|
DEMİREL'DEN 1999
VE YENİ YÜZYILA BAKIŞ. . .
''2000`e
girerken Türkiye, 1999 yılının gelişmeleri ve 2000 yılı hedefleri''
Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel, 25 Aralık 1999 tarihinde Çankaya Köşkü'nde düzenlediği
''2000`e girerken Türkiye, 1999 yılının gelişmeleri ve 2000 yılı
hedefleri'' konulu basın toplantısında, 1999 yılının önemli iç ve dış gelişmelerini
değerlendirdi.
244
sayfalık konuşma metninin özeti...
Değerli Basın Mensupları,
Ülkemiz, 17 Ağustos tarihinde
saat 03.02'de, bir deprem felaketi ile karşı karşıya kaldı. 7.4 şiddetinde
ve merkezi Kocaeli olan "Marmara bölgesi" depremi, 20 milyon insanın
yaşadığı 400 km'ye 150 km olan bir alanda büyük bir tahribat yaptı. Maalesef
17.424 vatandaşımız hayatını kaybetti, 43.953 vatandaşımız da yaralandı.
Bolu, Bursa, Sakarya, Yalova,
Kocaeli, Gölcük, İstanbul ve Eskişehir'de 244.383 ev ve işyeri büyük hasara
uğradı.
Milletimiz, bu büyük acıyı
ve üzüntüyü paylaştı ve deprem bölgesinin yardımına koştu. Dünya da yardıma
geldi. 87 ülke, çeşitli şekillerde yardımda bulundu.
Vatandaşlarımızın pek çok
şikayeti oldu. Ancak, insanüstü gayretle çalışıldığını kimse inkar edemez.
Kira yardımından, tamir ve
ev yapma yardımlarına kadar her önleme başvuruldu. Vatandaşların sahil
bölgelerine götürülmesi denendi ve 30 Kasım'a kadar 30 bin geçici konutun
yapılmasına girişildi.
Pek çok eleştiriye maruz
kalan devlet, vatandaşın yanında yeralmış, gücünü de ispatlamıştır. Bütün
bu işler yapılırken, 12 Kasım 1999 tarihinde, merkezi Düzce olan 7.2 şiddetinde
bir deprem daha oldu. Bu deprem, Bolu ve Düzce bölgesinde 832 vatandaşımızın
hayatını kaybetmesine, 4948'inin yaralanmasına, 40 bin konut ve işyerinin
de, çeşitli derecede hasar görmesine sebep oldu. Böylece bir felaketle
daha karşılaştık. Yine Türkiye ve dünya harekete geçti. Marmara depreminden
edinilen tecrübe ile, gayretler sürdürüldü. 51.588 çadır gönderildi. Konut
yapımına geçildi. Her şey kontrol altına alındı.
2000 senesinin sonunda yaralar
tümü ile sarılmış olacak. 6 milyar dolar sarfedilecek.
Bu felaketten ders alacağız.
Her şeyi, ona göre yapacağız. Bilim ve teknolojiden, geniş şekilde yararlanacağız.
Velhasıl depremle yaşamayı öğreneceğiz.
Birkaç gün sonra sadece
yeni bir yüzyıla değil, yeni bir binyıla da gireceğiz. Müteaddit defalar
vurguladığım gibi, bu tarihi an, insanlığın ilerleme serüveninde ulaştığı
noktayı ve bu çerçevede milletimizin evrensel tarih içindeki yerini değerlendirmek,
geleceğe dönük hedeflerimizi gözden geçirmek için anlamlı bir fırsat sunmaktadır.
Dolayısıyla, bu basın toplantısı sadece 1999 yılının değil, son günlerini
yaşamakta olduğumuz bir tarihi dönemin de muhasebesi olacaktır.
İçinde bulunduğumuz binyıl,
aynı zamanda milletimizin Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayarak evrensel
uygarlığın oluşumuna katkıda bulunmasının da tarihidir. Orta Asya'nın steplerinden
Akdeniz'e ve Avrupa'ya uzanan son binyıllık tarihimiz boyunca iki büyük
imparatorluk ve bir büyük çağdaş Cumhuriyet kurduk. Kurucusu ve mirasçısı
olduğumuz ve bu yıl 700. kuruluş yıldönümünü idrak ettiğimiz Osmanlı İmparatorluğu,
624 yıl boyunca Akdeniz ve Avrupa kültür ve medeniyetinin şekillenmesinde
belirleyici rol oynadı. Bu cihan imparatorluğunun tarih sahnesinden çekilmesiyle
onun küllerinden çağdaş bir Cumhuriyet yarattık. Bu Cumhuriyet evrensel
hukukla buluşmuş üniter bir ulus-devletti ve dünya ile birlikte soluk alıp
verme, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma iddiasıyla yola çıkmış, bunu
kendine hedef edinmişti. Bu iddianın temel dayanağı da eşitliğe dayanan
vatandaşlık anlayışı, temel hak ve özgürlükleri vazgeçilmez ve devredilmez
kılan Cumhuriyetçi anayasacılık ve laiklikti. Türkiye Cumhuriyeti, etnik
milliyetçiliğin ve dini ayırımcılığın kol gezdiği bir dönemde çağını aşan
bir anayasal vatandaşlık vizyonunu ortaya koymuştu. Bu vizyon Mustafa Kemal
Atatürk'ün eşsiz dehasının ürünüydü. Irk, dil, din, mezhep ve cinsiyet
farkı gözetmeksizin tüm yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü fikri ile din
ve vicdan hürriyetini teminat altına alan laiklik anlayışı yerelle evrensel
arasındaki bağları kuruyordu. İşte bu sağlam temeller üzerinde 20. Yüzyılın
en başarılı toplumsal ve siyasal değişim projesini gerçekleştirdik. Cumhuriyet
sayesinde kısa bir süre zarfında yeniden bir büyük dünya devleti haline
geldik.
Demokrasiler topluluğunun
saygın bir üyesi olan Türkiye, bugün güçlü diplomasi birikimiyle küresel
boyutta barış, istikrar ve refaha katkıda bulunan çok yönlü bir dış politika
izleyen, Atlantik'ten Pasifik'e uzanan geniş bir coğrafyada nazım rol oynayan
ve dostluğu aranan bir ülkedir.
Berlin Duvarı'nın yıkılışının
ve ideolojik kutuplaşmanın sona ermesinin onuncu yıldönümüne rastlayan
1999 yılı Türkiye için her bakımdan son derece yüklü ve aynı derecede başarılı
bir gündemle doluydu. Bu yıl boyunca terörizmin dış kaynaklarının kurutulmasına
yönelik çabalarımızda önemli mesafeler aldık; PKK terörizmine karşı mücadelede
bu çetenin elebaşı Öcalan'ın yakalanmasıyla büyük bir başarıya imza attık;
18 Nisan genel ve yerel seçimleriyle demokrasimizin gücünü ve milletimizin
demokratik olgunluğunu bir kez daha ortaya koyduk. Kosova krizinin demokrasilerin
zaferiyle sonuçlanmasında ve bu krizin neden olduğu göç trajedisiyle başedilmesinde
öncü ve belirleyici bir rol oynayarak tüm dünyada takdir topladık; NATO'nun
50. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi'nde Avrupa-Atlantik alanının güvenliği bakımından
alınan kararlara etkin bir diplomasi faaliyetiyle yol gösterdik; Kosova'da
NATO harekatının başarısından sonra gerçekleştirilen barışın kurulması
faaliyetlerine katıldık; Ortadoğu Barış Süreci'nin yeniden canlanması yönünde
ortaya çıkan iyimser ortamı aktif biçimde destekledik; Güneydoğu Avrupa
İstikrar Paktı'nın kuvveden fiile çıkmasına katkıda bulunduk; Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde anayasal ve yasal düzeyde bir reform sürecini başlattık;
büyük deprem felaketleriyle karşı karşıya kaldık, ancak bunların yaralarının
sarılması konusunda dünya ölçeğinde başarılı sonuçlar aldık; dünya ekonomisindeki
olumsuz gelişmelerin yol açtığı sıkıntılarımıza rağmen kalkınma hamlelerimizi
devam ettirerek eğitim, sağlık ve enerji alanlarında milletimizin de katılımıyla
yatırımlarımızı imkanlar ölçüsünde aksatmadık; küresel ekonomi ve uluslararası
finans sisteminin tüm veçhelerini görüşme yetkisiyle mücehhez G-20 adındaki
yeni grubun üyesi olduk; Kosova'ya Cumhuriyet tarihimizde ilk devlet başkanı
düzeyindeki ziyareti gerçekleştirdik; ABD ile ilişkilerimizde Başkan Clinton'ın
altı günlük ziyaretiyle yeni bir aşamaya ulaştık; dünyanın son büyük Zirve
Toplantısı'na herkesi hayran bırakan bir mükemmellikte ev sahipliği yaptık;
Hazar Havzası Petrol ve Doğalgazını Türkiye'ye ve Türkiye üzerinden dünyaya
ulaştıracak boru hatlarıyla ilgili tarihi anlaşmalara bölge ülkeleri devlet
başkanları ve ABD Başkanı'yla birlikte imza koyduk; nihayet, Helsinki'de
yapılan AB Zirvesi'nde resmen aday ilan edilerek, AB tam üyeliğine giden
yolun kapısını araladık. Dünyada pek az demokratik ülke ekonomik sorunların
varlığına, büyük tabii felaketlere ve seçim yılı olmasına rağmen bu denli
yoğun bir gündemi böylesine büyük başarılarla tamamlayabilirdi. Bu, milletimizin
demokratik dinamizminin ve yaratıcı enerjisinin eseridir.
Türkiye 2000 yılını sadece
takvimde değil, tarihinde de yeni bir başlangıç noktası haline getirmelidir.
Önümüzdeki birkaç yıl içinde Ortadoğu'da, Kafkasya'da, Balkanlar'da; Hazar,
Karadeniz ve Akdeniz havzalarında kalıcı barış ve istikrarın hakim kılınacağı;
Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı, Hazar Geçişli Doğalgaz Boru Hattı ve Mavi
Akım projelerinin tamamlanmasıyla Türkiye'nin dünya çapında bir enerji
terminali haline geleceği; AB ile tam üyelik müzakerelerimizin başlatılacağı
bir dönem olacaktır.
Avrupa Birliği'ne katılım
hazırlıklarımız 2000'li yılların başlarında karşımızda duran en önemli
meseledir. Bu hazırlıklar Türkiye'nin uygarlığın gelişimine ortak olma
hedefiyle iç içe geçmektedir. Esasen, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam
üyelik hedefi, iki yüzyıla yaklaşan bir çağdaşlaşma sürecinin sonucu olan
kendi özgür tercihidir.
Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi'nde
din temelinde ayrımcılığı reddederek kültürel farklılıkları zenginlik kaynağı
olarak gören demokratik, bütünleşmiş Avrupa projesine bağlılığını, Türkiyesiz
Avrupa Avrupasız Türkiye olamayacağını tescil etmiştir. Böylelikle Türkiye-AB
ilişkilerinde ve hatta Avrupa tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Türkiye
açısından olduğu kadar AB açısından da tarihi bir mahiyet taşıyan bu yeni
dönemin öngörülenden daha kısa sürede bizi tam üyeliğe götüreceğine yürekten
inanıyorum.
Avrupa Birliği üyeliğine
süratle hazırlanmak için gerekli ulusal mutabakat mevcuttur. Bu ulusal
mutabakatı ulusal bir seferberliğe dönüştürmek durumundayız.
Hazırlıklarımızı yaparken
karşımızda duran ilk mesele teşkilatlanma ve takvimdir. Konunun bir yandan
dış politika ve dışarıyla müzakere yönü, diğer yandan ise uyum sürecinin
gerekli kıldığı iç koordinasyon yönü bulunmaktadır. Bu iki boyutu birbiriyle
bağdaştıracak bir organizasyon yapısı en kısa zamanda ortaya çıkarılacaktır.
Türkiye'nin amacı, bugüne
kadar olduğu gibi bundan böyle de Avrupa Birliği'nin standartlarını en
kısa zamanda yakalamaktır. Sadece Kopenhag kriterlerine değil, Maastricht
Şablonu'na ve Avrupa Parasal Birliği şartlarına uyum sağlamak için de hazırlanmak
durumundayız. Bu, esasen, Türkiye'nin daha ileriye gitmek, daha zenginleşmek,
refah ve mutluluğa daha çabuk ulaşmak için kendi kendisine koyduğu bir
hedeftir.
Türkiye bu hedef doğrultusunda
başlatmış bulunduğu köklü reform sürecini artık her alanda daha da hızlandırarak
sürdürmek sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Bundan böyle ne zaman üye olacağımızı
belirlemek biraz da bizim kendi elimizdedir.
AB ile tam üyelik müzakerelerimizin
açılmasından önce uymamız gereken siyasi kriterler, demokrasiyi, hukukun
üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların korunması ve saygı görmesini
teminat altına alan kurumların istikrara kavuşturulmuş olmasını öngörmektedir.
Dolayısıyla, insan hakları ve demokratikleşme alanında da atacağımız adımlar
bellidir. AB Komisyonu'nun ilerleme raporlarında ve Helsinki Zirvesi kararlarında
bu doğrultuda tarafımızdan atılmış adımlara işaret edilmekte, bu sürecin
kararlılıkla devam ettirileceğinden emin olunduğu ifade edilmektedir.
Ayrıca, BM'nin henüz tarafımızdan
imzalanmamış olan insan hakları ile ilgili başta medeni ve siyasi haklar
misakı olmak üzere diğer bazı sözleşmelerine taraf olmak için de gereken
adımlar atılmalıdır.
İşte, Türkiye'nin Avrupa
Birliği ile ortak geleceğine hazırlanırken önünde duran şablon budur. Diğer
adaylardan çok önemli bir farkı bulunan ve aday ülkeler içinde Avrupa Birliği
ile gümrük birliğine sahip yegane ülke olan Türkiye'nin bu şablonun gereklerini
en kısa zamanda yerine getireceğine inanıyorum.
Kıbrıs konusunun ve Yunanistan'la
aramızdaki meselelerin barışçı yollardan çözümü doğrultusunda gereken iradeye
sahibiz. Biz esasen, tüm sorunların diyalogla çözümünü her zaman savunduk.
Yalnız sorunlara bulunacak çözümler makul ve haklı bir temele dayanmalı,
çözüm aranırken de iyi niyet sahibi olunmalıdır. Halen gerek Kıbrıs konusuyla,
gerek Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselelerle ilgili olarak devam
eden bazı süreçler mevcuttur. Bu çözüm arayışlarına zarar verecek davranışlar
içine girilmediği ve iyiniyetle görüşmeler sürdürüldüğü takdirde adil ve
kalıcı barışa ulaşılabilir.
Kıbrıs konusunda görüşlerimiz
tüm dünya tarafından bilinmektedir. Tarafların eşit egemenliği çözümün
anahtarıdır. Dolaylı görüşmeler yeni bir formatta başlamıştır. Kıbrıs Rum
tarafı Helsinki kararını bu görüşmeleri sabote etmek için kullanmadığı
ve iyi niyetle müzakereleri sürdürdüğü takdirde, Kıbrıs konusunda tarafların
eşit egemenliği zemininde yaşayabilir bir çözüme ulaşılabileceğine inanıyoruz.
Türkiye eğitimden sağlığa,
ekonomiden siyasete her alanda muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma
hedefine doğru yoluna devam edecektir. Bu yol Avrupa Birliği'ne tam üyelikle
kesişmektedir.
AB üyesi ülkelerle ikili
ilişkilerimiz ortaklık temelinde sürdürülmektedir. Bu yıl içinde Fransa'ya
yaptığım ziyaret; NATO Zirvesi vesilesiyle Almanya Şansölyesi Schröder,
İngiltere Başbakanı Blair ve İspanya Başbakanı Aznar ile yaptığım görüşmeler;
AGİT İstanbul Zirvesi sırasında Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Avusturya
Cumhurbaşkanı Klestil, Almanya Şansölyesi Schröder, Hollanda Başbakanı
Kok ile yaptığım ikili temaslar ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Ahtisaari'nin
ülkemize gerçekleştirdiği resmi ziyaret bu ülkelerle ikili işbirliğimize
yeni bir ivme kazandırılmasını da sağlamıştır.
Tarih boyunca Balkanlar'ın
istikrar ve refahı, Avrupa'nın barış ve güvenliği üzerinde tayin edici
bir rol oynamıştır. 20. Yüzyılı sona erdiren son onyıl içinde meydana gelen
gelişmeler bu siyasi gerçeğin önümüzdeki yüzyılda da geçerli olacağını
göstermektedir. Bosna-Hersek'te ve Kosova'da şimdi önemli bir deney yaşanmaktadır.
Bu deneyin başarısı, çok-etnili, çok-kültürlü toplumsal yapının demokrasi
içinde muhafazası, sadece bölgenin değil, Avrupa'nın geleceği bakımından
da hayati önemdedir. Saldırgan etnik milliyetçiliğin son yıllarda yarattığı
maddi-manevi tahribata rağmen, bölgede geleceğe bakışımızda iyimserliği
teşvik eden gelişmeler de mevcuttur. Balkanlar yeniden demokrasi ve Avrupa
bütünleşmesi içinde yer alma etrafında bir amaç birliğine sahiptir. Bu
amaç birliği kalıcı barış ve istikrarın oluşmasına da hizmet edecektir.
Bunun mekanizmaları da kurulmaya başlanmıştır. Bu yıl Türkiye'yi temsilen
benim de katıldığım 30 Temmuz tarihli Saraybosna Zirvesi'yle faaliyete
geçen "Güneydoğu Avrupa İçin İstikrar Paktı" işte böyle bir mekanizmadır.
Bu Paktın mutlaka başarıya ulaşması gerekmektedir.
Balkanlar bu yıl da dış politika
faaliyetlerimizin öncelikli alanları arasında yer almıştır. Türkiye, Orta
ve Batı Avrupa'ya açılan kapısı olan Balkanlar'la ilişkilerini ve işbirliğini
her alanda geliştirme çabalarını kararlılıkla sürdürmektedir.
Değerli Basın Mensupları,
Geçtiğimiz Nisan ayında Vaşington'da
yapılan NATO'nun 50. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi ve İstanbul'da Kasım ayında
düzenlenen AGİT Zirvesi, 21. Yüzyıl dünyasının barış ve güvenliğinin köşe
taşlarını ortaya koyan temel dönüm noktaları olmuştur.
NATO Zirvesi'nde Avrupa güvenliğinde
Trans-Atlantik bağın önemi tarafımızdan güçlü biçimde savunulmuştur. AB'ye
tam üye olmayı bekleyen bir ülke olarak Türkiye, Avrupa Güvenlik ve Savunma
Kimliğine özel bir önem atfetmektedir. Ancak kimse, Türkiye'nin, Avrupa
güvenliğiyle ilgili kararlara katılım dışında bir yaklaşımı kabul etmesini
isteyemez. Avrupa bütünleşmesine katılmayı hedefleyen tüm ülkeler, bu şemsiyeye
dahil olmak istemektedir. NATO dayanışması içindeki ağırlıklı konumumuzu
koruyarak Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğinin gelişmesine katkıda bulunmayı
sürdüreceğiz.
Avrasya'yı da kapsayan Avrupa
Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın önemi Soğuk Savaş sonrasında daha da
artmıştır. Bu teşkilatın 20. Yüzyıl içindeki son zirve toplantısı 18-19
Kasım 1999 tarihlerinde İstanbul'da yapılmıştır. Zirve sırasında dört önemli
belge kabul ve imza edilmiştir. Bunlar, Avrupa Güvenliği İstanbul Şartı;
İstanbul Zirve Deklarasyonu; AKKA Uyum Anlaşması; Güven ve Güvenlik Arttırıcı
Önlemler Belgesi'dir. Bu belgelerden İstanbul'un adıyla anılacak olan Avrupa
Güvenlik Şartı AGİT'in 21. Yüzyıldaki hedeflerini ortaya koymuştur.
Beş yıl süren çetin bir müzakere
sürecinin ürünü olan İstanbul Şartı'nın AGİT'in bundan sonraki çalışmalarında
belirleyici bir rolü olacaktır. Böylece, Vancouver'den Vladivostok'a kadar
uzanan geniş bir coğrafyanın 21. Yüzyıldaki güvenlik mimarisinin köşe taşları
İstanbul'da döşenmiştir. Bu aynı zamanda gelecek nesillere bırakılmış anlamlı
bir miras olmuştur.
ABD ile stratejik ortaklığımızın
daha da güçlendirilmesi bakımından 1999 yılı önemli bir dönüm noktası olmuştur.
NATO Zirvesi vesilesiyle Nisan ayında Vaşington'da Başkan Clinton ile yaptığım
görüşme; Başbakan Sayın Ecevit'in Eylül ayında ABD'ye yaptığı ziyaret;
Başkan Clinton'ın önce ikili devlet ziyareti, bilahare AGİT Zirvesi münasebetiyle
14-19 Kasım 1999 tarihlerinde ülkemize altı günlük bir ziyarette bulunması
iki ülke ilişkilerinde bu yıl yaşanan yoğunluğun göstergeleridir. Başkan
Clinton'ın ziyareti ABD'den bu düzeyde ülkemize gerçekleştirilen ziyaretlerin
en uzunu olmuştur. Ziyaretin bir başka önemli boyutu ise, ilk kez bir ABD
Başkanı'nın TBMM'de konuşma yapmış olmasıdır. Başkan Clinton ziyaretiyle
ve ziyareti sırasında verdiği mesajlarla ABD'nin Türkiye ile birlikte çalışma
iradesini ve Türkiye'nin önümüzdeki yüzyıl dünyasının şekillenmesinde oynayacağı
rolü ABD'nin ne denli önemsediğini vurgulamasını memnuniyetle karşıladık.
Dostumuz ve komşumuz Rusya,
21. Yüzyılın barış ve güvenliğinde belirleyici rollerden birini oynayacak,
Avrupa'nın ve Asya'nın geleceğini etkileyecek bir dünya devletidir. Rusya'yı
önümüzdeki yüzyılda birlikte çalışacağımız bir ortak olarak görüyoruz.
Bu ülkenin demokrasisinin güçlenmesine ve istikrara kavuşmasına büyük önem
atfediyoruz. Rusya'nın, Çeçenistan başta olmak üzere, Kuzey Kafkasya'daki
vahim insani boyutlara ulaşan krizi barışçı yollardan çözüme kavuşturmasını
içtenlikle temenni ediyor, uluslararası toplumun bu doğrultudaki çağrılarına
kulak vermesini bekliyoruz.
Yeni bir yüzyıl başlarken,
insanlığın önünde duran en önemli fırsatlardan biri de Avrasya'nın yeniden
tarih sahnesine çıkmasıdır. Türkiye bu gidişatı zamanında görebilmiş, kendisini
değişen dünya şartlarına uyarlamakta isabetli adımlar atmıştır. Başlangıçtan
itibaren Türkiye'nin Avrasya'da aradığı, demokrasinin, barışın, serbest
pazar rasyonelinin ve hukukun üstünlüğünün kök salmasıdır. Esasen, dünyanın
da Avrasya'da aradığı budur. İstanbul'daki 1992 KEİ Kuruluş Zirvesi'nden,
Yalta'daki 1998 KEİ Şartı'nın imzalanmasına, Bakü'deki 1998 İpek Yolu Zirvesi'nden,
Saraybosna'daki 1999 İstikrar Paktı'nın imzalanmasına ve nihayet İstanbul'da
Kasım 1999'da Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Hazar Geçişli Doğalgaz
Boru Hattı'na ilişkin anlaşmaların imzalanmasına kadar uzanan tarihi süreç
bundan sadece on yıl önce hayal dahi edilemeyecek bir büyük küresel işbirliği
ve bütünleşme iradesinin hikayesidir. Türkiye bu tarihi sürecin başlangıcından
itibaren dünyayla birlikte hareket ederek, Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar
uzanan geniş coğrafyada yeni bir ortaklık anlayışının doğmasında öncü rol
oynamıştır. Bu vasfı, Türkiye'nin yeni binyıla taşıdığı en önemli avantajlarının
başında gelmektedir.
Bu çerçevede, Sovyetler Birliği'nin
dağılması ve Avrasya'da yeni bağımsız Cumhuriyetlerin ortaya çıkmasından
bu yana savunageldiğimiz ve kaynak ülkeler ve ABD ile birlikte gerçekleşmesi
yönünde büyük çaba sarfettiğimiz Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Hazar
Geçişli Doğalgaz Boru Hattı'na İlişkin anlaşmaların 18 Kasım 1999 tarihinde
İstanbul'da ilgili devlet başkanları ve ABD Başkanı Clinton tarafından
imzalanmış olması tarihi bir dönüm noktası teşkil etmiştir.
Bu anlaşmalarla Hazar Havzası'nın
petrol ve doğalgaz kaynaklarını güvenli, ekonomik ve çevreyle barışık şekilde
dünya pazarlarına ulaştırılması yönünde ortak irademizi ortaya koyarken,
aynı zamanda gelecek kuşakların refah ve mutluluğuna da hizmet etmiş olduk.
Bu anlaşmalarla yeni bir tarih yapılmaya başlanmıştır. Esasen, bu anlaşmaların
21. Yüzyıl dünyasını belirleyecek önemde olduğu açıktır.
Kafkasya, Türkiye açısından
Avrasya coğrafyasının en hassas bölgesidir. Tarih boyunca bir kavimler
kapısı olan Kafkasya, tekrar tarih sahnesine çıkmakta olan "İpek Yolu"
üzerinde bir barış ve refah havzası olma şansını yeniden yakalamıştır.
Kafkasya'da kalıcı barış ve istikrarın tesisi Türkiye'nin temel dış politika
öncelikleri arasındadır.
Tarihten husumet yerine işbirliği
çıkarmayı başarabilecek, yeni bir geleceğin inşasını başlatabilecek bilgeliği
gösterebilen ve bu doğrultuda gerekli cesur adımları atabilen liderleri
tarih önemle kaydedecektir. Bu bağlamda, Azerbaycan ve Ermenistan Cumhurbaşkanlarının
doğrudan yürüttükleri görüşmeleri desteklediğimizi, barış yolundaki adımlara
katkıda bulunmaya hazır olduğumuzu vurgulamak istiyorum.
Bu noktada, Türkiye'nin Azerbaycan'ın
bağımsızlığını konsolide etme, demokrasisini güçlendirme ve serbest pazar
ekonomisi içinde kalkınma yolunda başlattığı reformlara desteğini kararlılıkla
sürdüreceğinin altını çizmekte de yarar görüyorum.
Gürcistan, her zaman ifade
ettiğim gibi, Türkiye'nin en yakın dostlarının başında gelmektedir. Gürcistan'a
yönelik özel ilgimiz ve yakın işbirliğimiz Kafkasya politikamızın temel
taşları arasındadır.
Türk dış politikasının temel
hedeflerinden biri de, gelişen sanayimize yeni pazarlar aranmasına katkıda
bulunmaktır. Türkiye, Baltık Denizi'nden Karadeniz, Doğu Akdeniz, Hazar
Havzası, Ortadoğu ve Orta Asya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafi alanın
rekabet gücü en yüksek, en dinamik ve en büyük ekonomisidir.
Türkiye Soğuk Savaş sonrasında
bölgesel işbirliği girişimlerine öncülük ederek de çevresindeki çalkantılı
coğrafyada barış ve istikrara katkıda bulunmaktadır. KEİ, ECO, D-8 gibi
öncülüğünü yaptığımız ekonomik işbirliği girişimleri, Bering Boğazı'ndan
Atlantik'e kadar uzanan üç kıtayı ve 24 ülkeyi kapsayan bir coğrafyada
yepyeni işbirliği ve ortak eylem alanlarının tesisinde kilit rol oynamaktadır.
21. Yüzyıla girerken iyimserliğimizi
arttıran gelişmelerden biri de, Ortadoğu'da kalıcı barışın kurulması için
altın bir fırsatın ortaya çıkmış olmasıdır. Bu yıl yapılan İsrail seçimlerinden
sonra Ortadoğu Barış Süreci'nin canlanması yönünde adımlar atılmaya başlanması
bölgede yeniden iyimserlik rüzgarları estirmeye başlamıştır.
Türkiye'nin en büyük arzusu,
Ortadoğu'da farklı dillerden, dinlerden, ırklardan ve milletlerden gelen
insanların barış ve demokrasi içinde birarada yaşamalarını mümkün kılacak
bir ortamın oluşumuna katkıda bulunabilmektir. Tarihte yaşananları unutmak
mümkün olmasa da, ortak geleceğimizi birlikte inşa etmek bizim elimizdedir.
Türkiye, tarihi ve kültürel
bağlarla bağlı bulunduğu Arap dünyasıyla ilişkilerine büyük önem atfetmektedir.
Bu bağlamda, kardeş Arap ülkeleriyle ikili ilişkilerimizin geliştirilmesine
yönelik olarak yoğun çaba sarfedilmektedir.
İsrail ile ilişkilerimiz
ortak çıkar ve karşılıklı yarar zemininde gelişmektedir. İsrail ile işbirliğimizin
gelişmesinin bölgenin ortak refahına ve istikrarına katkı sağladığını kardeş
Arap ülkeleri de kabul etmeye başlamıştır.
Irak'ın uluslararası toplum
ile arasındaki sorunları hala çözüme kavuşturamamış olması Türkiye için
kaygı oluşturmaya devam etmektedir. Irak'ın ilgili Güvenlik Konseyi kararlarına
uyması bu bakımdan önem taşımaktadır.
İran dostluğuna önem verdiğimiz
ve işbirliğimizi geliştirmeyi arzuladığımız bir komşumuzdur. İran ile ilişkilerimizde
ortaya çıkabilecek sorunları karşılıklı diyalog içinde çözüme kavuşturmak
temel önceliğimizdir.
Türkiye'nin Pakistan, Hindistan
ve Bangladeş ile ilişkileri Altkıtanın ülkemizin 21. Yüzyıldaki küresel
açılımlarında önemli bir yer almasının sağlam zeminini oluşturmaktadır.
Bu ülkelerle son yıllarda artan ekonomik ve ticari ilişkilerimiz Türk sanayiinin
yeni pazar arayışlarına katkıda bulunmaktadır. Özel bağlarla bağlı olduğumuz
kardeş ülkeler Pakistan ve Bangladeş ile birlikte kurucusu olduğumuz D-8'in
geliştirilmesi bu açıdan önem taşımaktadır.
Pakistan'da Ekim ayı içinde
silahlı kuvvetlerin yönetime el koyması, uluslararası toplumun yakından
izlediği bir gelişme olmuştur. Türkiye kardeş Pakistan'ın, halkının refah
ve mutluluğu için, en kısa zamanda demokratik anayasal düzene dönmesine
büyük önem atfetmektedir.
Çin, muazzam insan ve ekonomik
kaynakları, köklü tarihi ve büyük gelişme potansiyeliyle 21. Yüzyılın en
önemli küresel aktörlerinden biridir. Çin ile ilişkilerimizi her alanda
geliştirmeye, küresel ekonominin sunduğu yeni fırsatları birlikte değerlendirmek
için işbirliğimizi derinleştirmeye kararlıyız.
Yeni bir yüzyıla girmek üzereyiz.
Her başlangıçta olduğu gibi umut doluyuz. AB üyeliğimizin ufukta belirmesiyle,
Cumhuriyetimizin temelindeki medeniyetçilik kavgası yeni bir aşamaya ulaşmıştır.
Demokrasimizi istikrara kavuşturarak ve daha iyi işleterek, insanı merkez
alan kalkınma hamlelerimizi daha büyük bir şevkle devam ettirerek, en kısa
zamanda Avrupa Birliği'ne tam üye olacağız. Bununla da kalmayacağız, dünyadaki
ilk on ülke arasındaki yerimizi de alacağız. Kaybedecek vaktimiz yoktur.
DEVLET REFORMU
Yirmibirinci yüzyıl çağdaş
devletinin önde gelen iki temel normu siyasal rejimin katılımcı bir demokrasi
anlayışına dayalı olması ve bireyi esas alan liberal bir siyasal felsefeyi
benimsemesidir. Bu bağlamda, bireyler, temel hak ve özgürlükleri açısından
hem kendilerine ve hem de devlete karşı tam bir güven duygusu içinde olmalı,
devlet de her türlü kuşkudan kendisini uzak tutarak bireylerine güven duymalıdır.
Bugün Türkiye'de klasik anlamda
demokrasinin bütün ilke, kurum ve kavramları yürürlüktedir. Bununla birlikte,
bir yandan Türkiye'nin kaydettiği gelişmeler, bir yandan da dünyada meydana
gelen değişim ve dönüşümler, devlet yapımızın yeniden gözden geçirilerek
yapılandırılmasını bir ihtiyaç haline getirmiştir.
Yapılacak reformlarla; devletin
adaletin tevzii, asayiş ve güvenliğin temini, eğitim ve sağlık hizmetlerinin
verimli bir şekilde verilebilmesinin sağlanması, kalkınmanın sosyal ve
coğrafi anlamda dengeli bir şekilde devam ettirilmesine yönelik asli fonksiyonlarını
daha etkin yapabilir hale gelmesi sağlanacağı gibi, halkı memnun edecek
açık, adil, kararlı ve verimli bir yönetim biçimi de sağlanmış olacaktır.
Uluslararası ilişkilerde
her alanda yerleşik kural ve kurumlar sorgulanmakta, yeni arayışlar hız
kazanmaktadır. Türkiye de dünya ile birlikte soluk alıp vermek, bu arayışların
içerisinde yer almak ve bulunacak çözümlerin ayrılmaz parçası olmak durumundadır.
Bunun için, siyasi, ekonomik, idari ve adli alanlarda gerekli reformların
ivedilikle gerçekleştirilmesi zorunludur.
Devletin yeniden yapılanması
sürecinde kamu yönetiminin yeniden yapılanması da önem taşımaktadır. Devletin
kurumsal yönetim yapısının reorganizasyonu, personelin verimli çalıştırılması,
denetim etkinliğinin sağlanması, bürokrasi ve kırtasiyeciliğin azaltılması,
saydam devlet yapısının oluşturulması gibi konular, devletin etkin ve verimli
çalışması için gerekli reformlardan sadece birkaçıdır. Bu doğrultuda, gerekli
anayasal-yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılması kaçınılmazdır.
Bu çalışmalar yapılırken;
siyasi partilerin seçim ittifakı yapabilmeleri, yasama ve yargı denetiminin
etkinleştirilmesi, yönetimde istikrar ve etkinliğin sağlanması, Parlamentonun
yeniden seçilmesi şartlarının kolaylaştırılması, bunalım çözücü mekanizmaların
Anayasa'da yer alması, siyasi katılımı artırıcı şartların yaratılması gibi
konular üzerinde özenle durulmalıdır.
Çağdaş olmak isteyen bir
devletin sahip olması zorunlu ve gerekli olan özellikleri saptayarak işe
başlanmalıdır. Öncelikle Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi'ne
dayalı temel hak ve özgürlükler gelecek yüzyılların da temel değerleri
olacaktır.
Çağdaş devletin temel niteliklerini
tanımlayan diğer uluslararası belgeler ise "Avrupa Sosyal Şartı", "Yeni
Bir Avrupa İçin Paris Şartı", "Helsinki Nihai Senedi" ve "Avrupa Güvenliği
İçin İstanbul Şartı"dır. Çağdaş devletin merkezi hükumet ile yerinden yönetim
kuruluşları arasındaki ilişki düzenini belirleyen temel belgeler ise "Avrupa
Yerel Yönetimler Şartı" ile Avrupa Birliği'nin "Maastricht" ve "Amsterdam"
anlaşmalarıdır. Bu belgeler bir anlamda anayasal demokrasinin niteliliklerini
de tanımlamaktadır.
Çağdaş demokrasilerde giderek
önem kazanan katılımcılık ve hukukun üstünlüğüne dayalı hukuk devleti açısından
ülkemizde yapılması gereken pek çok çalışma vardır. Türkiye'de demokratik
katılımcılık henüz yeterli olmaktan uzaktır.
Benzer eksiklikler liberal
ekonomik düzen açısından mevcuttur. Ülkemizde yürürlükte olan ekonomik
rejim serbest piyasa ekonomisidir. Ancak, ekonomik faaliyetin önemli bölümü
hala devletin elindedir.
"İşleyen Devlet ve İşleyen
Demokrasi" arayışının temel amacı, bu noktalarda oluşmaktadır. Çağdaş demokrasinin
öngördüğü şartları yaratamamış olmak, hukuk ve ekonomi alanlarında aksaklıkların
ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu soruna etkili çözümler üretememek
daha büyük sorunların ortaya çıkması ile eş anlamlı olabilecektir.
Bilgi çağına giren ve iletişim
alanında büyük ilerlemeler kaydedilen bir dönemde çağın gereklerinin gerisinde
kalamayız. Bu itibarla, demokrasimizin içeriğini gözden geçirmek ve devletin
sahip olması gereken rol ve niteliklerini yeniden tanımlamak mecburiyetindeyiz.
1999 YILINDA CUMHURBAŞKANI'NIN
ETKİNLİKLERİ
Değerli Basın Mensupları,
Acıları ve sevinçleriyle
1999 yılını geride bırakıyor ve yeni bir binyıla giriyoruz. Yeni bir binyıla
girerken Türkiye'nin hedefleri de umutları da büyüktür.
Son günlerini yaşadığımız
20. Yüzyılda her alanda meydana gelen ilerlemeler, 21. Yüzyılda bizleri
bekleyen kapsamlı dönüşümlerin habercisi olmuştur.
Tüm bu gelişmeler de göstermiştir
ki, 21. Yüzyıl, ülkeler arasında büyük bir rekabetin ve yarışın yaşanacağı
bir yüzyıl olacaktır.
Tüm vatandaşlarına çağdaş
uygarlığın bütün nimetlerini sağlama iddiasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin,
bu yarışta diğer ülkelerden geri kalması hiçbir şekilde düşünülemez.
Gelişmeleri geriden takip
ederek, büyük önder Atatürk'ün gösterdiği hedeflere ulaşamayız. Türkiye,
çağdaş uygarlığa katkıda bulunarak, yolunda yürümeye devam edecektir.
İnanıyorum ki, Türkiye, önüne
koyduğu temel hedeflerine, çağdaş açılımlarını sürdürerek en kısa zamanda
ulaşacaktır. Devlet ve millet olarak bunu başarmak zorundayız.
Değerli Basın Mensupları,
Yıl içinde ülke olarak büyük
acılar yaşadık. Tabii bunun yanı sıra sevindirici gelişmeler de oldu.
17 Ağustos ve 12 Kasım tarihlerinde
meydana gelen iki büyük deprem felaketi, miletimizi derinden etkiledi.
Yaşadığımız acılar ne kadar
büyük olursa olsun, kendimize, devletimize, rejime ve geleceğe olan inancımızı
hiçbir zaman kaybetmemeliyiz.
Çünkü Türkiye'nin önünde
parlak bir gelecek, aydınlık ufuklar vardır.
Değerli Basın Mensupları,
Aşağıda aktarılan bölümden
de görüleceği gibi, 1999 yılı benim için her açıdan yoğun bir yıl olmuştur.
Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı
kurumu anayasal bir kurumdur; aynı zamanda devlet geleneğinde fevkalade
önemli yeri olan bir kurumdur. Devlet geleneğindeki bu yerinden dolayı
da halkımız Cumhurbaşkanlığı'na her zaman itibar göstermiş, güven duymuş,
devletin en üst kurumu olarak her türlü sorununda başvurabileceği bir kurum
olarak görmüştür.
Cumhurbaşkanı olarak göreve
başladığım günden itibaren günümüze kadar geçen 6.5 yıl içerisinde demokrasi,
hukukun üstünlüğü ve anayasal devlet ilkelerine bağlı kalarak; şahsıma
verilmiş bulunan tüm görevleri tam bir tarafsızlık içinde ve azami dikkat
sarf ederek yerine getirdim.
Şunu burada bir kez daha
vurgulamak istiyorum ki, her türlü tartışmanın üzerinde kalmak suretiyle,
"Anayasal Cumhurbaşkanı" olmaya büyük özen gösterdim.
Ülkeye ve topluma faydalı
insanlara her zaman destek verdim, onlara sahip çıktım, daha fazla hizmet
için teşvik ettim ve yönlendirdim. Bu çerçevede, faydalı insanların gönül
gücünü, ekonomik gücünü, sosyal gücünü, kültürel gücünü Türkiye'nin kalkınmasına,
büyümesine kanalize ettiğime inanıyorum.
Her zaman halkla iç içe oldum;
devlet, millet kaynaşmasını sağlamak için çaba gösterdim, halkın arasından
gelen bir insan olarak, onların sorunlarına ve taleplerine sahip çıktım.
Cumhurbaşkanlığında yapılan
her türlü işlemde, gerçekleştirilen her türlü faaliyette; devletin ve milletin
bir ortak paydada buluşmasını sağlayan dengeleri titizlikle gözetmeye gayret
ettim.
Türkiye Cumhuriyeti'nin,
Türk milletinin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı olarak, bütün vatandaşlarımıza,
TBMM'de temsil edilsin veya edilmesin tüm siyasi partilere, sivil toplum
örgütlerine eşit uzaklıkta oldum ve hiçbir ayırım yapmadan onlarla görüştüm.
DEVLETİN İŞLEYİŞİ
Cumhurbaşkanı olarak, yasama,
yürütme ve yargının, kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun olarak ahenk içerisinde
çalışmalarını sağlamak, böylece, devletimizin, hizmetinde bulunduğu halkımızı
hoşnut edecek şekilde işlemesini gerçekleştirmek için gayretlerimi 1999
yılı içerisinde de sürdürdüm.
Onayıma sunulan her türlü
kanun, kanun hükmünde kararname, bakanlar kurulu kararı, atamalar ve diğer
işlemlerin en kısa süre içerisinde incelenmesi tamamlanarak gereği yapılmış,
devlet işlerinin birtakım şekli engellerle dahi aksamadan tam bir düzen
içerisinde yürütülmesi sağlanmıştır.
1 Ocak 1999 tarihinden 25
Aralık 1999 tarihine kadar geçen süre içerisinde Cumhurbaşkanlığı'na intikal
eden 106 adet kanun, 14 kanun hükmünde kararname, 1485 bakanlar kurulu
kararı, 46 bakanlar kurulu ataması ve 247 tezkerenin tamamı, 1203 müşterek
atamanın ise, 1160'ı büyük bir titizlikle incelenerek tarafımdan onaylanmıştır.
Aynı dönem içerisinde 4453
sayılı Bazı Suç ve Cezalarına İlişkin Kanun ile 1 adet bakanlar kurulu
kararı ve 34 adet müşterek atama kararnamesini iade ettim.
Tüm bu işlemlerle ilgili
olarak yapılan incelemelerde rastlanan hukuki sakıncalar, kararnameyi sevk
makamıyla konuşularak giderilmiş, dolayısıyla, devletin işleyişini aksatmayacak
şekilde bir uyum sağlanagelmiştir.
1999 yılı içerisinde 11 üniversite
rektörünü atayarak, Anayasa Mahkemesi'ne 2, Danıştay Başkanlığı'na 1, askeri
yargı organlarına 6 ve Yüksek Öğretim Kurulu'na 7 üye seçimi yaptım.
Aynı süre içerisinde, ilgili
düzenleme çerçevesinde, 21 adet af kararını imzaladım.
Değerli Basın Mensupları,
1999 yılında da ülkenin her
köşesinin ve her kişisinin Cumhurbaşkanı olarak görevimi yerine getirmeyi
sürdürdüm.
1 Ocak - 25 Aralık 1999 tarihleri
arasında, 23 defa TBMM Başkanı ile, 53 defa Başbakan ile, 1 defa Başbakan
Vekili ile, 37 defa Genelkurmay Başkanı ile görüştüm, 11 defa Milli Güvenlik
Kurulu'na başkanlık yaptım, 2 kez de Yüksek Askeri Şura üyelerini kabul
ettim.
Siyasi partiler, demokrasimizin
vazgeçilmez bir unsurudur. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilsin
veya edilmesin, tüm siyasi parti liderleriyle 1999 yılı içerisinde 24 görüşme
yaptım.
Sivil toplum örgütlerinin
yöneticileri ile görüşmelerimi 1999 yılı içerisinde de sürdürdüm ve Türkiye'nin
temel meseleleri ve menfaatleri konusunda toplumda demokratik bir mutabakatın
oluşması için çaba gösterdim.
1 Ocak-25 Aralık 1999 tarihleri
arasında geçen zaman zarfında, her kesimden 17 bin 478 vatandaşımızı kabul
ettim.
Yerli-yabancı basın mensupları,
ajans ve dergilerle toplam 151 mülakat ve televizyon çekimine katıldım.
1999 yılı içerisinde halkın
ve bazı kurum ve kuruluşların şikayet ve talepleriyle de yakından ilgilendim.
Bunların Cumhurbaşkanlığı tarafından gerekli yerlere intikali büyük bir
titizlik içerisinde sağlanmıştır.
1 Ocak - 25 Aralık 1999 tarihleri
arasında Cumhurbaşkanlığı'na, 14 bin 455'i kişisel, 4 bin 517 adedi muhtelif
kurum ve kuruluşlardan olmak üzere toplam 18 bin 972 müracaat yapılmıştır.
Bunların tamamı gerekli inceleme ve değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
Kişisel müracaatların yüzde
47'si genel idare, köy altyapıları gibi kamu hizmetleri, yüzde 22'si iş
ve yardım talepleri, yüzde 10'u eğitim-sağlık hizmetleri, yüzde 14'ü tayin,
nakil, özlük hakları, sosyal güvenlik, yüzde 2'si adalet hizmetlerine ilişkin
talepleri, yüzde 5'i de çeşitli konularda tepki, görüş bildirme ve ihbar
gibi konuları kapsamaktadır.
Bu kapsamda, yıl içerisinde,
116 açılış ve 19 temel atma törenine katıldım. Bunların pek çoğu Türk insanının
yaratıcı gücünü ortaya koyan, ülkenin gelişme sürecini yansıtan hepsi birbirinden
güzel tesislerdir.
1999 yılı içerisinde katıldığım
toplantılarda 405 konuşma yaptım.
Ayrıca, yıl içerisinde, Anıtkabir'i
ziyaret, resmi bayram törenleri, askeri birlikleri ziyaret, anma törenleri,
kurum ve kuruluş ziyaretleri, ödül dağıtım törenleri, diploma törenleri
ve cenaze törenleri olmak üzere toplam 231 önemli etkinlik ile 58 sosyal
etkinliğe katıldım.
9 Kasım 1999'da düzenlenen
bir törenle Klasik Türk Müziği alanında Nevzat Atlığ'a, tiyatro Yazarı
Turgut Özakman'a ve Orkestra Şefi Rengim Gökmen'e Cumhurbaşkanlığı Kültür
ve Sanat Büyük Ödülleri tarafımdan tevdi edilmiştir.
Ayrıca, 23 Aralık 1999'da
eğitim ve sağlık hizmetlerine katkıda bulunan değerli hayırseverlerimize
yine Çankaya Köşkü'nde düzenlenen bir törenle plaket verdim ve kendilerine
devletim ve milletim adına şükranlarımı ifade ettim.
Bunların dışında, yıl içerisinde
Çankaya Köşkü'nde düzenlenen törenlerle, ülkemize resmi ziyarette bulunan;
Hırvatistan Cumhurbaşkanı Sayın Franjo Tudjman'a, Gürcistan Cumhurbaşkanı
Sayın Eduard Shevardnadze'ye ve Romanya Cumhurbaşkanı Sayın Emil Constantinescu'ya
Devlet Nişanı, Romanya Genelkurmay Başkanı'na "Türk Silahlı Kuvvetleri
Şeref Nişanı", ABD Başkanı Sayın William Jefferson Clinton ile Finlandiya
Cumhurbaşkanı Sayın Martti Ahtisaari'ye de Devlet Şeref Madalyası tevcih
ettim.
2 Şubat 1999 ve 12 Ekim 1999'da
enerji konulu iki toplantıya, 5 Şubat 1999'da 1999 yılındaki önemli olaylarla
ilgili toplantıya, 10 Mart 1999'da da Turizm Toplantısına başkanlık ettim.
Bu toplantılarda; enerji ve turizm alanlarında yürütülen hazırlıklar ve
çalışmaların son durumu gözden geçirilmiştir.
Cumhurbaşkanı olarak, Türkiye'nin
dış ilişki ve sorunları kadar, dış dünyadaki imajını da yakından izlemeye
ve bu konularda üzerime düşenleri titizlikle yapmaya gayret gösterdim.
Bu çerçevede; 1999 yılı içerisinde;
28 uluslararası toplantıya katıldım.
1999 yılı içerisinde Türkiye'ye
resmi ziyarette bulunan; Hırvatistan Cumhurbaşkanı Sayın Franjo Tudjman,
Gürcistan Cumhurbaşkanı Sayın Eduard Shevardnadze, Litvanya Cumhurbaşkanı
Sayın Valdas Adamkus, Filistin Devlet Başkanı Sayın Yasser Arafat, Avustralya
Genel Valisi Sayın William Deane, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sayın Askar
Akaev, Romanya Cumhurbaşkanı Sayın Emil Constantinescu, Bangladeş Cumhurbaşkanı
Sayın Shahabuddin Ahmed, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyev,
ABD Başkanı Sayın William Jefferson Clinton, Finlandiya Cumhurbaşkanı Sayın
Martti Ahtisaari'ye ev sahipliği yaptım.
1999 yılında yurtiçinde ve
dışında 499 yabancı devlet adamı ile görüştüm, 65 ülkenin büyükelçisini
kabul ettim.
TERÖR, İRTİCA, ORGANİZE
SUÇLAR
VE İRTİCA İLE MÜCADELE
Ülkede iç barışın, huzurun,
sükunun, dirlik ve düzenliğin korunması, devletin bütün kurumları ile birlikte
en önemli görevi olarak mütalaa edilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin;
ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü, üniter vasfını, anayasal, demokratik,
parlamenter düzenini ortadan kaldırmayı amaçlayan terör hareketine karşı
devletin, dünyada başka hiçbir ülkede görülmediği kadar demokrasi ve hukukun
üstünlüğü içerisinde kalarak sürdürdüğü mücadelede önemli neticeler sağlanmış
bulunmaktadır. Bu çerçevede halen ülkenin her köşesinde kanun ve nizam
hakimiyeti tesis edilmiş ve terör örgütü dağılma ve silahlı mücadeleyi
büyük ölçüde bırakma noktasına getirilmiş bulunmaktadır.
Türkiye, 15 yıldır maruz
bulunduğu terör tehdidine karşı sınırlarını, topraklarını, vatandaşlarını,
milli birlik ve bütünlüğünü koruma başarısını göstermiştir. Ancak bunun
bir de bilançosu ortaya çıkmıştır. Terör faaliyetlerinin başladığı 15 Ağustos
1984'ten Aralık 1999 başına kadar olan devrede, Türkiye genelinde meydana
gelen 35 bin 422 olayda:
- Güvenlik güçlerimiz 5 bin
882 şehit ve 11 bin 839 yaralı vermiştir.
- Sivil halkın uğradığı saldırılar
sonucu 5 bin 424 vatandaş şehit olmuş, 6 bin 121 vatandaş yaralanmıştır.
- Teröristlere verdirilen
toplam zayiat ise 37 bin 598'dir. Bunların 25 bin 139'u ölü, 849'u yaralı,
9 bin 168'i sağ ele geçirilmiş, 2 bin 442'si teslim olmuştur.
1999 yılı rakamlarına baktığımızda
ise, yurtiçi operasyonlarda 898 terörist ölmüş, buna karşın 219 güvenlik
görevlisi ve 118 vatandaşımız şehit olmuştur.
Türkiye, kaynağı ve amacı
ne olursa olsun terörizmin her çeşidini şiddetle kınamakta olup, terörizmle
mücadele alanında uluslararası işbirliğinin başlıca taraftarı ve teşvikçisi
konumundadır. Buna karşın, Türkiye'nin mücadele etmekte olduğu teröre,
aralarında komşu ve müttefiklerimizin de dahil olduğu bir kısım ülke ve
kuruluşlarca, hoşgörü hudutlarını aşan ölçüde yardım ve desteğin sürdürülmekte
olması öteden beri Türkiye'nin tepkilerine neden olmuştur. Gerek bu durum,
gerekse 36 binden fazla vatandaşımızın terörde kaybedilmiş olması milletimizin
ve devletin sabrının taşmasına neden olmuş ve Türkiye terörün dış bağlantılarının
kesilmesi doğrultusunda bir strateji uygulamaya başlamıştır. Bu konudaki
girişimler özellikle komşu ülkeler nezdinde kararlılıkla sürdürülmektedir.
Bu sayede teröre verilen desteğin giderek azalmakta olması cesaret vericidir.
Dünyadaki herhangi bir ülkenin veya kuruluşun teröre destek vermesinin,
sadece Türkiye'nin meselesi olmadığını uygar dünyaya anlatmaya çalışıyoruz.
Türkiye'de iç barışın ana
şartı, terörün sona ermesidir. Bu bakımdan, Ağustos 1999'da çıkarılan Pişmanlık
Yasası'nın, terör unsurlarına silahlarını bırakarak devlete sığınmaları
konusunda, istifade edilmesinde tüm toplumumuz açısından yararlar sağlayacak
bir fırsat yarattığını düşünüyorum. Hayatını kaybeden teröristlerin büyük
kısmı, bizim gençlerimiz, bizim çocuklarımızdır. Yanlış yola yönlendirilmişlerdir
ve bu yolun sonu olmadığı görülmüştür.
Terör faaliyetlerinin tamamen
sona erdirilmesinin, hem bölgenin normal şartlar altında idare edilebilir
hale gelmesini sağlayacağı, hem de teröre maruz kalan bölgelerde Hükumet
tarafından halen uygulanmakta olan sosyo-ekonomik iyileştirmelere yeni
bir hız ve muhteva kazandıracağı açıktır.
Organize suçlar, bugün pek
çok ülkenin sorunu haline gelmiştir. Ülkemizde de devlet, kamuoyunu haklı
olarak meşgul eden bu tür olaylara karşı mücadele içindedir.
Türk halkının geçmişte yaygın
bir uyuşturucu bağımlılığı sorunu olmamıştır. Bununla birlikte uyuşturucu
konusunda Türkiye'yi bir transit ülke haline getirmek isteyen gayretler
mevcuttur.
Organize suçlar, uyuşturucu
ile mücadele ve silah kaçakçılığı gibi küresel nitelik taşıyan sorunlara
karşı mücadelenin de küresel boyutta yürütülmesi gerekmektedir.
Cumhuriyetin temel niteliklerinden
olan laikliğe karşı beliren bazı tezahürler, irtica tehlikesi ile ilgili
kaygılar yaratmıştır. Devlet, her tehdidi olduğu gibi, irtica tehdidini
de önlemek mecburiyetindedir. Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan laiklik,
iç barışın korunmasının da en önemli şartıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
laik Cumhuriyet olarak kalma azim ve kararlılığındadır. Türkiye'de toplum
laikliğe ve çağdaşlığa ters düşen akım ve hareketlere karşı hassas ve Cumhuriyeti
ayakta tutmaya kararlı bulunmaktadır.
Demokrasi ve laiklik, Türkiye'de
birbirlerinden ayrı düşünülemeyecek iki kavramdır. Laik hukuk düzeni, devletin
tüm inanç, fikir, dil, din ve mezheplere karşı eşit mesafede ve tarafsız
durmasını sağlamakta, aynı zamanda kadın-erkek eşitliğini güvence altına
almaktadır.
Türkiye, teokratik bir devlet
değildir. Laik bir devlettir. Türkiye'de laisizim, dinsizlik anlamında
kullanılamaz. Laik olan devlettir. Kişi inaçlarında serbesttir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde
yapılması gereken husus; demokratik, laik, hukukun üstünlüğüne dayalı Cumhuriyet'in
etrafında toplanmaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin anayasal niteliklerinden
olan ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlük, ancak bu yolla sağlanabilir.
Cumhuriyeti, demokrasiyi, laikliği benimsemeyi ve savunmayı başaramazsak,
bundan hem devlet, hem din, hem de ülke zarar görür.
TRAFİK
Trafik sorunu ülkemizde kalkınmış
ülkelere göre çok daha ciddi boyutlarda ortaya çıkmaktadır. Taşımacılıkta
karayoluna ağırlık verilmesi, ekonomi, sanayi, ticaret ve turizmdeki hareketlenmeler
bu sorunu daha da büyütmüştür. Sorunun çözümü ve karayolu güvenliğinin
sağlanması amacıyla çeşitli çalışmalar yapılmışsa da, bunlar yeterli olmamıştır.
Zira ülkemizde meydana gelen trafik kazaları her yıl ortalama bir ilçe
nüfusu kadar insan kaybına neden olmaktadır.
RADYO-TELEVİZYON YAYINLARI
Halen Türkiye genelinde ulusal,
bölgesel ve yerel mahiyette 1199 özel radyo ve 261 televizyon kanalı yayın
yapmaktadır. Özel radyo yayınlarının yüzde 23.2'sinin, özel televizyon
yayınlarının yüzde 26.4'ünün ideolojik maksatlı olduğunun tespit edilmesi,
ülkemizde hür ve serbest yayın hakkının suiistimal edildiğine dair üzücü
bir örnek oluşturmaktadır.
TRT radyo ve televizyon yayınlarının
bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde dinlenme/izlenme durumunda
coğrafi ve teknik nedenlerle aksamalar olmaktadır. Bu aksamaların başlıca
sebepleri, enerji sistemindeki kesintiler ile TRT ve özel televizyon emisyon
noktalarının büyük çoğunluğunun farklı yönlerde olması, dolayısıyla sadece
antenlerin çevrili olduğu yöndeki yayınların izlenebilme imkanının bulunmasıdır.
Enerjinin kesintisiz ve istikrarlı olarak iletilmesinde yapılan yatırımlar
ve alınan önlemler sonucunda sorun büyük ölçüde çözümlenmiş bulunmaktadır.
SAVUNMA GÜCÜ VE SAVUNMA
SANAYİİ
Savunma siyasetimizin dayandığı
temel düşünce, dünyada mevcut jeostratejik ortam içinde Silahlı Kuvvetlerimizin,
yurdumuza yönelik iç ve dış tehditleri caydıracak, emniyetle savunacak
ve milli çıkarlarımızı koruyacak modern güç ve kudrette idame edilmesini
sağlamaktır.
Türkiye, Büyük Atatürk'ün
"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" temel kavramından hareketle, barış ve istikrarın
çevresine yayılmasında doğrudan etkin bir rol oynamaktadır. Nitekim Türk
Silahlı Kuvvetleri bugün bölgedeki barışçı rolüne ilaveten, Bosna-Hersek
ve Kosova dahil çeşitli uluslararası barışı koruma ve insani yardım görevlerinde
küresel barış ve istikrara başarılı katkılarda bulunmaktadır.
Güçlü demokrasi, güçlü ekonomi
ve güçlü savunma "altın üçgeni" ilkesi içinde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin;
21. Yüzyılın jeostratejik ortamının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde
en yüksek hazırlık seviyesine sahip olması hayati önemi haizdir.
Dünyada mevcut belirsizlik
ortamı, caydırıcı bir savunma gücünün elde tutulmasını gerektirdiği cihetle,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülke güvenliği açısından, son yıllarda genel
bütçesinin ortalama yüzde 10'unu savunmaya tahsiste basiretli davranmıştır.
ENFLASYON
Ülkemizde enflasyon 1970'li
yılların sonlarına doğru hızlanmış, 1983 yılından sonra dalgalı seyrederek
süreklilik kazanmış, bu olgu Türkiye ekonomisi için yapısal bir sorun haline
gelmiştir.
Enflasyonun artış eğilimini
koruması, kendi kendini besleyen bir enflasyon sürecine yol açmıştır. Bu
durum, kamuoyunun tasarruf, tüketim ve yatırım kararlarında, ekonominin
bütünü açısından sağlıklı olmayan gelişmelere sebep olmaktadır.
Yıllar itibariyle incelendiğinde,
1998 yılına kadar enflasyonun sürekliliğini koruduğu, 1998 ile 1999 yılının
başında TEFE ve TÜFE'de önemli düşüşler olduğu görülmektedir. Fiyatlar,
1999 Nisan ayından itibaren duraksamaya ve Temmuz ayından sonra artmaya
başlamıştır.
Türkiye'de enflasyon, gelişmekte
olan ülkeler ortalamasının çok üzerindedir.
Türkiye ekonomisinde, iç
ve dış talep unsurlarındaki artışlar, fiyatların genel seviyesi üzerinde
baskı yaratmaktadır.
1998 yılının ikinci, üçüncü
ve dördüncü üç aylık döneminde Milli Gelirin büyüme hızı giderek yavaşlamıştır.
1999 yılının ilk 9 ayında
Milli Gelir yüzde 6.1 oranında azalmıştır. Ekonomideki daralma fiyatlara
yansımış ve TEFE artışı yılın ilk yarısında yüzde 50 civarına inmiştir.
Başta uluslararası petrol piyasalarında ortaya çıkan artışlara bağlı olarak
kamu kesimi fiyatlarında yapılan artışlar, yılın sonuna doğru fiyatların
yukarı doğru yönlenmesine sebep olmuştur.
2000 yılında Toptan Eşya
Fiyatları Endeksi 12 aylık artış hızının yüzde 20, yıllık ortalamalara
göre artış hızının ise yüzde 38.5 seviyesinde gerçekleşmesi öngörülmüştür.
ÖDEMELER DENGESİ
1998 Ocak - Ağustos döneminde
962 milyon dolar açık veren cari işlemler dengesi, 1999 yılının aynı döneminde
58 milyon dolar fazla vermiş olup, yıl sonunda 1 milyar dolar açık vereceği
tahmin edilmektedir.
1999 yılı Ocak- Ağustos döneminde
rezerv hariç sermaye hareketleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 17
artarak 4.6 milyar dolar net girişle sonuçlanmıştır.
1998 yılında 573 milyon dolar
olan net yabancı sermaye girişinin (doğrudan yatırımlar) 1999 yılı sonunda
da aynı seviyelerde olacağı tahmin edilmektedir. 2000 yılı için öngörülen
2.8 milyar dolar seviyesine ulaşabilmesi, özellikle enerji ve iletişim
alanlarındaki özelleştirmelerin gerçekleşmesine bağlı olacaktır.
1999 yılının Ocak-Ağustos
döneminde, portföy yatırımlarında 2.5 milyar dolar net giriş olmuştur.
1998 yılında 6.4 milyar dolar net çıkış olan portföy yatırımlarında, 1999
yılında 3.6 milyar dolar net giriş beklenmektedir. 2000 yılı sonunda ise
portföy yatırımlarında 4.3 milyar dolar net giriş olacağı tahmin edilmektedir.
1999 yılı Ocak-Ağustos döneminde
kısa vadeli sermaye hareketleri yüzde 31 azalarak 2.1 milyar dolar net
girişle sonuçlanmıştır.
1998 yılının ilk 8 ayında
3.5 milyar dolar olan rezerv artışı, 1999 yılının aynı döneminde yüzde
46 oranında artışla, 5.2 milyar dolara yükselmiştir. Yılın tamamında 4.3
milyar dolar rezerv artışı olacağı tahmin edilmektedir.
2000 yılı programının gelir-gider
hedefleri ulaşılabilir sınırlar içinde bulunmaktadır. İhracat, ithalat,
turizm ve işçi gelirleri için 1998 yılında ulaşılan seviyeler hedef alınmıştır.
2000 yılı ödemeler dengesinin
sermaye hareketlerinde öngörülen 7.6 milyar dolar net artışla, 4.8 milyar
dolar olarak belirlenen rezerv artışı hedefi, önemli ölçüde dış kaynak
girişini gerektirmektedir.
1999 yılında dış borç servisinin
ihracata oranının yüzde 68, döviz gelirlerine oranının ise yüzde 35 civarında
olacağı tahmin edilmektedir. 2000 yılında ise dış borç servisinin ihracata
oranının yüzde 75, döviz gelirlerine oranının yüzde 38 olması beklenmektedir.
GELİR DAĞILIMI
Türkiye, bugüne kadar ulusal
gelirini artırmakla birlikte gelirin toplumun çeşitli kesimleri arasındaki
dağılımında aynı başarıyı gösterememiştir. Gelir dağılımının bozuk bir
yapı göstermesi, sosyo-ekonomik alanda ciddi çarpıklıkların ortaya çıkmasına
yol açmaktadır.
Hane halkı verileri incelendiğinde,
Türkiye genelinde gelir dağılımı dönemsel olarak bozuktur ve dönemler arasında
incelendiğinde ise giderek daha da bozulmaktadır.
Gelir dağılımındaki bozulmanın
temel nedeni, özellikle son 20 yıllık dönemde enflasyonun süreklilik kazanarak
kronik hale gelmesidir. Öte yandan açık ve gizli işsizliğin ciddi boyutlara
ulaşması, hızlı ve kontrolsüz kentleşmenin yarattığı kentsel rantlar, ekonomide
kayıtdışılığın yaygınlaşması, vergi düzenindeki aksaklıklar, ekonomide
liberalleşmeye yönelirken, serbest piyasa düzeni kurallarının yerli yerine
oturtulmaması vb. faktörler de gelir dağılımındaki bozulmanın temelinde
yatan diğer önemli unsurları teşkil etmektedir.
Türkiye'de gelir dağılımı
sadece farklı gelir katmanları ve üretim faktörleri arasında değil, benzer
şekilde bölgeler arasında da ciddi farklılıklar göstermektedir.
Türkiye'de gerek gelir katmanları,
gerek bölgeler, gerekse üretim faktörleri arasındaki gelir dağılımı bozuktur.
Ayrıca ülke genelinde, gözardı edilemeyecek büyüklükte bir yoksul kesimin
varolduğu bilenen bir gerçektir.
Ülkede yıllardır kronikleşen
enflasyon ve bir ölçüde buna bağlı olarak yaygınlaşan kayıtdışı ekonomi,
gelir dağılımındaki dengesizlikleri daha da artırmaktadır. Bu bakımdan
makroekonomik istikrar içinde hayat pahalılığının üstesinden gelmek; ekonominin
her aktif sektörünü kayıtlı düzen içine almak; her türlü gelire ulaşan,
yaygın, kaçağa izin vermeyen, kesimler arasında adil olan bir vergi rejimini
tesis etmek; kurumsal olarak, yoksul kesimlerin sıkıntısını gidermeye yönelik
politikalar oluşturmak; hızlı kentleşmenin neden olduğu kentsel rantları
ortadan kaldıracak mekanizmalar geliştirmek gelir dağılımındaki bozuklukları
gidermeye yönelik temel yaklaşımlar olarak görülmektedir.
YATIRIMLAR
Toplam kamu yatırımlarının
GSMH içindeki payı 1994-1995 yıllarında yüzde 3'e kadar inmiş olup, son
yıllarda yüzde 6 civarında seyretmektedir. 2000 yılı için öngörülen pay
ise yaklaşık yüzde 7'dir.
1999 yılı Yatırım Programında
5.458 projeye 3.9 katrilyon lira ödenek tahsis edilmiştir. Yıl sonu itibariyle
gerçekleşme tahmini içinde, ulaştırma-haberleşme sektörü yüzde 36, enerji
yüzde 12.5, eğitim yüzde 11.4 hizmetler yüzde 20 ve tarım yüzde 8.5 pay
almıştır. Eğitim sektörünün toplam yatırım harcamaları içindeki payında
son yıllarda görülen artış eğilimi 1999 yılında da devam etmiştir. Böylece,
1999 yılı kamu yatırım harcamaları daha çok ekonomik ve sosyal altyapıyı
geliştirme yönünde yapılmıştır.
2000 yılında toplam kamu
yatırımlarının yüzde 31.4'ü ulaştırma sektörüne, yüzde 15.3'ü enerji sektörüne,
yüzde 12.5'i eğitim sektörüne, yüzde 8.4'ü de tarım sektörüne tahsis edilmiştir.
Teşvik belgesine bağlanan
yatırımlar içinde komple yeni yatırımlarda azalma, tevsi yatırımlarında
artma eğilimi gözlenmektedir.
KAMU FİNANSMAN DENGESİ
1999 yılında toplam kamu
gelirlerinin yüzde 50 oranında artacağı ve GSMH içindeki payının bir önceki
yılın 1.2 puan altında, yüzde 24.1 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.
Kamu gelirlerinin yüzde 85'ini
oluşturan vergi gelirlerindeki artışın yüzde 55 dolayında olacağı tahmin
edilmektedir.
2000 yılında toplam kamu
gelirlerinin GSMH içindeki payının 6.1 puan artarak yüzde 30.2 'ye yükselmesi
hedef alınmıştır. Kamu gelirlerindeki bu artış, esas olarak özelleştirmeden
sağlanacak vergi dışı gelirler ile ilave vergilerden kaynaklanmaktadır.
2000 yılında toplam kamu
harcamalarının GSMH içindeki payı yüzde 42 civarına yükselecektir. Bu yükselmede,
2000 yılı Konsolide Bütçe faiz ödemelerinin GSMH'ya oranının 4 puan artışla
yüzde 17 seviyesine çıkacak olması etkili olmaktadır. Deprem 2000 yılı
kamu harcamalarını artıracaktır.
1999 yılında kamu yatırım
harcamalarının GSMH'ya oranı yüzde 6.3, 2000 yılında ise yüzde 7 civarında
olacaktır.
1999 yılında kamu kesimi
borçlanma gereğinin (KKBG) GSMH'ya oranının yüzde 14.3 seviyesinde gerçekleşmesi
beklenmektedir.
2000 yılında KKBG'nin GSMH'ye
oranının 1999 yılına göre 2.2 puan gerileyerek yüzde 12.1 olması hedeflenmiştir.
2000 yılında 47 katrilyon
lira olarak öngörülen Konsolide Bütçe harcamalarının GSMH'ya oranı yaklaşık
yüzde 38'dir. Toplam ödemelerin yüzde 21.3'ü personel, yüzde 45'i faiz
yüzde 5'i yatırım harcamalarına ayrılmıştır.
2000 Yılı Yatırım Programında
toplam kamu yatırımları için yapılan tekliflerin yüzde 25'i karşılanabilmiştir.
Konsolide Bütçe için yapılan yatırım tekliflerinin ise yüzde 15'i karşılanabilmiştir.
Bu oranlar kamu kesiminin ihtiyacını, talebini ve karşılanma imkanını ortaya
koymaktadır.
2000 yılında Kamu yatırımlarından
en büyük payı, yüzde 31.4 ile ulaştırma sektörü almıştır. Bu sektörü, yüzde
15.3 ile enerji, yüzde 12.5 ile eğitim, yüzde 8.4 ile tarım sektörü takip
etmektedir. Sağlık sektörünün payı yüzde 4.5'tir.
SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ
Sosyal sigorta kurumlarımızın
yıllık gelirleri, giderlerini karşılayamamaktadır. 1992 yılında yüzde 0.5
olan sosyal güvenlik sistemi açığının GSMH'ya oranı 1997 yılında yüzde
2.6'ya 1998 yılında da yüzde 2.7'ye çıkmıştır. Söz konusu açığın 1999 yılında
yüzde 3.3 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmiştir. Geliştirilen bir aktüeryal
model çerçevesinde yapılan projeksiyonda, mevcut sistemin devamı halinde,
sistemin açığının 2010 yılında GSMH'nın yüzde 5.3'üne kadar yükseleceği
tahmin edilmiştir.
Türkiye'de sosyal güvenlik
sistemi, işlevini tam olarak yerine getirememekte; yüksek maliyetine rağmen
tarafların hiçbirini memnun etmemektedir. Bu nedenle toplumun farklı kesimlerince
kabul edilebilir, acil ve kapsamlı bir sosyal güvenlik reformu yapılması
ihtiyacı vardır.
ÖZELLEŞTİRME
Özelleştirme programının
temel amacı, dünya piyasalarına entegre olma, AB'ye tam üyelik hedefi ve
Gümrük Birliği'ne uyum sürecinde, ekonomide verimliliğin ve maliyet yapısının
rekabet edebilir seviyelere getirilmesi ve serbest piyasa koşullarının
sağlanmasıdır. Böylece, devletin işletmecilikten vazgeçmesiyle özel kesime
daha geniş bir faaliyet alanı kalacağından, girişim özgürlüğüne, ekonomik
hayata katılma ve demokrasinin geliştirilmesine katkıda bulunulacaktır.
Özelleştirme uygulamalarının
başlangıcından itibaren 1997 yılı sonuna kadar 3.6 milyar dolar tutarında
özelleştirme işlemi gerçekleştirilmiştir. 1998 yılında yapılan özelleştirme
işlemleri tutarı da ilave edildiğinde toplam özelleştirme geliri 4.6 milyar
dolara ulaşmakta olup, bu tutarın yaklaşık 4.1 milyar dolarlık kısmı nakden
tahsil edilmiştir. GSM lisans satışlarından elde edilen 1 milyar dolar
gelir de dahil edildiğinde, toplam özelleştirme işlemlerinden sağlanan
kaynaklar 5.6 milyar dolara, nakit girişleri ise 5.1 milyar dolara ulaşmıştır.
2000 yılında 24 kuruluş ve
bunların iştirakleri özelleştirme programına alınmıştır. Bunlardan toplam
5.3 milyar dolarlık bir hasılat beklenmektedir.
EĞİTİM
1998-1999 öğretim yılında
sekiz yıllık ilköğretim uygulamasının geliştirilmesi ve kalitenin yükseltilmesi
için;
1999 yılı sonuna kadar, ilköğretim
okullarında 343 okulda 6.489 dersliğin hizmete alınması planlanmaktadır.
Ağustos sonu itibariyle 161 yeni ilköğretim okulu açılmıştır. Ayrıca İMKB'ce
finanse edilen 48 okulun da donatımlarının yapılarak hizmete alınması için
çalışmalar devam etmektedir.
5.644 merkezi ilköğretim
okuluna, 23.038 ilköğretim okulundan 636.199 öğrenci taşınmaktadır.
Her tür düzeydeki eğitim
öğretim kurumlarında temel bilgisayar eğitimi ve bilgisayar destekli eğitimin
teknolojideki gelişmelere paralel olarak yaygınlaştırılması, işletim personelinin
yetiştirilmesi ve bilgisayar laboratuvarı bulunmayan okullara laboratuvar
kurulmasına yönelik çalışmalara devam edilmelidir.
Deprem bölgesindeki okullarımızın
ihtiyaçları (Bina onarımları, öğretmen) bir an önce karşılanarak eğitim
ve öğretime başlanmalıdır.
21. Yüzyılda eğitimin önemli
sorunlarından birisi de öğretmen açığıdır.
İstanbul, Ankara, İzmir,
Adana, Gaziantep, Bursa, Diyarbakır, Konya, Samsun ve Trabzon illerinin
yıllık nüfus artış ve göç durumu dikkate alınarak bu illerde okul yapımına
hız verilmelidir.
Ortaöğretimde yüzde 65 meslek,
yüzde 35 genel eğitim oranını Türkiye mutlaka yakalamalıdır.
2000'Lİ YILLARIN EĞİTİM
HEDEFLERİ
Eğitimin temel amacı; kişilerin
ilgi, istek ve yetenekleri de dikkate alınarak, düşünme, algılama, araştırma
ve problem çözme yeteneği ve kişisel sorumluluk duygusu gelişmiş, yeni
fikirlere açık, kültürel değerleri benimsemiş, demokratik tavırlar gösterebilen
ve beceri düzeyi yüksek insangücünün yetiştirilmesini sağlamaktır.
Öğretmen gereksinmesinin
karşılanmasına bağlı olarak, 2005 - 2006 öğretim yılında okulöncesi eğitiminde
yüzde 100 okullaşma oranına ulaşılması ve bunun sürdürülmesi;
Okulöncesi eğitimin yaygınlaştırılmasında
ve kamu kaynaklarının dağıtımında bu düzeydeki okullaşma oranı en düşük
yerleşim birimleri ile hızlı nüfus artışı gözlenen büyük şehirlere ve sanayi
bölgelerine öncelik ve ağırlık verilmesi;
Her ilköğretim okulunda en
az bir anasınıfı açılmak suretiyle yatırım kaynağında tasarruf sağlanması;
21. Yüzyıl Türkiyesinin hedefleri
olmalıdır.
Ülkemizde ilköğretimde tam
okullaşmanın gerçekleştirilmesine ve ortaöğretimde altyapının tamamlanmasına
bağlı olarak zorunlu eğitim süresinin 2005-2006 öğretim yılına kadar 12
yıla çıkartılması ve 2010-2011 öğretim yılında 12 yıllık zorunlu eğitimde
tam okullaşmanın sağlanması,
Bu öğretim kademesinde de
2005 - 2006 öğretim yılından başlanarak 2010 - 2011 öğretim yılına kadar
bir dersliğe düşen öğrenci sayısının 30 ve hatta 24'e indirilmesi,
Bilgisayar destekli eğitimin
yaygınlaştırılması, teknolojik eğitim olanaklarından yararlanılması hedeflerine
ulaşmak için gereken tüm çabalar gösterilmelidir.
YÜKSEKÖĞRETİM
Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaşlaşma
projesinin başta gelen başarılarından biri de, üniversite eğitimini yurt
sathına yaymak olmuştur.
21. Yüzyıla girerken Türkiye'nin
en önemli projesi, "Çağdaş Cumhuriyet Üniversitesi Projesi"dir. Türkiye
bu büyük projeyi, tüm yönleriyle geliştirmeyi sürdürecektir. Çünkü Türkiye
uygarlık yarışındaki iddiasını üniversiteleri ile kanıtlayacaktır.
1773 yılında kurulan Mühendishane'i
Berri-i Hümayun ile başlayan Türk Yüksek Öğretimi 1923 - 1924 öğretim yılından
1998 - 1999 eğitim yılına kadar geçen Cumhuriyet döneminde:
Üniversite sayısını 1 den
72 ye,
Öğrenci sayısını 2.914 ten
1.374.457'ye,
Öğretim elemanı sayısını
307 den 59.170'e,
Yıllık mezun sayısını 321
den 188.037'ye
yükseltmiş olup; öğrenci
sayısında 471, yıllık mezun sayısında 586, öğretim elemanı sayısında 193
katlık artışlar gerçekleştirmiş ve yükseköğretim İstanbul'dan Anadolu'nun
en ücra köşelerine kadar yayılmıştır.
Üniversiteler Türkiye'nin
21. asra girerken elindeki en büyük projedir.
SAĞLIK
Ülkemizde mevcut sağlık hizmetleri,
yetmişaltı yıllık Cumhuriyet tarihimizde gösterdiği büyük ilerlemelere
rağmen, halen sorunlar yaşamaktadır. Gerek hizmeti kullanan vatandaşlarımız,
gerek hizmeti sunan kamu ve özel sağlık kuruluşlarımız ve gerekse hizmetin
finansmanını sağlayan kuruluşlarımız; sağlık hizmetlerinden memnun değildir.
Bu memnuniyetsizlik sadece sayılan bu kurumların ve kişilerin sübjektif
tespitleri olmayıp, ülkemizin sağlık göstergelerinde de kendini belli etmektedir.
Ülkemizde, sağlıklı insan
gücünün ve altyapısının yurt düzeyinde dengesiz dağılımı ve özellikle uzman
hekim, hemşire, sağlık memuru ve sağlık teknisyeni açığı devam etmektedir.
Hasta yataklarının yüzde 36'sı, hekimlerin ise yüzde 42'si üç büyük kentimizde
bulunmaktadır. Yatak kapasitesinde kullanım oranı yüzde 59 civarındadır.
İlçe hastanelerinde bu oran yüzde 25'e düşmektedir.
1999 yılı Kasım ayı itibariyle
89.300 civarından hekim sağlık hizmetlerini yürütmektedir. Hastane sayısı
1.208'e yükselmiş olup, yatak başına 570, hekim başına 730 hasta düşmekte
ve on bin nüfusa 25 yatak isabet etmektedir. 400-500 kişiye bir hekim düşen
yerlerimiz olduğu gibi 4000-5000 kişiye bir hekim düşen yerlerimiz de vardır.
Avrupa Birliği ülkelerinde yatak başına hasta sayısı 100-200, hekim başına
hasta sayısı 300-400 civarında olup, on bin nüfusa 36 yatak düşmektedir.
Binde 38 civarında olan bebek ölüm oranı ile ülkemiz, dünyada bu oranın
en yüksek olduğu ülkeler arasında yer almaktadır. Ortalama yaşam süresi
68.8'e yükselmiştir.
Özel sektör yatırımları teşvik
edilmesine rağmen, toplam yatak kapasitesi içinde özel sektörün payı yüzde
6 civarındadır.
SANAYİLEŞME
Cumhuriyet'in kuruluşundan
itibaren sanayileşmeyi kalkınmanın temel unsuru olarak kabul eden ve bu
alanda büyük gayretler sarfeden Türkiye'nin bugün ulaştığı küçümsenemeyecek
gelişmeyi yeterli görmek mümkün değildir.
Tarımsal nüfusun yüzde 40'dan
gelişmiş ülkelerdeki seviyesine indirilmesi sürecinde karşılaşılan ekonomik
ve sosyal problemler ancak hızlı sanayileşme ile çözülecektir. Bu hususu
daima göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
Yeni dünya düzeninde, mal,
sermaye ve işgücünün serbestçe dolaşımı hedef alınmış ve bu istikamette
gelişme sürecine girilmiştir. Yeni dünya düzeni içinde Türkiye'nin üç önemli
hedefi vardır.
Bunlar:
- Küreselleşen dünya ekonomik
düzeni içinde yer almak,
- Avrupa Birliği (AB) ile
bütünleşmek ve
- Bölgesindeki önemini korumaktır.
Dünya piyasasında rekabet
edebilecek güçlü bir sanayileşme düzeyi bu hedeflere ulaşmayı kolaylaştıracaktır.
ORGANİZE SANAYİ BÖLGELERİ
1962 - 1998 yılları arasında
43 adet Organize Sanayi Bölgesi faaliyete geçmiştir.
Bu Organize Sanayi Bölgelerinin
toplam alanı 10.160 hektar olup, tahsis edilen parsel sayısı 6.477 dir.
Parsellerden 3.993'ünde 3.329
firma üretime geçmiş, 1.389 parselde 1.168 firma inşaat safhasında olup,
812 parselde ise 711 firma projelerini tamamlamak üzeredir. Bu alanda tahsisi
yapılmamış parsel sayısı ise 283'tür.
İnşaatı devam eden Organize
Sanayi Bölgesi sayısı 143 adettir. Toplam alanları 39.900 hektar olup 6.748
parselden müteşekkildir.
KÜÇÜK SANAYİ SİTELERİ
Ülkemizde küçük sanatkar
ve orta boy sanayicinin modern işyerlerine kavuşması ve böylece verimliliklerinin
artırılması amacıyla Küçük Sanayi Siteleri yapımına destek ve önem verilmektedir.
Küçük Sanayi Sitesi uygulamaları
1965 yılında başlamış 1998 sonuna kadar hizmete sunulan 294 adet Küçük
Sanayi Sitesi ile 424 bin kişiye daha sağlıklı şartlarda çalışma imkanı
sağlanmıştır. Son 12 yılda 160 Küçük Sanayi Sitesinde 39.305 işyeri tamamlanmıştır.
Bu yıl 20 projede 3.977 işyeri
bitirilecek, 1999 yılından sonraya 191 projede 34.600 işyeri kalacaktır.
Beş adet yeni projeye başlanılması düşünülmektedir.
SERBEST BÖLGELER
Türkiye'de sanayileşme ve
uluslararası ekonomik ilişkilerin gelişmesi ile birlikte serbest bölgeler
kurulması ihtiyacı ağırlık kazanmıştır.
Serbest bölgeler Türkiye'de
ihracat için yatırım ve üretimi artırmak, yabancı sermaye ve teknoloji
girişini hızlandırmak, ekonominin girdi ihtiyacını ucuz ve düzenli bir
şekilde temin etmek, dış finansman ve ticaret imkanlarından daha fazla
yararlanmak amacı ile planlanmıştır.
Halen 17 serbest bölge faaliyettedir.
Dört projenin yeri belirlenmiş ancak henüz faaliyet başlamamıştır.
Beş yeni Serbest Bölge kurulması
için proje çalışmaları yapılmaktadır.
Halen faaliyette bulunan
17 Serbest Bölgede, 372'si yabancı sermayeli, 1.959'u yerli olmak üzere
toplam 2.331 firma faaliyet göstermektedir.
1999 yılı sonu itibariyle
serbest bölgelerdeki işlem hacminin 8.0 milyar dolara ulaşması beklenmekte
olup, bu miktarın toplam ticaret hacmi içindeki payı yüzde 10 civarındadır.
1999 yılı Ocak-Ağustos döneminde
Serbest Bölgeler ticaret hacminde Türkiye yüzde 51, Avrupa Birliği ülkeleri
yüzde 29, OECD ülkeleri yüzde 6 paya sahiptir. Aynı dönem itibariyle serbest
bölgelerin ticaret hacminde, sanayi sektörü yüzde 89; tarım sektörü ise
yüzde 11'lik paya sahiptir.
2000'Lİ YILLARDA ALTYAPI
Ulaştırma ve iletişim altyapısı
ve teknolojisinin gelişmesi, yaygınlaşması ve çeşitlenmesi, 2000'li yıllarda
dünya ekonomisine damgasını vuracaktır. Birbiriyle yakından ilgili olan
kapsamlı ekonomik bütünleşme ve buna bağlı ilişkiler, gelişen ticaret ve
yatırım bağları, artan sermaye akımı ve büyüyen enerji talebi, gelişmiş
ulaştırma ve ileri düzeyde iletişim kolaylıklarını gerektirecektir. Ulaştırma
kolaylıkları açısından, geliştirilmiş ulaşım altyapısı ve hizmetleri ile
bilgi teknolojisinin uygulanması, genel ulaştırma giderlerini azaltabilecek
ve uluslararası ticaret, yatırım, finansman ve turizm için daha büyük fırsatlar
yaratabilecektir. Buna bağlı olarak, "ulaştırma sektörü" önümüzdeki yıllarda
kesinlikle temel bir rol oynayacaktır.
Türkiye, mevcut veya planlanmış,
çok alternatifli uluslararası taşıma yollarının kavşağında yer almaktadır.
ENERJİ
Ülkemizin 1998 yılındaki
toplam enerji arzı 74.170 milyon TEP (Ton-eşdeğeri-petrol) olarak gerçekleşmiştir.
Aynı yıl ülkemizde 28.784 milyon TEP'lik enerji üretilmiş, 48.632 milyon
TEP'lik enerji ise ithal edilmiştir.
Bilindiği gibi, kişi başına
düşen genel enerji talepleri, diğer bazı parametrelerle birlikte, ülkelerin
gelişmişliklerinin bir göstergesi olarak kullanılmaktadır. Bu değer, 75
yılda yaklaşık 7.8 kat artmıştır.
Önümüzdeki 20 yıl için planladığımız
gelişme ise, hiç kuşkusuz ki geçmiş günlere oranla çok daha fazla olacaktır.
Ancak, doğal kaynaklarımız
giderek tükendiğinden ve dolayısıyla üretimdeki artış oranları da azaldığından,
2010 yılındaki tüketimin yerli üretimle karşılanma oranı yüzde 29'a, 2020
yılında da yüzde 24'e kadar düşecektir.
Günümüze kadarki enerji üretiminde
sürekli artışlar linyit, doğalgaz ve hidrolik kaynaklarda gözlenirken,
taşkömürü, petrol, odun ve diğer artık üretimleri belirli dönemlerde azami
değerlere eriştikten sonra düşüş trendlerine girmiştir. Buna karşılık,
odun ve diğer artıklar hariç, bütün kaynakların tüketimi sürekli olarak
artmıştır. Ticari olmayan kaynakların tüketimindeki azalma çağdaş kaynaklara
yönelmenin, yani gelişmişliğin bir ifadesidir, ancak üretim/tüketim dengesinin
tüketim lehine giderek daha fazla bozulmasının önüne bir türlü geçilememektedir.
1998 yılında tükettiğimiz
toplam enerjinin yaklaşık yüzde 85'i kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil
yakıtlardan meydana gelmiştir. Bu itibarla, fosil yakıtlar ülkemiz enerji
üretim/tüketim dengesinin tesisisinde büyük bir önem arzetmektedir.
Fosil yakıt rezervleri oldukça
sınırlı olan ülkemiz, özellikle rüzgar, güneş ve hidrotermal türü yenilenebilir
enerji kaynakları açısından zengin bir potansiyele sahiptir.
Cumhuriyetimizin kurulduğu
1923 yılındaki elektrik enerjisi brüt tüketimi 45 milyon kilovatsaat iken,
bu değer 1998 yılında 114 milyar kilovatsaate erişmiştir. Yani elektrik
sektöründe yaklaşık 2500 katlık bir gelişme kaydedilmiştir. Bu artış ülkemizin
nüfus artışına oranla çok daha fazladır. Zira, kişi başına düşen brüt elektrik
enerjisi 1923 yılında 3.6 kilovatsaat iken 1998 yılında 1797 kilovatsaat
olarak gerçekleşmiştir.
Uzun dönemdeki elektrik enerjisi
açığının, halen inşaaatı devam etmekte olan santral projeleriyle karşılanmasının
mümkün olmadığı, bu açığın ancak nükleer santrallerle karşılanabileceği
bir gerçektir. Nükleer teknoloji kullanımında çok geç kalındığı ve bu konudaki
kapasitenin ülkemiz koşullarına uygun bir düzeye çıkarılması gerektiği
de aşikardır.
Halen tüm dünyada 350.000
MW kurulu gücündeki 450 civarındaki nükleer santral, çevreye zarar vermeden,
ekonomik ve güvenli bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedir.
Özellikle Yap-İşlet-Devret
modeli çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılan projelerde, uluslararası
tahkim konusunda yaşanılan çeşitli aksamaların artık gideriliyor olması
memnuniyet verici bir gelişmedir. Bu konudaki girişimlere hız verilmelidir.
Hazar petrolünün Azerbaycan,
Gürcistan ve Türkiye topraklarından geçerek taşınmasını öngören "Bakü-Tiflis-Ceyhan
Ana İhraç Boru Hattı Anlaşması" başlıklı hükumetlerarası anlaşma, Türkiye,
Azerbaycan ve Gürcistan Devlet Başkanları arasında, 18 Kasım 1999 tarihinde
İstanbul'daki AGİT Zirvesi esnasında imzalanmıştır.
Ekonomik ve çevre dostu olması
nedeniyle, doğalgazın enerji arz/talep dengesi içindeki önemi tüm dünyada
artmaktadır. Özellikle Hazar Denizi ve civarında bulunan zengin doğalgaz
rezervleri, gerek güvenilir bir pazar olması, gerekse coğrafi konumu itibariyle
bir transit ülke olması bakımından, ülkemize büyük avantajlar sağlamaktadır.
Hızla artan doğalgaz talebimizin
2010 yılında 55 milyar metreküp/yıl, 2020 yılında da 82 milyar metreküp/yıl
olacağı tahmin edilmektedir. Bu itibarla doğalgaz ve LNG temin projeleri
büyük bir önem kazanmaktadır.
Yılda 16 milyar metreküp
doğalgaz alımı konusunda, Rusya Federasyonu ile 15.12.1997 tarihinde bir
hükumetlerarası anlaşma imzalanmıştır. "Mavi Akım" olarak da adlandırılan
"Karadeniz-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı" projesinin ülkemiz toprakları içindeki
bölümüyle ilgili olarak ÇED raporu ile detay dizayn ve mühendislik çalışmalarına
hız verilerek, Hattın anlaşmalarda öngörülen zaman dilimi içinde tamamlanması
sağlanmalıdır.
Ülkemizin hızla artan doğalgaz
ihtiyacının uzun dönemli temininde müstesna bir yeri olan "Türkmenistan-Türkiye
Doğalgaz Boru Hattı" projesi için, 30 yıl süreyle 16 milyar metreküp/yıl'lık
doğalgaz ithalini öngören "Doğalgaz Alım-satım Anlaşması", 21.5.1999 tarihinde
Türkmenistan ile Türkiye arasında imzalanmıştır.
ULAŞTIRMA
Eylül ayı başı itibarıyla
1.426 km. otoyol ve 300 km. bağlantı yolu olmak üzere toplam 1.726 km.
otoyol hizmete açılmıştır.
Yıl sonu itibarıyla 1.432
km. otoyol ve 317 km. bağlantı yolu olmak üzere toplam 1.749 km. otoyol
işletmeye alınmış olacaktır.
Yapımı süren otoyollar tamamlandığında
toplam 2.328 km. otoyol, 538 km. bağlantı yolu ağına sahip olacağız.
Devlet Hava Meydanları İşletmesi
Genel Müdürlüğü sorumluluğundaki havalimanı ve meydanlarının sayısı 18'i
uluslararası olmak üzere yıl içinde Mardin Havaalanı'nın katılmasıyla 38'e
ulaşmıştır.
Demiryollarımızın uzunluğu
yaklaşık 11.000 km'dir.
Demiryollarımıza ivme kazandırılmalıdır.
Üç tarafı denizlerle çevrili
Türkiyemizin ihracat ve ithalat kapıları olan limanlarımızın sayısı yetersizdir.
HABERLEŞME
1999 Yılı Kasım sonu itibarıyla
telefon santral kapasitesi 19.2 milyon hat, abone sayısı 17.9 milyon, mobil
telefon sayısı 118.641'dir. Sayısal (GSM) telefon abone sayısının yıl sonu
itibarıyla 7.500.000'e ulaşması, toplam mobil telefon abone yoğunluğunun
yüzde 11.8'e ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Çağrı abone sayısı 98.893,
kablo TV abone sayısı 719.007, teleks abone sayısı ise 9.993'tür.
TARIM KÖY VE KÖYLÜ MESELELERİ
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde
sektörler itibariyle nüfus dağılımına bakıldığında, nüfuslarının yüzde
10'dan daha azının tarımla uğraştığı, geri kalan kesimin sanayi ve hizmetler
sektöründe çalıştığı görülmektedir. Türkiye'de Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda
tarımla uğraşan nüfusun toplam içinde yüzde 80 olan payı, yüzde 40 civarına
inmişse de bu oran gelişmiş ülkelere göre oldukça yüksektir.
Tarım sektörünün toplam istihdamdaki
payı Avrupa Topluluğu'nda yüzde 8 dolayındadır. Türkiye'de yaklaşık 9 milyon
kişi 63 milyona yaklaşan nüfusu besleyebilmektedir. Bu durumda, ülkemizde
bir kişi yedi kişinin gıda ihtiyacını karşılarken, AB'nde ise bir kişi
yaklaşık 34 kişiyi beslemektedir. Bu rakamlar, ülkemizde tarımsal nüfusun
ve istihdamın çok yüksek, işgücü verimliliğinin ise çok düşük olduğunu
göstermektedir.
Ülkenin genelinde, 37.361'sı
köy, 42.757'si köy altı olmak üzere, yaklaşık 80.000 civarında kırsal yerleşim
yeri vardır. Bu sayıdaki yerleşim birimine hizmet götürmek büyük sorunlar
yaratmaktadır. Hizmetlerin rasyonel olarak kırsal alana götürülebilmesi
için merkezi nitelikteki kırsal yerleşimlerin kurulması ile istihdam olanakları
yaratılması ve büyük kentlere olan göçün yönlendirilmesi gereği önemini
korumaktadır.
1996 yılında ortalama yüzde
94.3 oranında artan tarımsal ürünler destekleme alım fiyatları, 1997 yılında
ortalama olarak yüzde 105 civarında artmıştır. Bu durum, enflasyon oranlarının
üzerinde, belirli oranda reel artışlar yapıldığını göstermektedir.
Ortalama büyüme hızı yüzde
2 ila 3 arasında seyreden tarım sektörü, 1998 yılında yüzde 7.6 oranında
büyümüştür. 1999 yılı için yapılan tahminlere göre üretim yüzde 4 civarında
daralacaktır.
Hayvancılık sektörünün toplam
tarımsal gelirler içindeki payı yüzde 25'e kadar gerilemiştir. Bu oran
Avrupa ülkelerinde yüzde 50-60 civarındadır.
Türkiye hayvancılığının yeterince
gelişmemiş olmasının esas göstergesi verim düşüklüğüdür.
Ülkemizde tarım ürünlerinin
ancak yüzde 10'unun gıda sanayinde işlendiği tahmin edilmektedir. Bu oran
gelişmiş ülkelerde yüzde 50'nin üstünde bulunmaktadır.
Küçük ölçekli işletmelerin
hem ürün satışında hem girdi temininde pazarlık güçlerinin yetersiz olduğu
bilinmektedir. Küçük işletmelerin yoğun olduğu ülkelerde kooperatif ve
birlikler önemli bir işlev yüklenmişlerdir.
Ülke topraklarının yüzde
26'sına tekabül eden 20.2 milyon hektarlık bir alan orman alanıdır. Bunun
yüzde 44'ü verimli orman, yüzde 56'sı verimsiz ormandır.
Türkiye'nin önemli problem
alanlarından biri orman ve orman bölgeleridir. Problem, esasta, arazi üzerindeki
nüfus baskısından kaynaklanmaktadır.
Tarım sektöründe düne göre
bugün küçümsenemeyecek ilerlemeler, iyileştirmeler, düzenlemeler ve başarılar
olmuştur. Bununla birlikte, kırsal alanda süregelmekte olan düzensiz göçün
önlenmesi ve yönlendirilmesi için bu alanlara götürülen altyapı hizmetlerinin
yanında çiftçi ve köylülerin refah seviyelerinin artırılmasına katkı sağlayacak
örgütlenme, tarımsal eğitim ve yayın hizmetlerinin geliştirilmesi ve modern
tarım tekniklerinin tarlaya indirilmesi sağlanarak, tarımda modernizasyonun
hızlandırılması ve ileri ülkeler seviyesine çıkarılması zorunlu bulunmaktadır.
2000'li yılların başlarında tarımda çalışan nüfusun yüzde 20'nin altına
indirilmesi gerekmektedir.
GAP VE DOĞU VE GÜNEYDOĞU
ANADOLU'NUN KALKINMASI
Devletimizin önde gelen önemli
konularından biri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde kalkınmanın
hızlandırılmasıdır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde
başlatılmış bulunan kamu projelerinin toplam yatırım maliyeti 5.1 katrilyon
TL'dir. 1998 yılı sonu itibariyle 2.3 katrilyon TL harcama yapılmıştır.
Kalan 2.8 katrilyon TL'nın yaklaşık 2.5 katrilyon TL'si GAP kapsamındaki
enerji, sulama ve içme suyu projelerine aittir. GAP projeleri paketine
1999 yılında tahsis olunan ödenek 65.2 trilyon TL'dir.
Doğu Anadolu Bölgesi'nde
başlanan yatırımların tutarı 3.2 katrilyon TL, 1998 sonu itibariyle harcanan
l.1 katrilyon TL ve 1999 ödeneği 133.5 trilyon TL'dir.
GAP dışındaki uygulamalar,
esas olarak, münferit, her ili ve projeyi ayrı ayrı dikkate alan kısmi
yaklaşımlar halinde yürütülmüştür. Güneydoğu Bölgesinin kalkınması ise,
GAP Master Planı çerçevesinde bölgesel entegre bir kalkınma modeli temeline
dayandırılmıştır. Güneydoğu'nun kalkınması bu temel üzerinde ciddi mesafe
katetmiştir. Artık bu bölgede önemli olan, GAP'ın planlanan yatırımlarının
2010 yılına kadar tamamlanması hedefinin ve ilk sanayi girişimlerinin gerçekleştirilmesidir.
GAP kapsamında elektrik enerjisi
üretimi ve sulama amaçlı olarak Fırat Havzasında 7, Dicle Havzasında 6
olmak üzere 13 su ve toprak kaynaklarına dayalı proje ünitesi vardır.
Bu 13 büyük proje çerçevesinde
22 baraj, 19 HES yapılarak 7.500 MW kurulu güç ile (Keban, Özlüce, Zap
ve Botan dahil 13132 MW) yılda 27 milyar kWh enerji üretimi hedef alınmıştır.
Halen tamamlanmış olan Kralkızı
ve Karkamış baraj ve HES'leri ile; barajı tamamlanmış, santrali tamamlanmak
üzere olan Batman ve Dicle tesisleri ile birlikte GAP enerji üretim hedefinin
yüzde 66'sı gerçekleşmiş olmaktadır. Ayrıca, Peri-Özlüce Barajı ve HES
de açılmış, Birecik, Alpaslan-I Baraj ve HES'leri üretim aşamasına gelmiştir.
Planlanan diğer enerji tesislerinin
gerçekleştirilmesi açısından temel sorun firansman ihtiyaçlarının karşılanması
olacaktır.
GAP'ın hedefleri açısından
önemli ölçüde geri kalınan ana konuların başında sulamalar gelmektedir.
GAP ile l.7 milyon hektar arazinin sulanması hedeflenmiştir.
Bölgelerarası gelişme farklılıklarının
giderilmesi amacıyla Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki illerimiz uzun süreden
beri devletçe Kalkınmada Öncelikli Yöreler olarak tanımlanmış, buralarda
yatırımların ve sanayileşmenin teşviki için çeşitli tedbirler alınmıştır.
Bu illerimizin gelişmesini
son dönemlerde olumsuz etkileyen bir faktör de 10-15 yıldan beri süren
bölücü terör olaylarıdır. Bu olaylara karşı başarılı sonuçlar alınması
ile beraber vatandaşlarda görülen kalkınma hamlesini yeniden canlandırma
arzusu son derecede önemli bir gelişmedir. Devlet vatandaşlardaki bu eğilimi
canlı tutarak sürdürmeye gayret etmelidir. Bu ortamın süratle değerlendirilerek,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde kalkınmanın hızlandırılması, terörün
etkisiz hale getirilmesi bakımından da önemlidir.
Son yıllarda Güneydoğu Anadolu
Bölgesi, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla artış hızı bakımından Türkiye ortalamasının
üstünde bir gelişme göstermiştir. GAP'la başlayan bu eğilimin devam etmesi
beklenmektedir.
Doğu ve Güneydoğu illerimizde
yatırım yapmak üzere 1 Ocak 1997-25 Ekim 1999 arasında 1251 proje için
Teşvik Belgesi verilmiştir. Bunların toplam maliyeti 952 trilyon TL'dır.
Bu projelerin 675 adedi, 560 trilyon TL maliyetle imalat sanayii alanındadır.
ÇEVRE
Günümüzde, birçok alanda
olduğu gibi çevre bilinci de globalleşmiştir. Dünya topluluklarının önemli
bir üyesi olan ülkemiz de bu etkilenmenin dışında kalmamıştır. Türkiye,
son 15 yılda, çevre sorunlarına eğilmek üzere çeşitli mekanizmaların oluşturulmasında
önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
Ülke genelinde erozyon, çarpık
kentleşme ve buna bağlı altyapı sorunları yoğun olarak görülürken, özellikle
batı bölgelerimizde sanayileşmeden kaynaklanan çevre kirlenmesi yaşanmaktadır.
Ülkemizin büyük bir bölümünde bitki örtüsü ve ormanlar azalmaktadır. Şehir
merkezlerinde kişi başına düşen yeşil alan miktarının dünya ortalaması
7 metre kare iken, İstanbul'da 0.5 metre kareden daha azdır. Erozyon nedeniyle
yılda 500 milyon ton verimli toprak heba olmaktadır.
Sanayileşme çabalarını sürdüren
ülkemizde ciddi çevre sorunları ortaya çıkmıştır.
TURİZM
Ülkemizdeki kalkınma hamlesini
sürdürmek için, ödemeler dengesini sağlıklı bir yapıya kavuşturmak ve bu
amaçla, bu dengeyi meydana getiren başta ihracat olmak üzere turizm, yurt
dışı taşıma, müteahhitlik ve diğer hizmet gelirlerinin artırılması konusunda
bütün imkanları en iyi şekilde kullanmak durumundayız. Türkiye'nin turizm
gelirlerinin ihracat gelirlerine oranı yüzde 25-30 civarındadır. Diğer
ülkelerde ise yüzde 10 kadardır. Bu oran da turizm gelirlerinin ödemeler
dengesi açısından önem taşımaktadır.
Turizmin ödemeler dengesine
etkisi yanında, istihdam yaratıcı etkisi de önemli olmaktadır.
Ayrıca Türkiye, kendisini
dünyaya daha iyi tanıtma imkanı da bulmaktadır. 1998 yılında dünyadaki
turist sayısı 625 milyonu bulmuş, turizm geliri ise 450 milyar dolar civarında
olmuştur. Türkiye'nin bundan aldığı pay yüzde 1.5-2 arasındadır.
Dünya Turizm Örgütü 2000
yılında dünya turist sayısının 660 milyonu aşacağını, 2010 yılında turist
sayısının 850 milyona, turizm gelirlerinin ise 1 trilyon dolara yaklaşacağını
tahmin etmektedir.
SONUÇ
2000'li yıllarda Türkiye'nin
hedefleri:
21. Yüzyılda;
1. Türkiye
demokratik, laik, üniter bir devlet olma vasfını koruyacaktır.
2. Türkiye,
Avrupa Birliği'ne en kısa zamanda tam üye olarak medeniyetler çatışmasından
sözedenlerin kehanetlerini boşa çıkaracak; varlığıyla Avrupa bütünleşmesinin
çoğulcu yapısına güç katacak; İsmet İnönü'nün 1963'te Ortaklık Anlaşması'nı
imzalarken "Beşeriyet tarihi boyunca insan zekasının vücuda getirdiği en
cesur eser ve müstakbel nesillere bırakılacak en büyük miras" diye tanımladığı
bu projeye demokrasi, laiklik ve İslamı bağdaştırmış bir ülke olarak ilave
bir zenginlik kazandıracaktır.
3. Türkiye, Atatürk'ün
anayasal vatandaşlık ve anasayal vatanseverliğe dayanan ulus anlayışına
bağlı kalarak ırk, din, dil, mezhep, cinsiyet temelinde hiçbir ayrımcılığa
geçit vermeden vatandaşlarının bireysel hak ve özgürlüklerden en geniş
biçimde yararlanması için gereken şartları yaratacaktır.
4. Türkiye,
Atatürk'ün en anlamlı miraslarından biri olan kadın-erkek eşitliğini koruyarak
Türk kadınının ekonomik, toplumsal ve kamusal hayattaki konumunu daha da
güçlendirecektir.
5. Türkiye,
çağdaş gelişmelere uygun yeni değişim ve dönüşüm hamleleri gerçekleştirerek
20. Yüzyıldaki en başarılı toplumsal değişim projesini ve hukuk devrimini
yaratmış olmanın gururunu taşımaya devam edecektir.
6. Türkiye, Cumhuriyetle
birlikte başlayan evrensel hukukla bütünleşme sürecini kararlılıkla sürdürecektir.
7. Türkiye, kapsamlı
bir devlet reformunu mutlaka tamamlayacak, çağın icaplarına uygun bir anayasal
reformu gerçekleştirecek, kamu idaresinde şeffaflığı sağlayacak, yargının
hızlı, adil ve bağımsız olmasını teminat altına alacaktır.
8. Türkiye, uluslararası
barış ve güvenliğin muhafazasında etkili bir ülke olmaya devam edecek,
üstün savunma gücünü yeni yatırımlarla daha da geliştirecektir.
9. Türkiye, eğitimden
sağlık ve sosyal güvenliğe, tarımdan sanayie, iletişimden ulaşım ve enerjiye,
bilimden spora, çevre ile barışık kalkınmadan özelleştirmeye her alanda
Avrupa Birliği standartlarını yakalayacak, yurttaşlarının küresel düzeyde
çağdaşlarıyla rekabet edebilmesi için gerekli şartları yaratacaktır.
Türkiye, gelir dağılımını
düzeltecek ve vatandaşların tümünü sosyal güvenceye kavuşturacaktır.
10. Türkiye, dünyanın
önde gelen enerji kullanıcılarından biri haline gelecek, yeni enerji coğrafyalarını
dünya pazarlarına ulaştıracak doğalgaz ve petrol boru hatlarını inşa ederek
bir enerji terminaline dönüşecektir.
11. Türkiye, Cumhuriyet
tarihinin en büyük projesi olan GAP'ı tamamlayarak ve tarımda verimi arttırarak
küresel gıda güvenliğine katkıda bulunacaktır.
12. Türkiye, nüfus
artış hızını yüzde 1'lerde, ortalama büyüme hızını yüzde 5'lerde tutacak,
çalışan nüfusunun sektörel dağılımını Avrupa Birliği standartlarına ulaştıracaktır.
Şehirleşmeye devam edecek,
kırsal alanda yaşayan nüfusunu yüzde 40'lardan yüzde 10'lara indirecektir.
13. Türkiye, Avrupa
Birliği üyesi olarak da Karadeniz, Hazar ve Akdeniz havzalarının refah,
istikrar ve barışında nazım bir rol oynamaya devam edecek, Asya ile Avrupa'nın
birbirleriyle kucaklaşmalarına katkıda bulunacaktır.
14. Türkiye, üniversite
projesini geliştirecek, bilimsel araştırma ve geliştirmede Avrupa Birliği
standartlarını yakalayacak, bilgi toplumu haline gelecektir.
15. Türkiye, eğitim
alanında yaptığı hamleyi kültür alanına da yansıtarak evrensel uygarlığın
gelişimine zengin katkılarda bulunmaya devam edecektir.
Türkiye'nin 21. Yüzyılda
dünyadaki gelişmiş ilk on ülke arasına girmesini sağlayacak parlak geleceğe
işte bu hedeflere ulaşarak varılacaktır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa
Kemal Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma hedefi doğrultusunda
bugüne kadar gerçekleştirdiklerimiz bundan sonraki başarılarımızın da teminatıdır.
Değerli Basın Mensupları,
Demokratik, laik ve sosyal
hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, milletin devletidir, bu ülkenin
bütün vatandaşlarının devletidir. Onu güçlü tutmak ve yüceltmek, herkesin
yararınadır.
Türkiye bir tanedir. Huzur,
sükun, barış ve istikrar içinde yakaladığı tarihi fırsatı, en iyi şekilde
değerlendirecektir.
21. Yüzyıla, büyük Atatürk'ün
kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ile giriyoruz.
Azimle, şevkle, kararlılıkla,
bütün zorlukları aştık. Yenilerini de aşacağız.
Yurtiçindeki ve yurtdışındaki
bütün vatandaşlarımızın, Kıbrıs'taki soydaşlarımızın yeni yıllarını ve
bayramlarını tebrik ediyor, yeni yılın, ülkemize, insanlık alemine hayırlar
getirmesini Cenab-ı Allah'tan niyaz ediyorum.
Sevgi ve saygılar.
KAYNAK:
CUMHURBAŞKANLIĞI İNTERNET SİTESİ
(25 ARALIK 1999)
  |