Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
ORGENERAL ŞENOĞUL'UN KONUŞMASI
AB ANA SAYFA
AB logo Türkiye-AB İlişkileri
SİLAHLI KUVVETLER AKADEMİSİ KOMUTANI'NIN KONUŞMASI
Tuğgeneral Halil Şimşek: "Ülkemiz bölünmek istenmektedir"
(11 Ocak 2001)

Harp Akademileri Komutanlığı Silahlı Kuvvetler Akademisi Komutanı Tuğgeneral Halil Şimşek, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK), AB ve NATO İlişkilerinin Geleceği ve Türkiye’ye Etkileri konulu sempozyumda yaptığı konuşmada, "Katılım Ortaklığı Belgesi’nde, Kürt orijinli vatandaşlarımız için kültürel haklar, anadilde yayım ve eğitim hakları adı altında, ülkemiz bölünmek istenmektedir" dedi.
Sempozyumda "Soğuk Savaş Sonrası Güvenlik Anlayışına Dönüşüm" başlıklı bir konuşma yapan Tuğgeneral Şimşek, konuşmasının "kişisel düşünceleri" olduğunu, "Harp Akademileri Komutanlığı ve dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nin resmi görüşü olmadığını" belirtti.

Tuğgeneral Şimşek, Avrupa Birliği’nin (AB), Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) yapısı içerisinde Batı Avrupa’yı güvenlik açısından bir kaleye dönüştürmek istediğini, bu kalenin salt savunma amaçlı olmayıp, muhtemelen saldırı amaçlarının da olacağını kaydetti. Şimşek, gelecekte 300 milyonluk bir Avrupa’nın bağımsız bir askeri güce sahip olması durumunda Balkanlar, Kafkaslar veya Ortadoğu’da kolayca çatışma yaratabileceğini, bu nedenle Türkiye’nin AGSK içinde yer almasının hayati bir konu olduğunu söyledi. 
 


Silahlı Kuvvetler Akademisi Komutanı Tuğgeneral Şimşek'in konuşması şöyle: 
(11 Ocak 2001)

Sayın Komutanım, Başkanım, Saygıdeğer konuklar,

Soğuk savaş sonrası güvenlik anlayışındaki dönüşüm konusunda kişisel düşüncelerimi açıklama imkanı verdiği için sayın komutanıma şükranlarımız arzederim. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın Başkanım,

Konuya birbirinin karşıtı olan iki terimin anlamını açıklamak suretiyle başlayacağım.

Güvenlik; insanların yaşama hakkı, ülkelerinde benimsediği kuralların ve değerlerin korunmasıdır. Bunu tehlikeye düşüren tehdittir. Tehdit ise; korkutmak, tehlike meydana getirmektir. Tehdit için iki unsurun ortaya çıkması lazımdır. Bunlardan birisi kabiliyet diğerisi de niyettir. Niyet ve kabiliyet birleşince tehdidin kriz safhası başlar.

Halen, dünyanın pek çok yerinde, barışla savaş arasında değişen şiddette tehdit, kriz ve çatışmalar yaşanmaktadır. Bu gelişmelere adil bir çözüm üretilememektedir.

Süper güçlerin içerisinde yeraldığı, büyük orduların kullanılarak toprak işgali ve sınırları değiştirecek istilacı tehditler şimdilik ortadan kalkmıştır. Ancak gelişmiş ülkelerin modern eğitimli ve iyi donatımlı orduları varlığını sürdürmektedir. Bu ordular öncelikle enerji kaynakları, hammadde ve tüketim pazarları ile ulaşım hatlarının emniyetini sağlamak üzere kullanılacaktır. Bu nedenle gelecekteki tehditlerin temel sorunlarından birisi

SORUN 1- ENERJİ VE HAMMADDE KAYNAKLARI

Dünya nüfusu içindeki nüfus payı (%) : ABD: 4,5, AB: 6, Rusya: 2,5 Japonya: 2,1 Toplam: 15,1 Çın: 21
Dünya Petrol tüketimindeki payı (5): ABD: 25,5, AB: 19,7 Rusya: 5,2 Japonya: 8,5 Toplam: 58,9 Çın: 4,5
Dünya doğalgaz tüketimindeki payı(%): ABD: 24,3, AB: 14,5, Rusya: 18,75 Japonya: 3 Toplam: 73,4 Çın: 8,1
Dünya petrol rezervleri içindeki payı (%): ABD: 4, AB: 1,6, Rusya: 4,8 Japonya: 0,05 Toplam: 10,85 Çın: 2,4
Dünya doğalgaz rezervleri içindeki payı (%): ABD: 3,4 AB: 3,9, Rusya: 34,4 Japonya: 0,05 Toplam: 10,85 Çın: 1,00
Dünya enerji üretim ve tüketimine ait değerlere göre, dünya nüfusunun yaklaşık %15’ine sahip. Gelişmiş ülkeler, dünya petrollerinin %59, doğal gazın da %74’ünü tüketmektedirler. Nüfusun %15’ine sahip bu gelişmiş ve güçlü ülkeler, tüketimde %70 oranında ortalama paya sahipken, rezervleri ise %11 civarındadır. Enerji açıkları gittikçe artmaktadır. Bu ülkelerin hayati çıkarları enerji kaynaklarında odaklanmaktadır.

Bu nedenle öncelikle dünya nüfusunun %75, dünya GSHM’sinin %60, dünya enerji kaynaklarının %75’ine sahip Avrasya coğrafyasındaki bir kısım ülkeler ve bölgeler için klasik anlamdaki askeri tehdit devam edecektir demektir.

SORUN 2- MİLLİYETÇİLİK AKIMLARI VE DEVLETLERİN BÖLÜNMESİ

Ticaretin liberazisyonu, BM’lerin self-determinasyon ilkeleri stratejik kaynakların bulunduğu bölgelerdeki toplulukları bölgesel azınlıklar olarak ön plana çıkarmıştır. Gelişmiş ülkeler, karşılarında zayıf ülkeler görmek istedikleri için bu azınlıkları tahrik etmektedirler. 

İç dinamikleri kuvvetli olan kuvvetli olan Avrupa “bölgesel azınlık dilleri Avrupa şartı” ve “Kopenhag kiterleri” ile alt kimliklerin ortaya çıkmasını teşvik etmektedir.

Bu gelişmeler endişe yaratmaktadır. Çünkü BM’in tarihine de bakacak olursak BM’in nüvesi olan cemiyet-i akvam kurulduğunda; üye sayısı 22 ülke iken, BM’e dönüştüğünde 52, 1997 yılında 185, 2000 yılında 189 ülke, BM’e üyedir. 2005 yılında BM’e üye ülkelerin sayısının 195, 2025 yılında da 245 ülkenin üye olması bekleniyor. Bu bir kehanet değil, tespittir.

Bu artışın bir çok sebebi vardır, ancak temel sebep kuzeyin zengin ve gelişmiş ülkeleri ile güneyin yoksul ve az gelişmiş ülkeleri arasındaki uçurum gittikçe büyümektedir. Küreselleşmenin bir sonucu olarak zayıflayan çok uluslu devletler bölünmelere mecbur kalmaktadır. Bunun örneği,

SORUN 3- SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN DAĞILMASINDA GÖRÜLMÜŞTÜR

Coğrafya itibariyle dünyanın en büyük ve askeri yönden güçlü devleti olan Sovyetler Birliği, 1991 yılında dağılarak 15 ayrı cumhuriyete bölünmüştür. Kontrolü altında tuttuğu topraklarda %30, nüfusta %59, ekonomide %50 küçülmüştür.

Diğer t araftan Almanya’nın askeri ve ekonomik gücünün etki alanındaki Yugoslavya 5, Çekoslovakya da ikiye ayrılmıştır.

Çünkü ülkeler arasında giderek artan siyasi ve ekonomik işbirliği mal, hizmet, sermaye, insan ve bilginin serbest dolaşımı küçük devletlerin de yaşamasını kolaylaştırmıştır. Küçük devlet, uluslararası sistemde güvenlik açısından korunduğu gibi ekonomik açıdan da yaşaması için gerekli himaye ve desteği bulabilmiştir.

Ekonomik gücü üstün olan devletlerin desteklediği bu yeni küreselleşme stratejisinde kuralsız, kurumsuz ve yozlaşmış yönetimlerin egemen olduğu ülkelerde bölünme, bilim ve teknoloji ile desteklenen kurallı ve kurumlaşan ülkelerde de bütünleşmenin olacağı anlaşılıyor. Bu gelişmeler gelecekte çatışma ve bölgesel savaşlara da neden olacaktır.

SORUN 4- KÜLTÜR ÇATIŞMASININ YARATTIĞI TEHLİKE VE TEHDİTLER

Sayın Başkanım,

1929 yılında Dünya ekonomik buhranı yaşarken, devlet kavramına pek uygun düşmeyen ve bir manga askeri gücü olan Avrupa Hıristiyan kültürünün merkezi Vatikan, 7 Haziran 1929’da bağımsızlığını ilan etmiştir. 1944 yılında, 450 tümeni olan Stalin’in “Vatikan’ın kaç tümeni var” diye alaya aldığı bu küçük devlet bugün varlığını sürdürmektedir. Halbuki Stalin’in güce dayalı sistemi çökmüştür. Bu bize tek başına askeri gücün, güvenliğin sağlanması için yeterli olmadığını, ekonomik güç ile iç yapıyı kuvvetlendiren “kültürün” önemini kanıtlamıştır.

“Avrupa Hıristiyan Kültürü” dediğimiz zaman Hıristiyan inanç değerlerinden beslenmiş “Vatikan’ın gözetimindeki insanların şekillendirdiği yaşam tarzı ve değerler sistemidir.”

Bu kültürde, Türkiye’ye yer yoktur yaklaşımı aslında tarihin derinliklerinden gelen “hıristiyan”, “müslüman” çatışmasındaki ön yargılarla beslenen bakış açısından kaynaklanmaktadır. Bu çatışmayı en güzel ifade eden sözcükleri 1854 yılında, Kardinal Newmann “Türk Tarihi” üzerine Liverpol’da verdiği bir seri konferanslarda şöyle dile getirmiştir:

“Vizigotlardan sarasenlere değin, Hıristiyanlık dini ile temasa geçen bütün ırklar, kavimler er geç hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu genel kuralın tek istisnası Türklerdir. Türkler, hıristiyanlığı kabul etmek şöyle dursun, hıristiyanlığı ortadan kaldırmaya çalışmışlardır; tarih sahnesine çıktıkları 1048 yılından beri, hıristiyan düşmanlığının öncüsü, sözcüsü, simgesi olmuşlardır. Bu yüzden Türkler, Katolik kilisesinin (Vatikan devleti) XI. Yüzyıldan itibaren en önemli sorunu, düşmanı olarak görülmüştür. Hatta, papalık devletinin son bin yılı Türklerle savaşarak geçmiştir de denebilir.”

“Türklerin savaş gücünü inkar etmiyorum ama işte bu güç, onları, imanın ve uygarlığın amansız düşmanı yapıyor. Onun için Türklerle savaşmak, onları yok etmek zorundayız.” (Kardinal Newman 1854)

Avrupalılar için dinimizi değiştirmek mümkün olmadığına göre, gelişmiş ülkelere göç eden insanlarımız çok kültürlülüğü savunan Avrupa’da benimsenecek mi? Yoksa her kültüre siyasal bir tanım veren, ulusal azınlıklar yerine “halk grupları” diyerek daha alt kimlikleri de ön plana çıkaran, temiz toplum, temiz ırk yaklaşımıyla kimlik çatışmaları teşvik edilmeye devam mı edilecek? “Bölgesel azınlık dilleri Avrupa şartını” kabul ederek bölünmeler teşvik edilirken, kültür farklılığının neden olduğu çatışmalar gelecekte de tehdit olarak devam edecektir.

SORUN 5 - BÜYÜK GÜÇLERİN ÜSTÜNLÜK MÜCADELESİNİN YARATACAĞI TEHDİTLER

Günümüzde dünyayı ne tehdit ediyor?
       A- Rusya mı?
       B- Çin mi?
       C- ABD’lerinin askeri ve ekonomik üstünlüğü mü?
       D- Japonya’nın ticari istilası mı? Yoksa
       E- Batı Avrupa’nın kendi bünyesindeki tarihsel kökenli iç huzursuzlukları mı?

Şüphesiz hiçbirisi değil.

Asıl olan büyük güçlerin yanlarına bölgesel güçleri de alarak özellikle Avrasya coğrafyasında üstünlük yarışına çıktıklarında yeni ittifaklar doğacaktır. Bu da yeni tehditler yaratacaktır. Bu maksatla petrol, ticari ve askeri ambargolar, finansal hareketler, baskı ve provokasyonlar yeni tehdit unsurları olarak kullanılacaktır.

RF’DA TEHDİT ALGILAMASI

Dağılmadan sonra Rusya Federasyonu'nda (RF); 6 farklı statüde toplam 89 birimden meydana gelmektedir. 17.1 milyon kilometrekare yüzölçümü ve 180 milyon nüfusu vardır. Nüfusunun %81.5 Rus ve 15 ayrı etnik gruptan meydana gelir. Ülke dışında 25 milyon Rus vardır.

ABD’leri RF’nun uluslararası sisteme girmesini demokratik reformları yapmasını, piyasa ekonomisine geçmesini, nükleer silahları sınırlandırmasını istemektedir. Bütün bunlar RF’nun “Bir koloni vesayeti altına” alınması anlamına geldiğinden, halkına izahta güçlük çekmektedir.

Baltık denizinden Büyük Okyanusa kadar uzanan geniş coğrafyasını kontrol edebilmek ve etnik farklılıkları sistemde tutabilmek için RF’nun nüfusu, ekonomik gücü ve teknolojisi yetersizdir. Bu nedenle RF’nun bir toparlanma ve restorasyon sürecine ihtiyacı vardır. 2015 yılına kadar bunu sağlayabileceği kabul edilmektedir.

Şimdilik bütünlüğünü muhafaza öncelikli sorunudur. Bunu sağlamak için nükleer yetenekleri ve askeri gücünü caydırıcı unsur olarak kullanmaya devam edecektir. Ayrıca 70 yıllık beraberliğin neden olduğu etkilerden yararlanarak, eski müttefikleri üzerinde kontrolünü hissettirecek bir bağımsız devletler topluluğu kurmuştur. Bunun geliştirilmesi ve otorite tesisi için askeri gücünü tehdit unsuru olarak kullanması mümkündür. Bu nedenle eski Sovyet sisteminde olup ta bağımsızlığını kazanan ülkelere RF’nun klasik askeri tehdidi devam edecektir.

ABD’NİN TEHDİT ALGILAMASI

Dünyanın en büyük ekonomik, askeri ve teknolojik gücü olan ve dünya ticaretinin %30’unu elinde bulunduran ABD, ciddi bir askeri dış tehdit düşünmemektedir. Bu nedenle savunma harcamalarında kısıntıya gitmekte, NATO’nun Avrupalı üyelerinin katkılarını arttırmasını talep etmekte ve AGSK’ni desteklemektedir.

Aslında ABD’leri kurduğu “yeni dünya düzenini” devam ettirebilmek için insan hakları, çevre ile ilgili konular, hastalıkların yayılmasının durdurulması, şişmanlığın önlenmesi, uyuşturucu ile mücadele, terörizm,kitle imha silahlarının denetlenmesi, teknoloji terörü gibi konuları tehdit olarak düşünmektedir. Ayrıca güç aktarımları, enerji güvenliği gibi geleneksel stratejik ilgi alanlarına karşı hassasiyeti devam etmektedir.

ABD, kendisine yönelik tehditler meydana gelmeden kaynağında çözüm esasına dayanan “esnek güvenlik ve ittifak stratejisinin” başarıya ulaşması için ekonomik yaptırımları, ambargoları, askeri ve politik gücü araç olarak kullanmaya devam edecektir.

AVRUPA’DA GÜVENLİK ANLAYIŞINDAKİ DÖNÜŞÜM

Sayın Başkanım,

Bu konuda benden önceki sayın konuşmacı tarafından gerekli bilgilendirme yapılmıştır. Ben sadece gelecekte 300 milyonluk bir Avrupa’nın bağımsız bir askeri güce sahip olduğunda öncelikle Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da kolayca çatışma yaratabilecektir. Bu nedenle Türkiye için AGSK içinde yeralmasının hayati bir konu olduğunu belirtmekle yetineceğim.

BALKANLARDA GÜVENLİK SORUNU

Balkanlarda tehdit, Sırbistan Karadağ-Kosova-Sancak, Bosna Hersek ve Arnavutluk ekseninde devam etmektedir. Almanya-RF ile arasında Dou Avrupa’da bir emniyet kuşağı yaratırken, Güneydoğu Avrupa ve Akdeniz’e doğru da bir yeşil kuşak yaratılmaya çalışılmaktadır. ABD bu oluşumu NATO genişlemesi ile kontrolü altında tutmayı düşünürken, AB ise, bunu AGSK yapısı içerisinde merkezi ve Batı Avrupa’yı güvenlik açısından bir kaleye dönüştürmek üzere istemektedir. Bu kale salt savunma amaçlı olmayıp, muhtemelen saldırı amaçları da olacaktır.

ORTADOĞU’DA GÜVENLİK SORUNU

Ortadoğu’da ihtilafa neden olan pek çok sorun olmakla beraber en öncelikleri İsrail-Filistin, Irak-ABD ihtilafı, terör faaliyetleri yaptırımlar komitesinin faaliyetleri ile, İran’ın aşırı silahlanması ve rejim ihracı ile İsrail’in bölge ülkeleriyle ilişkileridir.

28 Eylül 2000’de başlayan Filistin-İsrail çatışması da göstermiştir ki bu coğrafyanın güvenlik ihtiyaçlarında bir değişiklik yoktur. Bunu çözümleyecek yöntemlerde de bir değişiklik olmayacağı anlaşılıyor: politik mücadele, ekonomik baskılar, petrolün baskı aracı olarak kullanılması dahil, askeri güçlerin kullanılmasına devam edilecektir. Eskisinden farklı olan husus bölgede İsrail’in nükleer silaha sahip olması. Çok sıkışırsa kullanabileceğidir. Buna karşılık kimyasal ve biyolojik başlıklı uzun menzilli füze tehditleri bölgenin güvenliğini bozmaya devam edecektir.

Irak’ın 3’e bölünmüşlük ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurma tasarıları bölgedeki güvenlik dengelerini değiştirecek niteliktedir. Bu durum bölge ülkelerinin askeri güçlerini kullanmak suretiyle önlenebilecek bir tehdit niteliğindedir.

TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİT NEDİR?

Türkiye’ye yönelik tehditleri, çevre ülkelerinden ve global güçlerden kaynaklanan dış tehditler ile cumhuriyete ve rejime yönelik iç tehditlerle ve kaynağı belli olmayan ve sosyal hayatı etkileyen örtülü hareketler olarak tasnif edilir.

Türkiye 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ve soğuk savaş döneminde SSCB’den gelen dış tehdidi, NATO’ya girerek dengelemiştir. Şimdi soğuk savaş sonrası dış tehdit olarak eski Sovyetler Birliği sisteminin mirasçısı Rusya Federasyonunun sahip olduğu nükleer silah tehdidi devam etmektedir.

Yunanistan ve Ermenistan ile aramızdaki sorunlardan kaynaklanan dış tehditler, İran, Irak ve Suriye gibi komşuların teröre sağladıkları destek ve uzun menzilli füzelerden kaynaklanan dış tehditler vardır.

Ayrıca su kaynaklarının kullanılmasında ve sınır aşan sular konusunda bizim dışımızda politikalar üretilerek hazırlanan yeni oluşumların neden olacağı tehditler vardır.

Dış tehditlerdeki değişimin analizini yaparsak;

Birinci Dünya Savaşı esnasında açıklanan Wilson prensiplerine göre Doğu Anadolu’da 6 vilayetin (vilayeti sitte) ikisi Ermenilere, dördü de Kürtlere verilerek kurulacak olan ve Sevr anlaşmasıyla açığa çıkan Ermeni ve Kürt devletlerinin arasındaki hudut, ABD Başkanı Wilson tarafından çizilmesi ve bu iki devletin ABD himayesinde oluşması arzu edilen bir çözümdü. Özellikle İngiltere’nin desteklediği bu proje Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından boşa çıkarılmıştı. Lozan Antlaşmasıyla akamete uğratılan bu teşebbüsten sonra, 1924 yılında Hakkari’de Nasturi, 1925 yılında Bingöl’de, İngilizlerin desteklediği Şeyh Sait ayaklanması olmuştur. Bu ayaklanmalar bastırıldı ancak 6 Haziran 1926’da Misak-ı Milli sınırlarının içinde olan Musul bölgesini kaybettik. Bu gelişmelere bağlı olarak 18 Ocak 1927’de Lozan Barış Antlaşmasını ABD senatoda görüşmeye başladı ve yapılan oylamada Lozan Barış Anlaşması reddedildi. Bu durumun günümüze yansımaları şöyle gelişti:

1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatının hemen sonrasında Rum, Yunan ve Ermeni işbirliği sonucunda Ermeni terörü başladı ve 1984 yılına kadar pek çok masum insanımızı kaybettik. 1984 yılında Ermeni terörü geri çekildi. PKK terörü başlatıldı. Bu terör hareketi ile de 30 bin insanımızı kaybettik.

Devam eden Hizbullah ve PKK ile Marksist terör faaliyetlerine ilave olarak Ermeni terörü yeniden çağa uyarlanmış hukuki ve siyasi bir zeminde kullanılmak üzere Avrupa Parlamentosunun himayesinde karşımıza çıkarılmaktadır. Hatırlanacağı üzere 15 Kasım 2000 tarihinde Avrupa Parlamentosunda 234 oyla kabul edilen karara göre;

“Avrupa Parlamentosu Türk hükümetini ve TBMM’ni Türk toplumunun önemli bir kesimini oluşturan Ermeni azınlığa desteği artırmayı ve bu çerçevede modern Türk devletinin kurulmasından önce Ermeni azınlığın maruz kaldığı soykırımı resmen tanımaya davet eder” demektedir.

Ayrıca AB Katılım Ortaklığı Belgesinde de, bireysel hak ve özgürlükler kapsamında, bu devletin kurucusu ve asli unsuru olan Kürt orijinli vatandaşlarımız için kültürel haklar, anadilde yayım ve eğitim hakları adı altında ülkemiz bölünmek istenmektedir. İçeriden ve dışarıdan desteklenen bu gelişmeler milli birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü bozacak büyük bir tehdit niteliğini almıştır. Çünkü bu oluşumların arkasında olan Avrupa, ermeni kozu ile Kafkaslara, Ege sorunuyla Balkanlara, Kıbrıs ve Güneydoğu sorunlarıyla Ortadoğu’daki politikalara müdahil olmanın hukuki altyapısını hazırlamaktadır.

Sayın Başkanım,

1950 yılından itibaren her 10 senede bir Atatürk devrimlerinden birisine yönelik olarak başlatılan ve halen devam rejime yönelik iç ve dış destekli tehdidin seyri ise şöyle gelişmiştir:

Yıl : Doğru İlke / Yanlış Yorumlama
1950: Devletçilik / Sosyalizm
1960: Halkçılık / Sınıfçılık, halklar
1960: İnkılapçılık / İhtilalcilik
1970: Milliyetçilik / Faşizm
1980: Cumhuriyetçilik/ 1., 2. Cumhuriyet
1990: Laiklik / Dinsizlik, anti-laik, Sünni-Alevi bölünmesi
2000: Demokrasi / Bölücülük değildir.

Atatürk devrimleri bu toplumda bir kavga sebebi yapılmamalıdır. Çünkü her ilkenin ve her inkılabın bütünü oluşturmada aynı düzeyde önemi ve değeri vardır. Atatürk’ün en büyük eserimdir dediği; Türkiye Cumhuriyeti halkçılık esasına dayanan demokrasinin, milliyetçilik ilkesi ile birleşmesinden ve laiklik harcı ile örülmesinden meydana gelmiştir.

Günümüzde demokratik hakların kullanılması; çağdaş devlet ve çağdaş toplumun yaratılması için çok önemlidir. Ancak, birey hak ve özgürlüklerini kullanırken, devlete ve topluma karşı ödevlerini de unutmamak gerekir. Bireysel hakların kullanılması, bireysel kültür, bireysel otonomi adı altında devletin varlığını ülkenin bütünlüğünü, bireyin özgürleştirilmesi uğruna feda edemeyiz. Bu hakların kullanılması Atatürk ilkeleri ve devrimlerini reddetme hakkını da doğurmaz. Bu yanlışlıklar AB’ne girme uğruna bir araç olarak da kullanılamaz.

Sayın Başkanım,

Her zaman başımıza gelebilecek deprem, sel, kuraklık, orman yangını, çevrenin aşırı kirlenmesi ile, toplumun değer yargılarını bozan rüşvet, iltimas, nüfuz ticareti, görev suistimali, yolsuzluk, uyuşturucu ve örgütlü suçlar ile ekonomik krizlere karşı tedbirlerin alınması önem arz etmektedir. Öncelikle 13 milyon insanımızın yoksulluk sınırının altında olduğu bu ülkede, sosyal adaletin sağlanarak, sosyal devletin gereklerinin yerine getirilmesi bir zarurettir.

Bütün bunlar toplum geleceğini etkileyen çağımızın iç tehdidi niteliğini almıştır. Devlet sistemimizin işleyişindeki olumsuzluklar bu sorunları ağırlaştırmaktadır.

Peki bunların çözümü nedir, dediğimiz zaman, Atatürk’ün 10 Mart 1930’da Antalya’da arkadaşı Hasan Rıza Soyak’a söyledikleri kanımca en doğru çözüm olacaktır:

“...Bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi herşeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş bilgili, geniş düşünceli, azim, feragat ve ihtisas sahibi adam meselesidir. Sonra da zaman ve imkan meselesidir. Bu itibarla evvela kafaları ve vicdanlar8ı köhne, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin; işlerinin ehli, idealist ve enerjili insanlardan mürekkep muntazam, her parçası yerli yerinde modern bir devlet makinası kuracaksın; sonra bu makina halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, maddi ve manevi her türlü istidat ve kaynaklarımızı faaliyete geçirecek, işletecek; böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak... Başka çaremiz yoktur. İleri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda, beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak da imkansızdır.
Biz şimdi bu yol üzerindeyiz, kafileyi hedefe doğru yürütmek için, beşer takatinin üstünde gayret sarf ediyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?” (M.Kemal Atatürk, 1930, Antalya)

Sayın Başkanım, sonuç olarak;
16 yıldır süren terörle mücadele oldukça geniş bir göç hareketine de yolaçmış olmasına rağmen toplum içinde bir husumetin ortaya çıkmaması ve toplumsal barışın bozulmaması ülkenin hangi kökenden gelirse gelsin, insanlar arasında sağlam bir beraber yaşama iradesinin ve dayanışmasının mevcut olduğunu kanıtlamıştır. Bütün çabalar bunun muhafazası istikametinde olmalıdır.

Sayın Konuklar, beyanlarım, Harp Akademileri Komutanlığı ve dolayısıyla TSK’lerinin resmi görüşü değildir, kişisel tespitlerimdir.

Beni sabırla dinlediğiniz için şükranlarımı sunarım.
Saygılarımla 
 



KAYNAK: BU METİN NTVMSNBC HABER SİTESİNİN 11 OCAK 2001 TARİHLİ YAYININDAN ALINMIŞTIR
(2 ŞUBAT 2001) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş