İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Yönetim Kurulu Başkanı
Meral Gezgin Eriş'in konuşması şöyle:
(23 Temmuz 2001)
Sayın Cumhurbaşkanım,
Sayın Başbakan Yardımcım,
Sayın Valim,
Sayın Başkanlar,
Değerli Konuklar,
Medyamızın Değerli Temsilcileri,
İktisadi Kalkınma Vakfı’nın 38. Genel Kurulu vesilesiyle düzenlenen,
"Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri" konulu toplantıya hoşgeldiniz. Öncelikle,
yoğun programları içinde zaman ayırma lütfunda bulunarak toplantımızı
onurlandıran Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’e ve Başbakan Yardımcımız
Sayın Mesut Yılmaz’a huzurlarınızda bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.
Kendilerinin, Türkiye-AB ilişkileri konusundaki görüş ve değerlendirmelerini
dinlemek, bizler için aydınlatıcı ve yol gösterici olacaktır.
Türkiye - AB ortaklık ilişkisi, Helsinki Zirvesi’nde ülkemizin adaylığının
teyid edilmesiyle birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Bu yeni dönemde
Türkiye’nin öncelikli hedefi, Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirerek
üyelik müzakerelerine bir an önce başlamak ve eş zamanlı olarak ekonomik
kriterlere ve AB müktesebatına uyum yönünde ilerleme sağlamaktır.
Geçtiğimiz dönemde Katılım Ortaklığı Belgesi’nin ve Ulusal Program’ın
onaylanması, her iki tarafın yükümlülüklerini somutlaştırmıştır. Bu süreçte
Avrupa Birliği’nin yükümlülüğü, gerçekleştireceği reformları desteklemek
amacıyla Türkiye’ye mali ve teknik yardımda bulunmak, ülkemizin yükümlülüğü
ise Ulusal Program’da ortaya koyulan öncelikleri, öngörülen takvim doğrultusunda
hayata geçirmektir.
Bilindiği gibi, Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde zamanı verimli
kullanmak çok önemlidir. Ancak Helsinki Zirvesi sonrasındaki dönemi, yaşanan
ekonomik krizlerin de etkisiyle, Türkiye’nin yeterince iyi değerlendirebildiğini
söylemek mümkün değildir. AB ile ilişkiler gündemin alt sıralarına itilmiş,
tam üyelik müzakerelerinin başlamasının ön koşulu olan Kopenhag siyasi
kriterlerine uyum yönünde somut adımlar atılamamıştır.
Siyasi kriterlere uyum, aslında halkımızın uzun süredir özlemini duyduğu
ve demokrasimizi çağdaş ülkeler düzeyine yükseltecek reformları içermektedir.
Partilerarası Uzlaşma Komisyonu tarafından üzerinde görüş birliğine varılan
ve önümüzdeki yasama döneminde Meclis’in süratle ele almasını beklediğimiz
anayasa değişiklikleri, Türk halkına yaraşır modern hukuk devletine ulaşılmasında
önemli bir aşamayı teşkil edecektir. Aralarında, idam cezasının kaldırılması,
ifade özgürlüğünün genişletilmesi gibi Birliğin Türkiye’den Kopenhag siyasi
kriterleri çerçevesindeki beklentilerinin ve Türk toplumunun özlemlerinin
yer aldığı toplam 37 değişiklik önerisinin, en kısa sürede hayata geçirilmesi
son derece önemlidir. Şüphesiz, 2001 yılının sonbaharında Avrupa Birliği
Komisyonu tarafından yayınlanacak olan Türkiye İlerleme Raporu öncesinde
bu değişikliklerin tamamlanması adaylık sürecini kısaltacaktır.
Siyasi kriterlere uyumla eşzamanlı olarak, ekonomik önceliklerin hayata
geçirilmesi de halkımızın refah düzeyinin artmasını ve Avrupa Birliği tam
üyeliğine giden sürecin hızlanmasını sağlayacaktır. Türkiye, Gümrük Birliği
ile bu yönde çok önemli bir mesafe katetmiş ve toplam dış ticaretimizin
yaklaşık % 50’sini gerçekleştirdiğimiz AB iç pazarına büyük ölçüde entegre
olmuştur. Ülkemiz, çeşitli olumsuz şartlara ve AB’den hiçbir mali destek
almamasına karşın, Gümrük Birliği’ni tamamlayarak gerek mevzuat açısından
gerek ekonomik açıdan AB’ye uyum potansiyelini kanıtlamıştır.
Bu noktada izninizle, son dönemde Gümrük Birliği konusunda yapılan bazı
eleştirilere de değinmek istiyorum. Bilindiği gibi, son yıllarda AB lehine
giderek artmakta olan dış ticaret açığımız nedeniyle ülkemizin GB’den zarar
gördüğü görüşü dile getirilmektedir. Kuşkusuz Gümrük Birliği’nin eleştirilecek
pek çok yönü vardır. Ancak bu eleştiriler yapılırken, GB sürecinin aslında
1971 yılında başladığı, 1996 yılı başında da tamamlandığı unutulmamalıdır.
Türkiye, 1970’li yılların başından itibaren sanayi ürünlerini gümrüksüz
olarak AB’ye ihraç edebilmiş, 1980’li yılların ortalarından başlayarak
belirli ürünlerde kota uygulaması dışında bir ticari engelle karşılaşmamıştır.
Bu imkanın sağladığı değişim gözardı edilerek, değerlendirmelerin sadece
Türkiye’nin yükümlülüklerini tamamladığı noktadan başlatılması, eksik ve
yanıltıcı olacaktır. Bunun da ötesinde, Gümrük Birliği değerlendirilirken,
1996-2001 dönemindeki iç ve dış dinamikler göz ardı edilmemelidir. Uluslararası
alanda krizlerin yaşandığı, ülke içinde siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanamadığı
bir dönemde, Gümrük Birliği’nin tek başına dış ticaret dengesizliğinin
kaynağı olması sözkonusu değildir. Ayrıca, tam üyelik yönündeki önemli
bir aşamayı teşkil eden Gümrük Birliği değerlendirilirken, sadece dış ticaret
rakamlarının değil, üretim süreçleri, kalite altyapısı ve rekabet
gücü üzerindeki olumlu etkilerin de incelenmesi gereklidir. Bugün yapılması
gereken, Gümrük Birliği’nin işleyişinden kaynaklanan sorunların giderilmesi
yönünde, öngörülen işbirliği ve danışma mekanizmalarının sürekli
ve sağlıklı bir biçimde işletilmesi ve sorunların bu mekanizmalar aracılığı
ile çözülmesidir.
Kısaca değinmek istediğim bir başka husus, AB ile entegrasyonun güçlenmesinde
ve ekonomik kalkınmanın hızlanmasında son derece önemli yere sahip olan
doğrudan yabancı yatırımlar konusudur. Ülkemize gelen yabancı sermaye yatırımları,
Türkiye’nin potansiyeli ve uluslararası sermaye hareketlerinin büyüklüğüne
uygun düzeyde olmaktan uzaktır. Bu dengesizliğin giderilmesi için, ülkemizde
gerekli yasal düzenlemelerin ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesi,
siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanarak sürdürülmesi ve tüm bunlara paralel
olarak, AB ile bütünleşme perspektifinin uluslararası piyasalarda net bir
biçimde anlaşılmasının sağlanması gerekmektedir.
Değerli Konuklar,
Türkiye ile AB arasındaki entegrasyonun geliştirilebilmesi için,
ekonomimizin AB ülkeleri ile rekabet edebilir bir seviyeye gelmesi yaşamsal
önemdedir. Oysa ard arda yaşadığımız krizler nedeniyle ekonomimiz büyük
yara almıştır. İyi yönetilmeyen bir ülkede, ne ekonomik kalkınmanın ne
de sürdürülebilir insani gelişmenin sağlanamayacağını açıkça ortaya koyan
bu süreç, başta yönetim seviyesinde olmak üzere toplumsal yaşamı ilgilendiren
tüm alanlarda köklü bir değişim anlayışının bir an önce hayata geçirilmesini
zorunlu kılmaktadır. Yaşanan bunalım nedeniyle, değişik sektörlerde ve
çeşitli kademelerde birçok kişi işini kaybetmiş, üretim durmuş, sanayi
sektörü başta olmak üzere ekonominin tüm faaliyet alanlarında önemli ölçüde
küçülme yaşanmış, toplumun tüm kesimlerinde büyük tahribat ve güvensizlik
ortamı oluşmuştur.
Tüm bunlar şüphesiz kaygı verici niteliktedir, ancak ülkemiz için esas
yıkım, geleceğe yönelik umutlarımızı rafa kaldırmamızla ortaya çıkacaktır.
Bu nedenle ekonomimizi güçlendirmek ve sorunların üstesinden gelmek için
daha fazla çaba sarfetmekten başka şansımız yoktur. Bu noktada halihazırda
uygulanmakta olan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının önemli bir fırsat oluşturduğunu
belirtmek isterim. IMF ve Dünya Bankası tarafından sağlanan destek ve programın
hayata geçirilmesi yönünde kaydedilen aşamalar, olumlu gelişmelerdir. Ancak
yeterli değildir. Beklenen siyasi istikrar ve güven ortamının bir türlü
sağlanamaması, piyasalardaki aşırı dalgalanmaların sürmesine neden olmakta,
ekonomide taşlar yerine oturamamaktadır. Verimsiz siyasi tartışmalara artık
son verilmelidir. Koalisyon liderleri, Hükümet içinde mevcut olduğunu varsaydıkları
sanal uyum ve uzlaşma pahasına sürdürdükleri kabine revizyonu yapmama dirençlerini
bir tarafa bırakmalıdır. Bakanlar Kurulu, hem bakan sayısının azaltıldığı
hem de ehliyetleri ve programa inançları ile siyasi istikrarı sağlayacak
nitelikteki bakanlardan müteşekkil biçimde yeniden oluşturulmalıdır. Kabine
revizyonu hemen, hiç gecikilmeden yapılmalıdır. Bu, güveni oluşturmanın
olmazsa olmaz koşuludur. İkinci adım, koalisyon liderleri ve tek tek bakanların
programa inançlarını, ekonomiyi düzlüğe çıkarma kararlılıklarını kanıtlayacak
uygulamaları, yine hemen, hiç gecikmeden ortaya koymalarıdır. Ancak etkin,
gerçekten uyumlu, kararlı, sorunları ve çözümleri bilen ve bildiğini uygulama
iradesine sahip bir hükümet, ihtiyacımız olan güven ve istikrarın oluşmasını
sağlayabilecektir. İstikrarın sürdürülebilmesi için ise , üretim ve ihracatın
artırılması yaşamsal önem taşımaktadır. Hükümet, bu amaca yönelik çözümleri,
krizden birinci derecede etkilenen reel sektörle işbirliği içinde üretmelidir.
Bu noktada, Türkiye’nin söz konusu program kapsamındaki hedeflerinin,
Ulusal Programın ekonomik öncelikleriyle örtüşüyor olmasının önemini de
vurgulamak isterim. Ekonomide gerçekleştirilecek kapsamlı reformlar,
ülkemizin AB ile bütünleşme sürecini de önemli ölçüde hızlandıracaktır.
Türkiye, artık bu kronik hale gelen kriz sarmalını aşmak ve çağdaş, demokratik,
güçlü ekonomiye sahip bir ülke olarak uluslararası platformda alması gereken
yere ulaşmak zorundadır. Ülkemizin ve halkımızın daha fazla fedakarlığa
ve zaman kaybına tahammülü kalmamıştır. Türk iş dünyası olarak, bu sıkıntılı
dönemi aşmak için geçmişte olduğu gibi, bu gün de üzerimize düşen her türlü
sorumluluğu üstleneceğimizi ancak alınmayan önlemlerin ve geciktirilen
adımların da takipçisi olacağımızı ifade etmek isterim.
Adaylık sürecinde siyasi ve ekonomik kriterler kadar önemli bir diğer
konu da AB müktesebatına uyum ve idari kapasitelerin güçlendirilmesidir.
Müktesebata uyum, bir çok alanda kapsamlı reformlar ve kurumsal yapılarda
önemli değişiklikler gerektirmektedir. AB Genel Sekreterliği’nin yoğun
çalışmaları ve ilgili kamu kuruluşlarının desteği ile, bugüne kadar uyum
yönünde atılan adımlar memnuniyet vericidir. Genel Sekreterliğin oluşturduğu
teknik komiteler aracılığı ile bu çalışmaları iş dünyası ve sivil toplum
örgütleri ile koordinasyon halinde yürütmesi de son derece sağlıklı ve
doğru bir yaklaşımdır.
Bilindiği gibi, tam üyelik sürecinde Avrupa Birliği, aday ülkelere mali
ve teknik destek sağlama yükümlülüğünü üstlenmektedir. AB’den beklentimiz,
Türkiye’nin adaylık süreci ihtiyaçları doğrultusunda, mali yardımlara bir
an önce işlerlik kazandırması ve varolan imkanları geliştirmesidir. Acil
finansal kaynağa ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, Avrupa Yatırım Bankası
tarafından sağlanan kredi imkanları da özellikle reel sektörün nefes almasını
sağlayacak ve ekonomimizin dinamizmini artıracaktır. Ancak AB’den en temel
beklentimiz, bu zor dönemde Türkiye’nin yanında olduğunu, uluslararası
platformlarda net bir biçimde ortaya koymasıdır. Bir aday ülke olan Türkiye’ye
vereceği bu destek, AB’nin temel ilkelerinden biri olan "dayanışma" prensibine
bağlılığının ve Türkiye ile bütünleşme konusundaki samimiyetinin
de kanıtı olacaktır.
Değerli Konuklar,
Türkiye dışındaki tüm aday ülkeler, tam üyelik müzakerelerinde hızla
ilerlemekte, ilk genişlemenin 2002 yılı sonundan itibaren gerçekleşmesi
beklenmektedir. Türkiye’nin, ilk genişlemeden önce müzakere masasına oturmak
için gerekli koşulları yerine getirmesi büyük önem taşımaktadır. Önümüzdeki
dönemde atılacak her somut adımın Türkiye’yi tam üyeliğe yaklaştıracağı,
alınması geciken her önlemin ise uzaklaştıracağı unutulmamalıdır.
AB ile 40 yıla yakın bir süredir devam eden ortaklık ilişkimiz, her
iki taraftan da kaynaklanan nedenlerle istenen hızda ilerlememiştir. Türkiye’nin
bu süreçte önüne çıkan fırsatları değerlendiremediği de hepimizce bilinmektedir.
Tam üyelik hedefinin gerçekleştirilmesine hiç olmadığı kadar yakın olduğumuz
bu dönemde, bu fırsatın da kaçırılmasına seyirci kalamayız. Seyirci kalırsak,
bunun hesabını gelecek kuşaklara veremeyiz.
Başta siyasetçilerimiz olmak üzere, toplum olarak, birey olarak bu projenin
şimdi, bugün hayata geçirilmesinin önemini kavramak ve ülkemizin çağdaş
dünyayla bütünleşmesinin önündeki tüm engelleri kaldırmak için çaba harcamak
zorundayız. Tüm kurumları ve kurallarıyla işleyen bir hukuk devletinin,
demokrasi ve insan haklarına saygının, güçlü bir ekonomin varolduğu bir
ülkede yaşamak bizim hakkımız ve bunu istiyoruz.
Bugün yaşamakta olduğumuz siyasi ve ekonomik sorunların kaynağında,
Türkiye’nin bu alanlarda çağdaş dünyanın uyguladığı kuralları ve kurumları
oluşturamamış olması yatmaktadır. Yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı
ve etkinliğinin sağlandığı, sivil toplum örgütlerinin de özgürce denetim
işlevini yerine getirebildiği bir sistemin oluşturulması için AB, önümüzde
en başarılı örnektir. AB ile bütünleşme hedefimizin temelinde, işte bu
dönüşümü gerçekleştirme özlemi yatmaktadır.
Bir devlet büyüğümüz, AB’yi "bir değerler manzumesi" olarak tanımlamıştı.
Çok doğrudur. Bu tanımlamaya bugün bir ilave yapmak istiyorum. "AB bir
kurallar manzumesidir". Bu kurallar bizim için de geçerli ve gereklidir.
Siyasetçilerimizin görevi, halkımızın istek ve talepleri doğrultusunda
bunun gereğini yapma irade, cesaret ve kararlılığını göstermektir.
Ancak Türkiye’nin dönüşümünü gerçekleştirmek hepimizin görevidir. Türkiye
krizleri yeni fırsatlara dönüştürme yeteneğini geçmişte kanıtlamıştır.
Bugün de bireysel ve kurumsal sorumlulukla yaratacağımız dayanışma ve ortak
enerji ile bu zorlu sınavı aşacağımıza içtenlikle inanıyorum.
Elbirliği ile özlediğimiz Türkiye’yi yaratacağız.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
|