Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
TUĞGENERAL ŞİMŞEK'İN KONUŞMASI
AB ANA SAYFA
AB logo Türkiye-AB İlişkileri
HARP AKADEMİLERİ KOMUTANI'NIN KONUŞMASI
Orgeneral Şenoğul: “Nice zirvesinde alınan kararlar Türkiye’yi aldatılmışlık duygusuna sevketmektedir”
(11 Ocak 2001)

Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Nahit Şenoğul, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK), AB ve NATO İlişkilerinin Geleceği ve Türkiye’ye Etkileri konulu sempozyumda yaptığı konuşmada, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) adaylığının Avrupa’da kimi kesimleri rahatsız ettiğini söyledi. Şenoğul, AB’nin Türkiye’nin üyeliğini 2010 yılı sonrasına ertelemesini, Kıbrıs ve Ege sorunlarının çözümü için Türkiye’den tarih istemesini ve Ermeni soykırım iddiaları konusundaki tutumunu, Türk halkının içine sindiremeyeceği bir vefasızlık olarak değerlendirdi.

Orgeneral Şenoğul, sempozyumunun kapanış oturumunda da (12.1.2001), Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne adaylığı açıklanınca Türk milleti olarak herkesin sevindiğini belirtti, "Ama bizden daha çok Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar sevindi, bölücü terör örgütü sevindi ve cumhuriyetimizi yıkmak isteyenler sevindi. Belki de en çok Diyarbakır'a büyükelçi seçmeye giden bayan Claudia Routh sevindi. Bütün bunlar sizlere bir şeyler ifade etmiyor mu?" dedi. 
 

Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Nahit Şenoğul'un konuşması şöyle: 
(11 Ocak 2001)

Sayın komutanlarım, saygıdeğer konuklar, değerli basın mensupları;
Harp Akademilerine hoşgeldiniz.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst düzeydeki eğitim-öğretim ve bilim kuruluşu olan harp akademilerinde, her eğitim ve öğretim yılında bir sempozyum düzenlenmektedir.

İçinde bulunduğumuz 2000-2001 eğitim ve öğretim yılında düzenlenen sempozyumun konusu “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Birliği ve NATO ilişkilerinin geleceği ve Türkiye’ye etkileri”dir.

Sempozyumun amacı; Türkiye’nin ilgi ve etki sahasındaki muhtemel gelişmeler ile risk senaryolarının ulusal güvenliğimize etkilerini, özellikle uluslararası sistem ile Avrupa Birliği kuruluşlarında meydana gelebilecek değişiklikler ışığında Türkiye’nin genel vizyonu, güvenlik politikaları ve stratejilerini belirlemektir.

İki gün sürecek olan bu sempozyuma, siz değerli konuklarımız ve Milli Güvenlik Akademisi ile Silahlı Kuvvetler Akademisi müdavimleri katılımcı; kara, deniz ve hava harp akademileri öğrenci subayları ise kapalı devre televizyonlarından izleyici olarak iştirak etmektedirler.

Değerli konuklar,

21. yüzyıla girerken dünya siyasi ortamındaki sürekli değişimler; yerleşmiş dengeleri alt-üst etmiş, sınırların değiştiği, düzenleyici ve denetleyici güçlerin belirsizleştiği, çeşitli grupların devlet yapılarını zorladığı, bölgesel istikrarsızlıkve çatışmaların hakim olduğu bir ortam yaratmıştır.

20. yüzyıl boyunca insanlığın kaderini etkileyen en önemli olaylar, Avrupa kıtasında meydana gelmiştir. Bu durum, 21. yüzyılda güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik çabaların yine bu karmaşık Kıt’anın üzerinde yoğunlaşacağını göstermektedir.

20. yüzyılda yaşanan insanlık dramlarının ortaya çıkardığı güvenlik arayışlarının ürünü olan uluslararası kuruluşlar, insanlığı üçüncü bir dünya savaşına sokmadan, yüzyılın sonuna taşımayı bir ölçüde başarmıştır.

Ancak, 20. yüzyılın son on yılında, soğuk savaş döneminin iki kutuplu güvenlik düzeni yıkılmış ve yerini belirsizliklerin hakim olduğu bir ortama bırakmıştır. Soğuk savaşta komünizmin yenilgiye uğramasının ardından, Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği dağılmış, bunun sonucu olarak; dünyanın bir çok yerinde bölgesel krizler, etnik çatışmalar, çeşitli radikal akımlar, uluslararası terörizm, kökten dincilik, kitle imha silahları ve uzun menzilli füzeler genel güvenlik ve barış ortamını tehdit etmeye başlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Amerika Birleşik Devletleri tek süper güç haline gelmiştir. Yeni küresel güç olmaya aday ülkelerin başında Avrupa Birliği ve Çin gelmektedir. Rusya Federasyonu’nun bu oluşumda bir denge unsuru olabileceği değerlendirilmektedir. Rusya Federasyonu’nun, Kafkasya ve Orta Asya’daki nüfuzunu yeniden sağlama politikalarının sonuçları ve Çin ile yakınlaşma gayretleri, önümüzdeki dönemde mücadelenin ilk işaretlerini vermektedir.

Yeni siyasi konjonktürde güvenlik kavramı geçmiştekinden farklı algılanmaya başlamış, ülke topraklarının savunulması ve ülkenin bekasının sağlanmasına yönelik askeri faaliyetlerin kapsamı genişletilmiş, mevcut askeri boyutun yanısıra siyasi, ekonomik, sosyal ve teknolojik boyutlar da önem kazanmıştır.

Gelecekteki güvenlik ortamı, ülkelerin demokratikleşme ve ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerine bağlı olacaktır. Ülkeler bunları gerçekleştirdiği oranda dünyadaki barış trendinin devam edeceği, aksi takdirde yeniden güvensizlik ortamının doğabileceği kıymetlendirilmektedir.

Bugün için Avrupa’ya doğrudan yönelik, nükleer tehdit hariç herhangi bir tehdit kalmamıştır. Bu noktadan hareketle Avrupa Güvenlik Politikası, “sınırların korunmasına dayalı savunma” anlayışını terketmiştir. Bunun yerine, sınırların ötesindeki menfaatlerin korunması, olumsuz gelişmelere imkan vermeden yerinde çözümleme esasına dayanan “stratejik güvenlik” anlayışına yönelmiştir. Avrupa’nın kısa ve orta vadede bu politikasını sürdürmesi ve öncelikle balkanlardaki gelişmelere müdahil olması beklenmelidir.

Avrupa güvenliği açısından soğuk savaş sonrası en önemli gelişme, tehdidin ortadan kalkması sonucunda Avrupa’nın, kollektif savunma görevi yerine, “kriz yönetim harekatı”na yönelmesi ve kuvvet yapısını da buna göre düzenlemeye başlamasıdır.

Gelişmeler; kollektif savunma anlayışından uzaklaşarak Amerika Birleşik Devletlerinin nükleer korumasında, gerekirse bağımsız bir güvenlik örgütünün kurulması yönündedir. Bu durum NATO’yu, Avrupa’da giderek etkinliği azalan bir örgüt haline getirecektir.

Avrupa Birliği’nin, önce Maastricht, sonra Amsterdam zirvelerinde ortaya çıkan ve 1998 Aralık ayında St. Malo’da gerçekleştirilen İngiliz-Fransız zirvesinde gündeme getirilen yeni bir savunma ve güvenlik projesi, Avrupa güvenliği ile ilgili yaklaşımlara yeni bir boyut kazandırmıştır. Kazandırılan bu boyut Avrupa güvenlik ve savunma kimliğidir.

NATO; Avrupa güvenlik ve savunma kimliği konusunu, Nisan 1999 Washington zirvesinde ele almıştır. Gerek zirve bildirisinde, gerekse stratejik konseptte varılan mutabakata göre, NATO-Avrupa Birliği ilişkileri, NATO ile Batı Avrupa Birliği arasındaki mevcut sistemler üzerine bina edilecekti.

Buna göre NATO imkanlarının Batı Avrupa Birliği öncülüğündeki operasyonlarda kullanılması halinde, bütün Avrupalı müttefikler söz konusu harekata başından itibaren eşit olarak katılma hakkına sahip olacaktı.

Ancak, Batı Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi 13 Kasım 2000 tarihinde Marsilya’da yaptığı toplantıda, Batı Avrupa Birliği ile Avrupa Birliği ile ilgili ülkeler arasındaki mevcut politik diyaloğun sona erdirilmesi ve Batı Avrupa Birliği çalışma gruplarının bir geçiş dönemi sonunda söndürülmesi kararını almıştır.

Avrupa Birliği, 7-8 Aralık 2000 tarihinde Nice’de yaptığı zirvede genişleme süreci kapsamında yeniden yapılanmıştır. Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile 12 aday ülkenin Avrupa Birliği organlarında hangi sayılar ile temsil edilecği karara bağlanmıştır. Türkiye, 27 devletten oluşacak Avrupa Birliğinin yeni yapılanmasında yeralmamış, dışarıda bırakılmıştır.

Ayrıca güvenlik ve savunma politikası konusunda, Batı Avrupa Birliği düzenlemelerine hiç atıfta bulunulmamış, Avrupa Birliği üyesi olmayan NATO ülkelerinin, Batı Avrupa Birliği kasamında elde ettiği kazanımlar dikkate alınmamıştır.

Zirvede kabul edilen kararlardan Türkiye’nin katılım ortaklığı belgesinde yeralan Kıbrıs ve Ege Denizi ile ilgili bağlayıcı kararlar güvenlik ihtiyaçlarımıza zarar verecek niteliktedir.

Nice zirvesini müteakip 14-15 Aralık 2000 tarihinde Brüksel’de yapılan NATO Dışişleri Bakanları toplantısında, Amerika Birleşik Devletlerinin en üst düzeyde yaptığı baskılara rağmen Türkiye haklı olarak Avrupa Birliği’nin NATO imkanlarına güvenceli erişimini engellemiştir.

Bu gelişmeler Türkiye açısından iki önemli meseleyi ortaya çıkarmaktadır. Birincisi, Avrupa Birliği’nin bu girişimlerinin NATO’nun ve Trans-Atlantik bağının etkinliğini azaltması ve NATO’nun caydırıcılığını aşındırması; ikincisi ise, Avrupa Birliği öncülüğündeki operasyonların veya diğer faaliyetlerin Türkiye’nin güvenliğini olumsuz yönde etkileyebilecek şekilde gelişmesidir.

Türkiye, gerek doğu-batı, gerekse kuzey-güney ekseninde, dünyanın en hassas siyasi, ekonomik, askeri ve jeostratejik fay hattı üzerinde bulunmaktadır. Yeni tehdit ve risklerin yoğunlaştığı, Balkanlar-Kafkaslar ve Ortadoğu üçgeninin merkezinde yeralan konumuyla Türkiye, bu tehdit ve risklerin, hem doğrudan hedefini teşkil etmekte, hem de dolaylı etkisi altında bulunmaktadır.

Önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın karşılaşacağı muhtemel krizlerin Türkiye’nin civarında ortaya çıkacağı uzmanlarca da kabul edilen bir gerçek olduğu dikkate alındığında, Avrupa Birliği önderliğindeki kriz önleme operasyonlarının şu veya bu şekilde Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askeri çıkarlarını etkileme ihtimali vardır. Bu itibarla Avrupa Birliğinin krizlere müdahale etmesinin söz konusu olacağı durumlarda Türkiye’nin ilgili karar mekanizmalarında yeralması hayati önem arzetmektedir.

Değerli Konuklar;

Ülkemiz için 1839 yılında başlatılan batılılaşma hareketi, 1923 yılında Cumhuriyetin ilanı ile birlikte çağdaşlaşma hedefine yönelmiştir.

İki asırdır özlemini çektiğimiz çağdaşlaşma idealimizin hareket noktası, cumhuriyetimizin temel ilkeleri ve felsefesinde mevcuttur. Bu idealin gerçekleşmesi açısından Avrupa Birliğine adaylığımızdan mutlu olduk. Çünkü bu sayede Avrupa Birliği deneyiminden yararlanarak ülkemizi demokratik-çağdaş uygarlık seviyesine hızla yükselteceğimize inanıyoruz.

Ancak Avrupa Birliği üyesi ülkelerin bizim gibi mutlu olduklarını söylemek mümkün değildir.

Çünkü, Bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler, ülkemize karşı önyargılıdırlar ve her zaman Türkiye karşıtı hareketin içinde yeralmaktadırlar. Bu ülkeler aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasına sıcak bakmamaktadırlar. Bazı Avrupa ülkeleri ise Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne almak yerine Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yakın işbirliğini içeren bir statüde kalmasını istemektedirler.

Bu görüşün sözcülüğünü Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard D’estaing ile Federal Almanya eski Başbakanı Hemlut Schmidt yapmaktadır. Geriye kalan Avrupa ülkeleri de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ü yeliğini kerhen desteklemektedirler. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini içtenlikle destekleyen Avrupa Birliği’ne üye olan bir ülke söylemek mümkün değildir.

Burada haklı olarak, “Avrupa Birliği üyesi ülkeler neden Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabul ettiler?” suali akla gelmektedir. Bu sualin cevabını sempozyum sonunda öğreneceğiz.

Washington zirvesinde alınan kararlara rağmen Nice zirvesinde bu kararların yok farzedilerek Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği karar organlarının dışında tutulması, Avrupa Birliği’nin yeni yapılanmasında Türkiye’nin dikkate alınmaması ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımının 2010 yılından sonrasına ertelenmesi ve bu belgeye göre; Kıbrıs ve Ege sorunlarında sanki bu sorunları biz yaratmışız gibi tek taraflı olarak taviz vermemizi ve ulus devletimizden fedakarlık yapmamızı istemeleri, Avrupa Birliği’nin ülkemize karşı haksız ve vefasız tutum ve davranışları olarak algılanmakta ve Türkiye’yi aldatılmışlık duygusuna sevk etmektedir.

Öte yandan Avrupa Parlamentosunun büyük bir çoğunlukla onayladığı “sözde ermeni soykırımı” tasarısı Türk halkını rencide etmiştir.

Önümüzdeki günlerde başta Fransa olmak üzere bir çok Avrupa ülkeleri ulusal parlamentolarında görüşülecek olan “sözde ermeni soykırımı” tasarıları, bu ülkelerin Türkiye’ye karşı hiç de dostane davranmayarak bu tasarıları onaylamaları, Türkiye’nin bu ülkelere karşı duyduğu güvenin Avrupalı dostlarından karşılık görmediğini kanıtlayacaktır. Avrupalı yöneticilerin; bu kararlar parlamentolara aittir, biz onlara karışamayız. Bu kararlar hükümetlerimiz bağlamaz mealindeki beyanatları, Türk halkını tatmin etmeyecek ve Türk halkı bu haksız kararlara asla hoşgörü ile bakmayacak ve bu vefasızlığı içine sindiremeyecektir.

Bütün bunlar; Türkiye’deki Avrupa Birliği yandaşlarını hayal kırıklığına uğratacak, Avrupa Birliği karşıtlarını da haklı kılacaktır.

Değerli konuklar;

Bu hassas ve karmaşık durum muvacehesinde Türkiye yeni politikalar ve stratejiler belirlemek durumundadır. Eğer Türkiye bulunduğu coğrafyadaki tarihi,kültürel, siyasi, ekonomik ve askeri birikimi ve gücünden kaynaklanan potansiyeli ile proaktif davranarak yeni politikalar ve çözümler üretemediği takdirde, başkaları tarafından üretilmiş olan çözümleri ve hareket tarzlarını, küçük pazarlık marjları ile kabul etmek zorunda kalacaktır.

Bu nedenle, sempozyumda ortaya koyacağınız değerli görüşleriniz, yukarıda özetlemeye çalıştığım, böylesine hızla değişen güvenlik ortamı ve yapılanmasında Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını en etkin şekilde sağlayabilmesi için alınması gereken tedbirlere ışık tutacaktır.

Bu sempozyumun başarılı ve yararlı olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum.
 



(11 OCAK 2001) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş