ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın
konuşması şöyle:
(23 Temmuz 2001)
Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı, İKV'nin
saygıdeğer üyeleri, Değerli Konuklar,
İktisadi Kalkınma Vakfı'nın 38. Genel Kurul Toplantısı vesilesiyle düzenlenen
bu konferansta sizlerle birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyor, hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
İktisadi Kalkınma Vakfı, Türkiye’deki sivil toplum örgütlerimiz arasında
ayrı ve önemli bir yere sahiptir.
Özel sektörümüzün vizyonuyla ortaya çıkan bu kuruluş, tam 36 yıldan
beri Türkiye'nin Avrupa'yla bütünleşmesi yolunda yoğun bir çaba göstermektedir.
Vakfın yayınladığı yüzlerce araştırma ve inceleme, düzenlediği sayısız
seminer ve konferanslar, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilere
her zaman yeni bir pencere açmıştır.
Bu çalışmalar, kamuoyumuzun bilgilendirilmesini sağlamış ve Avrupa Birliği'nin
daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur.
İKV'nin bugüne kadar bu önemli rolünü takdirle karşılıyor ve başta sayın
başkanları olmak üzere, tüm üyelerine teşekkür ediyorum.
Değerli Konuklar,
Bireylerin olduğu gibi, ülkelerin de kaderlerini belirleyen kilometre
taşları vardır. Türkiye, bugün böyle bir noktadadır.
Rahmetli Turgut Özal'ın "uzun, ince bir yol" diye tanımladığı Avrupa
Birliği'ne tam üyelik projemiz, 1999 yılı aralık ayında yapılan Helsinki
Zirvesi'yle yeni bir aşamaya girmiştir.
Ülkemize tanınan adaylık statüsüyle, tam üyelik perspektifi açılmıştır.
2001 yılı, işte bu perspektifin, tabiri caizse, haritasının çizildiği
yıldır.
İçine girdiğimiz bu yeni süreçte Avrupa Birliği, Türkiye'ye, katılım
ortaklığı stratejisinin bir gereği olarak, bir katılım ortaklığı belgesi
sunmuştur.
Ayrıca, bu süreci desteklemek için gerekli mali kaynakları bir araya
getiren bir çerçeve yönetmeliği kabul etmiştir.
Buna karşılık hükümetimiz de, 19 Mart 2001 tarihinde, tam üyelik yolunda
atmayı öngördüğümüz adımları içeren ulusal programımızı kabul etmiştir.
Ulusal program, siyasi, ekonomik ve idari planda kapsamlı bir dönüşüm
projesidir. eksik görülebilecek bazı unsurlarına rağmen, Türkiye'nin kendisini
Avrupa Birliği ve çağdaş uygarlık normlarına göre yeniden yapılandırma
taahhüdüdür.
Bugünkü uluslararası konjonktürde kapsamlı bir dönüşümü göze alamayan
ya da göze alıp da gerçekleştiremeyen ülkeler, uygarlığın hızlı yürüyüşünde
yenik duruma düşerler. İnsanları daha fakir, sistemleri çağdışı kalır.
Böyle ülkelerin, uluslararası planda saygınlıklarını korumaları mümkün
değildir. Bu ülkelerin insanları da mutsuzluk girdabında kaybolur.
Şunu herkes iyi bilmelidir ki ulusal kültür ve ulusal kimliklerin korunması,
uluslararası sisteme entegre olunduğunda değil, sistem dışında kalındığında
daha da zorlaşır.
Türkiye, bugün bir fırsat penceresi yakalamıştır. ya bu fırsat penceresini
ardına kadar açacağız, ya da kepenklerimizi indirip kendimizi kendi evimize
hapsedeceğiz. İşte Türkiye’nin önünde bulunduğu yol ayrımı böyle bir yol
ayırımındadır.
Hükümet olarak ulusal programı kabul ederken, Avrupa Birliği'ne tam
üyeliği en kısa zamanda gerçekleştirmeyi bir hedef olarak belirledik. Şimdi
bu hedefimizi yakalamak zorundayız.
Bunu yaparken, Avrupa Birliği'nin kendi gelişim takvimini gözardı edemeyiz.
Türkiye'nin dönüşüm hızının Avrupa Birliği’nin genişleme takvimine mutlaka
uyumlu olması gerekir.
Aksi takdirde Türkiye, diyelim 10-15 yılda gerekli reformları gerçekleştirse
dahi, Avrupa Birliği’nin genişleme süreci dışında kalma riskiyle karşı
karşıyadır.
Avrupa Birliği’yle bütünleşmemizin belirsiz bir tarihe ertelenmesi,
dış politikadan gümrük birliğine kadar bir dizi alanda çıkarlarımızı
tehlikeye atacak, ülkemiz ekonomisini çok ciddi riskler içine sokacaktır.
Böyle bir gelişme ayrıca, Türkiye'nin uluslararası rekabet gücünü zayıflatarak
halkımızın ekonomik ve sosyal refah beklentilerini de olumsuz yönde
etkileyecektir.
Bizim dışımızdaki oniki aday ülkenin tam üyelik yolunda hızla ilerlediği
bir aşamada Türkiye'nin geride kalması, hepimize tarihi sorumluluk yükler.
Cumhuriyetimiz’in temelindeki çağdaşlaşma felsefesi, böyle bir gelişmeden
ağır darbe alır. insanımızın ve özellikle gençlerimizin geleceğe ilişkin
beklentileri, umutsuzluğa dönüşür. Hükümet olarak Avrupa Birliği ile ilişkileri
bu geniş perspektif içinde değerlendirmeliyiz.
Değerli Konuklar,
Türk halkı, ülkemizin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusuna son derece
sıcak yaklaşmaktadır. Yapılan bazı olumsuz propagandalara rağmen vatandaşlarımızın
% 65 ile % 70’i arasında değişen ağırlıktaki çoğunluğunun tercihi Avrupa
Birliği üyeliğinden yanadır.
Bu konuda farklı kamuoyu kuruluşlarca yapılan araştırmalarda hep
aynı sonuç çıkmaktadır.
Bu araştırmalardaki bulgular, halkımızın Avrupa Birliği üyeliğinin ulusal
çıkarlardan herhangi bir taviz verilmeden gerçekleşmesini istediğini
göstermektedir.
Avrupa Birliği üyeliğinin ulusal çıkarlarımızdan taviz verilmeden
gerçekleşmesi yönündeki eğilimi hiç kimsenin hele siyasî iktidarların görmezlikten
gelmesi mümkün değildir. Bu konudaki hassasiyetimizi hem içeride
hem de dışarıda herkesin bilmesinde yarar görmekteyiz.
Dikkatinizi çekmek istediğim bir konu da hiç kimse halkımızın bu hassasiyetini
istismar ederek, insan hak ve özgürlükleri konusundaki yükümlülüklerimizi
yerine getirmeyi sanki bir tavizmiş gibi sunmaya da çalışmamalıdır.
Böyle davrananlara karşı toplum olarak anında tepki göstermek zorundayız.
Bu ülkede yaşayan insanlar olarak artık bir şeyi hepimizin
çok iyi öğrenmemiz lazım:
Günümüzde insan hakları cömert bir devletin vatandaşlarına bahşedeceği
bir lütuf filan değildir.
Eğer insan hakları bir lütufsa, bu lütfun sahibi ancak ve ancak Allah’dır.
Devletler için önemli olan insan hakları ve demokrasi, yerine getirilmesi
zorunlu olan bir yükümlülüktür.
Bu da, herşeyden önce devletin vatandaşlarına karşı yerine getirmesi
gereken bir yükümlülüktür.
Bu ülkede yaşayan herkesin bilmesi gerekir ki:
İnsan hakları ve demokrasi bir memlekete girerken, gümrüklerinden geçmez
şunun bunun özel iznini istemez, hiçbir kurumun da tasvibini beklemez.
Maalesef bugün hala ülkemizde demokrasinin gelişmesinin insan haklarının
sağlanmasının bu memlekete ancak onların izniyle olacağına inanan çevreler
var.
Çağdaş dünyada böyle bir yaklaşımın mümkün olmadığını hepimiz çok iyi
bilmemiz gerekir.
Bunca birikimiyle Türkiye, Avrupa Birliği için gerekli olan siyasi,
ekonomik ve idari dönüşümlerin, tüm tahminlerin de ötesinde kısa bir zaman
içinde gerçekleştirmeye muktedirdir.
Bizim sorunumuz, bir kapasite sorunu değildir. Gerek parlamenter demokrasinin
birikimleri, gerek özel sektör ve kamu sektörünün deneyimleri, her alanda
bu dönüşümleri gerçekleştirmemize yeterlidir.
Ancak, bunun için herşeyden önce zihinsel bir dönüşümü gerçekleştirmek
mecburiyetindeyiz. Kalıplaşmış düşüncelerden, kulağa hoş gelen bazı sloganlardan
ve basit popülizmden artık kendimizi arındırmamız gerekiyor.
Türkiye, tarihin akışını doğru ve gerçekçi bir biçimde okumak durumundadır.
Bugün artık soğuk savaş bitti. İdeolojik kutuplaşmalar, yerini uzlaşma
kültürüne bırakmıştır. Sosyal içeriği olan bir serbest piyasa modeli, giderek
daha evrensel bir üretim ve refah modeli haline gelmiştir. İnsan haklarına
saygı, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, günümüz dünyasının tartışılmaz
kurallarıdır. Artık hiç kimse, egemenlik hakkını ileri sürerek, insan haklarını
dilediği şekilde yorumlamak ve uygulamak hakkına sahip değildir. Mutlak
egemenlik kavramı, yerini egemenlik paylaşımına bırakmıştır. Ülkeler, daha
geniş anlamda egemen olabilmek için yetkilerini içinde yer aldıkları bazı
yapılara bırakmaya başlamışlardır. Eğer bu sistemin içine girmezseniz,
başkalarının egemenliğini hiçbir katkınız olmadan kabullenmek durumunda
kalırsınız.
Klasik demokrasi tanımı, zamanımızda giderek değişime uğramıştır. Sadece
seçilmiş bir parlamentonun veya bazı kurumların varlığı, demokrasi için
yeterli bir güvence oluşturmamaktadır. Sivil toplum örgütlerinin gücü ve
etkinliği, giderek artmaktadır. Benzer alanda faaliyet gösteren sivil toplum
örgütleri, uluslararası planda artan bir dayanışma gösteriyor. Siyasi
iktidarlar üzerindeki denetimini arttırıyor. Bireyler hak ve özgürlükleri
için artık daha geniş güvenceler talep etmektedir.
İşte bu tabloya baktığımız zaman, Türkiye'nin tüm ilerlemelerine rağmen
hala demokrasi, hukuk ve insan hakları alanlarında önemli eksikliklerin
olduğunu görüyoruz. Soğuk Savaş’ın koşullanmaları ve özel gerekleri içinde
bu eksiklikler pek dikkat çekmiyordu. Ancak, içinde bulunduğumuz
yeni dünya düzeninde bunlar hemen göze batıyor. Avrupa Konseyi ve
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki sıkıntılarımızdan tutun, Türkiye'ye
yabancı sermaye girişine kadar pek çok konu, bu eksikliklerimizle yakından
bağlantılıdır. Bunları gidermek, Avrupa Birliği'ne tam üyelik için
gerekli bir koşuldur. Ama bundan daha önemli bir koşul, halkımızın
mutluluğu ve gelişmesi için tüm bunların biran önce yapılmasıdır.
Ulusal programımızın kabulünden bu yana yaklaşık dört ay geçti.
Bu arada, yılların birikimi olan sorunların da biraraya gelmesiyle, içinden
çıkmak için hala var gücümüzle çalıştığımız ciddi bir ekonomik krizle karşılaştık.
Hükümetimiz ve büyük millet meclisimiz, elbette ilk önceliği ekonominin
rayına oturtulması için gerekli olan düzenlemelere verdi. Kısa zaman içinde
pek çok alanda yasal düzenlemeler yapıldı.
Bu düzenlemenin asıl amacı, ekonomimizin kendi kuralları içinde faaliyetine
izin verecek serbest piyasa ekonomisi koşullarının Türkiye’de tam olarak
yerleşmesini sağlayacak bir yapılanmayı oluşturmak. Aslında bugün uyguladığımız
ekonomik program 1980 yılında uygulamaya çalıştığımız programın devamı
niteliğindedir.
Artık devletin ekonomideki konumunu yeniden tanımlamak durumundayız.
Devleti, ekonominin bir aktörü olmaktan çıkarıp, oyunun kurallarını koyan
ve denetimini sağlayan bir konuma mutlaka getirmek zorundayız.
Son aylarda ekonomik alanda çıkardığımız yasalar, Kopenhag Ekonomik
Kriterleri’ne uygundur. Bir anlamda ulusal program ile ekonomik program
arasında yakın bir bağ mevcuttur. Bu iki program yani uyguladığımız
ekonomik program ve AB’ye sunduğumuz program birbirini tamamlar niteliktedir.
Tam üyelik sürecimizin ilerletilmesi için her şeyden önce ekonomik istikrarın
sağlanması gerekmektedir. Uygulamakta olduğumuz ekonomik program, doğrudur
ve elimizdeki tek seçenektir. Bir defa daha altını çizmek istiyorum bugün
uyguladığımız ekonomik programı çok eleştirenler vardır. Biraz önce bu
kürsüden de bu eleştiriler dile getirilmiştir. Ama bu programın yerine
alternatif program öneren hiç kimse çıkmamıştır.
Uygulamada karşılaşılan sorunları, programın felsefesini ve temel yaklaşımlarını
bozmadan, IMF ve Dünya Bankası ile de işbirliği halinde gidermek zorundayız.
Önümüzde başka yol yoktur. Açıkça ifade ediyorum ki IMF ve Dünya Bankası
gibi kuruluşlar bize parasal destek sağlamamış olsalardı dahi Türkiye aynı
programı uygulamak zorundadır. Ama bu programın esas ihtiyacı istikrar
ve güvendir bunun bozulmaması için herkesin ve her kesimin katkı sağlaması
gerekir.
Bazı sorunların demokratik olmayan yöntemlerle giderilebileceğini sanmak,
hayalciliğin ötesinde, büyük bir yanılgıdır. Son günlerde almış olduğumuz
tedbirlerle, bu güçlüklerin eninde sonunda aşılacağına inanıyorum.
Değerli Konuklar,
Hükümet olarak en önemli hedeflerimizden biri, Avrupa Birliği'yle en
kısa zamanda tam üyelik müzakerelerine başlamaktır.
Bunun ön şartı ise, ulusal programımızda da belirtilen siyasi ve hukukî
reformları biran önce gerçekleştirmektir.
Meclis'in, yeni yasama döneminin açılmasını beklemeden, 17 Eylül'de
olağanüstü toplanarak anayasa değişiklikleri paketini görüşmesini ve sonuçlandırılmasını
arzu ediyoruz.
Partiler arası uzlaşma komisyonu, yoğun bir çalışma sonucu, 37 Maddeyi
içeren bir Anayasa değişikliği paketi hazırlanmıştır. Ama bu, statik
bir çalışma değildir. anayasa değişikliği çalışmaları, ileride de devam
edecektir.
Aslında ideal olanı, Türkiye'de yeni bir anayasa yapmak olurdu. Ancak,
gerçekçi olmak gerekirse, parlamentomuzun bu yapısı içinde yeni bir Anayasa
yapılmasının güçlüğü herkes tarafından kabul edilecektir.
Dolayısıyla, bu aşamada kamuoyuna açıklanan Anayasa değişiklikleri
paketinin süratle yaşama geçirilmesi, Türkiye için çok önemli bir kazanım
olacaktır.
Buradaki temel hedef, anayasa değişikliklerinin ulusal programda öngörülen
çerçeve içinde gerçekleştirilmesidir. Biz, bu konuda kararlı olacağız.
Bunun yanısıra Türkiye'nin, yeni bir Ceza Yasası’nı beklemeden, özellikle
ifade özgürlüğünün alanını genişleten, insanların sırf düşüncelerinden
dolayı mahkum edilmelerini önleyen bir dizi yasal değişikliğe ihtiyacı
vardır.
Maalesef bazı yasalarımız, aslında çok kısıtlayıcı olmamakla birlikte,
dar yorumlarla baskıcı hale getirilmiştir. Burada, hakim ve savcılarımıza
da önemli görevler düşmektedir. Yorumların çağdaş dünya değerleriyle
uyuşması, yargının saygınlığını arttıracak bir husustur.
Bunların yanısıra, Siyasi Partiler Yasası ile Seçim Kanunu'na da süratle
eğilmemiz gerekiyor. bu yasaların, katılımcı demokrasiyi güçlendiren ve
ülkemizdeki siyasi istikrarı sağlayan bir nitelik taşımalarını arzuluyoruz.
Değerli Konuklar,
Türkiye, 1980'li yıllardan itibaren, dünyayla bütünleşme sürecine girmiştir.
Bu, kaçınılmaz ve geriye dönüşü mümkün olmayan bir süreçtir.
Eğer Türkiye dünya ölçeğinde rekabet gücüne sahip olacaksa, ekonomik
ve sosyal kalkınmasını toplumun beklentilerini karşılayacak şekilde hızlı
bir tempoya kavuşturacaksa, etrafına duvar öremez.
Güçlü ve mutlu bir Türkiye, yerli malları haftalarıyla değil, uluslararası
markalarla yaratılır.
İnternet çağında yasaklar, sadece bir aldatmaca olur. Kendimize
özgü koşullar ileri sürülerek, uluslararası normların dışına çıkılamaz.
Bu, ekonomi için ne kadar geçerli ise hukuk için de geçerlidir.
Toplumumuz, dinamik ve yeniliğe açıktır. Gençlerimiz, dünyada olan bitenleri
bugün dünden daha iyi görmekte ve en iyisini istemektedir. Bunu, hep birlikte
sağlamak zorundayız.
Avrupa Birliği'ne tam üyelik hedefi, bize bu fırsatı vermektedir. Bu
hedefe yürürken, bir toplumsal uzlaşıyı ve dayanışmayı elbirliğiyle yaratmak
zorundayız.
Bu konuda oynadığı olumlu rolü takdirle izlediğim İktisadi Kalkınma
Vakfı’nın Değerli Başkanı’na ve üyelerine bir kez daha teşekkür eder, hepinizi
saygıyla selamlarım.
|