Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in konuşması şöyle: (20 Kasım 2000)
Türk İş Dünyasının Değerli Temsilcileri
Değerli Konuklar,
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun Genel Kurul Toplantısı nedeniyle,
iş dünyamızın seçkin temsilcileriyle birarada bulunmaktan büyük mutluluk
duyuyorum.
Dünyayı iki kampa bölen siyasal kutuplaşmanın sona ermesinin ardından,
uluslararası ilişkilerde, tarihin akışını etkileyen köklü değişimlerin
ortaya çıktığı bir dönemden geçmekteyiz. Uluslararası ortamda, yakın bir
süre öncesine değin belirleyici rol oynamış olan geleneksel güçler yerlerini
yeni güçlere, yeni ögelere bırakmaktadır. Artık yirminci yüzyılın siyasal
kavramlarıyla ve yaklaşımlarıyla düşünmemiz, politikalarımızı bunlarla
oluşturmamız da güçleşmiştir. Yüzyılımızda, politikalarımızı yeni bir anlayışla
ve koşulların hızlı değişimine uygun bir biçimde oluşturmamız gerekmektedir.
Türkiye'nin yer aldığı coğrafya başta olmak üzere, tüm dünyayı etkileyen
bu siyasal değişimle eşzamanlı olarak, teknolojik alanda da başdöndürücü
bir dönüşüm yaşamaktayız. Bu dönüşüm, yüzlerce yıldan bu yana ülkeleri,
ulusları ve ekonomileri birbirinden ayıran duvarların büyük ölçüde ortadan
kalkmasına yol açmış ve yepyeni dinamikleri harekete geçirmiştir. Siyasal
alanda olduğu gibi, ekonomik, mali ve ticari alanlarda da politikalarımızı
oluştururken yeni kavram ve araçlardan yararlanmamız zorunluluğu doğmuştur.
Günümüzün dünyasında, kendi kaynaklarıyla tekbaşına yeterli bir ülkenin
varlığını düşünemeyeceğimiz gibi, uluslararası piyasalardaki, borsalardaki,
araştırma-geliştirme alanındaki, iletişim teknolojisindeki değişikliklerin
etkilemediği bir ülke bulmak da olanaksızdır. 1997 yılında Güneydoğu Asya'da
yaşanan mali bunalımın geniş çaplı yansımaları bugün de duyulmaktadır.
Avrupa ya da Amerikan ekonomisindeki en küçük dalgalanmalar, tüm devletlerin
önlem almalarını gerektiren sonuçlar doğurmaktadır.
Yukarıda değindiğim iki genel gelişmenin bir sonucu olarak bugün uluslararası
ilişkilerin içeriğini ve yönünü belirleyen temel etkenlerin, ekonomik canlılık
ve bu canlılığın ayakta tutulmasını sağlayacak süreklilik olduğu belirtilebilir.
Küreselleşen dünyada, bir ülkenin dış politikasının oluşturulmasında
ve uluslararası toplum içindeki ağırlığının belirlenmesinde, ekonomik alandaki
başarısı temel rol oynamaktadır.
Türkiye'nin de, yirmibirinci yüzyıla damgasını basacak olan bu yeni
yönelimin dışında kalması olanaksızdır. Büyük Önder Atatürk'ün gösterdiği
çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ereğine uygun olarak Türkiye, küreselleşmenin
yarattığı olanaklardan yararlanmak, saydam bir ekonomik politikayla dış
dünyaya daha çok açılmak, uluslararası ekonomiyle bütünleşmek ve rekabet
gücünü artırmak zorundadır.
Türkiye'nin önüne, kendi bölgesinin ekonomik dinamosu olma olanağı çıkmıştır.
Ülkemizin ekonomik sınırları, siyasal sınırlarının ötesine geçmiştir. Komşularımızın
ve ticaret ortağımız olan ülkelerin Türkiye'den beklentileri artmıştır.
Bu nedenle, ekonomik gücümüzü daha iyi değerlendirmeli ve Türkiye'yi ağırlığı
olan bir ekonomik oyuncu durumuna getirmeliyiz.
Gerçekten, yapısal bir değişim içinde bulunan Türk ekonomisi, özel kesimimizin
öncülüğünde, girişimcilerimizin dinamizmiyle dünyaya açılmaktadır. Bugün
dış ticaretinin yüzde 60'tan fazlasını Avrupa Birliği ülkeleriyle gerçekleştiren
Türkiye, ürünlerini yoğun bir rekabetin yaşandığı piyasalarda kabul gören
bir düzeye çıkarmıştır. Fiyat-kalite ilişkisi yönünden sunduğu uygun olanakları
Avrupa pazarında kabul ettirmiş olan mal ve hizmet üreticisi girişimcilerimiz,
serbest piyasa koşulları çerçevesinde, bölgedeki üstünlüklerini de kullanarak,
başta Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya olmak üzere dünya piyasalarında
başat bir rol oynayabilecek olgunluğa erişmiştir.
Avrasya'da yalnızca jeostratejik yönden değil, ekonomik yönden de önemli
bir konuma gelmekte olan Türkiye, bölgesinde barış ve istikrarın korunmasına,
ekonomik işbirliğinin geliştirilmesine ve ulusların yaşam düzeylerinin
yükseltilmesine özel önem vermektedir. Bu anlayışla, bölgemizdeki barış
çabalarını ve çoktaraflı işbirliği girişimlerini etkin biçimde desteklemekteyiz.
Türkiye'nin, neredeyse iki yüzyıldır süren Batıya yönelimi, bu ekonomik
ve siyasal açılım olgusuyla yeni bir aşamaya girmiştir. Batı kurumlarıyla
bütünleşmek ve bu bağlamda Avrupa Birliği'ne tam üye olmak ereğimizdir.
Geçen yıl Aralık ayında Helsinki'de düzenlenen Avrupa Birliği Zirvesinde
ülkemizin Avrupa Birliği'ne adaylığının resmen kabul edilmesiyle, Avrupa
ile ilişkilerimiz yönünden de yeni bir döneme girilmiştir. Burada hemen
belirtmeliyim ki, Türkiye, kendi halkının istemleri doğrultusunda Kopenhag
ölçütlerini benimseyip yaşama geçirmeye kararlıdır. TBMM ve Hükümetimiz
bu yönde gerekli yasal ve yönetsel düzenlemeleri yapmaktadır. Avrupa Birliği'ne
uyum sürecinde tam üyeliğin gereklerini yerine getirerek en kısa zamanda
üyelik görüşmelerine geçeceğimizi ummaktayız.
Bununla birlikte, tam üyelik sürecinde bütün görev ve yükümlülüklerin
aday ülkelerin omuzlarında olmadığı gözden uzak tutulmaması gereken bir
gerçektir. Türkiye, Kopenhag ölçütlerini yaşama geçirmek için çalışmalar
gerçekleştirirken, Avrupalı ortaklarımızın da bu çabalarımıza yapıcı destek
vermeleri, özellikle mali yardım konusunda üzerlerine düşeni yerine getirmeleri
de önem taşımaktadır.
Avrupa Birliği, Türkiye'yi tam üye olarak bünyesine kabul ettiğinde,
canlı ve nitelikli insan gücüyle, gelişmiş ekonomisiyle, dünyanın çeşitli
bölgelerine ulaşma yeteneğine sahip özel kesimiyle, jeostratejik konumuyla
çok önemli bir üye kazanmış olacaktır. Bir başka deyişle, Avrupa Birliği
Türkiye'ye katkılarda bulunacağı gibi, Avrupa Birliği üyesi Türkiye, bu
kuruluşa yeni bir güç, farklı bir boyut kazandıracaktır.
Bu çerçevede, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından 8 Kasım tarihinde
açıklanan Katılım Ortaklığı Belgesi ile Avrupa Parlamentosunun 15 Kasım'da
Türkiye ile ilgili olarak kabul ettiği karara kısaca değinmek istiyorum.
Katılım Ortaklığı Belgesinin "kısa dönemli hedefler" bölümünde Kıbrıs
konusuna yer verilmiş olması, ne yazık ki Helsinki sonrası dönemde Avrupa
Birliği ile aramızda oluşmuş bulunan ortak anlayışı yansıtmamaktadır. Helsinki
Zirvesinden bu yana geçen bir yıl içinde Avrupalı dostlarımıza her vesileyle
vurguladığımız gibi, Kıbrıs sorununa çözüm bulma çabalarıyla ülkemizin
Avrupa Birliği'ne adaylığı arasında herhangi bir bağlantı kurulmasını kabul
etmemiz olanaklı değildir. Burada bu noktayı bir kez daha dile getirmekte
yarar görüyorum.
Benzer biçimde, Avrupa Parlamentosunun sözde Ermeni soykırımı ile sözde
Kürt sorununa yer veren, Türk askerlerinin Kıbrıs'tan çekilmesini isteyen
kararını da ciddiye almamız ve kabul etmemiz sözkonusu değildir. Bu kararın,
Avrupa Parlamentosunun görüşlerini yansıttığı ve Avrupa Birliği Bakanlar
Konseyi'ni bağlamadığı yönündeki savları da inandırıcı bulmuyoruz. Çünkü,
Avrupa Parlamentosunun kararı, tarihsel ve siyasal gerçekleri ve Türk kamuoyunun
duyarlılıklarını gözardı ettiği gibi, Helsinki sonrasında Avrupa Birliği
ile aramızda varılan anlayışı ve tam üyelik sürecinin karşılıklı yükümlülüklerini
hiçe sayan bir yaklaşımı ortaya koymaktadır.
Bütün bu gelişmelere karşın ülkemiz, Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinin
gereklerinin hızla ve kararlılıkla yerine getirilmesi yönündeki çalışmalarını
eşgüdümlü bir biçimde sürdürecektir. Amacımız, Avrupa Birliği istiyor diye
değil, halkımız hak ettiği için bu sürecin gereklerini yerine getirmek
olmalıdır.
Türk iş dünyasının değerli temsilcileri,
Sayın konuklar,
Dünyanın Avrupa'dan ibaret olmadığının da bilincindeyiz. Avrasya'da,
Ortadoğu'da, hatta daha uzak bölgelerde ekonomik gücünü özel kesiminin
deneyim ve becerileriyle kanıtlamış olan ülkemiz, uluslararası bir oyuncu
olarak giderek daha geniş ve daha çeşitli hedeflere yönelmektedir.
Örneğin, Türkiye bugün Ortadoğu'ya ve Körfez Bölgesine daha çok önem
vermek zorundadır. Afrika Kıtası ve Latin Amerika, yeni ufuklar arayan
girişimcilerimize yeni olanaklar sunmakta, işbirliği ortamları yaratmaktadır.
Toplam 3 milyara yaklaşan nüfusa ve 2,5 trilyon Dolarlık dış ticaret
hacmine sahip olan Uzakdoğu ülkelerine ve özellikle Çin Halk Cumhuriyeti'ne
yeni bir gözle bakmamızın da zamanı gelmiştir.
Komşumuz ve önemli ticaret ortağımız Rusya Federasyonu ile geniş alanlara
yayılmış bulunan ekonomik ve ticari ilişkilerimizi, günün koşullarına uygun
biçimde güçlendirmeli ve bu ülke ile aramızda var olan olanaklardan daha
fazla yararlanmalıyız.
Tarihsel olduğu kadar sıkı ekonomik ilişkilerle de bağlı olduğumuz Balkan
ülkeleri ile dost ve kardeş Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetleri, ekonomik
açılım politikamızda önemli bir yere sahiptir. Bu ülkelerle aramızdaki
ekonomik ve ticari ilişkileri de yeniden tanımlamamız ve kurumsal yapılara
kavuşturmamız bir zorunluluk durumuna gelmiştir.
Tüm bu konularda özel kesimimize ve bu bağlamda Dış Ekonomik İlişkiler
Kurulu'na önemli görevler düştüğü kanısındayım. İşadamlarımız, birey ya
da firma olarak çabalarını sürdürürken, kendilerine kurumsal yapıyı sağlayacak,
varolan olanakları küresel düzeyde değerlendirecek, konulara orta ve uzun
erimli yaklaşabilecek, onlara hem yardımcı, hem yol gösterici olabilecek
bir kuruluşa gereksinimleri vardır. Şunu mutlulukla belirtmeliyim ki, Dış
Ekonomik İlişkiler Kurulu 14 yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede bu
işlevi büyük bir sorumluluk duygusuyla üstlenmiş ve başarıyla yerine getirmiştir.
Bugün 56 ülkeyle aramızda iş konseyleri kurulmuş olması, bu başarının kanıtıdır.
Bizi en çok umutlandıran nokta ise, DEİK'in 9 önemli özel kesim kuruluşu
tarafından ortaklaşa kurulmuş olması, başka bir anlatımla özel kesimin
kendi gereksinimleri doğrultusunda kendi örgütlenmesini oluşturması, devletin
yanında ve onunla omuz omuza ülke ekonomisinin sorumluluklarını üstlenmesidir.
Bu çerçevede, Türkiye'nin dış tanıtımında DEİK'in başarılı çalışmalarını
özellikle vurgulamak ve takdirlerimizi de ayrıca belirtmek isteriz.
Kurulun, iş konseyleri aracılığıyla yürüttüğü etkinlikler, karşılıklı
bilgi akışının sağlanması ve bu bağlamda işadamları arasında doğrudan temaslara
olanak sağlaması, ortaya çıkabilecek engellerin aşılması bakımından çok
yararlı bir işlev görmektedir.
Türk iş dünyasının Değerli Temsilcileri,
Günümüzde uluslararası ekonomik ilişkilerde özel kesimin öncü rolü artık
tartışılamaz bir gerçek olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Çağdaş devletin
görevi, özel kesime destek vermek ve özel kesimin gerek ülke içinde, gerek
uluslararası düzeyde işleyişini, ulusal çıkarları da gözeten bir temel
üzerinde kolaylaştırmak, bunun için gerekli ulusal ve uluslararası hukuksal
altyapıyı oluşturmaktır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde tüm dünyada gözlemlemekte olduğumuz bir
olgu, ekonomi yönetiminin yeniden düzenlenmesi, devletin ekonomi alanındaki
görevlerinin yeniden tanımlanmasıdır.
Devletin bir görevi de, kuralların herkes için doğru ve herkes için
aynı biçimde uygulanmasını sağlamaktır. Hukuk devleti ilkesinin, kurallar
yönünden yaşama geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Başta yönetenler olmak
üzere kurallara herkes uymak zorundadır. Bunun sağlanması, devlet ile özel
kesim arasında belirsizliği giderecek, karşılıklı güveni artıracaktır.
Belirsizliklerden arındırılmış, tüm kurallarıyla işleyen, yolsuzluğu yapanın
yanına kar bırakmayan, saydam bir ekonomik yapının oluşturulması temel
hedefimizdir.
Toplumun etik ve hukuksal kurallarını bozan, dar bir çevreye kamu kaynaklarından
büyük çıkarlar sağlanmasına olanak veren, kıt kaynakların eşitlik ve adalet
ilkelerine uygun olarak kullanımına engel olan tüm siyasal, yönetsel ve
ekonomik yolsuzluklarla savaşım üzerinde özenle durulması ve sonuna kadar
gidilmesi gereken bir boyut kazanmıştır. Yolsuzluğun türedi zenginlerinin
ülke ekonomisine egemen olmalarına olanak verilmemelidir.
Ekonomik istikrar programını kararlılıkla uygulamakta olması, ekonomimizin
yakın bir gelecekte sağlıklı temeller üzerinde işlemesinin sağlanacağı
yönündeki umutlarımızı artırmaktadır. Hükümetimizin bu çabalarının, özel
kesimimizin beklentilerine geniş ölçüde yanıt verdiğine inanıyorum.
Kamu ile özel kesim arasında var olan iletişim eksikliğinin ortadan
kaldırılması yönünde de çaba harcamak zorundayız. Kamu ile özel kesim,
birbirine yabancı, hatta rakip iki öge değil, birbirini tamamlayan ve aynı
ulusal çıkarların geliştirilmesi doğrultusunda çaba harcayan birimler durumuna
gelmelidir. Kendi içimizdeki bu iletişim eksikliğini gidermemizin, dış
dünyayla aramızdaki iletişim eksikliğinin ortadan kaldırılmasına ve böylelikle
tanıtım sorunu olarak algıladığımız sorunun da büyük ölçüde çözülmesine
yardımcı olacağına inanıyorum.
Değerli Konuklar,
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu bünyesinde etkinlik gösteren iş konseylerinin
bugüne kadar kaydetmiş oldukları olumlu gelişmelerin bir başlangıç olduğunun
bilincindeyiz. Deneyimlerinizden elde etmiş olduğunuz girişimcilik ruhu,
kazanımlarınızın ve birikimlerinizin, ülkemizin yurtdışı ekonomik ve ticari
ilişkilerinin gelişmesinde, çeşitlenmesinde ve artmasında etkin rol oynayacağına
inanıyorum.
Başarılarınızın sürmesi dileğiyle, hepinizi saygıyla selamlarım.
|