TBMM'de parti temsilcilerinin konuşmaları şöyle:
(1 Temmuz 2003)
CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye
Ulusal Programı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak
üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.
Değerli milletvekilleri, Türkiye Ulusal Programı, Avrupa Birliğinin
katılım ortaklığı belgesi ışığında hazırlanmış bulunan ve Türkiye’nin katılım
sürecinde Birlik ile uyumu nasıl bir takvim uyarınca ve hangi somut adım
ve yöntemlerle gerçekleştireceğini ortaya koyan çok önemli bir yükümlülük
belgesidir. Bu belgenin katılım ortaklığı belgesiyle paralellik ve uyum
göstermesi, somut bir takvim içermesi, net ve şeffaf olması, Türkiye’nin,
Avrupa Birliğine katılımı hususundaki kararlılık ve iradesinin bir göstergesidir.
Çok sayıda uzman tarafından aylarca süren bir ortak çalışma sonucunda
hazırlanan bu 877 sayfalık Ulusal Program, ülkemizin toplum ve devlet yapısının
ve yaşamının tüm yönlerine ilişkin konularını ele almakta ve bunlara, kapsamlı
reform ve düzenlemeler getirmektedir.
Değerli arkadaşlarım, bu niteliğiyle Ulusal Program, dev boyutlu bir
kamusal dönüşüm sürecini oluşturmaktadır. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak,
bu kapsamlı ve devrimsel nitelikteki belgeyi gerektirdiği özen ve dikkatle
değerlendirdikten sonra, görüşlerimizi Yüce Meclise açıklamayı arzu ederdik.
Ne yazık ki, Ulusal Program, yeni kurulmuş olan ve esas görevi, bu tür
belgeleri incelemek ve tartışmak olan Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda
dahi ele alınıp, incelenmeden büyük bir aceleyle, geçen cuma günü öğleden
sonra Cumhuriyet Halk Partisine tevdi edildi. Tabiatıyla, bu tutum, partimiz
bünyesinde belge üzerinde çok yönlü ve derinlemesine bir inceleme yapılmasını
önledi.
Bu bakımdan, değerli arkadaşlarım, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak,
bu aşamada Ulusal Programın içerdiği göze çarpan bazı noktalara değinmekle
yetineceğiz. Ancak, bu önemli belge hakkındaki görüşlerimizi gerektiğinde,
etraflı biçimde açıklama hakkımızı mahfuz tutuyoruz. Hemen belirteyim ki,
Ulusal Programın böylesine bir telaş ve aceleyle Meclisten geçirilmeye
çalışılması, üzüntü yaratan bir tutumdur. Bu çok önemli belgenin, âlâyıvalâ
ile kurulduğu açıklanan Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda ciddî bir şekilde
incelenmesi gerekirdi. Çünkü, bu belgeyi enine boyuna incelemek, tartışmak
Avrupa Birliği Uyum Komisyonunun esas ve temel göreviydi. Meclisimizin
de, Türkiye’de siyasetin tam mihverine oturmuş olan bu konudaki görevini
arzuya şayan bir şekilde yapmasına imkân verilmesini beklerdik.
Değerli arkadaşlarım, bu girizgâhtan sonra, önce siyasî kriterlere ilişkin
görüşlerimizi açıklayacağım: Ulusal Programda siyasî kriterlerin 9 başlık
altında toplandığını görüyoruz. Sayın Dışişleri Bakanımız, bu 9 başlığı
teker teker saydı, bu konularda bilgi verdi. Bu bölüm, esas itibariyle,
tam üyelik müzakerelerine başlanabilmesi için, Türkiye tarafından yapılması
beklenen mevzuat değişikliklerini ve uygulamaya ilişkin düzenlemeleri içeriyor.
İlk bakışta, Katılım Ortaklığı Belgesiyle Ulusal Program arasında bir paralellik
ve uyum göze çarpıyor. Ancak, Ulusal Programdaki sözünü ettiğimiz konu
başlıklarına ilişkin olarak verilen izahat genel nitelikte olduğu cihetle,
ayrıntılara inilmediği cihetle şu aşamada bu hususlarda tam isabetli bir
değerlendirme yapmak imkânından mahrumuz.
“Siyasî Kriterler” bölümünde öngörülen reform ve düzenlemelerin sonuncusu
olmasını beklediğimiz Yedinci Uyum Paketi bağlamında ele alınacağı anlaşılıyor.
Bu nedenle, konuya ilişkin olarak Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal
tarafından yapılan muhtelif açıklamalarında dile getirilen görüşleri burada
ben özetleyerek belirtmekte yarar görüyorum:
Bu bağlamda altını çizeceğim birinci nokta, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle
ilişkisinin partilerüstü bir konu olduğu ve bu konunun içsiyaset tartışmalarının
bir parçası haline dönüştürülmesinin ülkemize büyük zarar vereceğidir.
Siyasî partiler, bu konuyu kendi siyasal tekellerine alma gayretlerini
bir kenara bırakarak, bunun, bütün Türkiye’nin paylaştığı, sahiplendiği
bir ulusal dava olduğunu unutmamalıdırlar.
Değerli arkadaşlarım, esasında Avrupa Birliği davası, bugünün siyasî
partilerini aşar. Zira, Atatürk’ten bu yana tarihimizin bir temel doğrultusu,
bir ana hedefidir. Bu anlayışla, Avrupa Birliği konusunu hiç kimse, siyasî
yarar ve parti anlayışıyla ele almamalı ve içpolitika malzemesi yapmaya
kalkışmamalıdır.
İkinci vurgulamak istediğim husus, bazı siyasî tercihlerin Türkiye’ye
kabul ettirilmesi için Avrupa Birliğinin bir araç olarak kullanılabileceği
yolundaki düşüncelerin son derece hatalı olduğudur. Bir kere Avrupa Birliğine
değer vermek, onu özel amaçlar için kullanma hevesinden vazgeçmeyi gerektirir
değerli arkadaşlarım. Bu bakımdan, Avrupa Birliğinin meşgul olmadığı belirli
bir isteği “Avrupa Birliği için gereklidir” diyerek uyum süreci çerçevesinde
gerçekleştirme girişimleri ortak davamıza zarar verir.
Dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü nokta, Avrupa Birliğini kendi içimizdeki
tartışmalara alet etmekten kesinlikle kaçınmamız gerektiğidir. Avrupa Birliğine
yönelik yükümlülüklerimizi, ülkemizdeki dengeleri gözeterek ve sağduyuyla
tartışarak yerine getirmeye çalışmalıyız. Unutmayalım, Türkiye, Avrupa
Birliğine, daha uyumlu, daha güçlü bir toplum ve ekonomi oluşturmak ve
uluslararası alanda daha itibarlı ve nüfuzlu olmak için giriyor. Ancak,
bunun için kurumsal yapımızı sarsacak ve gerginlik yaratacak tutumlara
başvurmanın hiçbir yararı yoktur.
Siyasî kriterler bağlamında belirtmek istediğim son nokta, Avrupa Birliğine
karşı yükümlülüklerimizin müphemiyetten kurtarılması ve netleştirilmesidir.
Bugüne kadar yaptığımız açıklamalarla, yasal düzenleme açısından Kopenhag
kriterlerini karşılamamız konusunda var olabilecek eksikliklerimizin neler
olduğunu açıkça bilmemiz gerektiği üzerinde ısrarla durduk; ama, bu konularda
net bir bilgi sahibi olamadık. Zira, numaralı paketlerle Türkiye’nin yükümlülüklerinin
taksit taksit açıklanması, atılması gereken adımların kapsamı konusunda
müphem bir durum yarattı ve tablonun tümünü görmemizi engelledi. Ayrıca,
bu tutum, Türkiye’yi, sürekli eksikli ve ödevini hiçbir zaman tam olarak
yapmamış bir ülke görüntüsünde bıraktı. Bu görüş ve nedenlerle, artık,
numaralı paketler uygulanmasından vazgeçilerek, nihaî ve son tek bir pakette,
Türkiye’nin atacağı adımların tümünün belirtilmesinin gerektiğini tekrar
tekrar dile getirdik. Bu bakımdan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı
Sayın Abdullah Gül’ün bu yaklaşımını benimseyerek, 7 nci paketin son paket
olacağı yolundaki bir açıklamasını memnuniyetle karşılayacağız.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ, mikrofonunuzu açtım efendim.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ(Devamla) – Teşekkür ederim efendim.
Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, biz, şu hususun
çok iyi anlaşılmasını istiyoruz. Biz, Türkiye’nin 40 yıldır yürüdüğü Avrupa
Birliği yolunun mutlu bir sonla bitmesini candan arzu ediyoruz. Halen,
bu yolun en kritik aşamasında bulunduğumuzu müdrik olarak, Avrupa Birliği
hedefinin yapay ve kısır tartışmalarla kaçırılmasını kesinlikle arzu etmiyoruz.
Umarız, hazırlanacak yeni düzenlemeler, biraz önce belirtmiş olduğum görüş
ve hassasiyetleri dikkate alarak hazırlanır ve Adalet ve Kalkınma Partisi
ile Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’ye tam üyelik müzakerelerinin kapısını
açacak adımları elbirliğiyle atarlar.
Burada önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi,
Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğini, Türk dışpolitikasının en öncelikli
konusu olarak görmekte ve bu doğrultuda gerekli her türlü çabanın sarf
edilmesini desteklemektedir; ancak, Cumhuriyet Halk Partisinin bu tutumu,
ulusal çıkarlara duyarlı olmayan, teslimiyetçi bir siyaset çizgisini benimsediği
anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin ulusal çıkarlarına sahip çıkılması,
Avrupa Birliğine karşıtlık değildir. Zira, böyle bir yaklaşım, esasen Avrupa
Birliğinin ruhuna uygundur. Avrupa Birliğinin temel felsefesi, herkesin
hakkına, hukukuna sahip çıkılmasını öngörür.
Şimdi, ulusal programın ekonomik kriterler bölümüne geliyorum; ekonomik
kriterler bölümünde, Sayın Dışişleri Bakanımızın da işaret ettikleri gibi,
Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yaşamının tüm yönlerini kapsayan 29 alan
belirtilerek, bu alanlarda reformların hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği
öngörülüyor. Bu bağlamda yüzlerce yasanın değiştirilmesi veya çıkarılması
ve keza, yüzlerce idarî düzenleme, tebliğ ve yönetmelik tanımlanıyor ve
bunlar bir takvime bağlanıyor.
Belgenin bu bölümünün incelenmesi, Avrupa Birliğine katılım sürecinin,
gerçekte, Türkiye'nin, siyasal, ekonomik, sosyal ve yönetsel düzeninin
değişmesine yol açacak ve ülkemize çağ atlatacak tarihsel bir devrim niteliği
taşıdığını çok iyi anlamamıza yol açıyor. Evet, değerli arkadaşlarım, bu
Meclis, bu dev projenin üstesinden gelebilirse, bu tarihsel devrimin onurunu
taşıyacak.
Şimdi, ben, ekonomik kriterler bölümündeki belki de en güncel olan konu
üzerinde duracağım; bu da, Kopenhag ekonomik kriterlerine uyum sağlama
ve Maastricht kriterlerine yakınlaşma perspektifinde Türkiye'nin ekonomik
politikasının değerlendirilmesidir. Belgenin bu bölümünde, Türkiye'nin,
sadece 2002 yılına ait ekonomik gelişmelerine yer verilmekte, buna karşılık,
2003 yılının ilk yarısına ilişkin gelişmeler ele alınmamaktadır. Bu haliyle,
belge, Türkiye'nin şu andaki gerçek ekonomik tablosunu yansıtmamaktadır
değerli arkadaşlarım. Avrupa Birliği makamları, ülkemizdeki gelişmeleri
günü gününe tüm ayrıntılarıyla izlediklerinden, bu konuda bazı gerçekleri
dile getirmekte beis görmüyorum.
Belirteceğim birinci nokta; Türkiye'nin ekonomik gündemindeki en önemli
mesele olan iç ve dışborçlar tablosuyla ilgilidir. Türkiye, maalesef, hükümetimizin
ileri sürdüğü gibi, halen, borç ödeyen değil, süratli bir tempo ile borç
üreten bir ülke konumundadır. Hükümetin 7 aylık iktidarı döneminde iç ve
dışborç stoku, 26,6 milyar dolarlık bir artış göstermiştir, bu, rekor bir
artıştır.
CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Ödemelere de bakalım...
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKTAĞ (Devamla) – Dikkati çeken bir diğer nokta da,
borçların vade yapısının kısalmakta olmasıdır. Kamu borç stokunun gayri
safî millî hâsılaya oranının yüzde 80’in üzerinde olduğu Türkiye gibi bir
ülkede, bu, kaygılandırıcı bir gelişmedir. Kaygılandırıcıdır; çünkü, önümüzdeki
aylarda, daha kısalma eğilimi gösteren bir vade yapısı ve artan faiz oranlarıyla
karşılaşılması olasılığı her an mevcuttur.
Değerli arkadaşlarım, bunlar, bizim eleştirel bir görüşle yaptığımız
olumsuz değerlendirmeler değil; nitekim, Amerika’nın ekonomik işlerden
sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Alan Larson, geçen hafta sonunda yaptığı
bir açıklamada, Türkiye’de, kamu borcunun, gayri safî millî hâsılanın yüzde
82’sini geçtiğini ve bunun tehlikeli bir durum yarattığını belirtmiştir.
Larson, ekonominin büyütülerek borcun yol açtığı yükün azaltılması gerektiğini
belirtiyor.
Değerli arkadaşlar, evet, çözüm buradadır; ancak, Türkiye ekonomisi,
üretim ekonomisi değil, hâlâ, rant ekonomisi olma niteliğini muhafaza ediyor.
Bugün, hâlâ, özel sektörde en kârlı aktivite, dışarıdan borç bulup, bunu
Hazine kâğıtlarına yatırarak üretim dışı kârları büyütmek şeklinde cereyan
ediyor. Türk ekonomisi, yatırım yapmayan ve sermaye stokunu artırmak şöyle
dursun, giderek bunu eriten bir sisteme dönüşmüştür; nitekim, Devlet İstatistik
Enstitüsü verilerine göre, ülkemizde, son iki yıldır, sabit sermaye oluşumu
negatiftir. Türkiye’nin, hayatta kalabilmek için kendi bedenini kemiren
bir canlıdan farkı yoktur şu anda. Hükümet, maalesef, bu ürkütücü duruma
seyirci kalıyor; Türkiye’yi bu fasit daireden çıkaracak rasyonel ve yaratıcı
bir politikayı uygulamaya koyabilmiş değil.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin sorunlarının temelinde, kamu maliyesinin
büyük açıkları yatmaktadır. Örneğin, 2003 yılına ait konsolide bütçe 46
katrilyon açıkla dengelenmesine rağmen, sonbaharda ekbütçe ihtiyacının
ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor; beş aylık bütçe uygulamasının verdiği
mesajlar bu merkezde. Evet, vergi barışına ve çift vergilendirmeye rağmen
durum bu, bu durumda hükümet, sorunu borçlanmayla çözme yoluna gidecektir,
bu da piyasalarda yükselen faizlerin devamına neden olacaktır, yani fasit
daire devam edip gidecektir.
Değerli arkadaşlarım, oysa, kamu maliyesinin sorunlarına kalıcı çözüm
sadece vergi cephesinde aranmalıdır. Türk ekonomisini sağlığına kavuşturacak
tek bir yol vardır, bu da vergi adaleti ilkesinden ödün vermeden, vergilerin
makul oranlara düşürülmesi ve vergi tabanının genişletilerek kayıtdışı
ekonominin mümkün olduğunca kayıt içine çekilmesidir. Vergi idaresinin
etkin biçimde işletilmesini de içeren böyle bir uygulama gerçekleştirilmeden
Türk ekonomisinin hastalığına çare bulunamaz. Bu tür bir uygulama, piyasalarda
güven ortamı oluşturmak suretiyle hem yatırımları artırarak ekonomik büyümeye
katkıda bulunur hem de faizleri düşürür; böylece içborç sorunu da Türkiye’nin
gündeminden düşer. Bütün mesele, hükümetin bu önlemleri alma konusunda
gerekli siyasî cesarete ve iradeye sahip olmasındadır. Bu irade ve cesaret
gösterilmedikçe Türkiye yanlış kurgulanmış IMF programlarının pençesinde,
halkımız da yoksulluk batağında kıvranmaya devam eder gider.
Şimdi, Devlet İstatistik Enstitüsünün resmî rakamlarına göre işsizlik
oranının 2003 yılının ilk çeyreğinde yüzde 12,3 gibi bir orana yükselerek
son dönemin en yüksek düzeyine çıktığını görüyoruz. Arkadaşlar, bu işsizlerle
ilgili çarpıcı temel nokta, bunların yüzde 29’unun eğitimli genç işsizler
olmasıdır. Buna ilaveten son istatistikler, Türkiye’de uzun süreden beri
ilk kez kapanan işyeri sayısının, açılan işyeri sayısının önünde koştuğunu
ortaya koyuyor. Sizleri temin ederim, bu kürsüden olumsuz değerlendirmeler
yapmaktan kesinlikle haz etmiyorum.
CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Çin’den sonra en çok kalkınan ülke durumundayız.
(CHP sıralarından “yapma yahu” sesleri ve gürültüler) Yüzde 7,2. Hep ters
taraflarını görerek, işin sonunu getiremezsiniz...
FAHRİ KESKİN (Eskişehir) – Halk öyle düşünmüyor!
BAŞKAN – Hatibe müdahale etmeyelim...
Buyurun.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, ne var ki, verdiğim
bütün bu rakamlar, Devlet İstatistik Enstitüsünün açıklamalarından alınmıştır.
Burada, hiçbir kendi yorumum ve değerlendirmem yoktur, verdiğim bütün rakamlar,
Devlet İstatistik Enstitüsünün rakamlarıdır değerli arkadaşlarım.
Ülkemizde yoksulluk artıyor, işsizlik artıyor, üretimsizlik artıyor.
Bunlara çare bulmadan, Maastricht Kriterlerini nasıl yakalayacağız?
Şimdi, bakın,Türkiye’nin ufkunu karartan bir başka sorun daha var. Bu
da, cari açık sorunu. 2002 yılının ilk üç ayında, cari açık 480 000 000
dolardı. Şimdi, 2003 yılının ilk üç ayında cari açık 2 400 000 000 dolar
olmuştur. Yüzde 400’ün üzerindeki bu artış üzerine, ekonomiden sorumlu
Bakanımız, 2003 yılı için 3 500 000 000 dolar olarak öngörülen cari açık
rakamını 6 100 000 000 dolar rakamına çıkardı; ancak, bu hedefin de gerçekleştirilmesi
kuşkulu.
Hemen belirteyim, tehlike, ithalattaki patlamadan kaynaklanıyor. İhracat
geliri yüzde 25 artarken, ithalat harcamaları da yüksek bir tempoyla gelişiyor
ve döviz gelirinin yüzde 89’unu yutuyor. 2000 yılında, Türkiye, benzer
bir durumla karşılaştı ve yıl sonunda krize girdi.
Şimdi, ekonomimizin son derece kırılgan ve paniğe meyyal olması, finansal
kesimin de krize aşırı derecede duyarlığı nedeniyle, bu gidişin iyiye alamet
olmadığını söylemek durumundayım.
Değerli arkadaşlarım, görüleceği üzere, Avrupa Birliği yolunda ilerlerken,
Türkiye’nin, ilk aşamada, ekonomisine çekidüzen vermesi lazım. Bunun da
reçetesi, vergileri indirerek ve adil şekilde tabana yayarak, ekonomide
kayıtdışılığa son vermektir, çare budur. Çareyi, orman arazilerinde ve
doğal SİT alanlarında aramak, Nasrettin Hoca’nın, bodrumda kaybettiği anahtarı
evinin kapısının önünde ayışığında aramasına benzer!
AHMET YENİ (Samsun) – Hiç benzemez, hiç öyle değil.
HALİL AYDOĞAN (Afyon) – O sizin bakış açınız.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) - Hükümet, sözünü ettiğim önlemleri
almak için gereken siyasî iradeyi gösteremezse, Türkiye, Avrupa Birliği
yolunda tökezler ve gecikir. Ben, bu kaygılarla, bu endişelerle bu değerlendirmeyi
yaptım.
Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, Türkiye'nin
Avrupa Birliğine üye olmasının, hem ülkemize büyük güç kazandıracağına
hem de Avrupa Birliğini global bir refah, güven ve istikrar odağı haline
getireceğine inanıyoruz. İslam ile Batı demokratik değerlerini devlet sisteminde
bağdaştıran bir modelin, laik, demokratik cumhuriyet modelinin dünyadaki
tem temsilcisi olan Türkiye'nin, Avrupa Birliğine üyeliği, tüm Müslüman
âlemini derinden etkileyecektir. Bu gelişme, Batı ile İslam arasındaki
diyalogu kuvvetlendirecek, İslam âleminin dışlanmışlık duygusunu törpüleyerek,
onların global dünyaya entegre olmasını teşvik edecek ve Müslüman-Hıristiyan
kutuplaşmasının bir tehlikeye dönüşmesini engelleyecektir.
Bugün, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ilişkilerinin ileri bir aşamaya,
yapıcı ve olumlu bir noktaya geldiğini büyük mutlulukla görüyoruz. 2004
yılı sonunda, Avrupa Birliği Komisyonun tavsiye raporuna dayalı olarak,
Avrupa Birliği zirvesinde alınacak bir kararla, Türkiye ile Avrupa Birliği
arasındaki tam üyelik müzakerelerinin 2005 yılında resmen başlaması söz
konusudur. Bunun gerçekleşmesi için önşart, Türkiye'nin, Kopenhag Siyasî
Kriterlerini uygulamaya koymasıdır. Brüksel’den gelen mesajlar, ülkemizin
yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde, Avrupa Birliğinin Türkiye'yi,
bir kez daha hayal kırıklığına uğratmak gibi bir niyete sahip olmadığı
izlenimini veriyor. Bu nedenle, Türkiye, 2005’te Avrupa Birliğiyle katılım
müzakerelerinin başlamasını sağlama hususunda yaşamsal bir sorumluluk altındadır.
Bunun için, hepimizin, iktidarıyla, muhalefetiyle, devletin bütün kurumlarıyla;
sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve işveren örgütleriyle güçbirliği
yaparak, bu yönde çaba sarf etmek ve önümüzdeki fırsatı değerlendirmek
durumundayız.
Bu inançla, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
(Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.
Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Sıvas Milletvekili Selami
Uzun; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA SELAMİ UZUN (Sıvas) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Ulusal Program hakkında, Parti Grubumuzun görüşlerini
açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, siz, aziz milletimizin
değerli temsilcilerini saygıyla selamlıyorum.
Tabiî, Sayın Elekdağ Ağabeyimiz -yaşça bizden büyük- galiba, biz kardeşlerine,
buradan, bir öcü masalı anlatmaya çalıştı; çünkü, burada, Ulusal Programı
tartışırken, öyle bir tablo çizmeye çalıştı ki, sanki, bunun vebali tamamen
bize ait.
İSMET ATALAY (İstanbul) – “Öcü masalı” ne demek; anlayamadık, açıklar
mısınız?
SELAMİ UZUN (Devamla) - Halbuki, biz, burada, Ulusal Programda, geçmişte
yapılamayanları yapmaya çalışıyoruz. Biz, burada, geçmişte, bu ülkeyi 70
sente muhtaç hale getirenlerin yaptıklarını düzeltmeye çalışıyoruz.
Hükümet, daha önceki hükümetlerin yapamadığını Ulusal Programda da yapıyor;
çünkü -Elekdağ Ağabeyimiz “ Ulusal Program, Meclisten alelacele geçirilmez”
dedi- biliyorsunuz, bu Ulusal Programın, aslı, temeli, 2001 yılında çıkmış
olan Ulusal Programdır. Peki, soruyorum: 2001 yılında, bu Ulusal Program
Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmiş midir? Bu Ulusal Program, 2001
yılında, siyasî partilere verilmiş midir? Sivil toplum örgütlerine verilmiş
midir? Burada tartışılmış mıdır? Bütün bunların cevabı “hayır”dır.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Elbette verildi ve tartışıldı.
OĞUZ OYAN (İzmir) – Tabiî ki verildi.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Bu kadar yanlış bilgi vermeyin.
SELAMİ UZUN (Devamla) – İlk defa, hükümet, Ulusal Programı, buraya,
huzurlarınıza getirerek, tartışmaya açmıştır ve bu, alkışlanacak bir durumdur.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Ayıptır, yanlış konuşuyorsunuz. Eski Meclislere
de bühtan etmeyin. Geldi ve konuşuldu burada.
OĞUZ OYAN (İzmir) – Doğru söylemiyorsunuz.
SELAMİ UZUN (Devamla) – Meclisten acele geçirilme diye de bir durum
zaten söz konusu değildir. Bu program, burada tartışmaya açılmıştır, karar
olarak Bakanlar Kurulundan geçecektir; burada bir karar alınmayacaktır.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Ama, hiç gelmedi diyorsunuz; geldi mi, gelmedi
mi?
BAŞKAN – Efendim, sayın hatibe müdahale etmeyelim. Siz Genel Kurula
hitap edin.
Buyurun efendim.
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Genel
görüşme yapılmadı.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Geldi mi, gelmedi mi Sayın Bakan?
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Burada
genel görüşme yapılmadı.
SELAMİ UZUN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bilindiği üzere, 22 Haziran
1993 tarihinde yapılan Kopenhag zirvesinde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliğinin
genişlemesini, merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş
ve aynı zamanda, adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin, tam üyeliğe
kabul edilmeden önce yerine getirmesi gereken kriterleri belirlemiştir.
12-13 Aralık 2002 tarihinde, Danimarka’nın dönem başkanlığı sırasında,
Kopenhag Avrupa Konseyi zirvesinde, Avrupa Birliğinin, Aralık 2004’te,
Türkiye'nin Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirdiğine karar vermesi
halinde, Türkiye ile katılım müzakerelerinin gecikmeksizin başlatılacağı
taahhüt edilmiştir.
Bu kriterler, siyasî, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi
olarak üç grupta toplanmıştır.
Siyasî kriterler, aday ülkenin demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları,
azınlıklara saygı ve onların korunmasını güvence altına alan kurumların
istikrarını sağlamış olmasıdır.
Ekonomik kriterler ise, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı ve birlik
içerisindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleriyle baş edebilme kapasitesinin
olmasıdır.
Topluluk müktesebatının, yani mevzuatının benimsenmesi de “siyasî, ekonomik
ve parasal birliğin hedeflerine bağlı kalmak üzere, üyelik için gerekli
yükümlülükleri yerine getirebilme kapasitesine sahip olmak” şeklinde tanımlanmıştır.
Yine, bilindiği üzere, 1969 Lahey Zirvesi sonuçları doğrultusunda, Avrupa
Birliğinin ilk genişleme süreci de başlatılmıştır. Bu çerçevede, İngiltere,
İrlanda, Danimarka ve Norveç’le müzakere masasına oturulduğunda, Avrupa
Birliğinin bir müzakere stratejisi belirlemesi gereği ortaya çıkmıştır.
Özellikle İngiltere’nin müzakerelerdeki bazı uzlaşmaz tutumları nedeniyle,
komisyon, daha sonraki bütün genişleme süreçlerinde de değişmeyen bir “yaklaşım
şablonu” belirlemiştir. Müzakere edilecek konular, tam üye adayının bu
müktesebata uyum süresi ve koşullarıyla sınırlıdır. AB’ye katılma arzusunda
olan ülke, müzakere masasına oturduğu andan itibaren, ilk şart olarak,
Avrupa Birliği müktesebatını aynen kabul etmeyi kabul etmiş sayılır. Bu
ülkeyle müzakere edilecek olan şey, bu müktesebata uyum sağlanmasının koşul
ve geçiş dönemleriyle sınırlıdır.
Peki, Avrupa Birliği Müktesebatı ne demektir; Avrupa Birliği müktesebatı,
üye ülkeleri Avrupa Birliğine bağlayan hukukî yapının tümüme verilen isimdir.
Bu doğrultuda, bu müktesebatın, bu hukukî yapının tanımına, Avrupa Birliğinin
bütün kurucu anlaşmaları, Avrupa Birliği ile yeni üye devletler arasında
aktedilen bütün katılım anlaşmaları, Avrupa Birliğinin üçüncü ülkelerle
yaptığı -ortaklık anlaşmaları dahil- bütün uluslararası anlaşmaları içeren
birincil hukuk ve onun bütünleyicisi, Avrupa Birliğinin başvurduğu hukuk
tasarrufları aracılığıyla oluşan ikincil hukuk; yani, ilk Avrupa Birliği
niteliğindeki Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun kurulduğu 1 Ocak 1952
tarihinden bu yana çıkarılan ve yürürlükte kalan bütün tüzük, yönerge,
karar, tavsiye ve görüşlerin yanı sıra, zaman içerisinde pratik gerekçelerle
çıkan ve Avrupa Birliği hukukunda etki yaratan tüm tasarruflar girmektedir.
Ancak, bu tanım, kendi başına yetersiz kalmaktadır. Zira, esas olan, bu
hukuka uyum sağlanmasının ardından bu hukukun yürütülmesini gözetmek ve
temin etmektir. İşte bu noktada anlaşılması gereken, sadece Avrupa Birliği
müktesebatına uyumun değil, aynı zamanda bu müktesebatı uygulamada, idarî
ve adlî kapasitenin geliştirilmesinin de, bu bütünün içerisinde olduğudur.
Bu söylenenlerin ışığında ortaya çıkan gerçek, Avrupa Birliğine tam
üyelik için başvuran aday devletin, hem idarî yapısını, kapasitesini Avrupa
Birliği müktesebatı gerçeğine göre hazırlaması hem de adlî sistemini, bu
gerçeği kapsayacak şekilde yapılandırması gereğidir. Bu çerçevede, Avrupa
Birliği müktesebatı sadece bir hukuk mantığıyla sınırlı olarak algılanamaz.
Hukuken söylenenlerin ve söylenecek olanların yanı sıra, Avrupa Birliği
tam üyeliğine başvuran devletin Avrupa entegrasyonuna bağlı siyasî sonuçları
da kabul ettiği, kavramın örtülü anlamı içinde yatmaktadır.
Avrupa Birliği müktesebatının bir diğer özelliği de dinamik yapısıdır.
Avrupa Birliğinin hukuk sistemi aracılığıyla bir taraftan kendi hedeflerine
ulaşmak için kaydettiği yol, öte yandan güncel gereksinimlere uygun olarak
bu sistemdeki gelişmeler, gerek kurumsal hukuk gerekse maddî hukuk alanında
süreğen bir dinamizmi beraberinde getirmektedir. Bu dinamizm, bir yandan
Avrupa Birliği hukukunu ve doğal olarak müktesebatını değiştirip geliştirirken,
diğer yandan yeni gelişme süreçlerinin eskiye oranla daha çetin koşullarda
gerçekleşmesine yol açmaktadır. Yani, daha önceki yıllarda Avrupa Birliğine
üye olan ülkelerin tanışık olmadığı Avrupa Birliği gerçeği, buna bağlı
olarak, Kopenhag kriterleri ya da ekonomik parasal birliğin koşullarına
uyum gibi alanlar, yeni katılacaklar açısından yeni uyum güçlüklerini beraberinde
getirmektedir.
Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal
Programı kısa ve orta vadeli olmak üzere iki grupta toplanmaktadır.
Kısa vadeli öncelikler, gerçekçi bir değerlendirmeyle, Türkiye tarafından
2003 ve 2004 yıllarında yerine getirilebileceği düşünülen hedefleri kapsamaktadır.
Orta vadede yer alan öncelikler, 2003 ile 2004 döneminde çalışmalar
önemli ölçüde ilerlemiş olsa da, tamamlanması bir yıldan fazla sürmesi
beklenen hedeflerdir.
Türkiye, Avrupa Birliğine tam üyelik yolunda bugün son Ulusal Programını
tartışıyor. Bu ulusal program, malların serbest dolaşımından kişilerin
serbest dolaşımına, sermayenin serbest dolaşımından hizmetlerin serbest
dolaşımına, enerji alanından bilime, adaletten maliyeye kadar birçok alana
ilişkin konuları kapsıyor. Ben, sizleri, bunların teknik ayrıntılarına
boğmak istemiyorum.
Değerli arkadaşlar, Türkiye için Avrupa Birliğine üye olmak niçin önemlidir?
Avrupa Birliğine üye olmak vatandaşımıza ne kazandırıyor?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Bir dakika efendim; mikrofonu açıyorum.
Buyurun.
SELAMİ UZUN (Devamla) – Avrupa Birliği bizim için ne anlam ifade ediyor?
Değerli arkadaşlarım, Alvin ve Heidi Toffler, bütün dünyada çok popüler
ve klasik olan “Yeni Bir Uygarlık Yaratmak” adlı kitaplarının hemen başlangıcında
şunları yazıyor: “Yaşamımızda yeni bir uygarlık boy atıyor ve her tarafta
kör gözlüler onu boğmaya çalışıyor. Bu yeni uygarlık kendisiyle birlikte
yeni aile tarzları, değişik çalışma, sevme ve yaşama biçimleri, yeni bir
ekonomi, yeni politik anlaşmazlıklar getiriyor ve hepsinin ötesinde bilinçlerde
bir değişiklik yaratıyor.
İnsanlık ileriye doğru niteliksel bir sıçramayla karşı karşıya. Bütün
zamanların en derin toplumsal altüstlüğünü ve yaratıcı yeniden yapılanmasını
yaşıyoruz. Bunu henüz bir şekilde kavramış değiliz; ama, temelden yeni
bir uygarlık inşa etmekteyiz. Üçüncü dalganın anlamı budur.”
Bilindiği gibi, birinci dalgayı tarım devrimi, ikinci dalgayı sanayi
devrimi oluşturmuştu. Tofflerlerin üçüncü dalga olarak nitelediği ise sanayi
sonrası toplum ve bilgi çağıdır.
Sürekli değişimden söz ediyoruz. Peki, değişen ne; tabiî ki teknoloji,
insanoğlunun çalışma biçimi. Tarım döneminde hayvan gücünden yararlanıyorduk.
Sanayi döneminde kol gücünü örnek alan bir teknolojiye geçtik. Bugün de,
üçüncü dalganın özünü, beynin kendi başına yapmaya kalktığı zaman çok uzun
zaman alacak olan bir teknolojiye sahibiz. Dün kol gücümüzü esas almıştık,
bugün beyin gücümüzü örnek aldık. Koldan beyne geçişin sancıları devam
ediyor. Bugün görüşmekte olduğumuz Ulusal Raporu böyle bir dünyada tartışmaktayız.
Saniyede 1 trilyon işlem yapan bilgisayar makinesi var. Bilgisayar programını
icat ederek, sıfırdan, dünyanın en büyük zengini olan Bill Gates var.
Bu çerçeve insanı yüceltiyor. Tanrının yarattığı insan ve onun beyni,
değerini verdiğinde, her şeyin önüne geçmiş bulunuyor. Hiçbir tabu bunu
sarsamıyor, gölgeleyemiyor.
Buradan Türkiye insanına sesleniyorum. Avrupa Birliği projesi de, sadece
toplumları değil, doğrudan bireyi odağına yerleştiren böyle yeni bir dönemin
oluşumu. İnsanı, insanın yaratıcılığını, insanın yaşam kalitesini, insanın
özgürlüğünü, insanın zenginliğini, insanın manevî değerlerini, kısacası,
insanın aklını ve ruhunu birlikte en üst mertebeye koyan ve toplumsal yapıyı
bu amaca yönelik olarak yeniden şekillendiren bir toplumsal dönüşüm.
Her şey insan için. İnsanın yirmidört saatini ve o yirmidört saatlerden
oluşan tüm ömrünü, mutlu, huzurlu ve kaliteli geçirmesi nasıl mümkün olur.
Avrupa Birliği böyle bir projedir, bir uygarlık mimarîsidir.
Türkiye Cumhuriyetinin amacı, insanlık dönemeçlerini kapsayan, her dalgayı
yakalayan bir toplum ortaya çıkarmaktı; ama, arzulananı gerçekleştiremedik.
Ülkenin çoğunluğu birinci dalgada, yani, nüfusun yüzde 45’i tarımda; bir
başka bölümü ikinci dalgada, tarım kadar yoğun olmasa da, sanayide; üçüncü
bir serpinti ise, sanayi sonrası toplumdan etkilenmiştir; ama, ülkemizi
sanayileşme aşamasını tamamlayamamış bir tarım toplumu olarak tanımlamamız
daha doğru olur.
Avrupa Birliği, toplumu, insanı asıl almaya, insanı odağa oturtmaya,
insanı insan yapmaya çağırıyor.
Ulusal Raporun tümü birden okunduğunda, Avrupa Birliğine uyum için yapılacak
düzenlemelerin tarihlerinin ötesinde, derininde insan yaşamının tüm zamanlarda
daha nitelikli hale getirme çabasını anında görürüz. Biz, bunu, çok fazla
siyaseten tartıştık. Hatta, bir zaman önce, üzerinde durduğumuz ekonomik
kriterleri bile bir yana attık. Halbuki, Avrupa Biriliği, siyasal ve ekonomik
kriterler toplamının çok ötesinde, insanoğlunun mutluluğu üzerine ve onun
neredeyse her anını içeren, tüm yaşamını yeniden düzenleyen, niteliğini
ve kalitesini yükselten, sanayi sonrası toplum anlayışına uygun hale getiren
bir dönemeçtir.
Türkiye, şimdiki Ulusal Programla, ilk başta, yasal açıdan, başka bir
deyişle şekil şartları açısından gerekli reformları yapıyor. Üçüncü Dalganın
formatlarını kendi bünyesine dahil etmeye çalışıyor. Bunu da büyük bir
gayretle yapıyor. Muasır medeniyet noktasından uzak olduğu her eski anlayışı,
yasa düzeyinde değiştiriyor; ama, Kopenhag Kriterleri, Maastricht Kriterleri
yanında, bir de Madrid Zirvesinde alınan bir karar var: Yasa değişikliklerinin
hayata geçirilme zorunluluğu; yönetimin uygulama kapasitesi, değişime uyum
kabiliyeti. Bunlar da, şekil şartları kadar, hatta ondan da önemli. Sırf
bu nedenle, 2003’ü Ulusal Programın içerdiği tüm yasa ve mevzuat değişimlerini
gerçekleştirmeye, 2004’ü de bu bürokrasinin uygulamasını o düzeye getirme
atılımına ayırdık. AK Parti İktidarı, içten bir samimiyet ve hayranlık
veren bir azimle yasal değişimleri yapıyor ve yapacak.
Geçen pazartesi günü, Radikal Gazetesinde, Neşe Düzel’in, 12 Eylül sonrası
Diyarbakır Cezaevinde olanlarla ilgili röportajını okuyanlarınız vardır.
İnsan havsalasını aşan bir işkencenin hikâyesini okuduk o röportajda; kanımız
dondu. İnsanı yok sayan bir zihniyet nasıl değişecek? Vatandaşı, insana
kulluktan efendiliğe, daha doğrusu olması gereken noktaya getiren yasal
değişimi yaparken uygulamasının da takipçisi olmalıyız. AK Partinin, bunu
da tavizsiz yapacağını, burada açıklamaktan gurur duyduğumuzu da söylemeliyim.
Dünya, insana odaklı bir yönetim çağına giriyor; Türkiye de bunu uymak
zorunda; Avrupa Birliği de bunun en vurucu örneği. Türkiye’nin Avrupa Birliği
tam üyelik süreci demek, devletten bireye, merkezden çevreye, tek seslilikten
çoğulculuğa geçiş demektir. Türkiye’de tüm kurumların da zihniyeti bu yönde
değişecek; mevzuatın söylediğini uygulamacı da böyle anlayacak...
Ulusal Rapor, vatandaşı yokmuş gibi davranan cumhuriyetin, vatandaşını
oluşturma ve çağa uygun yaşatma projesidir. Böyle büyük bir tarihsel sıçramanın
öncülüğünü yaptığımızın bilincindeyiz. O nedenle, Ulusal Programdaki insanımızı
yok sayan mevzuatı değiştirmekle kalmıyoruz; onu uygulayacak zihniyetin
köhneleşmiş olmasına da son vereceğiz. Karar vereceğiz... Önce insan, sonra
insan, yine insan... AK Parti, bunun için var. Avrupa Birliği projesinin
de bunu önerdiği için takipçisiyiz. Bunu talep ediyoruz. Bugünlere kadar
yönetimlerin yok saydığı insan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, bu büyük
viraj alındıkça zenginleşecek, bu büyük viraj dönüldükçe özgürleşecektir.
Böyle büyük bir atılımın, cumhuriyet tarihinin en büyük medeniyet projesini
hayata geçiren bir Meclisin ve bir partinin üyesi olmanın gururuyla, hepinizi
saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Uzun.
Sayın milletvekilleri...
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan...
BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, ismim zikredilerek,
söylemiş olduğum bazı hususlar saptırıldı; 69 uncu maddeye göre, o konuda
konuşmak istiyorum.
BAŞKAN – İzin verirseniz, ben, bir değerlendireyim.
Şimdi, bir söz talebi var; onu yerine getireceğim.
Grubu bulunmayan siyasî partiler adına söz isteyen, Doğru Yol Partisi
Iğdır Milletvekili Sayın Dursun Akdemir; buyurun. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
Süreniz 5 dakika.
DURSUN AKDEMİR (Iğdır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım sürecindeki stratejisini belirleyen
Ulusal Programı görüşmek üzere toplandık. Doğru Yol Partisinin bu konudaki
görüşlerini belirtmek üzere, Yüce Heyetinizin huzurunda bulunuyorum; Yüce
Meclisi, bu vesileyle, en derin saygılarımla selamlıyorum.
Bunu, fevkalade ayrıntılı olması gereken ve elbette öyle hazırlanan,
kısıtlı süre içinde baştan aşağıya yorumlamak ve birkaç saat içinde titiz
bir müzakere süzgecinden geçirmek elbette mümkün değildir. Dolayısıyla,
burada, millet egemenliğinin tecelligâhının mensupları olarak bize düşen
görev, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini yönlendirecek temel ilkeler
hakkında görüş belirtmek, milletin yaklaşımlarını ve temennilerini gözönünde
bulundurarak hükümete yol göstermek, millete karanlık gözüken bazı noktalara
ışık tutmaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye’nin, Batı ve
Avrupa Birliği denilen oluşumla ilişkilerinde ilk ve tayin edici rolü oynayan
bir siyasî geleneğin temsilcileri olarak, şunu açık olarak söylüyoruz:
Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliği ve evrensel değerler sistemiyle buluşmasını
geciktirmek, Türkiye Cumhuriyetinin tarihini inkâr anlamına gelir. Bu,
sadece şanlı cumhuriyet tarihini inkâr etmek değildir; aynı zamanda, geçmiş
ikiyüz yılımızı inkâr anlamına gelir. Türkiye’yi Avrupa Birliği yolunda
geciktirmek, sadece geçmişimizin değil, geleceğimizin de inkârı olur.
Ülkemiz, ulusal mevzuatının uyumu açısından bu yönde attığı her yeni
adımla, yalnızca insanına hak ettiği çok hak, daha çok özgürlük, daha çok
demokrasi vaat etmiyor, bunlarla birlikte kendisini ekonomik, siyasal ve
stratejik açılardan daha güçlü kılacak, kendisini layık olduğu konuma taşıyarak
evrensel gerçeklerle de kucaklaşmaya yakınlaşacaktır.
O halde, âli menfaatlarına, ulusal güvenliğe açıkça ters düşmediği ölçüde,
kimsenin bu buluşmayı geciktirmeye, isteyerek veya istemeden frenlemeye
hakkı yoktur. “Evet, ama” üslubunun, zamanı ve modası da geçmiştir, inandırıcılığı
da geçmiştir. Türkiye, yeni üyeler ve diğer adaylar ne yapmışlarsa ne yapıyorlarsa
buna uygun olarak Ulusal Programında yer alan taahhütleri elbette yerine
getirmelidir. Kimse korkmasın, bu büyük millet, bu büyük devlet, bu büyük
ülke her türlü yeniliğe ve evrime, hiçbir vazgeçilmezini yitirmeden uyum
sağlayabilecek güçtedir. Tedbirli olmak başka bir şeydir, korkmak başka
bir şeydir. Korkarak büyük olunamaz. Eğer, bugün atılan adımlar, bir gün
bazılarınca, Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerine, demokratik, laik
ve sosyal bir hukuk devleti olma niteliklerine, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne karşı kullanılmaya yeltenilecek olursa, o gafiller, mağlubiyeti
yeniden yaşayacaklardır.
Avrupa Birliği uyum yasaları henüz gündemimizde yokken, Türkiye’nin
adaylığı daha resmiyet kazanmamışken, benzer tehditlere karşı verilen kahramanca
mücadelede her türlü katkıda bulunmuş olan Doğru Yol Partisinin bir milletvekili
olarak bunları size söylemek durumunda oluyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçtiğimiz yasama döneminde gerçekleştirilen
anayasa değişiklikleri sayesinde Meclisimiz bu dönemde de çok önemli sayıda
uyum yasası çıkarmış, gereken adımlar uygun olan hızla atılabilmiştir.
Bugün görüştüğümüz Ulusal Program da, bundan böyle atılacak adımları saymaktadır.
Bunları da gerçekleştirebilme noktasına getirilebilmiş olmamızı, büyük
ölçüde, geçtiğimiz dönemdeki anayasa ve yasa değişikliklerine borçluyuz.
Dolayısıyla, geçtiğimiz yasama döneminde bu reformları gerçekleştirenlerden
teşekkürlerimizi esirgememeliyiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Akdemir, 1 dakika, mikrofonunuzu açıyorum.
Buyurun.
DURSUN AKDEMİR (Devamla) – Geçtiğimiz dönemde, Türkiye Büyük Millet
Meclisinde temsil edilen tüm partiler, gerekli iradeyi ortaya koymuşlar
ve gerçekleştirdikleri değişikliklerle bugünkü yasaların çıkması için gerekli
ortamı ve olanağı sağlamışlardır.
Ayrıca, yeri gelmişken bir hususa dikkatinizi çekmek isterim. Bugün,
ağırlıklı olarak siyasî alanda yapılan reformlar, kamuoyunu meşgul ediyor;
bunları tartışıyor, değerlendiriyoruz. Avrupa Birliği, sadece siyasî bir
entegrasyon değildir, aynı zamanda, ekonomik bir entegrasyondur. Ekonomik
reformları, Doğru Yol Partisinin liderliğinde gerçekleştirilen gümrük birliği
sayesinde büyük ölçüde tamamladık. Bugün, bu alanda ciddî bir güçlüğümüz
yoktur. Gümrük birliği iyi işlemektedir ve o dönemde de sıklıkla dile getirdiğimiz
üzere, siyasî entegrasyonu kolaylaştırıcı etki yapmaktadır.
Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; bugün de, Yüce Meclis üzerine
düşen vazifeyi yerine getirmektedir. Ancak, hükümetin bazı eksikliklerini
de burada vurgulamak gerekiyor. Hükümet, Meclise sevk ettiği yasalar konusunda
kamuoyunu aydınlatmakta eksik kalıyor. Yasalar, demokratik ülkelerde vatandaş
için çıkarılır, oysa, vatandaşlarımız bir paket lafı duyuyor, ancak, o
paketin içeriğini oluşturan yeni düzenlemeler hakkında bilgi sahibi kılınmıyor.
Hükümetin aslî görevleri arasında yer alması gereken aydınlatma çabasında
ciddî gecikmeler oluyor.
Değerli arkadaşlarım, hükümetin daha önemli bir eksikliği ise, kabul
edilen reform yasalarının uygulanması konusunda bir türlü dolduramadığı
boşluktur. Gerçekleştirilen mevzuat değişikliklerinin etkin uygulanmasını
sağlayacak gerekli organizasyon, insan kaynağı ve bütçenin, hükümet tarafından
yeterince değerlendirildiğine dair belirtileri göremiyoruz. Bunun da ötesinde,
uygulamanın etkinliğini denetleyecek gerekli mekanizmaların da uygulayıcı
kurumlar tarafından ortaya konulmadığını, mevcut aksaklıklardan anlıyoruz.
Yapılan mevcut değişikliklerin uygulamalarındaki etkinliğin sağlanması
açısından, Basın Konseyi, Barolar Birliği, İktisat Kalkınma Vakfı, sendikalar,
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, TÜSİAD gibi, sivil toplum kuruluşlarıyla
işbirliği yapılması şarttır. Zira, bu kuruluşlar, uygulamanın günlük hayata
yansıması açısından en sağlıklı köprüleri oluşturabilecek konumdadırlar.
Değerli arkadaşlarım, Yüce Meclisin özveriyle çalışarak kabul ettiği
yasaların uygulama koşulları konusunda belirsizlik sürmektedir ve bu konuda,
hükümet, üzerine düşen sorumluluğu ivedilikle üstlenmelidir. Aksi takdirde,
gerçekleştirilenler, sadece şekil düzeyinde kalacaktır ve Türkiye’nin Avrupa
Birliği üyeliğine itiraz eden muhasım dış güçlerin ve Türkiye’nin içerisindeki
köhne zihniyetin ekmeğine yağ sürecektir. Bazı çevrelerin, Türkiye’nin
üyeliğine karşı geliştirdikleri itirazı yanıtlamada, esasen yeterli enerjiyi
ortaya koyamayan hükümet, bari, bu uygulama tedbir ve yasaları konusunda
gerekeni bir an önce yapsın. Kaldı ki, Avrupa Birliği Komisyonunun, bu
yılın ekim ayında yayımlayacağı ve müzakere sürecinin başlatılması açısından
önemli mihenk taşlarından birini oluşturacak ilerleme raporu, özellikle
uygulamayı esas alacaktır. Keza, belirleyici rol oynayacak 2004 ilerleme
raporu da, teoriye değil, pratiğe bakacaktır. Hükümetimiz, bunları, tabiatıyla
bilmek durumundadır; ama, bizleri samimiyetine inandırmasının ve çabalarımızın
beklenilen sonucu üretmesinin, öncelikle, uygulamaya önem vermesine bağlı
olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekir.
2004 Aralık ayında yapılacak Avrupa Birliği zirvesine kadar geçecek
süre zarfında, Meclisimizin önümüzdeki dönem çalışmalarına başlamasıyla
birlikte, ilgili bakanlık ve kurumların, uygulamada sağlanılan gelişmeler
hakkında, üçer aylık dönemler itibariyle, Meclise bilgi vermelerini talep
ediyoruz. Zira, sırf bu uygulamadan kaynaklanan aksaklıklar yüzünden bu
tarihî fırsatın yitirilmesi halinde doğacak sorumluluğu, Yüce Meclisimiz
de paylaşacaktır.
Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; biz, bu reform çalışmalarını,
elbette, kendi vatandaşlarımız için yapıyoruz, ülkemizde demokrasinin temelleri
daha sağlam ve yaygın hale gelsin diye yapıyoruz, evrensel haklar ve özgürlükler
güçlensin diye yapıyoruz, devlet-vatandaş ilişkileri çağdaş ve evrensel
değerlere daha uygun hale gelsin diye yapıyoruz. Temel hedefimiz, her ne
olursa olsun, vatandaşımızın, ulusumuzun daha iyi yaşam standartlarına
kavuşmasıdır; ama, çıplak gözle görüneni de, ne kendimizden ne de birbirimizden,
saklamayalım. Bu işte gösterdiğimiz irade ve hızı -hatta, ne yazık ki,
coşkuyu- Avrupa Birliği takvimi de belirliyor. Bugün, yüzlerce yasa ve
mevzuat değişikliğine gidiyoruz. Az önce söylediğim gibi, geçtiğimiz dönemde,
onlarca Anayasa maddesini değiştirdik. Gelin, bu Ulusal Program, yeni bir
projeyi düşünmemize vesile olsun. Yeni bir anayasayı, en büyük gücü, vazgeçilmez
ilke ve değerlerimizden, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışımızdan,
bölünmez bütünlüğümüzden ve de salt kendi irademizden alacak, Türkiye’nin
büyüklüğüne tam anlamıyla yakışan bir haklar ve özgürlükler anayasasını
tasarlamaya başlayalım. Doğru Yol Partisi, böyle bir projeyi en kısa sürede
Yüce Meclisin ve milletimizin gündemine sunacaktır.
Son söz olarak, Avrupa Birliğinin ciddî sorumlulukları olduğunu tekrar
kaydetmek istiyoruz. Avrupa Birliği, şayet rüştünü ispat etmek istiyorsa,
Türkiye’nin tam üyeliğinin yolunu açmalıdır. Avrupa Birliğinin uygarlık
projesi, Türkiye’yi de kapsadığı ölçüde adına yakışacaktır. Yeni Avrupa
mimarisinde Türkiye’nin varlığı, Avrupa Birliğini dünya sahnesinde daha
güçlü yapacaktır. Avrupa Birliğinin bu tarihsel vizyon, sorumluluk ve bilinçle
hareket etmesini temenni ediyor, Yüce Meclisin değerli üyelerine saygılarımı
sunuyorum. (Alkışlar)
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akdemir.
Sayın milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşan İstanbul
Milletvekilimiz Sayın Elekdağ, yine, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına
Genel Kurula hitap eden Sayın Uzun’un konuşmaları sırasında kendi isminden
açıkça bahsetmek suretiyle yanlış anlamaya sebep verecek ifade kullandığından,
İçtüzüğümüzün 69 uncu maddesine göre söz talebinde bulunmuştur. Başkanlığımızca
talep yerinde görülmüş ve Sayın Elekdağ’ın engin tecrübesiyle, bir sataşmaya
meydan vermeyecek şekilde, kısa ve öz olarak açıklama yapacağını ümit ediyoruz.
Buyurun Sayın Elektağ. (CHP sıralarından alkışlar)
ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, çok teşekkür
ederim.
Değerli arkadaşım, Selami Uzun, zannediyorum, o konuşmamla ilgili bazı
hususları yanlış yorumladı. O bakımdan, bir iki açıklama getirmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, birincisi şudur: 57 nci hükümetin Ulusal Programa
yaklaşımını bir ölçüt olarak almak ve bununla hükümetimizin tutumunu mukayese
etmek yanlıştır. Bildiğiniz gibi, 57 nci hükümet, ne Katılım Ortaklığı
Belgesi üzerinde ne de Ulusal Program üzerinde kendi içinde bir anlayış
ortaya çıkaramamıştı. Bir anlayış ortaya çıkaramayınca, tabiatıyla, bunu
Meclise getirip, burada layıkı veçhile tartışmasın da söz konusu olamazdı.
Ben, o bakımdan, bunun herhangi bir şekilde bir ölçüt olarak alınmasının
çok yanlış olacağı kanısındayım.
Değerli arkadaşlarım, ikinci belirtmek istediğim husus şudur: Ekonomi
konusunda söylediğim hususlar, bunlar benim kendi yorumlarım değil, bunlar
Hazine Müsteşarlığının ve aynı zamanda Devlet İstatistik Enstitüsünün verdiği
rakamlardır. Ben, bunlara dayanarak bazı gerçekleri dile getirdim, herhangi
bir şeklide bir yorum yapmadım esas itibariyle. Şimdi, yani, netice itibariyle,
Amerikan Dışişlerinin ekonomik işlerden sorumlu Bakan Yardımcısı Alan Larsen’in
ağzına kelimeleri de ben koymadım, onun da yaptığı bir değerlendirme var
bu konuda.
Şimdi, ekonomimiz tabiatıyla bu hükümet tarafından hasta hale getirilmedi,
hasta elinize geldi; ama, hastalık devam ediyor; bu hastalığa doğru dürüst
bir ilaç vermek lazım; bu ilaç da değerli arkadaşlarım, vergi sisteminde
aranmalıdır, vergilemede aranmalıdır. Kamu maliyesinin Türkiye’deki sorunlarının
çözüleceği yer, vergileme alanındadır, bunun başka bir yolu yoktur, kısa
ve uzun vadede bu böyledir. O bakımdan, yapılacak olan husus açık; yani,
vergileri aşağıya doğru indirmemiz -tabiatıyla adalet ilkeleri çerçevesinde-
bunu mümkün olduğu kadar geniş bir tabana yaymamız ve bunun yanında da,
kayıtdışı ekonomiyi mümkün olan ölçüde azaltmamızdır. Böyle bir tatbikatın
yapacağı en önemli husus da, faizleri aşağıya doğru çekmek olacaktır değerli
arkadaşlar. Böyle bir durumda, devlet, piyasadan devamlı olarak borç almaktan
kurtulacaktır, faizler aşağıya doğru inecektir; ilaç budur; bunun başka
bir yolu yok. Bugün, Türkiye’de çoğunluk hükümeti var. Bu çoğunluk hükümeti
bunun üzerine cesaretle gittiği takdirde, emin olun, Cumhuriyet Halk Partisi
tam anlamıyla sizin yanınızda yer alacaktır. Beraberce bu işi yapma imkânımız
varken neden yapmayalım?!
Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Elekdağ.
Sayın milletvekilleri, görüşmeler tamamlanmıştır.
|