Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Nahit Şenoğul'un konuşması şöyle:
(11 Ocak 2001)
Sayın komutanlarım, saygıdeğer konuklar, değerli basın mensupları;
Harp Akademilerine hoşgeldiniz.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst düzeydeki eğitim-öğretim ve bilim
kuruluşu olan harp akademilerinde, her eğitim ve öğretim yılında bir sempozyum
düzenlenmektedir.
İçinde bulunduğumuz 2000-2001 eğitim ve öğretim yılında düzenlenen sempozyumun
konusu “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Birliği ve NATO ilişkilerinin
geleceği ve Türkiye’ye etkileri”dir.
Sempozyumun amacı; Türkiye’nin ilgi ve etki sahasındaki muhtemel gelişmeler
ile risk senaryolarının ulusal güvenliğimize etkilerini, özellikle uluslararası
sistem ile Avrupa Birliği kuruluşlarında meydana gelebilecek değişiklikler
ışığında Türkiye’nin genel vizyonu, güvenlik politikaları ve stratejilerini
belirlemektir.
İki gün sürecek olan bu sempozyuma, siz değerli konuklarımız ve Milli
Güvenlik Akademisi ile Silahlı Kuvvetler Akademisi müdavimleri katılımcı;
kara, deniz ve hava harp akademileri öğrenci subayları ise kapalı devre
televizyonlarından izleyici olarak iştirak etmektedirler.
Değerli konuklar,
21. yüzyıla girerken dünya siyasi ortamındaki sürekli değişimler; yerleşmiş
dengeleri alt-üst etmiş, sınırların değiştiği, düzenleyici ve denetleyici
güçlerin belirsizleştiği, çeşitli grupların devlet yapılarını zorladığı,
bölgesel istikrarsızlıkve çatışmaların hakim olduğu bir ortam yaratmıştır.
20. yüzyıl boyunca insanlığın kaderini etkileyen en önemli olaylar,
Avrupa kıtasında meydana gelmiştir. Bu durum, 21. yüzyılda güvenlik ihtiyaçlarının
karşılanmasına yönelik çabaların yine bu karmaşık Kıt’anın üzerinde yoğunlaşacağını
göstermektedir.
20. yüzyılda yaşanan insanlık dramlarının ortaya çıkardığı güvenlik
arayışlarının ürünü olan uluslararası kuruluşlar, insanlığı üçüncü bir
dünya savaşına sokmadan, yüzyılın sonuna taşımayı bir ölçüde başarmıştır.
Ancak, 20. yüzyılın son on yılında, soğuk savaş döneminin iki kutuplu
güvenlik düzeni yıkılmış ve yerini belirsizliklerin hakim olduğu bir ortama
bırakmıştır. Soğuk savaşta komünizmin yenilgiye uğramasının ardından, Varşova
Paktı ve Sovyetler Birliği dağılmış, bunun sonucu olarak; dünyanın bir
çok yerinde bölgesel krizler, etnik çatışmalar, çeşitli radikal akımlar,
uluslararası terörizm, kökten dincilik, kitle imha silahları ve uzun menzilli
füzeler genel güvenlik ve barış ortamını tehdit etmeye başlamıştır.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Amerika Birleşik Devletleri tek süper
güç haline gelmiştir. Yeni küresel güç olmaya aday ülkelerin başında Avrupa
Birliği ve Çin gelmektedir. Rusya Federasyonu’nun bu oluşumda bir denge
unsuru olabileceği değerlendirilmektedir. Rusya Federasyonu’nun, Kafkasya
ve Orta Asya’daki nüfuzunu yeniden sağlama politikalarının sonuçları ve
Çin ile yakınlaşma gayretleri, önümüzdeki dönemde mücadelenin ilk işaretlerini
vermektedir.
Yeni siyasi konjonktürde güvenlik kavramı geçmiştekinden farklı algılanmaya
başlamış, ülke topraklarının savunulması ve ülkenin bekasının sağlanmasına
yönelik askeri faaliyetlerin kapsamı genişletilmiş, mevcut askeri boyutun
yanısıra siyasi, ekonomik, sosyal ve teknolojik boyutlar da önem kazanmıştır.
Gelecekteki güvenlik ortamı, ülkelerin demokratikleşme ve ekonomik kalkınmalarını
gerçekleştirmelerine bağlı olacaktır. Ülkeler bunları gerçekleştirdiği
oranda dünyadaki barış trendinin devam edeceği, aksi takdirde yeniden güvensizlik
ortamının doğabileceği kıymetlendirilmektedir.
Bugün için Avrupa’ya doğrudan yönelik, nükleer tehdit hariç herhangi
bir tehdit kalmamıştır. Bu noktadan hareketle Avrupa Güvenlik Politikası,
“sınırların korunmasına dayalı savunma” anlayışını terketmiştir. Bunun
yerine, sınırların ötesindeki menfaatlerin korunması, olumsuz gelişmelere
imkan vermeden yerinde çözümleme esasına dayanan “stratejik güvenlik” anlayışına
yönelmiştir. Avrupa’nın kısa ve orta vadede bu politikasını sürdürmesi
ve öncelikle balkanlardaki gelişmelere müdahil olması beklenmelidir.
Avrupa güvenliği açısından soğuk savaş sonrası en önemli gelişme, tehdidin
ortadan kalkması sonucunda Avrupa’nın, kollektif savunma görevi yerine,
“kriz yönetim harekatı”na yönelmesi ve kuvvet yapısını da buna göre düzenlemeye
başlamasıdır.
Gelişmeler; kollektif savunma anlayışından uzaklaşarak Amerika Birleşik
Devletlerinin nükleer korumasında, gerekirse bağımsız bir güvenlik örgütünün
kurulması yönündedir. Bu durum NATO’yu, Avrupa’da giderek etkinliği azalan
bir örgüt haline getirecektir.
Avrupa Birliği’nin, önce Maastricht, sonra Amsterdam zirvelerinde ortaya
çıkan ve 1998 Aralık ayında St. Malo’da gerçekleştirilen İngiliz-Fransız
zirvesinde gündeme getirilen yeni bir savunma ve güvenlik projesi, Avrupa
güvenliği ile ilgili yaklaşımlara yeni bir boyut kazandırmıştır. Kazandırılan
bu boyut Avrupa güvenlik ve savunma kimliğidir.
NATO; Avrupa güvenlik ve savunma kimliği konusunu, Nisan 1999 Washington
zirvesinde ele almıştır. Gerek zirve bildirisinde, gerekse stratejik konseptte
varılan mutabakata göre, NATO-Avrupa Birliği ilişkileri, NATO ile Batı
Avrupa Birliği arasındaki mevcut sistemler üzerine bina edilecekti.
Buna göre NATO imkanlarının Batı Avrupa Birliği öncülüğündeki operasyonlarda
kullanılması halinde, bütün Avrupalı müttefikler söz konusu harekata başından
itibaren eşit olarak katılma hakkına sahip olacaktı.
Ancak, Batı Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi 13 Kasım 2000 tarihinde
Marsilya’da yaptığı toplantıda, Batı Avrupa Birliği ile Avrupa Birliği
ile ilgili ülkeler arasındaki mevcut politik diyaloğun sona erdirilmesi
ve Batı Avrupa Birliği çalışma gruplarının bir geçiş dönemi sonunda söndürülmesi
kararını almıştır.
Avrupa Birliği, 7-8 Aralık 2000 tarihinde Nice’de yaptığı zirvede genişleme
süreci kapsamında yeniden yapılanmıştır. Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile
12 aday ülkenin Avrupa Birliği organlarında hangi sayılar ile temsil edilecği
karara bağlanmıştır. Türkiye, 27 devletten oluşacak Avrupa Birliğinin yeni
yapılanmasında yeralmamış, dışarıda bırakılmıştır.
Ayrıca güvenlik ve savunma politikası konusunda, Batı Avrupa Birliği
düzenlemelerine hiç atıfta bulunulmamış, Avrupa Birliği üyesi olmayan NATO
ülkelerinin, Batı Avrupa Birliği kasamında elde ettiği kazanımlar dikkate
alınmamıştır.
Zirvede kabul edilen kararlardan Türkiye’nin katılım ortaklığı belgesinde
yeralan Kıbrıs ve Ege Denizi ile ilgili bağlayıcı kararlar güvenlik ihtiyaçlarımıza
zarar verecek niteliktedir.
Nice zirvesini müteakip 14-15 Aralık 2000 tarihinde Brüksel’de yapılan
NATO Dışişleri Bakanları toplantısında, Amerika Birleşik Devletlerinin
en üst düzeyde yaptığı baskılara rağmen Türkiye haklı olarak Avrupa Birliği’nin
NATO imkanlarına güvenceli erişimini engellemiştir.
Bu gelişmeler Türkiye açısından iki önemli meseleyi ortaya çıkarmaktadır.
Birincisi, Avrupa Birliği’nin bu girişimlerinin NATO’nun ve Trans-Atlantik
bağının etkinliğini azaltması ve NATO’nun caydırıcılığını aşındırması;
ikincisi ise, Avrupa Birliği öncülüğündeki operasyonların veya diğer faaliyetlerin
Türkiye’nin güvenliğini olumsuz yönde etkileyebilecek şekilde gelişmesidir.
Türkiye, gerek doğu-batı, gerekse kuzey-güney ekseninde, dünyanın en
hassas siyasi, ekonomik, askeri ve jeostratejik fay hattı üzerinde bulunmaktadır.
Yeni tehdit ve risklerin yoğunlaştığı, Balkanlar-Kafkaslar ve Ortadoğu
üçgeninin merkezinde yeralan konumuyla Türkiye, bu tehdit ve risklerin,
hem doğrudan hedefini teşkil etmekte, hem de dolaylı etkisi altında bulunmaktadır.
Önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın karşılaşacağı muhtemel krizlerin Türkiye’nin
civarında ortaya çıkacağı uzmanlarca da kabul edilen bir gerçek olduğu
dikkate alındığında, Avrupa Birliği önderliğindeki kriz önleme operasyonlarının
şu veya bu şekilde Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askeri çıkarlarını etkileme
ihtimali vardır. Bu itibarla Avrupa Birliğinin krizlere müdahale etmesinin
söz konusu olacağı durumlarda Türkiye’nin ilgili karar mekanizmalarında
yeralması hayati önem arzetmektedir.
Değerli Konuklar;
Ülkemiz için 1839 yılında başlatılan batılılaşma hareketi, 1923 yılında
Cumhuriyetin ilanı ile birlikte çağdaşlaşma hedefine yönelmiştir.
İki asırdır özlemini çektiğimiz çağdaşlaşma idealimizin hareket noktası,
cumhuriyetimizin temel ilkeleri ve felsefesinde mevcuttur. Bu idealin gerçekleşmesi
açısından Avrupa Birliğine adaylığımızdan mutlu olduk. Çünkü bu sayede
Avrupa Birliği deneyiminden yararlanarak ülkemizi demokratik-çağdaş uygarlık
seviyesine hızla yükselteceğimize inanıyoruz.
Ancak Avrupa Birliği üyesi ülkelerin bizim gibi mutlu olduklarını söylemek
mümkün değildir.
Çünkü, Bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler, ülkemize karşı önyargılıdırlar
ve her zaman Türkiye karşıtı hareketin içinde yeralmaktadırlar. Bu ülkeler
aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasına sıcak bakmamaktadırlar.
Bazı Avrupa ülkeleri ise Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne almak yerine Avrupa
Birliği ile Türkiye arasında yakın
işbirliğini içeren bir statüde kalmasını
istemektedirler.
Bu görüşün sözcülüğünü Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard D’estaing
ile Federal Almanya eski Başbakanı Hemlut Schmidt yapmaktadır. Geriye kalan
Avrupa ülkeleri de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ü yeliğini kerhen desteklemektedirler.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini içtenlikle destekleyen Avrupa Birliği’ne
üye olan bir ülke söylemek mümkün değildir.
Burada haklı olarak, “Avrupa Birliği üyesi ülkeler neden Türkiye’yi
Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabul ettiler?” suali akla gelmektedir.
Bu sualin cevabını sempozyum sonunda öğreneceğiz.
Washington zirvesinde alınan kararlara rağmen Nice zirvesinde bu kararların
yok farzedilerek Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği karar organlarının
dışında tutulması, Avrupa Birliği’nin yeni yapılanmasında Türkiye’nin dikkate
alınmaması ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımının 2010 yılından sonrasına
ertelenmesi ve bu belgeye göre; Kıbrıs ve Ege sorunlarında sanki bu sorunları
biz yaratmışız gibi tek taraflı olarak taviz vermemizi ve ulus devletimizden
fedakarlık yapmamızı istemeleri, Avrupa Birliği’nin ülkemize karşı haksız
ve vefasız tutum ve davranışları olarak algılanmakta ve Türkiye’yi aldatılmışlık
duygusuna sevk etmektedir.
Öte yandan Avrupa Parlamentosunun büyük bir çoğunlukla onayladığı “sözde
ermeni soykırımı” tasarısı Türk halkını rencide etmiştir.
Önümüzdeki günlerde başta Fransa olmak üzere bir çok Avrupa ülkeleri
ulusal parlamentolarında görüşülecek olan “sözde ermeni soykırımı” tasarıları,
bu ülkelerin Türkiye’ye karşı hiç de dostane davranmayarak bu tasarıları
onaylamaları, Türkiye’nin bu ülkelere karşı duyduğu güvenin Avrupalı dostlarından
karşılık görmediğini kanıtlayacaktır. Avrupalı yöneticilerin; bu kararlar
parlamentolara aittir, biz onlara karışamayız. Bu kararlar hükümetlerimiz
bağlamaz mealindeki beyanatları, Türk halkını tatmin etmeyecek ve Türk
halkı bu haksız kararlara asla hoşgörü ile bakmayacak ve bu vefasızlığı
içine sindiremeyecektir.
Bütün bunlar; Türkiye’deki Avrupa Birliği yandaşlarını hayal kırıklığına
uğratacak, Avrupa Birliği karşıtlarını da haklı kılacaktır.
Değerli konuklar;
Bu hassas ve karmaşık durum muvacehesinde Türkiye yeni politikalar ve
stratejiler belirlemek durumundadır. Eğer Türkiye bulunduğu coğrafyadaki
tarihi,kültürel, siyasi, ekonomik ve askeri birikimi ve gücünden kaynaklanan
potansiyeli ile proaktif davranarak yeni politikalar ve çözümler üretemediği
takdirde, başkaları tarafından üretilmiş olan çözümleri ve hareket tarzlarını,
küçük pazarlık marjları ile kabul etmek zorunda kalacaktır.
Bu nedenle, sempozyumda ortaya koyacağınız değerli görüşleriniz, yukarıda
özetlemeye çalıştığım, böylesine hızla değişen güvenlik ortamı ve yapılanmasında
Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarını en etkin şekilde sağlayabilmesi için
alınması gereken tedbirlere ışık tutacaktır.
Bu sempozyumun başarılı ve yararlı olmasını diliyor, hepinize saygılar
sunuyorum.
|