ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın
TÜSİAD'ın Yüksek İstişare Konseyi toplantısında yaptığı konuşma:
(21 Aralık 2001)
Sayın Başkan, Sayın Divan, Sayın Üyeler hepinizi saygıyla ve sevgiyle
selamlıyorum.
Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’nın başarılı geçmesini diliyorum ve
beni bu toplantıya davet eden TÜSİAD Yönetimine teşekkür ediyorum. Ben
bu toplantıda sizlere Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin bugün geldiği
noktadaki kısa bir değerlendirmesini yapmak istiyorum. Bunu yapmamın sebebi
sadece Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmasına ilişkin çalışmaları
koordine etme sorumluluğu taşımam değil, aynı zamanda benden önce bu kürsüde
dile getirilen bütün önerilerin, bütün temennilerin bir anlamda Avrupa
Birliği projesi içinde gündem içi olduğuna inanmış olmamızdır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği Cumhuriyet tarihimizin en
önemli projesidir ve bu ülkede yaşayan ve bundan sonrada yaşayacak olan
herkesin hayatını birinci derecede etkileyecek olan bir projedir. Evvela
şunu hemen belirtmek durumundayım ki bugün Türkiye Avrupa Birliği’ne tam
üyelik yolunda en önemli sayılabilecek dönemece girmiş durumdadır. Aşağı-yukarı
40 yıla yaklaşan inişli-çıkışlı ilişkilerimizin kronolojisi içinde tam
üyelik yolumuz hiçbir zaman bugünkü kadar belirgin olmamıştır.
Geçtiğimiz haftasonu Brüksel’de yapılan Laeken Zirvesi’nde ülkemizle
ilişkiler açısından çok önemli sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonuçların
başında bizimle Avrupa Birliği arasında tam üyelik müzakereleri açılmasına
ilişkin vadenin yaklaşmakta olduğunun kabulü ve ilânı gelmektedir. Bir
Avrupa Birliği belgesinde üstelik de bir zirve kararında ilk defa Türkiye
ile üyelik müzakerelerine atıfta bulunulmaktadır. Bunun hem Avrupa Birliği
açısından, hem de Türkiye açısından büyük önemi olduğuna inanıyoruz. Bu
gelişme katılım müzakerelerine başlanılması konusundaki bazı zihni tereddütlerin
aşılması bakımından da fevkalâde önemlidir. Elbette ki bu sonucun elde
edilmesinde 19 Mart 2001’de hükûmetimiz tarafından onaylanan Ulusal Program’ın
ve bunun uygulanması yolunda bugüne kadar atmış olduğumuz adımların çok
önemli bir payı vardır.
Öte yanda bazı güvenlik ve dış politika konularında biraz önce Sayın
Başkan’ın da ifade ettiği yeni açılımların da sağlanmış olması ortamı olumlu
şekilde etkilemiştir. Ama bütün bu gelişmelerden çıkarmamız gereken daha
önemli bir sonuç var. Daha doğrusu bütün bu gelişmelerin ortaya koyduğu
bir gerçek var, onu görmemiz gerekli. Türkiye politikalarını uluslararası
ve Avrupa Birliği normları içinde belirlediği zaman netice alabilmektedir,
bu normlara aykırı davrandığı zaman izolasyona girmektedir.
Laeken Zirvesi’nde ülkemiz açısından ikinci önemli gelişme; Avrupa Birliği’nin
geleceğini tartışacak olan konvansiyona diğer adaylarla birlikte Türkiye’nin
de aynı şartlarla davet edilmiş olmasıdır. Bu konvansiyona eşit düzeyde
katılmamız hem adaylık perspektifimizi güçlendirmekte, hem de üyelik perspektifimizi
pekiştirmektedir. Şimdi özellikle Laeken Zirvesi’nden sonra Avrupa Birliği’ne
tam üyelik hedefini en kısa zamanda gerçekleştirmek için bizlere düşen
bir dizi sorumluluk ve görev sözkonusudur. Bunun için çok kararlı bir politika
izlenmesi ve bir dizi değişimin gerçekleşmesi gerekmektedir.
Avrupa’daki gelişmeler ışığında bakıldığında böyle bir değişim için
fazla zamanımızın bulunmadığı da açıkça ortadadır. Avrupa Birliği halen
tarihinin en büyük genişleme sürecini başlatmıştır. Bu genişlemenin geri
dönüşü yoktur. Yaklaşık bir yıl sonra belki 10 kadar ülkenin tam üyeliğine
karar verilecektir. Halen müzakerelerini sürdüren ancak genişlemenin ilk
dalgasında yer alması öngörülmeyen Bulgaristan ve Romanya gibi adaylar
için yeni bir yol haritası hazırlanacak, hızlandırılmış olan çalışmalarla
bu aday ülkelerin de belki 2007 yılında tam üyelikleri sağlanacaktır.
İşte bu dönemde bizimde kendi süratimizi ayarlamamız ve hızla ilerleyen
genişleme olgusu içinde yer almamız büyük önem taşımaktadır. Şunu özellikle
belirtmek gerekir ki süratle davranıp gereken karar ve tedbirleri almazsak
Helsinki ile açılan ve son Laeken Zirvesi ile daha da belirgin hale gelen
tam üyelik yolu sonu belirsiz bir mecraya sürüklenebilir. Hepimizin bu
gerçeği bilerek hareket etmemiz sağduyunun gereğidir. Yapılan tüm kamuoyu
araştırmalarının ısrarla gösterdiği gibi halkımızın büyük çoğunluğu Avrupa
Birliği’ne tam üyeliğimizi arzulamakta ve desteklemektedir.
Öyleyse siyaset kurumuna düşen görev, bu toplumsal isteğin biran önce
hayata geçirilmesidir. Avrupa Birliği’ne tam üye olabilmek için herşeyden
önce müzakerelere başlamak gerekir. Bunu yapabilmemizin ön şartı da Kopenhag
siyasî kriterlerini yerine getirmektir. Bu da en geniş tanımıyla demokrasi,
hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. Sadece mevzuat olarak değil,
kağıt üzerinde değil bir fiil uygulama olarak da bu kriterleri yerine getirmemiz
beklenmektedir. İnanıyorum ki şimdi ihtiyaç duyduğumuz değişimi korkulardan
uzak serin kanlı bir bakış açısıyla ve elbirliğiyle gerçekleştirmemiz mümkündür.
Meclisimiz iktidarı ve muhalefetiyle kısa bir süre önce önemli bir sınavı
başarıyla vermiştir. Dünyanın hiçbir ülkesinde gerçekleşmesi kolay olmayan
çok kapsamlı bir anayasa değişikliğini bu Meclis kendi iradesiyle başarmıştır.
Bunu kalıcı kılmak, vatandaşlarımızın günlük yaşamlarına yansıtmak yapamayacağımız,
üstünden kalkamayacağımız bir iş değildir.
Değerli Konuklar;
Türk toplumu bugün öfkelidir, hem de çok öfkelidir. Öfkenin en fazla
yöneldiği kurumsa siyaset kurumudur. Yani öfkenin muhatabı siyasetçilerdir.
Bu öfkeden en fazla payı da hükûmeti oluşturan partiler almaktadır. Siyasetteki
yeni birtakım oluşumlara cesaret veren de aslında bu toplumdaki öfkedir.
Ama unutulmamalıdır ki Türk siyasî tarihi, siyasî öfke dalgasının iktidar
yaptığı bir partiyi bugüne kadar hiç görmemiştir. Aslında toplumdaki bu
öfkenin çok haklı nedenleri vardır. En önemli neden ekonomik sorunlardır.
İnsanımızın geleceğe ilişkin umutlarının azalmasıdır. Mevcut olumsuz durumdan
nasıl çıkılacağını bilmemesidir. Artan güvensizliktir, vatandaş-devlet
ilişkilerinde ortaya çıkan uyumsuzluklardır.
Biz Anavatan Partisi olarak öfkeli kitlelere şunu söylüyoruz; Öfkeyle
gidilecek bir yer, alınacak olumlu hiçbir sonuç yoktur. Öfke Türkiye’nin
sorunlarını çözmez tersine daha da artırır. Günümüz öfke günü değildir,
günümüz sağduyu günüdür. Herkesin karanlığa sızlanmayı bırakarak lambasını
yakma günü gelmiştir. Karanlığa yöneltilen milyonlarca kızgınlıktansa karanlığa
karşı tek bir lamba yakmak daha yararlıdır. Anavatan Partisi olarak biz
yeniden yapılanma projemizle karanlığa bir küçük ışık yaktık.
Memnuniyetle görüyorum ki bu projemiz sivil toplum örgütleri başta olmak
üzere farklı kesimler tarafından ilgiyle ve destekle karşılanmıştır. Biz
bu programımızla dedik ki, sağduyuyla bütünleştiğimizde Türkiye’nin ekonomik
sorunları da, diğer sorunları da çözülemeyecek sorunlar değildir. Eldeki
imkanlar kullanılarak, yanlışlarımızı düzelterek, ekonomideki, siyasetteki
ve idaredeki tıkanıklıkları aşmak ve kısa sürede Türkiye’yi düzlüğe çıkarmak
mümkündür. Anavatan Partisi olarak biz 2002 yılının iyi değerlendirilmesi
şartıyla 1 yıl içinde Türkiye’nin düzlüğe çıkacağına inanıyoruz. Bunun
da şartlarını açıkça ortaya koyuyoruz.
2002 yılında Türkiye Avrupa Birliği ile ilgili ulusal programımızda
yer alan kısa vadeli taahhütlerin tamamını yerine getirmelidir. 2002 yılı
içerisinde kısa vadeli taahhütlerin tamamının yerine getirilmesi Türkiye’ye
müzakere sürecini başlatma imkanını vermekle kalmayacak bununla birlikte
içde ve dışta yaratacağı olumlu havayla yabancı sermaye girişinin de artmasını
sağlayacaktır. Aynı şekilde ekonomide de 2002 bütçesindeki yüzde 6,5’luk
faiz dışı fazlayı gerçekleştirecek tedbirleri hiç taviz vermeden almalıyız.
Bunun yolu da kamu harcamalarının azaltılmasını sağlayacak tedbirlerin
alınmasından geçmektedir. Yani özetle ekonomi alanındaki tedbirlere ilâveten
idarî yapımızda da bir yeniden yapılanmaya gitmeliyiz.
Burada gerek Sayın İstişare Konseyi Başkanının gerek TÜSİAD Başkanı’nın
2002 yılı için öngördüğü tedbirlerin, projelerin tamamına katılıyorum.
Ama burada belki yeterince vurgulanmayan bir konu özelleştirme konusudur.
2002 yılını aynı zamanda özelleştirme açısından da bir hamle yılı yapmaya
mecburuz. Bunun için mevcut mevzuatın getirdiği kısıtlamaları aşmayı amaçlayan
bir yeni özelleştirme yasa değişikliğini bu hafta hükûmete getiriyoruz,
umuyorum ki Ocak ayında Meclis’ten geçireceğiz. Böylece yeni bir mevzuat
desteği ile özelleştirmeyi 2002 yılında olabildiğince hızlandırmak zorundayız.
Gerek ekonomik programın, gerekse Avrupa Birliği’ne ilişkin ulusal programın
tamamlanması konusunda Hükûmet’e ve Meclis’e büyük görev düşmektedir.
Türkiye, eğer ekonomik programın gereklerini idarî reformla birlikte
gerçekleştirebilirse ve Avrupa Birliği ulusal programında yer alan kısa
vadeli taahhütleri 2002 yılı içinde başarı ile tamamlayabilirse 2003 yılında
dünyanın en hızlı büyüme rakamına ulaşan ülkesi olacaktır. Bu bizim görüşümüz
değildir, benim görüşüm değildir. Bu uluslararası finans kuruluşlarının
görüşüdür. 2002 yılında yapısal değişim çalışmalarını başarı ile sonuçlandırmamız
halinde geleceğe ümitle bakmak için bugünden nedenlerimiz vardır. Daha
bugünden ortaya çıkan haklı nedenlerimiz söz konusudur.
Geçtiğimiz Ekim ayından itibaren Türkiye’nin göstergelerinde bazı düzelme
işaretleri görülmeye başlamıştır. Önümüzdeki yıl iç ve dış borç ödemesi
bakımından Hazine’nin fazla bir sıkıntı yaşamayacağı anlaşılmaktadır. Hem
dış açığın, hem de iç açığın kapanması ekonomideki düzelmenin öncü işaretleridir.
Cari döviz açığı azalması, reel faizlerin düşmeye başlaması ve kamu borçlanma
gereği azalması diğer olumlu işaretlerdir. Velhasıl makro dengeler artık
yerine oturmaya başlamıştır.
Son aylarda Türkiye uzun bir zamandan beri sürekli birlikte değerlendirildiği
Arjantin’den net bir şekilde ayrı tutulup, daha üst bir kategoride, geleceğine
güven duyulan ülkeler kategorisinde değerlendirilmeye başlanmıştır. Arjantin
hızla moratoryumun eşiğine doğru giderken, Türkiye’yi bu çizgiden ayıran
gelişmeler aslında bu değerlendirmenin ardından yaşanmıştır.
Altını çizerek belirtmek gerekir ki Türkiye’ye önemli miktarda dış girişinin
garanti altına alınması da netice itibarıyla bu yaklaşımın bir sonucudur.
Türkiye ile Arjantin’i farklılaştıran en önemli husus, 2002 bütçe hedeflerindeki
farklılıklardır. Arjantin yüzde 2’lik bir faiz dışı fazla hedefiyle yetinirken,
Türkiye 2002 Bütçesi ile yüzde 6,5’luk bir faiz dışı fazlayı hedeflemektedir.
Arjantin kendisine yapılan bütün telkinlere rağmen yüzde 2’lik faiz dışı
fazlada ısrar etmiş, burada bir artışa, bir fedakârlığa yanaşmamıştır.
Türkiye’nin 2002 Bütçesi’nin temel hedefi bu söylediğim yüzde 6,5’luk faiz
dışı fazladır. IMF ile sözleşmenin temelinde de aslında bu yatmaktadır.
2002 Bütçesi’nde faiz dışı fazlanın bu şekilde hedeflenmesinin altında
aslında kritik bir gerçek vardır: IMF bu hedefin tutturulmasını Türkiye’ye
açtığı bu kredilerin geri dönüşünün garantisi olarak görmektedir.
Bu hedefin tutturulması halinde yabancı yatırımcılar için Türkiye cazip
bir ülke haline gelecektir. Ama ayrıca ABD ve Avrupa’da günümüzde faizlerin
çok düşmüş olması, yabancı banka ve fonların Türkiye’ye olan ilgisini artıracak
bu da borçların dönüşümünü kolaylaştıracak ve piyasaları olumsuz etkileyen
finans sorununun çözümüne katkıda bulunacaktır. İnşallah önümüzdeki yıl
millî gelirin ve istihdamın belki de şu anda öngörülenden daha hızlı arttığına
şahit olacağız. İfade ettiğim gibi 2003 yılında da dünyanın en hızlı büyüme
rakamına ulaşan ülkesi haline gelmememiz için aslında hiçbir sebep yoktur.
Değerli Konuklar;
Eğer akıllı bir politika izlersek AB’ye üyelik sürecini hızlandırarak
ekonomik gelişme için toplumu ateşleyecek olumlu bir atmosferi yakalayabilirsek,
bu hedef Türkiye için gerçekçi bir hedeftir. Aynı şekilde idari alandaki
reformları gerçekleştirerek kamu harcamalarını azaltabilir ve buradan elde
edilecek kaynakları ekonomik krizin aşılması için kullanma imkanını yakalayabiliriz.
Siyasî Partiler Yasası ve Seçim Kanunları’nda yapılacak değişiklikleri
de krizden çıkış için psikolojik destek noktası olarak kullanabiliriz.
Ekonomi alanındaki yapısal değişiklikleri gerçekleştirerek sadece mevcut
krizden çıkmayı değil, aynı zamanda bu kriz üreten yapıyı değiştirmeyi
de sağlayabiliriz.
Tekrar Türkiye-AB üyeliği konusuna dönmek istiyorum. İnsanımız kabul
etmek lâzım ki AB üyeliğinin kendisi için ne ifade ettiğini bugün tam olarak
bilmemektedir. Maalesef AB konusunu insanımıza daha yeterince anlatmayı
beceremedik. Yapılan araştırmalar toplumumuzda AB’nin Türkiye’den istediklerinin
ne olduğunu bilenlerin oranının yüzde 20’leri bile bulmadığını gösteriyor.
Bu durumdan yararlanarak insanımızın zihnine AB’nin Türkiye’yi bölmek istediğine
dair kanaatleri yerleştirmeye çalışanlar olmaktadır. AB yolunda atılması
gereken her adımı taviz olarak sunmaya çalışanlar çıkmaktadır. Bunlar bugün
de çalışmalarına devam etmekte ve maalesef de etkili olmaktadırlar. Maalesef
böyle bir ortamda Türkiye’nin AB’ye uyum için yapması gerekenlere dikkat
çekmek adeta bir cesaret işi haline gelmiştir. Ancak bizim ve bu davaya
inanan sizlerin görevi bu hatırlatmayı bıkmadan, usanmadan yapmaktır. Eğer
eleştirilerden çekinip, hoş karşılanmıyor diye korkup çekilirsek netice
itibarıyla bizlerde mızıkçılar korosuna katılırız ve hiç şüpheniz olmasın
ki AB ile ipler o gün kopar.
Değerli Konuklar;
İnsanımız AB için ödenecek hiçbir bedelin Türkiye’nin onurunu kıracak,
ufkunu daraltacak ve tarihin geçmişimizin hesabını verecek boyutta olmasını
asla kabul etmemektedir. AB nedeniyle millî çıkarlarımızdan taviz verilmesi
düşünülemez. Bu durum bilhassa Yunanistan’la aramazdaki ilişkiler ve Kıbrıs
sorunu için geçerlidir. Ne AB, ne 3’üncü taraflar hiç kimse Türk tarafından
Kıbrıs sorununu tek taraflı olarak çözmesini bekleyemez. Türkiye’den beklenebilecek
olan, Türkiye’den gerçekçi olarak beklenmesi gereken tek husus bu sorunun
çözümüne katkıda bulunmaktır.
AB’nin Türk kamuoyunu rahatlatması için başta Yunanistan ve Kıbrıs’la
ilgili konular olmak üzere Türkiye’yi ilgilendiren konularda objektif ve
inandırıcı olması gerekir. Ancak insan haklarının eksiksiz yerleştirilmesi,
demokrasi standartının yükseltilmesi, bilim, siyasetin güçlendirilmesi
alanlarında atılması gereken hiçbir adım yani Türkiye’nin kendi vatandaşları
için yapacağı hiçbir şey taviz değildir. Türkiye’nin yaşadığı AB’ye üyelik
süreci aynı süreci yaşayan ülkelerin tersine neticeleri de maalesef doğurabilmektedir.
Aynı süreçteki ülkelerde yani bugün aday statüsünde olan ülkelerde imha
edilen, ortadan kaldırılan, bazı anlayış ve yaklaşımların Türkiye’de ihya
edildiğine, adeta yeniden piyasaya sürüldüğüne tanık oluyoruz. Son dönemde
Avrupa ve batı düşmanlığının toplum katında yaygınlaştıracak manüplasyonlara
tanık oluyoruz. Bu durum devlet ve millet çıkarlarımız bakımından son derece
düşündürücü ve ürkütücüdür. Millî çıkarlarımızı zedeleyen boyutlara ulaşan
bu manüplasyonların biran önce durdurulması lâzım. AB dışında Türkiye için
başka bir perspektifi olanlar varsa bunlar açıkça ortaya konulmalı ve kamuoyunda
tartışılmalıdır. Bu düşünceye sahip olanlar, AB uyum çalışmalarını sürüncemede
bırakarak engellemek yerine ortaya çıkıp açıkça kendi projelerini savunmalıdırlar.
Bu sayede milletimiz de kimin ne yapmak istediğini açıkça görüp değerlendirme
imkânına kavuşacaktır. Ama hatırlatmak isterim ki yapılan bütün araştırmalar
insanımızın AB dışındaki alternatiflere hiç prim vermediğini göstermektedir.
Hiçbir kimse ve hiçbir kurum insanımızın bu konudaki tercihini gözardı
edemez. Eğer milletimizin önüne AB üyeliği dışında onun kabul edebileceği
sağlam bir alternatif konulamıyorsa, o zaman herkes AB üyeliği için gerekli
adımların atılmasına destek olmalıdır.
Sadece AB’ye üye olmak istemek yetmez. Bu üyelik için yapılması gerekenleri
bir seferberlik havası içerisinde yapmamız gerekir. Yapılan tüm araştırmalar
Türk toplumunun aleyhteki bütün çabalara rağmen AB’yi değerlendirme konusunda
hiç ön yargılı olmadığını ortaya koyuyor. Araştırmaların gösterdiği önemli
bir gerçek daha var: AB’nin Türkiye’ye karşı olumlu en küçük yaklaşımını
bile halkımız karşılıksız bırakmamaktadır. Peki AB Türkiye’ye ve Türk insanına
haksızlık yapmıyor mu? Bu soruya “Hayır, böyle bir şey yok” demek mümkün
değildir. AB gerçekten zaman zaman Türkiye’ye karşı açık haksızlıklar yapmıştır.
Ancak Laeken’de yaşanan gelişmeler AB’nin de Türkiye’nin attığı olumlu
adımları görmezlikten gelmediğini göstermiştir. Onun içindir ki ne yaparsak
yapalım, AB’ye yaranamayız. Bizi nasıl olsa bu birliğe üye yapmazlar düşüncesinden
artık vazgeçmemiz gerekmektedir. Aksine üzerimize düşen görevlerimizi biran
evvel yapmalı ve AB’nin kapısını çalmalıyız.
Değerli Konuklar;
Birliğe giren her ülke bugün düne nazaran daha demokratik hale gelmiş
hem de tüm fertleri için daha iyi bir ekonomik ve sosyal yaşam standartı
yakalamıştır. AB’ye girdikten sonra parçalanan, bölünen, ekonomik sıkıntıya
düşen hiçbir ülke yoktur. AB’ye girdikten sonra hiçbir ülkenin parçalanmamış,
bölünmemiş, refah azalmasına uğramamış olması bir tesadüf değildir. Bir
zamanlar bizim de benzer şartları ve sosyo-ekonomik sorunları taşıyan birçok
ülke AB üyeliği yoluyla bugün daha güçlü, daha müreffeh hale gelmişlerdir.
Tarih boyunca büyük devletler kategorisinde yer alan bazı ülkelerin de
bu tür sorunları olmadığı halde tek başlarına kalmaktansa birliği tercih
etmeleri bir fedakarlık sonucu değil, tam tersine daha büyük bir birlikteliğin
nimetlerinden yararlanmak içindir. AB’nin bir çekim merkezi olmasının asıl
sebebi budur.
Türkiye olarak kültürümüzle, dilimizle, beşeri ve stratejik değerlerimizle
AB olgusuna yeni bir zenginlik ve dinamizm katabilecek durumdayız. Koalisyon
hükûmeti olarak bu yılın Mart ayında Ulusal Programımız’ı ortaya koyduk.
Programa en eleştirel şekilde yaklaşanlar bile bunun siyasî ve ekonomik
reformlar açısından önemli bir değişim projesi olduğunu tasdik ettiler.
Son 8 ayda Ulusal Program’ın uygulanmasında el birliğiyle önemli atılımları
gerçekleştirdik. Şimdi bu atılımları pekiştirmemiz ve daha sistematik,
daha yaygın bir hale getirmemiz gerekiyor. Bunları yaptığımız takdirde
AB genişleme sürecinin bu aşamasında diğer adaylarla aramızdaki farkı kısa
sürede kapatabiliriz. Aksi takdirde Türk insanının umudu, Türkiye Cumhuriyeti’nin
çağdaş uygarlığı yakalama ve geçme iddiası büyük bir darbe alacaktır.
Bu söylediklerimle TÜSİAD’ın şimdiye kadar demokrasi ve insan hakları,
piyasa ekonomisinin daha iyi işletilmesi konusunda yapmış olduğu öneriler
arasında büyük bir benzerlik olduğu görülecektir. Gerçekten TÜSİAD Türk
sanayicisi ve iş adamının Türkiye’nin sorunlarına dar çıkar anlayışlarıyla
değil, makro düzeyde bakışının çok iyi bir örneğini vermektedir. Bu bakış
açısı TÜSİAD’ın demokrasi ve İnsan haklarıyla, ekonomik ve sosyal refah
arasındaki bağlantıyı iyi çözümlediğini göstermektedir. Bu bağlamda TÜSİAD’ın
AB’ye tam üyelik yolundaki çalışmalarımıza verdiği desteği ve yürüttüğü
etkinlikleri de memnuniyetle ve şükranla belirtmek isterim.
Esasen toplumsal yaşamın hemen her alanında böylesine köklü değişimi
hayata geçirebilmek için siyasî otoriteye ve bürokrasiye olduğu kadar sivil
toplum örgütlerine de büyük görev düşmektedir. Çünkü sosyal bir organizmada
her üye aynı anda diğerinin görevini yapacağına güvenerek kendi hissesine
düşeni yerine getirir. Bir devlet, bir ordu, bir gemi ancak bu şekilde
varlığını devam ettirebilir. Eğer bu şart mevcut değilse sadece hiçbir
şey yapılmamasına kalınmaz, hiçbir şeye teşebbüs dahi edilemez. Şimdi önümüzde
duran büyük değişim projesini başta sivil toplum örgütlerimiz olmak üzere,
milletimizin tüm katmanlarının desteği ile gerçekleştireceğimize inanıyorum.
Sizden de bu yöndeki katkılarınızın devamını diliyor, hepinizi tekrar saygıyla
selamlıyorum
|