Silahlı Kuvvetler Akademisi Komutanı Tuğgeneral Şimşek'in konuşması
şöyle:
(11 Ocak 2001)
Sayın Komutanım, Başkanım, Saygıdeğer konuklar,
Soğuk savaş sonrası güvenlik anlayışındaki dönüşüm konusunda kişisel
düşüncelerimi açıklama imkanı verdiği için sayın komutanıma şükranlarımız
arzederim. Hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın Başkanım,
Konuya birbirinin karşıtı olan iki terimin anlamını açıklamak suretiyle
başlayacağım.
Güvenlik; insanların yaşama hakkı, ülkelerinde benimsediği kuralların
ve değerlerin korunmasıdır. Bunu tehlikeye düşüren tehdittir. Tehdit ise;
korkutmak, tehlike meydana getirmektir. Tehdit için iki unsurun ortaya
çıkması lazımdır. Bunlardan birisi kabiliyet diğerisi de niyettir. Niyet
ve kabiliyet birleşince tehdidin kriz safhası başlar.
Halen, dünyanın pek çok yerinde, barışla savaş arasında değişen şiddette
tehdit, kriz ve çatışmalar yaşanmaktadır. Bu gelişmelere adil bir çözüm
üretilememektedir.
Süper güçlerin içerisinde yeraldığı, büyük orduların kullanılarak toprak
işgali ve sınırları değiştirecek istilacı tehditler şimdilik ortadan kalkmıştır.
Ancak gelişmiş ülkelerin modern eğitimli ve iyi donatımlı orduları varlığını
sürdürmektedir. Bu ordular öncelikle enerji kaynakları, hammadde ve tüketim
pazarları ile ulaşım hatlarının emniyetini sağlamak üzere kullanılacaktır.
Bu nedenle gelecekteki tehditlerin temel sorunlarından birisi
SORUN 1- ENERJİ VE HAMMADDE KAYNAKLARI
Dünya nüfusu içindeki nüfus payı (%) : ABD: 4,5, AB: 6, Rusya: 2,5 Japonya:
2,1 Toplam: 15,1 Çın: 21
Dünya Petrol tüketimindeki payı (5): ABD: 25,5, AB: 19,7 Rusya: 5,2
Japonya: 8,5 Toplam: 58,9 Çın: 4,5
Dünya doğalgaz tüketimindeki payı(%): ABD: 24,3, AB: 14,5, Rusya: 18,75
Japonya: 3 Toplam: 73,4 Çın: 8,1
Dünya petrol rezervleri içindeki payı (%): ABD: 4, AB: 1,6, Rusya:
4,8 Japonya: 0,05 Toplam: 10,85 Çın: 2,4
Dünya doğalgaz rezervleri içindeki payı (%): ABD: 3,4 AB: 3,9, Rusya:
34,4 Japonya: 0,05 Toplam: 10,85 Çın: 1,00
Dünya enerji üretim ve tüketimine ait değerlere göre, dünya nüfusunun
yaklaşık %15’ine sahip. Gelişmiş ülkeler, dünya petrollerinin %59, doğal
gazın da %74’ünü tüketmektedirler. Nüfusun %15’ine sahip bu gelişmiş ve
güçlü ülkeler, tüketimde %70 oranında ortalama paya sahipken, rezervleri
ise %11 civarındadır. Enerji açıkları gittikçe artmaktadır. Bu ülkelerin
hayati çıkarları enerji kaynaklarında odaklanmaktadır.
Bu nedenle öncelikle dünya nüfusunun %75, dünya GSHM’sinin %60, dünya
enerji kaynaklarının %75’ine sahip Avrasya coğrafyasındaki bir kısım ülkeler
ve bölgeler için klasik anlamdaki askeri tehdit devam edecektir demektir.
SORUN 2- MİLLİYETÇİLİK AKIMLARI VE DEVLETLERİN BÖLÜNMESİ
Ticaretin liberazisyonu, BM’lerin self-determinasyon ilkeleri stratejik
kaynakların bulunduğu bölgelerdeki toplulukları bölgesel azınlıklar olarak
ön plana çıkarmıştır. Gelişmiş ülkeler, karşılarında zayıf ülkeler görmek
istedikleri için bu azınlıkları tahrik etmektedirler.
İç dinamikleri kuvvetli olan kuvvetli olan Avrupa “bölgesel azınlık
dilleri Avrupa şartı” ve “Kopenhag kiterleri” ile alt kimliklerin ortaya
çıkmasını teşvik etmektedir.
Bu gelişmeler endişe yaratmaktadır. Çünkü BM’in tarihine de bakacak
olursak BM’in nüvesi olan cemiyet-i akvam kurulduğunda; üye sayısı 22 ülke
iken, BM’e dönüştüğünde 52, 1997 yılında 185, 2000 yılında 189 ülke, BM’e
üyedir. 2005 yılında BM’e üye ülkelerin sayısının 195, 2025 yılında da
245 ülkenin üye olması bekleniyor. Bu bir kehanet değil, tespittir.
Bu artışın bir çok sebebi vardır, ancak temel sebep kuzeyin zengin ve
gelişmiş ülkeleri ile güneyin yoksul ve az gelişmiş ülkeleri arasındaki
uçurum gittikçe büyümektedir. Küreselleşmenin bir sonucu olarak zayıflayan
çok uluslu devletler bölünmelere mecbur kalmaktadır. Bunun örneği,
SORUN 3- SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN DAĞILMASINDA GÖRÜLMÜŞTÜR
Coğrafya itibariyle dünyanın en büyük ve askeri yönden güçlü devleti
olan Sovyetler Birliği, 1991 yılında dağılarak 15 ayrı cumhuriyete bölünmüştür.
Kontrolü altında tuttuğu topraklarda %30, nüfusta %59, ekonomide %50 küçülmüştür.
Diğer t araftan Almanya’nın askeri ve ekonomik gücünün etki alanındaki
Yugoslavya 5, Çekoslovakya da ikiye ayrılmıştır.
Çünkü ülkeler arasında giderek artan siyasi ve ekonomik işbirliği mal,
hizmet, sermaye, insan ve bilginin serbest dolaşımı küçük devletlerin de
yaşamasını kolaylaştırmıştır. Küçük devlet, uluslararası sistemde güvenlik
açısından korunduğu gibi ekonomik açıdan da yaşaması için gerekli himaye
ve desteği bulabilmiştir.
Ekonomik gücü üstün olan devletlerin desteklediği bu yeni küreselleşme
stratejisinde kuralsız, kurumsuz ve yozlaşmış yönetimlerin egemen olduğu
ülkelerde bölünme, bilim ve teknoloji ile desteklenen kurallı ve kurumlaşan
ülkelerde de bütünleşmenin olacağı anlaşılıyor. Bu gelişmeler gelecekte
çatışma ve bölgesel savaşlara da neden olacaktır.
SORUN 4- KÜLTÜR ÇATIŞMASININ YARATTIĞI TEHLİKE VE TEHDİTLER
Sayın Başkanım,
1929 yılında Dünya ekonomik buhranı yaşarken, devlet kavramına pek uygun
düşmeyen ve bir manga askeri gücü olan Avrupa Hıristiyan kültürünün merkezi
Vatikan, 7 Haziran 1929’da bağımsızlığını ilan etmiştir. 1944 yılında,
450 tümeni olan Stalin’in “Vatikan’ın kaç tümeni var” diye alaya aldığı
bu küçük devlet bugün varlığını sürdürmektedir. Halbuki Stalin’in güce
dayalı sistemi çökmüştür. Bu bize tek başına askeri gücün, güvenliğin sağlanması
için yeterli olmadığını, ekonomik güç ile iç yapıyı kuvvetlendiren “kültürün”
önemini kanıtlamıştır.
“Avrupa Hıristiyan Kültürü” dediğimiz zaman Hıristiyan inanç değerlerinden
beslenmiş “Vatikan’ın gözetimindeki insanların şekillendirdiği yaşam tarzı
ve değerler sistemidir.”
Bu kültürde, Türkiye’ye yer yoktur yaklaşımı aslında tarihin derinliklerinden
gelen “hıristiyan”, “müslüman” çatışmasındaki ön yargılarla beslenen bakış
açısından kaynaklanmaktadır. Bu çatışmayı en güzel ifade eden sözcükleri
1854 yılında, Kardinal Newmann “Türk Tarihi” üzerine Liverpol’da verdiği
bir seri konferanslarda şöyle dile getirmiştir:
“Vizigotlardan sarasenlere değin, Hıristiyanlık dini ile temasa geçen
bütün ırklar, kavimler er geç hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu genel
kuralın tek istisnası Türklerdir. Türkler, hıristiyanlığı kabul etmek şöyle
dursun, hıristiyanlığı ortadan kaldırmaya çalışmışlardır; tarih sahnesine
çıktıkları 1048 yılından beri, hıristiyan düşmanlığının öncüsü, sözcüsü,
simgesi olmuşlardır. Bu yüzden Türkler, Katolik kilisesinin (Vatikan devleti)
XI. Yüzyıldan itibaren en önemli sorunu, düşmanı olarak görülmüştür. Hatta,
papalık devletinin son bin yılı Türklerle savaşarak geçmiştir de denebilir.”
“Türklerin savaş gücünü inkar etmiyorum ama işte bu güç, onları, imanın
ve uygarlığın amansız düşmanı yapıyor. Onun için Türklerle savaşmak, onları
yok etmek zorundayız.” (Kardinal Newman 1854)
Avrupalılar için dinimizi değiştirmek mümkün olmadığına göre, gelişmiş
ülkelere göç eden insanlarımız çok kültürlülüğü savunan Avrupa’da benimsenecek
mi? Yoksa her kültüre siyasal bir tanım veren, ulusal azınlıklar yerine
“halk grupları” diyerek daha alt kimlikleri de ön plana çıkaran, temiz
toplum, temiz ırk yaklaşımıyla kimlik çatışmaları teşvik edilmeye devam
mı edilecek? “Bölgesel azınlık dilleri Avrupa şartını” kabul ederek bölünmeler
teşvik edilirken, kültür farklılığının neden olduğu çatışmalar gelecekte
de tehdit olarak devam edecektir.
SORUN 5 - BÜYÜK GÜÇLERİN ÜSTÜNLÜK MÜCADELESİNİN YARATACAĞI TEHDİTLER
Günümüzde dünyayı ne tehdit ediyor?
A- Rusya mı?
B- Çin mi?
C- ABD’lerinin askeri ve ekonomik
üstünlüğü mü?
D- Japonya’nın ticari istilası
mı? Yoksa
E- Batı Avrupa’nın kendi bünyesindeki
tarihsel kökenli iç huzursuzlukları mı?
Şüphesiz hiçbirisi değil.
Asıl olan büyük güçlerin yanlarına bölgesel güçleri de alarak özellikle
Avrasya coğrafyasında üstünlük yarışına çıktıklarında yeni ittifaklar doğacaktır.
Bu da yeni tehditler yaratacaktır. Bu maksatla petrol, ticari ve askeri
ambargolar, finansal hareketler, baskı ve provokasyonlar yeni tehdit unsurları
olarak kullanılacaktır.
RF’DA TEHDİT ALGILAMASI
Dağılmadan sonra Rusya Federasyonu'nda (RF); 6 farklı statüde toplam
89 birimden meydana gelmektedir. 17.1 milyon kilometrekare yüzölçümü ve
180 milyon nüfusu vardır. Nüfusunun %81.5 Rus ve 15 ayrı etnik gruptan
meydana gelir. Ülke dışında 25 milyon Rus vardır.
ABD’leri RF’nun uluslararası sisteme girmesini demokratik reformları
yapmasını, piyasa ekonomisine geçmesini, nükleer silahları sınırlandırmasını
istemektedir. Bütün bunlar RF’nun “Bir koloni vesayeti altına” alınması
anlamına geldiğinden, halkına izahta güçlük çekmektedir.
Baltık denizinden Büyük Okyanusa kadar uzanan geniş coğrafyasını kontrol
edebilmek ve etnik farklılıkları sistemde tutabilmek için RF’nun nüfusu,
ekonomik gücü ve teknolojisi yetersizdir. Bu nedenle RF’nun bir toparlanma
ve restorasyon sürecine ihtiyacı vardır. 2015 yılına kadar bunu sağlayabileceği
kabul edilmektedir.
Şimdilik bütünlüğünü muhafaza öncelikli sorunudur. Bunu sağlamak için
nükleer yetenekleri ve askeri gücünü caydırıcı unsur olarak kullanmaya
devam edecektir. Ayrıca 70 yıllık beraberliğin neden olduğu etkilerden
yararlanarak, eski müttefikleri üzerinde kontrolünü hissettirecek bir bağımsız
devletler topluluğu kurmuştur. Bunun geliştirilmesi ve otorite tesisi için
askeri gücünü tehdit unsuru olarak kullanması mümkündür. Bu nedenle eski
Sovyet sisteminde olup ta bağımsızlığını kazanan ülkelere RF’nun klasik
askeri tehdidi devam edecektir.
ABD’NİN TEHDİT ALGILAMASI
Dünyanın en büyük ekonomik, askeri ve teknolojik gücü olan ve dünya
ticaretinin %30’unu elinde bulunduran ABD, ciddi bir askeri dış tehdit
düşünmemektedir. Bu nedenle savunma harcamalarında kısıntıya gitmekte,
NATO’nun Avrupalı üyelerinin katkılarını arttırmasını talep etmekte ve
AGSK’ni desteklemektedir.
Aslında ABD’leri kurduğu “yeni dünya düzenini” devam ettirebilmek için
insan hakları, çevre ile ilgili konular, hastalıkların yayılmasının durdurulması,
şişmanlığın önlenmesi, uyuşturucu ile mücadele, terörizm,kitle imha silahlarının
denetlenmesi, teknoloji terörü gibi konuları tehdit olarak düşünmektedir.
Ayrıca güç aktarımları, enerji güvenliği gibi geleneksel stratejik ilgi
alanlarına karşı hassasiyeti devam etmektedir.
ABD, kendisine yönelik tehditler meydana gelmeden kaynağında çözüm esasına
dayanan “esnek güvenlik ve ittifak stratejisinin” başarıya ulaşması için
ekonomik yaptırımları, ambargoları, askeri ve politik gücü araç olarak
kullanmaya devam edecektir.
AVRUPA’DA GÜVENLİK ANLAYIŞINDAKİ DÖNÜŞÜM
Sayın Başkanım,
Bu konuda benden önceki sayın konuşmacı tarafından gerekli bilgilendirme
yapılmıştır. Ben sadece gelecekte 300 milyonluk bir Avrupa’nın bağımsız
bir askeri güce sahip olduğunda öncelikle Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da
kolayca çatışma yaratabilecektir. Bu nedenle Türkiye için AGSK içinde yeralmasının
hayati bir konu olduğunu belirtmekle yetineceğim.
BALKANLARDA GÜVENLİK SORUNU
Balkanlarda tehdit, Sırbistan Karadağ-Kosova-Sancak, Bosna Hersek ve
Arnavutluk ekseninde devam etmektedir. Almanya-RF ile arasında Dou Avrupa’da
bir emniyet kuşağı yaratırken, Güneydoğu Avrupa ve Akdeniz’e doğru da bir
yeşil kuşak yaratılmaya çalışılmaktadır. ABD bu oluşumu NATO genişlemesi
ile kontrolü altında tutmayı düşünürken, AB ise, bunu AGSK yapısı içerisinde
merkezi ve Batı Avrupa’yı güvenlik açısından bir kaleye dönüştürmek üzere
istemektedir. Bu kale salt savunma amaçlı olmayıp, muhtemelen saldırı amaçları
da olacaktır.
ORTADOĞU’DA GÜVENLİK SORUNU
Ortadoğu’da ihtilafa neden olan pek çok sorun olmakla beraber en öncelikleri
İsrail-Filistin, Irak-ABD ihtilafı, terör faaliyetleri yaptırımlar komitesinin
faaliyetleri ile, İran’ın aşırı silahlanması ve rejim ihracı ile İsrail’in
bölge ülkeleriyle ilişkileridir.
28 Eylül 2000’de başlayan Filistin-İsrail çatışması da göstermiştir
ki bu coğrafyanın güvenlik ihtiyaçlarında bir değişiklik yoktur. Bunu çözümleyecek
yöntemlerde de bir değişiklik olmayacağı anlaşılıyor: politik mücadele,
ekonomik baskılar, petrolün baskı aracı olarak kullanılması dahil, askeri
güçlerin kullanılmasına devam edilecektir. Eskisinden farklı olan husus
bölgede İsrail’in nükleer silaha sahip olması. Çok sıkışırsa kullanabileceğidir.
Buna karşılık kimyasal ve biyolojik başlıklı uzun menzilli füze tehditleri
bölgenin güvenliğini bozmaya devam edecektir.
Irak’ın 3’e bölünmüşlük ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurma tasarıları
bölgedeki güvenlik dengelerini değiştirecek niteliktedir. Bu durum bölge
ülkelerinin askeri güçlerini kullanmak suretiyle önlenebilecek bir tehdit
niteliğindedir.
TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİT NEDİR?
Türkiye’ye yönelik tehditleri, çevre ülkelerinden ve global güçlerden
kaynaklanan dış tehditler ile cumhuriyete ve rejime yönelik iç tehditlerle
ve kaynağı belli olmayan ve sosyal hayatı etkileyen örtülü hareketler olarak
tasnif edilir.
Türkiye 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ve soğuk savaş döneminde SSCB’den
gelen dış tehdidi, NATO’ya girerek dengelemiştir. Şimdi soğuk savaş sonrası
dış tehdit olarak eski Sovyetler Birliği sisteminin mirasçısı Rusya Federasyonunun
sahip olduğu nükleer silah tehdidi devam etmektedir.
Yunanistan ve Ermenistan ile aramızdaki sorunlardan kaynaklanan dış
tehditler, İran, Irak ve Suriye gibi komşuların teröre sağladıkları destek
ve uzun menzilli füzelerden kaynaklanan dış tehditler vardır.
Ayrıca su kaynaklarının kullanılmasında ve sınır aşan sular konusunda
bizim dışımızda politikalar üretilerek hazırlanan yeni oluşumların neden
olacağı tehditler vardır.
Dış tehditlerdeki değişimin analizini yaparsak;
Birinci Dünya Savaşı esnasında açıklanan Wilson prensiplerine göre Doğu
Anadolu’da 6 vilayetin (vilayeti sitte) ikisi Ermenilere, dördü de Kürtlere
verilerek kurulacak olan ve Sevr anlaşmasıyla açığa çıkan Ermeni ve Kürt
devletlerinin arasındaki hudut, ABD Başkanı Wilson tarafından çizilmesi
ve bu iki devletin ABD himayesinde oluşması arzu edilen bir çözümdü. Özellikle
İngiltere’nin desteklediği bu proje Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından
boşa çıkarılmıştı. Lozan Antlaşmasıyla akamete uğratılan bu teşebbüsten
sonra, 1924 yılında Hakkari’de Nasturi, 1925 yılında Bingöl’de, İngilizlerin
desteklediği Şeyh Sait ayaklanması olmuştur. Bu ayaklanmalar bastırıldı
ancak 6 Haziran 1926’da Misak-ı Milli sınırlarının içinde olan Musul bölgesini
kaybettik. Bu gelişmelere bağlı olarak 18 Ocak 1927’de Lozan Barış Antlaşmasını
ABD senatoda görüşmeye başladı ve yapılan oylamada Lozan Barış Anlaşması
reddedildi. Bu durumun günümüze yansımaları şöyle gelişti:
1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatının hemen sonrasında Rum, Yunan ve
Ermeni işbirliği sonucunda Ermeni terörü başladı ve 1984 yılına kadar pek
çok masum insanımızı kaybettik. 1984 yılında Ermeni terörü geri çekildi.
PKK terörü başlatıldı. Bu terör hareketi ile de 30 bin insanımızı kaybettik.
Devam eden Hizbullah ve PKK ile Marksist terör faaliyetlerine ilave
olarak Ermeni terörü yeniden çağa uyarlanmış hukuki ve siyasi bir zeminde
kullanılmak üzere Avrupa Parlamentosunun himayesinde karşımıza çıkarılmaktadır.
Hatırlanacağı üzere 15 Kasım 2000 tarihinde Avrupa Parlamentosunda 234
oyla kabul edilen karara göre;
“Avrupa Parlamentosu Türk hükümetini ve TBMM’ni Türk toplumunun önemli
bir kesimini oluşturan Ermeni azınlığa desteği artırmayı ve bu çerçevede
modern Türk devletinin kurulmasından önce Ermeni azınlığın maruz kaldığı
soykırımı resmen tanımaya davet eder” demektedir.
Ayrıca AB Katılım Ortaklığı Belgesinde de, bireysel hak ve özgürlükler
kapsamında, bu devletin kurucusu ve asli unsuru olan Kürt orijinli vatandaşlarımız
için kültürel haklar, anadilde yayım ve eğitim hakları adı altında ülkemiz
bölünmek istenmektedir. İçeriden ve dışarıdan desteklenen bu gelişmeler
milli birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü bozacak büyük bir tehdit niteliğini
almıştır. Çünkü bu oluşumların arkasında olan Avrupa, ermeni kozu ile Kafkaslara,
Ege sorunuyla Balkanlara, Kıbrıs ve Güneydoğu sorunlarıyla Ortadoğu’daki
politikalara müdahil olmanın hukuki altyapısını hazırlamaktadır.
Sayın Başkanım,
1950 yılından itibaren her 10 senede bir Atatürk devrimlerinden birisine
yönelik olarak başlatılan ve halen devam rejime yönelik iç ve dış destekli
tehdidin seyri ise şöyle gelişmiştir:
Yıl : Doğru İlke / Yanlış Yorumlama
1950: Devletçilik / Sosyalizm
1960: Halkçılık / Sınıfçılık, halklar
1960: İnkılapçılık / İhtilalcilik
1970: Milliyetçilik / Faşizm
1980: Cumhuriyetçilik/ 1., 2. Cumhuriyet
1990: Laiklik / Dinsizlik, anti-laik, Sünni-Alevi bölünmesi
2000: Demokrasi / Bölücülük değildir.
Atatürk devrimleri bu toplumda bir kavga sebebi yapılmamalıdır. Çünkü
her ilkenin ve her inkılabın bütünü oluşturmada aynı düzeyde önemi ve değeri
vardır. Atatürk’ün en büyük eserimdir dediği; Türkiye Cumhuriyeti halkçılık
esasına dayanan demokrasinin, milliyetçilik ilkesi ile birleşmesinden ve
laiklik harcı ile örülmesinden meydana gelmiştir.
Günümüzde demokratik hakların kullanılması; çağdaş devlet ve çağdaş
toplumun yaratılması için çok önemlidir. Ancak, birey hak ve özgürlüklerini
kullanırken, devlete ve topluma karşı ödevlerini de unutmamak gerekir.
Bireysel hakların kullanılması, bireysel kültür, bireysel otonomi adı altında
devletin varlığını ülkenin bütünlüğünü, bireyin özgürleştirilmesi uğruna
feda edemeyiz. Bu hakların kullanılması Atatürk ilkeleri ve devrimlerini
reddetme hakkını da doğurmaz. Bu yanlışlıklar AB’ne girme uğruna bir araç
olarak da kullanılamaz.
Sayın Başkanım,
Her zaman başımıza gelebilecek deprem, sel, kuraklık, orman yangını,
çevrenin aşırı kirlenmesi ile, toplumun değer yargılarını bozan rüşvet,
iltimas, nüfuz ticareti, görev suistimali, yolsuzluk, uyuşturucu ve örgütlü
suçlar ile ekonomik krizlere karşı tedbirlerin alınması önem arz etmektedir.
Öncelikle 13 milyon insanımızın yoksulluk sınırının altında olduğu bu ülkede,
sosyal adaletin sağlanarak, sosyal devletin gereklerinin yerine getirilmesi
bir zarurettir.
Bütün bunlar toplum geleceğini etkileyen çağımızın iç tehdidi niteliğini
almıştır. Devlet sistemimizin işleyişindeki olumsuzluklar bu sorunları
ağırlaştırmaktadır.
Peki bunların çözümü nedir, dediğimiz zaman, Atatürk’ün 10 Mart 1930’da
Antalya’da arkadaşı Hasan Rıza Soyak’a söyledikleri kanımca en doğru çözüm
olacaktır:
“...Bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi herşeyden
evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş bilgili, geniş düşünceli, azim,
feragat ve ihtisas sahibi adam meselesidir. Sonra da zaman ve imkan meselesidir.
Bu itibarla evvela kafaları ve vicdanlar8ı köhne, geri, uyuşturucu fikir
ve inançlardan temizleyeceksin; işlerinin ehli, idealist ve enerjili insanlardan
mürekkep muntazam, her parçası yerli yerinde modern bir devlet makinası
kuracaksın; sonra bu makina halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak,
maddi ve manevi her türlü istidat ve kaynaklarımızı faaliyete geçirecek,
işletecek; böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak... Başka çaremiz
yoktur. İleri milletler seviyesine erişmek işini; bir yılda, beş yılda,
hatta bir nesilde tamamlamak da imkansızdır.
Biz şimdi bu yol üzerindeyiz, kafileyi hedefe doğru yürütmek için,
beşer takatinin üstünde gayret sarf ediyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?”
(M.Kemal Atatürk, 1930, Antalya)
Sayın Başkanım, sonuç olarak;
16 yıldır süren terörle mücadele oldukça geniş bir göç hareketine de
yolaçmış olmasına rağmen toplum içinde bir husumetin ortaya çıkmaması ve
toplumsal barışın bozulmaması ülkenin hangi kökenden gelirse gelsin, insanlar
arasında sağlam bir beraber yaşama iradesinin ve dayanışmasının mevcut
olduğunu kanıtlamıştır. Bütün çabalar bunun muhafazası istikametinde olmalıdır.
Sayın Konuklar, beyanlarım, Harp Akademileri Komutanlığı ve dolayısıyla
TSK’lerinin resmi görüşü değildir, kişisel tespitlerimdir.
Beni sabırla dinlediğiniz için şükranlarımı sunarım.
Saygılarımla
|