|
DYP GRUBU ADINA AYFER YILMAZ (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Başbakan Yardımcısı Sayın Yılmaz’ın yaptığı gündemdışı konuşma çerçevesinde
Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini aktarmak üzere söz almış bulunuyorum;
Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlamadan ifade etmek istiyorum ki, Türkiye’nin önündeki
bir elli yıllık perspektifi sağlayacak olan böylesine bir Ulusal Programın
görüşme şekli ve ayrılan süre, hükümetin bu Programa verdiği önemin önemli
bir göstergesi olarak tarihlere geçecektir.
Değerli milletvekilleri, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle bütünleşmesi
yolunda ortaya çıkan irade, siyasî ve ekonomik olduğu kadar, tarihî ve
felsefî bir zemin üzerinde şekillenmiştir.
Avrupa’yla bütünleşme hareketinin temeli olan ilkeler, cumhuriyetimizin
ilk yıllarından bu yana sürdürdüğümüz çağdaşlaşma ve demokratikleşme hedefinin
de temelini teşkil etmektedir.
1995 yılında gümrük birliğine geçişi başarıyla sağlayan ülkemiz, 1999
Helsinki Zirvesinde aday ülke olarak ilan edilmesine rağmen, Kopenhag siyasî
kriterlerini yerine getirmekten çok uzak bulunduğu için görüşmelere alınmamıştır.
Bilindiği üzere, Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyeliği, demokrasi,
hukukun üstünlüğü ve insan haklarının güvence altına alınması, Birlik rekabetine
karşı koyabilecek, üyeliğin gerektirdiği yükümlülükleri üstlenebilecek
bir ekonomiye sahip olunması şeklinde özetlenen Kopenhag Kriterlerini yerine
getirmesiyle gerçekleştirecektir; ancak, her şeyden önce, bu Kopenhag Kriterlerinin
siyasî kısımlarındaki gerçekleşmeye paralel, insan hakları ve azınlıklar
konusunda doğrulanabilir bir ilerleme sağlanması konusundaki 2 Aralık 1999
tarihli Avrupa Parlamentosu kararı da önümüzdedir.
Katılım Ortaklığı Belgesiyle üyelik müzakerelerine başlanabilmesi için,
Türkiye’den beklentiler, bir yol haritası ve takvim içinde tarafımıza verilmiş,
karşılığında, bunu yerine getirecek, örtüşecek bir ulusal program ve uygulaması
da bizim yükümlülüğümüz olarak ortaya çıkmıştır; ancak, Helsinki sonrasında
görüyoruz ki, Katılım Ortaklığı Belgesi karşısında, gerek kendi içindeki
uzlaşmazlıklar gerekse siyasî irade eksikliği ve inisiyatifsizlik nedeniyle,
ne yapacağını bilmez duruma düşen hükümet ortakları, Ulusal Programın hazırlanmasında,
tek çareyi, muğlak ifadelerin arkasında süreyi uzatarak zamana yaymakta
bulmuşlardır.
Doğru Yol Partisi olarak, Helsinki Sonuç Bildirgesi ve Katılım Ortaklığı
Belgesiyle ilgili olarak bu kürsüden yaptığımız konuşmalarda tehlikelere
işaret ederken, bu sürecin, ancak demokrasiye inanan, insan haklarına saygılı,
ulusal çıkarları en üst düzeyde savunacak aktif bir dış politikayı yürütecek
bir siyasî irade ve arkasındaki Meclis desteğiyle olabileceğini ifade ettik.
Değerli milletvekilleri, Avrupa Birliği, dinamik bir süreçtir. Biz,
katılım sürecinde ilerlerken, onlar derinleşme ve gelişme sürecinde yol
almaktadırlar. Biz ise, Ulusal Program içinde de dahil olmak üzere, olduğumuz
yerden bir adım ötesini dahi göremeyecek konumdayız. Oysa ki, 6 ana başlıktan
oluşan Ulusal Program çerçevesinde, Avrupa Birliği mevzuatına uyum için
4 000 adet tedbir alınacak, 94 yasa değiştirilecek , 89 yeni yasa çıkarılacak.
Ben, değerli milletvekillerimize sormak isterim. Bu 1 200 sayfalık Ulusal
Programı, acaba, hepinizin okuması, özümsemesi ve bugün karşımıza çıkan
boyutunun ne olduğu konusunda hepimizin bir fikri var mı?
Aslında, bugünkü sanal hükümet, Türkiye’nin büyük değişim ve dönüşüm
projesini gerçekleştirebilecek konum ve perspektiften çok uzaktır. Bilinmesi
gerekir ki, Avrupa Birliği kapısından girmek, söylediklerimizle değil yaptıklarımızla
mümkün olacaktır. Kimse, dışarıdan gelip, bunları bizim için yapmayacaktır.
Değerli milletvekilleri, Ulusal Program bir taahhüt metnidir. Bu taahhütler,
Avrupa Birliğine uyum için yapılmış görünse de, gerçekte, Türk halkına
yapılmıştır; ancak, hükümet ortakları, bu taahhütlerin teminatı olmaktan
çok uzaktır.
Ulusal Program, birçok yere deklare edildikten sonra Meclisimize getirilmektedir.
Millet adına yapılacak tasarruflarda Meclisin yeri bu mudur? Çağdaşlaşmayı,
demokratikleşmeyı, demokratik temsilin gerçekleştirildiği ve ulus iradesinin
-yani egemenliğin- en somut ifadesi olan bu kurumun devre dışı bırakılmasıyla
mı sağlayacağınızı düşünüyorsunuz?
Şimdi, Ulusal Program diyorsunuz. Bu programda millet nerede?! Eğer,
millete doğrudan gidemediyseniz, milletin temsilcilerine, muhalefetiyle
birlikte, danışmayı hiç düşünmediniz mi?
Unutulmaması gerekir ki, Ulusal Program, kapsamı itibariyle, beş yıllık
kalkınma planlarının ötesinde bir anlam ifade etmekte, sadece mutat bir
gelişimi değil, etkilerini yaşamın en detay noktalarında dahi hissettirecek
yapısal bir dönüşümü gündeme getirmekte; diğer bir deyişle, halkın yaşam
biçimini belirlemekte ve bu konuda, bir anlamda, dünyayla entegrasyonu
sağlamaktadır.
Değerli milletvekilleri, 10 dakikalık bir sürede Ulusal Programın bir
cümlesini bile ifade etmek son derece zordur;ancak, bilmemiz gerekir ki,
bu, tam üyelikle ilgili görüşmelerin başlaması için, bizim, bu süreçte,
siyasî kriterlere uyumumuz son derece önemlidir; ama, bu bölümde ne yapıldığına
baktığımız zaman, özellikle, ulusal hassasiyetimize ilişkin birçok düzenlemenin
gündeme gelmesi gerektiği bölümlerdeki muğlak ifadelerin, aslında hedefimizle
bağdaşmadığını görürüz. Düşünce ve ifade özgürlüğü, kültürel yaşam, bireysel
özgürlükler gibi konularda, önemi ortada bulunan bir yığın başlık altında
“öneriler mümkün olan en kısa zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulacaktır”
ibaresinin kullanılması, bu programa, zamana bırakılan taahhütler belgesi
görünümünü vermektedir. Sadece bu cümlelerde mi Meclisi hatırladınız, sormamız
gerekir.
Bu programın ekonomik yapısı, Kıbrıs’la ilgili süreç, bütün konular
bizim ulusal hassasiyetlerimizdir; ancak, bugün, sadece sorduğumuz konu,
acaba Avrupa Komisyonu ve Parlamentosu bu metne ne diyecektir. Bu metne
diyeceğini bugün tartışmamıza gerek yok, yıl sonu geldiği zaman zaten ilerleme
raporunu hazırlayacaklar. O zaman, kalemimizi elimize alıp, tekrar, Ulusal
Programı yeniden yazmak zorunda kalacağız.
Değerli milletvekilleri, kısaca, önemli gördüğümüz programın uygulamasında
ortaya çıkan süreç konusundaki çelişkilere dikkat çekmek istiyorum. Beş
yıllık bir perspektiften bahsediliyor. Gerçekte bu kadar bir zamanımız
var mı? Avrupa Birliği süre ve zamanda rahattır. Zamanı en iyi şekilde
değerlendirmek zorunda olan, ülke menfaatlarımız açısından biziz. Biziz
bu programı öne çekecek olan.
Dikkat etmemiz gereken, Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce 2003
yılında ilk genişleme olacak. Güney Kıbrıs’ın genişleme sürecindeki yeri
ortaya çıkacak. Ege ve Kıbrıs konularında 2004 yılına kadar bir çözüm olmaması
halinde, Lahey Adalet Divanı dayatmasıyla karşı karşıya kalacağız.
Ayrıca, 2004 yılında, Avrupa Birliği, yeni parlamentosunda genişlemenin
ikinci boyutunu ele alacak. Bu sürede görüşmeleri başlamayan Türkiye, artık
2010’ların arkasında kendisine bir yer aramak zorunda kalacak.
Bugün, bir yabancı diplomatın dediği gibi “Ulusal Program, Türkiye için
bir kilometre taşı olacakken, bu anlayışla, erken üyelik yolunda bir mezar
taşına dönmüştür.” Bu seslere iyi kulak verelim.
Değerli milletvekilleri, en önemlisi, bu programı kim uygulayacak? Beş
yıllık bir süreyi kapsayacak, taahhüt niteliği taşıyan Ulusal Programın,
bugün için siyasî itibarı kaybolmuş bir hükümetçe, kendi dışında kalan
siyasî partilerin görüşlerini, katkı ve desteklerini alması, en azından,
programa bir ciddiyet sağlayacaktı. Aslında, Ulusal Programı açıklayan,
biraz önce Meclisimize sunan Sayın Başbakan Yardımcımızı bile tatmin etmeyen
bu program, uygulanabilirliği olmadığı gibi, uygulama niyetini de taşımamaktadır.
Gümrük birliğinin gerçekleştirildiği 1995 yılında, bugünkü Başbakanımızın
yaptığı gümrük birliğine karşı konuşmalar henüz hafızalarımızda. Bugün,
bu samimiyetsizliğin gölgesinin de Ulusal Programa yansıdığını görüyoruz.
Bugün, aynı anlayış, Kopenhag Kriterlerinden biri olan, işleyen serbest
piyasa ekonomisinin kurallarını bir tarafa bırakmış, son dört yılda uyguladığı
ekonomik programlarla halkın neredeyse yüzde 90’ını yoksulluk sınırının
altına itmiş, rekabet edebilir bir ekonomiyi cezalandırmış, üreteni cezalandırmış
ve ülkede, tarihin en büyük ekonomik krizinin yaşanmasına neden olmuştur.
Bundan da öte, alternatifsizliklerini ilan ederek, aslında, demokrasiye
inançsızlıklarını ifade eden hükümet ortakları, özünde, demokratik kurumları
devreden çıkarmış, sivil toplum örgütlerini susturarak, halkın Meclise
olan inancını yıkmışlardır.
Değerli milletvekilleri, Doğru Yol Partisi olarak, demokrasi, hukukun
üstünlüğü, insan hakları alanında ve ekonomik gelişmişlik düzeyinde insanımızı,
çağın standartlarına ulaştırmak amacıyla, Avrupa Birliğiyle tam üyeliği,
kendi öz değerlerimizle gerçekleştirmek için, gerek hükümet olduğumuz dönemlerde
büyük gayret ve cesaretle adımların atılmasına çalışılmış gerekse muhalefette,
atılan adımlara destek olunmuştur. Şimdi de aynı kararlılıktayız; ancak,
ülkemizin bu büyük değişim projesini, kendi öz değerlerimiz ve ulusal çıkarlarımızı
koruyarak uygulayabilmesi için, Meclisi harekete geçirmenin önünü açmak
zorundayız.
Artık, arkanızda halkın desteği kalmadı. Millet, kendisi için yeni bir
başlangıç aramaktadır. Millet ile Meclisini birleştirme zamanı gelmiştir.
Siyasî Partiler Kanunu, Seçim Yasası ve siyasî partilerin harcamalarına
ilişkin kuralları, gelin, hep birlikte Avrupa Birliği normlarına çekelim
öncelikle. Gelin, demokrasi çarkını işleterek, böylesine büyük bir projeyi
zamana yaymak yerine, çıkarlarımıza uygun şekil ve sürede gerçekleştirmek
amacıyla, en başta, siyasî otoritenin kendisini yenilemesini sağlayalım
ve halka gidelim; halkın desteğini alarak, yeni bir Meclis ve arkasında
halkın desteği olan bir siyasî iradeyle, bu büyük değişim ve dönüşüm projesini
gerçekleştirelim.
Hepinize saygılar sunarım.
MHP GRUBU ADINA MEHMET ŞANDIR (Hatay) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; hükümetimiz tarafından sunulan Türkiye Ulusal Programı
üzerinde Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini arz etmek üzere söz
aldım; Muhterem Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, Meclisimiz, tarihî günlerden
birini yaşamaktadır. Hükümetimiz, ülkemizin siyasî, sosyal ve ekonomik
geleceğini derinden etkileyecek bir program hazırlamıştır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi, millet adına, bu programı müzakereye başlamıştır. Gelecek
günlerde, programda belirtilen hukukî düzenlemeler, Meclisimizin komisyonlarında
ve Genel Kurulumuzda yoğun bir şekilde tartışılacaktır.
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak ümit ediyoruz ki, bu program,
hükümetimiz tarafından, toplumun tüm kesimlerine de arz edilecektir. Tartışmalar
sonucunda, milletimizin ortak aklı ve sağduyusuyla, bu program, millî program
haline dönüşecektir. Biz, milletin katılımını önemsiyoruz. Toplum, kendi
kaderine sahip çıkmalı, geleceğinin tanziminde sorumluluk yüklenmelidir.
Programda öngörülen uyum kanunları tanzim edilirken, toplumun hassasiyetlerinin
ve taleplerinin ortaya çıkması, bu programın tanınması ve tartışılmasıyla
mümkün olabilecektir. Programın hayata geçirilmesi ve başarısı biraz da
buna bağlıdır diye düşünüyorum. Bu yönde bir başlangıç olması açısından,
hükümetimizin Meclise bilgi vermesini önemsiyoruz. Bu sebeple, Milliyetçi
Hareket Partisi Grubu ve müsaade ederseniz, Türkiye Büyük Millet Meclisi
olarak, 57 nci cumhuriyet hükümeti başta olmak üzere, bu programa katkı
veren tüm Bakanlıklara, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği yöneticilerine
ve tüm sivil toplum kuruluşlarına teşekkür etmek istiyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliğine katılma irademiz,
bu programla çok önemli bir aşamaya ulaşmıştır. Bu program, Avrupa Birliğine
bir taahhüdümüz olmaktan önce, kendimizle bir hesaplaşma belgesidir de.
Soru şudur: Yeni bir yüzyılın başlangıcında ve yeni bir dünya düzeni kurulurken,
küreselleşme denen bir olgu yaşanırken, Türkiye ve Türk Milleti, tarihimizin
ve coğrafyamızın bize yüklediği misyonu kavrayabilecek midir? Kendisini
kuşatan gerçeklere direnerek, oyalanarak daha ne kadar zaman öldürecektir?
Sahte korkuların bahanesinde, zamana daha ne kadar direnebiliriz? Geçmişimize,
geleceğimize, insanlığa karşı görevlerimizi ve sorumluluklarımızı daha
kaç nesil öteye erteleyeceğiz?
Yapılması gerekeni yapmak iradesi, Türk insanı adına, siz değerli milletvekillerinin
uhdesinde bulunmaktadır. Alınterlerimizle tanzim etmediğimiz, sorumluluk
yüklenerek paylaşmadığımız “zaman” bizi başkalarının insafına terk edecektir.
Zamanın getirdiklerinden ve hazırlıklı olanların taleplerinden canımız
yansa da şikâyete hakkımız olmayacaktır. Türkiye Ulusal Programına, gerçekten,
millî bir nitelik kazandırmak, sizlerin bu salonda yapacağınız katkılara
bağlıdır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkileri,
biliyorsunuz, 1959 yılında başlamıştır. Yaklaşık 42 yıldır, Türkiye, Avrupa
Birliğine katılmak iradesini devam ettiriyor. İki defa kesintiye uğramasına
rağmen, taraflar, hem Türkiye hem de Avrupa Birliği birbirlerinden kopmamışlar,
ekonomik, siyasî birlikte olmak iradeleri, 1999 Aralık ayında Helsinki
Liderler Zirvesinde Türkiye’nin adaylığının ilan edilmesiyle yeni bir boyut
kazanmıştır. Avrupa Birliği, Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesini ve
buna bağlı çerçeve yönetmeliğini kendi kurullarında onaylamıştır. Buna
karşılık da, Türkiye, kendi görüş ve şartlarını bir bütünlük içinde ve
Türkiye Ulusal Programı adıyla ilan etmiştir. Böylece, ekonomik ve siyasî
olarak bir araya gelmek ve çok üyeli bir birlik oluşturmak isteyen ülkeler
olarak karşılıklı şartlarını birbirlerine sunmuşlar, karşılıklı taahhütler
ve talepleri ortaya koymuşlardır. Önümüzde çok uzun ve çok çetin bir müzakere
süreci başlamıştır. Taraflar, sorumluluk ve yükümlülükleri doğrultusunda
ilerleme sağlayacaklardır.
Biz, meseleye, ak-kara gibi ikili tercih kıskacından bakmıyoruz. Konu,
Türkiye ve Avrupa’nın tarihi ve coğrafyasının dikte ettirdiği bir gerçeklikte
görülmelidir.
Avrupa ve dünya barışı için Avrupa bütünleşmesi ve Avrupa’nın siyasî
ve ekonomik birliği, öncelikle Avrupalılar tarafından tarihî bir zorunluluk
olarak görülmektedir. Avrupa, yakın geçmişinde yaşamış olduğu ve çok kanlı
geçen, yaklaşık 80 milyon insanının kaybedilmesine sebep olan savaşlar
sonrasında bu bütünleşmeye veya birleşmeye, birliğe kendini mecbur hissetmektedir.
Ayrıca, yine Avrupa, küreselleşmenin tabiî bir sonucu olarak çevre ülkelerde
yaşanacak ekonomik ve siyasî krizler, askerî gelişmeler karşısında, Avrupa
Birliğinin genişlemesini de, yeni ülkeleri Avrupa Birliğine katmayı da
bir zorunluluk olarak görmektedir.
20 nci Yüzyılın son çeyreğinde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin jeostratejik
önemini artırmıştır. Artık, ülkemiz, bir köprü ülke olmak ötesinden geçmiş;
artık, ülkelerin, kıtaların buluşma noktasında ve bir merkez olma fonksiyonunu
kazanmıştır. AGİT toplantısı ve dünya liderleri İstanbul’da buluşmuştur.
Asrın en büyük oyunu olarak ifade edilen enerji projelerinin terminal
ülkesi, artık Türkiye’dir.
Türkiye, terörist ülkeler arasında teröristle mücadeleyi başarmayı önümüze
koymuştur.
Türkiye, siyasî istikrarı yakalamış; Türk toplumu siyaset merkezini
değiştirerek yeni yüzyıla yeni bir kararla girmiş, yeniden yapılanma reformları
bu istikrarın gücüyle hayata geçirilmeye başlanmıştır.
Türkiye, her şeye rağmen, dünyanın ilk büyük 20 ekonomisi arasında bulunmaktadır.
Dolayısıyla, bu iki büyük varlık, bir kader çizgisinde, bir kader kavşağında
buluşmuş bulunmaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; milletlerin işbirliğini şekillendiren
birçok faktörler olabilir; ancak, tarih ve coğrafya değişmez karinelerdir.
Tarih, yaşanmıştır. Milletlerin şuuraltı, yaşanan tarihle oluşmuştur. Günümüzde
artık coğrafyaları değiştirmek de çok zorlaşmıştır. Yeni bir vatan bulmak,
siyasî hudutları değiştirmek imkânsız gibidir. Jeopolitikte “coğrafya kaderdir”
sözü, temel bir kuraldır.
Avrupa ve Türkiye tarihi, Avrupa-Türkiye ilişkileri tarihi, Türkiye
ile Avrupa’yı birlikte olmaya kader ölçeğinde mecbur tutmaktadır. Türkiye,
yüzyıllardan beri Avrupa ile iç içedir. Özellikle son yarım yüzyılda, bu
ilişkiler, büyük yoğunluk kazanmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin
önünde Avrupa ile işbirliği yapmaktan başka bir alternatif yoktur. Ayrıca,
Türkiye, bir Türk dünyası ülkesidir; Karadeniz, Kafkasya, Balkan, Ortadoğu,
Doğu Akdeniz ve İslam ülkesidir; Avrasya olgusunun merkezindedir. Tüm bu
bölgesel sorumlulukları ve özel konumu, Avrupa Birliğine alternatif değildir.
Bize göre, Türkiye, hem Avrupa Birliğine girmelidir hem de bölgesel
sorumluluklarını yerine getirmelidir. Küreselleşen dünyada önemli bir misyon
Türkiye’yi beklemektedir. Bu sebeple, Türkiye’yi tek alternatife mahkûm
etmek veya mahkûm sanmak, gerçekçi bir değerlendirme olamaz.
Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, Avrupa Birliğine girme kararını,
öncelikle siyasî ve sosyal bir karar olarak değerlendiriyoruz. Ekonomik
tercihimizi, zaten, 1995 Gümrük Birliği Antlaşmasıyla, Avrupalılar lehine
çok bonkörce kullanmış durumdayız. Ayrıca, birçok konuda zaten bir entegrasyon
ileri düzeyde gerçekleşmiş bulunmaktadır. Bir diğer ifadeyle, Türkiye-Avrupa
ilişkileri ile Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini ayrı ayrı değerlendirebiliriz.
Biz, Avrupa Birliğine girme kararını, Türkiye’nin muasır medeniyet seviyesine
ulaşma kararı olarak görmekteyiz. Türkiye kendini, Avrupa’nın aynasında
görmeli ve orada mukayese etmelidir.
Buradan bir şey daha söylemek gerekiyor. Avrupa da Türkiye’nin Avrupa
Birliğine adaylığına yaklaşımında, kendisi için, bunu, bir ayna işlevi
olarak görmelidir. Avrupa da, kendi kültüründen olmayanları “öteki” olarak
görmekten, “yabancılar” olarak görmekten, hatta “hasım” olarak görmekten,
Türkiye’nin Avrupa Birliğine adaylık sürecinde bunu gösterecektir. Bunu,
bir sorumluluk olarak, Avrupa’dan beklemekteyiz.
Türkiye, Avrupa’nın “zencileri” konumunda asla olmayacaktır. Böyle bir
zihniyetle, Avrupa’yla samimî, sağlıklı bir ilişki kurmak mümkün değildir.
Avrupa Birliğine girmek ülkemize birçok şey kazandıracaktır; ama, aksini
savunanlar da olabilir; onlar da doğru olabilir.
Biz, Türk milliyetçileri olarak, Milliyetçi Hareket Partisi olarak,
korkuların bizi kuşatmasına müsaade etmemeliyiz.
Türk Milleti büyüktür. Yeniyi yapmak, yeniye başlamak enerjisi ve iradesi,
milletimizin büyüklük kaynağıdır.
Türk Milleti, 4 000 yıldır doğudan batıya yaklaşık 20 000 kilometre
yol katederek, yüzlerce millet, kültür, halkla boğuşarak, kaynaşarak etkilenerek,
etkileyerek ve birçok defa ateşle imtihan edilerek bugünlere ulaşmıştır.
Bugünlere, Türk kimliğiyle ve egemen olarak ulaşmıştır.
Bu kader çizgisinin sonsuza kadar uzanacağına inanıyoruz. Türk milliyetçilerinin
ruh dünyaları ve enerji kaynakları, bu kader çizgisine imanlarıdır.
Milletimizin değerlerini eksiğiyle fazlasıyla biliyoruz. Geçmişe takılıp
kalmadan, günün sorunlarından yılmadan, sorumluluk yüklenerek, çağın, aklın
ve ilmin gerekleri doğrultusunda milletimizi geleceğe taşımak iddiasını,
siyasetimizin amacı yapıyoruz.
21 inci Yüzyılın başlangıcında, Avrupa Birliğine girmek iddia ve kararımızı
tebrik ediyorum; hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.
Hazırlanan Ulusal Programda, ülkemizin içinde bulunduğu, bölgenin getirdiği
sorunlar doğrultusunda oluşan hassasiyetlerimiz ve menfaatlarımız dikkatle
korunmuştur. Kıbrıs’taki soydaşlarımızın eşit egemenlik haklarını, Ege’deki
egemenlik haklarımızı, ülkesi, milletiyle bölünmez bütünlüğümüzü ve millî
kimliğimizi hiç kimseyle tartışmayız. Menfaatlar karşılıklıdır. Her türlü
müzakereye açığız. Biz, bu programla, buna açık olduğumuzu ifade ediyoruz.
Değerli Başkanım ve saygıdeğer miletvekilleri; çok onurlu bir görevin
başlangıcındayız. Milletimizin geleceğini tanzim ediyoruz. İşbirliği yapmalıyız.
Bu şerefi, iktidar ve muhalefet olarak paylaşmalıyız. Öncelikle, Türkiye
Büyük Millet Meclisini çalıştırmalıyız. Sorunların çözüm yeri siyasettir.
Sorumluluktan kaçamayız. Yapılması gerekenleri erteleyemeyiz.
Aziz milletim, yeni bir döneme girerken, yegâne gücümüz sizsiniz. Sizden
aldığımız enerjiyle biz bu görevi başarıyla yapacağız. 57 nci cumhuriyet
hükümetinin hedefleri ve iddiaları devam etmektedir. İnşallah, cumhuriyetimizin
100 üncü yılında, Avrupa Birliği üyesi, Avrasya’da lider ülke Türkiye’yi
birlikte gerçekleştireceğiz.
Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, ulusal programın, ülkemize
ve insanlığa hayırlı olmasını diliyor; Muhterem Heyetinizi, saygıyla selamlıyorum.
ANAP GRUBU ADINA A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; yaklaşık kırk yıldan bu yana devam etmekte olan Avrupa
Birliği katılım sürecinin çok önemli bir aşamasını görüşüyoruz.
Hükümetimiz, bu hafta başında, ulusal programı onaylayarak yürürlüğe
sokmuş ve ülkemizin bu süreçteki yükümlülüklerini belirten ayrıntılı bir
yol haritasını, bir eylem planını önümüze koymuştur.
Avrupa Birliğine giriş, Türkiye için neden önemlidir; bu sorunun cevabı,
Avrupa Birliğinin kuruluş gerekçelerinin incelenmesiyle kolaylıkla verilebilir.
Avrupa Birliği, biliyorsunuz, Fransız eski Cumhurbaşkanlarından De Gaulle’nin
Atlantik’ten Urallara kadar Avrupa evi hayalinin üzerine kurulmuş bir yapılanmadır.
Başlangıç gerekçeleri de, Avrupa’da çıkabilecek yeni bir savaşı engellemek,
sınır çatışmalarını ortadan kaldırmak ve uluslarüstü bir blok yaratma arayışından
kaynaklanmıştır. Böylece, soğuksavaş döneminde, Amerika ile Rusya arasında
sıkışıp kalan Avrupa, kendisine bir hayat alanı yaratma çabasına girmiştir.
Soğuksavaşın sonlarına doğru, bu birliğe, siyasî ve idarî birlik oluşturmak
ve ortak savunma gücü yaratmak ilkelerinin de eklenmesiyle, Avrupa Birliği,
bugün, dünyamızdaki üç temel ekonomik bloktan birisi haline dönüşmüştür.
Daha da önemlisi, Avrupa Birliği içerisinde olan üye ülkelerin hepsinde,
kökleşmiş demokratik rejimler ortaya çıkmış, halkın refah düzeyi yükselmiş
ve bu ülkeler, tümü, rekabetçi ekonomiler haline dönüşmüşlerdir.
2001 yılı bütçesinin kabulü sırasında, huzurunuzda yaptığım konuşmada
bir konuyu, bir hüküm cümlesinin altını çizerek vurgulamıştım. Bunu, bu
vesileyle, bugün yeniden huzurunuza getirmek istiyorum. Günümüzde küresel
ekonominin neredeyse dörtte 3’ü Kuzey Amerika, Avrupa Birliği ve Pasifik
Havzası bölgelerinin oluşturduğu bir üçgen içerisinde yoğunlaşmıştır ve
bu üçgen ekonomileri arasındaki karşılıklı bağımlılık, giderek artmaktadır.
Yukarıda belirtilen üçgen ülkeleri dışında kalan ülke ekonomileri, bu üçgen
içerisinde yer almadıkları sürece, giderek marjinalleşecekler ve zenginlik
oluşturma sürecinin dışında kalacaklardır. Bunun söylemiştik.
Kıran kırana bir rekabetinin yaşanacağı 21 inci Yüzyılda, bir ülke,
küresel aktör olmak istiyor ise, tüm kurum ve kuruluşlarıyla gerçek bir
demokrasiyi yerleştirmek, insan haklarına saygılı, şeffaf bir hukuk devletin
haline dönüşmek ve her türlü piyasa koşullarında ekonomisini ayakta tutabilecek
nitelikte rekabetçi bir yapıya sahip olmak zorundadır. İşte, Avrupa Birliği,
Türkiye’ye bu altyapıyı ve üstyapıyı sağlaması açısından önemli bir süreç
olarak karşımızda bulunmaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz
kırk yıllık bir süreci aşıyor ve üç temel dönemi var. Birinci dönemde Türkiye’ye
çok fazla yükümlülük yüklenmiş değil; ama, gümrük birliği dönemiyle birlikte,
gümrüklerimiz, yani, ekonomimiz rekabet açık hale getirilmiştir. Biraz
rekabetçi bir ortam, bir imkân ortaya çıkmıştır; ama, Türkiye’nin zaten
Avrupa’ya karşı negatif olan ticaret açığını da giderek yoğunlaştırmıştır,
artırmıştır. Bugün de, bu negatif etkiler hâlâ devam etmektedir.
Biraz önce, değerli Doğru Yol Partisi sözcüsü arkadaşım, bu Ulusal Katılım
Programının, Mecliste daha önce yoğun bir biçimde tartışılmadığını söyledi.
1995’te, burada -bu Mecliste olan arkadaşlarım hatırlayacaklar- gümrük
birliği gibi, Türkiye açısından tarihî önemi olan ve yükümlülükleri, her
yıl neredeyse 8-10 milyar dolar negatif olan bir süreç, burada, bu Mecliste
tartışılmadan, o dönemdeki hükümet tarafından, yani, SHP-DYP hükümeti tarafından
kabul edilmiştir.
Bir şeyi daha vurgulamak istiyorum: Bu kadar büyük, bu kadar ağır bir
yükümlülüğü getiren gümrük birliği süreci, normalde, başka hiçbir üye ülke,
bu olaya, Avrupa Birliğine girmeden gümrük birliğine ortak olmamıştır;
gümrük birliğine girme süreci, Avrupa tarafından takdir edilmeli, değil
mi; sonuçta bir pazarlık yapılmalıydı. O dönemde, gümrük birliğine karşı
çıkanlar, gümrük birliğinin kendisine karşı çıkmadılar; o dönemde, yeterince
siyasî pazarlık yapılmadığına karşı çıktılar. Onları ispatlayan şey de,
1997’de, 12-13 Aralıkta, nerede; Lüksemburg’da ortaya çıktı ve Türkiye,
1963’ün gerisine götürülerek, tam aday üye olma imkânı dahi ortadan kaldırıldı.
Allah’tan, o dönemde, hükümette olan ANAP-DSP koalisyonu, Avrupa Birliğiyle
olan ilişkilerini askıya alarak, dondurarak cevabını verdi ve bunun üzerine
de, işte, bugün yaşadığımız Helsinki süreci, daha sonra, Türkiye’nin tam
üyeliğiyle beraber devam etme imkânını buldu. Tarihî gelişmeleri çok kolay
unutmayalım ve tarihten de ders çıkaralım.
Bugün, tarihsel bir yol ayırımına geldik değerli arkadaşlarım. Avrupa
Birliğinin genişlemesi açısından, çok önemli bir takvim noktası olan 2004
yılına kadar, Türkiye, kısa ve orta vadeli gereksinimlerini, koyduğu, detaylandırdığı
bu haritayı gerçekleştirmek zorundadır. Aksi taktirde, Türkiye, değerli
arkadaşlarım, krizlerin, bunalımların devam ettiği bir üçüncü dünya ülkesi
olma riskiyle, olma gerçeğiyle karşı karşıya kalacaktır. Kuşkusuz, bu,
kolay olmayacak; hiç kimse, kolay olduğunu söylemiyor.
Eski Başkan Clinton’un burada söylediği şeyleri hatırlayın: “Avrupa’nın
içerisinde buna karşı olan insanlar var, kurumlar var, siyasetçiler var;
Avrupa’yı, hâlâ, dar bir anlamda tanımlıyorlar” diyordu Clinton. “Avrupa,
bir coğrafya, bir nehir, bir dağ sınırı değildir. Avrupa, bir fikirler
manzumesidir” diyordu. Hatırlayın “farklı düşünce ve inançlardan ortaya
gelmiş bir fikirler ve kültürler manzumesidir” diyordu, doğru diyordu.
Avrupa’da, buna karşı çıkan, Türkiye’nin başarısız olmasını isteyen güçler
var ve Türkiye, tanzimattan beri, Batılılaşma adı altında, bir arayış içerisinde,
modernize arayışı içerisindedir, bunu hepimiz biliyoruz; ama, ilk defa,
Avrupa Birliği süreciyle, yani şu Ulusal Programla beraber, artık, kendisini,
Batı sistemiyle ve o sistemi oluşturan değerler manzumesiyle, kendi tarihinin
derinliklerinden süzerek getirdiği değerlerini karşı karşıya getirebilecek
ve bir uzlaşma ortamını çıkarabilecek bir süreci başlatma imkânını bulmuştur.
Bir diğer açıdan baktığımızda, Ulusal Program, toplumumuz açısından
da büyük önem taşıyor ve siyasetten bürokrasiye, iş dünyasından sivil toplum
örgütlerine ve sokaktaki sade vatandaşımıza kadar, bütün toplumsal kesimler,
bugünkü yerleşik değerleriyle, yerleşik anlayışlarıyla yüzleşmek zorundadırlar,
toplumsal konumlarını yeniden değerlendirmek zorundadırlar, sorgulamak
zorundadırlar.
Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, önümüzdeki dönemde, bu sorgulamayı
yapmayan, geçmişin devam etmesini isteyen, statünün devam etmesini isteyen;
ama, buna karşı, bu büyük değişim sürecinin Türkiye’nin hakkı olduğuna
inanarak, bunu destekleyenlerle aralarında kaçınılmaz bir çatışma, bir
mücadele olacaktır. Burada, geri adım atmamak gerekmektedir.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye, değişim ve gelişim için, tarihî bir fırsat
yakalamıştır. İç ve dış dinamiklerin kesiştiği bu noktada, toplumumuzun
hedefleriyle dış dünyanın beklentileri örtüşmektedir. Amacımız, demokrasisini
olgunlaştırmış, ekonomisini küresel rekabete dayanıklı hale getirmiş ve
siyasî gücünü yoğunlaştırmış bir Türkiye olmak zorundadır. Böylesi bir
Türkiye, hepinize garanti veriyorum ve hepiniz de rahatlıkla değerlendireceksiniz,
Avrupa’nın çekirdek ülkelerinin etrafında bir perifer ülke olmayacaktır.
Böylesi bir ülke, Avrupa gücünün etkin bir ülkesi olacaktır. Böylesi bir
Türkiye, Türk dünyasında hedefimiz olan büyük dönüşümün merkez ülkesi,
yönlendirici ve belirleyici ülkesi olacaktır ve etkin bir Türk dünyasının
oluşumuna da katkı sağlayacaktır. İslamla demokrasiyi ve laikliği bağdaştırmış,
geleneksel değerleriyle moderniteyi birleştirme becerisini göstermiş bir
Türkiye, Büyük Atatürk’ün kendi sözleriyle, bir diğer deyişle muasır medeniyet
seviyesine ulaşmış bir Türkiye, İslam dünyasında da yönlendirici bir ağırlık
merkezi olmak durumundadır, kaçınılmaz bir sonuç budur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Ulusal Programla birlikte Türkiye,
her gecikmenin gelecekte ciddî bir maliyeti olacağı bir döneme girmiş bulunmaktadır.
Yüce Meclisimize, hükümetimize ve siyaset kurumlarına büyük görev düşmektedir.
Bu görev, Türkiye’nin vazgeçilemez önceliklerini koruyarak, bu büyük değişim
sürecinde öncülük etmek ve nihaî hedefimizi yakalamak için gerekli zemini
yaratmak olmalıdır. Yüce Meclis, Ulusal Programda belirtilen yasal düzenlemeleri
hızla gerçekleştirmelidir. Ayrıca, bundan sonra çıkaracağı tüm yasaların
da, Türkiye’nin önüne koyduğu hedeflerle uyumlu olması gerektiği noktasında
bir özen göstermelidir. Siyaset kurumu ise, bu meseleyi kısır iç siyasî
çekişmelerin malzemesi yapmamak zorundadır. Kendisini bu siyasî değişim
sürecine uygun bir biçimde yeniden yapılandırmak zorundadır. Türk toplumuyla
ilişkilerini, Türk toplumuyla homojenitesini devam ettirmek istiyorsa,
siyaset kurumunun başka bir alternatifi de yoktur
Ve eğer bunları gerçekleştiremiyorsa Türk siyaseti, Türk üst siyaset
kurumları Türkiye’yi layık olduğu yere taşıyamadıkları için, gerek tarih
önünde gerek gelecek nesiller önünde mahkûm olacaktır. Bu gerçeği unutmamamız
gerekmektedir.
Konuşmamı noktalamadan önce, Avrupa Birliği sürecinden sorumlu Başbakan
Yardımcısı Sayın Mesut Yılmaz’ın şahsında 57 nci hükümete şükranlarımı
sunmak istiyorum. Birbirinden bağımsız, neredeyse yüzlerce kısıtlayıcı
değişkenin etkili olduğu zor bir alanda çalışmışlardır ve böylesi dar bir
alanda çalışmalarına iç ve dış baskılara uğramış olmalarına karşın, Türkiye’nin
önceliklerini koruyan, Türkiye’nin çıkarlarını gözeten ayrıntılı bir eylem
planını Türk Milletinin önüne koyma becerisini göstermişlerdir. Kendilerine
bundan sonraki dönemde gösterecekleri çabalar için şimdiden başarılar diliyorum
ve Yüce Meclise saygılar sunuyorum.
FP GRUBU ADINA TEMEL KARAMOLLAOĞLU (Sıvas) – Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; Başbakan Yardımcısı Sayın Mesut Yılmaz’ın takdim ettiği
Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı
üzerinde, Fazilet Partisi görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum.
Muhterem milletvekilleri, belki dikkatlerinizden kaçmıştır; bir defa,
bu programın başlığı bile şaşırtıcıdır. Avrupa, bizden, ortaklık görüşmelerine
başlamak için, müktesebatın üstlenilmesine öncelik vermemizi istemiyor,
bunu sonra da yapabilirsiniz diyor; görüşmelere başlamaya, ancak, Avrupa’nın
var oluşunun temelini meydana getiren demokrasi, insan hakları, özgürlükler,
hukukun üstün tutulması gibi temel prensiplerin, Türkiye’de, sadece kanunlar
çıkarılmasına, kararnameler çıkarılmasına göre değil, işlerlik kazanmasına
göre karar verecektir.
Şimdi, siz, konuya -kanaatimize göre- tersten başlıyorsunuz; ama, bir
şeyler yapmış intibaını da vermek istiyorsunuz, özellikle, ülkenin bugünkü
değiştirmek istiyorsunuz.
Beyler, atı arabanın önüne bağlarlar, arkasına değil, arkasına bağlarsanız,
o at yemlenir -üzülerek ifade ediyorum; ama- siz de, şu anda, bu yemlemelere
çanak tutuyorsunuz.
Maalesef, üzülerek ifade ediyorum; ama, bu program, güven vermiyor.
Bizim güven verebilmemiz, çıkaracağımız kanunlarla veya yönetmeliklerle
sağlanamaz. Bu, bir zihniyet meselesidir. Eğer biz, Avrupa Birliğine ciddî
olarak katılmak istiyorsak, zihniyetimizin, dışarıda doğru anlaşılması
ve doğru zihniyete kavuşmamız icap eder.
Halkın mutluluğu ve saadeti esastır. Siz, -üzülerek ifade ediyorum yine
ama- Avrupa Birliğine niçin girmek istediğinizi bile, uzun uzun oturup
düşündüğünüz kanaatini uyandırmıyorsunuz; bizde değil, Avrupa’da uyandırmıyorsunuz.
Siz zannediyorsunuz ki, biz, Avrupa Birliğine gireriz, hayat standardımız
yükselir, Batılı oluruz. Ama, bunun alt yapısı, maalesef, henüz zihinlerimize
yerleşmemiş; bunu üzülerek ifade ediyorum.
Bunun sağlanabilmesi için, öncelikle kendi milletine itibar etmek, güvenmek
gerekir. Avrupa, kritik konuların tamamında referanduma gider; bu, halka
güvenin temelidir. Şu getirdiğiniz programın içerisinde, yeri geldiğinde
referanduma gidileceği konusunda bir cümleye rastlayamadım.
Milletin değerlerini, inancını, kültürünü, içine sindiremeyenler, milletin
ıstırabını içinde hissetmeyenler, millete hizmet edemezler ve maalesef
edemiyorlar. Milletle harp ederek millete hizmet edilmez. Batı’da temel
kaide, başaramayan kişilerin, siyasîlerin siyaset arenasından çekilmesidir.
Ülke yangın yerine döndü; Meclis çoğunluğuna güvenerek, ısrarla “ben burada
kalacağım” demek, bu millete zaten güven vermiyor, Batı’ya hiç güven vermiyor.
Batı’yı bir tarafa bırakın, Hindistan’a bir bakın, orada bir bakanla ilgili
tek bir iddia bile o bakanın kendisiyle ilgili ciddî bir değerlendirme
olmamasına rağmen nasıl kenara çekildiğini gösteriyor. Ancak, bu programın
ortaya koyduğu faydalı bir husus var; o da şudur: Biz, Anayasamızda yazılmış
olmasına rağmen, bugüne kadar bu ülkenin hâlâ demokratik, laik, sosyal
bir hukuk devleti olmadığını itiraf ettik. Bu, başlangıç olarak iyi bir
noktadır diye düşünüyorum.
Muhterem arkadaşlarım, bu program böyle bir öncelikler tasnifi yapılmadığı
için bana bir çorba intibaını doğurdu. Mesela, deniliyor ki: “Sivil toplum
örgütlerinin önü açılacak, bunlara değer verilecek.” Şimdi, soruyorum size:
Meclise sevk ettiğiniz kanunlarda bile vakıf müesseselerini ortadan âdeta
kaldırmaya çalışırken, tatbikatta deprem olduğunda harekete geçen, bütün
bir ülkenin öncülüğünü yapan sivil toplum örgütlerinin depremzedelere yardımını
bile önlerken, siz nasıl olacak da sivil toplumun önünü açacaksınız?
Anayasada 1995 yılında birtakım değişiklikler yapıldı. Memura siyasetle
uğraşmanın önü açıldı; ama, şimdi siz fişlemeye girdiniz. Babası bir siyasî
partide üye olan bir genci işe almıyorsunuz; siz, demokrat değilsiniz.
Siz, demokrasiyi, hakikaten içinize sindirebilmiş değilsiniz.
Israrla iki müfettişin raporuna dayanarak memurları işten atmak için
çaba sarf ettiğiniz şu kararnameler Çankaya köşkünden döndüğü zaman, neredeyse
bir hükümet krizi oluyordu; şimdi onu Meclisten kanun olarak çıkarmaya
çalışıyorsunuz. Üzülerek ifade ediyorum; ama, bu tavrınız, bizi, dışarıda,
üzüntülü, hoş karşılanmayan -daha sert kelimeler kullanmak istemediğim
için söylüyorum- bir noktaya getiriyor. Türkiye’nin itibarını zedeliyorsunuz.
İnsanların eğitim ve inanç hakkı Anayasa tarafından güvence altına alınmış;
siz hâlâ insanların kılık kıyafetiyle ilgileniyorsunuz. Kılık kıyafetinden
dolayı bir insanının eğitim hakkını hangi hakla elinden alabiliyorsunuz
veya alanlara karşı hangi tedbiri alıyorsunuz?
YÖK, şimdi üniversite kapatıyor. Şimdi siz, bir zamanlar partilerin
kapatılmasını hukukî temele dayamak için -burada üzerine basarak söylüyorum-
güçleştirmek için değil, hukukî temele dayamak için üç defa girişimde bulundunuz
ve şimdi bekliyorsunuz; nerede icraatınız? Bu tatbikatınızla siz, kimi
kandıracaksınız Allah aşkına?
“312 nci maddeyi özüne dokunmadan değiştireceğiz” diyorsunuz. 312 nci
madde, bu Meclis gündemine, sizler tarafından kaç kere getirildi; birileri
haber gönderdiği zaman eliniz ayağınız titriyor, kanunları geri çekiyorsunuz.
Mülkiyet hakkı, en temel insan haklarından bir tanesidir. Siz, daha
mülkiyet hakkına bile saygılı değilsiniz. Kurban bayramı geliyor, insan,
kendi derisini istediği kuruma vermek istiyor; yok, veremezsiniz!.. Ne
olacak; benim söylediğim yere vereceksiniz!.. Bu mu demokrasi anlayışı?
Bu mu insan haklarına saygı? Bunun için bir kanun yok; bu, sadece sizin
zihninizin yansıması idareye.
Serbest dolaşım, zaten üzerinde duramadınız; ama, piyasa ekonomisi diyorsunuz.
Muhterem arkadaşlarım, piyasa ekonomisi derken, siz, sermayeyi yeşile,
sarıya, kırmızıya boyayarak birtakım sermayedarlara özel itibar gösterirken,
öbürlerinin önünü keserek serbest piyasa ekonomisini nasıl tatbik edeceksiniz?
Siz, sadece, Avrupalıların Türkiye’de yatırım yapmalarına imkân vermek
için mi serbest piyasadan bahsediyorsunuz?
Yurtta, faizsiz, hiçbir yük getirmeyen, doğrudan yatırıma giden, istihdamı
artıran ne kadar halk teşebbüsü varsa önünü kestiniz, teşvik vermediniz,
harp ettiniz. Sizin, üzülerek söylüyorum, ama, temel insan hakları konusunda
verdiğiniz vaatlerden hiçbir tanesi ne bizi tatmin ediyor ne bu milleti
ne de, emin olun ki, yurt dışında ortak olmak istediğimiz ülkelerin yöneticilerini.
Muhterem arkadaşlarım, elbette, zaman kısa. Gönlümüz isterdi ki, böyle
bir zamanda, hakikaten, şu konuyu enine boyuna tartışalım. Ne olurdu buraya
hükümet bir genel görüşme için gelse, partilere yarımşar saat, en azından
40 dakika, 1 saat zaman verseydi; siz, bu kadar ehemmiyet verdiğiniz bir
konuda bile bunu yapacak cesarette değilsiniz. Meclisi bilgilendirmiyorsunuz!..
Gayrimüslimlerin dinî vecibelerini yerine getirmeleri için düzenlemelerden
bahsediyorsunuz, Türkiye’de, burada yaşayan yüzde 98’i Müslüman olan, hadi,
tatbikatta yüzde 70’i Müslümanlığı yaşamak isteyen insanların önünü kesiyorsunuz.
Bir Yahudi kendi çocuğunu 6 yaşında havraya gönderip eğitebiliyor; bir
Müslüman, 12 yaşını beklemek mecburiyetinde, çocuğunu yaz ayında gönderebiliyor;
bu, ne biçim inanç hürriyetine saygı?
Partilerarası Anayasa Uyum Komisyonundan bahsettiniz. Muhterem arkadaşlarım,
Anayasa Uyum Komisyonu senelerdir çalışıyor.
Ancak, bu komisyonun yapmış olduğu, üzerinde mutabakat sağladığı kanunları
bile Meclis gündemine getirmediniz. Gönlümüz, bu söylediğiniz, vaat ettiğiniz
hususların yerine getirilmesini istiyor. Sizlere, emin olun, destek vereceğiz
insan hakları, demokratikleşme konusunda getireceğiniz kanun tasarılarında;
ama, lütfen, beş sene sonra değil; eğer, siz, isterseniz, biz size bu desteği
verir, üç ayda Türkiye’yi Avrupa’nın en demokratik ülkesi haline getiririz,
hükümet olarak siz isteyin yeter ki.
Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.
DSP GRUBU ADINA ALİ TEKİN (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
ülkemizin önümüzdeki yıllarda Avrupa Birliği tam üyeliği için yapacağı
siyasî ve ekonomik reformları özetleyen Ulusal Program üzerinde DSP Grubu
adına söz almış bulunuyorum; hepinizi, şahsım ve Partim adına saygıyla
selamlarım.
Türkiye’nin 1963’te başlattığı, 1995’te güçlendirdiği ve 1999’da Helsinki’de
önemli bir ilerleme kaydettiği Avrupa ile bütünleşme projesinin ayrıntıları,
Bakanlar Kurulunca bu hafta başında kabul edilen Avrupa Birliği İçin Ulusal
Program adı verilen belgede ortaya konulmuş bulunuyor. Öncelikle, bu belgenin
hazırlanmasında yoğun emeği geçen tüm bakanlıkların, kuruluşların ve de
koordinatör kurum olarak Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin görevlilerini,
yaptıkları bu başarılı çalışmadan dolayı kutlamak istiyorum.
Anımsayacaksınız, geçen yılın sonlarında, Avrupa Birliği Türkiye için
bir Katılım Ortaklığı Belgesi kabul ederek, ülkemizden, tam üyelik yönünde
ne tür reformlar yapması beklentisi içinde olduğunu ortaya koymuştu. Ayrıca,
Avrupa Birliği tarafı, bu yılın başlarında da bir çerçeve yönetmelik, çerçeve
tüzük kabul ederek, Türkiye’nin uyum süreci çalışmalarında, ne türlü malî
imkânların ortaya konacağının çerçevesini çizmişti. Bu noktada, sıra, ülkemizin
Ulusal Programını ortaya koymasına gelmişti.
Ulusal Program, Türkiye’nin, kendi ulusal koşullarını dikkate alarak
-Avrupa Birliğinin her aday ülkeden yapmasını istediği Kopenhag Kriterlerine
uyum sağlamak için- neler yapacağını ve bu yaptıklarını hangi öncelik sırasına
göre yapacağını ortaya koyan bir belge.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gerçekten de, Ulusal Programın
analitik yapısında Kopenhag Kriterleri hemen göze çarpmaktadır. 1993 yılında,
Kopenhag’da, Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Birliğine üye olmak isteyen
ülkelerin uyması gerektiğini bildirdiği birtakım kriterler ortaya koymuştur.
Kopenhag Kriterlerinin üç temel öğesi vardır:
Birincisi, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarının
sağlam kurumsal temellere bağlanmasıdır.
İkincisi, serbest piyasa kurallarının uygulanıyor olması ve aynı zamanda,
AB içinden gelecek piyasa rekabetine dayanabilme gücüdür.
Üçüncüsü ise, üyeliğin yüklediği yeni sorumlulukları yerine getirme
yeteneğine sahip, etkin bir devlet aygıtının varlığını gerektiriyor Kopenhag
Kriterleri.
Ülkemiz de, ortaya koyduğu Ulusal Programla, Kopenhag Kriterleri bağlamında
hangi konuları hangi zaman diliminde düzenleyeceğini ortaya koydu. Gerçekten
de, Ulusal Programa dikkatlice baktığımız zaman, bu Ulusal Programın üç
ana ekseninin olduğunu görüyoruz.
Birinci eksende, devlet ile toplum arasında ve devlet ile birey arasında
söz konusu olan ilişkiler, toplumun ve bireyin daha fazla hak, özgürlük
ve sorumluluk kazanması biçiminde ortaya çıkıyor. Böylece, Kopenhag Kriterlerinden
siyasî kriterler kısmı özünde sağlanmış oluyor.
İkinci eksende, devlet piyasa ilişkileri bağlamında, piyasalara, günümüzde
olduğundan daha fazla egemenlik sağlayan, kaynakların rekabet ortamı içerisinde
etkin kullanımını hedefleyen bir çerçeve çiziliyor. Bu biçimde de, Kopenhag
ekonomik kriterini sağlamış oluyoruz.
Ulusal Programımızın üçüncü ekseninde ise, siyasî ve ekonomik kriterlere
paralel bir biçimde, devletin kendi içerisinde değişimini sağlayacak, devletin
politika üretme ve uygulama kapasitesini yükselten birtakım tedbirler alınmış.
Böylece de, devlet kapasitesiyle ilgili Kopenhag kriterinin yerine getirilmesi
sağlanmış oluyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün bu radikal değişiklikler
gösteriyor ki, Türkiye’nin hazırladığı Ulusal Program, cumhuriyet tarihimizin,
gerçekten de, en iddialı, en kapsamlı demokratikleşme programı. Ulusal
Programın uygulanmasıyla, ülkemiz, gerçekten de, yönetim paradigmasında
önemli bir değişimi başarmış olacak.
Böylesine iddialı, kapsamlı ve ayrıntılı bir programı ortaya koyan siyasî
iradeyi; yani, hükümetimizi kutlamak gerekiyor. Bu onurlu görevi, gerçekten,
hükümetimiz başarıyla yapmıştır. Aslında, Ulusal Program hükümetin iradesi
de sayılamaz; bu belge, Türkiye’nin ortak iradesini yansıtmaktadır. Gerçekten
de, bu program, bir yandan Avrupa Birliğinin beklentilerini, bir yandan
da Türkiye’nin hassasiyetlerini dengeli bir biçimde, büyük bir uzlaşma
ve oydaşma ruhu içerisinde ortaya koymuştur. Doğal olarak, Ulusal Programın,
herkesi eşit şekilde, aynı ölçüde memnun etmesi beklenemez; bazıları yetersiz
bulurken, bazıları, Türkiye koşullarında fazla ileri gidildiğini düşünebilir.
Bu iki anlayış da yanlış olmayabilir; ancak, eksiktir. Bu tür değerlendirmeler,
genellikle, yalnızca birkaç konuya takılıp belgenin bir bütün olarak taşıdığı
değeri görmemek anlamına gelir.
Ayrıca, Ulusal Program, ileride yapılabilecek açıklığa kavuşturmalara,
somutlaştırmalara da elveren bir belgedir. Belgenin somut içeriği kadar,
hatta, daha da önemli olarak, ülkemize vereceği yön önemlidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; doğal olarak, Ulusal Program,
en güzel sözcüklerle de yazılmış olsa, asıl önemli olan, planın uygulanmasıdır.
Bu noktada, hem hükümetimize hem de Türkiye Büyük Millet Meclisine önemli
görevler düşüyor; çünkü, herkesin, gerçekten, acele etmeye ihtiyacı vardır;
ama, özellikle de hükümetin ve Meclisin acele etmesi gerekir.
Avrupa Birliği, 2003 yılının başından başlayarak hukuken, 2004 yılı
içerisinde ise fiilen genişleyebilir. Bu genişlemeler henüz başlamadan,
ülkemizin üyelik müzakerelerine başlaması çok önemli. Bunu sağlamamız için
de, önümüzdeki bir birbuçuk yıl içerisinde, önemli bazı konularda sağlam
adımlar atabilmemiz gerekir. Özellikle kısa dönemde yapılacağı belirtilen
anayasal ve yasal düzeydeki bazı değişikliklerin, bir an önce yapılması
çok yararlı olacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; aslında, yapılması planlanan
değişikliklerin pek çoğu, yıllardır, Meclisimizin tozlu raflarında ya da
gündeminde yer alıyor. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlükleri
gibi siyasî kriterlerle ilgili konuların pek çoğu, zaten, Meclisimizin
gündeminde. Aynı şekilde, ekonomik reformlar, sürekli, Meclisimizin gündeminde
oldu.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu Ulusal Program, devlet yönetiminde
küresel standartların yakalanması için, bazı reformların yapılması için,
ülkemize, hükümetimize ve Meclisimize yeni bir heyecan sağlayacaktır diye
umuyoruz; ancak, bu kadar kapsamlı bir Ulusal Programı uygulamak elbette
kolay bir iş değildir. Burada, yalnızca hükümete değil, Meclise de önemli
bir sorumluluk düşüyor. İktidar ve muhalefet hepimiz, fırsatçı siyaset
anlayışlarını bir yana bırakarak, Ulusal Programın gerektirdiği düzenlemeleri
yaşama geçirmek için kolları sıvayalım. Kısacası, Meclis olarak, zaman
zaman ortaya koyduğumuz dinamizmi yeniden gösterebilelim. Bu tavrımızla,
AB ülkelerinde Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkan çevrelerin çabalarını
da kadük bırakabiliriz. Yine, bu tavrımızla, Avrupa’da Türkiye’nin tam
üyeliğini destekleyen, sayı ve etkinlikleri hiçbir zaman küçümsenmemesi
gereken kişi ve grupları da motive etmiş, onların ellerini de güçlendirmiş
olacağız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin Avrupa Birliğine
üyelik iddiası, bazılarının sandığı gibi, tamamıyla idealize edilmiş yaklaşımların
ürünü değildir. Gerçekte, bu tarihsel dönemeçte, Avrupa Birliği ilişkilerimizin
ilerlemesinde, çıkarlar, karşılıklı çıkarlar, hem de derin karşılıklı çıkarlar
söz konusudur. Dün de -Sayın Başbakanımızın belirttiği gibi- Türkiye’nin
Avrupa Birliği içerisinde yer alması, bir yandan Avrupa Birliğinin Orta
Doğu, Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlara erişim gücünü artırırken, diğer
yandan da, Türkiye’nin bu bölgelerde var alan etkinliğini, yeni ve daha
yüksek düzeylere mutlaka çıkaracaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; uluslararası ilişkilerde belirleyici
olan, son analiz de, ulusal çıkarlardır dedik; ancak, bu çıkarların nasıl
tanımlanıp, ne şekilde ölçüldüğü de çok değişkendir. Konuya bu bağlamda
baktığımızda; bu dönemde Avrupa Birliği yönetimi, Avrupa Birliği ülkeleri
ve Türkiye arasında çıkar tanımlamalarında bir paralellik olduğunu gözlemliyoruz.
Bu paralelliğin verimli bir işbirliğine dönüşmesi için, ülkemizin bir an
önce ulusal programı yaşama geçirmesi büyük önem taşıyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Atatürk’ün bizlere hedef gösterdiği
çağdaş uygarlık düzeyine, Atatürk’ün kurup, bizlere emanet ettiği bu ülkenin
esenliğine, ulusal birliğine ve toprak bütünlüğüne en küçük bir zarar gelmeden
ulaşabileceğimize olan inancım tamdır. Ayrıca, geçen yüzyılın başında,
Avrupa’nın yedi düveline karşı verilmiş olan, bir Kurtuluş Savaşını yönetmiş
olan bu Yüce Meclisin; yeni yüzyılın başında, bu kez, Avrupa ile çağdaş
uygarlık düzeyinde buluşmayı sağlayacak, geniş vizyona sahip olduğuna olan
inancım da tamdır.
Ulusal program, ulusumuza hayırlı olsun. Hükümetimize ve Yüce Meclise
bu tarihî görevde başarılar diliyorum. Saygılar sunarım.
|