Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
LAEKEN ZİRVESİ
SONUÇ BİLDİRİSİ (ingilizce)
ECEVİT'İN KONUŞMASI (15.12.2001)
ECEVİT'İN AÇIKLAMASI (16.12.2001)
AB ANA SAYFA
AB logo Türkiye-AB İlişkileri

LAEKEN ZİRVESİ...
Yılmaz'ın değerlendirmesi...
21 Aralık 2001
Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, 21 Aralık'ta TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, Laeken Zirvesi sonrası Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri üzerinde durdu.
Başbakan Yardımcısı Yılmaz, konuşmasında, Türkiye’nin son dönemde güvenlik ve dış politika konularında yaptığı yeni açılımların uluslararası alandaki ortamı omlulu etkilediğini ve AB’nin Laeken zirvesinde de yankı bulduğunu anlattı.

Yılmaz'ın konuşmasından...

"Bugün Türkiye Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolunda en önemli sayılabilecek dönemece girmiş durumdadır. Aşağı-yukarı 40 yıla yaklaşan inişli-çıkışlı ilişkilerimizin kronolojisi içinde tam üyelik yolumuz hiçbir zaman bugünkü kadar belirgin olmamıştır."

"Bir Avrupa Birliği belgesinde üstelik de bir zirve kararında ilk defa Türkiye ile üyelik müzakerelerine atıfta bulunulmaktadır."

"Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefini en kısa zamanda gerçekleştirmek için bizlere düşen bir dizi sorumluluk ve görev sözkonusudur. Bunun için çok kararlı bir politika izlenmesi ve bir dizi değişimin gerçekleşmesi gerekmektedir."

"Avrupa Birliği nedeniyle milli çıkarlarımızdan taviz verilmesi düşünülemez... Bu durum bilhassa Yunanistan’la aramızdaki sorunlar ve Kıbrıs için geçerlidir. Ancak, insan haklarının eksiksiz yerleştirilmesi, demokrasi standartının yükseltilmesi, sivil siyasetin güçlendirilmesi alanlarında atılması gerekli hiçbir adım, yani Türkiye’nin kendi vatandaşları için yapacağı hiçbir şey  taviz değildir."

"Eğer milletimizin önüne Avrupa Birliği üyeliği dışında onun kabul edebileceği sağlam bir alternatif konulamıyorsa, o zaman herkes Avrupa Birliği üyeliği için gerekli adımların atılmasına destek olmalıdır."

"2002 yılında Türkiye Avrupa Birliği ile ilgili ulusal programımızda yer alan kısa vadeli taahhütlerin tamamını yerine getirmelidir."
 

ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın TÜSİAD'ın Yüksek İstişare Konseyi toplantısında yaptığı konuşma:
(21 Aralık 2001) 

Sayın Başkan, Sayın Divan, Sayın Üyeler hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’nın başarılı geçmesini diliyorum ve beni bu toplantıya davet eden TÜSİAD Yönetimine teşekkür ediyorum. Ben bu toplantıda sizlere Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin bugün geldiği noktadaki kısa bir değerlendirmesini yapmak istiyorum. Bunu yapmamın sebebi sadece Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına ilişkin çalışmaları koordine etme sorumluluğu taşımam değil, aynı zamanda benden önce bu kürsüde dile getirilen bütün önerilerin, bütün temennilerin bir anlamda Avrupa Birliği projesi içinde gündem içi olduğuna inanmış olmamızdır. 

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği Cumhuriyet tarihimizin en önemli projesidir ve bu ülkede yaşayan ve bundan sonrada yaşayacak olan herkesin hayatını birinci derecede etkileyecek olan bir projedir. Evvela şunu hemen belirtmek durumundayım ki bugün Türkiye Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolunda en önemli sayılabilecek dönemece girmiş durumdadır. Aşağı-yukarı 40 yıla yaklaşan inişli-çıkışlı ilişkilerimizin kronolojisi içinde tam üyelik yolumuz hiçbir zaman bugünkü kadar belirgin olmamıştır.

Geçtiğimiz haftasonu Brüksel’de yapılan Laeken Zirvesi’nde ülkemizle ilişkiler açısından çok önemli sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonuçların başında bizimle Avrupa Birliği arasında tam üyelik müzakereleri açılmasına ilişkin vadenin yaklaşmakta olduğunun kabulü ve ilânı gelmektedir. Bir Avrupa Birliği belgesinde üstelik de bir zirve kararında ilk defa Türkiye ile üyelik müzakerelerine atıfta bulunulmaktadır. Bunun hem Avrupa Birliği açısından, hem de Türkiye açısından büyük önemi olduğuna inanıyoruz. Bu gelişme katılım müzakerelerine başlanılması konusundaki bazı zihni tereddütlerin aşılması bakımından da fevkalâde önemlidir. Elbette ki bu sonucun elde edilmesinde 19 Mart 2001’de hükûmetimiz tarafından onaylanan Ulusal Program’ın ve bunun uygulanması yolunda bugüne kadar atmış olduğumuz adımların çok önemli bir payı vardır. 

Öte yanda bazı güvenlik ve dış politika konularında biraz önce Sayın Başkan’ın da ifade ettiği yeni açılımların da sağlanmış olması ortamı olumlu şekilde etkilemiştir. Ama bütün bu gelişmelerden çıkarmamız gereken daha önemli bir sonuç var. Daha doğrusu bütün bu gelişmelerin ortaya koyduğu bir gerçek var, onu görmemiz gerekli. Türkiye politikalarını uluslararası ve Avrupa Birliği normları içinde belirlediği zaman netice alabilmektedir, bu normlara aykırı davrandığı zaman izolasyona girmektedir. 

Laeken Zirvesi’nde ülkemiz açısından ikinci önemli gelişme; Avrupa Birliği’nin geleceğini tartışacak olan konvansiyona diğer adaylarla birlikte Türkiye’nin de aynı şartlarla davet edilmiş olmasıdır. Bu konvansiyona eşit düzeyde katılmamız hem adaylık perspektifimizi güçlendirmekte, hem de üyelik perspektifimizi pekiştirmektedir. Şimdi özellikle Laeken Zirvesi’nden sonra Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefini en kısa zamanda gerçekleştirmek için bizlere düşen bir dizi sorumluluk ve görev sözkonusudur. Bunun için çok kararlı bir politika izlenmesi ve bir dizi değişimin gerçekleşmesi gerekmektedir.

Avrupa’daki gelişmeler ışığında bakıldığında böyle bir değişim için fazla zamanımızın bulunmadığı da açıkça ortadadır. Avrupa Birliği halen tarihinin en büyük genişleme sürecini başlatmıştır. Bu genişlemenin geri dönüşü yoktur. Yaklaşık bir yıl sonra belki 10 kadar ülkenin tam üyeliğine karar verilecektir. Halen müzakerelerini sürdüren ancak genişlemenin ilk dalgasında yer alması öngörülmeyen Bulgaristan ve Romanya gibi adaylar için yeni bir yol haritası hazırlanacak, hızlandırılmış olan çalışmalarla bu aday ülkelerin de belki 2007 yılında tam üyelikleri sağlanacaktır. 

İşte bu dönemde bizimde kendi süratimizi ayarlamamız ve hızla ilerleyen genişleme olgusu içinde yer almamız büyük önem taşımaktadır. Şunu özellikle belirtmek gerekir ki süratle davranıp gereken karar ve tedbirleri almazsak Helsinki ile açılan ve son Laeken Zirvesi ile daha da belirgin hale gelen tam üyelik yolu sonu belirsiz bir mecraya sürüklenebilir. Hepimizin bu gerçeği bilerek hareket etmemiz sağduyunun gereğidir. Yapılan tüm kamuoyu araştırmalarının ısrarla gösterdiği gibi halkımızın büyük çoğunluğu Avrupa Birliği’ne tam üyeliğimizi arzulamakta ve desteklemektedir.

Öyleyse siyaset kurumuna düşen görev, bu toplumsal isteğin biran önce hayata geçirilmesidir. Avrupa Birliği’ne tam üye olabilmek için herşeyden önce müzakerelere başlamak gerekir. Bunu yapabilmemizin ön şartı da Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirmektir. Bu da en geniş tanımıyla demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. Sadece mevzuat olarak değil, kağıt üzerinde değil bir fiil uygulama olarak da bu kriterleri yerine getirmemiz beklenmektedir. İnanıyorum ki şimdi ihtiyaç duyduğumuz değişimi korkulardan uzak serin kanlı bir bakış açısıyla ve elbirliğiyle gerçekleştirmemiz mümkündür. 

Meclisimiz iktidarı ve muhalefetiyle kısa bir süre önce önemli bir sınavı başarıyla vermiştir. Dünyanın hiçbir ülkesinde gerçekleşmesi kolay olmayan çok kapsamlı bir anayasa değişikliğini bu Meclis kendi iradesiyle başarmıştır. Bunu kalıcı kılmak, vatandaşlarımızın günlük yaşamlarına yansıtmak yapamayacağımız, üstünden kalkamayacağımız bir iş değildir. 

Değerli Konuklar;

Türk toplumu bugün öfkelidir, hem de çok öfkelidir. Öfkenin en fazla yöneldiği kurumsa siyaset kurumudur. Yani öfkenin muhatabı siyasetçilerdir. Bu öfkeden en fazla payı da hükûmeti oluşturan partiler almaktadır. Siyasetteki yeni birtakım oluşumlara cesaret veren de aslında bu toplumdaki öfkedir. Ama unutulmamalıdır ki Türk siyasî tarihi, siyasî öfke dalgasının iktidar yaptığı bir partiyi bugüne kadar hiç görmemiştir. Aslında toplumdaki bu öfkenin çok haklı nedenleri vardır. En önemli neden ekonomik sorunlardır. İnsanımızın geleceğe ilişkin umutlarının azalmasıdır. Mevcut olumsuz durumdan nasıl çıkılacağını bilmemesidir. Artan güvensizliktir, vatandaş-devlet ilişkilerinde ortaya çıkan uyumsuzluklardır.

Biz Anavatan Partisi olarak öfkeli kitlelere şunu söylüyoruz; Öfkeyle gidilecek bir yer, alınacak olumlu hiçbir sonuç yoktur. Öfke Türkiye’nin sorunlarını çözmez tersine daha da artırır. Günümüz öfke günü değildir, günümüz sağduyu günüdür. Herkesin karanlığa sızlanmayı bırakarak lambasını yakma günü gelmiştir. Karanlığa yöneltilen milyonlarca kızgınlıktansa karanlığa karşı tek bir lamba yakmak daha yararlıdır. Anavatan Partisi olarak biz yeniden yapılanma projemizle karanlığa bir küçük ışık yaktık.

Memnuniyetle görüyorum ki bu projemiz sivil toplum örgütleri başta olmak üzere farklı kesimler tarafından ilgiyle ve destekle karşılanmıştır. Biz bu programımızla dedik ki, sağduyuyla bütünleştiğimizde Türkiye’nin ekonomik sorunları da, diğer sorunları da çözülemeyecek sorunlar değildir. Eldeki imkanlar kullanılarak, yanlışlarımızı düzelterek, ekonomideki, siyasetteki ve idaredeki tıkanıklıkları aşmak ve kısa sürede Türkiye’yi düzlüğe çıkarmak mümkündür. Anavatan Partisi olarak biz 2002 yılının iyi değerlendirilmesi şartıyla 1 yıl içinde Türkiye’nin düzlüğe çıkacağına inanıyoruz. Bunun da şartlarını açıkça ortaya koyuyoruz.

2002 yılında Türkiye Avrupa Birliği ile ilgili ulusal programımızda yer alan kısa vadeli taahhütlerin tamamını yerine getirmelidir. 2002 yılı içerisinde kısa vadeli taahhütlerin tamamının yerine getirilmesi Türkiye’ye müzakere sürecini başlatma imkanını vermekle kalmayacak bununla birlikte içde ve dışta yaratacağı olumlu havayla yabancı sermaye girişinin de artmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde ekonomide de 2002 bütçesindeki yüzde 6,5’luk faiz dışı fazlayı gerçekleştirecek tedbirleri hiç taviz vermeden almalıyız. Bunun yolu da kamu harcamalarının azaltılmasını sağlayacak tedbirlerin alınmasından geçmektedir. Yani özetle ekonomi alanındaki tedbirlere ilâveten idarî yapımızda da bir yeniden yapılanmaya gitmeliyiz. 

Burada gerek Sayın İstişare Konseyi Başkanının gerek TÜSİAD Başkanı’nın 2002 yılı için öngördüğü tedbirlerin, projelerin tamamına katılıyorum. Ama burada belki yeterince vurgulanmayan bir konu özelleştirme konusudur. 2002 yılını aynı zamanda özelleştirme açısından da bir hamle yılı yapmaya mecburuz. Bunun için mevcut mevzuatın getirdiği kısıtlamaları aşmayı amaçlayan bir yeni özelleştirme yasa değişikliğini bu hafta hükûmete getiriyoruz, umuyorum ki Ocak ayında Meclis’ten geçireceğiz. Böylece yeni bir mevzuat desteği ile özelleştirmeyi 2002 yılında olabildiğince hızlandırmak zorundayız. Gerek ekonomik programın, gerekse Avrupa Birliği’ne ilişkin ulusal programın tamamlanması konusunda Hükûmet’e ve Meclis’e büyük görev düşmektedir. 

Türkiye, eğer ekonomik programın gereklerini idarî reformla birlikte gerçekleştirebilirse ve Avrupa Birliği ulusal programında yer alan kısa vadeli taahhütleri 2002 yılı içinde başarı ile tamamlayabilirse 2003 yılında dünyanın en hızlı büyüme rakamına ulaşan ülkesi olacaktır. Bu bizim görüşümüz değildir, benim görüşüm değildir. Bu uluslararası finans kuruluşlarının görüşüdür. 2002 yılında yapısal değişim çalışmalarını başarı ile sonuçlandırmamız halinde geleceğe ümitle bakmak için bugünden nedenlerimiz vardır. Daha bugünden ortaya çıkan haklı nedenlerimiz söz konusudur. 

Geçtiğimiz Ekim ayından itibaren Türkiye’nin göstergelerinde bazı düzelme işaretleri görülmeye başlamıştır. Önümüzdeki yıl iç ve dış borç ödemesi bakımından Hazine’nin fazla bir sıkıntı yaşamayacağı anlaşılmaktadır. Hem dış açığın, hem de iç açığın kapanması ekonomideki düzelmenin öncü işaretleridir. Cari döviz açığı azalması, reel faizlerin düşmeye başlaması ve kamu borçlanma gereği azalması diğer olumlu işaretlerdir. Velhasıl makro dengeler artık yerine oturmaya başlamıştır. 

Son aylarda Türkiye uzun bir zamandan beri sürekli birlikte değerlendirildiği Arjantin’den net bir şekilde ayrı tutulup, daha üst bir kategoride, geleceğine güven duyulan ülkeler kategorisinde değerlendirilmeye başlanmıştır. Arjantin hızla moratoryumun eşiğine doğru giderken, Türkiye’yi bu çizgiden ayıran gelişmeler aslında bu değerlendirmenin ardından yaşanmıştır.

Altını çizerek belirtmek gerekir ki Türkiye’ye önemli miktarda dış girişinin garanti altına alınması da netice itibarıyla bu yaklaşımın bir sonucudur. Türkiye ile Arjantin’i farklılaştıran en önemli husus, 2002 bütçe hedeflerindeki farklılıklardır. Arjantin yüzde 2’lik bir faiz dışı fazla hedefiyle yetinirken, Türkiye 2002 Bütçesi ile yüzde 6,5’luk bir faiz dışı fazlayı hedeflemektedir. Arjantin kendisine yapılan bütün telkinlere rağmen yüzde 2’lik faiz dışı fazlada ısrar etmiş, burada bir artışa, bir fedakârlığa yanaşmamıştır. Türkiye’nin 2002 Bütçesi’nin temel hedefi bu söylediğim yüzde 6,5’luk faiz dışı fazladır. IMF ile sözleşmenin temelinde de aslında bu yatmaktadır. 2002 Bütçesi’nde faiz dışı fazlanın bu şekilde hedeflenmesinin altında aslında kritik bir gerçek vardır: IMF bu hedefin tutturulmasını Türkiye’ye açtığı bu kredilerin geri dönüşünün garantisi olarak görmektedir.

Bu hedefin tutturulması halinde yabancı yatırımcılar için Türkiye cazip bir ülke haline gelecektir. Ama ayrıca ABD ve Avrupa’da günümüzde faizlerin çok düşmüş olması, yabancı banka ve fonların Türkiye’ye olan ilgisini artıracak bu da borçların dönüşümünü kolaylaştıracak ve piyasaları olumsuz etkileyen finans sorununun çözümüne katkıda bulunacaktır. İnşallah önümüzdeki yıl millî gelirin ve istihdamın belki de şu anda öngörülenden daha hızlı arttığına şahit olacağız. İfade ettiğim gibi 2003 yılında da dünyanın en hızlı büyüme rakamına ulaşan ülkesi haline gelmememiz için aslında hiçbir sebep yoktur. 

Değerli Konuklar;

Eğer akıllı bir politika izlersek AB’ye üyelik sürecini hızlandırarak ekonomik gelişme için toplumu ateşleyecek olumlu bir atmosferi yakalayabilirsek, bu hedef Türkiye için gerçekçi bir hedeftir. Aynı şekilde idari alandaki reformları gerçekleştirerek kamu harcamalarını azaltabilir ve buradan elde edilecek kaynakları ekonomik krizin aşılması için kullanma imkanını yakalayabiliriz. 

Siyasî Partiler Yasası ve Seçim Kanunları’nda yapılacak değişiklikleri de krizden çıkış için psikolojik destek noktası olarak kullanabiliriz. Ekonomi alanındaki yapısal değişiklikleri gerçekleştirerek sadece mevcut krizden çıkmayı değil, aynı zamanda bu kriz üreten yapıyı değiştirmeyi de sağlayabiliriz.

Tekrar Türkiye-AB üyeliği konusuna dönmek istiyorum. İnsanımız kabul etmek lâzım ki AB üyeliğinin kendisi için ne ifade ettiğini bugün tam olarak bilmemektedir. Maalesef AB konusunu insanımıza daha yeterince anlatmayı beceremedik. Yapılan araştırmalar toplumumuzda AB’nin Türkiye’den istediklerinin ne olduğunu bilenlerin oranının yüzde 20’leri bile bulmadığını gösteriyor. Bu durumdan yararlanarak insanımızın zihnine AB’nin Türkiye’yi bölmek istediğine dair kanaatleri yerleştirmeye çalışanlar olmaktadır. AB yolunda atılması gereken her adımı taviz olarak sunmaya çalışanlar çıkmaktadır. Bunlar bugün de çalışmalarına devam etmekte ve maalesef de etkili olmaktadırlar. Maalesef böyle bir ortamda Türkiye’nin AB’ye uyum için yapması gerekenlere dikkat çekmek adeta bir cesaret işi haline gelmiştir. Ancak bizim ve bu davaya inanan sizlerin görevi bu hatırlatmayı bıkmadan, usanmadan yapmaktır. Eğer eleştirilerden çekinip, hoş karşılanmıyor diye korkup çekilirsek netice itibarıyla bizlerde mızıkçılar korosuna katılırız ve hiç şüpheniz olmasın ki AB ile ipler o gün kopar.

Değerli Konuklar;

İnsanımız AB için ödenecek hiçbir bedelin Türkiye’nin onurunu kıracak, ufkunu daraltacak ve tarihin geçmişimizin hesabını verecek boyutta olmasını asla kabul etmemektedir. AB nedeniyle millî çıkarlarımızdan taviz verilmesi düşünülemez. Bu durum bilhassa Yunanistan’la aramazdaki ilişkiler ve Kıbrıs sorunu için geçerlidir. Ne AB, ne 3’üncü taraflar hiç kimse Türk tarafından Kıbrıs sorununu tek taraflı olarak çözmesini bekleyemez. Türkiye’den beklenebilecek olan, Türkiye’den gerçekçi olarak beklenmesi gereken tek husus bu sorunun çözümüne katkıda bulunmaktır.

AB’nin Türk kamuoyunu rahatlatması için başta Yunanistan ve Kıbrıs’la ilgili konular olmak üzere Türkiye’yi ilgilendiren konularda objektif ve inandırıcı olması gerekir. Ancak insan haklarının eksiksiz yerleştirilmesi, demokrasi standartının yükseltilmesi, bilim, siyasetin güçlendirilmesi alanlarında atılması gereken hiçbir adım yani Türkiye’nin kendi vatandaşları için yapacağı hiçbir şey taviz değildir. Türkiye’nin yaşadığı AB’ye üyelik süreci aynı süreci yaşayan ülkelerin tersine neticeleri de maalesef doğurabilmektedir.

Aynı süreçteki ülkelerde yani bugün aday statüsünde olan ülkelerde imha edilen, ortadan kaldırılan, bazı anlayış ve yaklaşımların Türkiye’de ihya edildiğine, adeta yeniden piyasaya sürüldüğüne tanık oluyoruz. Son dönemde Avrupa ve batı düşmanlığının toplum katında yaygınlaştıracak manüplasyonlara tanık oluyoruz. Bu durum devlet ve millet çıkarlarımız bakımından son derece düşündürücü ve ürkütücüdür. Millî çıkarlarımızı zedeleyen boyutlara ulaşan bu manüplasyonların biran önce durdurulması lâzım. AB dışında Türkiye için başka bir perspektifi olanlar varsa bunlar açıkça ortaya konulmalı ve kamuoyunda tartışılmalıdır. Bu düşünceye sahip olanlar, AB uyum çalışmalarını sürüncemede bırakarak engellemek yerine ortaya çıkıp açıkça kendi projelerini savunmalıdırlar.

Bu sayede milletimiz de kimin ne yapmak istediğini açıkça görüp değerlendirme imkânına kavuşacaktır. Ama hatırlatmak isterim ki yapılan bütün araştırmalar insanımızın AB dışındaki alternatiflere hiç prim vermediğini göstermektedir. Hiçbir kimse ve hiçbir kurum insanımızın bu konudaki tercihini gözardı edemez. Eğer milletimizin önüne AB üyeliği dışında onun kabul edebileceği sağlam bir alternatif konulamıyorsa, o zaman herkes AB üyeliği için gerekli adımların atılmasına destek olmalıdır.

Sadece AB’ye üye olmak istemek yetmez. Bu üyelik için yapılması gerekenleri bir seferberlik havası içerisinde yapmamız gerekir. Yapılan tüm araştırmalar Türk toplumunun aleyhteki bütün çabalara rağmen AB’yi değerlendirme konusunda hiç ön yargılı olmadığını ortaya koyuyor. Araştırmaların gösterdiği önemli bir gerçek daha var: AB’nin Türkiye’ye karşı olumlu en küçük yaklaşımını bile halkımız karşılıksız bırakmamaktadır. Peki AB Türkiye’ye ve Türk insanına haksızlık yapmıyor mu? Bu soruya “Hayır, böyle bir şey yok” demek mümkün değildir. AB gerçekten zaman zaman Türkiye’ye karşı açık haksızlıklar yapmıştır. Ancak Laeken’de yaşanan gelişmeler AB’nin de Türkiye’nin attığı olumlu adımları görmezlikten gelmediğini göstermiştir. Onun içindir ki ne yaparsak yapalım, AB’ye yaranamayız. Bizi nasıl olsa bu birliğe üye yapmazlar düşüncesinden artık vazgeçmemiz gerekmektedir. Aksine üzerimize düşen görevlerimizi biran evvel yapmalı ve AB’nin kapısını çalmalıyız. 

Değerli Konuklar;

Birliğe giren her ülke bugün düne nazaran daha demokratik hale gelmiş hem de tüm fertleri için daha iyi bir ekonomik ve sosyal yaşam standartı yakalamıştır. AB’ye girdikten sonra parçalanan, bölünen, ekonomik sıkıntıya düşen hiçbir ülke yoktur. AB’ye girdikten sonra hiçbir ülkenin parçalanmamış, bölünmemiş, refah azalmasına uğramamış olması bir tesadüf değildir. Bir zamanlar bizim de benzer şartları ve sosyo-ekonomik sorunları taşıyan birçok ülke AB üyeliği yoluyla bugün daha güçlü, daha müreffeh hale gelmişlerdir. Tarih boyunca büyük devletler kategorisinde yer alan bazı ülkelerin de bu tür sorunları olmadığı halde tek başlarına kalmaktansa birliği tercih etmeleri bir fedakarlık sonucu değil, tam tersine daha büyük bir birlikteliğin nimetlerinden yararlanmak içindir. AB’nin bir çekim merkezi olmasının asıl sebebi budur.

Türkiye olarak kültürümüzle, dilimizle, beşeri ve stratejik değerlerimizle AB olgusuna yeni bir zenginlik ve dinamizm katabilecek durumdayız. Koalisyon hükûmeti olarak bu yılın Mart ayında Ulusal Programımız’ı ortaya koyduk. Programa en eleştirel şekilde yaklaşanlar bile bunun siyasî ve ekonomik reformlar açısından önemli bir değişim projesi olduğunu tasdik ettiler. Son 8 ayda Ulusal Program’ın uygulanmasında el birliğiyle önemli atılımları gerçekleştirdik. Şimdi bu atılımları pekiştirmemiz ve daha sistematik, daha yaygın bir hale getirmemiz gerekiyor. Bunları yaptığımız takdirde AB genişleme sürecinin bu aşamasında diğer adaylarla aramızdaki farkı kısa sürede kapatabiliriz. Aksi takdirde Türk insanının umudu, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlığı yakalama ve geçme iddiası büyük bir darbe alacaktır.

Bu söylediklerimle TÜSİAD’ın şimdiye kadar demokrasi ve insan hakları, piyasa ekonomisinin daha iyi işletilmesi konusunda yapmış olduğu öneriler arasında büyük bir benzerlik olduğu görülecektir. Gerçekten TÜSİAD Türk sanayicisi ve iş adamının Türkiye’nin sorunlarına dar çıkar anlayışlarıyla değil, makro düzeyde bakışının çok iyi bir örneğini vermektedir. Bu bakış açısı TÜSİAD’ın demokrasi ve İnsan haklarıyla, ekonomik ve sosyal refah arasındaki bağlantıyı iyi çözümlediğini göstermektedir. Bu bağlamda TÜSİAD’ın AB’ye tam üyelik yolundaki çalışmalarımıza verdiği desteği ve yürüttüğü etkinlikleri de memnuniyetle ve şükranla belirtmek isterim.

Esasen toplumsal yaşamın hemen her alanında böylesine köklü değişimi hayata geçirebilmek için siyasî otoriteye ve bürokrasiye olduğu kadar sivil toplum örgütlerine de büyük görev düşmektedir. Çünkü sosyal bir organizmada her üye aynı anda diğerinin görevini yapacağına güvenerek kendi hissesine düşeni yerine getirir. Bir devlet, bir ordu, bir gemi ancak bu şekilde varlığını devam ettirebilir. Eğer bu şart mevcut değilse sadece hiçbir şey yapılmamasına kalınmaz, hiçbir şeye teşebbüs dahi edilemez. Şimdi önümüzde duran büyük değişim projesini başta sivil toplum örgütlerimiz olmak üzere, milletimizin tüm katmanlarının desteği ile gerçekleştireceğimize inanıyorum. Sizden de bu yöndeki katkılarınızın devamını diliyor, hepinizi tekrar saygıyla selamlıyorum

 



(23 ARALIK 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.