Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
SEZER'İN KONUŞMASI
YILMAZ'IN KONUŞMASI
AB ANA SAYFA
21 ŞUBAT KRİZİ
AB logo Türkiye-AB İlişkileri

İKV'NİN TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ TOPLANTISI...
Eriş: Somut adımlar atılamadı...
23 Temmuz 2001

İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Yönetim Kurulu Başkanı Meral Gezgin Eriş, 38. Olağan Genel Kurul Toplantısı dolayısıyla düzenlenen "Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri" konulu toplantıda yaptığı konuşmada, Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde zamanın verimli kullanılamadığını, Kopenhag kriterlerine uyum yönünde somut adımlar atılamadığını söyledi. 

Eriş, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile AB ile ilişkilerden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın da katıldığı toplantıda, Bakanlık sayısının azaltılmasını ve kabinede revizyon yapılmasını istedi.
 

Eriş'in konuşmasından:

Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde zamanı verimli kullanmak çok önemlidir. Ancak Helsinki Zirvesi sonrasındaki dönemi, yaşanan ekonomik krizlerin de etkisiyle, Türkiye’nin yeterince iyi değerlendirebildiğini söylemek mümkün değildir. AB ile ilişkiler gündemin alt sıralarına itilmiş, tam üyelik müzakerelerinin başlamasının ön koşulu olan Kopenhag siyasi kriterlerine uyum yönünde somut adımlar atılamamıştır. 

Önümüzdeki yasama döneminde Meclis’in süratle ele almasını beklediğimiz anayasa değişiklikleri, Türk halkına yaraşır modern hukuk devletine ulaşılmasında önemli bir aşamayı teşkil edecektir. 

Siyasi kriterlere uyumla eşzamanlı olarak, ekonomik önceliklerin hayata geçirilmesi de halkımızın refah düzeyinin artmasını ve Avrupa Birliği tam üyeliğine giden sürecin hızlanmasını sağlayacaktır. 

Beklenen siyasi istikrar ve güven ortamının bir türlü sağlanamaması, piyasalardaki aşırı dalgalanmaların sürmesine neden olmakta, ekonomide taşlar yerine oturamamaktadır. Verimsiz siyasi tartışmalara artık son verilmelidir. Koalisyon liderleri, Hükümet içinde mevcut olduğunu varsaydıkları sanal uyum ve uzlaşma pahasına sürdürdükleri kabine revizyonu yapmama dirençlerini bir tarafa bırakmalıdır. Bakanlar Kurulu, hem bakan sayısının azaltıldığı hem de ehliyetleri ve programa inançları ile siyasi istikrarı sağlayacak nitelikteki bakanlardan müteşekkil biçimde yeniden oluşturulmalıdır. Kabine revizyonu hemen, hiç gecikilmeden yapılmalıdır.
 

İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Yönetim Kurulu Başkanı Meral Gezgin Eriş'in konuşması şöyle:
(23 Temmuz 2001)

Sayın Cumhurbaşkanım, 
Sayın Başbakan Yardımcım, 
Sayın Valim,
Sayın Başkanlar, 
Değerli Konuklar, 
Medyamızın Değerli Temsilcileri,

İktisadi Kalkınma Vakfı’nın 38. Genel Kurulu vesilesiyle düzenlenen, "Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri" konulu toplantıya hoşgeldiniz. Öncelikle, yoğun programları içinde zaman ayırma lütfunda bulunarak  toplantımızı onurlandıran Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’e ve Başbakan Yardımcımız Sayın Mesut Yılmaz’a huzurlarınızda bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Kendilerinin, Türkiye-AB ilişkileri konusundaki görüş ve değerlendirmelerini dinlemek, bizler için aydınlatıcı ve yol gösterici olacaktır.

Türkiye - AB ortaklık ilişkisi, Helsinki Zirvesi’nde ülkemizin adaylığının teyid edilmesiyle birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Bu yeni dönemde Türkiye’nin öncelikli hedefi, Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirerek üyelik müzakerelerine bir an önce başlamak ve eş zamanlı olarak ekonomik kriterlere ve AB müktesebatına uyum yönünde ilerleme sağlamaktır.

Geçtiğimiz dönemde Katılım Ortaklığı Belgesi’nin ve Ulusal Program’ın onaylanması, her iki tarafın yükümlülüklerini somutlaştırmıştır. Bu süreçte Avrupa Birliği’nin yükümlülüğü, gerçekleştireceği reformları desteklemek amacıyla Türkiye’ye mali ve teknik yardımda bulunmak, ülkemizin yükümlülüğü ise Ulusal Program’da ortaya koyulan öncelikleri, öngörülen takvim doğrultusunda hayata geçirmektir.

Bilindiği gibi, Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde zamanı verimli kullanmak çok önemlidir. Ancak Helsinki Zirvesi sonrasındaki dönemi, yaşanan ekonomik krizlerin de etkisiyle, Türkiye’nin yeterince iyi değerlendirebildiğini söylemek mümkün değildir. AB ile ilişkiler gündemin alt sıralarına itilmiş, tam üyelik müzakerelerinin başlamasının ön koşulu olan Kopenhag siyasi kriterlerine uyum yönünde somut adımlar atılamamıştır. 

Siyasi kriterlere uyum, aslında halkımızın uzun süredir özlemini duyduğu ve demokrasimizi çağdaş ülkeler düzeyine yükseltecek reformları içermektedir. Partilerarası Uzlaşma Komisyonu tarafından üzerinde görüş birliğine varılan ve önümüzdeki yasama döneminde Meclis’in süratle ele almasını beklediğimiz anayasa değişiklikleri, Türk halkına yaraşır modern hukuk devletine ulaşılmasında önemli bir aşamayı teşkil edecektir. Aralarında, idam cezasının kaldırılması,  ifade özgürlüğünün genişletilmesi gibi Birliğin Türkiye’den Kopenhag siyasi kriterleri çerçevesindeki beklentilerinin ve Türk toplumunun özlemlerinin yer aldığı toplam 37 değişiklik önerisinin, en kısa sürede hayata geçirilmesi son derece önemlidir. Şüphesiz, 2001 yılının sonbaharında Avrupa Birliği Komisyonu tarafından yayınlanacak olan Türkiye İlerleme Raporu öncesinde bu değişikliklerin tamamlanması adaylık sürecini kısaltacaktır.

Siyasi kriterlere uyumla eşzamanlı olarak, ekonomik önceliklerin hayata geçirilmesi de halkımızın refah düzeyinin artmasını ve Avrupa Birliği tam üyeliğine giden sürecin hızlanmasını sağlayacaktır. Türkiye, Gümrük Birliği ile bu yönde çok önemli bir mesafe katetmiş ve toplam dış ticaretimizin yaklaşık % 50’sini gerçekleştirdiğimiz AB iç pazarına büyük ölçüde entegre olmuştur. Ülkemiz, çeşitli olumsuz şartlara ve AB’den hiçbir mali destek almamasına karşın, Gümrük Birliği’ni tamamlayarak gerek mevzuat açısından gerek ekonomik açıdan AB’ye uyum potansiyelini kanıtlamıştır. 

Bu noktada izninizle, son dönemde Gümrük Birliği konusunda yapılan bazı eleştirilere de değinmek istiyorum. Bilindiği gibi, son yıllarda AB lehine giderek artmakta olan dış ticaret açığımız nedeniyle ülkemizin GB’den zarar gördüğü görüşü dile getirilmektedir. Kuşkusuz Gümrük Birliği’nin eleştirilecek pek çok yönü vardır. Ancak bu eleştiriler yapılırken, GB sürecinin aslında 1971 yılında başladığı, 1996 yılı başında da tamamlandığı unutulmamalıdır. Türkiye, 1970’li yılların başından  itibaren sanayi ürünlerini gümrüksüz olarak AB’ye ihraç edebilmiş, 1980’li yılların ortalarından başlayarak belirli ürünlerde kota uygulaması dışında bir ticari engelle karşılaşmamıştır. Bu imkanın sağladığı değişim gözardı edilerek, değerlendirmelerin sadece Türkiye’nin yükümlülüklerini tamamladığı noktadan başlatılması, eksik ve yanıltıcı olacaktır. Bunun da ötesinde, Gümrük Birliği değerlendirilirken, 1996-2001 dönemindeki iç ve dış dinamikler göz ardı edilmemelidir. Uluslararası alanda krizlerin yaşandığı, ülke içinde siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanamadığı bir dönemde, Gümrük Birliği’nin tek başına dış ticaret dengesizliğinin kaynağı olması sözkonusu değildir. Ayrıca, tam üyelik yönündeki önemli bir aşamayı teşkil eden Gümrük Birliği değerlendirilirken, sadece dış ticaret rakamlarının değil,  üretim süreçleri, kalite altyapısı ve rekabet gücü üzerindeki olumlu etkilerin de incelenmesi gereklidir. Bugün yapılması gereken, Gümrük Birliği’nin işleyişinden kaynaklanan sorunların giderilmesi yönünde, öngörülen işbirliği ve  danışma mekanizmalarının sürekli ve sağlıklı bir biçimde işletilmesi ve sorunların bu mekanizmalar aracılığı ile çözülmesidir. 

Kısaca değinmek istediğim bir başka husus, AB ile entegrasyonun güçlenmesinde ve ekonomik kalkınmanın hızlanmasında son derece önemli yere sahip olan doğrudan yabancı yatırımlar konusudur. Ülkemize gelen yabancı sermaye yatırımları, Türkiye’nin potansiyeli ve uluslararası sermaye hareketlerinin büyüklüğüne uygun düzeyde olmaktan uzaktır. Bu dengesizliğin giderilmesi için, ülkemizde gerekli yasal düzenlemelerin ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesi, siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanarak sürdürülmesi ve tüm bunlara paralel olarak, AB ile bütünleşme perspektifinin uluslararası piyasalarda net bir biçimde anlaşılmasının sağlanması gerekmektedir. 

Değerli Konuklar, 

Türkiye ile AB arasındaki entegrasyonun geliştirilebilmesi için,  ekonomimizin AB ülkeleri ile rekabet edebilir bir seviyeye gelmesi yaşamsal önemdedir. Oysa ard arda yaşadığımız krizler nedeniyle ekonomimiz büyük yara almıştır. İyi yönetilmeyen bir ülkede, ne ekonomik kalkınmanın ne de sürdürülebilir insani gelişmenin sağlanamayacağını açıkça ortaya koyan bu süreç, başta yönetim seviyesinde olmak üzere toplumsal yaşamı ilgilendiren tüm alanlarda köklü bir değişim anlayışının bir an önce hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Yaşanan bunalım nedeniyle, değişik sektörlerde ve çeşitli kademelerde birçok kişi işini kaybetmiş, üretim durmuş, sanayi sektörü başta olmak üzere ekonominin tüm faaliyet alanlarında önemli ölçüde küçülme yaşanmış, toplumun tüm kesimlerinde büyük tahribat ve güvensizlik ortamı oluşmuştur.

Tüm bunlar şüphesiz kaygı verici niteliktedir, ancak ülkemiz için esas yıkım, geleceğe yönelik umutlarımızı rafa kaldırmamızla ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ekonomimizi güçlendirmek ve sorunların üstesinden gelmek için daha fazla çaba sarfetmekten başka şansımız yoktur. Bu noktada halihazırda uygulanmakta olan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının önemli bir fırsat oluşturduğunu belirtmek isterim. IMF ve Dünya Bankası tarafından sağlanan destek ve programın hayata geçirilmesi yönünde kaydedilen aşamalar, olumlu gelişmelerdir. Ancak yeterli değildir. Beklenen siyasi istikrar ve güven ortamının bir türlü sağlanamaması, piyasalardaki aşırı dalgalanmaların sürmesine neden olmakta, ekonomide taşlar yerine oturamamaktadır. Verimsiz siyasi tartışmalara artık son verilmelidir. Koalisyon liderleri, Hükümet içinde mevcut olduğunu varsaydıkları sanal uyum ve uzlaşma pahasına sürdürdükleri kabine revizyonu yapmama dirençlerini bir tarafa bırakmalıdır. Bakanlar Kurulu, hem bakan sayısının azaltıldığı hem de ehliyetleri ve programa inançları ile siyasi istikrarı sağlayacak nitelikteki bakanlardan müteşekkil biçimde yeniden oluşturulmalıdır. Kabine revizyonu hemen, hiç gecikilmeden yapılmalıdır. Bu, güveni oluşturmanın olmazsa olmaz koşuludur. İkinci adım, koalisyon liderleri ve tek tek bakanların programa inançlarını, ekonomiyi düzlüğe çıkarma kararlılıklarını kanıtlayacak uygulamaları, yine hemen, hiç gecikmeden ortaya koymalarıdır. Ancak etkin, gerçekten uyumlu, kararlı, sorunları ve çözümleri bilen ve bildiğini uygulama iradesine sahip bir hükümet, ihtiyacımız olan güven ve istikrarın oluşmasını sağlayabilecektir. İstikrarın sürdürülebilmesi için ise , üretim ve ihracatın artırılması yaşamsal önem taşımaktadır. Hükümet, bu amaca yönelik çözümleri, krizden birinci derecede etkilenen reel sektörle işbirliği içinde üretmelidir.

Bu noktada, Türkiye’nin söz konusu program kapsamındaki hedeflerinin, Ulusal Programın ekonomik öncelikleriyle örtüşüyor olmasının önemini de vurgulamak  isterim. Ekonomide gerçekleştirilecek kapsamlı reformlar, ülkemizin AB ile bütünleşme sürecini de önemli ölçüde hızlandıracaktır. Türkiye, artık bu kronik hale gelen kriz sarmalını aşmak ve çağdaş, demokratik, güçlü ekonomiye sahip bir ülke olarak uluslararası platformda alması gereken yere ulaşmak zorundadır. Ülkemizin ve halkımızın daha fazla fedakarlığa ve zaman kaybına tahammülü kalmamıştır. Türk iş dünyası olarak, bu sıkıntılı dönemi aşmak için geçmişte olduğu gibi, bu gün de üzerimize düşen her türlü sorumluluğu üstleneceğimizi ancak alınmayan önlemlerin ve geciktirilen adımların da takipçisi olacağımızı ifade etmek isterim.

Adaylık sürecinde siyasi ve ekonomik kriterler kadar önemli bir diğer konu da  AB müktesebatına uyum ve idari kapasitelerin güçlendirilmesidir. Müktesebata uyum, bir çok alanda kapsamlı reformlar ve kurumsal yapılarda önemli değişiklikler gerektirmektedir. AB Genel Sekreterliği’nin yoğun çalışmaları ve ilgili kamu kuruluşlarının desteği ile, bugüne kadar uyum yönünde atılan adımlar memnuniyet vericidir. Genel Sekreterliğin oluşturduğu teknik komiteler aracılığı ile bu çalışmaları iş dünyası ve sivil toplum örgütleri ile koordinasyon halinde yürütmesi de son derece sağlıklı ve doğru bir yaklaşımdır.

Bilindiği gibi, tam üyelik sürecinde Avrupa Birliği, aday ülkelere mali ve teknik destek sağlama yükümlülüğünü üstlenmektedir. AB’den beklentimiz, Türkiye’nin adaylık süreci ihtiyaçları doğrultusunda, mali yardımlara bir an önce işlerlik kazandırması ve varolan imkanları geliştirmesidir. Acil finansal kaynağa ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, Avrupa Yatırım Bankası tarafından sağlanan kredi imkanları da özellikle reel sektörün nefes almasını sağlayacak ve ekonomimizin dinamizmini artıracaktır. Ancak AB’den en temel beklentimiz, bu zor dönemde Türkiye’nin yanında olduğunu, uluslararası platformlarda net bir biçimde ortaya koymasıdır. Bir aday ülke olan Türkiye’ye vereceği bu destek, AB’nin temel ilkelerinden biri olan "dayanışma" prensibine bağlılığının ve Türkiye ile bütünleşme  konusundaki samimiyetinin de kanıtı olacaktır.

Değerli Konuklar,

Türkiye dışındaki tüm aday ülkeler, tam üyelik müzakerelerinde hızla ilerlemekte, ilk genişlemenin 2002 yılı sonundan itibaren gerçekleşmesi beklenmektedir. Türkiye’nin, ilk genişlemeden önce müzakere masasına oturmak için gerekli koşulları yerine getirmesi büyük önem taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde atılacak her somut adımın Türkiye’yi tam üyeliğe yaklaştıracağı, alınması geciken her önlemin ise uzaklaştıracağı unutulmamalıdır. 

AB ile 40 yıla yakın bir süredir devam eden ortaklık ilişkimiz, her iki taraftan da kaynaklanan nedenlerle istenen hızda ilerlememiştir. Türkiye’nin bu süreçte önüne çıkan fırsatları değerlendiremediği de hepimizce bilinmektedir. Tam üyelik hedefinin gerçekleştirilmesine hiç olmadığı kadar yakın olduğumuz bu dönemde, bu fırsatın da kaçırılmasına seyirci kalamayız. Seyirci kalırsak, bunun hesabını gelecek kuşaklara veremeyiz. 

Başta siyasetçilerimiz olmak üzere, toplum olarak, birey olarak bu projenin şimdi, bugün hayata geçirilmesinin önemini kavramak ve ülkemizin çağdaş dünyayla bütünleşmesinin önündeki tüm engelleri kaldırmak için çaba harcamak zorundayız. Tüm kurumları ve kurallarıyla işleyen bir hukuk devletinin, demokrasi ve insan haklarına saygının, güçlü bir ekonomin varolduğu bir ülkede yaşamak bizim hakkımız ve bunu istiyoruz. 

Bugün yaşamakta olduğumuz siyasi ve ekonomik sorunların kaynağında, Türkiye’nin bu alanlarda çağdaş dünyanın uyguladığı kuralları ve kurumları oluşturamamış olması yatmaktadır. Yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı ve etkinliğinin sağlandığı, sivil toplum örgütlerinin de özgürce denetim işlevini yerine getirebildiği bir sistemin oluşturulması için AB, önümüzde en başarılı örnektir. AB ile bütünleşme hedefimizin temelinde, işte bu dönüşümü gerçekleştirme özlemi yatmaktadır.

Bir devlet büyüğümüz, AB’yi "bir değerler manzumesi" olarak tanımlamıştı. Çok doğrudur. Bu tanımlamaya bugün bir ilave yapmak istiyorum. "AB bir kurallar manzumesidir". Bu kurallar bizim için de geçerli ve gereklidir. 

Siyasetçilerimizin görevi, halkımızın istek ve talepleri doğrultusunda bunun gereğini yapma irade, cesaret ve kararlılığını  göstermektir. Ancak Türkiye’nin dönüşümünü gerçekleştirmek hepimizin görevidir. Türkiye krizleri yeni fırsatlara dönüştürme yeteneğini geçmişte kanıtlamıştır. Bugün de bireysel ve kurumsal sorumlulukla yaratacağımız dayanışma ve ortak enerji ile bu zorlu sınavı aşacağımıza içtenlikle inanıyorum. 
 

Elbirliği ile özlediğimiz Türkiye’yi yaratacağız.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
 



(23 TEMMUZ 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.