Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
.İlgili Sayfalar
4587 SAYILI YASA METNİ
TASARI VE GEREKÇESİ
TBMM KOMİSYON RAPORLARI
AB ANA SAYFA

TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ

AVRUPA BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ
TBMM GENEL KURUL GÖRÜŞMELERİ...
(Yasanın maddeleri üzerine)

TBMM Genel Kurulu'nda, "Avrupa Birliği Genel Sekreterliği" kurulmasına ilişkin yasa tasarısının maddeleri üzerindeki görüşmeler ise 27 Haziran 2000 tarihinde yapıldı. (21. Dönem 2. Yasama Yılı 120. Birleşim) Tasarı, Genel Kurul'un bu birleşiminde, Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan geldiği şekliyle üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan benimsendi. Yasa, 4 Temmuz 2000 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 

Görüşmelerle ilgili TBMM tutanakları... ( 3 )
 

Tasarının 6 ncı maddesini okutuyorum:

MADDE 6. – 14.7.1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun;

a) Ekli (I) sayılı Ek Gösterge Cetvelinin “I- Genel İdare Hizmetleri Sınıfı” bölümünün;

1. (b) bendine “Müsteşarlar” ibaresinden sonra gelmek üzere “Avrupa Birliği Genel Sekreteri” ibaresi,

2. (d) bendine “Müsteşar Yardımcıları ve Genel Müdürler” ibaresinden sonra gelmek üzere “Avrupa Birliği Genel Sekreter Yardımcıları” ibaresi,

b) Ekli (II) sayılı Ek Gösterge Cetvelinin “2- Yargı Kuruluşları, Bağlı ve İlgili Kuruluşlar ile Yükseköğretim Kuruluşlarında” bölümüne “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Daire Başkanları ibaresi,

c) Ekli (IV) sayılı Makam Tazminatı Cetvelinin;

1. 2 nci sırasına “Avrupa Birliği Genel Sekreteri” ibaresi,

2. 5 inci sırasının (c) bendine “Başbakanlık, Bakanlık ve Müsteşarlık ve Müstakil Daire Başkanlıkları (Ana ve Yardımcı Hizmet Birimi)” ibaresinden sonra gelmek üzere “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Daire Başkanları” ibaresi,

Eklenmiştir.”

BAŞKAN – 6 ncı madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Mukadder Başeğmez; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA MUKADDER BAŞEĞMEZ (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; yine, bürokratik bir kurum kuruyoruz; hayırlı olsun. Binalar, memurlar, arabalar... Olsun, biz, bunları çok gördük. Zaten, Ankara, hep böyle dev binalarla dolu; içi, memurlar, arabalar, sekreterlerle. Vilayetlerimiz öyle, kazalarımız öyle.

Şimdi, Avrupa Birliğine gireceğiz, elbette girmeliyiz. Niye gireceğiz? Biraz daha uygar olabilmek, biraz daha kalkınabilmek, insanımızı biraz daha özgür ve mutlu kılabilmek için. Bu, bir medeniyet talebidir, uygarlık talebidir, kültürel bir yükselme talebidir. Gireceğiz de, kendimize çekidüzen vermemiz lazım. İşte, biz de, bunun için bir yapı kuruyoruz. Yani, ayağınızda çarık, boynunuzda kravat eloğlu evine sokmaz "git, kılık kıyafetini, kendini düzelt" derler. Onun için, nasıl yaşıyorlar, kanunları ne, mevzuatları ne, devletlerarası hukukları nasıl, demokrasileri nasıl? Bu konuda, elbette, ciddî mevzuat, kanun çalışmaları yapmak lazım. Bunu da kim yapacak? Şimdiye kadar, zannediyorum, Dışişleri Bakanlığında bir birim götürüyordu. Şimdi, ciddî, yetkin, aklıbaşında 70 kişilik bir grup bu işi yürütecek. Bir önceki maddede, niye, illâ büyükelçilerden genel sekreter seçilecek, hükümet, kendini niye bağladı bilmiyorum; yani, arslan gibi bir adam bulsanız, Amerika'da eğitim görmüş, Avrupa'da bir sürü görevlerde bulunmuş ve baktınız ki, bu işi çok iyi biliyor ve "gel, sen yap şu işi" desek; o zaman, kanunu yeniden değiştirecek miyiz?!. Kendimizi büyükelçilerle sınırladık; ama, olsun, onda da hayır var.

Şimdi, eğer, illâ Avrupa Birliğinin mevzuatına uyum yapmak üzere, ki, bu kurulacak kurul, onların mevzuatını düzenler, hazırlar, şunu eder, bunu eder deniliyor. Bu kolay; bir ayın içerisinde, Fransa'da, İngiltere'de, Almanya'da, onların mevzuatı neyse, bunları toplayın, Ortak Pazar mevzuatını ve 50-60'da tercüman çalıştırın, bir ayda hallolur bu iş ve onlarla ilgili kanun tasarılarını da getirin, çıkaralım.

Mevzuat ve kanun ve bunlarla ilgili bürokratik kurumlar ne işi yarar? Siz hepiniz milletvekilisiniz, köylere gidiyorsunuz, kasabalara gidiyorsunuz. Oralardan, sizden, yolumuz yıkık, çeşmemizin suyu akmıyor, telefonumuz kesik, elektriğimiz kesiliyor, yapılmıyor, sağlık ocağımız yok, tarımda şu problemlerimiz var, hayvancılıkta şu problemlerimiz var gibi bir sürü problemler getiriyorlar değil mi efendim size?.. Bize de getiriyorlar ve bütün bu problemlerin hepsinin mevzuatı var Türkiye'de. Hepsinin kurumsal bürokratik yapısı da oluşmuş. Bir vilayete gittiğiniz zaman, DSİ var, YSE var, tarım müdürlüğü var, sağlık müdürlüğü var; bütün bunların müdürleri var, müdür muavinleri var, şefleri var, mühendisleri var, uzmanları var. Niye, siz gidince yakalıyor "aman sayın milletvekilim, bu yolumuz 10 senedir yapılmıyor" diyor? Demek ki kanunla ve memurla olmaz bu iş; bu iş, toplumdan yükselen bir uygarlık talebiyle, medeniyet talebiyle olabilir. Bir de, bu ülkeyi, gerçekten, idare edecek miyiz etmeyecek miyiz; 65 milyon insanın potansiyelinden istifade edecek miyiz etmeyecek miyiz; 65 milyon insanın ürettiğini, adil bir şekilde, bütün Türkiye sathına yaygın bir şekilde, kalkınmamızı sağlayacak mıyız sağlamayacak mıyız?

Avrupa olmasaydı ne yapacaktık biz? Avrupa Birliği diye bir kurum olmasaydı ne yapacaktık? Yine, Van'ın Bahçesaray İlçesine, kar yağdığı zaman 6 ayda mı gideceğiz? Yine, köylerimize ulaşamayacak mıyız? Yine, hâlâ köylerimizde, kasabalarımızda tuvalet diye bir şey olmayacak mı? Köylerimiz harabe, ören, viran; kentlerimiz gecekondu yığını mı olacak? Avrupa Birliği yok, biz kendi kendimizeyiz; ne yapacağız arkadaşlar? Yine, insan hakları konusunda, düşünce hürriyeti konusunda, teşebbüs hürriyeti konusunda, böyle, ceffelkalem, kabile mantığı ve anlayışıyla yürüyüp gidecek miyiz? Avrupa Birliği var ve biz bunları yapacağız. E, Allah'a şükürler olsun, bütün umudumuz da o. Yoksa, biz, herhalde, kendi kendimize kaldığımız müddetçe, kendi kendimize çekidüzen veremeyeceğiz.

İki gündür çok ciddî raporlar yayınlanıyor, Birleşmiş Milletler yetkilisi de buralarda dolaşıyor. Türkiye, uyuşturucunun yüzde 70 yol güzergâhı olmuş, yol geçen hanına dönmüş. inşallah yalandır, ben bunu kabul etmek istemiyorum sorumlu bir siyaset adamı olarak. Dışarıdan, bunu bahane ederek, bizi sıkıştırmasına izin vermemek için söylüyorum; ama, eğer böyle bir şey varsa, bu ciddî bir meseledir. Türkiye'nin güvenliğinden, içgüvenliğinden, dışgüvenliğinden sorumlu, sınırlarından sorumlu kurumların, bu işe ciddiyetle bakması lazım. Nasıl olur da, Avrupa'ya akan uyuşturucunun yüzde 70'i benim ülkemden geçer? Kim bunlara yol veren Daniel Ortegalar? Bunun ciddî şekilde sorgulanması lazım.

Değerli arkadaşlar, tarım, sanayi, eğitim, adalet, sağlık, ulaşım; bütün bunlarda çok ciddî problemlerimiz var.

Trafik, bizim ülkede canavarlaşıyor nedense, başka yerde ulaşım vasıtası, rahatlama vasıtası. Deprem, bizim ülkede zalimleşiyor, ölülerimizi çıkaramıyoruz, çıkardığımızı sayamıyoruz, saydığımızı gömemiyoruz. Yine, oralarda doğru dürüst imar ve altyapı vardı; ya Anadolu'da ya Anadolu'nun köylerinde, doğuda, güneydoğuda Allah vermesin, deprem olduğu zaman, niye bizden 50 000-60 000 can alıp götürüyor.

Ben, bir tablo çıkarmaya çalışıyorum. Alınteri, bizim ülkede değersiz; para, bizim ülkede kıymetsiz. 630 000 lira bir dolar; 630 değil, 630 000 kere geriden gidiyor. Eskiden "gâvur parasıyla beş kuruş etmez" derlerdi, şimdi Türk parasıyla beş kuruş etmiyor, bu olacak iş değil.

Alınterimizin, emeğimizin kıymetlenmesi, ekonomimizin kuvvetlenmesi lazım. Peki, bunları kim istemez, kim mani oluyor?.. Türkiye'nin bir anda kalkınmasına, ekonomik gelirlerinin yükselmesine, fert başına 10 000-15 000 dolar düşmesine, yolların, köprülerin, havaalanlarının, limanların yapılmasına; insanımızın hür, müreffeh ve mutlu olmasına kim mani oluyor, istemiyor mu; yani, Doğru Yol Partililer mi istemiyor, Anavatan Partililer mi, Milliyetçi Hareket Partililer mi, Demokratik Sol Partililer mi, Fazilet partililer mi...

Değerli arkadaşlar, ben biliyorum ki, şurada, milletin helâl oylarıyla seçilip, buraya gelmiş insanların hepsi, vatan millet aşkıyla geliyor ve gece gündüz çalışıyorsunuz. O zaman niye olmuyor; çünkü, 65 000 000 insanın beyninden, kapasitesinden, imkânında istifade edemiyoruz; çünkü, biz, hâlâ henüz bir kapalı rejimiz; çünkü, hâlâ otoriter, totaliter bir rejim anlayışı içinde yürütüyoruz işi; tepeden bakmacı. Cumhuriyet ama, cumhur'u dışlayan... Daha açık bir ifadeyle, merkezden yapılan beş yıllık kalkınma planlarıyla, yine merkezden yapılan on yıllık ihtilal planları arasında sıkışıp kalınca koca Türkiye, işte böyle, siviller, çaresiz, gelip burada dert yanıyor, şu kadar geriyiz, bu kadar zavallıyız; istiyoruz kalkınmak, etmek; ama, bir türlü, böyle rahatça serpilip, gelişip haydi bakalım, elbirliğiyle Türkiye'yi evrensel standartlara ulaştıralım diyemiyoruz.

Nedir evrensel standartlar?.. Dünya, bugün, insan haklarını önplana çıkardı; insan hakları, bireysel özgürlükler... Bazen bakıyoruz, dış dünyada, hayvanlara sağlanan haklar, zaman zaman, kendi ülkemizde insanlara reva görülüyor. Bu, insanımızın beyninin kilitlenmesine, gönlünün kırılmasına, üretkenliğinin düşmesine yol açıyor. Böylece, ciddî manada, teşebbüs hürriyetinin önüne geçiyoruz. Bugün, dünyada yükselen değerler, insan hakları, demokrasi, bireysel özgürlük. Biz, bütün bunları sağladığımız ölçüde, kurumların demokratik hiyerarşisi yerli yerine oturduğu müddetçe kalkınabiliriz; bunların hepsi çok kolay. Türkiye, bir imparatorluk sonrası ülkedir. Hani derler, zengin bir adam fakir düşse, ondan kırk yıl zenginlik kokar; fakir bir adam zengin olunca da, ondan kırk yıl fukaralık kokar, ne kadar zengin olursa olsun, hâlâ, fakir gibi davranır, cimri olur filan. Şimdi, biz, koca Osmanlı İmparatorluğundan arta kalan bir devlet olduğumuz için, o gün bugün, işte, marşlarla, türkülerle, şarkılarla, şanlı tarihle işi götürdük; ama, şimdi, dünya gerçekleriyle karşı karşıyayız.

Size bir gerçeği arz etmeme izin verin: Boeing firmasını biliyorsunuz; Boeing firması, 500 000 adam çalıştırıyor, yıllık cirosu 200 milyar dolar. Türkiye'de 65 milyon insan çalışıyor, yıllık cirosu, gayri safî millî hâsılası 200 milyar dolar. General Electric öyle, General Motors öyle, Samsung firması öyle, Bill Gates diye genç bir adam çıktı, onun firması Microsoft öyle. Yani, artık, Türkiye'yi devletlerle değil, firmalarla karşılaştırdığımız zaman, bakıyoruz ki, arada korkunç bir uçurum var. Bütün bu gerçekler karşısında ne yaparız, nasıl kurtulabiliriz? Keşke adaletimiz yerli yerinde olsaydı...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

MUKADDER BAŞEĞMEZ (Devamla) – ...keşke adaletimiz, hukukumuz, mevzuatımız başkalarına örnek olacak şekilde olsaydı da, eloğlu tepemize dikilip "mevzuatını düzelt, kanununu yap, kendine çekidüzen ver" diye, bize bu şekilde emrivaki yapmasaydı; biz, kendi insanımız, kendi ülkemiz, kendi medeniyetimiz için bunu yapsaydık; biz başkalarını sıkıştırsaydık "adam ol, bak, kanun böyle olur, insanlık böyle olur, demokrasi böyle olur, bizden öğren bunu" diye, biz, dünyayı sıkıştırsaydık.

Her bakımdan, bu noktalar acıdır; ama, yine de hayırlı olsun. Kanunu çıkarıyoruz, kurumu kuracağız; inşallah, olur gider.

Saygılar sunuyorum efendim. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Başeğmez.

Şimdi, söz sırası, Doğru Yol Partisi Grubunun.

Manisa Milletvekili Sayın Necati Çetinkaya; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA M. NECATİ ÇETİNKAYA (Manisa) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, benden önceki konuşmacı Sayın Başeğmez'in bahsettiği bir konu vardı; son günlerde, Batı'nın ve basının, uyuşturucu trafiğinin yüzde 70'inin Türkiye üzerinden geçtiği konusu. Konuya girmeden önce, bu işin uzmanı olarak, Yüce Meclise bir hususu arz etmek istiyorum. Değerli arkadaşlar, yıllarca, otuz küsur senenin üzerinde, bu konuda mücadele etmiş bir arkadaşınızım. Şunu, kesinlikle altını çizerek ifade etmek istiyorum ki, uyuşturucu, eroin ve bazmorfin, asitanhidritten yapılır. Asitanhidritin 1 gramı Türkiye'de imal edilmez. Nereden gelir; bu, Batı Avrupa'da ve özellikle, Avusturya ve Almanya'da imal edilir ve dolayısıyla, bu işle uğraşanlar, dünyanın neresinde olursa olsun -adres burasıdır- buradan alırlar ve asitanhidritle afyon hammaddesini karıştırırsınız, afyonun sütünü karıştırırsınız, o zaman, eroin veyahut da bazmorfin yapılır. Onun için, değerli arkadaşlar, herkes kendi aynasına baksın ve kendi yüzünü, orada, çok iyi görür. Biz, bu konuda, üzerimize düşeni, hepsinden daha fazla yapıyoruz. Türk güvenlik güçleri -polisiyle, jandarmasıyla- hakikaten, narkotik konusunda yıllardan beri fevkalade başarılı hizmet vermişlerdir ve bu konuda da Interpoll'den büyük takdir görmüştür. Onun için, bu konuyu, özellikle belirtmeyi bir vefa duygusu olarak gördüm.

Değerli arkadaşlar, bir kere, bu Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle ilgili -biraz önceki konuşmalarımda da belirttim- Sayın Fischer, son zamanlarda, devamlı olarak, "Federal Avrupa" konusunu işlemekte. Biz, yıllarca, hep rasizmden şikâyet ettik. Federal Avrupa fikri, Batı dünyasının bir rasizm anlayışıdır. Niye kendileri bunu vurgulamıyor da, hep bizi eleştirerek, devamlı: Türkiye şunu yaptı mı, bunu yaptı mı diye takip ediyorlar. Doğrudur; gayet tabiî, Kopenhag Kriterleri, bütün Avrupa Birliğine girecek aday ülkelerce yerine getirilmesi gereken konudur. Nedir; demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetler...

Değerli arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bazı konularda Genel Sekretere verilen yetkilerde diyor ki: "Genel Sekreter, Avrupa Birliğine girmede mevzuata uyarlılık ve uyum yasalarının çıkarılmasında hazırlık yapacaktır" Kimlerle; işte, vereceğimiz kadrolardaki uzmanlarla, kimlerle; Genel Sekreterle, kimlerle; biraz önce 5 inci maddede ve diğer maddelerde de belirttiğimiz gibi, her bakanlıktan seçilmiş olan üyelerin katıldığı karma komisyon marifetiyle. Bu karma komisyon toplanacak, Genel Sekreterliğin, bu uyum yasaları, mevzuata uyarlılık, Avrupa Birliğine girmek konusundaki uyarlılıkları konusunda gerekli hazırlığını yapacak ve dolayısıyla, onlar, yasal düzenlemeler için Türkiye Büyük Millet Meclisine gelecek; kim tarafından, hükümet tarafınden gelecek.

Değerli arkadaşlar, şunu belirteyim: Son zamanlarda, biz, kırmızı kart gördük. Portekiz'de toplanan Avrupa Konseyinin Bakanlar Konseyi dönem toplantısında, biliyorsunuz, Türkiye'nin insan hakları konusunda yeteri derecede üzerine düşeni yapmadığı hususunda, Türkiye'nin dikkatinin çekilmesi konusunda bir karar alındı. Bunlar önemli hususlardır.

Kıbrıs konusunda devamlı olarak şey yapılıyor... Biraz önce, Kıbrıs konusuna girerken, tabiî, süremiz doldu, konuya tam olarak giremedim.

Bakınız, bu Helsinki'nin 8 inci maddesini, huzurlarınızda biraz açmak istiyorum. Ne deniyor 8 inci maddede, deniyor ki: "Avrupa Birliği Konseyi, Kıbrıs, Macaristan, Polonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya'yla katılım müzakerelerinde yapılan kapsamlı çalışmaları ve kaydedilen ilerlemeyi tatminkârlıkla vurgular." Dikkatinizi çekmek istiyorum, Türkiye, bunun içerisinde yok.

9/a'da devam ediyor: "Avrupa Birliği Konseyi, 3 aralık tarihinde New York'ta, Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümünü amaçlayan görüşmelerin başlamasını memnunlukla karşılar ve bu sürecin başarıyla sonuçlanması yönünde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin çabalarına kuvvetli desteğini beyan eder."

Şimdi, esas can alıcı bende geliyorum; (b) bendinde deniyor ki: "Avrupa Birliği Konseyi, siyasî bir çözümün, Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine katılımını kolaylaştıracağının altını çizer ve katılım görüşmelerinin tamamlanması sırasında herhangi bir çözüme varılmadığı takdirde, Konseyin katılıma ilişkin kararı -yukarıdaki hususlar- herhangi bir önşart teşkil etmeksizin verilecektir -çok önemli- ve burada, Konsey, bütün ilgili unsurları dikkate alacaktır" yani, deniliyor ki, ister çözün, ister çözmeyin. Bu konuda, konsey, önşart teşkil etmeksizin kararını verecektir.

Değerli arkadaşlar, Anadolu'da yaygın olan bir atasözümüz var: "Eğri oturup, doğru konuşalım."

Şimdi, Güney Kıbrıs Rum kesimi, önşart teşkil etmeksizin Avrupa Birliğine alınacak; siz, çözdünüz çözdünüz, çözmediğiniz takdirde, bu alınacak. Ha, alındıktan sonra ne yapılacak? Ondan sonra, şu anda, fert başına düşen millî gelir 12 000 Amerikan doları, yarın 24 000 Amerikan dolarına çıkacak; gelin, siz, sınırı tutun bakayım. Kimin lehine, kimin aleyhine durum işleyecek?

O sebepledir ki, işte Sayın Cumhurbaşkanımızın, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'ın, haklı olarak ve hassasiyetle üzerinde durduğu konuyu, biz de destekliyoruz. Bağımsız iki devlet ve bu iki devletten meydana gelen federasyon şeklinde bu mesele çözülecektir. En adil olan bu değil midir? Yılların mücadelesi neticesinde gelinen şu noktadan sonra, devamlı olarak uzlaşıcı bir yaklaşıma taraf olan hep biz olmadık mı; biz olduk. Bu konunun, bu şekilde hassasiyetine binaen, Sayın Meclisimizin, siz değerli arkadaşlarımızın dikkatine arz etmek istedim.

Değerli arkadaşlar, diğer konu ki, o da önemli bir konu; Avrupa güvenlik ve savunma kimliği. Biraz önce arz ettik; fakat, tam detayına giremedik. Siz, NATO üyesi olacaksınız, NATO üyesisiniz; ama, deniliyor ki "üye olmayan kişilerin savunma konseptine karar verme aşamasında herhangi bir yetkilsi yoktur." Bu nasıl olur? NATO'nun, yıllardan beri, Doğu Blokundaki en büyük gücü olacaksınız –Amerika'dan sonra– en büyük mükellefiyeti siz yükleneceksiniz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Efendim, bağlar mısınız.

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) – ... ama, gelin, görün ki, bu konuda, savunma konsepti konusunda karar verme aşamasında "hayır, siz karışamazsınız; çünkü, siz, Avrupa Birliği üyesi değilsiniz..."

Sayın Emrehan Halıcı hatırlarlar, beraber, geçen sene, eylül ayında, Amerika Birleşik Devletlerine, resmî davetli olarak gittiğimizde, Amerikan Dışişleri Bakanlığında, bizzat Dışişleri Bakan Yardımcısı –daha o zaman bu gündemde yoktu, daha o zaman, Helsinki'de, bu toplantının raporları hazırlanmamıştı– altını çizerek bize, 10 parlamentere şunu söyledi: "Arkadaşlar, dikkatli olunuz, Türkiye aleyhine bir hareket var." Nedir o? NATO'yu geriye itmek ve dolayısıyla, Avrupa savunma...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) – Sayın Başkanım, bitiriyorum.

BAŞKAN – Lütfen...

M. NECATİ ÇETİNKAYA (Devamla) – ... güvelik kimliğini öne geçirme konusunda... Bütün mesele, NATO üyesi olan, ama, karar verme yetkisine haiz olmayan bir ülkenin, bu konuda, tamamen köşeye sıkıştırılması... İnsan hakları, demokratikleşme; evet... Ama, bu konuda kendisini ispat etmiş bir ülkenin, yıllardan beri onlar için her türlü meşakkate giriftar olan bir ülkenin, NATO'da söz sahibi olmaması, dışlanması kadar vahim bir hata olamaz. Biz bunu kabul edemeyiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi bunu kabul etmez; açık ve net olarak söylüyoruz.

O sebeple, evet, demokratikleşme... Yıllar önce, hürriyet kahramanı Namık Kemal öyle diyordu:

"Ne efsunkâr imişsin ah, ey didarı hürriyet!

Esiri aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten."

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çetinkaya.

Dediğiniz gibi efendim; ne Türkiye Büyük Millet Meclisi ne de Türkiye kabul etmez. Özellikle, Türkiye, de facto hadiseleri kaldırmaz. Tarihin derinliklerinden gelen ve cumhuriyetimizin temel ilkeleriyle bütünleşen millî ve manevî değerlerimizin, millî Kurtuluş Savaşımızın temel dayanağı olan Kuvayı Milliye ruhumuzu, milletimizin bütünlüğü, ülkemizin bölünmezliği, birliği ve dirliği gibi hayat damarlarımızı deformasyona uğratıcı en ufak bir eğilimin bile, millî irade nezdinde itibar görmeyeceği aşikârdır efendim. (Alkışlar)

Efendim, gruplar adına konuşmalar bitti.

Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; 504 sıra sayılı, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle ilgili kanun tasarısının 6 ncı maddesinde şahsen söz almış bulunuyorum.

Bu madde, birtakım kanunlardaki unvanlar arasına "Avrupa Birliği Genel Sekreteri" unvanının da ilave edilmesini temin eden bir maddedir; teknik bir düzenlemedir. Bu madde vesilesiyle söylemek istediğim husus da şudur: Türkiye, eylül-ekim aylarında Toplulukla yeni bir yol haritası hazırlamaya oturacak; yani, aday üyelikten tam üyeliğe geçişle ilgili Türkiye'nin vecibeleri nedir, Topluluğun vecibeleri nedir, bunlar konuşulacak. Topluluğun, geçmişte kalan, yerine getirilmeyen, malî protokoller çerçevesinde ödemesi gereken malî mükellefiyetleri zapturapt altına alacak ve bu uyum safhasında, Türkiye'ye, ilave birtakım kaynaklar tahsis edecekse -ki, edecektir- bunlar üzerinde konuşulacak; ama, Topluluğun da öncelikle Türkiye'den isteyeceği, Kopenhag kriterleriyle ilgili, Türkiye'nin gerekli olan düzenlemeleri yapmasıdır. Tabiî, bu düzenlemeleri yapmak için, nelerdir bunlar diye, Sekizinci Plan hazırlanırken, Devlet Planlama Teşkilatı bir özel ihtisas komisyonu kurmuş: Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Özel İhtisas Komisyonu Siyasî İlişkiler Alt Komisyon Raporu. Kopenhag siyasî kriterleri ve söz konusu kriterler ışığında Türkiye'nin durumu diye, demokrasi, hukuk üstünlüğü, insan hakları diye bir dosya; DPT'nin özel ihtisas komisyonunun eki. Burada, anayasayla ilgili düzenlemeler var, kanunlarla ilgili düzenlemeler var ve diğer birtakım kurumsal düzenleme teklifleri de var. Tabiî, bunları tek tek, burada madde madde okumayacağım; uzun. Söylemek istediğim, sayfalarca ortaya konulan bu düzenlemelerin özü şu: Zannederim, Cardiff zirvesinden sonraydı; İngiltere Dışışleri Bakanı, Dönem Başkanı Robin Cook'a gazeteciler sordular "Türkiye ile ilgili karar verdiniz mi" diye. Türkiye'nin aday üyeliğiyle ilgili bu altılar, beşler, bunların konuşulduğu müzakerelerde, zirvede demişti ki: "Bizim kulübün şartları var. Bu şartları yerine getiren, kulübe üye olabilir. Kulübün şartları da; demokrasi bir devlet düzeni haline gelecek, tabela demokrasisi olmayacak, garnizon demokrasisi de olmayacak; yani, işleyen bir demokrasi olacak. İkincisi, piyasa ekonomisi olacak; soygun ekonomisi olmayacak tersiyle tarif edersek. Üçüncüsü, teşebbüs hürriyeti olacak. Dördüncüsü de, sivil iktidarlar, silahlı kuvvetlerini yönetebilecekler, tersi olmayacak." Ana çerçeve bu.

Hakikaten, bu, bizim, Devlet Planlama Teşkilatı, ihtisas komisyonunda bunları tespit etmiş; ne demiş, bir iki tanesini arz edeyim: Anayasanın özgürlüğü esas alması; genel sınırlama hükümleri yerine, genel koruma hükümlerine yer verilmesi; kişinin ve kişi haklarının korunması; kişinin, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez haklarının teminat altına alınması ve buna aykırı hükümlerin ayıklanması; herkesin düşünce ve kanaatlerini açıklama ve yayma hakkını özgürce kullanmasını engelleyici düzenlemelere son verilmesi; basın özgürlüğünü engelleyen hükümlerin ayıklanması; halkın haber alma özgürlüğünün korunması; toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının özünü ortadan kaldıran hükümlerin değiştirilmesi; örgütlenme hakkı üzerinde kısıtlama ve ayıklamalara son verilmesi; sivil toplum kuruluşlarını ve ekonomik ve sosyal demokrasinin ve onun uzantısındaki kurumsal yapının anayasal güvenceye, statüye kavuşturulması; sendikal haklarla ilgili olarak mevcut sınırlamaların kaldırılması –devam ediyor– adil bir seçim sisteminin öngörülmesi; tüm siyasal düşüncelerin parlamentoya yansımasının sağlanması; siyasal partiler rejiminin demokratikleşmesi; bu konuda anayasada yer alan detaylı düzenlemelere son verilip, genel ilkelerle yetinilerek ayrıntıların yasalara bırakılması...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim, toparlayın...

CEVAT AYHAN (Devamla) – Bitiriyorum Muhterem Başkan, teşekkür ederim.

...merkezî otoriter devlet yapısına son verilmesi; yerel yönetimlerin güçlendirilmesi; heyula gibi merkezî devlet değil, mahallî idarelerin güçlendirilmesi, merkezî idarenin küçültülmesi; ama, denetim gücünün de artırılması; yargı bağımsızlığı; devlet güvenlik mahkemelerine ilişkin Anayasada değişiklikler yapılması; bunların normal mahkemeler haline getirilmesi, ihtisas mahkemeleri olabilir tabiî.

Evet, idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunu kapatan Anayasa hükümlerinin tadili -125 inci maddenin ikinci fıkrasındadır bu- Cumhurbaşkanının tek başına alacağı kararlar ile Askerî Şûra kararları yargı denetimi dışındadır. Bunu, Sayın Cumhurbaşkanımız da, Cumhurbaşkanı olmadan bir gün önce, zannederim, Anayasa Mahkemesinin kuruluş yıldönümüydü, oradaki bir konuşmasında ifade etmişlerdi. Daha birçok düzenleme...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

CEVAT AYHAN (Devamla) – Bitiriyorum efendim.

BAŞKAN – Evet efendim, buyurun.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Tabiî, Millî Güvenlik Kuruluna ilişkin, Anayasanın 118 inci maddesinde, bu kurulun, bir danışma organı olarak Bakanlar Kuruluna tavsiyelerde bulunabileceği belirtilecek şekilde düzenlenmesi.

Değerleri arkadaşlar, işte, bütün bu düzenlemeleri yapacak olan siyasî otoritedir, siyasî iktidarlardır ve Meclis iradesidir. Yani, Türkiye'yi, başsavcı ile Millî Güvenlik Kurulu genel sekreterleri arasında sıkışmış, ezilmiş bir demokrasi anlayışından selamete çıkaracak olan bu iradenin ortaya konulması lazım. Devlet güvenlik mahkemelerinde düzenlemeler yapmak lazım. Orada, hükümet, 4 üyeyle temsil edilir; hükümet azınlıktadır. Cumhurbaşkanını, hükümetin yanına koyamazsınız. Cumhurbaşkanı, bambaşka şartlarla seçilir. Orada, 5 asker üye vardır, 4 hükümet üyesi vardır. Hükümetin bir bakanı gider...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Efendim, bir bitirebilsek... Bundan sonra da bir sözünüz var.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Evet.

Bitiriyorum Sayın Başkan.

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Bitirmez efendim.

BAŞKAN – Efendim, ben rica ederim, bitirir.

Buyurun Sayın Ayhan.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Teşekkür ederim.

Hükümetin üyesi gider, orada, devletin bir bürokratına hesap verir. Devletin bürokratı, hükümet üyesinin, bir bakanın icraatını orada oylar. Tabiî, bunu, Batı demokrasi standartlarına oturtamazsınız. Devletin bütün kurumları millet içindir; ama, hepsini yerli yerine oturtmak da, Meclis iradesine düşen bir görevdir. Hükümetlerin de, bu iradeyi arkalarına alıp, bu düzenlemeleri buraya getirmesi lazım diyorum; hepinizi hürmetle selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ayhan.

Antalya Milletvekili Sayın Nesrin Ünal, buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

NESRİN ÜNAL (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının 6 ncı maddesi üzerinde, şahsım adına söz istedim; saygıyla selamlıyorum.

Teknolojinin ve iletişimin bu kadar ilerdiği bir dönemde, milletlerin ve devletlerin, yalnız, kabuğuna çekilmiş bir şekilde yaşaması zaten düşünülemez. Peki, milletler globalleşirken hep taviz vermek zorundalar mı? Şimdiye kadar hep Avrupa Birliğinin Türkiye'ye vereceği katkılar konuşuldu; ama, Türkiye'nin Avrupa Birliğine vereceği katkılardan hiç bahsedilmedi.

21 inci Yüzyılda, 60 milyon aktif nüfusuyla, yaşlanan Avrupa Birliğine Türkiye dinamizm getirecektir, eğer adaylığa kabul edilirse. Türkiye güçlü ve köklü kültürüyle, engin devlet tecrübesiyle, Avrupa Birliğinin gelecek yapılanmasında, uluslararası siyasal etiğin oluşmasında büyük katkıları olacaktır. Ayrıca, Kuzey ve Güney Yarım Kürelerin arasındaki uçurumun kapanmasında da, uluslararası birliklerde Türkiye'nin olmasının herhalde büyük katkıları olacaktır.

Avrupa Birliğinin parlamenterler toplantısında Polonyalı milletvekillerinin ne kadar dişe diş mücadele yaptığını gözledim. Bizde de şartlar olmazsa olmaz diye öne sürülmemeli bence ve bunlar öne sürülürken de milletin moral değerleri zafiyete uğratılmamalı.

Bizler, Avrupa Birliğine girerken, mutlaka Türkiye'nin şartlarını düzenlemek zorundayız; fakat, Türk insanı, milletvekillerini, cumhuriyet kurulduğundan beri, kendi hayat şartlarını daha iyi hale getirsin, daha iyi ekonomik şartları oluştursun, demokrasi güzelleşsin ve insan hakları geliştirilsin diye seçmiştir; yani, insanlar, bizleri, zaten, Meclise bu düzenlemeleri yapmak için yollamıştır. Bizler, Avrupa Birliği istediği için bu düzenlemeleri yapmak zorunda değiliz; bizim milletimiz bunları istediği için yapmak zorundayız ve milletin bize yüklediği sorumluluk da budur. Bunun, geç kalınmış ve tam Avrupa Birliği adaylığı dönemine gelmesi, bir tesadüftür bence. Muhalefetiyle ve iktidarıyla birlikte, üniter devlet yapımıza saygılı olarak, hassasiyet göstererek, bu konuda ilerlememiz gerekiyor. Gelişmiş bir dünyada, birliklerin içinde olmak da Türkiye'nin menfaatınadır.

Saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ünal.

Efendim, madde üzerinde görüşmeler...

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.

BAŞKAN – Efendim, 6 ncı madde üzerinde...

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – İstemiyor... İstemiyor...

METİN ŞAHİN (Antalya) – Bitirelim Sayın Başkan, bitirelim...

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Hayır...

BAŞKAN – Efendim, ben, zaten, bir dakika... Duymadım efendim. Müsaade buyurun...

6 ncı maddenin görüşmeleri bitti, 6 ncı maddeyi oylarınıza sunuyorum dedim.

ZEKİ ÇAKAN (Bartın) – Tamam, istemiyorlar...

BAŞKAN – Kabul edenler... Etmeyenler...Kabul edilmiştir; çok teşekkür ederim.

Sayın Çakan, orada oturur musunuz... İstirham edeceğim.

Sayın Şahin, siz de gitmeyin.

METİN ŞAHİN (Antalya) – Buradayım Başkanım, buradayım...

BAŞKAN – Hayır, gitmeyin efendim; burayı teşrif edin.

Geçici 1 inci maddeyi okutuyorum:

GEÇİCİ MADDE 1. – Bir defaya mahsus olmak üzere; bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte kamu kurum ve kuruluşlarında Avrupa Birliği alanında en az üç yıl fiilen çalışmış, Avrupa Birliği uzman yardımcılığı yarışma sınavına girme niteliğini haiz ve 41 yaşından gün almamış olanlar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç altı ay içerisinde müracaat etmek ve açılacak yeterlik sınavında başarılı olmak kaydıyla, başarı sıralaması dikkate alınarak Avrupa Birilği uzmanı olarak atanırlar.

BAŞKAN – Sayın Ergün Dağcıoğlu, Fazilet Partisi Grubu adına, geçici 1 inci madde üzerinde konuşmanız var; buyurun. (FP sıralarından alkışlar)

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Öyle mi; özür diliyorum...

BAŞKAN – Efendim, siz, konuşmaya bakın, karar yetersayısına değil.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Obstrüksiyon yapıyorlar efendim.

BAŞKAN – Hayır, buyurun efendim. Siz ne yapacaksınız... Buyurun, istirham ederim; istediğiniz kadar konuşun.

FP GRUBU ADINA MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi, Helsinki Zirvesiyle birlikte başlayan süreç, Avrupa Birliği ile ülkemiz arasındaki ilişkiler yeni bir dönemden geçmektedir. Şüphesiz, Helsinki'de, ülkemiz tam üyelik yolunda önemli bir kilometre taşını daha geride bırakmış olmakla birlikte, önümüzde aşılacak daha çok uzun bir yol ve daha birçok engel olduğunun bilincinde olmamız gerekmektedir; çünkü, tam üyelik süresine ilişkin ortada henüz bir çalışma takvimi bulunmamasına rağmen, ülkemiz bu süreci en iyi şekilde değerlendirip, uyum ve entegrasyon konusunda, gerçekten, ülkemiz için de bir ihtiyaç durumundaki çok yönlü ve köklü düzenlemeleri bir an evvel yapmak zorundadır. Bu düzenlemelere, öncelikle, kendi insanımız, kendi ülkemiz için ihtiyacımız vardır diye düşünüyor; bu itibarla, Avrupa Birliği süreci içinde yapılacak her türlü ciddî ve tutarlı çalışmayı, başkaları istediği için değil, önce kendimiz için istemeli ve bir an önce de gerçekleştirmeliyiz diyorum.

Demek ki, içinde bulundumuz bu süreçte, en başta Parlamentomuz olmak üzere, toplumumuzun bütün kesimlerini, özellikle, devletimizi oluşturan ilgili kamu kurum ve kuruluşlarımızı; yani, herkesi, kendi alanlarıyla ilgili olarak yoğun bir çalışma beklemektedir. Elbette, bu çalışmaların yürütülmesinde etkili bir işbirliğinin ve koordinasyonun sağlanması bir zaruret olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümetimiz de, zaten, tasarının bu zaruret sebebiyle hazırlandığını ileri sürmektedir; ancak, hükümet, bu tasarıyla, Avrupa Birliğiyle ilgili olarak, kamu kurum ve kuruluşları arasında gerekli eşgüdümün sağlanması, konuyla ilgili oluşturulan kurul ve komitelere sekreterya hizmeti sunulması ve alınan kararların yürütülebilmesi gibi görevlerin yerine getirilebilmesini teminen, Başbakanlığa bağlı bir Avrupa Birliği genel sekreterliği kurulması talebinde bulunmaktadır.

Tasarıya genel olarak baktığımızda, kurulması öngörülen, Avrupa Birliği genel sekreterliği teşkilatının, Türkiye'nin, Avrupa Birliğine uyum sürecinde etkin bir rol oynayabilmesi ve tam üyelik kriterlerinin gerçekleştirilmesiyle ilgili olarak kamu kurum ve kuruluşlarımızın görev alanlarına giren konularda yürütülen çalışmalarda koordinasyon ve işbirliğinin sağlanması amacıyla, Başbakanlığa bağlı olarak kurulacağı; ancak, Dışişleri Bakanlığıyla işbirliği içerisinde çalışmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğine tam üyelik, bugün, gerçekten Türkiye açısından hayatî önem taşıyan bir meseledir. Bu nedenle, büyük uyumu gerçekleştirilmesi beklenen böyle bir yapılanmanın, kendi alanında etkin olması gerekmektedir; çünkü, bugüne kadar AB'yle ilgili pek çok birim oluşturulmuş, böylece Avrupa Birliği kriterlerine uyum süreci kapsamındaki çalışmalar, çeşitli bakanlıklar ve kuruluşlar tarafından birlikte yürütülmeye çalışılmış; ancak, bu birimlerin, moda deyimle, moda tabirle, etkin ve verimli bir şekilde çalıştırılmaları, maalesef, sağlanamamıştır.

Avrupa Birliğine tam üyelik, bugün, toplumumuzun tüm kesimlerince arzulanan bir durum olduğu halde, maalesef, kamusal alandaki çalışmalar, bu talebe yeterince karşılık verememiş gözükmektedir. İyi organize edilememiş, kendi aralarında bile uyum sağlanamayan parçalı bir yapıyla, ülkemiz, bugüne kadar sadece -maalesef- zaman kaybetmiştir arkadaşlar. Halen de, zaman kaybetmeye devam etmektedir; çünkü, kamu yönetimi yapımız, maalesef, oldukça hiyerarşik ve bürokratik bir özellikle göstermekte, her geçen gün de, kurulan yeni yeni kurumlarla genişlemeye ve hantallaşmaya devam etmektedir.

Bu yüzden, özellikle endişemiz şudur ki, bu tasarıyla kurulacak teşkilat, en başta mevcut kamu kurum ve kuruluşları arasında sorun olacaktır diye düşünüyorum. Bu hiyerarşik ve hantal yapı içinde, Genel Sekreterliğin bir müsteşarlık ve bakanlık şeklinde örgütlenmesinin de sorunu çözeceğine inanmak çok güçtür maalesef. Neden; çünkü, kamu kurumlarımız paylaşan, işbirliği yapan ve yetkilerini dağıtan değil, aksine her kuruluşun kendisini dünyanın merkezine koyduğu, hantal bir bürokratik sistem içerisinde çalışmaktadır. Sorun, daha, temeldeki devlet anlayışımızda ve üretken olmayan, kısır çalışma biçimimizdedir aslında bizim. Örneğin, son dönemde, herkesin bildiği gibi, Avrupa Birliğinin siyasî özelliği öne çıkmıştır; ancak, AB, temelde, ekonomik entegrasyonunu önemli ölçüde tamamlamış bir bölgesel güçtür; sadece siyasî değil, ekonomik entegrasyonunu da tamamlamış, özel bir güçtür.

O halde, başta, kamu kurum ve kuruluşları olmak üzere, ekonomideki tüm kurumların ve uygulamaların, Avrupa Birliği kurumlarına, standartlarına ve normlarına göre yeniden gözden geçirilmesiyle karşı karşıyayız demektir. Bu yüzden, Avrupa Birliğiyle ilgili her çalışma, özellikle de ülkemizin şartları dikkate alındığında, temelde ekonomik uyumu kolaylaştırabilecek bir altyapıyı gerektirmektedir. Ancak, ülkemizde, devletin, ekonomisiyle ilgili, Maliye, DPT, Hazine, Merkez Bankası, Dış Ticaret Müsteşarlığı gibi bir sürü kurumları vardır ve bunlar, zaten, dokuz parçalı, dokuz yamalı görünüm içerisindedir. Ayrıca, ekonomi yönetimi gibi en önemli ülke meselelerinde bile, aralarındaki uyumsuzluk, konuyla ilgilenen herkes tarafından bilinmekte ve ifade edilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Bugüne kadar, Avrupa Birliğiyle ilişkilerin Dışişleri Bakanlığınca yürütüldüğü ileri sürülerek, Genel Sekreterliğin, Başbakanlığa bağlı olmakla birlikte, bu Bakanlıkla yakın bir çalışma ilişkisi içerisinde bulunacağı ifade edilmektedir; yani, âdeta, yedi kocalı Hürmüz şeklinde görünmektedir. Bu yakın çalışma ilişkisinin ne anlama geldiğini, söz konusu teşkilatın başına Dışişleri Bakanlığı memuru olan bir büyükelçinin atanmasında yarar görüldüğü açıklamasından çıkarabiliriz. Biz, buna, Plan ve Bütçe Komisyonunda da itiraz ederek, muhalefet şerhi koymuştuk bu konuya.

Kısaca, Genel Sekreterlik, Dışişleri Bakanının, bir anlamda, gözetiminde bir kurum olacaktır. Ayrıca, mevcut devlet yapısı içerisinde,eski bir Dışişleri görevlisinin unvanı büyükelçi de olsa, diğer kamu kurumlarının üstünde etkin olması da zaten beklenmemelidir.

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Maalesef...

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla) – Böylece, daha en başında, genel sekreterliğin Avrupa Birliğiyle ilgili kurum ve kuruluşlarla ilişkiler konusunda yetkisi olmayan, sadece iç uyum çalışmalarında eşgüdüm sağlayacak bir teşkilat olarak kurulacağı anlaşılmaktadır.

Şimdi, durup bir düşünmeliyiz, ülkemizin pek çok konuda tıkandığı, bu yüzden, netice alacak bir şekilde hızla hareket edilmesi gereken bir noktada, acaba, sadece mevzuat çalışmalarında eşgüdüm sağlamakla görevli yeni bir teşkilata niçin ihtiyaç duyulmaktadır? Bu teşkilatın karar alma ve kararlarını uygulatma konusunda hiçbir icra gücü olmayacaktır çünkü. Zaten, mevcut yapı içinde hedeflenen iç uyumun nasıl sağlanacağı, koordinasyonla ilgili çalışmalarda ne ölçüde etkili olacağı da bilinmemektedir. Hükümet tasarısında yapılan değişikliklerden sonra, geçici 1 inci maddeyle, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında bu gibi görevlerde bulunmuş olanlara, bir defaya mahsus olmak üzere, kurulacak genel sekreterlik teşkilatında, Avrupa Birliği uzmanı olarak atanabilme imkânı getirilmektedir. Böylece, Avrupa Birliği alanında en az üç yıl fiilen çalışmış, uzman yardımcılığı yarışma sınavına girme niteliğini haiz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Toparlayın Sayın Dağcıoğlu.

Buyurun.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla) – ...41 yaşından gün almamış, altı ay içinde müracaat etmiş, açılacak yeterlik sınavında başarılı olmuş olmaları kaydıyla, diğer kamu kurum ve kuruluş personeli de Avrupa Birliği uzmanı olarak atanabileceklerdir. Dileriz, bu iyi niyetli jest, örneğini pek çok kurumda gördüğümüz gibi, yeni bir meslek taassubuna dönüşmez. Umuyoruz ki, bu tasarıyla, kamu yönetimimiz içinde dışarıya kapalı, kıymeti ve kerameti kendinden menkul, değişime direnen, statikocu, erişilmez, girilemez bürokrat adalarına bir yenisinin daha eklenmesi düşünülmemektedir. Ancak, şimdiden kesin olan şey şudur ki: Görünen köy kılavuz istemez. Tasarıya göre, oluşturulan genel sekreterlik, çoklukla, sekreterya olarak görev yapacaktır; çünkü...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla) – Bitiriyorum efendim.

BAŞKAN – Buyurun.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Devamla) – ... adından da belli olduğu gibi, genel sekreterlik, AB'ye uyum çalışmalarını yapabilecek yetki, güç ve ağırlıktan yoksun olarak oluşturulmaktadır. Kaldı ki, genel sekreterin sadece dışişleri memurları arasından seçilmesi, ekonomi, hukuk ve kamu yönetimi konusunda tecrübeli üst düzey yöneticilere kapalı olması, tasarıyı en başından sakatlamıştır ve kurulacak olan yeni kurumu da, maalesef, yanlış yönlendirecektir kanatimi ifade ediyor; yine de, her şeye rağmen, bu çalışmaların hayırlı olması dileklerimle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) – Maalesef...

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Dağcıoğlu.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – "Maalesef" dedi efendim; laf atmadılar... "Maalesef" diyor...

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Arkadaş maalesef parantezinden başka bir şey bilmiyor ki.

BAŞKAN – Hayır; belki size hak veriyordur; ama, hiç endişe etmeyin, Sayın Volkan Vural endişelerinize lüzum kalmadan idare edecektir.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Isparta Milletvekili Sayın Ramazan Gül; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA RAMAZAN GÜL (Isparta) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 504 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin kuruluş tasarısı hakkında, Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum ve geçici 1 inci madde hakkında da görüşlerimi arz edeceğim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği, Avrupa Ortak Pazar, Avrupa Ekonomik Topluluğu; aşağı yukarı yüzelli yıldır, Osmanlıdan beri, Tanzimattan beri, Türkiye'nin Batılılaşma rüyasıdır bu. Bu, cumhuriyet dönemiyle birlikte, Ulu Önder Atatürk'ün muasır medeniyet seviyesine yaklaşmasında bir işarettir.

Arkasından, 1930'lu yıllarda, devletin sanayileşmeyi öngörmesindeki yaptırımlarla beraber, savaş yılları; arkasından, 1950'li yıllar, liberalizme geçiş ve özel sektörün ağırlık kazanması; arkasından rahmetli Celal Bayar'ın, rahmetli Menderes'in ve ekibinin hazırlamış olduğu 1959 yılındaki, 1963'teki Ankara Anlaşmasının esasını teşkil eden ve atılan ilk adımları ve bu süreden sonra değişik siyasî liderlerin, değişik hükümetlerin mücadeleleri; daha sonra, 1995 gümrük birliği, zamanın Başbakanı Sayın Tansu Çiller'in iradesi önem arz etmektedir ve son olarak da, 10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleşen Helsinki Zirvesi. Bu Helsinki Zirvesiyle, Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliğine aday olma konumuna gelmiştir; yani, yeni bir boyut kazanılmıştır.

Değerli milletvekilleri, işte, adaylık süreci başlamıştır. Bu süreçle birlikte, tam üyeliğe doğru çalışmaların bir neticesi olarak da kamu kurum ve kuruluşlarında gerekli düzenlemeye gidilmiştir.

İşte, bu Avrupa Birliği Genel Sekreterliği de biraz evvel sizlere arz ettiğim zaman dilimi içerisindeki silsileler neticesi olarak ilgili kamu ve kuruluşlardaki eşgüdümdür, bir koordinasyondur.

Değerli milletvekilleri, buradaki eşgüdüm, malumlarınız olduğu üzere, aşağı yukarı, Türkiye'deki bütün kamu kurum ve kuruluşlarında Ortak Pazarla, Avrupa Birliğiyle ilgili çalışmalar yapılmıştır; ama, bundan sonra bu çalışmalar, artık, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin koordinasyonunda yapılacaktır. Bu koordinasyon yapılırken, Dışişleri Bakanlığıyla ilgili de belirli bir eşgüdüm içerisinde olunacaktır. Yani, anladığım kadarıyla, burada, Dışişleri Bakanlığının uzmanlık kadrosundan faydalanılacaktır.

Yalnız, biz, Doğru Yol Partisi Grubu olarak, bu Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin hazırlanmasına prensipte olumlu bakıyoruz; ama, mevcut tasarıyı biraz eksik olarak görmekteyiz. Şöyle ki: Biz, bunu Plan ve Bütçe Komisyonunda da değerli arkadaşlarımızla tartıştık ve bu genel sekreterlik olayının, Türk idarî yapısı içinde "müsteşarlık" olarak şekillenmesini öngördük. Ayrıca, bunun, Türk idarî yapısı içerisindeki yaptırım gücünün daha zayıf olduğunu gördük. Bunun yanında, genel sekreterlik, Türk idarî yapısı içerisinde Türk mevzuatında nedir değerli milletvekilleri; yardımcı bir birim olarak mütalaa edilmektedir. Oysa, biz diyoruz ki, bunun, Başbakana bağlı, Başbakanın başkanlığında bir müsteşara bağlı olarak örgütlenmesi, yaptırım gücü açısından daha fonksiyonel olur. Ayrıca, mevcut 75-80 kadronun bu yapısal düzenlemeye kâfi gelmeyeceğini tutanaklarımızda da ifada ettik. Çünkü, bununla ilgili olarak gerek Yunanistan gerekse Portekiz'in uygulamaları mevcuttur; çünkü, mademki, biz, bu Avrupa Birliği olayını önemsiyoruz, o zaman, bu konunun üzerinde de çok ciddî şekilde durmamız gerekmektedir. Örneğin, Yunanistan'da 5 000 personel, Portekiz'de aşağı yukarı 10 000 personel istihdam edilmiştir. Bu durum karşısında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Avrupa Birliğine girmesi noktasında daha ciddî, daha kararlı ve olaya daha samimiyetle yaklaşması gerekmektedir; bu konuda görüşlerimizi ifade ettik.

Burada bu yasa tasarısının ilgili maddesi, bir defaya mahsus olmak üzere, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, 41 yaşını geçmemiş ve Avrupa Birliği uzmanı konusunda yetişmiş elemanların alınması hususunu içermektedir. Gerçekten, Türkiye, Avrupa Birliği uzmanı konusunda yetersizdir; yani, uzman yoktur. Bu maddeyle, uzman yetiştirilmesine önem verilmekte ve mevcut uzmanların da daha iyi yetişmesi noktasında kararlar alınmaktadır.

Türkiye, Avrupa Birliğiyle ilgili üyelik sürecine girerken, hâlâ, organizasyon ve koordinasyon konusunu çözebilmiş değildir. Her ne kadar Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulmasına ilişkin bir kanun tasarısı şu anda Genel Kurul gündemindeyse de, biraz evvel de arz ve ifade ettiğim gibi, ben şahsen, gerek fizikî yapı itibariyle gerekse personel itibariyle bu kadronun nasıl çözüleceğini anlamış değilim.

Şöyle ki; mevcut hükümet bir taraftan enflasyonla mücadele noktasında birtakım kararlar almakta, ama bir taraftan da, Plan ve Bütçe Komisyonumuza, harcamayla ilgili olmak üzere, aşağı yukarı her gün yasalar gelmektedir.

Düşünebiliyor musuz, bir taraftan devletin küçülmesi düşünülürken, diğer taraftan, mevcut kurumların etkin bir şekilde çalıştırılması yerine, kurumların oluşturulması hem kaynak israfına neden olmakta hem de hükümet tarafından açıklanan politikalara ters düşmektedir.

Koordinasyon konusunda, daha önce de bu işi yürütmekte olan kurumların ne gibi zafiyetleri ve başarısızlıkları görülmüştür ki -yani, bunu, şimdiye kadar, Dışişleri Bakanlığındaki bir genel müdürlüğe bağlı birim olarak görülüyordu- niçin, yeniden bir düzenleme ihtiyacı duyulmuştur?

Değerli milletvekilleri, burada, bir konuyu daha dikkatinize sunmak istiyorum; o da, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğine atanacak kişinin büyükelçi olması noktasındadır. Şöyle ki, bugün, gerek özel sektörümüzde gerekse kamu sektörümüzde, kendi sahasında başarılı olmuş nice yetenekli insanlarımız vardır. Bu insanlarımız, zaten... Bu Avrupa Birliği olayı, bir ekonomik entegrasyondur; yani, olayın iktisadî boyutu daha fazladır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Efendim toparlar mısınız.

RAMAZAN GÜL (Devamla) – Bu durum karşısında, ekonomik sahada, örneğin, bir Merkez Bankası başkanı, örneğin, sivil kitle örgütleri olarak, Türkiye Odalar Birliği başkanı, bir iktisadî kalkınma başkanı... Mesela, bir zamanlar, hiç unutmam, Jak Kamhi, Avrupa Birliği konusunda, Türkiye'yi gayet güzel şekilde temsil etme noktasında kalmıştır. Bu olayla, bunun belirli bir yere kısıtlanması, yani, bunun, sadece ve sadece, elçilik düzeyine indirilmesi, bu olay, bir dar görüşlülüğün eseri olarak ortaya çıkmakta ve bunun, bir meslek taassubu yönünde düşüncelerimiz olduğu ifade edilmektedir.

Bu düşüncelerle, bu, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği olayına, biz, Doğru Yol Partisi olarak olumlu bakmakla beraber, bu tasarıyı -biraz evvel değerli konuşmacı arkadaşlarımızın da konuştuğu gibi- eksik buluyoruz ve yine de, bu, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Yasa Tasarısının, ülkemize, hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.

Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum efendim. (DYP, DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

Gruplar adına başka söz isteyen yok.

Şahısları adına, Muğla Milletvekili Sayın Tunay Dikmen. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar)

TUNAY DİKMEN (Muğla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şahsım adına, Yüce Heyeti saygılarımla selamlarım.

Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının geçici 1 inci maddesi üzerinde görüşlerim: Avrupa Birliği, 10 Aralık 1999 tarihinde gerçekleştirdiği Helsinki zirvesinde, Türkiye'nin, Avrupa Birliğine tam üyelik adaylığının kabul edilmesi, Avrupa Birliği ile ülkemiz arasındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu gelişmeyle, tam üyelik sürecinde tüm kamu kurum ve kuruluşlarımızın kendi alanlarına giren konularda yaptıkları çalışmaların bir düzen ve eşgüdüm içerisinde gerçekleşmesi, kurumlar ve kuruluşlar arasındaki uyumun ve işbirliğinin sağlanması ve sekreterya hizmetlerinin yürütülmesi için Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulması için 57 nci hükümetimiz tarafından bu tasarı hazırlanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştur.

Bu tasarıyla Türkiye'nin, Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına yönelik çalışmalar çerçevesinde kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları hazırlık ve çalışmalarda içkoordinasyon ve uyumun, plan ve programlara uygun olarak yönlendirilmesi ve yürütülmesi sağlanacak ve kurulacak olan bu kurumun görevlerine ilişkin usul ve esaslar belirlenecektir.

Bu maddeyle, yeni kurulacak olan kurumun yetişmiş personel ve uzman ihtiyacının, diğer kurumlarda bu alanda çalışmış nitelikli elemanlardan sağlanmasına olanak verilmektedir. Böylece, kurumun yeni eleman ve uzman yetiştirmekle zaman kaybı önlenecek, diğer kurumlarda da bu alanda çalışan personelin bilgi ve birikimlerinden yararlanılacaktır. Bu uygulamanın bir defaya mahsus yapılması ise, diğer kurumlardan geçişlerin sürekliliğini önleyecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yeni kurulacak olan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde yeni bir soluk katacaktır.

Kanunun ülkemize hayırlı olmasını diler, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım. (DSP, MHP, ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Dikmen.

Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan.

Buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Sayın Başkan, geçici 1 inci madde üzerinde benim de söz hakkım vardı.

BAŞKAN – Efendim, Sayın Ayhan uzakta oturduğu için hakkını yemeyelim dedik.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Benim söz hakkım vardı.

BAŞKAN – Kimin?.. Efendim, sizden evvel, Sayın Cevat Ayhan var. Zatıâliniz, 7 nci maddede, üçüncü sırada söz aldınız.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Hayır efendim.

BAŞKAN – Yok efendim; burada işte, yazılı.

Cevat Ayhan Beyin işi sağlam, soruyor zaten o; yani, atlatmak mümkün de değil.

Buyurun efendim.

CEVAT AYHAN (Sakarya) – Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Estağfurullah efendim.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Evet, işleri sağlam yürütmek lazım. Türkiye'nin de işleri sağlam yürüse, bu sıkıntıları yaşamazdık zaten Muhterem Başkan.

BAŞKAN – Doğrudur efendim.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Teşekkür ederim.

İnşallah, sağlam yürüyecek bundan sonra.

Muhterem Başkan, muhterem üyeler; 504 sıra sayılı Kanun Tasarısının Geçici 1 inci maddesinde söz almış bulunuyorum.

Bu madde, kamu kurumlarında Avrupa Birliğiyle ilgili sahalarda çalışmış olan, bu kanun yürürlüğü girdiği tarihte, kamu kurum ve kuruluşlarında Avrupa Birliği alanında fiilen üç yıl çalışmış olan kişilere, bir defaya mahsus olmak üzere ve 41 yaşından gün almamış olma ve en geç 6 ayda müracaat şartıyla ve açılacak imtihanı da kazanmak şartıyla, Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinde görev alma hakkını tanıyor. Mevcut, bu sahada yetişmiş elemanlardan faydalanmayla ilgili olarak getirilen bir düzenlemedir.

Tabiî, yeni bir teşkilat kuruyoruz, bugün müzakere ediyoruz, bir genel sekreterlik kuruyoruz. Bu genel sekreterliğin başına... Tabiî, bağlayıcı olarak kanuna koymayalım. Volkan Vural Beyefendi fevkalade yetişmiş olan bir hariciyecidir; geçmişte, zannederim, Dışişlerinde olduğu dönemde, rahmetli Özal'ın da yanında çalışmıştı; yani, hariciyemizin yetişmiş olan bir elemanıdır, elbette bu göreve layıktır.

Biz, zaten "hariciyeci birisi olmasın" demiyoruz, yanlış anlaşılmasın; ama, kanuna "ille hariciyeci birisi, Dışişlerinden birisi olacak" diye tahdit edici hüküm koymamak lazım. Yarın, dışarıdan çok daha müsait birisini bulursunuz, onu getirirsiniz; yani, kendi kendimizi bağlamayalım diye, hükümet iradesine ipotek koymayalım diye söyledik.

Tabiî, genel sekreterliği, sadece siyasî birtakım temasları, uyum meselelerini takiple de görevli görmemek lazım. Bakın, önümde bir tablo var, müsaade ederseniz bu tablodan size bir nebze bilgi arz etmek istiyorum. Türkiye'nin, 1981'den 1998'e kadar, hatta 1999'u da alabilirsiniz, Avrupa Birliğiyle olan ticaretine bakın; tabiî, Türkiye, bu ticarette, Avrupa'yla dışticaretinde -kadim derdidir- devamlı açık verir. Tanzimattan beri böyledir bu, hep sıkıntıdır. Sadece, cumhuriyetin ilk yıllarında, bir süre dışticaretimiz fazla vermiştir. Sonra, İkinci Dünya Harbinden sonraki dönemde tekrar açık dönemine girdik.

Neyse, sözü dağıtmadan toparlayalım. Nedir o; Avrupa Birliğiyle olan ticaretimiz hep açık veriyor. 1981'de 1 milyar dolar, daha sonraki yıllarda 715 milyon dolar, 500 milyon dolar, 200 milyon dolar. Bazı yıllar azalmış, 1985'te 200 milyon dolara kadar düşmüş; yani, lehimize bir gelişme bu; ama, ondan sonra, 1986'da 1,3 milyar dolar, daha sonraki yıllarda 800 milyon dolar, 800 milyon dolar, 600 milyon dolar, 1990'da tekrar tırmanmaya başlamış; 2,5 milyar dolar dış ticaretimiz açık, 2 milyar dolar seviyesinde seyrediyor. 1993'te, 5 milyar 600 milyon dolara geliyor dış ticaret açığımız ve 1994'te -5 Nisan kararları sebebiyle bir kriz yılıdır, aşağı yukarı, döviz fiyatları birden bire yüzde 300 arttı; mark 8 000 liradan 24 000 liraya, dolar 14 000-15 000 liradan 40 000 liraya çıkınca, ithalat pahalandı ve geriledi- 2 milyar dolara kadar düşmüş; ama, normal düzene geçince, tekrar, 1995'te 5,7 milyar dolar dış ticaret açığı ve Gümrük Birliğine girdikten sonra, 1 Ocak 1996'dan sonra dış ticaret açığımız, 11,6 milyar dolardır Avrupa Topluluğuyla. Tırmanarak devam ediyor; 1997 ve 1998 yıllarında devam ediyor ve aşağı yukarı 13 milyar dolar mertebesinde dış ticaret açığı var.

Tabiî, Türkiye'de küçülme olunca, zaman zaman, konjonktürel olarak bazı sıkıntılar ithalatı zorlaştırıyor. Mesela, 1999'da millî gelirde küçülme oldu, tabiî herşeye yansıdı, ithalata da yansıdı, yatırımlara yansıdı, tüketime yansıdı, bir nispî küçülme var.

Şimdi, burada, şunu söylemek istiyorum: Tabiî, Türkiye, bu dış ticaret açıklarını devamlı taşıyamaz. Biz, bu dış ticaret açıklarını halen çok pahalı şekilde finanse ediyoruz. Erbabı arkadaşlar, bu sahayı takip eden arkadaşlar çok iyi bilir. Tabiî, dışarıdan döviz getiriyor, onu bozduruyor, devlet tahviline...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, lütfen toparlar mısınız.

CEVAT AYHAN (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkan.

...hazine bonusuna yatırıyor. Tabiî, buradan çok yüksek faiz de alıyor. Bu dövizi bozdurup bir taraftan tahvile, bonoya yatırıyor bir taraftan da o dövizle ithalat yapıyor; yani, böyle bir çark dönüyor Türkiye'de.

Bu çark durduğu zaman... Şimdi, mesela, faizler düşüyor, memnuniyet verici; ama, faizler düşünce fon girişi azalır, fon girişi azalınca bu sefer ithalatı finanse edemez hale gelirsiniz; yani, bu hastalıktan Türkiye'nin kurtulması lazım. Türkiye'nin, Toplulukla olan ticaretinin de, Türkiye'nin bu kadar aleyhine gelişmemesi için -ki, aşağı yukarı, yüzde 50'dir bizim Topluluğa ihracatımızın, ithalatımızı karşılama oranı- bu dengenin düzelmesi lazım.

Bu Genel Sekreterliğin görevleri arasına, ekonomik münasebetlerin Türkiye aleyhine gelişmesini önleyici ve lehe çevirici birtakım tedbirleri düşünme, geliştirme ve uygulama görevini de sırtına yüklemek lazım diyor, hepinizi hürmetle selamlıyorum.

BAŞKAN – Efendim, teşekkür ederim.

Geçici 1 inci madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Geçici 2 nci maddeyi okutuyorum:

Geçici Madde 2. – Yürürlükte bulunan Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile bunlara dayanılarak çıkarılan mevzuatta ve 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde yer alan kadro unvanlarında geçen “Avrupa Topluluğu” ibaresi “Avrupa Birliği” olarak değiştirilmiştir.

BAŞKAN – Geçici 2 nci madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan; buyurun efendim.

Sayın Ayhan, bir de şahsî söz isteminiz var; ancak, arada bir milletvekili olduğu için, birleştiremeyeceğim; sizi bir kere daha yoracağım.

CEVAT AYHAN (Sakarya) – Nidai Bey söz istiyordu; ona devrediyorum.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Teşekkür ederim; aslında söz hakkım vardı ama...

CEVAT AYHAN (Sakarya) – Peki, varsa mesele yok; başkasına veririz.

BAŞKAN – Hayır yoktu, bu maddede değildi.

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Tamam alayım o zaman, sağ olun.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Ayhan.

FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; geçici 2 nci maddeyle ilgili söz almış bulunuyorum. Bu bir ibare değişikliğidir, kurum ismi değişikliğidir; "Avrupa Topluluğu" ibaresi "Avrupa Birliği" şeklinde değiştiriliyor.

Burada, biraz önceki konuşmamda, Avrupa Birliği - Türkiye dışticaretindeki büyük açığın büyüyerek gelişmesinin, Türkiye'nin aleyhine olduğunu; bunu durduracak ve hiç olmazsa Türkiye lehine iyileştirmeye döndürecek olan tedbirlerin aranması gerektiğini ifade etmiştim.

Değerli arkadaşlar, tabiî, ekonomi, iktisadî hayat bir bütündür; yani, bunu, toplu olarak, beraber götürmezseniz, bir yeri yapıyoruz derken bir yeri bozarsınız. Onun için, Türkiye gibi böyle kriz içinden geçen, birtakım konjonktürel sıkıntıları yaşayan ülkelerde de, hükümetlerin, meseleye çok yakın vaziyet etmesi lazım. Benim de, koalisyon hükümetlerinden ürktüğüm taraf, genellikle ekonomide şeyler dağılmış oluyor, hele üçlü koalisyon olunca daha da dağılmış oluyor. Bunları iyi yönetemezsek, iyi dengeleyemezsek daha büyük sıkıntıların içine gireriz.

Şimdi, tabiî, pamukta, yılbaşından bu zamana, aşağı yukarı yüzde 60-65 fiyatlar arttı. Tamam, pamuk çiftçisi bunu istiyor; pamuk çiftçisinin alınteridir, mazotudur, gübresidir; bunların karşılığında bunu vereceğiz; ama, pamuğa bunu verirken, bu sefer, tekstil sanayiinin de ihracatını zorlaştırıyorsunuz; yani, burada, biz, hem pamukçuyu zarardide etmeyeceğiz, mağdur etmeyeceğiz hem de ihracatı takip edeceğiz.

Diğer taraftan, tabiî, bakıyorsunuz, aşağı yukarı altı ayda, mark yüzde 7 değer kazanmış -bu haziranın 25'i itibariyle, ben, değerleri pazartesi almıştım- haziranı da koyduğunuz zaman -üç dört gün sonra haziran rakamları kümülatif olarak önümüze çıkacak- enflasyon yüzde 20 mertebesinde... Şimdi, tabiî, maliyetler, sizde, yüzde 20 artarken, döviz kurları yüzde 7 artarsa, o zaman, siz ihracatınızda bunalırsınız, bağlantılarınızı yerine getiremezsiniz, iflasa giderseniz ve ihracata dönük üretim geriler. Bu sefer de, tabiî, karşınıza, Toplulukla veya diğer ülkelerle dışticaret önünüze çıkar.

Aynı şey hayvancılıkta, aynı şey tarımın diğer sektörlerinde, aynı şey, tabiî, sanayide; yani, hakikaten, önümüzdeki bu küreselleşme denen mesele, bizi, rekabette, fevkalade zor bir zemine doğru çekmektedir. Kapalı ekonomi olarak yaşamanız mümkün değil. Büyümeniz de ihracata bağlı; hem ithalatı finanse etmek için hem de katmadeğer olarak ülkeye yeni şeyler getirebilmek için ihracatı pompalamanız lazım. Bunu nasıl yapacaksınız; tabiî, bunu yaparken de, sadece enflasyonu düşüreceğiz noktasına odaklanarak, eğer, diğer sektörleri, diğer gelişmeleri, reel sektörü ihmal ederseniz, bu sefer, ödemeler dengesi sebebiyle, bir başka sıkıntının içine düşersiniz. Başka sıkıntılar sebebiyle, bu sefer, enflasyon tersine, tekrar patlar; faizler, tekrar patlar; yani, Türkiye, bunları geçmişte yaşadı. 1994'te fevkalede zor şartlar yaşadı Türkiye; bazı arkadaşlar burada beraber o günleri geçirdik. Onun için, bu meselelerin yakınen takibi gerekir.

Tabiî, Dış Ticaret Müsteşarlığının, sektörleri -zaman zaman arz etmişimdir- alt sektörleri, mal gruplarına kadar, meslek kurumlarıyla beraber, Odalar Birliğiyle beraber, sanayi odalarıyla beraber çok yakın takip edip, tedbirler alması lazım.

Tabiî, maalesef, bunları söylerken, bizim gümrüklerimiz daha otomasyona geçemedi. Aşağı yukarı on seneden beri, yedi sekiz seneden beri, "Dünya Bankası kredi destekli gümrükleri otomasyona geçireceğiz" diyoruz, hâlâ geçiremedik. Ben, uzun zamandan beri dış ticareti yakın takip ederim. Daha önce bir ay içerisinde dışticaret rakamlarını alırken, şimdi üç ay, dört ay sonra önümüze geliyor. Niye; gümrüklerde otomasyon yok. Eskiden otomasyon yoktu; ama, yine de geliyordu. Şimdi, Avrupa Topluluğuyla ilgili tek bir forma döndüler, yeni bir düzenlemeye geçtiler, güzel; ama, o düzenlemenin arkasında bilgi gelmiyor. Bilgi gelmeyince, tabiî, tüccarı, sanayicisi, Dış Ticaret Müsteşarlığı, ticaret ve sanayi odaları, sektör kuruluşları, sektörde hizmet veren kurumlar, birlikler karar vermekte zorlanıyorlar. Yani, bizim bazı engelleri süratle aşmamız lazım. Bu şiddetli rekabet zemininde, kalitenizle, maliyetinizle ve size karşı uygulanacak dampinglere karşı, size karşı uygulanacak olan birtakım dolaylı yollardan piyasanızı istila edecek ithalata karşı çok tedbirli olmanız lazım. Mesela, bizim Dış Ticaret Müsteşarlığının, alt sektörlere, mal gruplarına kadar inip çok hassas olması lazım.

Belki, bir vesileyle komisyonda ifade ettim, Samsun'dan traktörlere ve iş makinelerine marş motoru imal bir firma geldi, beni buldu, dedi ki: "Bize Güneydoğu Asya'dan kaçak mal geliyor, benim piyasamı mahvediyor" Kendisine "Peki" dedim, telefon ettim, Dış Ticaret Müsteşarlığına yolladım. Oradaki ilgililerin söylediği de şu: "Efendim, git, onun haksız rekabet yaptığına dair Tayvan'da veya Güneydoğu Asya'da onun iç piyasaya verdiği fiyatlarla Türkiye'ye ihraç ettiği fiyatlar arasındaki farkı bize belgele..." Kardeşim, kusura bakmayın, Samsun'daki bir firma, Kayseri'deki bir firma, Gaziantep'teki bir firma, nereden kalkacak da Güneydoğu Asya'dan veya oradan, buradan, haksız rekabet yapan firmanın menşe ülkesine gidecek, bu bilgileri toplayacak, size getirecek. Sen, Dış Ticaret Müsteşarlığısın, senin orada ticaret ataşeliğin var, teşkilatların var; sen, bu meseleye hassas olacaksın, bunu çözeceksin.

Şunu söylemek istiyorum: Bir taraftan, üretimde kaliteyi artırıcı, maliyeti düşürücü; bir taraftan da haksız rekabeti önleyici tedbileri çok yakından takip etmek lazım. Bunlar, devletin bürokratik anlayışıyla olmaz. Sabah 09.00'da işe gelip, 17.00'de dükkânı kapayıp giden memur anlayışıyla olmaz. Bu kurumları yöneten arkadaşların, hakikaten, bu masalara, buralara, fevkalade acar, fevkalade bilgili, gayretli, kendini işine vakfetmiş insanlar bulup koyması lazım. Devletin böyle çalışanları var. Ben, uzun yıllar devlette hizmet ettim. Yani, iltifat ederseniz, ilgi gösterirseniz, bu tip insanlar var. Bu tip insanları alırsınız ve bu tip insanların da, özel sektörle çok yakın işbirliği halinde olması lazım; özel sektöre karşı duvar olan bir yönetim anlayışı, Türkiye'de netice alamaz.

Bugün, öğle saatlerinde, bir yerde bir toplantıdaydık. O zaman bakanlık yapan bir arkadaşımız, Rahmetli Özal'la ilgili bir meseleyi anlattı. "Tayvanlılar Türkiye'den vize alamıyorlar. Evet, Hariciye, Çin'den çekindiği için vize veremiyor, direniyor. İşte, bir ay önceden, iki ay önceden müracaat edecek falan -uzun formalite- rahmetli Özal'a bunu götürdüm, iki dakikada kavradı ve Başbakan olarak, Dışişlerine 'bu Tayvanlılar gelip, havaalanlarından vize alacaklar, bir ay önce değil, geldikleri anda vizeyi alacaklar' diye talimat verdi " dedi. İşte, böyle pratik çözümler lazım bize; yani, devlet umurunu gören, devlet hizmetini yürüten arkadaşlarımız -bakandır, başbakandır, genel müdürdür, müsteşardır- meseleleri böyle kucaklamaya mecbur. Çok büyük bir meydan muharebesi veriyoruz ve bundan sonra, bu muharebe daha da güçlenecektir; yani, siz, 350 milyonluk bir büyük pazarda mücadele edeceksiniz ve bunların, üçüncü dünya ülkeleri için koydukları ortak gümrük tarifesine de uyacaksınız; yani, siz, pazarınızı korumak için, Çin'e veya bir başka ülkeye istediğiniz gümrüğü uygulayamazsınız. Niye; Avrupa Topluluğu, o ülke için, o mal grubu için gümrükleri yüzde 3 dediyse, sen de yüzde 3 uygulamaya mecbursun; yani, hiçbir koruma imkânınız yoktur ve bu piyasada ayakta kalmak için çok iyi hazırlanmak lazım. Özet olarak söylüyorum, bu devleti tekrar düzenlemek lazım, ikinci büyük değişimi yapmak lazım.

1980'den sonra, rahmetli Özal'la gelen bir büyük değişiklik vardı; beğeniriz beğenmeyiz, beğendiğim taraf olur, beğenmediğim taraf olur; ama, neticeye baktığınız zaman, bilançoya baktığınız zaman, mühim bir değişikliktir; bugün, Türkiye'yi dünyaya açan bir ufuktur, bir yaklaşımdır. Şimdi, ikincisine dönüp, derhal merkezî idareyi tekrar düzenlememiz lazım, mahallî idareleri ve sivil toplumu güçlendirmemiz lazım; ancak, böyle bir millî dayanışma ve işbirliği içerisinde, biz, bunu aşarız muhterem arkadaşlar.

Tabiî, bunların da önünde, herkes için ortak platform olarak adalet ve insan haklarını, demokrasiyi de, bu ortak zeminde oluşturmamız lazım diyorum.

Hepinizi hürmetle selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ayhan.

Doğru Yol Partisi Grubu adına, Aksaray Milletvekili Sayın Murat Akın; buyurun efendim.

DYP GRUBU ADINA MURAT AKIN (Aksaray) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçici 2 nci maddeyle, yürürlükte bulunan kanun ve kanun hükmündeki kararnameler ile bunlara dayanılarak çıkarılan mevzuatta ve 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde yer alan kadro unvanlarında geçen "Avrupa Topluluğu" ibaresi "Avrupa Birliği" şekline dönüştürülüyor.

şekline dönüştürülüyor. k ve ba

Bilindiği üzere, Avrupa Ekonomik Topluluğu, bilahara Avrupa Topluluğu, ilgili kuruluşlarda ve bakanlıklarda, daire başkanlığı şeklinde birimler oluşturulmuştu; bunlardan birisi de Maliye Bakanlığında bulunmaktadır, Avrupa Ekonomik Topluluğu Daire Başkanlığı şekliyle. Övünerek ifade edebiliriz ki, Maliye Bakanlığı, bu daire başkanlığının koordinasyonunda ve bakanlığın, üst bürokratları dahil, tamamının çalışması çerçevesinde, Avrupa Topluluğuna, Avrupa Birliğine girmek için gerçekleştirmemiz gereken malî mevzuattaki düzenlemeleri ve uyumu, kendisine verilen süre içerisinde sağlamıştır; bu çerçevede, Avrupa ülkeleriyle olan çifte vergilendirmeyi önlemek amacıyla, ülkeler itibariyle, mütekabiliyet esasına dayalı anlaşmalarını yapmış ve geçmişte, Katma Değer Vergisi Kanununu çıkarmıştır. Avrupa Topluluğu ülkelerinde, bilahara da Avrupa Birliğinde halen uygulanmakta olan Katma Değer Vergisinin kanunu, rahmetli Vural Arıkan zamanında, 1983 yılında, ilk Özal Hükümeti döneminde çıkarılmış ve bu vergide de, bilahara gelen hükümetlerin uygulamaları çerçevesinde, bünyemize uygun, ama Avrupa Birliğine de girmemizi sağlayıcı düzenlemeler yapılmıştır.

Yine, Vergi Usul Kanununda, Gelir Vergisi Kanununda, Avrupa Ekonomik Topluluğu birimi olarak Maliye Bakanlığında faaliyet gösteren birimin koordinasyon ve takibiyle –gelirler, muhasebat, harcama yönüyle, Dünya Bankası ve IMF'nin çalışmalarına müşterek katılmak suretiyle- Avrupa Birliğine girmemizi sağlayıcı yeni düzenlemeler bünyemize uygulanmış, adapte edilmiştir.

Dolayısıyla, Maliye Bakanlığı, geçmiş, on - onbeş sene içerisinde, her şeyi yerine getirmiştir.

Daha önce kabul edilen maddelerden birisinde, genel sekreterliğin, büyükelçi statüsünde olması gerektiğini hüküm altına alıcı düzenleme yer almıştır. Halbuki, Genel Sekreterliğin, Maliye Bakanlığında olması gerekir. Bugün Avrupa ile olan problemimiz, bilindiği üzere, dışişlerinden kaynaklanan kopukluktan ileri gelmemektedir; daha ziyade, malî mevzuatımızın dışında, işçi-işveren ilişkileri, işsizlik, istihdam ve işsizliğin aşırı boyutlara ulaşması... Çünkü, 65 milyon nüfusun aşağı yukarı 10 milyonu fiilî işsiz; bunun 20 milyona yakınını da gizli işsiz olarak kabul edersek, kalkınmakta olan hiçbir ülkede, nüfusun yarısının işsiz olduğu görülmemiştir. İşte, bu düzenlemelerin, istihdamın, gelişmenin ve kalkınmanın esas alındığı bir topluluğa girecek ülkenin, üye ülkenin de, Genel Sekreterinin, ya Hazineden ya DPT'den; ama, bilhassa, Maliye Bakanlığından olması gerekirdi. O kısım geçti; ancak, bundan sonraki düzenlemelerde, bilhassa, diğer kuruluşların da, diğer bakanlıkların da, bu düzenlemeleri zamanında yerine getirmek suretiyle, Maliye Bakanlığının, Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak isimlendirildiği o dönemlerdeki çalışmaları çerçevesinde yaptığı katkıyı yapacağı düşünce ve duygusuyla, bu kadronun, Avrupa Birliği şekline dönüştürülmesinin hayırlı ve uğurlu olmasını temenni eder, hepinizi saygıyla selamlarım. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Çok teşekkür ederim Sayın Akın.

Efendim, gruplar adına konuşma bitti.

Şahsı adına, Balıkesir Milletvekili Sayın Numan Gültekin; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)

NUMAN GÜLTEKİN (Balıkesir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının geçici 2 nci maddesi hakkında görüşlerimi açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; bu münasebetle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği üzere, Avrupa Birliğinin oluşum süreci, Marshall yardımı adı altında Avrupa'ya gelen Amerika Birleşik Devletleri sermayesinin kendilerini giderek Amerika Birleşik Devletlerine bağımlı kılacağını gören Avrupa ülkelerinin, bu gelişme karşısında, Avrupa menşeli yeni bir sermaye piyasası oluşturmak istemeleri sonucu başlamıştır. Bu amaçla, öncü ülkelerin ekonomik potansiyellerinin bir araya getirilmesi ve böylece güçlü bir Avrupa pazarı oluşturulması planlanmış ve entegrasyonun da ileride pazar genişlemesine neden olacağı, bunun da sermayeye dönüşeceği, bu sermayeyle de teknolojinin hızla geliştirilebileceği düşünülmüş ve ekonomik neden temel alınarak, 1951 yılında Almanya, İtalya, Fransa, Hollanda, Belçika, Lüksemburg gibi ülkeler bir araya gelerek, Paris Anlaşmasıyla, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunu kurmuşlardı.

Sonra, 1957 yılında imzalanan Roma Anlaşmasıyla, ekonominin tüm sektörlerini kapsayan Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmuştur. Daha sonra, topluluk üyesi ülkeler arasında kişilerin serbest dolaşımı, ithalat ve ihracatta millî bazda uygulanan kotalar sorun çıkarmaya başlayınca, hem bu konuların çözümünü sağlamak hem de Avrupa pazarı oluşumunu hızlandırmak üzere, 1986 yılında imzalanan, 1987 yılında yürürlüğe giren tek Avrupa senediyle topluluğun entegrasyon kapsamı genişletilmiştir. Genişleyen entegrasyonun ismi de bu aşamada Avrupa Topluluğu olmuştur.

Son olarak, 1992 yılında imzalanan ve 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren, resmî adı Avrupa Birliği Anlaşması olan Meastricht Anlaşmasıyla da, entegrasyon kapsamı, ekonomik yaklaşımların yanında, siyasî, hukukî perspektifleri de ele alacak şekilde, birliği oluşturan toplumların kültür ve tarihî değerlerini gözardı etmeden, dayanışmayı güçlendirmek üzere, demokrasiyi, temel hak ve hürriyetleri de içine alan bir Avrupa Birliği oluşturulmuştur.

Bu geçici maddeyle de, bu kanunla kurulacak olan ve ülkemizin Avrupa Birliğine tam üyeliği sürecine önemli ölçüde katkı sağlayacağına inandığım Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kadrolarında yer alacak personelin kadro unvanlarında, yukarıda izah ettiğim süreç doğrultusunda, doğru bir değişiklik amaçlanmaktadır. Bu değişiklikle de ileride kadro unvan karışıklıkları önlenmiş olacaktır diyor, Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Gültekin, teşekkür ederim.

Efendim, söz sırası, Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan'da?.. Yoklar.

Ağrı Milletvekili Sayın Nidai Seven; buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)

NİDAİ SEVEN (Ağrı) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gecenin bu saatine kadar bütün kanun tasarılarını gözden geçirdik. Ben, bu vesileyle, geçici maddenin hayırlı olmasını diliyor, saygılar sunuyorum. (MHP, DSP ve ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Çok teşekkür ederim.

Efendim, geçici 2 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Efendim, 7 nci maddeyi okutuyorum:

Yürürlük

Madde.- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

BAŞKAN – Gruplar adına, Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Mukadder Başeğmez; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA MUKADDER BAŞEĞMEZ (İstanbul) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; biraz önce, Avrupa Birliğine üye olabilmek, o camiada yerimizi alabilmek için, evrensel değerlerle ve normlarda mücehhez olmamız gerektiğine dair konuşmuştum.

Nedir evrensel değerler? Malum âlileriniz, geçtiğimiz aylarda, buraya, Amerika Devlet Başkanı Sayın Clinton geldi. Enteresan bir cümle söyledi burada: "Türkiye'yi, biz, laik Türkiye olarak görmek istiyoruz; demokrat Türkiye olarak görmek istiyoruz; Müslüman Türkiye olarak görmek istiyoruz." Bunun üçü, birbiriyle çelişmeyen olgular ve evrensel değerler. Laik Türkiye: hiçbir inancın, hiçbir düşüncenin, hiçbir mezhebin birbirine baskı yapmadığı ve hatta korunduğu. İnançların korunduğu bir sistem laisizm. Yoksa, her türlü inançtan, dinden uzaklaşan sekülarizm (secularism) anlamında değil. Dünya, böyle bakıyor buna. Türkiye de, ancak böyle barışı ve kardeşliği sağlayabilir.

Demokrat Türkiye: Bütün fikirlerin yer alabileceği; yani, çatışmacı, zarar verici, ülkeyi tahrip edici anlamda değil, fakat, fikir olarak insana yakışır olan bütün fikirlerin korunduğu, örgütlendiği; siyasal partilerin özgürce siyasî rekabete giriştiği; demokrasinin her kurumda, her şirkette, her partide, Türkiye'nin bütün alanlarında yaygınlaştığı ve özümsendiği bir Türkiye.

Müslüman Türkiye: Geçmişinden gelen inanç değerlerine saygılı, kimlikli, kişilikli bir Türkiye. Ancak, böyle evrensel olabilirsiniz. Yoksa, kozmopolit, tarihinden utanan, kendi kültürünü hor gören, geçmişinden yabancılaşan "işte, biz bir topluluğuz" diyen bir topluluk evrensel olamaz; yeryüzünde şahsiyetli bir şekilde yer bulamaz. Bu anlamda, Türkiye'nin şahsiyetini bulması gerekir.

Evrensel değerler, evrensel normlarda eğitimi gerektirir. Bir zamanlar Doğu Blokunda yapılan eğitim gibi, tek tip insan yetiştiren eğitim anlayışı, artık, insanların anlayışına uygun düşmüyor. Affedersiniz, hayvanların eğitimi niçin yapılır; mesela atı niçin eğitirsiniz; efendisini üstünde iyi taşısın diye. Köpek niçin eğitilir; avını yakalasın da getirsin diye. Aslan niçin eğitilir; kırbacı yiyince kafesine girsin diye. Atmaca niçin eğitilir; gidip, kardeşlerini yükseklerden yakalayıp getirsin diye. İtaat ve hatta ihanet esasına dayalıdır hayvanların eğitimi. Doğu Bloku totaliter rejimlerde, insanları da bu şekilde eğitmeye kalkışmışlardır. Hayır, insanların bütün beyin hücrelerinden, bütün kaslarının liflerinden, geçmiş kültürlerinden yararlanmak, beyin özgürlüğünü orta yere çıkarmak için yapılır eğitim ve o eğitim evrenseldir, dünyanın her yerinde işe yarar. Bunu yaparsanız, gen haritasını çizebilirsiniz; bunu yaparsanız, uzaya uydu gönderebilirsiniz; bunu yaparsanız, bilgisayar vadileri kurabilirsiniz. Aksi halde, Türkiye'nin şartları budur der de, kendinize özgü, kendinize ait, taa, ilkokuldan başlayarak şartlanmış bir gençlik yetiştirmeye çalışırsanız, dünyada, evrensel arenada yer bulamazsınız.

Evrensel değerlerin içine çevre giriyor. Çevre, sadece yollara çöp atmamak, kâğıdı, izmariti yere atmamak filan diye algılanmamak lazım gelir. Bakın, Sayın Ediz Hun karşımda; Çevre Komisyonu Başkanı ve bu konunun uzmanı.

Efendim, hepiniz Avrupa'ya gitmişsinizdir. Oralarda, Avrupa'da herhangi bir binanın, son derce görkemli, güzel yapılmış binanın yanına yaklaştırmazlar sizi, kırmızı bantlarla koruma altına alınmıştır. Böyle, ben, çok gördüm Amerika'da da. Nedir diye sorduğunuzda; asbest malzemesi kullanılmış bu binada diye yaklaştırmıyorlar.

Şimdi, size şok edici bir şey söyleyeceğim. Biliyor musunuz, Türkiye'de içme sularımız asbest borularıyla taşınıyor. İller Bankasının asbest boru fabrikası var. Adam, binasında bir parça malzeme kullanılmış diye insanları oraya yaklaştırmıyor. Senin bütün su kanalların asbestli borularla taşınıyorsa, dur bakayım derler adama. Bunlar maddî meseleler; ama, önemli meseleler. O aileden olacaksak, yeraltına, yerüstüne, toprağa, suya bakacağız.

Avrupa'da bir işçi ne kadar ücret alır bilmiyorum; herhalde 1 500-2 000 mark alır asgarîden. Buradan gitmiş gurbetçilerimiz de...

CEVAT AYHAN (Sakarya) – 3 000-4 000 mark...

MUKADDER BAŞEĞMEZ (Devamla) – 3 000-4 000 mark.. (MHP sıralarından "yok o kadar" sesleri)

BAŞKAN – Müdahale etmeyin...

MUKADDER BAŞEĞMEZ (Devamla) – Pazarlık etmeyelim; in 1 000 marka... Hiç pazarlık etmeyelim; 1 000 mark alsın. Bunun münakaşasına gerek yok; ama, Türkiye'de 300 markı bulmuyor arkadaşlar, bir asgarî ücretin değer toplamı; 80 milyon lira, 86 milyon lira; topla, 300 mark... 3 000 almasın da 1 000 mark alsın... Bütün bunları kıyasladığınız zaman, arada korkunç uçurum var.

Bu maddî uçurumların ötesinde, bir başka şey var. Önünüzdeki tasarıda "Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür" diyor ya, Bakanlar Kurulunun önünde ciddî zorluklar var. Nerden biliyorsun? Hükümet ortağı, Anavatan Partisi Genel Başkanı Sayın Mesut Yılmaz ifade buyuruyor ve her kelimesine de kalıyorum. Ne diyor Sayın Mesut Yılmaz? "Türkiye'yi hiçbir zaman Avrupa'ya almak istemeyen ırkçı, ayırımcı, haçlı zihniyetle mücadele edeceksiniz." Bakanlar Kuruluna söylüyor bu kanunu yürütürken. Başka, "varlıklarını her alanda Türkiye'nin içe kapanmasına bağlayanlar, dolayısıyla, Türkiye'nin dışa açılmasında kendi menfaatları açısından zarar göreceğini düşenenlerle mücadele edeceksiniz." Başka, "Kopenhag ve Maastricht kriterlerinin Türkiye'de hayata geçirilmesiyle varlıkları ya da haksız bir biçimde elde ettikleri güçleri ortadan kalkacak olanlar var, onlarla mücadele edeceksiniz." Sadece 70 kişilik bürokratik bir kurum kurmakla, sadece mevzuatı değiştirmekle Avrupa'nın kapılarını zorlayamazsınız. Türkiye'de eğitimden sağlığa ve en önemlisi, Türkiye'nin genel yapılanmasına, köyden kente, tarımdan birsürü kurumların oluşmasına kadar, yeni baştan kendimize çeki düzen vermek zorundayız.

Bakanlar Kurulunun işi gerçekten zor. Allah kolaylık versin. Sadece bu mevzuatı çıkarmakla... Zaten, yıllarca biz mevzuattan çektik. Hani, meşhur, mevzuat hazretleri lafı vardır. Yeni bir mevzuat hazretleri çıkmaz karşımıza inşallah. Kapılar açılır da, gireriz.

Saygılar sunuyorum. (FP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.

Gruplar adına başka söz isteyen?.. Yok.
---------

7 nci maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

8 inci maddeyi okutuyorum:

Yürütme

MADDE 8. – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

BAŞKAN – Madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Afyon Milletvekili Sayın Sait Açba; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)

FP GRUBU ADINA SAİT AÇBA (Afyon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 8 inci madde üzerinde Grubum adına söz almış bulunuyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Avrupa Birliği Genel Sekreterliğiyle ilgili olarak düzenlenen bu kanun tasarısı hakkında, genelde olumlu bir tavır takınacağımızı, takındığımızı şahsım adına da öncelikle belirtmek istiyorum; ancak, Avrupa Birliği Türkiye ilişkileri konusunda önemli olan bazı hususlarda dikkatinizi çekmek istiyorum.

Helsinki adaylık statüsünden önce, hepinizin bildiği gibi, 1997'de bir bakıma Lüksemburg'da yapılan zirvede, Türkiye'ye yönelik olarak bir ret gerekçesi ortaya konuldu. Bilhassa, Kopenhag kriterleri konusunda, Türkiye'nin bu alanda yeterli düzenlemeler yapmadığını; ama, 1997'den 1999'a, Helsinki'ye kadar geçen süreç içinde çok ciddî adımlar atılmamış olmasına rağmen, böyle bir adaylık statüsünün Helsinki'de tescil edildiğini hepimiz görüyoruz. Dolayısıyla, şu anda önümüzde, Avrupa Birliğinin koymuş olduğu Kopenhag kriterleri var, siyasî kriterleri var, ekonomik kriterler var. Siyasî kriterler konusuda ciddî adımların atılmadığını da açıkça görüyoruz. 1997'den bu yana hiçbir ciddî adım atılmamıştır; ama, bugünlerde de, yine, hükümet yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalar çerçevesinde, siyasî kriterler konusunda ciddî adımlar atılacağı noktasında da ciddî birtakım göstergeler ve açıklamalar söz konusu değildir.

Ben, Kopenhag kriterleri çerçevesinde, bilhassa, ülkemizde savunma ve güvenlik alanına ait demokratikleşme noktasında bazı açıklamalar yapmak istiyorum: Kopenhag kriterlerine baktığımızda, kriterlerde, Türkiye'de bilhassa, ordunun, sivil siyaset üzerinde, politik alan üzerinde bir vesayet mekanizmasının söz konusu olduğu dile getiriliyor. Yine, Millî Güvenlik Kurulunun yapılanmasının antidemokratik olduğu; dolayısıyla, bu yönde yeniden bir yapılanmanın gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Türkiye'de, savunma ve güvenlik alanına baktığımızda, gerçekten, antidemokratik bir yapı vardır; bunun, çağdaş ülkeler seviyesine çıkarılması zorunluluğu vardır; dolayısıyla, yeniden yapılanma ihtiyacı vardır.

Bir defa, ordunun antidemokratik yapılanması veya çağdaş devlet ülkelerinde görünmeyen yapılanmasıyla ilgili olarak, öncelikle ifade etmemiz gereken husus, bir defa Millî Savunma Bakanlığıyla ilgilidir. Millî Savunma Bakanlığının yapılanmasına baktığımızda, örneğin Genelkurmay Millî Savunma ilişkisine baktığımızda, arada hiyerarşik bir ilişki söz konusu değildir. Bir taraftan Millî Savunma Bakanlığı malî yönden, lojistik yönden Genelkurmaya destek vermektedir; ama, ilişkiler itibariyle, bir hiyerarşik ilişki söz konusu değildir; yani, Genelkurmay Başkanlığı Millî Savunma Bakanlığına bağlı değildir. Halbuki, demokratik ülkelere baktığımızda, kesinlikle Genelkurmay Başkanlığı, Savunma Bakanlığına bağlıdır; dolayısıyla, Türkiye'de bu yapının değiştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu yapının değiştirildiği bir ortamda da, zaten, şu andaki Millî Savunma Bakanı veya bakanlar ile Genelkurmay Başkanı arasındaki protokol karmaşası da sona ermiş olacaktır. Şu anda, hepinizin bildiği gibi, Genelkurmay Başkanı Başbakana karşı sorumludur; ama, Millî Savunma Bakanlığına bağlı olmasına engel bir durum değildir.

Diğer bir husus da, YAŞ kararlarıyla ilgilidir. Türkiye'de YAŞ kararları, hepinizin bildiği gibi, Silahlı Kuvvetlerde personel yönünde yapılan tasarruflar, yargı alanına açık değildir. Dolayısıyla, hiçbir demokratik ülkede, böyle bir yapının olduğunu söylememiz mümkün değildir. Türkiye'de YAŞ kararlarının kesinlikle yargıya açılması gerekmektedir. Tabiî genel yargıya açılması, askerî alanın genel yargıya açılması yadırganabilir; ama, zaten Askerî İdarî Yüksek Mahkeme de mevcut bünyede vardı; dolayısıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunda yeniden bir değişiklikle veya Anayasanın 125/2 nci maddesindeki bir değişiklikle, bu alanda düzenleme yapılmak suretiyle, çağdaş ülkelerin, demokratik ülkelerin yapılanmasına geçilebilir.

Tabiî, bugün için, Türkiye'de tartışma konusu olan, geniş ölçüde basında tartışma konusu olan,hatta, Dışişleri çevreleri ile devletin üst kademelerinde tartışma konusu olan konu, Millî Güvenlik Kuruludur, Millî Güvenlik Kurulunun yeniden yapılanmasıdır. Türkiye'deki Millî Güvenlik Kurulu, şüphesiz, anayasal bir kuruluştur; ama, anayasal kuruluş olması, demokratik olacağı anlamına gelmemektedir. Millî Güvenlik Kurulunun tesis edildiği dönemlere bakıldığında veya yetkilerinin genişletildiği dönemlere bakıldığında, maalesef, darbe dönemlerinde dizayn edilmiş olduğunu, her darbe döneminde yetkilerinin daha çok artırılmış olduğunu açıkça görürüz; ki, dolayısıyla, gelişmiş ülkeler veya demokratik ülkelerle karşılaştırıldığında, kesinlikle, karşımızda anayasal bir kuruluş olmasına rağmen, demokratik bir kuruluş söz konusu değildir.

Dolayısıyla, Millî Güvenlik Kurulunun da, yapısının, demokratik ülkelerdeki gibi, sivil alanın veya sivil inisiyatifin veya millî iradeye tabi olma ilkesinin sağlanacağı bir seviyeye dönüştürülmesine ihtiyaç vardır. Bizde, Millî Güvenlik Kurulunda, hepinizin bildiği gibi, 10 üye vardır; 5'i sivildir, 5'i askerdir. Siviller arasında Cumhurbaşkanı da vardır. Askerlerle siviller arasında bir ihtilaf konumunda veya oyların eşitliği durumunda, Cumhurbaşkanının olduğu taraf öne geçmektedir. Bu uygulama, bir bakıma, Cumhurbaşkanlığının tarafsızlığı ilkesiyle taban tabana zıttır.

Yine, Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili Anayasada yapılan düzenlemelerin, 117'nci maddede ve 118/c maddesinde yapılan düzenlemelerin, taban tabana birbirine zıt olduğunu da açıkça ifade etmemiz gerekir. 117 nci maddede, Millî Güvenlik Kurulu noktasında, hükümet yetkili kılınmaktadır; hükümetin sorumluluğundan bahsedilmektedir; ama, 118/c maddesinde de, bu, Millî Güvenlik Kuruluna verilmektedir ki, dolayısıyla, ortada ciddî bir çelişki vardır. Dolayısıyla, bu çelişki, sosyal hukuk devleti açısından, gerçekten, önemli bir husustur. Dolayısıyla, bu çelişkinin de Türkiye'de giderilmesine ihtiyaç olduğunu da açıkça ifade etmemiz gerekir.

Millî Güvenlik Kurulunun yapılandığı demokratik ülkelere bakıldığında, kesinlikle, böyle bir yapının söz konusu olmadığını, antidemokratik yapının söz konusu olmadığını, tamamıyla demokratik bir ortamda, bir bakıma danışma organı tarzında yapılanmaların söz konusu olduğunu veya hükümetlerin kabinelere destek veren danışma organı tarzında yapılanmaların söz konusu olduğunu görürüz. Bugün, Amerika Birleşik Devletlerindeki Millî Güvenlik Kurulu, Almanya ve Fransa'daki yapılara baktığımızda, tamamıyla kabinelerin işi olduğunu görmekteyiz. Hatta, Amerika Birleşik Devletlerindeki Millî Güvenlik Kurulunun yapılanmasında, oradaki Genelkurmay Başkanının, Millî Güvenlik Kurulunun daimî üyeleri arasında olmadığını da açıkça görmekteyiz. Dolayısıyla, Türkiye'deki Millî Güvenlik Kurulunun sivil iradeye, millî iradeye tabi hale getirilmesi noktasında demokratikleşmesine ihtiyaç vardır. Türkiye, gerçekten, demokratik ülkeler arasında olması gereken yere kavuşacaksa, bu alandaki demokratikleşme en acil demokratikleşme alanı olduğunu açıkça ifade etmemiz gerekir; ama, hükümetin veya hükümet yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalarda bunun işaretlerini de, maalesef, göremiyoruz. Hatta, Helsinki sürecinden sonra Sayın Başbakanın yapmış olduğu bazı açıklamalar var, Aralık ayında yaptığı bazı açıklamalarda da, mevcut statünün devam etmesi noktasında, Millî Güvenlik Kurulunun yapılanmasından hiç rahatsız olmadığı noktasında birtakım açıklamalar var ki, bu açıklamalarla, bir bakıma, Türkiye'nin önünü açmak mümkün değildir. Türkiye'de, bir defa şu anlayışın kesinlikle değişmesi gerekiyor: Türkiye'de, gerçekten, ulusalcı ve ilkel demokratik ve laiklik anlayışıyla, bir defa, Avrupa Birliği ve uluslararası alandaki birtakım entegrasyonlar içinde bulunmamız mümkün değildir. Böyle bir entegrasyona girmemiş olsak bile, böyle bir entegrasyon içinde olmasak bile, zaten, Türkiye'nin bu ilkel demokrasi ve laiklik anlayışından hızlı bir biçimde çıkmasına ihtiyaç vardır. Bunun için, Türkiye'deki, öncelikle kutsal devlet anlayışının terk...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlar mısınız Sayın Açba.

SAİT AÇBA (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.

Türkiye'de, öncelikle, kutsal devlet anlayışının terk edilmesi gereklidir; çünkü, kutsal olan devlet değil, insandır. Bireyin özgür olmadığı bir ortamda, özgür topluma ulaşmamız hiçbir zaman için mümkün değildir; çünkü, özgürlük kavramına bakınca, özgürlük, başkasının özgürlüğüdür; başkası özgür olmadıkça, sizin hiçbir zaman için özgür olmanız mümkün değildir. Dolayısıyla, Türkiye'de mevcut yapının, laiklik ve demokrasi anlayışının tekrar gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır; çünkü, evrensel anlamdaki laiklik ve demokrasi anlayışı ve uygulamaları ile Türkiye'deki laiklik ve demokrasi uygulamaları arasında uçurumlar vardır.

Teşekkür ediyorum.(FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Söz sırası, Doğru Yol Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Saffet Arıkan Bedük'te; buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)

DYP GRUBU ADINA SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 504 sıra sayılı kanun tasarısının son maddesiyle ilgili olarak, Doğru Yol Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi, şahsım ve Doğru Yol Partisi Grubu adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri; bugün önemli bir tasarıyı görüşüyoruz. Bu tasarıyla ilgili birkısım tereddütlerimizin olduğunu peşinen söylemek mecburiyetindeyim; çünkü, tarihî bakımdan meseleyi tahlil ettiğimizde, 1959 yılında, rahmetli Menderes zamanında, gelecek düşünülerek ve o ufuk içerisinde müracaat edilen bir sürecin başlangıcı ve 1960'ta, yine, rahmetli İnönü zamanında Ankara Antlaşması, 1970'li yıllarda buzdolabına kaldırılış ve nihayet -daha sonra tekrar müracaatlar- 1987'de müracaat ve arkasından gümrük birliğine giriş ve nihayet, 10 Aralık 1999'da Helsinki toplantısından sonra da, Türkiye Cumuhriyeti Devletinin tam üyeliğe adaylığının kabulüyle ilgili bir süreci yaşadık.

Bu süreç, bizim için gerçekten önemli. Türkiye ve Türk Milleti olarak, özellikle dünyada yerimizi alabilmemizin tek şartı demiyorum; ama, önemli olarak etkileyecek bir husus olduğunu, önemli bir örgüt olduğunu, önemli bir teşkilat olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz.

20 nci asırda, bilim ve teknolojide hızla ilerleyen ve nihayet milletlerin kendi millî çıkarları istikametinde globalleşen bir dünya yaşadık. Bu globalleşen dünyada, özellikle zengin ülkeler arasında yer alabilmenin en önemli hedefinin de Avrupa Birliğine giriş olduğu Türkiye içinde kabul edilmiş ve o sebeple de büyük bir mücadelenin içerisine girilmiştir.

21 inci asır bilgi asrı olacak. Bütün bu şartlar altında, 20 nci asrın ortaya koyduğu tablo ve sonuç ve nihayet 21 inci asırda göreceğimiz ve kullanacağımız, insanlık için fevkade önemli birkısım bilgi ve birikimin değerlendirilmesi, herhalde, Türk Milletinin ve Türk insanının da buna göre hazırlanması ve ona göre birkısım değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. O sebeple, 21 inci asrın başlangıcında, insana en önemli değer veren demokratikleşme ve nihayet Avrupa Birliğinin yükselen değerini dikkate almak durumundayız. O sebeple, Avrupa Birliğine girişimizin en önemli şartı demokratikleşmedir, demokrasidir, şeffaflıktır, insana değer vermektir, insana inanmak ve güvenmektir. Önce bunu gerçekleştirecek bir oluşuma ihtiyaç vardır. Eğer biz, bunu gerçekleştiremezsek, eğer insanımıza güvenmezsek, eğer insanımızı potansiyel bir tehdit veya bir tehlike olarak görmeye devam edersek, o takdirde Avrupa Birliği standartlarına ulaşmamız mümkün olmayacaktır ve yine, özellikle şeffaflık çerçevesinde açıklık ve bürokratik engellerin kaldırılması ve devletin daha fazla, özellikle millete hizmet edecek bir anlayış içerisinde çalışacak mekanizmayı gerçekleştirebilmenin şartlarını da ortamını da düzenlemesini de hazırlamak mecburiyeti vardır.

Bütün bunların hepsini gerçekleştirmek için Türkiye'nin, devlette bir yeniden yapılanma sürecine girmesi ve bunu gerçekleştirmesi ve Avrupa Birliği ülkelerinin içerisinde bulunduğu standartlara uyması gerekmektedir. O sebeple, öncelikle, insan diye baktığımız insanın yüce bir varlık olduğu ve onun hak ve hürriyetlerinin genişletilmesi, bu dünyada en iyi şekilde yaşayabilmesiyle ilgili ortamı hazırlamak, hak ve hürriyetlerini genişletmek, -burada düşünce, fikir ve ifade hürriyeti, din, vicdan ve ibadet hürriyeti ve teşebbüs hürriyetiyle güçlendirilmiş olan bir demokrasinin fevkalade ehemmiyet arz ettiğinin altını çizerek vurgulamak istiyorum- yine, hukukun üstünlüğü çerçevesinde devletimizin ve milletimizin istediği şekilde bir yargı ve devlet anlayışını da gerçekleştirmek mecburiyetinde olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, bunları yaparken, şeffaflık ilkesinden geri kalmayacağız. Bürokratik engelleri mutlaka ortadan kaldıracağız ve süratli bir yargı mekanizmasını, gerçekten, gündeme getirmeyi de hedef edineceğiz. Bunları gerçekleştirebilmek, kolay; aslında, yapmak mecburiyetimiz var; zaten, gümrük birliğine girmişiz. Gümrük birliğine Doğru Yol Partisi iktidarı zamanında girildiğinde, neredeyse, Kıbrıs'ı bile sattık diye birkısım itirazlar oldu; ama, bugün içerisinde bulunduğumuz şartlar itibariyle Helsinki'deki toplantıdan sonra gümrük birliğinin ne kadar önemli bir süreç olduğu, Avrupa Birliğine girme açısından ortaya çıkmış ve bunu da Sayın Dışişleri Bakanımız bir konuşmasında da ifade etmiştir.

İşte, değerli arkadaşlar, şunu özellikle belirtmek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde bir taraftan hukuk, bir taraftan ekonomik, bir taraftan sosyal, bir taraftan siyasal açıdan özellikle Avrupa Birilğinde uygulanan normlar neyse, kendi hukuk düzenimiz de, kendi devlet anlayışımız da kendi insana bakış tarzımız da dahil olmak üzere, birkısım yeni düzenlemelere ihtiyaç olduğu muhakkaktır ve bunu yapmak mecburiyetindeyiz. Türk insanına inanmak ve güvenmek mecburiyetindeyiz. Türk insanına demokratik tüm hakları vermek mecburiyetindeyiz. Bütün bu şartları gerçekleştirebilmenin yolu da, mutlak surette, hem kendi insanımızı iyi tanımak, hem onun kültürünü, özellikle, korumak hem de onu çağdaş dünyayla bütünleştirmeden geçeceğini de gözden uzak tutmamak lazım.

Değerli arkadaşlar, Avrupa Birliği standartları çerçevesinde yükselen değer insan demiştik; demokratikleşme demiştik, hukukun üstünlüğü demiştik; ama, bir hususu altını çizerek belirtmek istiyorum; o yükselen değerde en önemli husus da kültürdür. Türk millî kültürünü özellikle, yaşatmak ve geliştirmek, gelecek nesillere aktarmak boynumuzun borcudur. Avrupa Birliğine girmek demek, kendi kültürümüzden, kendi öz değerlerimizden, kendi millî kültürümüzden ayrılmak anlamına gelmez. Aslında, o kültürü, o millî kültürü kesinlikle Avrupaya taşıyacak bir anlayış içerisinde, onu yaşatmak, korumak ve geliştirmek mümkün ve şart olduğu gibi, aynı zamanda, Türk insanının dünya insanıyla entegre olacak bir statüye kavuşması gerektiği hususunu da gözden uzak tutmamamız gerektiği muhakkaktır.

İşte, biz, bunun için Avrupa Birliği diyoruz; ancak, bütün bunların hepsini gerçekleştirebilmenin yolu, biraz evvel de ifade ettiğim gibi, devletimizde yeniden yapılanma ve mekanizmalar da dahil olmak üzere, anlayış da dahil olmak üzere, değişikliğe ihtiyaç var. Hatta, yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Bunu da Anayasada gerçekleştirmek mümkün ve tabiî, devletin yeniden yapılanmasıyla ilgili bir kısım düzenlemeleri de yine bu çerçeve içerisinde, Avrupada insana bakış, insanın hizmetleri nasıl, hangi süratte, hangi vüsatte, verimlilik ve süratlilik hangi çerçeve içerisinde gerçekleştiriliyorsa, Türkiye'de de, yine aynı anlayış içerisinde gerçekleştirmenin yollarını aramak ve bunu uygulamak ve o mevzuatı da ona göre değiştirmek lazım.

Tabiî, bunların hepsini kim gerçekleştirecek; işte, bizim önümüze gelen, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı; işte, bu, biraz sonra hepimizin kabul edeceği, büyük bir ihtimalle kabul edeceğiniz kurum gerçekleştirecek. Kaç kişiyle gerçekleştirecek; 70 kişilik bir kadroyla gerçekleştirecek.

Değerli arkadaşlar, 70 kişilik bir kadroyla bu kadar önemli, fevkalade büyük vüsatte olan bir kısım hizmetleri ve reformları, yapılanmaları gerçekleştirmek fevkalade zordur; o kadar kolay bir şey değil. Bunu, dünya ülkeleri, Avrupa Birliğine dahil olan ülkeler, özellikle, öyle, küçük birimler şeklinde gerçekleştirmemiş; öylesine büyük teşkilatlar kurmuş ki, bunun içerisine, birden fazla yabancı dil bilmeden tutun da, devletin hem kendisini bilen hem de dünyayı takip edebilen kadrolarla hem de onlara fevkalade büyük imkânlar hazırlanmak suretiyle gerçekleştirmiş; bu, kolay bir iş değil.

Onun için de, 70 kişilik bir kadrodan çok fazla bir şey ümit etmediğimizi -keşke olsa, olsa da bundan memnuniyet duysak diye söylüyorum ama- ondan dolaylı tereddüdümüzün olduğunu belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, biz, Avrupa Birliğine dahil olan ülkelerde, acaba, Avrupa Birliğine girerken neler yapılmış, onu keşke araştırsaydık, hangi teşkilatlar kurulmuş, keşke onu bilebilseydik, keşke onlara paralel olarak bir anlayış içerisinde bir yapılanmaya gitseydik, bir hazırlık, bir altyapıyı oluşturmuş olsaydık. Biraz evvel söylediğim gibi, onu gerçekleştirebilecek mi bu 70 kişilik kadro; tereddütümüz var.

İkincisi; öylesine bir kurum ki, öylesine bir kuruluş ki bu, bir taraftan Başbakanlığa bağlı, bir taraftan Dışişleri Bakanlığına bağlı. Evet, Başbakanlığa bağlı olması, genel koordineyi sağlamak bakımından düşünülmüş; ama, genel sekreteri büyükelçi statüsünde; ama, kendi kadrosundan ayrılmıyor, orayla irtibatı devam ediyor. Öylesine bir şey ki, bir taraftan Hazineden bir kişi, Dış Ticaretten bir kişi... Sanki, diğer kurum ve kuruluşlarda, hakikaten bu işi yapacak insanlar yokmuş gibi bir anlayış içerisinde hazırlanmış, görevlendirme de sanki buna paralel olarak değerlendirilecek veya öyle atamalar yapılacak. Bu noktadan da bakıldığında, gerçekten, meseleyi ciddî anlamda tereddütle karşılıyor; keşke olabilse diyorum.

Değerli arkadaşlar, ama, bütün bu şartlar altında, şunu, özellikle belirtmek istiyorum; bu bir ciddî iştir ve fevkalade büyük bir hizmettir, önemli bir hizmettir, çok büyük vüsatte...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – ...yapılacak olan birkısım değerlendirmeler ve onunla ilgili birkısım hazırlıklar, yapılması gereken birkısım mevzuat düzenlemeleri vardır. Ümit ediyorum ki, bunu gerçekleştirme fırsatı elde etsinler. Tereddütlerimizle birlikte bunu belirtiyorum.

Avrupa Birliği Genel Sekreterliği kurulması hakkındaki kanun tasarısının, biraz sonra kabul edileceğini düşünüyorum. Bu anlayış içerisinde, ülkemizin Avrupa Birliğine girmesi ve bir an evvel, özellikle, orada kabul edilmesi istikametinde yapılacak olan çalışmalarla ilgili kurulacak olan bu teşkilata ve burada görev alacaklara da başarılar diliyorum.

Bu kanunun memleketimize, ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyor; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bedük.

Grupları adına başka söz isteyen?.. Yok.

Şahısları adına, Yalova Milletvekili Sayın Hasan Suna, buyurun efendim.

HASAN SUNA (Yalova) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Kurulmasına İlişkin Kanun Tasarısının 8 inci maddesi üzerinde görüşlerimi sunmak üzere karşınızdayım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

8 inci madde, yürürlük maddesidir. "Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür" diyor.

Ben de, bu yasanın hazırlanmasında emeği geçenlere teşekkür ediyor; hayırlı olması dileklerimle, Yüce Heyetinize saygılar sunuyorum. (DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Suna.

Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan; buyurun efendim.

CEVAT AYHAN (Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; bir kanun tasarısının sonuna geldik, değerli arkadaşlar, hayırlı olsun tabiî, elbette.

Avrupa Topluluğu -bildiğiniz gibi- Ortak Pazar olarak kuruldu, Ekonomik Topluluk oldu, şimdi Avrupa Birliği oldu. Tek paraya geçti, merkez bankasını tekleştirdi, ortak savunma, ortak dışpolitika takip noktasına geldi, sınırları kaldırdı Schengen Anlaşmasıyla, serbestleştirdi ve biliyorsunuz, ordu kurdu şimdi. Önce bir taburla Fransız ve Almanların kurduğu tabur, şimdi 60 000 kişilik bir ordu haline geldi, hem Avrupa içi sınırlarını savunma hem de başka bölgelerdeki müdahalelere hazır kuvvet olarak bir bütünleşmeye doğru gidiyor. Tabiî, ileride, bu, federal devlet olur mu, olmaz mı, bilmiyoruz. Yani, 1960'lı yıllarda bu tartışmaların içinde olan arkadaşlarımız var, biz bunları çok tartıştık 60'lı yılların sonunda. Biz o zaman "bunlar siyasî birliğe gidecekler" dediğimiz zaman "yok öyle bir şey" ve "bunlar tek paraya geçecekler" dediğimiz zaman "yok öyle bir şey" derlerdi arkadaşlar; ama, şimdi o noktaya gelindi.

Asıl söylemek istediğim şudur burada: Ticarî rekabet var, sınaî rekabet var, teknolojik rekabet var; ama, onların da ötesinde,

daha büyük bir kültürel rekabet var; yani, bu sahaya dikkatle bakmamız gerekir. Yani, televizyonlar, basın, internet, âdeta, bir kültür istilası var; yani, buna, ister istila deyin, ister kültürel alışveriş deyin, ama, bizim bu sahada zayıf olduğumuz ortadadır. Burada, şunu söylemek istiyorum: Yani, bu mücadelede bizim kimliğimizi muhafaza edebilmemiz için, kültürel ve manevî değerlerimizi güçlendirmemiz lazım. Bu, eğitimdir; gençlerimizin, evlatlarımızın eğitimidir. Zira, olan bir medeniyetler mücadelesidir. Biz, ne dersek diyelim, ne kadar laik dersek diyelim, devlet laiktir; ama, biz, Müslümanız elhamdülillah. Bu millet de Müslümandır. Müslüman kimliğini kimse reddetmiyor bugün ülkede. Müslümanlığı, dinî kimliğimizi, topluluk içinde de muhafaza edeceğiz. Nitekim, bugün, Avrupa'da aşağı yukarı 3 milyona yakın insan var; 1,5 milyon insan çalışır, 50-60 bin müteşebbis insanımız var. Bunlar, dinî kimliklerini, millî kimliklerini koruyorlar.

Şimdi, bize düşen, bu 370 milyonluk büyük camia içinde hem oradan gelen, hem dünyanın diğer bölgelerinden gelen bu kültürel istilaya karşı evlatlarımızı kendi ahlakımızla ve seciyesini güçlendirerek, millî kimliğimizi, kültürel ve manevî değerlerimizi ve dinî terbiyesini evlatlarımıza vermemiz lazım.

Şimdi, tenkit için söylemiyorum, kimse alınmasın; ama, maalesef, son üç yılda, Türkiye'de, dinî eğitim tahrip edildi. Bunun, ben, inanıyorum ki, siz değerli milletvekillerimiz, hepiniz de bundan mustaripsiniz. Sekiz yıl kesintisiz eğitim çıktı, dinî eğitim veren imam-hatip okulları, bugün, 300-400 bin talebeden aşağı yukarı 110-120 bin talebeye düştü, daha da azalıyor; üniversiteye girişleri engellendiği için daha da azalacak, kapanma noktasına gidiyor. Hafız yetiştiren Kuran kursları bomboştur; hiçbir şey yok, eğitim yok buralarda. 1999'da bir kanun daha çıkardı hükümet ve 12 yaşından küçük çocukların Kuran kurslarına gitmesini engelledi. Tenkit için söylemiyorum; yani, herkesin muhasebesi dünyada da, ahirette de önüne gelir; ama, bunu çözmenin yolunu bulmamız lazım. Madem ki, Müslümanız, dinimizi öğretecek bir sistemi millî eğitimin içinde getirip, oturtmamız lazım. Bu bir ihtiyaçtır, bu bir insanî ihtiyaçtır; bunu karşılamaya mecburuz. Bakın, Avrupa'ya gittiğiniz zaman görüyorsunuz, ben de zaman zaman çıkarım; bugün, Berlin'de, Hannover'de, Frankfurt'ta, Belçika'da, orada veya burada, oradaki Müslümanlar, bizim insanlarımız, 7 yaşından 70 yaşına kadar, camilerde, mescitlerde, Kur'an öğrenirler, dinlerini öğrenirler, dinî bilgileri alırlar, her şey serbesttir; yani, bu ülkeden bu baskıyı kaldırmak lazım, bunun yolunu açmak lazım. İktidarsınız, tabiî, bu mükellefiyet de size düşer; muhalefet olarak bu ihtiyacı sizin önünüze biz koyuyoruz, millet de zaten koyacaktır. Tenkit için söylemiyorum; ama, elbirliğiyle bunun çözümünü getirmemiz lazım. Elbette Müslüman devletiyle kavga etmez, elbette devlet milletin devletidir, cumhuriyet milletin cumhuriyetidir, bütün kurumlar milletin kurumlarıdır; ama, devletini, milletini seven nesiller yetiştirmek, dinî terbiyesini almış nesiller olmakla kaimdir diye ifade ediyorum. Devletin de görevi, milletin değerlerini korumak ve geliştirmektir diyorum.

Kanun hayırlı olsun. Hepinizi hürmetle selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ayhan.

Erzurum Milletvekili Sayın Aslan Polat'tan ve Ağrı Milletvekli Sayın Nidai Seven'den özür diliyorum; çünkü, söz verme imkânımız yok.

Sayın Eyüp Fatsa, sual mi soracaksınız efendim?

EYÜP FATSA (Ordu) – Evet.

BAŞKAN – Buyurun efendim, sorun.

EYÜP FATSA (Ordu) – Sayın Başkan; aracılığınızla, aşağıdaki sorularımı Sayın Bakana yöneltmek istiyorum.

Yaklaşık yarım asırlık serüvenden sonra, Avrupa Birliğine aday ülke statüsünü elde ettik. Tam üyelik için bir yarım asır daha beklemek mecburiyetinde kalacak mıyız?

Bizden önce Avrupa Birliğine üye olan Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerin, Avrupa Birliğine uyum sürecinde kullanmış oldukları yüksek malî destekten Türkiye de yararlanabilecek mi?

Avrupa Birliği ülkelerinin gerek hukuk gerek demokrasi gerekse bireysel haklar ve insan hakları alanında ortaya koymuş oldukları kriterler ortadadır. Biz, bu kriterleri yakalamak için gerekli yapısal değişiklikleri bir an önce gerçekleştirebilecek miyiz, yoksa, bize özgü gerekçeler ileri sürerek buna direnecek miyiz?

2004 yılında, Avrupa Birliğine tam üye olmayı hedefleyen Türkiye, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında ortaya koyduğu hedeflerle, tam üyelik şartlarını yakalayabilmiş olacak mı?

Beşinci ve son sorum: