olmaması,
dışlanması kadar vahim bir hata olamaz. Biz bunu kabul edemeyiz, Türkiye
Büyük Millet Meclisi bunu kabul etmez; açık ve net olarak söylüyoruz.
O sebeple, evet, demokratikleşme...
Yıllar önce, hürriyet kahramanı Namık Kemal öyle diyordu:
"Ne efsunkâr imişsin ah,
ey didarı hürriyet!
Esiri aşkın olduk, gerçi
kurtulduk esaretten."
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
(Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Çetinkaya.
Dediğiniz gibi efendim; ne
Türkiye Büyük Millet Meclisi ne de Türkiye kabul etmez. Özellikle, Türkiye,
de facto hadiseleri kaldırmaz. Tarihin derinliklerinden gelen ve cumhuriyetimizin
temel ilkeleriyle bütünleşen millî ve manevî değerlerimizin, millî Kurtuluş
Savaşımızın temel dayanağı olan Kuvayı Milliye ruhumuzu, milletimizin bütünlüğü,
ülkemizin bölünmezliği, birliği ve dirliği gibi hayat damarlarımızı deformasyona
uğratıcı en ufak bir eğilimin bile, millî irade nezdinde itibar görmeyeceği
aşikârdır efendim. (Alkışlar)
Efendim, gruplar adına konuşmalar
bitti.
Sakarya Milletvekili Sayın
Cevat Ayhan; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem
Başkan, muhterem üyeler; 504 sıra sayılı, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle
ilgili kanun tasarısının 6 ncı maddesinde şahsen söz almış bulunuyorum.
Bu madde, birtakım kanunlardaki
unvanlar arasına "Avrupa Birliği Genel Sekreteri" unvanının da ilave edilmesini
temin eden bir maddedir; teknik bir düzenlemedir. Bu madde vesilesiyle
söylemek istediğim husus da şudur: Türkiye, eylül-ekim aylarında Toplulukla
yeni bir yol haritası hazırlamaya oturacak; yani, aday üyelikten tam üyeliğe
geçişle ilgili Türkiye'nin vecibeleri nedir, Topluluğun vecibeleri nedir,
bunlar konuşulacak. Topluluğun, geçmişte kalan, yerine getirilmeyen, malî
protokoller çerçevesinde ödemesi gereken malî mükellefiyetleri zapturapt
altına alacak ve bu uyum safhasında, Türkiye'ye, ilave birtakım kaynaklar
tahsis edecekse -ki, edecektir- bunlar üzerinde konuşulacak; ama, Topluluğun
da öncelikle Türkiye'den isteyeceği, Kopenhag kriterleriyle ilgili, Türkiye'nin
gerekli olan düzenlemeleri yapmasıdır. Tabiî, bu düzenlemeleri yapmak için,
nelerdir bunlar diye, Sekizinci Plan hazırlanırken, Devlet Planlama Teşkilatı
bir özel ihtisas komisyonu kurmuş: Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı
Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Özel İhtisas Komisyonu Siyasî İlişkiler
Alt Komisyon Raporu. Kopenhag siyasî kriterleri ve söz konusu kriterler
ışığında Türkiye'nin durumu diye, demokrasi, hukuk üstünlüğü, insan hakları
diye bir dosya; DPT'nin özel ihtisas komisyonunun eki. Burada, anayasayla
ilgili düzenlemeler var, kanunlarla ilgili düzenlemeler var ve diğer birtakım
kurumsal düzenleme teklifleri de var. Tabiî, bunları tek tek, burada madde
madde okumayacağım; uzun. Söylemek istediğim, sayfalarca ortaya konulan
bu düzenlemelerin özü şu: Zannederim, Cardiff zirvesinden sonraydı; İngiltere
Dışışleri Bakanı, Dönem Başkanı Robin Cook'a gazeteciler sordular "Türkiye
ile ilgili karar verdiniz mi" diye. Türkiye'nin aday üyeliğiyle ilgili
bu altılar, beşler, bunların konuşulduğu müzakerelerde, zirvede demişti
ki: "Bizim kulübün şartları var. Bu şartları yerine getiren, kulübe üye
olabilir. Kulübün şartları da; demokrasi bir devlet düzeni haline gelecek,
tabela demokrasisi olmayacak, garnizon demokrasisi de olmayacak; yani,
işleyen bir demokrasi olacak. İkincisi, piyasa ekonomisi olacak; soygun
ekonomisi olmayacak tersiyle tarif edersek. Üçüncüsü, teşebbüs hürriyeti
olacak. Dördüncüsü de, sivil iktidarlar, silahlı kuvvetlerini yönetebilecekler,
tersi olmayacak." Ana çerçeve bu.
Hakikaten, bu, bizim, Devlet
Planlama Teşkilatı, ihtisas komisyonunda bunları tespit etmiş; ne demiş,
bir iki tanesini arz edeyim: Anayasanın özgürlüğü esas alması; genel sınırlama
hükümleri yerine, genel koruma hükümlerine yer verilmesi; kişinin ve kişi
haklarının korunması; kişinin, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez haklarının
teminat altına alınması ve buna aykırı hükümlerin ayıklanması; herkesin
düşünce ve kanaatlerini açıklama ve yayma hakkını özgürce kullanmasını
engelleyici düzenlemelere son verilmesi; basın özgürlüğünü engelleyen hükümlerin
ayıklanması; halkın haber alma özgürlüğünün korunması; toplantı ve gösteri
yürüyüşü düzenleme hakkının özünü ortadan kaldıran hükümlerin değiştirilmesi;
örgütlenme hakkı üzerinde kısıtlama ve ayıklamalara son verilmesi; sivil
toplum kuruluşlarını ve ekonomik ve sosyal demokrasinin ve onun uzantısındaki
kurumsal yapının anayasal güvenceye, statüye kavuşturulması; sendikal haklarla
ilgili olarak mevcut sınırlamaların kaldırılması –devam ediyor– adil bir
seçim sisteminin öngörülmesi; tüm siyasal düşüncelerin parlamentoya yansımasının
sağlanması; siyasal partiler rejiminin demokratikleşmesi; bu konuda anayasada
yer alan detaylı düzenlemelere son verilip, genel ilkelerle yetinilerek
ayrıntıların yasalara bırakılması...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun efendim,
toparlayın...
CEVAT AYHAN (Devamla) – Bitiriyorum
Muhterem Başkan, teşekkür ederim.
...merkezî otoriter devlet
yapısına son verilmesi; yerel yönetimlerin güçlendirilmesi; heyula gibi
merkezî devlet değil, mahallî idarelerin güçlendirilmesi, merkezî idarenin
küçültülmesi; ama, denetim gücünün de artırılması; yargı bağımsızlığı;
devlet güvenlik mahkemelerine ilişkin Anayasada değişiklikler yapılması;
bunların normal mahkemeler haline getirilmesi, ihtisas mahkemeleri olabilir
tabiî.
Evet, idarenin eylem ve işlemlerine
karşı yargı yolunu kapatan Anayasa hükümlerinin tadili -125 inci maddenin
ikinci fıkrasındadır bu- Cumhurbaşkanının tek başına alacağı kararlar ile
Askerî Şûra kararları yargı denetimi dışındadır. Bunu, Sayın Cumhurbaşkanımız
da, Cumhurbaşkanı olmadan bir gün önce, zannederim, Anayasa Mahkemesinin
kuruluş yıldönümüydü, oradaki bir konuşmasında ifade etmişlerdi. Daha birçok
düzenleme...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
CEVAT AYHAN (Devamla) – Bitiriyorum
efendim.
BAŞKAN – Evet efendim, buyurun.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Tabiî,
Millî Güvenlik Kuruluna ilişkin, Anayasanın 118 inci maddesinde, bu kurulun,
bir danışma organı olarak Bakanlar Kuruluna tavsiyelerde bulunabileceği
belirtilecek şekilde düzenlenmesi.
Değerleri arkadaşlar, işte,
bütün bu düzenlemeleri yapacak olan siyasî otoritedir, siyasî iktidarlardır
ve Meclis iradesidir. Yani, Türkiye'yi, başsavcı ile Millî Güvenlik Kurulu
genel sekreterleri arasında sıkışmış, ezilmiş bir demokrasi anlayışından
selamete çıkaracak olan bu iradenin ortaya konulması lazım. Devlet güvenlik
mahkemelerinde düzenlemeler yapmak lazım. Orada, hükümet, 4 üyeyle temsil
edilir; hükümet azınlıktadır. Cumhurbaşkanını, hükümetin yanına koyamazsınız.
Cumhurbaşkanı, bambaşka şartlarla seçilir. Orada, 5 asker üye vardır, 4
hükümet üyesi vardır. Hükümetin bir bakanı gider...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Efendim, bir bitirebilsek...
Bundan sonra da bir sözünüz var.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Evet.
Bitiriyorum Sayın Başkan.
MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir)
– Bitirmez efendim.
BAŞKAN – Efendim, ben rica
ederim, bitirir.
Buyurun Sayın Ayhan.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Teşekkür
ederim.
Hükümetin üyesi gider, orada,
devletin bir bürokratına hesap verir. Devletin bürokratı, hükümet üyesinin,
bir bakanın icraatını orada oylar. Tabiî, bunu, Batı demokrasi standartlarına
oturtamazsınız. Devletin bütün kurumları millet içindir; ama, hepsini yerli
yerine oturtmak da, Meclis iradesine düşen bir görevdir. Hükümetlerin de,
bu iradeyi arkalarına alıp, bu düzenlemeleri buraya getirmesi lazım diyorum;
hepinizi hürmetle selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Ayhan.
Antalya Milletvekili Sayın
Nesrin Ünal, buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)
NESRİN ÜNAL (Antalya) – Sayın
Başkan, sayın milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına
İlişkin Kanun Tasarısının 6 ncı maddesi üzerinde, şahsım adına söz istedim;
saygıyla selamlıyorum.
Teknolojinin ve iletişimin
bu kadar ilerdiği bir dönemde, milletlerin ve devletlerin, yalnız, kabuğuna
çekilmiş bir şekilde yaşaması zaten düşünülemez. Peki, milletler globalleşirken
hep taviz vermek zorundalar mı? Şimdiye kadar hep Avrupa Birliğinin Türkiye'ye
vereceği katkılar konuşuldu; ama, Türkiye'nin Avrupa Birliğine vereceği
katkılardan hiç bahsedilmedi.
21 inci Yüzyılda, 60 milyon
aktif nüfusuyla, yaşlanan Avrupa Birliğine Türkiye dinamizm getirecektir,
eğer adaylığa kabul edilirse. Türkiye güçlü ve köklü kültürüyle, engin
devlet tecrübesiyle, Avrupa Birliğinin gelecek yapılanmasında, uluslararası
siyasal etiğin oluşmasında büyük katkıları olacaktır. Ayrıca, Kuzey ve
Güney Yarım Kürelerin arasındaki uçurumun kapanmasında da, uluslararası
birliklerde Türkiye'nin olmasının herhalde büyük katkıları olacaktır.
Avrupa Birliğinin parlamenterler
toplantısında Polonyalı milletvekillerinin ne kadar dişe diş mücadele yaptığını
gözledim. Bizde de şartlar olmazsa olmaz diye öne sürülmemeli bence ve
bunlar öne sürülürken de milletin moral değerleri zafiyete uğratılmamalı.
Bizler, Avrupa Birliğine
girerken, mutlaka Türkiye'nin şartlarını düzenlemek zorundayız; fakat,
Türk insanı, milletvekillerini, cumhuriyet kurulduğundan beri, kendi hayat
şartlarını daha iyi hale getirsin, daha iyi ekonomik şartları oluştursun,
demokrasi güzelleşsin ve insan hakları geliştirilsin diye seçmiştir; yani,
insanlar, bizleri, zaten, Meclise bu düzenlemeleri yapmak için yollamıştır.
Bizler, Avrupa Birliği istediği için bu düzenlemeleri yapmak zorunda değiliz;
bizim milletimiz bunları istediği için yapmak zorundayız ve milletin bize
yüklediği sorumluluk da budur. Bunun, geç kalınmış ve tam Avrupa Birliği
adaylığı dönemine gelmesi, bir tesadüftür bence. Muhalefetiyle ve iktidarıyla
birlikte, üniter devlet yapımıza saygılı olarak, hassasiyet göstererek,
bu konuda ilerlememiz gerekiyor. Gelişmiş bir dünyada, birliklerin içinde
olmak da Türkiye'nin menfaatınadır.
Saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Ünal.
Efendim, madde üzerinde görüşmeler...
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat)
– Sayın Başkan, karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.
BAŞKAN – Efendim, 6 ncı madde
üzerinde...
ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – İstemiyor...
İstemiyor...
METİN ŞAHİN (Antalya) – Bitirelim
Sayın Başkan, bitirelim...
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat)
– Hayır...
BAŞKAN – Efendim, ben, zaten,
bir dakika... Duymadım efendim. Müsaade buyurun...
6 ncı maddenin görüşmeleri
bitti, 6 ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum dedim.
ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Tamam,
istemiyorlar...
BAŞKAN – Kabul edenler...
Etmeyenler...Kabul edilmiştir; çok teşekkür ederim.
Sayın Çakan, orada oturur
musunuz... İstirham edeceğim.
Sayın Şahin, siz de gitmeyin.
METİN ŞAHİN (Antalya) – Buradayım
Başkanım, buradayım...
BAŞKAN – Hayır, gitmeyin
efendim; burayı teşrif edin.
Geçici 1 inci maddeyi okutuyorum:
GEÇİCİ MADDE 1. – Bir defaya
mahsus olmak üzere; bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte kamu kurum ve
kuruluşlarında Avrupa Birliği alanında en az üç yıl fiilen çalışmış, Avrupa
Birliği uzman yardımcılığı yarışma sınavına girme niteliğini haiz ve 41
yaşından gün almamış olanlar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
en geç altı ay içerisinde müracaat etmek ve açılacak yeterlik sınavında
başarılı olmak kaydıyla, başarı sıralaması dikkate alınarak Avrupa Birilği
uzmanı olarak atanırlar.
BAŞKAN – Sayın Ergün Dağcıoğlu,
Fazilet Partisi Grubu adına, geçici 1 inci madde üzerinde konuşmanız var;
buyurun. (FP sıralarından alkışlar)
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat)
– Öyle mi; özür diliyorum...
BAŞKAN – Efendim, siz, konuşmaya
bakın, karar yetersayısına değil.
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat)
– Obstrüksiyon yapıyorlar efendim.
BAŞKAN – Hayır, buyurun efendim.
Siz ne yapacaksınız... Buyurun, istirham ederim; istediğiniz kadar konuşun.
FP GRUBU ADINA MEHMET ERGÜN
DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz
gibi, Helsinki Zirvesiyle birlikte başlayan süreç, Avrupa Birliği ile ülkemiz
arasındaki ilişkiler yeni bir dönemden geçmektedir. Şüphesiz, Helsinki'de,
ülkemiz tam üyelik yolunda önemli bir kilometre taşını daha geride bırakmış
olmakla birlikte, önümüzde aşılacak daha çok uzun bir yol ve daha birçok
engel olduğunun bilincinde olmamız gerekmektedir; çünkü, tam üyelik süresine
ilişkin ortada henüz bir çalışma takvimi bulunmamasına rağmen, ülkemiz
bu süreci en iyi şekilde değerlendirip, uyum ve entegrasyon konusunda,
gerçekten, ülkemiz için de bir ihtiyaç durumundaki çok yönlü ve köklü düzenlemeleri
bir an evvel yapmak zorundadır. Bu düzenlemelere, öncelikle, kendi insanımız,
kendi ülkemiz için ihtiyacımız vardır diye düşünüyor; bu itibarla, Avrupa
Birliği süreci içinde yapılacak her türlü ciddî ve tutarlı çalışmayı, başkaları
istediği için değil, önce kendimiz için istemeli ve bir an önce de gerçekleştirmeliyiz
diyorum.
Demek ki, içinde bulundumuz
bu süreçte, en başta Parlamentomuz olmak üzere, toplumumuzun bütün kesimlerini,
özellikle, devletimizi oluşturan ilgili kamu kurum ve kuruluşlarımızı;
yani, herkesi, kendi alanlarıyla ilgili olarak yoğun bir çalışma beklemektedir.
Elbette, bu çalışmaların yürütülmesinde etkili bir işbirliğinin ve koordinasyonun
sağlanması bir zaruret olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümetimiz de, zaten,
tasarının bu zaruret sebebiyle hazırlandığını ileri sürmektedir; ancak,
hükümet, bu tasarıyla, Avrupa Birliğiyle ilgili olarak, kamu kurum ve kuruluşları
arasında gerekli eşgüdümün sağlanması, konuyla ilgili oluşturulan kurul
ve komitelere sekreterya hizmeti sunulması ve alınan kararların yürütülebilmesi
gibi görevlerin yerine getirilebilmesini teminen, Başbakanlığa bağlı bir
Avrupa Birliği genel sekreterliği kurulması talebinde bulunmaktadır.
Tasarıya genel olarak baktığımızda,
kurulması öngörülen, Avrupa Birliği genel sekreterliği teşkilatının, Türkiye'nin,
Avrupa Birliğine uyum sürecinde etkin bir rol oynayabilmesi ve tam üyelik
kriterlerinin gerçekleştirilmesiyle ilgili olarak kamu kurum ve kuruluşlarımızın
görev alanlarına giren konularda yürütülen çalışmalarda koordinasyon ve
işbirliğinin sağlanması amacıyla, Başbakanlığa bağlı olarak kurulacağı;
ancak, Dışişleri Bakanlığıyla işbirliği içerisinde çalışmasının öngörüldüğü
anlaşılmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, Avrupa
Birliğine tam üyelik, bugün, gerçekten Türkiye açısından hayatî önem taşıyan
bir meseledir. Bu nedenle, büyük uyumu gerçekleştirilmesi beklenen böyle
bir yapılanmanın, kendi alanında etkin olması gerekmektedir; çünkü, bugüne
kadar AB'yle ilgili pek çok birim oluşturulmuş, böylece Avrupa Birliği
kriterlerine uyum süreci kapsamındaki çalışmalar, çeşitli bakanlıklar ve
kuruluşlar tarafından birlikte yürütülmeye çalışılmış; ancak, bu birimlerin,
moda deyimle, moda tabirle, etkin ve verimli bir şekilde çalıştırılmaları,
maalesef, sağlanamamıştır.
Avrupa Birliğine tam üyelik,
bugün, toplumumuzun tüm kesimlerince arzulanan bir durum olduğu halde,
maalesef, kamusal alandaki çalışmalar, bu talebe yeterince karşılık verememiş
gözükmektedir. İyi organize edilememiş, kendi aralarında bile uyum sağlanamayan
parçalı bir yapıyla, ülkemiz, bugüne kadar sadece -maalesef- zaman kaybetmiştir
arkadaşlar. Halen de, zaman kaybetmeye devam etmektedir; çünkü, kamu yönetimi
yapımız, maalesef, oldukça hiyerarşik ve bürokratik bir özellikle göstermekte,
her geçen gün de, kurulan yeni yeni kurumlarla genişlemeye ve hantallaşmaya
devam etmektedir.
Bu yüzden, özellikle endişemiz
şudur ki, bu tasarıyla kurulacak teşkilat, en başta mevcut kamu kurum ve
kuruluşları arasında sorun olacaktır diye düşünüyorum. Bu hiyerarşik ve
hantal yapı içinde, Genel Sekreterliğin bir müsteşarlık ve bakanlık şeklinde
örgütlenmesinin de sorunu çözeceğine inanmak çok güçtür maalesef. Neden;
çünkü, kamu kurumlarımız paylaşan, işbirliği yapan ve yetkilerini dağıtan
değil, aksine her kuruluşun kendisini dünyanın merkezine koyduğu, hantal
bir bürokratik sistem içerisinde çalışmaktadır. Sorun, daha, temeldeki
devlet anlayışımızda ve üretken olmayan, kısır çalışma biçimimizdedir aslında
bizim. Örneğin, son dönemde, herkesin bildiği gibi, Avrupa Birliğinin siyasî
özelliği öne çıkmıştır; ancak, AB, temelde, ekonomik entegrasyonunu önemli
ölçüde tamamlamış bir bölgesel güçtür; sadece siyasî değil, ekonomik entegrasyonunu
da tamamlamış, özel bir güçtür.
O halde, başta, kamu kurum
ve kuruluşları olmak üzere, ekonomideki tüm kurumların ve uygulamaların,
Avrupa Birliği kurumlarına, standartlarına ve normlarına göre yeniden gözden
geçirilmesiyle karşı karşıyayız demektir. Bu yüzden, Avrupa Birliğiyle
ilgili her çalışma, özellikle de ülkemizin şartları dikkate alındığında,
temelde ekonomik uyumu kolaylaştırabilecek bir altyapıyı gerektirmektedir.
Ancak, ülkemizde, devletin, ekonomisiyle ilgili, Maliye, DPT, Hazine, Merkez
Bankası, Dış Ticaret Müsteşarlığı gibi bir sürü kurumları vardır ve bunlar,
zaten, dokuz parçalı, dokuz yamalı görünüm içerisindedir. Ayrıca, ekonomi
yönetimi gibi en önemli ülke meselelerinde bile, aralarındaki uyumsuzluk,
konuyla ilgilenen herkes tarafından bilinmekte ve ifade edilmektedir.
Değerli arkadaşlarım, bir
noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Bugüne kadar, Avrupa Birliğiyle ilişkilerin
Dışişleri Bakanlığınca yürütüldüğü ileri sürülerek, Genel Sekreterliğin,
Başbakanlığa bağlı olmakla birlikte, bu Bakanlıkla yakın bir çalışma ilişkisi
içerisinde bulunacağı ifade edilmektedir; yani, âdeta, yedi kocalı Hürmüz
şeklinde görünmektedir. Bu yakın çalışma ilişkisinin ne anlama geldiğini,
söz konusu teşkilatın başına Dışişleri Bakanlığı memuru olan bir büyükelçinin
atanmasında yarar görüldüğü açıklamasından çıkarabiliriz. Biz, buna, Plan
ve Bütçe Komisyonunda da itiraz ederek, muhalefet şerhi koymuştuk bu konuya.
Kısaca, Genel Sekreterlik,
Dışişleri Bakanının, bir anlamda, gözetiminde bir kurum olacaktır. Ayrıca,
mevcut devlet yapısı içerisinde,eski bir Dışişleri görevlisinin unvanı
büyükelçi de olsa, diğer kamu kurumlarının üstünde etkin olması da zaten
beklenmemelidir.
MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir)
– Maalesef...
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla)
– Böylece, daha en başında, genel sekreterliğin Avrupa Birliğiyle ilgili
kurum ve kuruluşlarla ilişkiler konusunda yetkisi olmayan, sadece iç uyum
çalışmalarında eşgüdüm sağlayacak bir teşkilat olarak kurulacağı anlaşılmaktadır.
Şimdi, durup bir düşünmeliyiz,
ülkemizin pek çok konuda tıkandığı, bu yüzden, netice alacak bir şekilde
hızla hareket edilmesi gereken bir noktada, acaba, sadece mevzuat çalışmalarında
eşgüdüm sağlamakla görevli yeni bir teşkilata niçin ihtiyaç duyulmaktadır?
Bu teşkilatın karar alma ve kararlarını uygulatma konusunda hiçbir icra
gücü olmayacaktır çünkü. Zaten, mevcut yapı içinde hedeflenen iç uyumun
nasıl sağlanacağı, koordinasyonla ilgili çalışmalarda ne ölçüde etkili
olacağı da bilinmemektedir. Hükümet tasarısında yapılan değişikliklerden
sonra, geçici 1 inci maddeyle, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında bu gibi
görevlerde bulunmuş olanlara, bir defaya mahsus olmak üzere, kurulacak
genel sekreterlik teşkilatında, Avrupa Birliği uzmanı olarak atanabilme
imkânı getirilmektedir. Böylece, Avrupa Birliği alanında en az üç yıl fiilen
çalışmış, uzman yardımcılığı yarışma sınavına girme niteliğini haiz...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla)
– Bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN – Toparlayın Sayın
Dağcıoğlu.
Buyurun.
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla)
– ...41 yaşından gün almamış, altı ay içinde müracaat etmiş, açılacak yeterlik
sınavında başarılı olmuş olmaları kaydıyla, diğer kamu kurum ve kuruluş
personeli de Avrupa Birliği uzmanı olarak atanabileceklerdir. Dileriz,
bu iyi niyetli jest, örneğini pek çok kurumda gördüğümüz gibi, yeni bir
meslek taassubuna dönüşmez. Umuyoruz ki, bu tasarıyla, kamu yönetimimiz
içinde dışarıya kapalı, kıymeti ve kerameti kendinden menkul, değişime
direnen, statikocu, erişilmez, girilemez bürokrat adalarına bir yenisinin
daha eklenmesi düşünülmemektedir. Ancak, şimdiden kesin olan şey şudur
ki: Görünen köy kılavuz istemez. Tasarıya göre, oluşturulan genel sekreterlik,
çoklukla, sekreterya olarak görev yapacaktır; çünkü...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla)
– Bitiriyorum efendim.
BAŞKAN – Buyurun.
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla)
– ... adından da belli olduğu gibi, genel sekreterlik, AB'ye uyum çalışmalarını
yapabilecek yetki, güç ve ağırlıktan yoksun olarak oluşturulmaktadır. Kaldı
ki, genel sekreterin sadece dışişleri memurları arasından seçilmesi, ekonomi,
hukuk
ve kamu yönetimi konusunda tecrübeli üst düzey yöneticilere kapalı olması,
tasarıyı en başından sakatlamıştır ve kurulacak olan yeni kurumu da, maalesef,
yanlış yönlendirecektir kanatimi ifade ediyor; yine de, her şeye rağmen,
bu çalışmaların hayırlı olması dileklerimle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
(FP sıralarından alkışlar)
MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir)
– Maalesef...
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Dağcıoğlu.
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat)
– Sayın Başkan...
BAŞKAN – "Maalesef" dedi
efendim; laf atmadılar... "Maalesef" diyor...
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat)
– Arkadaş maalesef parantezinden başka bir şey bilmiyor ki.
BAŞKAN – Hayır; belki size
hak veriyordur; ama, hiç endişe etmeyin, Sayın Volkan Vural endişelerinize
lüzum kalmadan idare edecektir.
Doğru Yol Partisi Grubu adına,
Isparta Milletvekili Sayın Ramazan Gül; buyurun efendim. (DYP sıralarından
alkışlar)
DYP GRUBU ADINA RAMAZAN GÜL
(Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 504
sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin kuruluş tasarısı hakkında,
Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum;
Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum ve geçici 1 inci madde hakkında da
görüşlerimi arz edeceğim.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Avrupa Birliği, Avrupa Ortak Pazar, Avrupa Ekonomik Topluluğu; aşağı yukarı
yüzelli yıldır, Osmanlıdan beri, Tanzimattan beri, Türkiye'nin Batılılaşma
rüyasıdır bu. Bu, cumhuriyet dönemiyle birlikte, Ulu Önder Atatürk'ün muasır
medeniyet seviyesine yaklaşmasında bir işarettir.
Arkasından, 1930'lu yıllarda,
devletin sanayileşmeyi öngörmesindeki yaptırımlarla beraber, savaş yılları;
arkasından, 1950'li yıllar, liberalizme geçiş ve özel sektörün ağırlık
kazanması; arkasından rahmetli Celal Bayar'ın, rahmetli Menderes'in ve
ekibinin hazırlamış olduğu 1959 yılındaki, 1963'teki Ankara Anlaşmasının
esasını teşkil eden ve atılan ilk adımları ve bu süreden sonra değişik
siyasî liderlerin, değişik hükümetlerin mücadeleleri; daha sonra, 1995
gümrük birliği, zamanın Başbakanı Sayın Tansu Çiller'in iradesi önem arz
etmektedir ve son olarak da, 10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleşen Helsinki
Zirvesi. Bu Helsinki Zirvesiyle, Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliğine
aday olma konumuna gelmiştir; yani, yeni bir boyut kazanılmıştır.
Değerli milletvekilleri,
işte, adaylık süreci başlamıştır. Bu süreçle birlikte, tam üyeliğe doğru
çalışmaların bir neticesi olarak da kamu kurum ve kuruluşlarında gerekli
düzenlemeye gidilmiştir.
İşte, bu Avrupa Birliği Genel
Sekreterliği de biraz evvel sizlere arz ettiğim zaman dilimi içerisindeki
silsileler neticesi olarak ilgili kamu ve kuruluşlardaki eşgüdümdür, bir
koordinasyondur.
Değerli milletvekilleri,
buradaki eşgüdüm, malumlarınız olduğu üzere, aşağı yukarı, Türkiye'deki
bütün kamu kurum ve kuruluşlarında Ortak Pazarla, Avrupa Birliğiyle ilgili
çalışmalar yapılmıştır; ama, bundan sonra bu çalışmalar, artık, Avrupa
Birliği Genel Sekreterliğinin koordinasyonunda yapılacaktır. Bu koordinasyon
yapılırken, Dışişleri Bakanlığıyla ilgili de belirli bir eşgüdüm içerisinde
olunacaktır. Yani, anladığım kadarıyla, burada, Dışişleri Bakanlığının
uzmanlık kadrosundan faydalanılacaktır.
Yalnız, biz, Doğru Yol Partisi
Grubu olarak, bu Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin hazırlanmasına prensipte
olumlu bakıyoruz; ama, mevcut tasarıyı biraz eksik olarak görmekteyiz.
Şöyle ki: Biz, bunu Plan ve Bütçe Komisyonunda da değerli arkadaşlarımızla
tartıştık ve bu genel sekreterlik olayının, Türk idarî yapısı içinde "müsteşarlık"
olarak şekillenmesini öngördük. Ayrıca, bunun, Türk idarî yapısı içerisindeki
yaptırım gücünün daha zayıf olduğunu gördük. Bunun yanında, genel sekreterlik,
Türk idarî yapısı içerisinde Türk mevzuatında nedir değerli milletvekilleri;
yardımcı bir birim olarak mütalaa edilmektedir. Oysa, biz diyoruz ki, bunun,
Başbakana bağlı, Başbakanın başkanlığında bir müsteşara bağlı olarak örgütlenmesi,
yaptırım gücü açısından daha fonksiyonel olur. Ayrıca, mevcut 75-80 kadronun
bu yapısal düzenlemeye kâfi gelmeyeceğini tutanaklarımızda da ifada ettik.
Çünkü, bununla ilgili olarak gerek Yunanistan gerekse Portekiz'in uygulamaları
mevcuttur; çünkü, mademki, biz, bu Avrupa Birliği olayını önemsiyoruz,
o zaman, bu konunun üzerinde de çok ciddî şekilde durmamız gerekmektedir.
Örneğin, Yunanistan'da 5 000 personel, Portekiz'de aşağı yukarı 10 000
personel istihdam edilmiştir. Bu durum karşısında, Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin, Avrupa Birliğine girmesi noktasında daha ciddî, daha kararlı
ve olaya daha samimiyetle yaklaşması gerekmektedir; bu konuda görüşlerimizi
ifade ettik.
Burada bu yasa tasarısının
ilgili maddesi, bir defaya mahsus olmak üzere, bu kanunun yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren, 41 yaşını geçmemiş ve Avrupa Birliği uzmanı konusunda
yetişmiş elemanların alınması hususunu içermektedir. Gerçekten, Türkiye,
Avrupa Birliği uzmanı konusunda yetersizdir; yani, uzman yoktur. Bu maddeyle,
uzman yetiştirilmesine önem verilmekte ve mevcut uzmanların da daha iyi
yetişmesi noktasında kararlar alınmaktadır.
Türkiye, Avrupa Birliğiyle
ilgili üyelik sürecine girerken, hâlâ, organizasyon ve koordinasyon konusunu
çözebilmiş değildir. Her ne kadar Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulmasına
ilişkin bir kanun tasarısı şu anda Genel Kurul gündemindeyse de, biraz
evvel de arz ve ifade ettiğim gibi, ben şahsen, gerek fizikî yapı itibariyle
gerekse personel itibariyle bu kadronun nasıl çözüleceğini anlamış değilim.
Şöyle ki; mevcut hükümet
bir taraftan enflasyonla mücadele noktasında birtakım kararlar almakta,
ama bir taraftan da, Plan ve Bütçe Komisyonumuza, harcamayla ilgili olmak
üzere, aşağı yukarı her gün yasalar gelmektedir.
Düşünebiliyor musuz, bir
taraftan devletin küçülmesi düşünülürken, diğer taraftan, mevcut kurumların
etkin bir şekilde çalıştırılması yerine, kurumların oluşturulması hem kaynak
israfına neden olmakta hem de hükümet tarafından açıklanan politikalara
ters düşmektedir.
Koordinasyon konusunda, daha
önce de bu işi yürütmekte olan kurumların ne gibi zafiyetleri ve başarısızlıkları
görülmüştür ki -yani, bunu, şimdiye kadar, Dışişleri Bakanlığındaki bir
genel müdürlüğe bağlı birim olarak görülüyordu- niçin, yeniden bir düzenleme
ihtiyacı duyulmuştur?
Değerli milletvekilleri,
burada, bir konuyu daha dikkatinize sunmak istiyorum; o da, Avrupa Birliği
Genel Sekreterliğine atanacak kişinin büyükelçi olması noktasındadır. Şöyle
ki, bugün, gerek özel sektörümüzde gerekse kamu sektörümüzde, kendi sahasında
başarılı olmuş nice yetenekli insanlarımız vardır. Bu insanlarımız, zaten...
Bu Avrupa Birliği olayı, bir ekonomik entegrasyondur; yani, olayın iktisadî
boyutu daha fazladır.
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Efendim toparlar
mısınız.
RAMAZAN GÜL (Devamla) – Bu
durum karşısında, ekonomik sahada, örneğin, bir Merkez Bankası başkanı,
örneğin, sivil kitle örgütleri olarak, Türkiye Odalar Birliği başkanı,
bir iktisadî kalkınma başkanı... Mesela, bir zamanlar, hiç unutmam, Jak
Kamhi, Avrupa Birliği konusunda, Türkiye'yi gayet güzel şekilde temsil
etme noktasında kalmıştır. Bu olayla, bunun belirli bir yere kısıtlanması,
yani, bunun, sadece ve sadece, elçilik düzeyine indirilmesi, bu olay, bir
dar görüşlülüğün eseri olarak ortaya çıkmakta ve bunun, bir meslek taassubu
yönünde düşüncelerimiz olduğu ifade edilmektedir.
Bu düşüncelerle, bu, Avrupa
Birliği Genel Sekreterliği olayına, biz, Doğru Yol Partisi olarak olumlu
bakmakla beraber, bu tasarıyı -biraz evvel değerli konuşmacı arkadaşlarımızın
da konuştuğu gibi- eksik buluyoruz ve yine de, bu, Avrupa Birliği Genel
Sekreterliği Yasa Tasarısının, ülkemize, hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.
Hepinize teşekkür ediyor,
saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
efendim. (DYP, DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)
Gruplar adına başka söz isteyen
yok.
Şahısları adına, Muğla Milletvekili
Sayın Tunay Dikmen. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)
TUNAY DİKMEN (Muğla) – Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; şahsım adına, Yüce Heyeti saygılarımla
selamlarım.
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının geçici 1 inci maddesi üzerinde görüşlerim:
Avrupa Birliği, 10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleştirdiği Helsinki zirvesinde,
Türkiye'nin, Avrupa Birliğine tam üyelik adaylığının kabul edilmesi, Avrupa
Birliği ile ülkemiz arasındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandırmıştır.
Bu gelişmeyle, tam üyelik sürecinde tüm kamu kurum ve kuruluşlarımızın
kendi alanlarına giren konularda yaptıkları çalışmaların bir düzen ve eşgüdüm
içerisinde gerçekleşmesi, kurumlar ve kuruluşlar arasındaki uyumun ve işbirliğinin
sağlanması ve sekreterya hizmetlerinin yürütülmesi için Avrupa Birliği
Genel Sekreterliği kurulması için 57 nci hükümetimiz tarafından bu tasarı
hazırlanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştur.
Bu tasarıyla Türkiye'nin,
Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına yönelik çalışmalar çerçevesinde
kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları hazırlık ve çalışmalarda içkoordinasyon
ve uyumun, plan ve programlara uygun olarak yönlendirilmesi ve yürütülmesi
sağlanacak ve kurulacak olan bu kurumun görevlerine ilişkin usul ve esaslar
belirlenecektir.
Bu maddeyle, yeni kurulacak
olan kurumun yetişmiş personel ve uzman ihtiyacının, diğer kurumlarda bu
alanda çalışmış nitelikli elemanlardan sağlanmasına olanak verilmektedir.
Böylece, kurumun yeni eleman ve uzman yetiştirmekle zaman kaybı önlenecek,
diğer kurumlarda da bu alanda çalışan personelin bilgi ve birikimlerinden
yararlanılacaktır. Bu uygulamanın bir defaya mahsus yapılması ise, diğer
kurumlardan geçişlerin sürekliliğini önleyecektir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
yeni kurulacak olan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Avrupa Birliğine
tam üyelik sürecinde yeni bir soluk katacaktır.
Kanunun ülkemize hayırlı
olmasını diler, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım. (DSP, MHP, ANAP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Dikmen.
Sakarya Milletvekili Sayın
Cevat Ayhan.
Buyurun efendim. (FP sıralarından
alkışlar)
NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Sayın
Başkan, geçici 1 inci madde üzerinde benim de söz hakkım vardı.
BAŞKAN – Efendim, Sayın Ayhan
uzakta oturduğu için hakkını yemeyelim dedik.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Benim
söz hakkım vardı.
BAŞKAN – Kimin?.. Efendim,
sizden evvel, Sayın Cevat Ayhan var. Zatıâliniz, 7 nci maddede, üçüncü
sırada söz aldınız.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Hayır
efendim.
BAŞKAN – Yok efendim; burada
işte, yazılı.
Cevat Ayhan Beyin işi sağlam,
soruyor zaten o; yani, atlatmak mümkün de değil.
Buyurun efendim.
CEVAT AYHAN (Sakarya) – Teşekkür
ederim.
BAŞKAN – Estağfurullah efendim.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Evet,
işleri sağlam yürütmek lazım. Türkiye'nin de işleri sağlam yürüse, bu sıkıntıları
yaşamazdık zaten Muhterem Başkan.
BAŞKAN – Doğrudur efendim.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Teşekkür
ederim.
İnşallah, sağlam yürüyecek
bundan sonra.
Muhterem Başkan, muhterem
üyeler; 504 sıra sayılı Kanun Tasarısının Geçici 1 inci maddesinde söz
almış bulunuyorum.
Bu madde, kamu kurumlarında
Avrupa Birliğiyle ilgili sahalarda çalışmış olan, bu kanun yürürlüğü girdiği
tarihte, kamu kurum ve kuruluşlarında Avrupa Birliği alanında fiilen üç
yıl çalışmış olan kişilere, bir defaya mahsus olmak üzere ve 41 yaşından
gün almamış olma ve en geç 6 ayda müracaat şartıyla ve açılacak imtihanı
da kazanmak şartıyla, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinde görev alma hakkını
tanıyor. Mevcut, bu sahada yetişmiş elemanlardan faydalanmayla ilgili olarak
getirilen bir düzenlemedir.
Tabiî, yeni bir teşkilat
kuruyoruz, bugün müzakere ediyoruz, bir genel sekreterlik kuruyoruz. Bu
genel sekreterliğin başına... Tabiî, bağlayıcı olarak kanuna koymayalım.
Volkan Vural Beyefendi fevkalade yetişmiş olan bir hariciyecidir; geçmişte,
zannederim, Dışişlerinde olduğu dönemde, rahmetli Özal'ın da yanında çalışmıştı;
yani, hariciyemizin yetişmiş olan bir elemanıdır, elbette bu göreve layıktır.
Biz, zaten "hariciyeci birisi
olmasın" demiyoruz, yanlış anlaşılmasın; ama, kanuna "ille hariciyeci birisi,
Dışişlerinden birisi olacak" diye tahdit edici hüküm koymamak lazım. Yarın,
dışarıdan çok daha müsait birisini bulursunuz, onu getirirsiniz; yani,
kendi kendimizi bağlamayalım diye, hükümet iradesine ipotek koymayalım
diye söyledik.
Tabiî, genel sekreterliği,
sadece siyasî birtakım temasları, uyum meselelerini takiple de görevli
görmemek lazım. Bakın, önümde bir tablo var, müsaade ederseniz bu tablodan
size bir nebze bilgi arz etmek istiyorum. Türkiye'nin, 1981'den 1998'e
kadar, hatta 1999'u da alabilirsiniz, Avrupa Birliğiyle olan ticaretine
bakın; tabiî, Türkiye, bu ticarette, Avrupa'yla dışticaretinde -kadim derdidir-
devamlı açık verir. Tanzimattan beri böyledir bu, hep sıkıntıdır. Sadece,
cumhuriyetin ilk yıllarında, bir süre dışticaretimiz fazla vermiştir. Sonra,
İkinci Dünya Harbinden sonraki dönemde tekrar açık dönemine girdik.
Neyse, sözü dağıtmadan toparlayalım.
Nedir o; Avrupa Birliğiyle olan ticaretimiz hep açık veriyor. 1981'de 1
milyar dolar, daha sonraki yıllarda 715 milyon dolar, 500 milyon dolar,
200 milyon dolar. Bazı yıllar azalmış, 1985'te 200 milyon dolara kadar
düşmüş; yani, lehimize bir gelişme bu; ama, ondan sonra, 1986'da 1,3 milyar
dolar, daha sonraki yıllarda 800 milyon dolar, 800 milyon dolar, 600 milyon
dolar, 1990'da tekrar tırmanmaya başlamış; 2,5 milyar dolar dış ticaretimiz
açık, 2 milyar dolar seviyesinde seyrediyor. 1993'te, 5 milyar 600 milyon
dolara geliyor dış ticaret açığımız ve 1994'te -5 Nisan kararları sebebiyle
bir kriz yılıdır, aşağı yukarı, döviz fiyatları birden bire yüzde 300 arttı;
mark 8 000 liradan 24 000 liraya, dolar 14 000-15 000 liradan 40 000 liraya
çıkınca, ithalat pahalandı ve geriledi- 2 milyar dolara kadar düşmüş; ama,
normal düzene geçince, tekrar, 1995'te 5,7 milyar dolar dış ticaret açığı
ve Gümrük Birliğine girdikten sonra, 1 Ocak 1996'dan sonra dış ticaret
açığımız, 11,6 milyar dolardır Avrupa Topluluğuyla. Tırmanarak devam ediyor;
1997 ve 1998 yıllarında devam ediyor ve aşağı yukarı 13 milyar dolar mertebesinde
dış ticaret açığı var.
Tabiî, Türkiye'de küçülme
olunca, zaman zaman, konjonktürel olarak bazı sıkıntılar ithalatı zorlaştırıyor.
Mesela, 1999'da millî gelirde küçülme oldu, tabiî herşeye yansıdı, ithalata
da yansıdı, yatırımlara yansıdı, tüketime yansıdı, bir nispî küçülme var.
Şimdi, burada, şunu söylemek
istiyorum: Tabiî, Türkiye, bu dış ticaret açıklarını devamlı taşıyamaz.
Biz, bu dış ticaret açıklarını halen çok pahalı şekilde finanse ediyoruz.
Erbabı arkadaşlar, bu sahayı takip eden arkadaşlar çok iyi bilir. Tabiî,
dışarıdan döviz getiriyor, onu bozduruyor, devlet tahviline...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Efendim, lütfen
toparlar mısınız.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Tamamlıyorum
Sayın Başkan.
...hazine bonusuna yatırıyor.
Tabiî, buradan çok yüksek faiz de alıyor. Bu dövizi bozdurup bir taraftan
tahvile, bonoya yatırıyor bir taraftan da o dövizle ithalat yapıyor; yani,
böyle bir çark dönüyor Türkiye'de.
Bu çark durduğu zaman...
Şimdi, mesela, faizler düşüyor, memnuniyet verici; ama, faizler düşünce
fon girişi azalır, fon girişi azalınca bu sefer ithalatı finanse edemez
hale gelirsiniz; yani, bu hastalıktan Türkiye'nin kurtulması lazım. Türkiye'nin,
Toplulukla olan ticaretinin de, Türkiye'nin bu kadar aleyhine gelişmemesi
için -ki, aşağı yukarı, yüzde 50'dir bizim Topluluğa ihracatımızın, ithalatımızı
karşılama oranı- bu dengenin düzelmesi lazım.
Bu Genel Sekreterliğin görevleri
arasına, ekonomik münasebetlerin Türkiye aleyhine gelişmesini önleyici
ve lehe çevirici birtakım tedbirleri düşünme, geliştirme ve uygulama görevini
de sırtına yüklemek lazım diyor, hepinizi hürmetle selamlıyorum.
BAŞKAN – Efendim, teşekkür
ederim.
Geçici 1 inci madde üzerindeki
görüşmeler tamamlanmıştır.
Maddeyi oylarınıza sunuyorum:
Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Geçici 2 nci maddeyi okutuyorum:
Geçici Madde 2. – Yürürlükte
bulunan Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile bunlara dayanılarak çıkarılan
mevzuatta ve 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde yer
alan kadro unvanlarında geçen “Avrupa Topluluğu” ibaresi “Avrupa Birliği”
olarak değiştirilmiştir.
BAŞKAN – Geçici 2 nci madde
üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat
Ayhan; buyurun efendim.
Sayın Ayhan, bir de şahsî
söz isteminiz var; ancak, arada bir milletvekili olduğu için, birleştiremeyeceğim;
sizi bir kere daha yoracağım.
CEVAT AYHAN (Sakarya) – Nidai
Bey söz istiyordu; ona devrediyorum.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Teşekkür
ederim; aslında söz hakkım vardı ama...
CEVAT AYHAN (Sakarya) – Peki,
varsa mesele yok; başkasına veririz.
BAŞKAN – Hayır yoktu, bu
maddede değildi.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Tamam
alayım o zaman, sağ olun.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Ayhan.
FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN
(Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; geçici 2 nci maddeyle ilgili
söz almış bulunuyorum. Bu bir ibare değişikliğidir, kurum ismi değişikliğidir;
"Avrupa Topluluğu" ibaresi "Avrupa Birliği" şeklinde değiştiriliyor.
Burada, biraz önceki konuşmamda,
Avrupa Birliği - Türkiye dışticaretindeki büyük açığın büyüyerek gelişmesinin,
Türkiye'nin aleyhine olduğunu; bunu durduracak ve hiç olmazsa Türkiye lehine
iyileştirmeye döndürecek olan tedbirlerin aranması gerektiğini ifade etmiştim.
Değerli arkadaşlar, tabiî,
ekonomi, iktisadî hayat bir bütündür; yani, bunu, toplu olarak, beraber
götürmezseniz, bir yeri yapıyoruz derken bir yeri bozarsınız. Onun için,
Türkiye gibi böyle kriz içinden geçen, birtakım konjonktürel sıkıntıları
yaşayan ülkelerde de, hükümetlerin, meseleye çok yakın vaziyet etmesi lazım.
Benim de, koalisyon hükümetlerinden ürktüğüm taraf, genellikle ekonomide
şeyler dağılmış oluyor, hele üçlü koalisyon olunca daha da dağılmış oluyor.
Bunları iyi yönetemezsek, iyi dengeleyemezsek daha büyük sıkıntıların içine
gireriz.
Şimdi, tabiî, pamukta, yılbaşından
bu zamana, aşağı yukarı yüzde 60-65 fiyatlar arttı. Tamam, pamuk çiftçisi
bunu istiyor; pamuk çiftçisinin alınteridir, mazotudur, gübresidir; bunların
karşılığında bunu vereceğiz; ama, pamuğa bunu verirken, bu sefer, tekstil
sanayiinin de ihracatını zorlaştırıyorsunuz; yani, burada, biz, hem pamukçuyu
zarardide etmeyeceğiz, mağdur etmeyeceğiz hem de ihracatı takip edeceğiz.
Diğer taraftan, tabiî, bakıyorsunuz,
aşağı yukarı altı ayda, mark yüzde 7 değer kazanmış -bu haziranın 25'i
itibariyle, ben, değerleri pazartesi almıştım- haziranı da koyduğunuz zaman
-üç dört gün sonra haziran rakamları kümülatif olarak önümüze çıkacak-
enflasyon yüzde 20 mertebesinde... Şimdi, tabiî, maliyetler, sizde, yüzde
20 artarken, döviz kurları yüzde 7 artarsa, o zaman, siz ihracatınızda
bunalırsınız, bağlantılarınızı yerine getiremezsiniz, iflasa giderseniz
ve ihracata dönük üretim geriler. Bu sefer de, tabiî, karşınıza, Toplulukla
veya diğer ülkelerle dışticaret önünüze çıkar.
Aynı şey hayvancılıkta, aynı
şey tarımın diğer sektörlerinde, aynı şey, tabiî, sanayide; yani, hakikaten,
önümüzdeki bu küreselleşme denen mesele, bizi, rekabette, fevkalade zor
bir zemine doğru çekmektedir. Kapalı ekonomi olarak yaşamanız mümkün değil.
Büyümeniz de ihracata bağlı; hem ithalatı finanse etmek için hem de katmadeğer
olarak ülkeye yeni şeyler getirebilmek için ihracatı pompalamanız lazım.
Bunu nasıl yapacaksınız; tabiî, bunu yaparken de, sadece enflasyonu düşüreceğiz
noktasına odaklanarak, eğer, diğer sektörleri, diğer gelişmeleri, reel
sektörü ihmal ederseniz, bu sefer, ödemeler dengesi sebebiyle, bir başka
sıkıntının içine düşersiniz. Başka sıkıntılar sebebiyle, bu sefer, enflasyon
tersine, tekrar patlar; faizler, tekrar patlar; yani, Türkiye, bunları
geçmişte yaşadı. 1994'te fevkalede zor şartlar yaşadı Türkiye; bazı arkadaşlar
burada beraber o günleri geçirdik. Onun için, bu meselelerin yakınen takibi
gerekir.
Tabiî, Dış Ticaret Müsteşarlığının,
sektörleri -zaman zaman arz etmişimdir- alt sektörleri, mal gruplarına
kadar, meslek kurumlarıyla beraber, Odalar Birliğiyle beraber, sanayi odalarıyla
beraber çok yakın takip edip, tedbirler alması lazım.
Tabiî, maalesef, bunları
söylerken, bizim gümrüklerimiz daha otomasyona geçemedi. Aşağı yukarı on
seneden beri, yedi sekiz seneden beri, "Dünya Bankası kredi destekli gümrükleri
otomasyona geçireceğiz" diyoruz, hâlâ geçiremedik. Ben, uzun zamandan beri
dış ticareti yakın takip ederim. Daha önce bir ay içerisinde dışticaret
rakamlarını alırken, şimdi üç ay, dört ay sonra önümüze geliyor. Niye;
gümrüklerde otomasyon yok. Eskiden otomasyon yoktu; ama, yine de geliyordu.
Şimdi, Avrupa Topluluğuyla ilgili tek bir forma döndüler, yeni bir düzenlemeye
geçtiler, güzel; ama, o düzenlemenin arkasında bilgi gelmiyor. Bilgi gelmeyince,
tabiî, tüccarı, sanayicisi, Dış Ticaret Müsteşarlığı, ticaret ve sanayi
odaları, sektör kuruluşları, sektörde hizmet veren kurumlar, birlikler
karar vermekte zorlanıyorlar. Yani, bizim bazı engelleri süratle aşmamız
lazım. Bu şiddetli rekabet zemininde, kalitenizle, maliyetinizle ve size
karşı uygulanacak dampinglere karşı, size karşı uygulanacak olan birtakım
dolaylı yollardan piyasanızı istila edecek ithalata karşı çok tedbirli
olmanız lazım. Mesela, bizim Dış Ticaret Müsteşarlığının, alt sektörlere,
mal gruplarına kadar inip çok hassas olması lazım.
Belki, bir vesileyle komisyonda
ifade ettim, Samsun'dan traktörlere ve iş makinelerine marş motoru imal
bir firma geldi, beni buldu, dedi ki: "Bize Güneydoğu Asya'dan kaçak mal
geliyor, benim piyasamı mahvediyor" Kendisine "Peki" dedim, telefon ettim,
Dış Ticaret Müsteşarlığına yolladım. Oradaki ilgililerin söylediği de şu:
"Efendim, git, onun haksız rekabet yaptığına dair Tayvan'da veya Güneydoğu
Asya'da onun iç piyasaya verdiği fiyatlarla Türkiye'ye ihraç ettiği fiyatlar
arasındaki farkı bize belgele..." Kardeşim, kusura bakmayın, Samsun'daki
bir firma, Kayseri'deki bir firma, Gaziantep'teki bir firma, nereden kalkacak
da Güneydoğu Asya'dan veya oradan, buradan, haksız rekabet yapan firmanın
menşe ülkesine gidecek, bu bilgileri toplayacak, size getirecek. Sen, Dış
Ticaret Müsteşarlığısın, senin orada ticaret ataşeliğin var, teşkilatların
var; sen, bu meseleye hassas olacaksın, bunu çözeceksin.
Şunu söylemek istiyorum:
Bir taraftan, üretimde kaliteyi artırıcı, maliyeti düşürücü; bir taraftan
da haksız rekabeti önleyici tedbileri çok yakından takip etmek lazım. Bunlar,
devletin bürokratik anlayışıyla olmaz. Sabah 09.00'da işe gelip, 17.00'de
dükkânı kapayıp giden memur anlayışıyla olmaz. Bu kurumları yöneten arkadaşların,
hakikaten, bu masalara, buralara, fevkalade acar, fevkalade bilgili, gayretli,
kendini işine vakfetmiş insanlar bulup koyması lazım. Devletin böyle çalışanları
var. Ben, uzun yıllar devlette hizmet ettim. Yani, iltifat ederseniz, ilgi
gösterirseniz, bu tip insanlar var. Bu tip insanları alırsınız ve bu tip
insanların da, özel sektörle çok yakın işbirliği halinde olması lazım;
özel sektöre karşı duvar olan bir yönetim anlayışı, Türkiye'de netice alamaz.
Bugün, öğle saatlerinde,
bir yerde bir toplantıdaydık. O zaman bakanlık yapan bir arkadaşımız, Rahmetli
Özal'la ilgili bir meseleyi anlattı. "Tayvanlılar Türkiye'den vize alamıyorlar.
Evet, Hariciye, Çin'den çekindiği için vize veremiyor, direniyor. İşte,
bir ay önceden, iki ay önceden müracaat edecek falan -uzun formalite- rahmetli
Özal'a bunu götürdüm, iki dakikada kavradı ve Başbakan olarak, Dışişlerine
'bu Tayvanlılar gelip, havaalanlarından vize alacaklar, bir ay önce değil,
geldikleri anda vizeyi alacaklar' diye talimat verdi " dedi. İşte, böyle
pratik çözümler lazım bize; yani, devlet umurunu gören, devlet hizmetini
yürüten arkadaşlarımız -bakandır, başbakandır, genel müdürdür, müsteşardır-
meseleleri böyle kucaklamaya mecbur. Çok büyük bir meydan muharebesi veriyoruz
ve bundan sonra, bu muharebe daha da güçlenecektir; yani, siz, 350 milyonluk
bir büyük pazarda mücadele edeceksiniz ve bunların, üçüncü dünya ülkeleri
için koydukları ortak gümrük tarifesine de uyacaksınız; yani, siz, pazarınızı
korumak için, Çin'e veya bir başka ülkeye istediğiniz gümrüğü uygulayamazsınız.
Niye; Avrupa Topluluğu, o ülke için, o mal grubu için gümrükleri yüzde
3 dediyse, sen de yüzde 3 uygulamaya mecbursun; yani, hiçbir koruma imkânınız
yoktur ve bu piyasada ayakta kalmak için çok iyi hazırlanmak lazım. Özet
olarak söylüyorum, bu devleti tekrar düzenlemek lazım, ikinci büyük değişimi
yapmak lazım.
1980'den sonra, rahmetli
Özal'la gelen bir büyük değişiklik vardı; beğeniriz beğenmeyiz, beğendiğim
taraf olur, beğenmediğim taraf olur; ama, neticeye baktığınız zaman, bilançoya
baktığınız zaman, mühim bir değişikliktir; bugün, Türkiye'yi dünyaya açan
bir ufuktur, bir yaklaşımdır. Şimdi, ikincisine dönüp, derhal merkezî idareyi
tekrar düzenlememiz lazım, mahallî idareleri ve sivil toplumu güçlendirmemiz
lazım; ancak, böyle bir millî dayanışma ve işbirliği içerisinde, biz, bunu
aşarız muhterem arkadaşlar.
Tabiî, bunların da önünde,
herkes için ortak platform olarak adalet ve insan haklarını, demokrasiyi
de, bu ortak zeminde oluşturmamız lazım diyorum.
Hepinizi hürmetle selamlıyorum.
(Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Ayhan.
Doğru Yol Partisi Grubu adına,
Aksaray Milletvekili Sayın Murat Akın; buyurun efendim.
DYP GRUBU ADINA MURAT AKIN
(Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçici 2 nci maddeyle,
yürürlükte bulunan kanun ve kanun hükmündeki kararnameler ile bunlara dayanılarak
çıkarılan mevzuatta ve 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde
yer alan kadro unvanlarında geçen "Avrupa Topluluğu" ibaresi "Avrupa Birliği"
şekline dönüştürülüyor.
şekline dönüştürülüyor. k
ve ba
Bilindiği üzere, Avrupa Ekonomik
Topluluğu, bilahara Avrupa Topluluğu, ilgili kuruluşlarda ve bakanlıklarda,
daire başkanlığı şeklinde birimler oluşturulmuştu; bunlardan birisi de
Maliye Bakanlığında bulunmaktadır, Avrupa Ekonomik Topluluğu Daire Başkanlığı
şekliyle. Övünerek ifade edebiliriz ki, Maliye Bakanlığı, bu daire başkanlığının
koordinasyonunda ve bakanlığın, üst bürokratları dahil, tamamının çalışması
çerçevesinde, Avrupa Topluluğuna, Avrupa Birliğine girmek için gerçekleştirmemiz
gereken malî mevzuattaki düzenlemeleri ve uyumu, kendisine verilen süre
içerisinde sağlamıştır; bu çerçevede, Avrupa ülkeleriyle olan çifte vergilendirmeyi
önlemek amacıyla, ülkeler itibariyle, mütekabiliyet esasına dayalı anlaşmalarını
yapmış ve geçmişte, Katma Değer Vergisi Kanununu çıkarmıştır. Avrupa Topluluğu
ülkelerinde, bilahara da Avrupa Birliğinde halen uygulanmakta olan Katma
Değer Vergisinin kanunu, rahmetli Vural Arıkan zamanında, 1983 yılında,
ilk Özal Hükümeti döneminde çıkarılmış ve bu vergide de, bilahara gelen
hükümetlerin uygulamaları çerçevesinde, bünyemize uygun, ama Avrupa Birliğine
de girmemizi sağlayıcı düzenlemeler yapılmıştır.
Yine, Vergi Usul Kanununda,
Gelir Vergisi Kanununda, Avrupa Ekonomik Topluluğu birimi olarak Maliye
Bakanlığında faaliyet gösteren birimin koordinasyon ve takibiyle –gelirler,
muhasebat, harcama yönüyle, Dünya Bankası ve IMF'nin çalışmalarına müşterek
katılmak suretiyle- Avrupa Birliğine girmemizi sağlayıcı yeni düzenlemeler
bünyemize uygulanmış, adapte edilmiştir.
Dolayısıyla, Maliye Bakanlığı,
geçmiş, on - onbeş sene içerisinde, her şeyi yerine getirmiştir.
Daha önce kabul edilen maddelerden
birisinde, genel sekreterliğin, büyükelçi statüsünde olması gerektiğini
hüküm altına alıcı düzenleme yer almıştır. Halbuki, Genel Sekreterliğin,
Maliye Bakanlığında olması gerekir. Bugün Avrupa ile olan problemimiz,
bilindiği üzere, dışişlerinden kaynaklanan kopukluktan ileri gelmemektedir;
daha ziyade, malî mevzuatımızın dışında, işçi-işveren ilişkileri, işsizlik,
istihdam ve işsizliğin aşırı boyutlara ulaşması... Çünkü, 65 milyon nüfusun
aşağı yukarı 10 milyonu fiilî işsiz; bunun 20 milyona yakınını da gizli
işsiz olarak kabul edersek, kalkınmakta olan hiçbir ülkede, nüfusun yarısının
işsiz olduğu görülmemiştir. İşte, bu düzenlemelerin, istihdamın, gelişmenin
ve kalkınmanın esas alındığı bir topluluğa girecek ülkenin, üye ülkenin
de, Genel Sekreterinin, ya Hazineden ya DPT'den; ama, bilhassa, Maliye
Bakanlığından olması gerekirdi. O kısım geçti; ancak, bundan sonraki düzenlemelerde,
bilhassa, diğer kuruluşların da, diğer bakanlıkların da, bu düzenlemeleri
zamanında yerine getirmek suretiyle, Maliye Bakanlığının, Avrupa Ekonomik
Topluluğu olarak isimlendirildiği o dönemlerdeki çalışmaları çerçevesinde
yaptığı katkıyı yapacağı düşünce ve duygusuyla, bu kadronun, Avrupa Birliği
şekline dönüştürülmesinin hayırlı ve uğurlu olmasını temenni eder, hepinizi
saygıyla selamlarım. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Çok teşekkür ederim
Sayın Akın.
Efendim, gruplar adına konuşma
bitti.
Şahsı adına, Balıkesir Milletvekili
Sayın Numan Gültekin; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)
NUMAN GÜLTEKİN (Balıkesir)
– Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının geçici 2 nci maddesi hakkında görüşlerimi
açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; bu münasebetle, Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlıyorum.
Bilindiği üzere, Avrupa Birliğinin
oluşum süreci, Marshall yardımı adı altında Avrupa'ya gelen Amerika Birleşik
Devletleri sermayesinin kendilerini giderek Amerika Birleşik Devletlerine
bağımlı kılacağını gören Avrupa ülkelerinin, bu gelişme karşısında, Avrupa
menşeli yeni bir sermaye piyasası oluşturmak istemeleri sonucu başlamıştır.
Bu amaçla, öncü ülkelerin ekonomik potansiyellerinin bir araya getirilmesi
ve böylece güçlü bir Avrupa pazarı oluşturulması planlanmış ve entegrasyonun
da ileride pazar genişlemesine neden olacağı, bunun da sermayeye dönüşeceği,
bu sermayeyle de teknolojinin hızla geliştirilebileceği düşünülmüş ve ekonomik
neden temel alınarak, 1951 yılında Almanya, İtalya, Fransa, Hollanda, Belçika,
Lüksemburg gibi ülkeler bir araya gelerek, Paris Anlaşmasıyla, Avrupa Kömür
ve Çelik Topluluğunu kurmuşlardı.
Sonra, 1957 yılında imzalanan
Roma Anlaşmasıyla, ekonominin tüm sektörlerini kapsayan Avrupa Ekonomik
Topluluğu kurulmuştur. Daha sonra, topluluk üyesi ülkeler arasında kişilerin
serbest dolaşımı, ithalat ve ihracatta millî bazda uygulanan kotalar sorun
çıkarmaya başlayınca, hem bu konuların çözümünü sağlamak hem de Avrupa
pazarı oluşumunu hızlandırmak üzere, 1986 yılında imzalanan, 1987 yılında
yürürlüğe giren tek Avrupa senediyle topluluğun entegrasyon kapsamı genişletilmiştir.
Genişleyen entegrasyonun ismi de bu aşamada Avrupa Topluluğu olmuştur.
Son olarak, 1992 yılında
imzalanan ve 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren, resmî adı Avrupa Birliği
Anlaşması olan Meastricht Anlaşmasıyla da, entegrasyon kapsamı, ekonomik
yaklaşımların yanında, siyasî, hukukî perspektifleri de ele alacak şekilde,
birliği oluşturan toplumların kültür ve tarihî değerlerini gözardı etmeden,
dayanışmayı güçlendirmek üzere, demokrasiyi, temel hak ve hürriyetleri
de içine alan bir Avrupa Birliği oluşturulmuştur.
Bu geçici maddeyle de, bu
kanunla kurulacak olan ve ülkemizin Avrupa Birliğine tam üyeliği sürecine
önemli ölçüde katkı sağlayacağına inandığım Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
kadrolarında yer alacak personelin kadro unvanlarında, yukarıda izah ettiğim
süreç doğrultusunda, doğru bir değişiklik amaçlanmaktadır. Bu değişiklikle
de ileride kadro unvan karışıklıkları önlenmiş olacaktır diyor, Yüce Heyetinizi
saygılarımla selamlıyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Sayın Gültekin,
teşekkür ederim.
Efendim, söz sırası, Sakarya
Milletvekili Sayın Cevat Ayhan'da?.. Yoklar.
Ağrı Milletvekili Sayın Nidai
Seven; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)
NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Gecenin bu saatine kadar
bütün kanun tasarılarını gözden geçirdik. Ben, bu vesileyle, geçici maddenin
hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN – Çok teşekkür ederim.
Efendim, geçici 2 nci maddeyi
oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Efendim, 7 nci maddeyi okutuyorum:
Yürürlük
Madde.- Bu Kanun yayımı tarihinde
yürürlüğe girer.
BAŞKAN – Gruplar adına, Fazilet
Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Mukadder Başeğmez; buyurun
efendim. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA MUKADDER BAŞEĞMEZ
(İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; biraz önce, Avrupa
Birliğine üye olabilmek, o camiada yerimizi alabilmek için, evrensel değerlerle
ve normlarda mücehhez olmamız gerektiğine dair konuşmuştum.
Nedir evrensel değerler?
Malum âlileriniz, geçtiğimiz aylarda, buraya, Amerika Devlet Başkanı Sayın
Clinton geldi. Enteresan bir cümle söyledi burada: "Türkiye'yi, biz, laik
Türkiye olarak görmek istiyoruz; demokrat Türkiye olarak görmek istiyoruz;
Müslüman Türkiye olarak görmek istiyoruz." Bunun üçü, birbiriyle çelişmeyen
olgular ve evrensel değerler. Laik Türkiye: hiçbir inancın, hiçbir düşüncenin,
hiçbir mezhebin birbirine baskı yapmadığı ve hatta korunduğu. İnançların
korunduğu bir sistem laisizm. Yoksa, her türlü inançtan, dinden uzaklaşan
sekülarizm (secularism) anlamında değil. Dünya, böyle bakıyor buna. Türkiye
de, ancak böyle barışı ve kardeşliği sağlayabilir.
Demokrat Türkiye: Bütün fikirlerin
yer alabileceği; yani, çatışmacı, zarar verici, ülkeyi tahrip edici anlamda
değil, fakat, fikir olarak insana yakışır olan bütün fikirlerin korunduğu,
örgütlendiği; siyasal partilerin özgürce siyasî rekabete giriştiği; demokrasinin
her kurumda, her şirkette, her partide, Türkiye'nin bütün alanlarında yaygınlaştığı
ve özümsendiği bir Türkiye.
Müslüman Türkiye: Geçmişinden
gelen inanç değerlerine saygılı, kimlikli, kişilikli bir Türkiye. Ancak,
böyle evrensel olabilirsiniz. Yoksa, kozmopolit, tarihinden utanan, kendi
kültürünü hor gören, geçmişinden yabancılaşan "işte, biz bir topluluğuz"
diyen bir topluluk evrensel olamaz; yeryüzünde şahsiyetli bir şekilde yer
bulamaz. Bu anlamda, Türkiye'nin şahsiyetini bulması gerekir.
Evrensel değerler, evrensel
normlarda eğitimi gerektirir. Bir zamanlar Doğu Blokunda yapılan eğitim
gibi, tek tip insan yetiştiren eğitim anlayışı, artık, insanların anlayışına
uygun düşmüyor. Affedersiniz, hayvanların eğitimi niçin yapılır; mesela
atı niçin eğitirsiniz; efendisini üstünde iyi taşısın diye. Köpek niçin
eğitilir; avını yakalasın da getirsin diye. Aslan niçin eğitilir; kırbacı
yiyince kafesine girsin diye. Atmaca niçin eğitilir; gidip, kardeşlerini
yükseklerden yakalayıp getirsin diye. İtaat ve hatta ihanet esasına dayalıdır
hayvanların eğitimi. Doğu Bloku totaliter rejimlerde, insanları da bu şekilde
eğitmeye kalkışmışlardır. Hayır, insanların bütün beyin hücrelerinden,
bütün kaslarının liflerinden, geçmiş kültürlerinden yararlanmak, beyin
özgürlüğünü orta yere çıkarmak için yapılır eğitim ve o eğitim evrenseldir,
dünyanın her yerinde işe yarar. Bunu yaparsanız, gen haritasını çizebilirsiniz;
bunu yaparsanız, uzaya uydu gönderebilirsiniz; bunu yaparsanız, bilgisayar
vadileri kurabilirsiniz. Aksi halde, Türkiye'nin şartları budur der de,
kendinize özgü, kendinize ait, taa, ilkokuldan başlayarak şartlanmış bir
gençlik yetiştirmeye çalışırsanız, dünyada, evrensel arenada yer bulamazsınız.
Evrensel değerlerin içine
çevre giriyor. Çevre, sadece yollara çöp atmamak, kâğıdı, izmariti yere
atmamak filan diye algılanmamak lazım gelir. Bakın, Sayın Ediz Hun karşımda;
Çevre Komisyonu Başkanı ve bu konunun uzmanı.
Efendim, hepiniz Avrupa'ya
gitmişsinizdir. Oralarda, Avrupa'da herhangi bir binanın, son derce görkemli,
güzel yapılmış binanın yanına yaklaştırmazlar sizi, kırmızı bantlarla koruma
altına alınmıştır. Böyle, ben, çok gördüm Amerika'da da. Nedir diye sorduğunuzda;
asbest malzemesi kullanılmış bu binada diye yaklaştırmıyorlar.
Şimdi, size şok edici bir
şey söyleyeceğim. Biliyor musunuz, Türkiye'de içme sularımız asbest borularıyla
taşınıyor. İller Bankasının asbest boru fabrikası var. Adam, binasında
bir parça malzeme kullanılmış diye insanları oraya yaklaştırmıyor. Senin
bütün su kanalların asbestli borularla taşınıyorsa, dur bakayım derler
adama. Bunlar maddî meseleler; ama, önemli meseleler. O aileden olacaksak,
yeraltına, yerüstüne, toprağa, suya bakacağız.
Avrupa'da bir işçi ne kadar
ücret alır bilmiyorum; herhalde 1 500-2 000 mark alır asgarîden. Buradan
gitmiş gurbetçilerimiz de...
CEVAT AYHAN (Sakarya) – 3
000-4 000 mark...
MUKADDER BAŞEĞMEZ (Devamla)
– 3 000-4 000 mark.. (MHP sıralarından "yok o kadar" sesleri)
BAŞKAN – Müdahale etmeyin...
MUKADDER BAŞEĞMEZ (Devamla)
– Pazarlık etmeyelim; in 1 000 marka... Hiç pazarlık etmeyelim; 1 000 mark
alsın. Bunun münakaşasına gerek yok; ama, Türkiye'de 300 markı bulmuyor
arkadaşlar, bir asgarî ücretin değer toplamı; 80 milyon lira, 86 milyon
lira; topla, 300 mark... 3 000 almasın da 1 000 mark alsın... Bütün bunları
kıyasladığınız zaman, arada korkunç uçurum var.
Bu maddî uçurumların ötesinde,
bir başka şey var. Önünüzdeki tasarıda "Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür"
diyor ya, Bakanlar Kurulunun önünde ciddî zorluklar var. Nerden biliyorsun?
Hükümet ortağı, Anavatan Partisi Genel Başkanı Sayın Mesut Yılmaz ifade
buyuruyor ve her kelimesine de kalıyorum. Ne diyor Sayın Mesut Yılmaz?
"Türkiye'yi hiçbir zaman Avrupa'ya almak istemeyen ırkçı, ayırımcı, haçlı
zihniyetle mücadele edeceksiniz." Bakanlar Kuruluna söylüyor bu kanunu
yürütürken. Başka, "varlıklarını her alanda Türkiye'nin içe kapanmasına
bağlayanlar, dolayısıyla, Türkiye'nin dışa açılmasında kendi menfaatları
açısından zarar göreceğini düşenenlerle mücadele edeceksiniz." Başka, "Kopenhag
ve Maastricht kriterlerinin Türkiye'de hayata geçirilmesiyle varlıkları
ya da haksız bir biçimde elde ettikleri güçleri ortadan kalkacak olanlar
var, onlarla mücadele edeceksiniz." Sadece 70 kişilik bürokratik bir kurum
kurmakla, sadece mevzuatı değiştirmekle Avrupa'nın kapılarını zorlayamazsınız.
Türkiye'de eğitimden sağlığa ve en önemlisi, Türkiye'nin genel yapılanmasına,
köyden kente, tarımdan birsürü kurumların oluşmasına kadar, yeni baştan
kendimize çeki düzen vermek zorundayız.
Bakanlar Kurulunun işi gerçekten
zor. Allah kolaylık versin. Sadece bu mevzuatı çıkarmakla... Zaten, yıllarca
biz mevzuattan çektik. Hani, meşhur, mevzuat hazretleri lafı vardır. Yeni
bir mevzuat hazretleri çıkmaz karşımıza inşallah. Kapılar açılır da, gireriz.
Saygılar sunuyorum. (FP,
ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
efendim.
Gruplar adına başka söz isteyen?..
Yok.
---------
7 nci maddeyi oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.
8 inci maddeyi okutuyorum:
Yürütme
MADDE 8. – Bu Kanun hükümlerini
Bakanlar Kurulu yürütür.
BAŞKAN – Madde üzerinde,
Fazilet Partisi Grubu adına, Afyon Milletvekili Sayın Sait Açba; buyurun
efendim. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA SAİT AÇBA
(Afyon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 8 inci madde üzerinde
Grubum adına söz almış bulunuyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle
ilgili olarak düzenlenen bu kanun tasarısı hakkında, genelde olumlu bir
tavır takınacağımızı, takındığımızı şahsım adına da öncelikle belirtmek
istiyorum; ancak, Avrupa Birliği Türkiye ilişkileri konusunda önemli olan
bazı hususlarda dikkatinizi çekmek istiyorum.
Helsinki adaylık statüsünden
önce, hepinizin bildiği gibi, 1997'de bir bakıma Lüksemburg'da yapılan
zirvede, Türkiye'ye yönelik olarak bir ret gerekçesi ortaya konuldu. Bilhassa,
Kopenhag kriterleri konusunda, Türkiye'nin bu alanda yeterli düzenlemeler
yapmadığını; ama, 1997'den 1999'a, Helsinki'ye kadar geçen süreç içinde
çok ciddî adımlar atılmamış olmasına rağmen, böyle bir adaylık statüsünün
Helsinki'de tescil edildiğini hepimiz görüyoruz. Dolayısıyla, şu anda önümüzde,
Avrupa Birliğinin koymuş olduğu Kopenhag kriterleri var, siyasî kriterleri
var, ekonomik kriterler var. Siyasî kriterler konusuda ciddî adımların
atılmadığını da açıkça görüyoruz. 1997'den bu yana hiçbir ciddî adım atılmamıştır;
ama, bugünlerde de, yine, hükümet yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalar
çerçevesinde, siyasî kriterler konusunda ciddî adımlar atılacağı noktasında
da ciddî birtakım göstergeler ve açıklamalar söz konusu değildir.
Ben, Kopenhag kriterleri
çerçevesinde, bilhassa, ülkemizde savunma ve güvenlik alanına ait demokratikleşme
noktasında bazı açıklamalar yapmak istiyorum: Kopenhag kriterlerine baktığımızda,
kriterlerde, Türkiye'de bilhassa, ordunun, sivil siyaset üzerinde, politik
alan üzerinde bir vesayet mekanizmasının söz konusu olduğu dile getiriliyor.
Yine, Millî Güvenlik Kurulunun yapılanmasının antidemokratik olduğu; dolayısıyla,
bu yönde yeniden bir yapılanmanın gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Türkiye'de,
savunma ve güvenlik alanına baktığımızda, gerçekten, antidemokratik bir
yapı vardır; bunun, çağdaş ülkeler seviyesine çıkarılması zorunluluğu vardır;
dolayısıyla, yeniden yapılanma ihtiyacı vardır.
Bir defa, ordunun antidemokratik
yapılanması veya çağdaş devlet ülkelerinde görünmeyen yapılanmasıyla ilgili
olarak, öncelikle ifade etmemiz gereken husus, bir defa Millî Savunma Bakanlığıyla
ilgilidir. Millî Savunma Bakanlığının yapılanmasına baktığımızda, örneğin
Genelkurmay Millî Savunma ilişkisine baktığımızda, arada hiyerarşik bir
ilişki söz konusu değildir. Bir taraftan Millî Savunma Bakanlığı malî yönden,
lojistik yönden Genelkurmaya destek vermektedir; ama, ilişkiler itibariyle,
bir hiyerarşik ilişki söz konusu değildir; yani, Genelkurmay Başkanlığı
Millî Savunma Bakanlığına bağlı değildir. Halbuki, demokratik ülkelere
baktığımızda, kesinlikle Genelkurmay Başkanlığı, Savunma Bakanlığına bağlıdır;
dolayısıyla, Türkiye'de bu yapının değiştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu
yapının değiştirildiği bir ortamda da, zaten, şu andaki Millî Savunma Bakanı
veya bakanlar ile Genelkurmay Başkanı arasındaki protokol karmaşası da
sona ermiş olacaktır. Şu anda, hepinizin bildiği gibi, Genelkurmay Başkanı
Başbakana karşı sorumludur; ama, Millî Savunma Bakanlığına bağlı olmasına
engel bir durum değildir.
Diğer bir husus da, YAŞ kararlarıyla
ilgilidir. Türkiye'de YAŞ kararları, hepinizin bildiği gibi, Silahlı Kuvvetlerde
personel yönünde yapılan tasarruflar, yargı alanına açık değildir. Dolayısıyla,
hiçbir demokratik ülkede, böyle bir yapının olduğunu söylememiz mümkün
değildir. Türkiye'de YAŞ kararlarının kesinlikle yargıya açılması gerekmektedir.
Tabiî genel yargıya açılması, askerî alanın genel yargıya açılması yadırganabilir;
ama, zaten Askerî İdarî Yüksek Mahkeme de mevcut bünyede vardı; dolayısıyla,
Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunda yeniden bir değişiklikle veya
Anayasanın 125/2 nci maddesindeki bir değişiklikle, bu alanda düzenleme
yapılmak suretiyle, çağdaş ülkelerin, demokratik ülkelerin yapılanmasına
geçilebilir.
Tabiî, bugün için, Türkiye'de
tartışma konusu olan, geniş ölçüde basında tartışma konusu olan,hatta,
Dışişleri çevreleri ile devletin üst kademelerinde tartışma konusu olan
konu, Millî Güvenlik Kuruludur, Millî Güvenlik Kurulunun yeniden yapılanmasıdır.
Türkiye'deki Millî Güvenlik Kurulu, şüphesiz, anayasal bir kuruluştur;
ama, anayasal kuruluş olması, demokratik olacağı anlamına gelmemektedir.
Millî Güvenlik Kurulunun tesis edildiği dönemlere bakıldığında veya yetkilerinin
genişletildiği dönemlere bakıldığında, maalesef, darbe dönemlerinde dizayn
edilmiş olduğunu, her darbe döneminde yetkilerinin daha çok artırılmış
olduğunu açıkça görürüz; ki, dolayısıyla, gelişmiş ülkeler veya demokratik
ülkelerle karşılaştırıldığında, kesinlikle, karşımızda anayasal bir kuruluş
olmasına rağmen, demokratik bir kuruluş söz konusu değildir.
Dolayısıyla, Millî Güvenlik
Kurulunun da, yapısının, demokratik ülkelerdeki gibi, sivil alanın veya
sivil
inisiyatifin veya millî iradeye tabi olma ilkesinin sağlanacağı bir seviyeye
dönüştürülmesine ihtiyaç vardır. Bizde, Millî Güvenlik Kurulunda, hepinizin
bildiği gibi, 10 üye vardır; 5'i sivildir, 5'i askerdir. Siviller arasında
Cumhurbaşkanı da vardır. Askerlerle siviller arasında bir ihtilaf konumunda
veya oyların eşitliği durumunda, Cumhurbaşkanının olduğu taraf öne geçmektedir.
Bu uygulama, bir bakıma, Cumhurbaşkanlığının tarafsızlığı ilkesiyle taban
tabana zıttır.
Yine, Millî Güvenlik Kuruluyla
ilgili Anayasada yapılan düzenlemelerin, 117'nci maddede ve 118/c maddesinde
yapılan düzenlemelerin, taban tabana birbirine zıt olduğunu da açıkça ifade
etmemiz gerekir. 117 nci maddede, Millî Güvenlik Kurulu noktasında, hükümet
yetkili kılınmaktadır; hükümetin sorumluluğundan bahsedilmektedir; ama,
118/c maddesinde de, bu, Millî Güvenlik Kuruluna verilmektedir ki, dolayısıyla,
ortada ciddî bir çelişki vardır. Dolayısıyla, bu çelişki, sosyal hukuk
devleti açısından, gerçekten, önemli bir husustur. Dolayısıyla, bu çelişkinin
de Türkiye'de giderilmesine ihtiyaç olduğunu da açıkça ifade etmemiz gerekir.
Millî Güvenlik Kurulunun
yapılandığı demokratik ülkelere bakıldığında, kesinlikle, böyle bir yapının
söz konusu olmadığını, antidemokratik yapının söz konusu olmadığını, tamamıyla
demokratik bir ortamda, bir bakıma danışma organı tarzında yapılanmaların
söz konusu olduğunu veya hükümetlerin kabinelere destek veren danışma organı
tarzında yapılanmaların söz konusu olduğunu görürüz. Bugün, Amerika Birleşik
Devletlerindeki Millî Güvenlik Kurulu, Almanya ve Fransa'daki yapılara
baktığımızda, tamamıyla kabinelerin işi olduğunu görmekteyiz. Hatta, Amerika
Birleşik Devletlerindeki Millî Güvenlik Kurulunun yapılanmasında, oradaki
Genelkurmay Başkanının, Millî Güvenlik Kurulunun daimî üyeleri arasında
olmadığını da açıkça görmekteyiz. Dolayısıyla, Türkiye'deki Millî Güvenlik
Kurulunun sivil iradeye, millî iradeye tabi hale getirilmesi noktasında
demokratikleşmesine ihtiyaç vardır. Türkiye, gerçekten, demokratik ülkeler
arasında olması gereken yere kavuşacaksa, bu alandaki demokratikleşme en
acil demokratikleşme alanı olduğunu açıkça ifade etmemiz gerekir; ama,
hükümetin veya hükümet yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalarda bunun
işaretlerini de, maalesef, göremiyoruz. Hatta, Helsinki sürecinden sonra
Sayın Başbakanın yapmış olduğu bazı açıklamalar var, Aralık ayında yaptığı
bazı açıklamalarda da, mevcut statünün devam etmesi noktasında, Millî Güvenlik
Kurulunun yapılanmasından hiç rahatsız olmadığı noktasında birtakım açıklamalar
var ki, bu açıklamalarla, bir bakıma, Türkiye'nin önünü açmak mümkün değildir.
Türkiye'de, bir defa şu anlayışın kesinlikle değişmesi gerekiyor: Türkiye'de,
gerçekten, ulusalcı ve ilkel demokratik ve laiklik anlayışıyla, bir defa,
Avrupa Birliği ve uluslararası alandaki birtakım entegrasyonlar içinde
bulunmamız mümkün değildir. Böyle bir entegrasyona girmemiş olsak bile,
böyle bir entegrasyon içinde olmasak bile, zaten, Türkiye'nin bu ilkel
demokrasi ve laiklik anlayışından hızlı bir biçimde çıkmasına ihtiyaç vardır.
Bunun için, Türkiye'deki, öncelikle kutsal devlet anlayışının terk...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Toparlar mısınız
Sayın Açba.
SAİT AÇBA (Devamla) – Toparlıyorum
Sayın Başkan.
Türkiye'de, öncelikle, kutsal
devlet anlayışının terk edilmesi gereklidir; çünkü, kutsal olan devlet
değil, insandır. Bireyin özgür olmadığı bir ortamda, özgür topluma ulaşmamız
hiçbir zaman için mümkün değildir; çünkü, özgürlük kavramına bakınca, özgürlük,
başkasının özgürlüğüdür; başkası özgür olmadıkça, sizin hiçbir zaman için
özgür olmanız mümkün değildir. Dolayısıyla, Türkiye'de mevcut yapının,
laiklik ve demokrasi anlayışının tekrar gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır;
çünkü, evrensel anlamdaki laiklik ve demokrasi anlayışı ve uygulamaları
ile Türkiye'deki laiklik ve demokrasi uygulamaları arasında uçurumlar vardır.
Teşekkür ediyorum.(FP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim.
Söz sırası, Doğru Yol Partisi
Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük'te; buyurun
efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
DYP GRUBU ADINA SAFFET ARIKAN
BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan
504 sıra sayılı kanun tasarısının son maddesiyle ilgili olarak, Doğru Yol
Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi,
şahsım ve Doğru Yol Partisi Grubu adına saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri;
bugün önemli bir tasarıyı görüşüyoruz. Bu tasarıyla ilgili birkısım tereddütlerimizin
olduğunu peşinen söylemek mecburiyetindeyim; çünkü, tarihî bakımdan meseleyi
tahlil ettiğimizde, 1959 yılında, rahmetli Menderes zamanında, gelecek
düşünülerek ve o ufuk içerisinde müracaat edilen bir sürecin başlangıcı
ve 1960'ta, yine, rahmetli İnönü zamanında Ankara Antlaşması, 1970'li yıllarda
buzdolabına kaldırılış ve nihayet -daha sonra tekrar müracaatlar- 1987'de
müracaat ve arkasından gümrük birliğine giriş ve nihayet, 10 Aralık 1999'da
Helsinki toplantısından sonra da, Türkiye Cumuhriyeti Devletinin tam üyeliğe
adaylığının kabulüyle ilgili bir süreci yaşadık.
Bu süreç, bizim için gerçekten
önemli. Türkiye ve Türk Milleti olarak, özellikle dünyada yerimizi alabilmemizin
tek şartı demiyorum; ama, önemli olarak etkileyecek bir husus olduğunu,
önemli bir örgüt olduğunu, önemli bir teşkilat olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz.
20 nci asırda, bilim ve teknolojide
hızla ilerleyen ve nihayet milletlerin kendi millî çıkarları istikametinde
globalleşen bir dünya yaşadık. Bu globalleşen dünyada, özellikle zengin
ülkeler arasında yer alabilmenin en önemli hedefinin de Avrupa Birliğine
giriş olduğu Türkiye içinde kabul edilmiş ve o sebeple de büyük bir mücadelenin
içerisine girilmiştir.
21 inci asır bilgi asrı olacak.
Bütün bu şartlar altında, 20 nci asrın ortaya koyduğu tablo ve sonuç ve
nihayet 21 inci asırda göreceğimiz ve kullanacağımız, insanlık için fevkade
önemli birkısım bilgi ve birikimin değerlendirilmesi, herhalde, Türk Milletinin
ve Türk insanının da buna göre hazırlanması ve ona göre birkısım değerlendirmeye
tabi tutulması gerekmektedir. O sebeple, 21 inci asrın başlangıcında, insana
en önemli değer veren demokratikleşme ve nihayet Avrupa Birliğinin yükselen
değerini dikkate almak durumundayız. O sebeple, Avrupa Birliğine girişimizin
en önemli şartı demokratikleşmedir, demokrasidir, şeffaflıktır, insana
değer vermektir, insana inanmak ve güvenmektir. Önce bunu gerçekleştirecek
bir oluşuma ihtiyaç vardır. Eğer biz, bunu gerçekleştiremezsek, eğer insanımıza
güvenmezsek, eğer insanımızı potansiyel bir tehdit veya bir tehlike olarak
görmeye devam edersek, o takdirde Avrupa Birliği standartlarına ulaşmamız
mümkün olmayacaktır ve yine, özellikle şeffaflık çerçevesinde açıklık ve
bürokratik engellerin kaldırılması ve devletin daha fazla, özellikle millete
hizmet edecek bir anlayış içerisinde çalışacak mekanizmayı gerçekleştirebilmenin
şartlarını da ortamını da düzenlemesini de hazırlamak mecburiyeti vardır.
Bütün bunların hepsini gerçekleştirmek
için Türkiye'nin, devlette bir yeniden yapılanma sürecine girmesi ve bunu
gerçekleştirmesi ve Avrupa Birliği ülkelerinin içerisinde bulunduğu standartlara
uyması gerekmektedir. O sebeple, öncelikle, insan diye baktığımız insanın
yüce bir varlık olduğu ve onun hak ve hürriyetlerinin genişletilmesi, bu
dünyada en iyi şekilde yaşayabilmesiyle ilgili ortamı hazırlamak, hak ve
hürriyetlerini genişletmek, -burada düşünce, fikir ve ifade hürriyeti,
din, vicdan ve ibadet hürriyeti ve teşebbüs hürriyetiyle güçlendirilmiş
olan bir demokrasinin fevkalade ehemmiyet arz ettiğinin altını çizerek
vurgulamak istiyorum- yine, hukukun üstünlüğü çerçevesinde devletimizin
ve milletimizin istediği şekilde bir yargı ve devlet anlayışını da gerçekleştirmek
mecburiyetinde olduğumuzu belirtmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar, bunları
yaparken, şeffaflık ilkesinden geri kalmayacağız. Bürokratik engelleri
mutlaka ortadan kaldıracağız ve süratli bir yargı mekanizmasını, gerçekten,
gündeme getirmeyi de hedef edineceğiz. Bunları gerçekleştirebilmek, kolay;
aslında, yapmak mecburiyetimiz var; zaten, gümrük birliğine girmişiz. Gümrük
birliğine Doğru Yol Partisi iktidarı zamanında girildiğinde, neredeyse,
Kıbrıs'ı bile sattık diye birkısım itirazlar oldu; ama, bugün içerisinde
bulunduğumuz şartlar itibariyle Helsinki'deki toplantıdan sonra gümrük
birliğinin ne kadar önemli bir süreç olduğu, Avrupa Birliğine girme açısından
ortaya çıkmış ve bunu da Sayın Dışişleri Bakanımız bir konuşmasında da
ifade etmiştir.
İşte, değerli arkadaşlar,
şunu özellikle belirtmek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde
bir taraftan hukuk, bir taraftan ekonomik, bir taraftan sosyal, bir taraftan
siyasal açıdan özellikle Avrupa Birilğinde uygulanan normlar neyse, kendi
hukuk düzenimiz de, kendi devlet anlayışımız da kendi insana bakış tarzımız
da dahil olmak üzere, birkısım yeni düzenlemelere ihtiyaç olduğu muhakkaktır
ve bunu yapmak mecburiyetindeyiz. Türk insanına inanmak ve güvenmek mecburiyetindeyiz.
Türk insanına demokratik tüm hakları vermek mecburiyetindeyiz. Bütün bu
şartları gerçekleştirebilmenin yolu da, mutlak surette, hem kendi insanımızı
iyi tanımak, hem onun kültürünü, özellikle, korumak hem de onu çağdaş dünyayla
bütünleştirmeden geçeceğini de gözden uzak tutmamak lazım.
Değerli arkadaşlar, Avrupa
Birliği standartları çerçevesinde yükselen değer insan demiştik; demokratikleşme
demiştik, hukukun üstünlüğü demiştik; ama, bir hususu altını çizerek belirtmek
istiyorum; o yükselen değerde en önemli husus da kültürdür. Türk millî
kültürünü özellikle, yaşatmak ve geliştirmek, gelecek nesillere aktarmak
boynumuzun borcudur. Avrupa Birliğine girmek demek, kendi kültürümüzden,
kendi öz değerlerimizden, kendi millî kültürümüzden ayrılmak anlamına gelmez.
Aslında, o kültürü, o millî kültürü kesinlikle Avrupaya taşıyacak bir anlayış
içerisinde, onu yaşatmak, korumak ve geliştirmek mümkün ve şart olduğu
gibi, aynı zamanda, Türk insanının dünya insanıyla entegre olacak bir statüye
kavuşması gerektiği hususunu da gözden uzak tutmamamız gerektiği muhakkaktır.
İşte, biz, bunun için Avrupa
Birliği diyoruz; ancak, bütün bunların hepsini gerçekleştirebilmenin yolu,
biraz evvel de ifade ettiğim gibi, devletimizde yeniden yapılanma ve mekanizmalar
da dahil olmak üzere, anlayış da dahil olmak üzere, değişikliğe ihtiyaç
var. Hatta, yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Bunu da Anayasada gerçekleştirmek
mümkün ve tabiî, devletin yeniden yapılanmasıyla ilgili bir kısım düzenlemeleri
de yine bu çerçeve içerisinde, Avrupada insana bakış, insanın hizmetleri
nasıl, hangi süratte, hangi vüsatte, verimlilik ve süratlilik hangi çerçeve
içerisinde gerçekleştiriliyorsa, Türkiye'de de, yine aynı anlayış içerisinde
gerçekleştirmenin yollarını aramak ve bunu uygulamak ve o mevzuatı da ona
göre değiştirmek lazım.
Tabiî, bunların hepsini kim
gerçekleştirecek; işte, bizim önümüze gelen, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı; işte, bu, biraz sonra hepimizin kabul
edeceği, büyük bir ihtimalle kabul edeceğiniz kurum gerçekleştirecek. Kaç
kişiyle gerçekleştirecek; 70 kişilik bir kadroyla gerçekleştirecek.
Değerli arkadaşlar, 70 kişilik
bir kadroyla bu kadar önemli, fevkalade büyük vüsatte olan bir kısım hizmetleri
ve reformları, yapılanmaları gerçekleştirmek fevkalade zordur; o kadar
kolay bir şey değil. Bunu, dünya ülkeleri, Avrupa Birliğine dahil olan
ülkeler, özellikle, öyle, küçük birimler şeklinde gerçekleştirmemiş; öylesine
büyük teşkilatlar kurmuş ki, bunun içerisine, birden fazla yabancı dil
bilmeden tutun da, devletin hem kendisini bilen hem de dünyayı takip edebilen
kadrolarla hem de onlara fevkalade büyük imkânlar hazırlanmak suretiyle
gerçekleştirmiş; bu, kolay bir iş değil.
Onun için de, 70 kişilik
bir kadrodan çok fazla bir şey ümit etmediğimizi -keşke olsa, olsa da bundan
memnuniyet duysak diye söylüyorum ama- ondan dolaylı tereddüdümüzün olduğunu
belirtmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar, biz,
Avrupa Birliğine dahil olan ülkelerde, acaba, Avrupa Birliğine girerken
neler yapılmış, onu keşke araştırsaydık, hangi teşkilatlar kurulmuş, keşke
onu bilebilseydik, keşke onlara paralel olarak bir anlayış içerisinde bir
yapılanmaya gitseydik, bir hazırlık, bir altyapıyı oluşturmuş olsaydık.
Biraz evvel söylediğim gibi, onu gerçekleştirebilecek mi bu 70 kişilik
kadro; tereddütümüz var.
İkincisi; öylesine bir kurum
ki, öylesine bir kuruluş ki bu, bir taraftan Başbakanlığa bağlı, bir taraftan
Dışişleri Bakanlığına bağlı. Evet, Başbakanlığa bağlı olması, genel koordineyi
sağlamak bakımından düşünülmüş; ama, genel sekreteri büyükelçi statüsünde;
ama, kendi kadrosundan ayrılmıyor, orayla irtibatı devam ediyor. Öylesine
bir şey ki, bir taraftan Hazineden bir kişi, Dış Ticaretten bir kişi...
Sanki, diğer kurum ve kuruluşlarda, hakikaten bu işi yapacak insanlar yokmuş
gibi bir anlayış içerisinde hazırlanmış, görevlendirme de sanki buna paralel
olarak değerlendirilecek veya öyle atamalar yapılacak. Bu noktadan da bakıldığında,
gerçekten, meseleyi ciddî anlamda tereddütle karşılıyor; keşke olabilse
diyorum.
Değerli arkadaşlar, ama,
bütün bu şartlar altında, şunu, özellikle belirtmek istiyorum; bu bir ciddî
iştir ve fevkalade büyük bir hizmettir, önemli bir hizmettir, çok büyük
vüsatte...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla)
– ...yapılacak olan birkısım değerlendirmeler ve onunla ilgili birkısım
hazırlıklar, yapılması gereken birkısım mevzuat düzenlemeleri vardır. Ümit
ediyorum ki, bunu gerçekleştirme fırsatı elde etsinler. Tereddütlerimizle
birlikte bunu belirtiyorum.
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği
kurulması hakkındaki kanun tasarısının, biraz sonra kabul edileceğini düşünüyorum.
Bu anlayış içerisinde, ülkemizin Avrupa Birliğine girmesi ve bir an evvel,
özellikle, orada kabul edilmesi istikametinde yapılacak olan çalışmalarla
ilgili kurulacak olan bu teşkilata ve burada görev alacaklara da başarılar
diliyorum.
Bu kanunun memleketimize,
ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyor; Yüce Heyetinizi saygıyla
selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Bedük.
Grupları adına başka söz
isteyen?.. Yok.
Şahısları adına, Yalova Milletvekili
Sayın Hasan Suna, buyurun efendim.
HASAN SUNA (Yalova) – Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Avrupa Birliği Genel
Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının 8 inci maddesi üzerinde
görüşlerimi sunmak üzere karşınızdayım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
8 inci madde, yürürlük maddesidir.
"Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür" diyor.
Ben de, bu yasanın hazırlanmasında
emeği geçenlere teşekkür ediyor; hayırlı olması dileklerimle, Yüce Heyetinize
saygılar sunuyorum. (DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Suna.
Sakarya Milletvekili Sayın
Cevat Ayhan; buyurun efendim.
CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem
Başkan, muhterem üyeler; bir kanun tasarısının sonuna geldik, değerli arkadaşlar,
hayırlı olsun tabiî, elbette.
Avrupa Topluluğu -bildiğiniz
gibi- Ortak Pazar olarak kuruldu, Ekonomik Topluluk oldu, şimdi Avrupa
Birliği oldu. Tek paraya geçti, merkez bankasını tekleştirdi, ortak savunma,
ortak dışpolitika takip noktasına geldi, sınırları kaldırdı Schengen Anlaşmasıyla,
serbestleştirdi ve biliyorsunuz, ordu kurdu şimdi. Önce bir taburla Fransız
ve Almanların kurduğu tabur, şimdi 60 000 kişilik bir ordu haline geldi,
hem Avrupa içi sınırlarını savunma hem de başka bölgelerdeki müdahalelere
hazır kuvvet olarak bir bütünleşmeye doğru gidiyor. Tabiî, ileride, bu,
federal devlet olur mu, olmaz mı, bilmiyoruz. Yani, 1960'lı yıllarda bu
tartışmaların içinde olan arkadaşlarımız var, biz bunları çok tartıştık
60'lı yılların sonunda. Biz o zaman "bunlar siyasî birliğe gidecekler"
dediğimiz zaman "yok öyle bir şey" ve "bunlar tek paraya geçecekler" dediğimiz
zaman "yok öyle bir şey" derlerdi arkadaşlar; ama, şimdi o noktaya gelindi.
Asıl söylemek istediğim şudur
burada: Ticarî rekabet var, sınaî rekabet var, teknolojik rekabet var;
ama, onların da ötesinde,
daha büyük bir kültürel rekabet
var; yani, bu sahaya dikkatle bakmamız gerekir. Yani, televizyonlar, basın,
internet, âdeta, bir kültür istilası var; yani, buna, ister istila deyin,
ister kültürel alışveriş deyin, ama, bizim bu sahada zayıf olduğumuz ortadadır.
Burada, şunu söylemek istiyorum: Yani, bu mücadelede bizim kimliğimizi
muhafaza edebilmemiz için, kültürel ve manevî değerlerimizi güçlendirmemiz
lazım. Bu, eğitimdir; gençlerimizin, evlatlarımızın eğitimidir. Zira, olan
bir medeniyetler mücadelesidir. Biz, ne dersek diyelim, ne kadar laik dersek
diyelim, devlet laiktir; ama, biz, Müslümanız elhamdülillah. Bu millet
de Müslümandır. Müslüman kimliğini kimse reddetmiyor bugün ülkede. Müslümanlığı,
dinî kimliğimizi, topluluk içinde de muhafaza edeceğiz. Nitekim, bugün,
Avrupa'da aşağı yukarı 3 milyona yakın insan var; 1,5 milyon insan çalışır,
50-60 bin müteşebbis insanımız var. Bunlar, dinî kimliklerini, millî kimliklerini
koruyorlar.
Şimdi, bize düşen, bu 370
milyonluk büyük camia içinde hem oradan gelen, hem dünyanın diğer bölgelerinden
gelen bu kültürel istilaya karşı evlatlarımızı kendi ahlakımızla ve seciyesini
güçlendirerek, millî kimliğimizi, kültürel ve manevî değerlerimizi ve dinî
terbiyesini evlatlarımıza vermemiz lazım.
Şimdi, tenkit için söylemiyorum,
kimse alınmasın; ama, maalesef, son üç yılda, Türkiye'de, dinî eğitim tahrip
edildi. Bunun, ben, inanıyorum ki, siz değerli milletvekillerimiz, hepiniz
de bundan mustaripsiniz. Sekiz yıl kesintisiz eğitim çıktı, dinî eğitim
veren imam-hatip okulları, bugün, 300-400 bin talebeden aşağı yukarı 110-120
bin talebeye düştü, daha da azalıyor; üniversiteye girişleri engellendiği
için daha da azalacak, kapanma noktasına gidiyor. Hafız yetiştiren Kuran
kursları bomboştur; hiçbir şey yok, eğitim yok buralarda. 1999'da bir kanun
daha çıkardı hükümet ve 12 yaşından küçük çocukların Kuran kurslarına gitmesini
engelledi. Tenkit için söylemiyorum; yani, herkesin muhasebesi dünyada
da, ahirette de önüne gelir; ama, bunu çözmenin yolunu bulmamız lazım.
Madem ki, Müslümanız, dinimizi öğretecek bir sistemi millî eğitimin içinde
getirip, oturtmamız lazım. Bu bir ihtiyaçtır, bu bir insanî ihtiyaçtır;
bunu karşılamaya mecburuz. Bakın, Avrupa'ya gittiğiniz zaman görüyorsunuz,
ben de zaman zaman çıkarım; bugün, Berlin'de, Hannover'de, Frankfurt'ta,
Belçika'da, orada veya burada, oradaki Müslümanlar, bizim insanlarımız,
7 yaşından 70 yaşına kadar, camilerde, mescitlerde, Kur'an öğrenirler,
dinlerini öğrenirler, dinî bilgileri alırlar, her şey serbesttir; yani,
bu ülkeden bu baskıyı kaldırmak lazım, bunun yolunu açmak lazım. İktidarsınız,
tabiî, bu mükellefiyet de size düşer; muhalefet olarak bu ihtiyacı sizin
önünüze biz koyuyoruz, millet de zaten koyacaktır. Tenkit için söylemiyorum;
ama, elbirliğiyle bunun çözümünü getirmemiz lazım. Elbette Müslüman devletiyle
kavga etmez, elbette devlet milletin devletidir, cumhuriyet milletin cumhuriyetidir,
bütün kurumlar milletin kurumlarıdır; ama, devletini, milletini seven nesiller
yetiştirmek, dinî terbiyesini almış nesiller olmakla kaimdir diye ifade
ediyorum. Devletin de görevi, milletin değerlerini korumak ve geliştirmektir
diyorum.
Kanun hayırlı olsun. Hepinizi
hürmetle selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Ayhan.
Erzurum Milletvekili Sayın
Aslan Polat'tan ve Ağrı Milletvekli Sayın Nidai Seven'den özür diliyorum;
çünkü, söz verme imkânımız yok.
Sayın Eyüp Fatsa, sual mi
soracaksınız efendim?
EYÜP FATSA (Ordu) – Evet.
BAŞKAN – Buyurun efendim,
sorun.
EYÜP FATSA (Ordu) – Sayın
Başkan; aracılığınızla, aşağıdaki sorularımı Sayın Bakana yöneltmek istiyorum.
Yaklaşık yarım asırlık serüvenden
sonra, Avrupa Birliğine aday ülke statüsünü elde ettik. Tam üyelik için
bir yarım asır daha beklemek mecburiyetinde kalacak mıyız?
Bizden önce Avrupa Birliğine
üye olan Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerin, Avrupa Birliğine uyum sürecinde
kullanmış oldukları yüksek malî destekten Türkiye de yararlanabilecek mi?
Avrupa Birliği ülkelerinin
gerek hukuk gerek demokrasi gerekse bireysel haklar ve insan hakları alanında
ortaya koymuş oldukları kriterler ortadadır. Biz, bu kriterleri yakalamak
için gerekli yapısal değişiklikleri bir an önce gerçekleştirebilecek miyiz,
yoksa, bize özgü gerekçeler ileri sürerek buna direnecek miyiz?
2004 yılında, Avrupa Birliğine
tam üye olmayı hedefleyen Türkiye, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında
ortaya koyduğu hedeflerle, tam üyelik şartlarını yakalayabilmiş olacak
mı?
Beşinci ve son sorum: |