Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
UP TBMM'DE (GÜL'ÜN KONUŞMASI)
ULUSAL PROGRAM (2003)
ULUSAL PROGRAM (2001)
UP TBMM'DE (2001)
KOB 2003
KOB 2000
AB ANA SAYFA

ULUSAL PROGRAM TBMM'DE...
Parti temsilcilerinin konuşmaları...
1 Temmuz 2003

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Ulusal Program (2003) hakkında TBMM'ye bilgi verdi. Gül'ün konuşmasından sonra TBMM'deki siyasi partilerin temsilcileri de görüşlerini açıkladılar.
 
CHP İstanbul milletvekili Şükrü Elekdağ, Türkiye'nin AB davasının bugünkü siyasi partileri aşan bir dava olduğunu belirterek, "Siyasi Partiler AB konusunu kendi siyasi tekellerine alma gayretlerini bir kenara bırakarak bunun Türkiye'nin paylaştığı ulusal bir dava olduğunu unutmamalıdırlar. Esasında AB davası Atatürk'ten bu yana tarihimizin bir temel doğrultusu, bir ana hedefidir" dedi.

Ulusal Programın Ekonomik Kriterler bölümünde, Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal yaşamının tüm yönlerini kapsayan 29 alan belirtildiğini ve bu bağlamda gerçekleştirilecek reformlar için 200'e yakın kanunun değiştirilmesi ve çıkarılması gerektiğini ifade eden Elekdağ, belgenin bu bölümünün ülkeye çağ atlatacak tarihsel bir devrim niteliği taşıdığını söyledi. Elekdağ, "bu dev projenin üstesinden gelebilirse Meclis bu tarihsel devrimin onurunu taşıyacaktır" diye konuştu.

Elekdağ, şunları kaydetti: "Bugün Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin ileri bir aşamaya, yapıcı ve olumlu bir noktaya geldiğini görüyoruz. Türkiye, 2005'te AB'ye katılım müzakerelerinin başlamasını sağlama hususunda yaşamsal bir sorumluluk altındadır. Bunun için hepimizin, iktidarıyla, muhalefetiyle, devletin bütün kurumlarıyla, sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve işveren örgütleriyle güç birliği yaparak, bu yönde çaba sarf etmek ve önümüzdeki fırsatı değerlendirmek durumundayız"

AKP Sivas Milletvekili Selami Uzun, "Türkiye'nin AB'ye tam üyelik süreci demek, devletten bireye, merkezden çevreye, tek seslilikten çoğulculuğa geçiş demektir. Türkiye'de bütün kurumların zihniyeti de bu yönde değişecek, mevzuatın uygulamasını da böyle anlayacak. Ulusal rapor, vatandaşı yokmuş gibi davranan cumhuriyetin vatandaşını oluşturma ve çağa uygun yaratma projesidir. Böyle büyük bir tarihsel sıçramanın öncülüğünü yaptığımızın bilincindeyiz. O nedenle ulusal programda insanımızı yok sayan mevzuatı değiştirmekle kalmıyoruz, onu uygulayan zihniyetin köhneleşmiş olmasına da son vereceğiz. Bugünlere kadar yönetimin yok saydığı insan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, bu büyük viraj dönüldükçe özgürleşecektir" dedi.

Ulusal Program üzerinde kişisel görüşlerini açıklayan DYP Iğdır Milletvekili Dursun Akdemir de, Türkiye'nin Avrupa Birliği ve evrensel değerler sistemiyle buluşmasını geciktirmenin, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihini inkar etmek anlamını taşıyacağını söyledi. Akdemir, "Bu sadece şanlı Cumhuriyet tarihini inkar demek değildir, aynı zamanda geçmiş 200 yılımızı inkar anlamına gelir. Türkiye'yi AB yolunda geciktirmek sadece geçmişimizi değil geleceğimizin de inkarı olur" dedi.
 

TBMM'de parti temsilcilerinin konuşmaları şöyle:
(1 Temmuz 2003)

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Ulusal Programı, Avrupa Birliğinin katılım ortaklığı belgesi ışığında hazırlanmış bulunan ve Türkiye’nin katılım sürecinde Birlik ile uyumu nasıl bir takvim uyarınca ve hangi somut adım ve yöntemlerle gerçekleştireceğini ortaya koyan çok önemli bir yükümlülük belgesidir. Bu belgenin katılım ortaklığı belgesiyle paralellik ve uyum göstermesi, somut bir takvim içermesi, net ve şeffaf olması, Türkiye’nin, Avrupa Birliğine katılımı hususundaki kararlılık ve iradesinin bir göstergesidir.

Çok sayıda uzman tarafından aylarca süren bir ortak çalışma sonucunda hazırlanan bu 877 sayfalık Ulusal Program, ülkemizin toplum ve devlet yapısının ve yaşamının tüm yönlerine ilişkin konularını ele almakta ve bunlara, kapsamlı reform ve düzenlemeler getirmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bu niteliğiyle Ulusal Program, dev boyutlu bir kamusal dönüşüm sürecini oluşturmaktadır. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu kapsamlı ve devrimsel nitelikteki belgeyi gerektirdiği özen ve dikkatle değerlendirdikten sonra, görüşlerimizi Yüce Meclise açıklamayı arzu ederdik. Ne yazık ki, Ulusal Program, yeni kurulmuş olan ve esas görevi, bu tür belgeleri incelemek ve tartışmak olan Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda dahi ele alınıp, incelenmeden büyük bir aceleyle, geçen cuma günü öğleden sonra Cumhuriyet Halk Partisine tevdi edildi. Tabiatıyla, bu tutum, partimiz bünyesinde belge üzerinde çok yönlü ve derinlemesine bir inceleme yapılmasını önledi.

Bu bakımdan, değerli arkadaşlarım, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu aşamada Ulusal Programın içerdiği göze çarpan bazı noktalara değinmekle yetineceğiz. Ancak, bu önemli belge hakkındaki görüşlerimizi gerektiğinde, etraflı biçimde açıklama hakkımızı mahfuz tutuyoruz. Hemen belirteyim ki, Ulusal Programın böylesine bir telaş ve aceleyle Meclisten geçirilmeye çalışılması, üzüntü yaratan bir tutumdur. Bu çok önemli belgenin, âlâyıvalâ ile kurulduğu açıklanan Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda ciddî bir şekilde incelenmesi gerekirdi. Çünkü, bu belgeyi enine boyuna incelemek, tartışmak Avrupa Birliği Uyum Komisyonunun esas ve temel göreviydi. Meclisimizin de, Türkiye’de siyasetin tam mihverine oturmuş olan bu konudaki görevini arzuya şayan bir şekilde yapmasına imkân verilmesini beklerdik.

Değerli arkadaşlarım, bu girizgâhtan sonra, önce siyasî kriterlere ilişkin görüşlerimizi açıklayacağım: Ulusal Programda siyasî kriterlerin 9 başlık altında toplandığını görüyoruz. Sayın Dışişleri Bakanımız, bu 9 başlığı teker teker saydı, bu konularda bilgi verdi. Bu bölüm, esas itibariyle, tam üyelik müzakerelerine başlanabilmesi için, Türkiye tarafından yapılması beklenen mevzuat değişikliklerini ve uygulamaya ilişkin düzenlemeleri içeriyor. İlk bakışta, Katılım Ortaklığı Belgesiyle Ulusal Program arasında bir paralellik ve uyum göze çarpıyor. Ancak, Ulusal Programdaki sözünü ettiğimiz konu başlıklarına ilişkin olarak verilen izahat genel nitelikte olduğu cihetle, ayrıntılara inilmediği cihetle şu aşamada bu hususlarda tam isabetli bir değerlendirme yapmak imkânından mahrumuz.

“Siyasî Kriterler” bölümünde öngörülen reform ve düzenlemelerin sonuncusu olmasını beklediğimiz Yedinci Uyum Paketi bağlamında ele alınacağı anlaşılıyor. Bu nedenle, konuya ilişkin olarak Genel Başkanımız Sayın Deniz  Baykal tarafından yapılan muhtelif açıklamalarında dile getirilen görüşleri burada ben özetleyerek belirtmekte yarar görüyorum:

Bu bağlamda altını çizeceğim birinci nokta, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle ilişkisinin partilerüstü bir konu olduğu ve bu konunun içsiyaset tartışmalarının bir parçası haline dönüştürülmesinin ülkemize büyük zarar vereceğidir. Siyasî partiler, bu konuyu kendi siyasal tekellerine alma gayretlerini bir kenara bırakarak, bunun, bütün Türkiye’nin paylaştığı, sahiplendiği bir ulusal dava olduğunu unutmamalıdırlar.

Değerli arkadaşlarım, esasında Avrupa Birliği davası, bugünün siyasî partilerini aşar. Zira, Atatürk’ten bu yana tarihimizin bir temel doğrultusu, bir ana hedefidir. Bu anlayışla, Avrupa Birliği konusunu hiç kimse, siyasî yarar ve parti anlayışıyla ele almamalı ve içpolitika malzemesi yapmaya kalkışmamalıdır.

İkinci vurgulamak istediğim husus, bazı siyasî tercihlerin Türkiye’ye kabul ettirilmesi için Avrupa Birliğinin bir araç olarak kullanılabileceği yolundaki düşüncelerin son derece hatalı olduğudur. Bir kere Avrupa Birliğine değer vermek, onu özel amaçlar için kullanma hevesinden vazgeçmeyi gerektirir değerli arkadaşlarım. Bu bakımdan, Avrupa Birliğinin meşgul olmadığı belirli bir isteği “Avrupa Birliği için gereklidir” diyerek uyum süreci çerçevesinde gerçekleştirme girişimleri ortak davamıza zarar verir.

Dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü nokta, Avrupa Birliğini kendi içimizdeki tartışmalara alet etmekten kesinlikle kaçınmamız gerektiğidir. Avrupa Birliğine yönelik yükümlülüklerimizi, ülkemizdeki dengeleri gözeterek ve sağduyuyla tartışarak yerine getirmeye çalışmalıyız. Unutmayalım, Türkiye, Avrupa Birliğine, daha uyumlu, daha güçlü bir toplum ve ekonomi oluşturmak ve uluslararası alanda daha itibarlı ve nüfuzlu olmak için giriyor. Ancak, bunun için kurumsal yapımızı sarsacak ve gerginlik yaratacak tutumlara başvurmanın hiçbir yararı yoktur.

Siyasî kriterler bağlamında belirtmek istediğim son nokta, Avrupa Birliğine karşı yükümlülüklerimizin müphemiyetten kurtarılması ve netleştirilmesidir. Bugüne kadar yaptığımız açıklamalarla, yasal düzenleme açısından Kopenhag kriterlerini karşılamamız konusunda var olabilecek eksikliklerimizin neler olduğunu açıkça bilmemiz gerektiği üzerinde ısrarla durduk; ama, bu konularda net bir bilgi sahibi olamadık. Zira, numaralı paketlerle Türkiye’nin yükümlülüklerinin taksit taksit açıklanması, atılması gereken adımların kapsamı konusunda müphem bir durum yarattı ve tablonun tümünü görmemizi engelledi. Ayrıca, bu tutum, Türkiye’yi, sürekli eksikli ve ödevini hiçbir zaman tam olarak yapmamış bir ülke görüntüsünde bıraktı. Bu görüş ve nedenlerle, artık, numaralı paketler uygulanmasından vazgeçilerek, nihaî ve son tek bir pakette, Türkiye’nin atacağı adımların tümünün belirtilmesinin gerektiğini tekrar tekrar dile getirdik. Bu bakımdan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül’ün bu yaklaşımını benimseyerek, 7 nci paketin son paket olacağı yolundaki bir açıklamasını memnuniyetle karşılayacağız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ, mikrofonunuzu açtım efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ(Devamla) – Teşekkür ederim efendim.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, biz, şu hususun çok iyi anlaşılmasını istiyoruz. Biz, Türkiye’nin 40 yıldır yürüdüğü Avrupa Birliği yolunun mutlu bir sonla bitmesini candan arzu ediyoruz. Halen, bu yolun en kritik aşamasında bulunduğumuzu müdrik olarak, Avrupa Birliği hedefinin yapay ve kısır tartışmalarla kaçırılmasını kesinlikle arzu etmiyoruz. Umarız, hazırlanacak yeni düzenlemeler, biraz önce belirtmiş olduğum görüş ve hassasiyetleri dikkate alarak hazırlanır ve Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’ye tam üyelik müzakerelerinin kapısını açacak adımları elbirliğiyle atarlar.

Burada önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğini, Türk dışpolitikasının en öncelikli konusu olarak görmekte ve bu doğrultuda gerekli her türlü çabanın sarf edilmesini desteklemektedir; ancak, Cumhuriyet Halk Partisinin bu tutumu, ulusal çıkarlara duyarlı olmayan, teslimiyetçi bir siyaset çizgisini benimsediği anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin ulusal çıkarlarına sahip çıkılması, Avrupa Birliğine karşıtlık değildir. Zira, böyle bir yaklaşım, esasen Avrupa Birliğinin ruhuna uygundur. Avrupa Birliğinin temel felsefesi, herkesin hakkına, hukukuna sahip çıkılmasını öngörür.

Şimdi, ulusal programın ekonomik kriterler bölümüne geliyorum; ekonomik kriterler bölümünde, Sayın Dışişleri Bakanımızın da işaret ettikleri gibi, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yaşamının tüm yönlerini kapsayan 29 alan belirtilerek, bu alanlarda reformların hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği öngörülüyor. Bu bağlamda yüzlerce yasanın değiştirilmesi veya çıkarılması ve keza, yüzlerce idarî düzenleme, tebliğ ve yönetmelik tanımlanıyor ve bunlar bir takvime bağlanıyor.

Belgenin bu bölümünün incelenmesi, Avrupa Birliğine katılım sürecinin, gerçekte, Türkiye'nin, siyasal, ekonomik, sosyal ve yönetsel düzeninin değişmesine yol açacak ve ülkemize çağ atlatacak tarihsel bir devrim niteliği taşıdığını çok iyi anlamamıza yol açıyor. Evet, değerli arkadaşlarım, bu Meclis, bu dev projenin üstesinden gelebilirse, bu tarihsel devrimin onurunu taşıyacak.

Şimdi, ben, ekonomik kriterler bölümündeki belki de en güncel olan konu üzerinde duracağım; bu da, Kopenhag ekonomik kriterlerine uyum sağlama ve Maastricht kriterlerine yakınlaşma perspektifinde Türkiye'nin ekonomik politikasının değerlendirilmesidir. Belgenin bu bölümünde, Türkiye'nin, sadece 2002 yılına ait ekonomik gelişmelerine yer verilmekte, buna karşılık, 2003 yılının ilk yarısına ilişkin gelişmeler ele alınmamaktadır. Bu haliyle, belge, Türkiye'nin şu andaki gerçek ekonomik tablosunu yansıtmamaktadır değerli arkadaşlarım. Avrupa Birliği makamları, ülkemizdeki gelişmeleri günü gününe tüm ayrıntılarıyla izlediklerinden, bu konuda bazı gerçekleri dile getirmekte beis görmüyorum.

Belirteceğim birinci nokta; Türkiye'nin ekonomik gündemindeki en önemli mesele olan iç ve dışborçlar tablosuyla ilgilidir. Türkiye, maalesef, hükümetimizin ileri sürdüğü gibi, halen, borç ödeyen değil, süratli bir tempo ile borç üreten bir ülke konumundadır. Hükümetin 7 aylık iktidarı döneminde iç ve dışborç stoku, 26,6 milyar dolarlık bir artış göstermiştir, bu, rekor bir artıştır.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Ödemelere de bakalım...

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKTAĞ (Devamla) – Dikkati çeken bir diğer nokta da, borçların vade yapısının kısalmakta olmasıdır. Kamu borç stokunun gayri safî millî hâsılaya oranının yüzde 80’in üzerinde olduğu Türkiye gibi bir ülkede, bu, kaygılandırıcı bir gelişmedir. Kaygılandırıcıdır; çünkü, önümüzdeki aylarda, daha kısalma eğilimi gösteren bir vade yapısı ve artan faiz oranlarıyla karşılaşılması olasılığı her an mevcuttur.

Değerli arkadaşlarım, bunlar, bizim eleştirel bir görüşle yaptığımız olumsuz değerlendirmeler değil; nitekim, Amerika’nın ekonomik işlerden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Alan Larson, geçen hafta sonunda yaptığı bir açıklamada, Türkiye’de, kamu borcunun, gayri safî millî hâsılanın yüzde 82’sini geçtiğini ve bunun tehlikeli bir durum yarattığını belirtmiştir. Larson, ekonominin büyütülerek borcun yol açtığı yükün azaltılması gerektiğini belirtiyor.

Değerli arkadaşlar, evet, çözüm buradadır; ancak, Türkiye ekonomisi, üretim ekonomisi değil, hâlâ, rant ekonomisi olma niteliğini muhafaza ediyor. Bugün, hâlâ, özel sektörde en kârlı aktivite, dışarıdan borç bulup, bunu Hazine kâğıtlarına yatırarak üretim dışı kârları büyütmek şeklinde cereyan ediyor. Türk ekonomisi, yatırım yapmayan ve sermaye stokunu artırmak şöyle dursun, giderek bunu eriten bir sisteme dönüşmüştür; nitekim, Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, ülkemizde, son iki yıldır, sabit sermaye oluşumu negatiftir. Türkiye’nin, hayatta kalabilmek için kendi bedenini kemiren bir canlıdan farkı yoktur şu anda. Hükümet, maalesef, bu ürkütücü duruma seyirci kalıyor; Türkiye’yi bu fasit daireden çıkaracak rasyonel ve yaratıcı bir politikayı uygulamaya koyabilmiş değil.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin sorunlarının temelinde, kamu maliyesinin büyük açıkları yatmaktadır. Örneğin, 2003 yılına ait konsolide bütçe 46 katrilyon açıkla dengelenmesine rağmen, sonbaharda ekbütçe ihtiyacının ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor; beş aylık bütçe uygulamasının verdiği mesajlar bu merkezde. Evet, vergi barışına ve çift vergilendirmeye rağmen durum bu, bu durumda hükümet, sorunu borçlanmayla çözme yoluna gidecektir, bu da piyasalarda yükselen faizlerin devamına neden olacaktır, yani fasit daire devam edip gidecektir.

Değerli arkadaşlarım, oysa, kamu maliyesinin sorunlarına kalıcı çözüm sadece vergi cephesinde aranmalıdır. Türk ekonomisini sağlığına kavuşturacak tek bir yol vardır, bu da vergi adaleti ilkesinden ödün vermeden, vergilerin makul oranlara düşürülmesi ve vergi tabanının genişletilerek kayıtdışı ekonominin mümkün olduğunca kayıt içine çekilmesidir. Vergi idaresinin etkin biçimde işletilmesini de içeren böyle bir uygulama gerçekleştirilmeden Türk ekonomisinin hastalığına çare bulunamaz. Bu tür bir uygulama, piyasalarda güven ortamı oluşturmak suretiyle hem yatırımları artırarak ekonomik büyümeye katkıda bulunur hem de faizleri düşürür; böylece içborç sorunu da Türkiye’nin gündeminden düşer. Bütün mesele, hükümetin bu önlemleri alma konusunda gerekli siyasî cesarete ve iradeye sahip olmasındadır. Bu irade ve cesaret gösterilmedikçe Türkiye yanlış kurgulanmış IMF programlarının pençesinde, halkımız da yoksulluk batağında kıvranmaya devam eder gider.

Şimdi, Devlet İstatistik Enstitüsünün resmî rakamlarına göre işsizlik oranının 2003 yılının ilk çeyreğinde yüzde 12,3 gibi bir orana yükselerek son dönemin en yüksek düzeyine çıktığını görüyoruz. Arkadaşlar, bu işsizlerle ilgili çarpıcı temel nokta, bunların yüzde 29’unun eğitimli genç işsizler olmasıdır. Buna ilaveten son istatistikler, Türkiye’de uzun süreden beri ilk kez kapanan işyeri sayısının, açılan işyeri sayısının önünde koştuğunu ortaya koyuyor. Sizleri temin ederim, bu kürsüden olumsuz değerlendirmeler yapmaktan kesinlikle haz etmiyorum.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Çin’den sonra en çok kalkınan ülke durumundayız. (CHP sıralarından “yapma yahu” sesleri ve gürültüler) Yüzde 7,2. Hep ters taraflarını görerek, işin sonunu getiremezsiniz...

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) – Halk öyle düşünmüyor!

BAŞKAN – Hatibe müdahale etmeyelim...

Buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, ne var ki, verdiğim bütün bu rakamlar, Devlet İstatistik Enstitüsünün açıklamalarından alınmıştır. Burada, hiçbir kendi yorumum ve değerlendirmem yoktur, verdiğim bütün rakamlar, Devlet İstatistik Enstitüsünün rakamlarıdır değerli arkadaşlarım.

Ülkemizde yoksulluk artıyor, işsizlik artıyor, üretimsizlik artıyor. Bunlara çare bulmadan, Maastricht Kriterlerini nasıl yakalayacağız?

Şimdi, bakın,Türkiye’nin ufkunu karartan bir başka sorun daha var. Bu da, cari açık sorunu. 2002 yılının ilk üç ayında, cari açık 480 000 000 dolardı. Şimdi, 2003 yılının ilk üç ayında cari açık 2 400 000 000 dolar olmuştur. Yüzde 400’ün üzerindeki bu artış üzerine, ekonomiden sorumlu Bakanımız, 2003 yılı için 3 500 000 000 dolar olarak öngörülen cari açık rakamını 6 100 000 000 dolar rakamına çıkardı; ancak, bu hedefin de gerçekleştirilmesi kuşkulu.

Hemen belirteyim, tehlike, ithalattaki patlamadan kaynaklanıyor. İhracat geliri yüzde 25 artarken, ithalat harcamaları da yüksek bir tempoyla gelişiyor ve döviz gelirinin yüzde 89’unu yutuyor. 2000 yılında, Türkiye, benzer bir durumla karşılaştı ve yıl sonunda krize girdi.

Şimdi, ekonomimizin son derece kırılgan ve paniğe meyyal olması, finansal kesimin de krize aşırı derecede duyarlığı nedeniyle, bu gidişin iyiye alamet olmadığını söylemek durumundayım.

Değerli arkadaşlarım, görüleceği üzere, Avrupa Birliği yolunda ilerlerken, Türkiye’nin, ilk aşamada, ekonomisine çekidüzen vermesi lazım. Bunun da reçetesi, vergileri indirerek ve adil şekilde tabana yayarak, ekonomide kayıtdışılığa son vermektir, çare budur. Çareyi, orman arazilerinde ve doğal SİT alanlarında aramak, Nasrettin Hoca’nın, bodrumda kaybettiği anahtarı evinin kapısının önünde ayışığında aramasına benzer!

AHMET YENİ (Samsun) – Hiç benzemez, hiç öyle değil.

HALİL AYDOĞAN (Afyon) – O sizin bakış açınız.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) - Hükümet, sözünü ettiğim önlemleri almak için gereken siyasî iradeyi gösteremezse, Türkiye, Avrupa Birliği yolunda tökezler ve gecikir. Ben, bu kaygılarla, bu endişelerle bu değerlendirmeyi yaptım.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye olmasının, hem ülkemize büyük güç kazandıracağına hem de Avrupa Birliğini global bir refah, güven ve istikrar odağı haline getireceğine inanıyoruz. İslam ile Batı demokratik değerlerini devlet sisteminde bağdaştıran bir modelin, laik, demokratik cumhuriyet modelinin dünyadaki tem temsilcisi olan Türkiye'nin, Avrupa Birliğine üyeliği, tüm Müslüman âlemini derinden etkileyecektir. Bu gelişme, Batı ile İslam arasındaki diyalogu kuvvetlendirecek, İslam âleminin dışlanmışlık duygusunu törpüleyerek, onların global dünyaya entegre olmasını teşvik edecek ve Müslüman-Hıristiyan kutuplaşmasının bir tehlikeye dönüşmesini engelleyecektir.

Bugün, Türkiye'nin Avrupa Birliğiyle ilişkilerinin ileri bir aşamaya, yapıcı ve olumlu bir noktaya geldiğini büyük mutlulukla görüyoruz. 2004 yılı sonunda, Avrupa Birliği Komisyonun tavsiye raporuna dayalı olarak, Avrupa Birliği zirvesinde alınacak bir kararla, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki tam üyelik müzakerelerinin 2005 yılında resmen başlaması söz konusudur. Bunun gerçekleşmesi için önşart, Türkiye'nin, Kopenhag Siyasî Kriterlerini uygulamaya koymasıdır. Brüksel’den gelen mesajlar, ülkemizin yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde, Avrupa Birliğinin Türkiye'yi, bir kez daha hayal kırıklığına uğratmak gibi bir niyete sahip olmadığı izlenimini veriyor. Bu nedenle, Türkiye, 2005’te Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerinin başlamasını sağlama hususunda yaşamsal bir sorumluluk altındadır. Bunun için, hepimizin, iktidarıyla, muhalefetiyle, devletin bütün kurumlarıyla; sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve işveren örgütleriyle güçbirliği yaparak, bu yönde çaba sarf etmek ve önümüzdeki fırsatı değerlendirmek durumundayız.

Bu inançla, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ.

Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Sıvas Milletvekili Selami Uzun; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA SELAMİ UZUN (Sıvas) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ulusal Program hakkında, Parti Grubumuzun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, siz, aziz milletimizin değerli temsilcilerini saygıyla selamlıyorum.

Tabiî, Sayın Elekdağ Ağabeyimiz -yaşça bizden büyük- galiba, biz kardeşlerine, buradan, bir öcü masalı anlatmaya çalıştı; çünkü, burada, Ulusal Programı tartışırken, öyle bir tablo çizmeye çalıştı ki, sanki, bunun vebali tamamen bize ait.

İSMET ATALAY (İstanbul) – “Öcü masalı” ne demek; anlayamadık, açıklar mısınız?

SELAMİ UZUN (Devamla) - Halbuki, biz, burada, Ulusal Programda, geçmişte yapılamayanları yapmaya çalışıyoruz. Biz, burada, geçmişte, bu ülkeyi 70 sente muhtaç hale getirenlerin yaptıklarını düzeltmeye çalışıyoruz.

Hükümet, daha önceki hükümetlerin yapamadığını Ulusal Programda da yapıyor; çünkü -Elekdağ Ağabeyimiz “ Ulusal Program, Meclisten  alelacele geçirilmez” dedi- biliyorsunuz, bu Ulusal Programın, aslı, temeli, 2001 yılında çıkmış olan Ulusal Programdır. Peki, soruyorum: 2001 yılında, bu Ulusal Program Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilmiş midir? Bu Ulusal Program, 2001 yılında, siyasî partilere verilmiş midir? Sivil toplum örgütlerine verilmiş midir? Burada tartışılmış mıdır? Bütün bunların cevabı “hayır”dır.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Elbette verildi ve tartışıldı.

OĞUZ OYAN (İzmir) – Tabiî ki verildi.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Bu kadar yanlış bilgi vermeyin.

SELAMİ UZUN (Devamla) – İlk defa, hükümet, Ulusal Programı, buraya, huzurlarınıza getirerek, tartışmaya açmıştır ve bu, alkışlanacak bir durumdur.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Ayıptır, yanlış konuşuyorsunuz. Eski Meclislere de bühtan etmeyin. Geldi ve konuşuldu burada.

OĞUZ OYAN (İzmir) – Doğru söylemiyorsunuz.

SELAMİ UZUN (Devamla) – Meclisten acele geçirilme diye de bir durum zaten söz konusu değildir. Bu program, burada tartışmaya açılmıştır, karar olarak Bakanlar Kurulundan geçecektir; burada bir karar alınmayacaktır.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Ama, hiç gelmedi diyorsunuz; geldi mi, gelmedi mi?

BAŞKAN – Efendim, sayın hatibe müdahale etmeyelim. Siz Genel Kurula hitap edin.

Buyurun efendim.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Genel görüşme yapılmadı.

MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Geldi mi, gelmedi mi Sayın Bakan?

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Burada genel görüşme yapılmadı.

SELAMİ UZUN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bilindiği üzere, 22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag zirvesinde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliğinin genişlemesini, merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda, adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin, tam üyeliğe kabul edilmeden önce yerine getirmesi gereken kriterleri belirlemiştir.

12-13 Aralık 2002 tarihinde, Danimarka’nın dönem başkanlığı sırasında, Kopenhag Avrupa Konseyi zirvesinde, Avrupa Birliğinin, Aralık 2004’te, Türkiye'nin Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirdiğine karar vermesi halinde, Türkiye ile katılım müzakerelerinin gecikmeksizin başlatılacağı taahhüt edilmiştir.

Bu kriterler, siyasî, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olarak üç grupta toplanmıştır.

Siyasî kriterler, aday ülkenin demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıklara saygı ve onların korunmasını güvence altına alan kurumların istikrarını sağlamış olmasıdır.

Ekonomik kriterler ise, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı ve birlik içerisindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleriyle baş edebilme kapasitesinin olmasıdır.

Topluluk müktesebatının, yani mevzuatının benimsenmesi de “siyasî, ekonomik ve parasal birliğin hedeflerine bağlı kalmak üzere, üyelik için gerekli yükümlülükleri yerine getirebilme kapasitesine sahip olmak” şeklinde tanımlanmıştır.

Yine, bilindiği üzere, 1969 Lahey Zirvesi sonuçları doğrultusunda, Avrupa Birliğinin ilk genişleme süreci de başlatılmıştır. Bu çerçevede, İngiltere, İrlanda, Danimarka ve Norveç’le müzakere masasına oturulduğunda, Avrupa Birliğinin bir müzakere stratejisi belirlemesi gereği ortaya çıkmıştır. Özellikle İngiltere’nin müzakerelerdeki bazı uzlaşmaz tutumları nedeniyle, komisyon, daha sonraki bütün genişleme süreçlerinde de değişmeyen bir “yaklaşım şablonu” belirlemiştir. Müzakere edilecek konular, tam üye adayının bu müktesebata uyum süresi ve koşullarıyla sınırlıdır. AB’ye katılma arzusunda olan ülke, müzakere masasına oturduğu andan itibaren, ilk şart olarak, Avrupa Birliği müktesebatını aynen kabul etmeyi kabul etmiş sayılır. Bu ülkeyle müzakere edilecek olan şey, bu müktesebata uyum sağlanmasının koşul ve geçiş dönemleriyle sınırlıdır.

Peki, Avrupa Birliği Müktesebatı ne demektir; Avrupa Birliği müktesebatı, üye ülkeleri Avrupa Birliğine bağlayan hukukî yapının tümüme verilen isimdir. Bu doğrultuda, bu müktesebatın, bu hukukî yapının tanımına, Avrupa Birliğinin bütün kurucu anlaşmaları, Avrupa Birliği ile yeni üye devletler arasında aktedilen bütün katılım anlaşmaları, Avrupa Birliğinin üçüncü ülkelerle yaptığı -ortaklık anlaşmaları dahil- bütün uluslararası anlaşmaları içeren birincil hukuk ve onun bütünleyicisi, Avrupa Birliğinin başvurduğu hukuk tasarrufları aracılığıyla oluşan ikincil hukuk; yani, ilk Avrupa Birliği niteliğindeki Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun kurulduğu 1 Ocak 1952 tarihinden bu yana çıkarılan ve yürürlükte kalan bütün tüzük, yönerge, karar, tavsiye ve görüşlerin yanı sıra, zaman içerisinde pratik gerekçelerle çıkan ve Avrupa Birliği hukukunda etki yaratan tüm tasarruflar girmektedir. Ancak, bu tanım, kendi başına yetersiz kalmaktadır. Zira, esas olan, bu hukuka uyum sağlanmasının ardından bu hukukun yürütülmesini gözetmek ve temin etmektir. İşte bu noktada anlaşılması gereken, sadece Avrupa Birliği müktesebatına uyumun değil, aynı zamanda bu müktesebatı uygulamada, idarî ve adlî kapasitenin geliştirilmesinin de, bu bütünün içerisinde olduğudur.

Bu söylenenlerin ışığında ortaya çıkan gerçek, Avrupa Birliğine tam üyelik için başvuran aday devletin, hem idarî yapısını, kapasitesini Avrupa Birliği müktesebatı gerçeğine göre hazırlaması hem de adlî sistemini, bu gerçeği kapsayacak şekilde yapılandırması gereğidir. Bu çerçevede, Avrupa Birliği müktesebatı sadece bir hukuk mantığıyla sınırlı olarak algılanamaz.  Hukuken söylenenlerin ve söylenecek olanların yanı sıra, Avrupa Birliği tam üyeliğine başvuran devletin Avrupa entegrasyonuna bağlı siyasî sonuçları da kabul ettiği, kavramın örtülü anlamı içinde yatmaktadır.

Avrupa Birliği müktesebatının bir diğer özelliği de dinamik yapısıdır. Avrupa Birliğinin hukuk sistemi aracılığıyla bir taraftan kendi hedeflerine ulaşmak için kaydettiği yol, öte yandan güncel gereksinimlere uygun olarak bu sistemdeki gelişmeler, gerek kurumsal hukuk gerekse maddî hukuk alanında süreğen bir dinamizmi beraberinde getirmektedir. Bu dinamizm, bir yandan Avrupa Birliği hukukunu ve doğal olarak müktesebatını değiştirip geliştirirken, diğer yandan yeni gelişme süreçlerinin eskiye oranla daha çetin koşullarda gerçekleşmesine yol açmaktadır. Yani, daha önceki yıllarda Avrupa Birliğine üye olan ülkelerin tanışık olmadığı Avrupa Birliği gerçeği, buna bağlı olarak, Kopenhag kriterleri ya da ekonomik parasal birliğin koşullarına uyum gibi alanlar, yeni katılacaklar açısından yeni uyum güçlüklerini beraberinde getirmektedir.

Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı kısa ve orta vadeli olmak üzere iki grupta toplanmaktadır.

Kısa vadeli öncelikler, gerçekçi bir değerlendirmeyle, Türkiye tarafından 2003 ve 2004 yıllarında yerine getirilebileceği düşünülen hedefleri kapsamaktadır.

Orta vadede yer alan öncelikler, 2003 ile 2004 döneminde çalışmalar önemli ölçüde ilerlemiş olsa da, tamamlanması bir yıldan fazla sürmesi beklenen hedeflerdir.

Türkiye, Avrupa Birliğine tam üyelik yolunda bugün son Ulusal Programını tartışıyor. Bu ulusal program, malların serbest dolaşımından kişilerin serbest dolaşımına, sermayenin serbest dolaşımından hizmetlerin serbest dolaşımına, enerji alanından bilime, adaletten maliyeye kadar birçok alana ilişkin konuları kapsıyor. Ben, sizleri, bunların teknik ayrıntılarına boğmak istemiyorum.

Değerli arkadaşlar, Türkiye için Avrupa Birliğine üye olmak niçin önemlidir? Avrupa Birliğine üye olmak vatandaşımıza ne kazandırıyor?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Bir dakika efendim; mikrofonu açıyorum.

Buyurun.

SELAMİ UZUN (Devamla) – Avrupa Birliği bizim için ne anlam ifade ediyor?

Değerli arkadaşlarım, Alvin ve Heidi Toffler, bütün dünyada çok popüler ve klasik olan “Yeni Bir Uygarlık Yaratmak” adlı kitaplarının hemen başlangıcında şunları yazıyor: “Yaşamımızda yeni bir uygarlık boy atıyor ve her tarafta kör gözlüler onu boğmaya çalışıyor. Bu yeni uygarlık kendisiyle birlikte yeni aile tarzları, değişik çalışma, sevme ve yaşama biçimleri, yeni bir ekonomi, yeni politik anlaşmazlıklar getiriyor ve hepsinin ötesinde bilinçlerde bir değişiklik yaratıyor.

İnsanlık ileriye doğru niteliksel bir sıçramayla karşı karşıya. Bütün zamanların en derin toplumsal altüstlüğünü ve yaratıcı yeniden yapılanmasını yaşıyoruz. Bunu henüz bir şekilde kavramış değiliz; ama, temelden yeni bir uygarlık inşa etmekteyiz. Üçüncü dalganın anlamı budur.”

Bilindiği gibi, birinci dalgayı tarım devrimi, ikinci dalgayı sanayi devrimi oluşturmuştu. Tofflerlerin üçüncü dalga olarak nitelediği ise sanayi sonrası toplum ve bilgi çağıdır.

Sürekli değişimden söz ediyoruz. Peki, değişen ne; tabiî ki teknoloji, insanoğlunun çalışma biçimi. Tarım döneminde hayvan gücünden yararlanıyorduk. Sanayi döneminde kol gücünü örnek alan bir teknolojiye geçtik. Bugün de, üçüncü dalganın özünü, beynin kendi başına yapmaya kalktığı zaman çok uzun zaman alacak olan bir teknolojiye sahibiz. Dün kol gücümüzü esas almıştık, bugün beyin gücümüzü örnek aldık. Koldan beyne geçişin sancıları devam ediyor. Bugün görüşmekte olduğumuz Ulusal Raporu böyle bir dünyada tartışmaktayız. Saniyede 1 trilyon işlem yapan bilgisayar makinesi var. Bilgisayar programını icat ederek, sıfırdan, dünyanın en büyük zengini olan Bill Gates var.

Bu çerçeve insanı yüceltiyor. Tanrının yarattığı insan ve onun beyni, değerini verdiğinde, her şeyin önüne geçmiş bulunuyor. Hiçbir tabu bunu sarsamıyor, gölgeleyemiyor.

Buradan Türkiye insanına sesleniyorum. Avrupa Birliği projesi de, sadece toplumları değil, doğrudan bireyi odağına yerleştiren böyle yeni bir dönemin oluşumu. İnsanı, insanın yaratıcılığını, insanın yaşam kalitesini, insanın özgürlüğünü, insanın zenginliğini, insanın manevî değerlerini, kısacası, insanın aklını ve ruhunu birlikte en üst mertebeye koyan ve toplumsal yapıyı bu amaca yönelik olarak yeniden şekillendiren bir toplumsal dönüşüm.

Her şey insan için. İnsanın yirmidört saatini ve o yirmidört saatlerden oluşan tüm ömrünü, mutlu, huzurlu ve kaliteli geçirmesi nasıl mümkün olur. Avrupa Birliği böyle bir projedir, bir uygarlık mimarîsidir.

Türkiye Cumhuriyetinin amacı, insanlık dönemeçlerini kapsayan, her dalgayı yakalayan bir toplum ortaya çıkarmaktı; ama, arzulananı gerçekleştiremedik. Ülkenin çoğunluğu birinci dalgada, yani, nüfusun yüzde 45’i tarımda; bir başka bölümü ikinci dalgada, tarım kadar yoğun olmasa da, sanayide; üçüncü bir serpinti ise, sanayi sonrası toplumdan etkilenmiştir; ama, ülkemizi sanayileşme aşamasını tamamlayamamış bir tarım toplumu olarak tanımlamamız daha doğru olur.

Avrupa Birliği, toplumu, insanı asıl almaya, insanı odağa oturtmaya, insanı insan yapmaya çağırıyor.

Ulusal Raporun tümü birden okunduğunda, Avrupa Birliğine uyum için yapılacak düzenlemelerin tarihlerinin ötesinde, derininde insan yaşamının tüm zamanlarda daha nitelikli hale getirme çabasını anında görürüz. Biz, bunu, çok fazla siyaseten tartıştık. Hatta, bir zaman önce, üzerinde durduğumuz ekonomik kriterleri bile bir yana attık. Halbuki, Avrupa Biriliği, siyasal ve ekonomik kriterler toplamının çok ötesinde, insanoğlunun mutluluğu üzerine ve onun neredeyse her anını içeren, tüm yaşamını yeniden düzenleyen, niteliğini ve kalitesini yükselten, sanayi sonrası toplum anlayışına uygun hale getiren bir dönemeçtir.

Türkiye, şimdiki Ulusal Programla, ilk başta, yasal açıdan, başka bir deyişle şekil şartları açısından gerekli reformları yapıyor. Üçüncü Dalganın formatlarını kendi bünyesine dahil etmeye çalışıyor. Bunu da büyük bir gayretle yapıyor. Muasır medeniyet noktasından uzak olduğu her eski anlayışı, yasa düzeyinde değiştiriyor; ama, Kopenhag Kriterleri, Maastricht Kriterleri yanında, bir de Madrid Zirvesinde alınan bir karar var: Yasa değişikliklerinin hayata geçirilme zorunluluğu; yönetimin uygulama kapasitesi, değişime uyum kabiliyeti. Bunlar da, şekil şartları kadar, hatta ondan da önemli. Sırf bu nedenle, 2003’ü Ulusal Programın içerdiği tüm yasa ve mevzuat değişimlerini gerçekleştirmeye, 2004’ü de bu bürokrasinin uygulamasını o düzeye getirme atılımına ayırdık. AK Parti İktidarı, içten bir samimiyet ve hayranlık veren bir azimle yasal değişimleri yapıyor ve yapacak.

Geçen pazartesi günü, Radikal Gazetesinde, Neşe Düzel’in, 12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevinde olanlarla ilgili röportajını okuyanlarınız vardır. İnsan havsalasını aşan bir işkencenin hikâyesini okuduk o röportajda; kanımız dondu. İnsanı yok sayan bir zihniyet nasıl değişecek? Vatandaşı, insana kulluktan efendiliğe, daha doğrusu olması gereken noktaya getiren yasal değişimi yaparken uygulamasının da takipçisi olmalıyız. AK Partinin, bunu da tavizsiz yapacağını, burada açıklamaktan gurur duyduğumuzu da söylemeliyim.

Dünya, insana odaklı bir yönetim çağına giriyor; Türkiye de bunu uymak zorunda; Avrupa Birliği de bunun en vurucu örneği. Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyelik süreci demek, devletten bireye, merkezden çevreye, tek seslilikten çoğulculuğa geçiş demektir. Türkiye’de tüm kurumların da zihniyeti bu yönde değişecek; mevzuatın söylediğini uygulamacı da böyle anlayacak...

Ulusal Rapor, vatandaşı yokmuş gibi davranan cumhuriyetin, vatandaşını oluşturma ve çağa uygun yaşatma projesidir. Böyle büyük bir tarihsel sıçramanın öncülüğünü yaptığımızın bilincindeyiz. O nedenle, Ulusal Programdaki insanımızı yok sayan mevzuatı değiştirmekle kalmıyoruz; onu uygulayacak zihniyetin köhneleşmiş olmasına da son vereceğiz. Karar vereceğiz... Önce insan, sonra insan, yine insan... AK Parti, bunun için var. Avrupa Birliği projesinin de bunu önerdiği için takipçisiyiz. Bunu talep ediyoruz. Bugünlere kadar yönetimlerin yok saydığı insan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, bu büyük viraj alındıkça zenginleşecek, bu büyük viraj dönüldükçe özgürleşecektir.

Böyle büyük bir atılımın, cumhuriyet tarihinin en büyük medeniyet projesini hayata geçiren bir Meclisin ve bir partinin üyesi olmanın gururuyla, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Uzun.

Sayın milletvekilleri...

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, ismim zikredilerek, söylemiş olduğum bazı hususlar saptırıldı; 69 uncu maddeye göre, o konuda konuşmak istiyorum.

BAŞKAN – İzin verirseniz, ben, bir değerlendireyim.

Şimdi, bir söz talebi var; onu yerine getireceğim.

Grubu bulunmayan siyasî partiler adına söz isteyen, Doğru Yol Partisi Iğdır Milletvekili Sayın Dursun Akdemir; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 5 dakika.

DURSUN AKDEMİR (Iğdır) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılım sürecindeki stratejisini belirleyen Ulusal Programı görüşmek üzere toplandık. Doğru Yol Partisinin bu konudaki görüşlerini belirtmek üzere, Yüce Heyetinizin huzurunda bulunuyorum; Yüce Meclisi, bu vesileyle, en derin saygılarımla selamlıyorum.

Bunu, fevkalade ayrıntılı olması gereken ve elbette öyle hazırlanan, kısıtlı süre içinde baştan aşağıya yorumlamak ve birkaç saat içinde titiz bir müzakere süzgecinden geçirmek elbette mümkün değildir. Dolayısıyla, burada, millet egemenliğinin tecelligâhının mensupları olarak bize düşen görev, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini yönlendirecek temel ilkeler hakkında görüş belirtmek, milletin yaklaşımlarını ve temennilerini gözönünde bulundurarak hükümete yol göstermek, millete karanlık gözüken bazı noktalara ışık tutmaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye’nin, Batı ve Avrupa Birliği denilen oluşumla ilişkilerinde ilk ve tayin edici rolü oynayan bir siyasî geleneğin temsilcileri olarak, şunu açık olarak söylüyoruz: Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliği ve evrensel değerler sistemiyle buluşmasını geciktirmek, Türkiye Cumhuriyetinin tarihini inkâr anlamına gelir. Bu, sadece şanlı cumhuriyet tarihini inkâr etmek değildir; aynı zamanda, geçmiş ikiyüz yılımızı inkâr anlamına gelir. Türkiye’yi Avrupa Birliği yolunda geciktirmek, sadece geçmişimizin değil, geleceğimizin de inkârı olur.

Ülkemiz, ulusal mevzuatının uyumu açısından bu yönde attığı her yeni adımla, yalnızca insanına hak ettiği çok hak, daha çok özgürlük, daha çok demokrasi vaat etmiyor, bunlarla birlikte kendisini ekonomik, siyasal ve stratejik açılardan daha güçlü kılacak, kendisini layık olduğu konuma taşıyarak evrensel gerçeklerle de kucaklaşmaya yakınlaşacaktır.

O halde, âli menfaatlarına, ulusal güvenliğe açıkça ters düşmediği ölçüde, kimsenin bu buluşmayı geciktirmeye, isteyerek veya istemeden frenlemeye hakkı yoktur. “Evet, ama” üslubunun, zamanı ve modası da geçmiştir, inandırıcılığı da geçmiştir. Türkiye, yeni üyeler ve diğer adaylar ne yapmışlarsa ne yapıyorlarsa buna uygun olarak Ulusal Programında yer alan taahhütleri elbette yerine getirmelidir. Kimse korkmasın, bu büyük millet, bu büyük devlet, bu büyük ülke her türlü yeniliğe ve evrime, hiçbir vazgeçilmezini yitirmeden uyum sağlayabilecek güçtedir. Tedbirli olmak başka bir şeydir, korkmak başka bir şeydir. Korkarak büyük olunamaz. Eğer, bugün atılan adımlar, bir gün bazılarınca, Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerine, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olma niteliklerine, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı kullanılmaya yeltenilecek olursa, o gafiller, mağlubiyeti yeniden yaşayacaklardır.

Avrupa Birliği uyum yasaları henüz gündemimizde yokken, Türkiye’nin adaylığı daha resmiyet kazanmamışken, benzer tehditlere karşı verilen kahramanca mücadelede her türlü katkıda bulunmuş olan Doğru Yol Partisinin bir milletvekili olarak bunları size söylemek durumunda oluyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçtiğimiz yasama döneminde gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri sayesinde Meclisimiz bu dönemde de çok önemli sayıda uyum yasası çıkarmış, gereken adımlar uygun olan hızla atılabilmiştir. Bugün görüştüğümüz Ulusal Program da, bundan böyle atılacak adımları saymaktadır. Bunları da gerçekleştirebilme noktasına getirilebilmiş olmamızı, büyük ölçüde, geçtiğimiz dönemdeki anayasa ve yasa değişikliklerine borçluyuz. Dolayısıyla, geçtiğimiz yasama döneminde bu reformları gerçekleştirenlerden teşekkürlerimizi esirgememeliyiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Akdemir, 1 dakika, mikrofonunuzu açıyorum.

Buyurun.

DURSUN AKDEMİR (Devamla) – Geçtiğimiz dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil edilen tüm partiler, gerekli iradeyi ortaya koymuşlar ve gerçekleştirdikleri değişikliklerle bugünkü yasaların çıkması için gerekli ortamı ve olanağı sağlamışlardır.

Ayrıca, yeri gelmişken bir hususa dikkatinizi çekmek isterim. Bugün, ağırlıklı olarak siyasî alanda yapılan reformlar, kamuoyunu meşgul ediyor; bunları tartışıyor, değerlendiriyoruz. Avrupa Birliği, sadece siyasî bir entegrasyon değildir, aynı zamanda, ekonomik bir entegrasyondur. Ekonomik reformları, Doğru Yol Partisinin liderliğinde gerçekleştirilen gümrük birliği sayesinde büyük ölçüde tamamladık. Bugün, bu alanda ciddî bir güçlüğümüz yoktur. Gümrük birliği iyi işlemektedir ve o dönemde de sıklıkla dile getirdiğimiz üzere, siyasî entegrasyonu kolaylaştırıcı etki yapmaktadır.

Sayın Başkan, kıymetli milletvekilleri; bugün de, Yüce Meclis üzerine düşen vazifeyi yerine getirmektedir. Ancak, hükümetin bazı eksikliklerini de burada vurgulamak gerekiyor. Hükümet, Meclise sevk ettiği yasalar konusunda kamuoyunu aydınlatmakta eksik kalıyor. Yasalar, demokratik ülkelerde vatandaş için çıkarılır, oysa, vatandaşlarımız bir paket lafı duyuyor, ancak, o paketin içeriğini oluşturan yeni düzenlemeler hakkında bilgi sahibi kılınmıyor. Hükümetin aslî görevleri arasında yer alması gereken aydınlatma çabasında ciddî gecikmeler oluyor.

Değerli arkadaşlarım, hükümetin daha önemli bir eksikliği ise, kabul edilen reform yasalarının uygulanması konusunda bir türlü dolduramadığı boşluktur. Gerçekleştirilen mevzuat değişikliklerinin etkin uygulanmasını sağlayacak gerekli organizasyon, insan kaynağı ve bütçenin, hükümet tarafından yeterince değerlendirildiğine dair belirtileri göremiyoruz. Bunun da ötesinde, uygulamanın etkinliğini denetleyecek gerekli mekanizmaların da uygulayıcı kurumlar tarafından ortaya konulmadığını, mevcut aksaklıklardan anlıyoruz.

Yapılan mevcut değişikliklerin uygulamalarındaki etkinliğin sağlanması açısından, Basın Konseyi, Barolar Birliği, İktisat Kalkınma Vakfı, sendikalar, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, TÜSİAD gibi, sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapılması şarttır. Zira, bu kuruluşlar, uygulamanın günlük hayata yansıması açısından en sağlıklı köprüleri oluşturabilecek konumdadırlar.

Değerli arkadaşlarım, Yüce Meclisin özveriyle çalışarak kabul ettiği yasaların uygulama koşulları konusunda belirsizlik sürmektedir ve bu konuda, hükümet, üzerine düşen sorumluluğu ivedilikle üstlenmelidir. Aksi takdirde, gerçekleştirilenler, sadece şekil düzeyinde kalacaktır ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine itiraz eden muhasım dış güçlerin ve Türkiye’nin içerisindeki köhne zihniyetin ekmeğine yağ sürecektir. Bazı çevrelerin, Türkiye’nin üyeliğine karşı geliştirdikleri itirazı yanıtlamada, esasen yeterli enerjiyi ortaya koyamayan hükümet, bari, bu uygulama tedbir ve yasaları konusunda gerekeni bir an önce yapsın. Kaldı ki, Avrupa Birliği Komisyonunun, bu yılın ekim ayında yayımlayacağı ve müzakere sürecinin başlatılması açısından önemli mihenk taşlarından birini oluşturacak ilerleme raporu, özellikle uygulamayı esas alacaktır. Keza, belirleyici rol oynayacak 2004 ilerleme raporu da, teoriye değil, pratiğe bakacaktır. Hükümetimiz, bunları, tabiatıyla bilmek durumundadır; ama, bizleri samimiyetine inandırmasının ve çabalarımızın beklenilen sonucu üretmesinin, öncelikle, uygulamaya önem vermesine bağlı olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekir.

2004 Aralık ayında yapılacak Avrupa Birliği zirvesine kadar geçecek süre zarfında, Meclisimizin önümüzdeki dönem çalışmalarına başlamasıyla birlikte, ilgili bakanlık ve kurumların, uygulamada sağlanılan gelişmeler hakkında, üçer aylık dönemler itibariyle, Meclise bilgi vermelerini talep ediyoruz. Zira, sırf bu uygulamadan kaynaklanan aksaklıklar yüzünden bu tarihî fırsatın yitirilmesi halinde doğacak sorumluluğu, Yüce Meclisimiz de paylaşacaktır.

Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; biz, bu reform çalışmalarını, elbette, kendi vatandaşlarımız için yapıyoruz, ülkemizde demokrasinin temelleri daha sağlam ve yaygın hale gelsin diye yapıyoruz, evrensel haklar ve özgürlükler güçlensin diye yapıyoruz, devlet-vatandaş ilişkileri çağdaş ve evrensel değerlere daha uygun hale gelsin diye yapıyoruz. Temel hedefimiz, her ne olursa olsun, vatandaşımızın, ulusumuzun daha iyi yaşam standartlarına kavuşmasıdır; ama, çıplak gözle görüneni de, ne kendimizden ne de birbirimizden, saklamayalım. Bu işte gösterdiğimiz irade ve hızı -hatta, ne yazık ki, coşkuyu- Avrupa Birliği takvimi de belirliyor. Bugün, yüzlerce yasa ve mevzuat değişikliğine gidiyoruz. Az önce söylediğim gibi, geçtiğimiz dönemde, onlarca Anayasa maddesini değiştirdik. Gelin, bu Ulusal Program, yeni bir projeyi düşünmemize vesile olsun. Yeni bir anayasayı, en büyük gücü, vazgeçilmez ilke ve değerlerimizden, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışımızdan, bölünmez bütünlüğümüzden ve de salt kendi irademizden alacak, Türkiye’nin büyüklüğüne tam anlamıyla yakışan bir haklar ve özgürlükler anayasasını tasarlamaya başlayalım. Doğru Yol Partisi, böyle bir projeyi en kısa sürede Yüce Meclisin ve milletimizin gündemine sunacaktır.

Son söz olarak, Avrupa Birliğinin ciddî sorumlulukları olduğunu tekrar kaydetmek istiyoruz. Avrupa Birliği, şayet rüştünü ispat etmek istiyorsa, Türkiye’nin tam üyeliğinin yolunu açmalıdır. Avrupa Birliğinin uygarlık projesi, Türkiye’yi de kapsadığı ölçüde adına yakışacaktır. Yeni Avrupa mimarisinde Türkiye’nin varlığı, Avrupa Birliğini dünya sahnesinde daha güçlü yapacaktır. Avrupa Birliğinin bu tarihsel vizyon, sorumluluk ve bilinçle hareket etmesini temenni ediyor, Yüce Meclisin değerli üyelerine saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Akdemir.

Sayın milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşan İstanbul Milletvekilimiz Sayın Elekdağ, yine, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Genel Kurula hitap eden Sayın Uzun’un konuşmaları sırasında kendi isminden açıkça bahsetmek suretiyle yanlış anlamaya sebep verecek ifade kullandığından, İçtüzüğümüzün 69 uncu maddesine göre söz talebinde bulunmuştur. Başkanlığımızca talep yerinde görülmüş ve Sayın Elekdağ’ın engin tecrübesiyle, bir sataşmaya meydan vermeyecek şekilde, kısa ve öz olarak açıklama yapacağını ümit ediyoruz.

Buyurun Sayın Elektağ. (CHP sıralarından alkışlar)

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, çok teşekkür ederim.

Değerli arkadaşım, Selami Uzun, zannediyorum, o konuşmamla ilgili bazı hususları yanlış yorumladı. O bakımdan, bir iki açıklama getirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, birincisi şudur: 57 nci hükümetin Ulusal Programa yaklaşımını bir ölçüt olarak almak ve bununla hükümetimizin tutumunu mukayese etmek yanlıştır. Bildiğiniz gibi, 57 nci hükümet, ne Katılım Ortaklığı Belgesi üzerinde ne de Ulusal Program üzerinde kendi içinde bir anlayış ortaya çıkaramamıştı. Bir anlayış ortaya çıkaramayınca, tabiatıyla, bunu Meclise getirip, burada layıkı veçhile tartışmasın da söz konusu olamazdı. Ben, o bakımdan, bunun herhangi bir şekilde bir ölçüt olarak alınmasının çok yanlış olacağı kanısındayım.

Değerli arkadaşlarım, ikinci belirtmek istediğim husus şudur: Ekonomi konusunda söylediğim hususlar, bunlar benim kendi yorumlarım değil, bunlar Hazine Müsteşarlığının ve aynı zamanda Devlet İstatistik Enstitüsünün verdiği rakamlardır. Ben, bunlara dayanarak bazı gerçekleri dile getirdim, herhangi bir şeklide bir yorum yapmadım esas itibariyle. Şimdi, yani, netice itibariyle, Amerikan Dışişlerinin ekonomik işlerden sorumlu Bakan Yardımcısı Alan Larsen’in ağzına kelimeleri de ben koymadım, onun da yaptığı bir değerlendirme var bu konuda.

Şimdi, ekonomimiz tabiatıyla bu hükümet tarafından hasta hale getirilmedi, hasta elinize geldi; ama, hastalık devam ediyor; bu hastalığa doğru dürüst bir ilaç vermek lazım; bu ilaç da değerli arkadaşlarım, vergi sisteminde aranmalıdır, vergilemede aranmalıdır. Kamu maliyesinin Türkiye’deki sorunlarının çözüleceği yer, vergileme alanındadır, bunun başka bir yolu yoktur, kısa ve uzun vadede bu böyledir. O bakımdan, yapılacak olan husus açık; yani, vergileri aşağıya doğru indirmemiz -tabiatıyla adalet ilkeleri çerçevesinde- bunu mümkün olduğu kadar geniş bir tabana yaymamız ve bunun yanında da, kayıtdışı ekonomiyi mümkün olan ölçüde azaltmamızdır. Böyle bir tatbikatın yapacağı en önemli husus da, faizleri aşağıya doğru çekmek olacaktır değerli arkadaşlar. Böyle bir durumda, devlet, piyasadan devamlı olarak borç almaktan kurtulacaktır, faizler aşağıya doğru inecektir; ilaç budur; bunun başka bir yolu yok. Bugün, Türkiye’de çoğunluk hükümeti var. Bu çoğunluk hükümeti bunun üzerine cesaretle gittiği takdirde, emin olun, Cumhuriyet Halk Partisi tam anlamıyla sizin yanınızda yer alacaktır. Beraberce bu işi yapma imkânımız varken neden yapmayalım?!

Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Elekdağ.
Sayın milletvekilleri, görüşmeler tamamlanmıştır.
 


 (5 TEMMUZ 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.