| Değerli misafirler,
Uluslararası ilişkilerin dokusunda meydana gelen köklü değişim ve dönüşümler
dış politika aktörlerini de çeşitlendirmiştir. Sivil toplum örgütlerinin
faaliyetlerinin yoğunluğu artık bir ülkenin dış politika alanındaki etkinliğinin
vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Türkiye-AB Derneği’nin çalışmalarını
bu bağlamda takdirle karşılıyorum. AB’nin Helsinki Zirvesi’yle ilgili bu
toplantıyı fevkalade önemli, yararlı ve zamanlı bir girişim olarak görüyor,
tertipleyenleri kutluyorum.
Cardiff Zirvesi’nin ardından da Türkiye-AB Derneği 19 Haziran 1998’de
benzer bir toplantı düzenlemişti. O tarihteki duygularımızı hatırlıyorum.
1997 Aralık ayında yapılan AB Zirvesi’nin Türkiye’ye karşı ayrımcılık getiren
kararlarının yarattığı derin bir hayal kırıklığı içindeydik. Geçtiğimiz
elli yıl boyunca birlikte müdafaa ettiğimiz ortak değerlere karşı bir haksızlık
olarak da telakki ettiğimiz bu ayrımcılığa karşı tepki doluyduk. O toplantıda
yaptığım konuşmada, “Lüksemburg Zirvesi kararlarıyla Türkiye’ye karşı yapılmış
olan ayrımcılık Türk halkını incitmiştir. Bu ayrımcılığa karşı 14 Aralık
1997 tarihli hükümet açıklamasıyla gereken tepki gösterilmiştir. Türkiye
bu tepkisinde yalnız da kalmamıştır. Türkiye’ye karşı haksızlık yapıldığı
kanaati Avrupa’daki dostlarımız tarafından olduğu kadar ABD tarafından
da paylaşılmaktadır. Avrupa Birliği’nin gelecekteki yapısının da şekillendiği
bir dönemde Türkiye-AB ilişkilerinin talihsiz bir tıkanıklıkla karşı karşıya
kalması tabiatıyla arzu edilmeyen bir gelişmedir. Bununla beraber, Türkiye
büyük bir devlettir. Hisleriyle hareket etmez.. Bu kere de serinkanlı davranmaya
devam edecektir. Zira, dış politikada iyi ya da kötü Ôson’ yoktur. Dış
politika, inişleri ve çıkışları olan bir süreçtir. Ulusal hedeflerin gerçekleşmesi
bazen zaman alır. Ancak, haklılığımıza inancımızı yitirmezsek, yolumuza
kararlılıkla devam edersek varacağımız yere varmaktan bizi kimse alıkoyamaz”
demiştim. Bu doğrultuda tarafımızdan her düzeyde yoğun çaba sarfedilmiştir.
Bu çabalarımızda demokratik ve çoğulcu Avrupa’nın dostları bizimle birlikte
mücadele etmişlerdir. Bu ağır işleyen bir süreç olmuştur. Ancak, her geçen
gün ve her zirvede gelişme kaydederek Helsinki’ye kadar gelinmiştir. Helsinki’de
alınan kararla nihayet iki yıl önceki tarihi hata düzeltilmiştir. Bu büyük
bir başarıdır. Bu başarıda payı olan herkese başta Sayın Başbakan olmak
üzere devletim ve milletim adına teşekkür ediyorum. Burada biraz evvel
konuşan Sayın İrtemçelik’e de teşekkür ediyorum, Avrupa Birliği üyesi tüm
dostlarımıza da teşekkür ediyorum. AB dönem başkanı Finlandiya’nin Cumhurbaşkanı
değerli dostum Sayın Ahtisaari’ye ve Finlandiya Başbakanı Sayın Lipponen,
Fransa Cumhurbaşkanı dostum Sayın Chirac, Avusturya Cumhurbaşkanı dostum
Sayın Klestil, Almanya Başbakanı dostum Sayın Schröder, İngiltere Başbakanı
dostum Sayın Blair, Hollanda Başbakanı Sayın Kok, İspanya Başbakanı Sayın
Aznar adaylığımız için büyük gayret sarfettiler. ABD Başkanı Clinton da
bu sonucun alınmasında önemli katkılar sağladı. Hepsine ayrı ayrı teşekkür
etmek istiyorum.
Değerli Misafirler,
Helsinki AB Zirvesi, sadece ülkemiz açısından değil Avrupa açısından
da tarihi önem taşımaktadır. Zira, Türkiye’ye diğer adaylarla eşit hak
ve yükümlülüklere sahip adaylık statüsünün resmen tanınmasıyla Avrupa Birliği
kültürel farklılıkları zenginlik kaynağı olarak gören demokratik, bütünleşmiş
Avrupa projesine bağlılığını ortaya koymuştur. Avrupa Birliği’nin din temelinde
tarif edilmesi yönündeki eğilimlere dur diyen bu karar, son günlerini yaşamakta
olduğumuz ve dini, etnik, kültürel, ideolojik bölünmeler ve çatışmalarla
dolu binyıla da anlamlı bir nokta koymuştur. Avrupa’nın tarihinde yeni
bir dönem başlamaktadır. Bu dönem eskisinden farklı olacaktır, olmalıdır.
Aynı değer ve idealleri paylaşan anayasal demokrasilerin dayanışması üzerine
bina edilmiş bir birleşmiş Avrupa ufukta gözükmektedir. Bu yeni Avrupa’yı
hep birlikte inşa edeceğiz.
Esasen, merhum İsmet İnönü 1957’de kurulmuş olan ve 1959 yılında müracaat
ettiğimiz, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’yla 1963’de Ortaklık
Anlaşmamız imzalarken sadece kendimizin değil Avrupa’nın hedeflerine de
şu sözlerle işaret ediyordu: “Avrupa Ekonomik Topluluğu beşeriyet tarihi
boyunca insan zekasının vücuda getirdiği en cesur eserdir. Bu eser, müstakbel
nesillere bırakılacak en büyük mirastır.” Ben de 1967 yılında Türkiye Cumhuriyeti
Başbakanı olarak Brüksel’de Türkiye-AET Ortaklık Konseyi’nin açılış toplantısında
yaptığım konuşmada şu hususlar üzerinde durmuştum: “Türkiye için Avrupa
Ekonomik Topluluğu demokrasi düzeninin gerçek bir başarısıdır. Topluluk
ile aynı demokrasi anlayış ve idealine sıkı sıkıya bağlı olan Türkiye’nin
Altılar’ın safında tereddütsüzce yer almasının sebeplerinden biri de budur.
Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi ferde öncelik ve ferdi teşebbüse
büyük değer veren hürriyet ve demokrasi nizamının milletleri refah ve mutluluğa
götüreceğine inanmaktadır.”
Türkiye, bu inanca ve bu hedeflere her zaman bağlı kalmıştır, kalmaya
da devam edecektir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefi iki
yüzyıla yaklaşan bir çağdaşlaşma sürecinin sonucu olan kendi özgür tercihidir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın yeniden yapılanması çerçevesinde
oluşturulan tüm Avrupa kurumlarının üyesi olmuştur. 1963 yılında ortak
üye olduğu, 1996 yılında Gümrük Birliği gerçekleştirdiği Avrupa Birliği’yle
10 Aralık 1999’da tam üye adayı olarak yeni bir dönem başlatmıştır. Bu
yeni dönemin öngörülenden daha kısa sürede bizi tam üyeliğe götüreceğine
yürekten inanıyorum.
Türkiye, sadece büyük bir Avrupa devleti değil geniş bir coğrafyanın
barış, istikrar ve refahında nazım bir rol oynayan büyük bir dünya devletidir.
AB içinde bu büyüklüğüyle orantılı sorumlu ve ağırlıklı bir üye olacaktır.
Değerli Misafirler,
Helsinki Zirvesi kararındaki ifadeyle Türkiye artık “diğer aday ülkelerle
aynı kıstaslara tabi olarak Birliğe katılmaya yönelmiş bir aday ülkedir.”
Kararda Türkiye’nin katılma öncesi stratejisinden yararlandırılması, bu
yolla desteklenmesi de kararlaştırılmıştır. Bunun anlamı, Türkiye’nin AB
üyeliğine hazırlanmak için diğer adaylar gibi birlik fonlarından yararlandırılacağıdır.
Türkiye aynı zamanda topluluğun muhtelif programlarına da diğer adaylar
gibi katılabilecektir. Ayrıca, bir katılma ortaklığı tesis edilecektir.
Katılma ortaklığı aday ülkenin AB Komisyonu’yla birlikte tam üyeliğe hazırlık
için geliştireceği bir mekanizmadır. Dolayısıyla, önümüzdeki yeni dönemde
atılacak adımlar AB Komisyonu ile birlikte saptanacaktır. Türkiye’nin amacı,
bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de Avrupa Birliği’nin standartlarını
en kısa zamanda yakalamaktır. Sadece Kopenhag kriterlerine değil Maastricht
şablonuna ve Avrupa Parasal Birliği şartlarına uyum sağlamak için de hazırlanmak
durumundayız. Bu, esasen, Türkiye’nin daha ileriye gitmek, daha zenginleşmek,
refah ve mutluluğa daha çabuk ulaşmak için kendi kendisine koyduğu bir
hedeftir.
Türkiye bu hedef doğrultusunda başlatmış bulunduğu köklü reform sürecini
artık her alanda daha da hızlandırarak sürdürmek sorumluluğuyla karşı karşıyadır.
Bundan böyle ne zaman üye olacağımızı belirlemek biraz da bizim kendi elimizdedir.
Hukuki alanda Avrupa Birliğine uyum için tam üyelik müracaatı ve Gümrük
Birliği ile birlikte başlatılmış olan uyum çalışmalarına yeni bir hız kazandırılacaktır.
Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken husus, Türkiye’nin diğer aday ülkelerden
önemli bir farkı olduğudur. Türkiye, aday ülkeler içinde, AB ile Gümrük
Birliğine sahip yegane ülkedir. Bu da tam üyeliğe giden yolda bize büyük
bir avantaj sağlamaktadır.
Topluluk müktesebatına uyum çalışmaları yaparken bir yandan da idari
yapımızı yeniden gözden geçirmeli, bu çerçevede gereken yasal ve anayasal
düzenlemeleri yapmalıyız. Avrupa Birliği vatandaşa en yakın düzeyde karar
alan bir devlet yapısını öngörmektedir. Bu esasen bizim de hedefimizdir.
Bu hedef doğrultusunda daha hızlı adımlar atmalıyız. Siyasi kriterler alanında
atacağımız adımlar da bellidir. İnsan hakları standartlarımızı yükseltmek
durumundayız. Avrupa Konseyi’nin kuruluşundan bu yana üyesi olan Türkiye
bu standartların ne olduğunu ve eksikliklerinin neler olduğunu gayet iyi
bilmektedir. Bu eksiklikleri gidermek için süratle harekete geçmeliyiz.
Türkiye, bütün bu uyulması gereken kriterlere uyma iradesine sahiptir.
Bu kriterlere çok kısa bir zaman zarfında uyum sağlanacağından kimsenin
şüphesi olmaması gerekir. Hemen şunu burada söyleyeyim ki bu kriterlere
uyma bu hedeflere ulaşma başkalarını memnun etmek için değildir. Bunların
hepsi Türk milletinin Türk halkının iyiliği içindir.
Şimdi üzerinde durulması gereken husus, uyum çalışmaları çerçevesinde
tarafımızdan atılacak adımları bir takvime bağlamak ve bunların icabını
yapmak için süratle harekete geçmektir.
Değerli Misafirler,
Helsinki kararı’nın bazı paragraflarının bizim açımızdan tartışmalı
yönleri bulunduğu da bir vakıadır. Ancak unutulmaması gerekir ki, bu karar
bizim temsil edilmediğimiz 15 üyeli AB Konseyi tarafından alınmıştır ve
Yunanistan ile diğer 14 üye arasındaki müzakerelerin sonucunda oluşmuş
bir al-ver dengesini yansıtmaktadır. Bununla beraber, tartışmalı unsurlar
ihtiva eden paragraflara bağlayıcı kesin hükümler konulmamasına özen gösterilmiştir.
Esasen, Finlandiya Başbakanının Başbakan Ecevit’e gönderdiği mektupta bu
konuya açıklık da getirilmiştir. Kararın alındığı 10 Aralık günü beni telefonla
arayan Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın bana aynen söylediği şudur: “Türkiye
herhangi bir şarta bağlı olmaksızın aday ilan edilmiştir”.
Kıbrıs paragrafı üzerinde durmak istiyorum: bu paragrafta son cümle
gereken dengeyi kurmaktadır. Unutulmasın ki, ortada bir siyasi gerçek vardır.
O da, Kıbrıs konusunda New York’ta dolaylı görüşmeler başlatılmıştır. Bu
görüşmeler neticesinde bir çözüm bulunmadığı takdirde, Güney Kıbrıs Rum
Yönetiminin AB’ye girmesi AB açısından büyük bir sorunun kendi bünyesine
ithal edilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır. Hatırlanacağı üzere,
AB 1997’de “Kıbrıs”ı şartsız aday yaparken, biz buna karşı çıkmış ve “hangi
Kıbrıs’ı?” diye sormuştuk. Bir yıl sonra bu sorumuzda ne kadar haklı olduğumuzu
bazı ülkeler anladı. Fransa, Almanya, Hollanda ve İtalya Kasım 1998’de
ortak bir deklarasyon yayınlayarak “Kıbrıs”ın çözümden önce AB’ye üye olamayacağını
açıkladılar. Bu kere de sağduyunun galip geleceğinden ve bu davadaki haklılığımızın
herkes tarafından anlaşılacağından hiçbir kuşkumuz yoktur. Esasen, Lüksemburg
Zirvesi kararlarıyla karşılaştırıldığında -buraya dikkatinizi çekiyorum-
Helsinki Zirvesi kararlarında bunun işaretleri görülmektedir. Ayrıca, Helsinki
kararlarından hemen sonra hükümetimiz tarafından yapılan açıklamayla Kıbrıs
konusundaki tutumumuz bir kere daha ortaya konulmuştur. Türkiye, bugüne
kadar olduğu gibi, bundan böyle de bu davadaki haklılığını anlatmaya muktedir
olacaktır.
Uluslararası Adalet Divanı’ndan bahseden dördüncü paragrafa gelince,
Yunanistan aramızdaki sorunların uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesi
için kesin bir tarih saptanmasını istedi ve hatta bu bağlamda 2000 yılının
sonunun zikredilmesini talep etti. AB bunu kabul etmedi ve müzakereler
neticesinde Yunanistan’ın ortaya attığı bu konuyu 2004 yılında bir kere
daha ele almayı kararlaştırdı. Mesele bundan ibarettir.
Bütün bunları söylemekten amacım, “o kazandı bu kaybetti” gibi değerlendirmeler
yapmak değildir. Aksine, biz iyi niyetliyiz. Biz herkesin ve özellikle
de barışın kazanmasını istiyoruz. Tüm sorunların barışçı yollardan diyalogla
çözümünü her zaman savunduk. Yalnız sorunlara bulunacak çözümler makul
ve haklı bir temele dayanmalı, çözüm aranırken de iyiniyet sahibi olunmalıdır.
Halen gerek Kıbrıs konusuyla gerek Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselelerle
ilgili olarak devam eden bazı süreçler mevcuttur. Mesele iyi niyetle bu
süreçlere sahip çıkmakta yatmaktadır.
Türkiye ve Yunanistan’ın karşılıklı yaşanan felaketlerden sonra halkları
arasında kendiliğinden gelişen olumlu atmosferden ve iki devlet arasında
iyiniyetle başlatılmış olan diyaloğun ilerlemesinden yararlanarak kısa
zamanda daha zor konuları da birlikte ele alacak duruma gelebileceklerine
inanıyorum. Helsinki kararı öncelikle BM Şartı’nda derpiş edilen uyuşmazlıkların
barışçı çözüm yolları -ki diyalog bunların başında gelmektedir- başlanılarak
sorunlara çözüm aranmasını öngörmektedir. Bu mümkün olmadığı takdirde,
uluslararası Adalet Divanı’na gidilebileceğinden bahsetmektedir. Ancak
unutulmaması gerekir ki, Uluslararası Adalet Divanı’na gidebilmek için
bile iki ülkenin birlikte karar vermesi icabetmektedir. Kıbrıs konusuna
gelince, görüşlerimiz tüm dünya tarafından bilinmektedir. Tarafların eşit
egemenliği, çözümün anahtarıdır. Dolaylı görüşmeler yeni bir formatta başlamıştır.
Kıbrıs Rum tarafı Helsinki kararını bu görüşmeleri sabote etmek için kullanmadığı
ve iyiniyetle müzakereleri sürdürdüğü takdirde Kıbrıs konusunda tarafların
eşit egemenliği zemininde adil ve yaşayabilir bir çözüme ulaşılabileceğine
inanıyoruz.
Değerli Misafirler,
Yeni bir yüzyıla girmek üzereyiz. Her başlangıçta olduğu gibi umut doluyuz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki medeniyetçilik kavgası yeni bir aşamaya
ulaşmıştır. Demokrasimizi istikrara kavuşturarak ve daha iyi işleterek,
insanı merkez alan kalkınma hamlelerimizi daha büyük bir şevkle devam ettirerek
en kısa zamanda Avrupa Birliği’ne tam üye olacağız. Bununla da kalmayacağız,
dünyadaki ilk on ülke arasındaki yerımizi de alacağız. Bu yıl dış politika
alanında birçok başarıya imza attık. Bunlardan ikisi gelecek yüzyıldaki
büyük, demokrat ve müreffeh Türkiye’nin ortaya çıkmasında belirleyici olacaktır.
AGİT Zirvesi sırasında imzaladığımız Bakü-Ceyhan petrol ve Hazar geçişli
doğalgaz boru hatlarıyla Avrupa Birliği tam üyeliğine adaylığımız önümüzdeki
yüzyılın başında Türkiye’yi yeni ufuklara taşıyacaktır. Bu tarihi bir fırsattır.
Bu fırsatı en iyi biçimde değerlendirmek durumundayız. Kaybedecek vaktimiz
yoktur.
Bu düşüncelerle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. |