Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
AB ANA SAYFA

HELSİNKİ ZİRVESİ 
Cumhurbaşkanı Demirel'in konuşması...
15 Aralık 1999

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Türkiye'nin AB'a tam üyeliğe adaylığının ilan edildiği Helsinki Zirvesi'nden sonra Türkiye-Avrupa Birliği Derneği tarafından Ankara'da düzenlenen "Helsinki Zirvesinin ardından Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri" konulu panelin açılışında yaptığı konuşma:
 
Değerli misafirler, 

Uluslararası ilişkilerin dokusunda meydana gelen köklü değişim ve dönüşümler dış politika aktörlerini de çeşitlendirmiştir. Sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin yoğunluğu artık bir ülkenin dış politika alanındaki etkinliğinin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Türkiye-AB Derneği’nin çalışmalarını bu bağlamda takdirle karşılıyorum. AB’nin Helsinki Zirvesi’yle ilgili bu toplantıyı fevkalade önemli, yararlı ve zamanlı bir girişim olarak görüyor, tertipleyenleri kutluyorum. 

Cardiff Zirvesi’nin ardından da Türkiye-AB Derneği 19 Haziran 1998’de benzer bir toplantı düzenlemişti. O tarihteki duygularımızı hatırlıyorum. 1997 Aralık ayında yapılan AB Zirvesi’nin Türkiye’ye karşı ayrımcılık getiren kararlarının yarattığı derin bir hayal kırıklığı içindeydik. Geçtiğimiz elli yıl boyunca birlikte müdafaa ettiğimiz ortak değerlere karşı bir haksızlık olarak da telakki ettiğimiz bu ayrımcılığa karşı tepki doluyduk. O toplantıda yaptığım konuşmada, “Lüksemburg Zirvesi kararlarıyla Türkiye’ye karşı yapılmış olan ayrımcılık Türk halkını incitmiştir. Bu ayrımcılığa karşı 14 Aralık 1997 tarihli hükümet açıklamasıyla gereken tepki gösterilmiştir. Türkiye bu tepkisinde yalnız da kalmamıştır. Türkiye’ye karşı haksızlık yapıldığı kanaati Avrupa’daki dostlarımız tarafından olduğu kadar ABD tarafından da paylaşılmaktadır. Avrupa Birliği’nin gelecekteki yapısının da şekillendiği bir dönemde Türkiye-AB ilişkilerinin talihsiz bir tıkanıklıkla karşı karşıya kalması tabiatıyla arzu edilmeyen bir gelişmedir. Bununla beraber, Türkiye büyük bir devlettir. Hisleriyle hareket etmez.. Bu kere de serinkanlı davranmaya devam edecektir. Zira, dış politikada iyi ya da kötü Ôson’ yoktur. Dış politika, inişleri ve çıkışları olan bir süreçtir. Ulusal hedeflerin gerçekleşmesi bazen zaman alır. Ancak, haklılığımıza inancımızı yitirmezsek, yolumuza kararlılıkla devam edersek varacağımız yere varmaktan bizi kimse alıkoyamaz” demiştim. Bu doğrultuda tarafımızdan her düzeyde yoğun çaba sarfedilmiştir. Bu çabalarımızda demokratik ve çoğulcu Avrupa’nın dostları bizimle birlikte mücadele etmişlerdir. Bu ağır işleyen bir süreç olmuştur. Ancak, her geçen gün ve her zirvede gelişme kaydederek Helsinki’ye kadar gelinmiştir. Helsinki’de alınan kararla nihayet iki yıl önceki tarihi hata düzeltilmiştir. Bu büyük bir başarıdır. Bu başarıda payı olan herkese başta Sayın Başbakan olmak üzere devletim ve milletim adına teşekkür ediyorum. Burada biraz evvel konuşan Sayın İrtemçelik’e de teşekkür ediyorum, Avrupa Birliği üyesi tüm dostlarımıza da teşekkür ediyorum. AB dönem başkanı Finlandiya’nin Cumhurbaşkanı değerli dostum Sayın Ahtisaari’ye ve Finlandiya Başbakanı Sayın Lipponen, Fransa Cumhurbaşkanı dostum Sayın Chirac, Avusturya Cumhurbaşkanı dostum Sayın Klestil, Almanya Başbakanı dostum Sayın Schröder, İngiltere Başbakanı dostum Sayın Blair, Hollanda Başbakanı Sayın Kok, İspanya Başbakanı Sayın Aznar adaylığımız için büyük gayret sarfettiler. ABD Başkanı Clinton da bu sonucun alınmasında önemli katkılar sağladı. Hepsine ayrı ayrı teşekkür etmek istiyorum. 

Değerli Misafirler, 

Helsinki AB Zirvesi, sadece ülkemiz açısından değil Avrupa açısından da tarihi önem taşımaktadır. Zira, Türkiye’ye diğer adaylarla eşit hak ve yükümlülüklere sahip adaylık statüsünün resmen tanınmasıyla Avrupa Birliği kültürel farklılıkları zenginlik kaynağı olarak gören demokratik, bütünleşmiş Avrupa projesine bağlılığını ortaya koymuştur. Avrupa Birliği’nin din temelinde tarif edilmesi yönündeki eğilimlere dur diyen bu karar, son günlerini yaşamakta olduğumuz ve dini, etnik, kültürel, ideolojik bölünmeler ve çatışmalarla dolu binyıla da anlamlı bir nokta koymuştur. Avrupa’nın tarihinde yeni bir dönem başlamaktadır. Bu dönem eskisinden farklı olacaktır, olmalıdır. Aynı değer ve idealleri paylaşan anayasal demokrasilerin dayanışması üzerine bina edilmiş bir birleşmiş Avrupa ufukta gözükmektedir. Bu yeni Avrupa’yı hep birlikte inşa edeceğiz. 

Esasen, merhum İsmet İnönü 1957’de kurulmuş olan ve 1959 yılında müracaat ettiğimiz, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’yla 1963’de Ortaklık Anlaşmamız imzalarken sadece kendimizin değil Avrupa’nın hedeflerine de şu sözlerle işaret ediyordu: “Avrupa Ekonomik Topluluğu beşeriyet tarihi boyunca insan zekasının vücuda getirdiği en cesur eserdir. Bu eser, müstakbel nesillere bırakılacak en büyük mirastır.” Ben de 1967 yılında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak Brüksel’de Türkiye-AET Ortaklık Konseyi’nin açılış toplantısında yaptığım konuşmada şu hususlar üzerinde durmuştum: “Türkiye için Avrupa Ekonomik Topluluğu demokrasi düzeninin gerçek bir başarısıdır. Topluluk ile aynı demokrasi anlayış ve idealine sıkı sıkıya bağlı olan Türkiye’nin Altılar’ın safında tereddütsüzce yer almasının sebeplerinden biri de budur. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi ferde öncelik ve ferdi teşebbüse büyük değer veren hürriyet ve demokrasi nizamının milletleri refah ve mutluluğa götüreceğine inanmaktadır.” 

Türkiye, bu inanca ve bu hedeflere her zaman bağlı kalmıştır, kalmaya da devam edecektir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefi iki yüzyıla yaklaşan bir çağdaşlaşma sürecinin sonucu olan kendi özgür tercihidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın yeniden yapılanması çerçevesinde oluşturulan tüm Avrupa kurumlarının üyesi olmuştur. 1963 yılında ortak üye olduğu, 1996 yılında Gümrük Birliği gerçekleştirdiği Avrupa Birliği’yle 10 Aralık 1999’da tam üye adayı olarak yeni bir dönem başlatmıştır. Bu yeni dönemin öngörülenden daha kısa sürede bizi tam üyeliğe götüreceğine yürekten inanıyorum. 

Türkiye, sadece büyük bir Avrupa devleti değil geniş bir coğrafyanın barış, istikrar ve refahında nazım bir rol oynayan büyük bir dünya devletidir. AB içinde bu büyüklüğüyle orantılı sorumlu ve ağırlıklı bir üye olacaktır. 

Değerli Misafirler, 

Helsinki Zirvesi kararındaki ifadeyle Türkiye artık “diğer aday ülkelerle aynı kıstaslara tabi olarak Birliğe katılmaya yönelmiş bir aday ülkedir.” Kararda Türkiye’nin katılma öncesi stratejisinden yararlandırılması, bu yolla desteklenmesi de kararlaştırılmıştır. Bunun anlamı, Türkiye’nin AB üyeliğine hazırlanmak için diğer adaylar gibi birlik fonlarından yararlandırılacağıdır. Türkiye aynı zamanda topluluğun muhtelif programlarına da diğer adaylar gibi katılabilecektir. Ayrıca, bir katılma ortaklığı tesis edilecektir. Katılma ortaklığı aday ülkenin AB Komisyonu’yla birlikte tam üyeliğe hazırlık için geliştireceği bir mekanizmadır. Dolayısıyla, önümüzdeki yeni dönemde atılacak adımlar AB Komisyonu ile birlikte saptanacaktır. Türkiye’nin amacı, bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de Avrupa Birliği’nin standartlarını en kısa zamanda yakalamaktır. Sadece Kopenhag kriterlerine değil Maastricht şablonuna ve Avrupa Parasal Birliği şartlarına uyum sağlamak için de hazırlanmak durumundayız. Bu, esasen, Türkiye’nin daha ileriye gitmek, daha zenginleşmek, refah ve mutluluğa daha çabuk ulaşmak için kendi kendisine koyduğu bir hedeftir. 

Türkiye bu hedef doğrultusunda başlatmış bulunduğu köklü reform sürecini artık her alanda daha da hızlandırarak sürdürmek sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Bundan böyle ne zaman üye olacağımızı belirlemek biraz da bizim kendi elimizdedir. Hukuki alanda Avrupa Birliğine uyum için tam üyelik müracaatı ve Gümrük Birliği ile birlikte başlatılmış olan uyum çalışmalarına yeni bir hız kazandırılacaktır. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken husus, Türkiye’nin diğer aday ülkelerden önemli bir farkı olduğudur. Türkiye, aday ülkeler içinde, AB ile Gümrük Birliğine sahip yegane ülkedir. Bu da tam üyeliğe giden yolda bize büyük bir avantaj sağlamaktadır. 

Topluluk müktesebatına uyum çalışmaları yaparken bir yandan da idari yapımızı yeniden gözden geçirmeli, bu çerçevede gereken yasal ve anayasal düzenlemeleri yapmalıyız. Avrupa Birliği vatandaşa en yakın düzeyde karar alan bir devlet yapısını öngörmektedir. Bu esasen bizim de hedefimizdir. Bu hedef doğrultusunda daha hızlı adımlar atmalıyız. Siyasi kriterler alanında atacağımız adımlar da bellidir. İnsan hakları standartlarımızı yükseltmek durumundayız. Avrupa Konseyi’nin kuruluşundan bu yana üyesi olan Türkiye bu standartların ne olduğunu ve eksikliklerinin neler olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bu eksiklikleri gidermek için süratle harekete geçmeliyiz. 

Türkiye, bütün bu uyulması gereken kriterlere uyma iradesine sahiptir. Bu kriterlere çok kısa bir zaman zarfında uyum sağlanacağından kimsenin şüphesi olmaması gerekir. Hemen şunu burada söyleyeyim ki bu kriterlere uyma bu hedeflere ulaşma başkalarını memnun etmek için değildir. Bunların hepsi Türk milletinin Türk halkının iyiliği içindir. 

Şimdi üzerinde durulması gereken husus, uyum çalışmaları çerçevesinde tarafımızdan atılacak adımları bir takvime bağlamak ve bunların icabını yapmak için süratle harekete geçmektir. 

Değerli Misafirler, 

Helsinki kararı’nın bazı paragraflarının bizim açımızdan tartışmalı yönleri bulunduğu da bir vakıadır. Ancak unutulmaması gerekir ki, bu karar bizim temsil edilmediğimiz 15 üyeli AB Konseyi tarafından alınmıştır ve Yunanistan ile diğer 14 üye arasındaki müzakerelerin sonucunda oluşmuş bir al-ver dengesini yansıtmaktadır. Bununla beraber, tartışmalı unsurlar ihtiva eden paragraflara bağlayıcı kesin hükümler konulmamasına özen gösterilmiştir. Esasen, Finlandiya Başbakanının Başbakan Ecevit’e gönderdiği mektupta bu konuya açıklık da getirilmiştir. Kararın alındığı 10 Aralık günü beni telefonla arayan Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın bana aynen söylediği şudur: “Türkiye herhangi bir şarta bağlı olmaksızın aday ilan edilmiştir”. 

Kıbrıs paragrafı üzerinde durmak istiyorum: bu paragrafta son cümle gereken dengeyi kurmaktadır. Unutulmasın ki, ortada bir siyasi gerçek vardır. O da, Kıbrıs konusunda New York’ta dolaylı görüşmeler başlatılmıştır. Bu görüşmeler neticesinde bir çözüm bulunmadığı takdirde, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’ye girmesi AB açısından büyük bir sorunun kendi bünyesine ithal edilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır. Hatırlanacağı üzere, AB 1997’de “Kıbrıs”ı şartsız aday yaparken, biz buna karşı çıkmış ve “hangi Kıbrıs’ı?” diye sormuştuk. Bir yıl sonra bu sorumuzda ne kadar haklı olduğumuzu bazı ülkeler anladı. Fransa, Almanya, Hollanda ve İtalya Kasım 1998’de ortak bir deklarasyon yayınlayarak “Kıbrıs”ın çözümden önce AB’ye üye olamayacağını açıkladılar. Bu kere de sağduyunun galip geleceğinden ve bu davadaki haklılığımızın herkes tarafından anlaşılacağından hiçbir kuşkumuz yoktur. Esasen, Lüksemburg Zirvesi kararlarıyla karşılaştırıldığında -buraya dikkatinizi çekiyorum- Helsinki Zirvesi kararlarında bunun işaretleri görülmektedir. Ayrıca, Helsinki kararlarından hemen sonra hükümetimiz tarafından yapılan açıklamayla Kıbrıs konusundaki tutumumuz bir kere daha ortaya konulmuştur. Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de bu davadaki haklılığını anlatmaya muktedir olacaktır. 

Uluslararası Adalet Divanı’ndan bahseden dördüncü paragrafa gelince, Yunanistan aramızdaki sorunların uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesi için kesin bir tarih saptanmasını istedi ve hatta bu bağlamda 2000 yılının sonunun zikredilmesini talep etti. AB bunu kabul etmedi ve müzakereler neticesinde Yunanistan’ın ortaya attığı bu konuyu 2004 yılında bir kere daha ele almayı kararlaştırdı. Mesele bundan ibarettir. 

Bütün bunları söylemekten amacım, “o kazandı bu kaybetti” gibi değerlendirmeler yapmak değildir. Aksine, biz iyi niyetliyiz. Biz herkesin ve özellikle de barışın kazanmasını istiyoruz. Tüm sorunların barışçı yollardan diyalogla çözümünü her zaman savunduk. Yalnız sorunlara bulunacak çözümler makul ve haklı bir temele dayanmalı, çözüm aranırken de iyiniyet sahibi olunmalıdır. Halen gerek Kıbrıs konusuyla gerek Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselelerle ilgili olarak devam eden bazı süreçler mevcuttur. Mesele iyi niyetle bu süreçlere sahip çıkmakta yatmaktadır. 

Türkiye ve Yunanistan’ın karşılıklı yaşanan felaketlerden sonra halkları arasında kendiliğinden gelişen olumlu atmosferden ve iki devlet arasında iyiniyetle başlatılmış olan diyaloğun ilerlemesinden yararlanarak kısa zamanda daha zor konuları da birlikte ele alacak duruma gelebileceklerine inanıyorum. Helsinki kararı öncelikle BM Şartı’nda derpiş edilen uyuşmazlıkların barışçı çözüm yolları -ki diyalog bunların başında gelmektedir- başlanılarak sorunlara çözüm aranmasını öngörmektedir. Bu mümkün olmadığı takdirde, uluslararası Adalet Divanı’na gidilebileceğinden bahsetmektedir. Ancak unutulmaması gerekir ki, Uluslararası Adalet Divanı’na gidebilmek için bile iki ülkenin birlikte karar vermesi icabetmektedir. Kıbrıs konusuna gelince, görüşlerimiz tüm dünya tarafından bilinmektedir. Tarafların eşit egemenliği, çözümün anahtarıdır. Dolaylı görüşmeler yeni bir formatta başlamıştır. Kıbrıs Rum tarafı Helsinki kararını bu görüşmeleri sabote etmek için kullanmadığı ve iyiniyetle müzakereleri sürdürdüğü takdirde Kıbrıs konusunda tarafların eşit egemenliği zemininde adil ve yaşayabilir bir çözüme ulaşılabileceğine inanıyoruz. 

Değerli Misafirler, 

Yeni bir yüzyıla girmek üzereyiz. Her başlangıçta olduğu gibi umut doluyuz. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelindeki medeniyetçilik kavgası yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Demokrasimizi istikrara kavuşturarak ve daha iyi işleterek, insanı merkez alan kalkınma hamlelerimizi daha büyük bir şevkle devam ettirerek en kısa zamanda Avrupa Birliği’ne tam üye olacağız. Bununla da kalmayacağız, dünyadaki ilk on ülke arasındaki yerımizi de alacağız. Bu yıl dış politika alanında birçok başarıya imza attık. Bunlardan ikisi gelecek yüzyıldaki büyük, demokrat ve müreffeh Türkiye’nin ortaya çıkmasında belirleyici olacaktır. AGİT Zirvesi sırasında imzaladığımız Bakü-Ceyhan petrol ve Hazar geçişli doğalgaz boru hatlarıyla Avrupa Birliği tam üyeliğine adaylığımız önümüzdeki yüzyılın başında Türkiye’yi yeni ufuklara taşıyacaktır. Bu tarihi bir fırsattır. Bu fırsatı en iyi biçimde değerlendirmek durumundayız. Kaybedecek vaktimiz yoktur. 

Bu düşüncelerle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.  


 (13 ŞUBAT  2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş