Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
SEZER'İN KONUŞMASI
ERİŞ'İN KONUŞMASI
AB ANA SAYFA
AB logo Türkiye-AB İlişkileri

İKV'NİN TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ TOPLANTISI...
Yılmaz: Kapsamlı dönüşümü göze alamayanlar, çağın gerisinde kalır...
23 Temmuz 2001

ANAP Genel Başkanı ve AB ile ilişkilerden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, Türkiye'nin bugün bir fırsat penceresi yakaladığını, bunu iyi değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Yılmaz, "Bugünkü uluslararası konjonktürde kapsamlı bir dönüşümü göze alamayan ya da göze alıp da gerçekleştiremeyen ülkeler, uygarlığın hızlı yürüyüşünde yenik duruma düşerler. İnsanları daha fakir, sistemleri çağdışı kalır" dedi. Yılmaz, tam üyelik için ekonomik istikrarın şart olduğunu belirtti.
 
Yılmaz'ın konuşmasından:

Türkiye, bugün bir fırsat penceresi yakalamıştır. ya bu fırsat penceresini ardına kadar açacağız, ya da kepenklerimizi indirip kendimizi kendi evimize hapsedeceğiz. İşte Türkiye’nin önünde bulunduğu yol ayrımı böyle bir yol ayırımındadır. 

Türk halkı, ülkemizin Avrupa Birliği'ne üyeliği  konusuna son derece sıcak yaklaşmaktadır. Yapılan bazı olumsuz propagandalara rağmen vatandaşlarımızın % 65 ile % 70’i arasında değişen ağırlıktaki çoğunluğunun tercihi Avrupa Birliği üyeliğinden yanadır. 

Avrupa Birliği üyeliğinin ulusal çıkarlarımızdan  taviz verilmeden gerçekleşmesi yönündeki eğilimi hiç kimsenin hele siyasî iktidarların görmezlikten gelmesi mümkün değildir.  Bu konudaki hassasiyetimizi hem içeride hem de dışarıda herkesin bilmesinde yarar görmekteyiz. 

Artık devletin ekonomideki konumunu yeniden tanımlamak durumundayız.  Devleti, ekonominin bir aktörü olmaktan çıkarıp, oyunun kurallarını koyan ve denetimini sağlayan bir konuma mutlaka getirmek zorundayız. 

Tam üyelik sürecimizin ilerletilmesi için her şeyden önce ekonomik istikrarın sağlanması gerekmektedir. 

Güçlü ve mutlu bir Türkiye, yerli malları haftalarıyla değil, uluslararası markalarla yaratılır. 

İnternet çağında yasaklar, sadece bir aldatmaca olur.  Kendimize özgü koşullar ileri sürülerek, uluslararası normların dışına çıkılamaz.  Bu, ekonomi için ne kadar geçerli ise hukuk için de geçerlidir. 

 

ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın  konuşması şöyle:
(23 Temmuz 2001)
 

Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı, İKV'nin saygıdeğer  üyeleri, Değerli Konuklar, 

İktisadi Kalkınma Vakfı'nın 38. Genel Kurul Toplantısı vesilesiyle düzenlenen bu konferansta sizlerle birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum. 

İktisadi Kalkınma Vakfı, Türkiye’deki sivil toplum örgütlerimiz arasında ayrı ve önemli bir yere sahiptir.  

Özel sektörümüzün vizyonuyla ortaya çıkan bu kuruluş, tam 36 yıldan beri Türkiye'nin Avrupa'yla bütünleşmesi yolunda yoğun bir çaba göstermektedir. 

Vakfın yayınladığı yüzlerce araştırma ve inceleme, düzenlediği sayısız seminer ve konferanslar, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilere her zaman yeni bir pencere açmıştır. 

Bu çalışmalar, kamuoyumuzun bilgilendirilmesini sağlamış ve Avrupa Birliği'nin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur. 

İKV'nin bugüne kadar bu önemli rolünü takdirle karşılıyor ve başta sayın başkanları olmak üzere, tüm üyelerine teşekkür ediyorum. 

Değerli Konuklar, 

Bireylerin olduğu gibi, ülkelerin de kaderlerini belirleyen kilometre taşları vardır. Türkiye, bugün böyle bir noktadadır. 

Rahmetli Turgut Özal'ın "uzun, ince bir yol" diye tanımladığı Avrupa Birliği'ne tam üyelik projemiz, 1999 yılı aralık ayında yapılan Helsinki Zirvesi'yle yeni bir aşamaya girmiştir. 

Ülkemize tanınan adaylık statüsüyle, tam üyelik perspektifi açılmıştır. 

2001 yılı, işte bu perspektifin, tabiri caizse, haritasının çizildiği yıldır. 

İçine girdiğimiz bu yeni süreçte Avrupa Birliği, Türkiye'ye, katılım ortaklığı stratejisinin bir gereği olarak, bir katılım ortaklığı belgesi sunmuştur. 

Ayrıca, bu süreci desteklemek için gerekli mali kaynakları bir araya getiren bir çerçeve yönetmeliği kabul etmiştir. 

Buna karşılık hükümetimiz de, 19 Mart 2001 tarihinde, tam üyelik yolunda atmayı öngördüğümüz adımları içeren ulusal programımızı kabul etmiştir. 

Ulusal program, siyasi, ekonomik ve idari planda kapsamlı bir dönüşüm projesidir. eksik görülebilecek bazı unsurlarına rağmen, Türkiye'nin kendisini Avrupa Birliği ve çağdaş uygarlık normlarına göre yeniden yapılandırma taahhüdüdür. 

Bugünkü uluslararası konjonktürde kapsamlı bir dönüşümü göze alamayan ya da göze alıp da gerçekleştiremeyen ülkeler, uygarlığın hızlı yürüyüşünde yenik duruma düşerler. İnsanları daha fakir, sistemleri çağdışı kalır. 

Böyle ülkelerin, uluslararası planda saygınlıklarını korumaları mümkün değildir. Bu ülkelerin insanları da mutsuzluk girdabında kaybolur. 

Şunu herkes iyi bilmelidir ki ulusal kültür ve ulusal kimliklerin korunması, uluslararası sisteme entegre  olunduğunda değil, sistem dışında kalındığında daha da zorlaşır. 

Türkiye, bugün bir fırsat penceresi yakalamıştır. ya bu fırsat penceresini ardına kadar açacağız, ya da kepenklerimizi indirip kendimizi kendi evimize hapsedeceğiz. İşte Türkiye’nin önünde bulunduğu yol ayrımı böyle bir yol ayırımındadır. 

Hükümet olarak ulusal programı kabul ederken, Avrupa Birliği'ne tam üyeliği en kısa zamanda gerçekleştirmeyi bir hedef olarak belirledik. Şimdi bu hedefimizi yakalamak zorundayız. 

Bunu yaparken, Avrupa Birliği'nin kendi gelişim takvimini gözardı edemeyiz. Türkiye'nin dönüşüm hızının Avrupa Birliği’nin genişleme takvimine mutlaka uyumlu olması gerekir. 

Aksi takdirde Türkiye, diyelim 10-15 yılda gerekli reformları gerçekleştirse dahi, Avrupa Birliği’nin genişleme süreci dışında kalma riskiyle karşı karşıyadır. 

Avrupa Birliği’yle bütünleşmemizin belirsiz bir tarihe ertelenmesi, dış politikadan gümrük birliğine kadar bir dizi alanda çıkarlarımızı  tehlikeye atacak, ülkemiz ekonomisini çok ciddi riskler içine sokacaktır. 

Böyle bir gelişme ayrıca, Türkiye'nin uluslararası rekabet gücünü zayıflatarak halkımızın ekonomik ve  sosyal refah beklentilerini de olumsuz yönde etkileyecektir. 

Bizim dışımızdaki oniki aday ülkenin tam üyelik yolunda hızla ilerlediği bir aşamada Türkiye'nin geride kalması, hepimize tarihi sorumluluk yükler. 

Cumhuriyetimiz’in temelindeki çağdaşlaşma felsefesi, böyle bir gelişmeden ağır darbe alır. insanımızın ve özellikle gençlerimizin geleceğe ilişkin beklentileri, umutsuzluğa dönüşür. Hükümet olarak Avrupa Birliği ile ilişkileri bu geniş perspektif içinde değerlendirmeliyiz. 

Değerli  Konuklar, 

Türk halkı, ülkemizin Avrupa Birliği'ne üyeliği  konusuna son derece sıcak yaklaşmaktadır. Yapılan bazı olumsuz propagandalara rağmen vatandaşlarımızın % 65 ile % 70’i arasında değişen ağırlıktaki çoğunluğunun tercihi Avrupa Birliği üyeliğinden yanadır. 

Bu konuda farklı kamuoyu kuruluşlarca yapılan  araştırmalarda hep aynı sonuç çıkmaktadır. 

Bu araştırmalardaki bulgular, halkımızın Avrupa Birliği üyeliğinin ulusal çıkarlardan herhangi bir taviz verilmeden  gerçekleşmesini istediğini göstermektedir. 

Avrupa Birliği üyeliğinin ulusal çıkarlarımızdan  taviz verilmeden gerçekleşmesi yönündeki eğilimi hiç kimsenin hele siyasî iktidarların görmezlikten gelmesi mümkün değildir.  Bu konudaki hassasiyetimizi hem içeride hem de dışarıda herkesin bilmesinde yarar görmekteyiz. 

Dikkatinizi çekmek istediğim bir konu da hiç kimse halkımızın bu hassasiyetini istismar ederek, insan hak ve özgürlükleri konusundaki yükümlülüklerimizi yerine getirmeyi sanki bir tavizmiş gibi sunmaya da çalışmamalıdır. 

Böyle davrananlara karşı toplum olarak anında tepki göstermek zorundayız. 

Bu ülkede yaşayan insanlar  olarak  artık bir şeyi hepimizin çok iyi öğrenmemiz lazım: 

Günümüzde insan hakları cömert bir devletin vatandaşlarına bahşedeceği bir  lütuf filan değildir. 

Eğer insan hakları bir lütufsa, bu lütfun sahibi ancak ve ancak Allah’dır. 

Devletler için önemli olan insan hakları ve demokrasi, yerine getirilmesi  zorunlu olan bir yükümlülüktür. 

Bu da, herşeyden önce devletin vatandaşlarına karşı yerine getirmesi gereken bir yükümlülüktür. 

Bu ülkede yaşayan herkesin bilmesi gerekir ki: 

İnsan hakları ve demokrasi bir memlekete girerken, gümrüklerinden geçmez şunun bunun özel iznini istemez, hiçbir kurumun da tasvibini beklemez. Maalesef bugün hala ülkemizde demokrasinin gelişmesinin insan haklarının sağlanmasının bu memlekete ancak onların izniyle olacağına inanan çevreler var.   

Çağdaş dünyada böyle bir yaklaşımın mümkün olmadığını hepimiz çok iyi bilmemiz gerekir. 

Bunca birikimiyle Türkiye, Avrupa Birliği için gerekli olan siyasi, ekonomik ve idari dönüşümlerin, tüm tahminlerin de ötesinde kısa bir zaman içinde gerçekleştirmeye muktedirdir. 

Bizim sorunumuz, bir kapasite sorunu değildir. Gerek parlamenter demokrasinin birikimleri, gerek özel sektör ve kamu sektörünün deneyimleri, her alanda bu dönüşümleri gerçekleştirmemize yeterlidir. 

Ancak, bunun için herşeyden önce zihinsel bir  dönüşümü gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Kalıplaşmış düşüncelerden, kulağa hoş gelen bazı sloganlardan ve basit popülizmden artık kendimizi arındırmamız gerekiyor. 

Türkiye, tarihin akışını doğru ve gerçekçi bir biçimde okumak durumundadır. 

Bugün artık soğuk savaş bitti. İdeolojik kutuplaşmalar, yerini uzlaşma kültürüne bırakmıştır. Sosyal içeriği olan bir serbest piyasa modeli, giderek daha evrensel bir üretim ve refah modeli haline gelmiştir. İnsan haklarına saygı,  demokrasi ve hukukun üstünlüğü, günümüz dünyasının tartışılmaz kurallarıdır. Artık hiç kimse, egemenlik hakkını ileri sürerek, insan haklarını dilediği şekilde yorumlamak ve uygulamak hakkına sahip değildir. Mutlak egemenlik kavramı, yerini egemenlik paylaşımına bırakmıştır. Ülkeler, daha geniş anlamda egemen olabilmek için yetkilerini içinde yer aldıkları bazı yapılara bırakmaya başlamışlardır. Eğer bu sistemin içine girmezseniz, başkalarının egemenliğini hiçbir katkınız olmadan kabullenmek durumunda kalırsınız. 

Klasik demokrasi tanımı, zamanımızda giderek değişime uğramıştır. Sadece seçilmiş bir parlamentonun veya bazı kurumların varlığı, demokrasi için yeterli bir güvence oluşturmamaktadır. Sivil toplum örgütlerinin gücü ve etkinliği, giderek artmaktadır. Benzer alanda faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri, uluslararası planda artan bir dayanışma gösteriyor.  Siyasi iktidarlar üzerindeki denetimini arttırıyor.  Bireyler hak ve özgürlükleri için artık daha geniş güvenceler talep etmektedir.  

İşte bu tabloya baktığımız zaman, Türkiye'nin tüm ilerlemelerine rağmen hala demokrasi, hukuk ve insan hakları alanlarında önemli eksikliklerin olduğunu görüyoruz. Soğuk Savaş’ın koşullanmaları ve özel gerekleri içinde bu eksiklikler pek dikkat çekmiyordu.  Ancak, içinde bulunduğumuz yeni dünya düzeninde bunlar hemen göze batıyor.  Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki sıkıntılarımızdan tutun, Türkiye'ye yabancı sermaye girişine kadar pek çok konu, bu eksikliklerimizle yakından bağlantılıdır.  Bunları gidermek, Avrupa Birliği'ne tam üyelik için gerekli bir koşuldur.  Ama bundan daha önemli bir koşul, halkımızın mutluluğu ve gelişmesi için tüm bunların biran önce yapılmasıdır. 

Ulusal programımızın kabulünden bu yana yaklaşık dört ay geçti.  Bu arada, yılların birikimi olan sorunların da biraraya gelmesiyle, içinden çıkmak için hala var gücümüzle çalıştığımız ciddi bir ekonomik krizle karşılaştık.  

Hükümetimiz ve büyük millet meclisimiz, elbette ilk önceliği ekonominin rayına oturtulması için gerekli olan düzenlemelere verdi. Kısa zaman içinde pek çok alanda yasal düzenlemeler yapıldı. 

Bu düzenlemenin asıl amacı, ekonomimizin kendi kuralları içinde faaliyetine izin verecek serbest piyasa ekonomisi koşullarının Türkiye’de tam olarak yerleşmesini sağlayacak bir yapılanmayı oluşturmak. Aslında bugün uyguladığımız ekonomik program 1980 yılında uygulamaya çalıştığımız programın devamı niteliğindedir. 

Artık devletin ekonomideki konumunu yeniden tanımlamak durumundayız.  Devleti, ekonominin bir aktörü olmaktan çıkarıp, oyunun kurallarını koyan ve denetimini sağlayan bir konuma mutlaka getirmek zorundayız. 

Son aylarda ekonomik alanda çıkardığımız yasalar, Kopenhag Ekonomik Kriterleri’ne uygundur.  Bir anlamda ulusal program ile ekonomik program arasında yakın bir bağ mevcuttur.  Bu iki program yani uyguladığımız ekonomik program ve AB’ye sunduğumuz program birbirini tamamlar niteliktedir. 

Tam üyelik sürecimizin ilerletilmesi için her şeyden önce ekonomik istikrarın sağlanması gerekmektedir. Uygulamakta olduğumuz ekonomik program, doğrudur ve elimizdeki tek seçenektir. Bir defa daha altını çizmek istiyorum bugün uyguladığımız ekonomik programı çok eleştirenler vardır. Biraz önce bu kürsüden de bu eleştiriler dile getirilmiştir. Ama bu programın yerine alternatif program öneren hiç kimse çıkmamıştır. 

Uygulamada karşılaşılan sorunları, programın felsefesini ve temel yaklaşımlarını bozmadan, IMF ve Dünya Bankası ile de işbirliği halinde gidermek zorundayız. Önümüzde başka yol yoktur. Açıkça ifade ediyorum ki IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar bize parasal destek sağlamamış olsalardı dahi Türkiye aynı programı uygulamak zorundadır. Ama bu programın esas ihtiyacı istikrar ve güvendir bunun bozulmaması için herkesin ve her kesimin katkı sağlaması gerekir. 

Bazı sorunların demokratik olmayan yöntemlerle giderilebileceğini sanmak, hayalciliğin ötesinde, büyük bir yanılgıdır. Son günlerde almış olduğumuz tedbirlerle, bu güçlüklerin eninde sonunda aşılacağına inanıyorum. 

Değerli Konuklar, 

Hükümet olarak en önemli hedeflerimizden biri, Avrupa Birliği'yle en kısa zamanda tam üyelik müzakerelerine başlamaktır.  

Bunun ön şartı ise, ulusal programımızda da belirtilen siyasi ve hukukî reformları biran önce gerçekleştirmektir.  

Meclis'in, yeni yasama döneminin açılmasını beklemeden, 17 Eylül'de olağanüstü toplanarak anayasa değişiklikleri paketini görüşmesini ve sonuçlandırılmasını arzu ediyoruz.  

Partiler arası uzlaşma komisyonu, yoğun bir çalışma sonucu, 37 Maddeyi içeren bir Anayasa değişikliği paketi hazırlanmıştır.  Ama bu, statik bir çalışma değildir. anayasa değişikliği çalışmaları, ileride de devam edecektir.  

Aslında ideal olanı, Türkiye'de yeni bir anayasa yapmak olurdu. Ancak, gerçekçi olmak gerekirse, parlamentomuzun bu yapısı içinde yeni bir Anayasa yapılmasının güçlüğü herkes tarafından kabul edilecektir.  

Dolayısıyla, bu aşamada kamuoyuna  açıklanan Anayasa değişiklikleri paketinin süratle yaşama geçirilmesi, Türkiye için çok önemli bir kazanım olacaktır. 

Buradaki temel hedef, anayasa değişikliklerinin ulusal programda öngörülen çerçeve içinde gerçekleştirilmesidir.  Biz, bu konuda kararlı olacağız.  

Bunun yanısıra Türkiye'nin, yeni bir Ceza Yasası’nı beklemeden, özellikle ifade özgürlüğünün alanını genişleten, insanların sırf düşüncelerinden dolayı mahkum edilmelerini önleyen bir dizi yasal değişikliğe ihtiyacı vardır.  

Maalesef bazı yasalarımız, aslında çok kısıtlayıcı olmamakla birlikte, dar yorumlarla baskıcı hale getirilmiştir.  Burada, hakim ve savcılarımıza da önemli görevler düşmektedir.  Yorumların çağdaş dünya değerleriyle uyuşması, yargının saygınlığını arttıracak bir husustur. 

Bunların yanısıra, Siyasi Partiler Yasası ile Seçim Kanunu'na da süratle eğilmemiz gerekiyor. bu yasaların, katılımcı demokrasiyi güçlendiren ve ülkemizdeki siyasi istikrarı sağlayan bir nitelik taşımalarını arzuluyoruz. 

Değerli Konuklar, 

Türkiye, 1980'li yıllardan itibaren, dünyayla bütünleşme sürecine girmiştir.  Bu, kaçınılmaz ve geriye dönüşü mümkün olmayan bir süreçtir.  

Eğer Türkiye dünya ölçeğinde rekabet gücüne sahip olacaksa, ekonomik ve sosyal kalkınmasını toplumun beklentilerini karşılayacak şekilde hızlı bir tempoya kavuşturacaksa, etrafına duvar öremez.  

Güçlü ve mutlu bir Türkiye, yerli malları haftalarıyla değil, uluslararası markalarla yaratılır. 

İnternet çağında yasaklar, sadece bir aldatmaca olur.  Kendimize özgü koşullar ileri sürülerek, uluslararası normların dışına çıkılamaz.  Bu, ekonomi için ne kadar geçerli ise hukuk için de geçerlidir. 

Toplumumuz, dinamik ve yeniliğe açıktır. Gençlerimiz, dünyada olan bitenleri bugün dünden daha iyi görmekte ve en iyisini istemektedir. Bunu, hep birlikte sağlamak zorundayız. 

Avrupa Birliği'ne tam üyelik hedefi, bize bu fırsatı vermektedir. Bu hedefe yürürken, bir toplumsal uzlaşıyı ve dayanışmayı elbirliğiyle yaratmak zorundayız.  

Bu konuda oynadığı olumlu rolü takdirle izlediğim İktisadi Kalkınma Vakfı’nın Değerli Başkanı’na ve üyelerine bir kez daha teşekkür eder, hepinizi saygıyla selamlarım. 

 



(23 TEMMUZ 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.