Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KONUŞMADAN BAŞLIKLAR

DEMİREL'İN TBMM'NİN YASAMA YILINI AÇIŞ KONUŞMASI
Konuşma metni... (1)
1 Eylül 1994
TBMM'nin 19. Dönem 4. Yasama Yılı, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Meclis Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşmayla açıldı.
 
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, 19. Dönem 4. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma:
(1 Eylül 1994)

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Sayın Başkanı, sayın milletvekilleri, ekranları başında bu toplantıyı takip eden değerli vatandaşlarım, hepinizi saygıyla selamlıyorum. 1994-1995 Yasama Yılının milletimize, memleketimize, Yüce Meclisimize hayırlı uğurlu olmasını Cenabı Allah'tan niyaz ediyorum. Bu vesileyle, Yüce Meclise, yeni yasama yılında yapacağı değerli çalışmalarda başarılar diliyorum.

Sayın milletvekilleri,

Yarım asra yakın bir süre devam eden soğuk savaş döneminin kansız bir şekilde sona ermesiyle, uluslararası ekonomik ve siyasal ilişkilerdeki yoğunlaşma ve entegrasyon süreci yeni boyutlar kazanmıştır. "Küreselleşme süreci" olarak adlandırılan içinde bulunduğumuz dönemin bariz özelliği, insan haklarının korunması, demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve çevre korumacılığının evrensel düzeyde kabul görmesidir. Dünyayı 2000'li yıllara götürmekte olan ve tüm insanlığın barış ve refah içinde yaşamasına dayalı bu değişim süreci, birtakım belirsizlikler ve tehditlerle de karşı karşıyadır. Irkçılık ve köktendincilik akımları hız kazanmıştır. Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Afrika'da ve dünyanın bazı başka bölgelerinde yaşananlar ortadadır.

Bosna-Hersek'te, Azerbaycan'da, Ruanda'da yaşanan trajedilere, dünya, kararlı bir tutumla eğilmekte geç kalmıştır.

Dünyada 184 bağımsız devlet ve 6 bin etnik grup mevcuttur. Dolayısıyla, etnik bakımdan homojen devlet sayısı son derece azdır. Uluslararası hukuk, bir yandan devletlerin toprak bütünlüğünün korunmasını öngörürken diğer yandan da bireyin hak ve özgürlükleri açısından önemli gelişmeler kaydetmiştir.

Halkın etnik çeşitliliğinin, bir ülkenin kültürel zenginliğine katkıda bulunduğu muhakkaktır. Bununla birlikte, değişik etnik kökenler, mutlaka bir azınlığın mevcudiyetine delalet etmez. Bir devlet içinde her etno-kültürel grubun ayrı bir millete mensupmuş gibi hareket etmesi halinde, dünya, kargaşa ve kavgadan kurtulamaz.

Küreselleşme olayının amacı, dünyada sınırları kaldırmak, milletler camiasını insanlık ailesi haline getirmek ve böylece yerküre üzerinde tek dünyaya ulaşmaktır. Bu bir vizyondur. Bugün için ütopya, hayal bile olsa, herkes için barış, herkes için refah ve herkes için mutluluk arayışını takdirle karşılamak ve ona katkıda bulunmak lazımdır.

Sayın milletvekilleri,

Sermayenin, malların, işgücünün ve bilginin insanlık tarihinde ilk kez bu kadar geniş bir hareketlilik kazandığına şahit oluyoruz. Küreselleşmenin en pratik aracı budur.

Önümüzdeki yıllar bu yönde büyük gelişmeler yaşanacaktır. Birey ve toplumların yapıcı potansiyellerinin kendileri ve diğer ülkeler yararına değerlendirileceği bir ortam oluşmaktadır.

Ulaşım ve iletişimde yaşanan hızlı teknolojik gelişmelerin katkısıyla, mevcut değişim, insanlığı aynı dünyada, aynı zamanda yaşar hale getirmiştir. Hayat kalitesi açısından aynı hükmü vermek ise, maalesef mümkün değildir.

Dünyada oluşan dinamik değişim süreci içinde faal bir yer almak, dünyayla bütünleşmek, sadece treni kaçırmamak için değil, aynı zamanda, ortaya çıkan yeni fırsatları değerlendirmek bakımından da şarttır.

Değerli milletvekilleri,

Dünyanın gidişatı, istikameti budur: Daha çok işbirliği, daha çok yakınlaşma, barışı ve küreyi beraberce koruma... Bu bir yarıştır. Türkiye, kendisini böyle bir dünyaya ve böyle bir yarışa göre ayarlamak mecburiyetindedir. Türkiye'nin jeostratejik ve ekostratejik konumunun önemi günden güne artmaktadır. Bu konumun bize sunduğu yeni imkân ve fırsatlar vardır, bu imkân ve fırsatlar kadar sorumluluklar da vardır.

Dünyadaki çatışma odaklarında huzur ve barışın tesisi için, bir dünya devleti olmanın gerektirdiği yükümlülüklerimizi yerine getirmek, değişim ortamında beliren tarihî fırsatları en iyi şekilde değerlendirmek suretiyle de ülkemizi uluslararası camiada layık olduğu seviyeye çıkarmak hedefimiz olmalıdır.

5 Eylül Pazartesi günü, Macaristan Cumhurbaşkanının davetlisi olarak bu ülkeyi ziyaret edeceğim.

Macaristan, Kanunî Sultan Süleyman'ın ebediyete intikal ettiği Zigetvar'da Kanunî Sultan Süleyman Anıtının dikilmesini, iki ülke arasındaki tarihî ve kültürel bağların bir nişanesi olarak kabul etmiştir. Macaristan'ın bu hareketini övüyorum ve şükranla karşılıyorum.

Bugünün dünyasında, geçmişin -17 nci Yüzyılın- siyasî ve askerî dengeleri içinde kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkmış, çatışma ve husumetlere kaynak yapılacağı yerde, geleceğin barış dolu, ümit dolu günlerine yardımcı olmasını böylece tespit edebilmiş olmak gerçekten sevindiricidir.

Bu gezi esnasında, Macaristan'da hem Kanunî Sultan Süleyman Anıtı hem de Muhteşem Süleyman Sergisi açılacaktır. Böylelikle, 18 inci ve 19 uncu Yüzyıllarda Macaristan'ın bağımsızlığı için savaşan, Macar millî kahramanları Rakoçi ve Kossuth'a, Tekirdağ ve Kütahya'da kucak açmış olan Türk Milletiyle Macar Milleti arasındaki tarihten kaynaklanan sevgi ve anlayış da, Zigetvar ve Tekirdağ'da, Kütahya'da karşılıklı olarak açılmakta olan anıtlarla simgesini bulmuş olacaktır.

Diğer taraftan, Türkiye, yeni fırsatların doğduğu bu ortamda, dış ticaretini ve ekonomisini geliştirme yönünde, saydığım diğer ülkelerle karşılıklı yarar ilkesine dayalı faaliyetlere girişerek, büyük avantajlar sağlamaktadır. İşadamlarımız ve müteahhitlerimiz, Moskova'dan Taşkent'e, Kiev'den Alma-Ata'ya, Bulgaristan ve Romanya'dan Pakistan'a uzanan bir ağ kurmuşlar, girişimciliklerini kullanarak, yeni işbirliği olanakları yaratmışlardır. Devletimiz, bu ülkelerle temel çerçeve anlaşmaları akdetmekte, işadamlarımızın rahat ve verimli çalışmalarına güvence sağlamaktadır. Keza, devletimiz, bu ülkelerle girişilen büyük projelerin gerçekleşmesi yönünde elden gelen gayreti esirgememektedir.

Avrupa ile Asya'yı birbirine bağlayan Karadeniz havzası, günümüzün büyük değişim şartlarında çağlar boyunca sahip olduğu hayatiyete yeniden kavuşmaktadır. Öncü rol oynadığımız Karadeniz Ekonomik İşbirliği ile Ekonomik İşbirliği Örgütü gibi çok taraflı işbirliği girişimleri, bu doğrultuda, önümüzdeki yıllarda kendilerinden bekleneni yerine getireceklerdir. Bu platformlardaki etkinliğimizin sürdürülmesi şarttır.

Kafkasya'dan Orta Asya'ya kadar uzanan bölge, Türkiye için ortak bir dil ve kültür kuşağıdır. Türkiye, bu bölgelerde yer alan ve tarihî bağlara, kültürel ve kardeşlik bağlarına sahip olduğu, bağımsızlıklarına yeni kavuşmuş ülkelerle karşılıklı özlemlere cevap verecek bir işbirliği süreci başlatmıştır.

Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan ile ilişkilerimizin altyapısını oluşturmak üzere 200'ün üzerinde antlaşma imzalanmıştır. Çabalarımızı, bu kardeş ülkelerin beklentilerini karşılayacak şekilde, kredi imkânları sağlanması, ticaret ve işbirliği kanallarının açılması, alternatif ulaşım, iletişim, kültür ve eğitim platformları oluşturulması hususları üzerinde yoğunlaştırmış durumdayız.

Orta Asya ülkelerinden 10 bin öğrenci, Türkiye'nin okullarında ve üniversitelerinde eğitimlerine devam etmektedir.

Kazakistan'ın Türkistan şehrinde Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi kurulmaktadır. 1 500'e yakın Türk müteşebbisi Orta Asya'da 2,5 milyar dolarlık taahhüt ifa etmektedir; telefon, televizyon ve havayolu bağlantıları bu ülkelerle çalışmaktadır.

Diğer taraftan, asırlar boyunca Doğu ile Batı arasında ticarete imkân sağlayan güzergâh üzerindeki ülkeler ve halklar arasında siyasî, ekonomik, kültürel ve diğer ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunan İpek Yolunun canlandırılması, yeni ilişkiler ve işbirliği imkânları yaratabilecek önemli bir projedir.

Orta Asya'da, dünyanın en zengin petrol ve gaz rezervlerinin yer aldığı Basra Körfezindeki kadar yeni enerji yatakları bulunmuştur. Bunlar, dünya pazarlarına taşınacaktır. Yakın gelecekte, Türkiye, bu gaz ve petrolün dünya pazarlarına taşınmasında bir terminal ülke görevini ifa edecektir.

Burada belirtmek isterim ki, Türkiye, Avrasya bölgesinde hiçbir ülkeyle nüfuz tesis etme rekabeti içerisinde değildir. Bu bağlamda, Rusya Federasyonu ile ilişkilerimize değinmek istiyorum. Biz, Rusya'yı, Avrasya'nın dünya ile bütünleşmesinde birlikte çalışacağımız bir ortak olarak görüyoruz. Türkiye ile Rusya iki büyük devlet olarak bölgedeki istikrara hizmet etmek zorundadırlar.

Rusya ile siyasî ve ekonomik işbirliğine büyük önem veriyoruz. Yılda 2 milyar doları aşan ticaret hacmimizin yanı sıra, işadamlarımız bu ülkede 5 milyar dolar tutarında çeşitli işler üstlenmişlerdir. İşbirliğimizi önümüzdeki dönemde daha da geliştirmekte yarar görüyorum.

51 ülkeden oluşan İslam Konferansı Örgütü, İslam âlemini ilgilendiren konularda, özellikle Bosna-Hersek, Azerbaycan, Ortadoğu, Filistin gibi meselelerle ilgili olarak faaliyet gösteren önemli bir kuruluştur. Türkiye, İslam Konferansı Örgütüne önem vermekte, örgütün çalışmalarına etkin şekilde katılmakta, faaliyet alanına giren konuları dikkatle izlemekte, öncü rolü oynamaktadır.

Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizi tam üyelik hedefi doğrultusunda geliştirmeliyiz. Avrupa Birliğiyle 1995 yılı sonu itibariyle gerçekleştirileceği düşünülen gümrük birliğini ertelemek yönünde ortaya atılan istekler vardır; bunları doğal karşılıyorum; fakat, bunları uygun bulmadığımı ifade etmeliyim. Türkiye'nin, elbette, karşılıklı şartlar dikkate alınmak kaydıyla dahil olacağı adil bir gümrük birliğinden sayısız yarar bulunduğunu düşünüyorum. Ayrıca, hadiseyi sadece ekonomik veçhesiyle değerlendirmemek gerekir. Bu, Avrupa ile bütünleşmeye yönelik bir aşamadır. Gayet tabiî ki, bu bütünleşmede, kabul edilmesi imkânsız şartlarla karşılaşacağımızı öngörmüyorum.

Avrupa ile bütünleşme, Avrupa'nın kalkınmışlık seviyesini yakalama anlamındadır. Kendi kimliğimizi, kültürümüzü, manevî ve moral değerlerimizi muhafaza ve onları zenginleştirme hedefinden vazgeçecek değiliz. Avrupa'nın kalkınmışlık seviyesine ulaşma, çağdaş uygarlık seviyesidir, büyük Atatürk'ün tarif ettiği hedeftir; onu yakalamış olacağız ve böylece de bir büyük hayal gerçekleşmiş olacaktır.

Günümüzde, Balkanlar, dünya düzeninin yeniden kuruluş ve dönüşüm sancılarının en yoğun yaşanmakta olduğu bölgelerden biridir. Türkiye, Bosna-Hersek krizinin ortaya çıktığı günden itibaren, Birleşmiş Milletler üyesi bu devletin bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı gösterilmesi ve savaşın bölgede daha geniş bir alana yayılmasının önlenmesi ilkelerini kuvvetle savunmuş, bu ilkelere riayet edilmesi koşuluyla, sorunun ilgili taraflar arasında barışcı yoldan, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması yönünde gayret sarf etmiştir. Türkiye, Bosna-Hersek halkına tüm imkânlarını seferber ederek, güç koşullarda yardım elini uzatan ilk ülkedir.

Türkiye, bölgede barışın sağlanması ve kan dökülmesinin önüne geçilmesini teminen, Birleşmiş Milletler tarafından alınan yaptırım kararlarının denetlenmesi ve bunlara uyulmasının sağlanması sürecinde de etkin biçimde yerini almıştır. Birleşmiş Milletler Gücü UNPROFOR'un barışı koruma faaliyetlerine katkısı çerçevesinde, bir mekanize piyade taburumuz, Türkiye Büyük Millet Meclisinin verdiği yetkiye dayanılarak Bosna-Hersek'e gönderilmiş ve Zenica'da konuşlandırılarak, görevine başlamıştır. 15 Temmuzda, birliğimizi yerinde ziyaret ettim. Buna ilaveten, İtalya' da uçaklarımız, Adriyatik'te savaş gemimiz, Bosna-Hersek'teki tecavüzün durdurulması için görev yapmaktadır.

Bosna-Hersek' te büyük bir insanlık dramı cereyan etmiş ve uygarlık, maalesef, buna seyirci kalmıştır.

Zorun, kaba kuvvetin ve vahşetin cezasız kalması ve hatta mükâfatlandırılması halinde, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı sistemlerinin çökeceğini dünyaya duyurmaya çalıştık. Boşnaklar ve Hırvatların birbirleriyle savaşa girmemesi için gayretler sarf ettik. Neticede, pek çok acı çekildikten sonra, Boşnaklar ve Hırvatlar bir araya geldi.

Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Rusya'nın içinde yer aldığı Batı Temas Grubunun hazırladığı planı, Boşnaklar ve Hırvatlar kabul etti. Temmuz ayında, Brioni'de, Hırvatistan ve Bosna-Hersek Devlet Başkanlarıyla yaptığımız üçlü toplantıda, bu planın Bosnalı Sırplar tarafından kabul edilmemesi halinde doğabilecek durumu görüştük ve bir deklarasyonla, düşüncelerimizi ilgili taraflara bildirdik. Halen, Bosnalı Sırplar bu planı kabul etmemişlerdir; pek çok gayret sarf edilmiştir; ama, şimdiye kadar bir netice alınamamıştır.

Şimdi ne olacaktır?.. Uygar dünya bu işi burada bırakamaz; bırakmamalıdır da.

Bosnalı Müslümanları büyük bir mücadele azmi içinde gördüğümü ifade etmeliyim. Bu kahraman insanlar, teslim olmamaya kararlıdır; kendilerini savunacak silahlara muhtaçtır.

Sırpların barışa yanaşmamaları halinde, Bosnalı Müslüman ve Hırvatlar üzerindeki ambargonun kaldırılması, bizim aylardır savunageldiğimiz görüştür. Bu istikametteki gelişmeleri ilgiyle takip ediyoruz. Buna rağmen, yine barışa ulaşılabilmesini umuyoruz, ummak istiyoruz.

Değerli milletvekilleri,

Türkiye olarak, Kafkaslar'da da barışın tesisine ayrı bir önem veriyoruz.

Komşumuz Gürcistan'da istikrarsızlığın son bulmasını ve mevcut sorunların, bu ülkenin toprak bütünlüğü çerçevesinde çözümlenmesini diliyor, ülkedeki gerginliğin en kısa zamanda ortadan kalkmasını temenni ediyoruz.

Öte yandan, Ermenilerin işgal ettikleri Azerî topraklarından derhal ve şartsız olarak geri çekilmelerini bekliyoruz. Barış için başka yol yoktur. Azerî kardeşlerimizi haklı davalarında desteklemeye devam edeceğiz; Türkiye'yi daima yanlarında bulacaklardır. Ermenistan ile ilişkilerimizin geliştirilmesi ise, Ermeni işgalinin son bulmasına bağlıdır.

Dağlık Karabağ sorununun, üyesi olduğumuz AGİK/Minsk Grubu çerçevesinde çözüme kavuşturulmasını istiyoruz.

Türkiye, Azerbaycan Cumhuriyetinin egemen bir ülke olarak tüm kurumlarıyla güvenlik içinde yapılanması, kardeş Azerbaycan halkının sosyal gelişimi ve ekonomik kalkınması için, devleti ve halkıyla, tüm imkânlarını seferber ederek yardıma ve işbirliğine devam edecektir.

Değerli milletvekilleri,

Ortadoğu barış sürecinde meydana gelen olumlu gelişmeleri büyük memnuniyetle izliyoruz. Yarım asra yaklaşan bir süre devam eden Ortadoğu ihtilafının, nihayet barışçı yollardan giderilebileceği gibi bir fırsat ortaya çıkmıştır. Türkiye, bu süreci başından beri aktif şekilde desteklemiştir. Geleneksel iyi ilişkiler sürdürdüğümüz bölge ülkelerinin hepsiyle -bunlara İsrail de dahildir- yaptığımız istişarelerde de bu ülkelerin barışa yönelik tutumlarına daima destek vermekte, tüm ülkeleri bu sürece katkıda bulunmaya teşvik etmekteyiz.

Ortadoğu barış sürecini desteklemeye, kırkaltı yıllık ihtilafın sona ermesi ve bölgede barışın tesisi için elimizden gelen her türlü katkıyı sağlamaya devam etmeliyiz.

Barış görüşmelerinde Ürdün-İsrail kanadında meydana gelen gelişmeleri de memnuniyetle karşıladık. Temennimiz, aynı olumlu sonuçların İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan kanatlarında da alınmasıdır.

Ortadoğu barış sürecinin başarıya ulaşması halinde, bölgede imar, inşa ve kalkınma hareketleri bakımından Türkiye'nin çok önemli katkıları olacaktır.

Komşumuz Irak'ın, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin kararlarının gereklerini yerine getirmesini, uluslararası toplumla yeniden bütünleşmesini ve dost Irak halkının çektiği sıkıntıların son bulmasını içtenlikle arzu ediyoruz.

Türkiye, Irak'a uygulanan ambargo nedeniyle büyük ekonomik zararlara uğramıştır. Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının durumu bu zararların bariz bir örneğidir. Boru hattının, daha bir süre boşaltılmadan bekletilmesi çürümesine sebep olacaktır. Böylesine önemli bir yatırımın kaderine terk edilmesine Türkiye razı değildir. Onun için, önümüzdeki günlerde boru hattının boşaltılmasıyla ilgili müzakerelerin, muamelelerin tamamlanmasını beklemekteyim.

Öte yandan, Körfez Savaşı sonrasında, Kürt, Türkmen ve Arap halkların Kuzey Irak'ta maruz kaldıkları zulme Türkiye'nin hiçbir zaman bigâne kalması söz konusu olamazdı. Bugün de, bu kardeşlerimizin selameti için uğraşmaya devam ediyoruz. Kuzey Irak'ta meydana gelen, ülkemize de, teröre kaynaklık ederek zarar veren yönetim boşluğunun ne gibi bir seyir alacağını dikkatle izliyor, yeni istikrarsızlıklara sebebiyet vermemesi için gerekli uyarılarda bulunuyoruz.

Tüm komşularımızla olduğu gibi Yunanistan ile de komşu kalmaya devam edeceğimiz hatırda tutulmalıdır. Mevcut sorunlara, tarihî perspektiflerden, önyargılardan ve geçmişin duygusal ortamından arınmış olarak, gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşılmalıdır.

Ege, coğrafî özellikleriyle dünyada benzeri olmayan özel bir bölge olduğu cihetle, kıta sahanlığı sorununa siyasî müzakerelerle, hakkaniyet esasına dayalı bir çözüm bulunması kaçınılmazdır.

Karasuları konusu, Ege'de iki ülkenin hak ve çıkarları arasında kurulu dengenin temel unsurudur. Karasularının mevcut 6 milin ötesinde genişletilmesi, Türkiye için çok ciddî ve kabul edilemez sonuçlar doğuracaktır.

Kıbrıs'ta aranan çözümün, 1974 öncesi şartlarına yeniden dönülmesine yol açmayacak, yaşayabilir nitelikte olması ve iki toplumun hür iradelerini yansıtacak bir mutabakata dayanması esastır. Çözüm şeklinin yaşayabilir olabilmesi için de, Ada'daki gerçeklerden hareket edilmesi gerekmektedir.

Kıbrıs Türk Halkının, eşit kurucu olarak Ada'nın geleceğini belirlemekte eşit söz hakkı olduğu dikkate alınmadan yapılan tam üyelik müracaatı, Kıbrıs Türk toplumunun ve Türkiye'nin de taraf oldukları Kıbrıs ile ilgili uluslararası antlaşmalara aykırıdır; bu antlaşmaların gözettiği hassas dengeleri bozar niteliktedir. Ciddî etkileri ve sonuçları olabilecek bu durumun uluslararası camia tarafından dikkate alınmasını bekliyoruz.

Türkiye, son olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisinin 29 Ağustos günü aldığı kararı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin Kıbrıs sorununa gerçekçi ve yaşayabilir bir çözüm aranması yolundaki samimî arzusunun yeni ve somut bir ifadesi olarak değerlendirmektedir.

Türkiye, Kıbrıs Türk Halkının haklı davasını bundan sonra da kendi davası olarak benimsemeye devam edecektir.

Sayın milletvekilleri,

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan pek çok durumdan bir tanesi de, bu ülkedeki Tatarların durumudur. Kırım'dan Sovyetler Birliğinin her köşesine sürgün edilmiş bulunan Tatarlar tekrar yurtlarına dönüyor.

Ukrayna Devlet Başkanı ile yapmış olduğumuz görüşmelerde -ki, bu görüşmeler iki senedir devam eden görüşmelerdir- Türkiye' nin Kırım Tatarlarına insanî yardımda bulunabileceği, bunların evlerini yapmasına yardımcı olabileceği hususlarının kendilerini rahatsız etmeyeceği, aksine, memnun edeceği bize söylenmiştir. Bu maksatla, Kırım'da bin ev yapılması için hazırlıklara girişilmiştir.

Kırım Tatarlarının kahraman lideri Mustafa Cemiloğlu'nu huzurunuzda takdirle selamlıyorum.

Kırım Tatarlarının meselesi, ilgili ülkeleri rahatsız etmeyecek şekilde Türkiye'nin gündemine girmiştir.

Burada dikkatinize getirmek istediğim bir diğer husus da Gagavuzlardır. Avrupa'nın ortasında, 16 asırdan beri Türklüklerini ve Türkçelerini muhafaza edebilmiş bu 152 bin Gagavuz, Moldova Devleti halkındandır; Türkiye' ye karşı büyük bir hayranlık, sevgi ve muhabbet duymaktadırlar; Komrat şehrinde kurulmaya başlanmış olan üniversiteleri gerçek bir Türk üniversitesidir; her türlü ilgiye lâyıktırlar. Moldova Devletinin kendilerine gösterdiği anlayışı takdirle karşılıyorum.

Kırım ve Gagavuz olayını huzurunuza getirmemin sebebi, büyük devlet olarak Türkiye'nin tarihten devraldığı birtakım büyük meselelere bigâne kalamayacağı içindir. (Alkışlar) Gerek Kırım Tatarlarının ve gerekse Gagavuzların Allah'tan sonra dünyada güvenebilecekleri, dayanabilecekleri tek yer Türkiye'dir. (Alkışlar) Binaenaleyh, böyle bir şeyden memnuniyet duyduğumu huzurunuzda ifade etmek istiyorum.

Dünyanın bugünkü halinde, bölgemizin barış bakımından önemi daha da çok artmıştır. Türkiye, kendisi için olduğu kadar dostları ve müttefikleri bakımından da çok değer kazanmıştır.

Pek çok şeyin belirsiz olduğu bir ortamda, istikrar içerisinde güçlü bir Türkiye, kendisi için olduğu kadar Avrupa'nın ve Amerika'nın da yararınadır.

Amerika Birleşik Devletleri ile dostluk ve işbirliğine bugün de büyük önem veriyoruz. Bu dostluk ve işbirliği, her iki ülke için, düne nazaran daha ilginç ve daha değerli hale gelmiştir. Bölgedeki barışın korunmasında ve Avrupa'nın yeniden şekillenmesinde, güçlü bir Türkiye'nin rolü, zaafa düşürülmüş bir Türkiye'nin rolünden çok daha fazladır. Amerika'nın ve Avrupa'daki dost ve müttefiklerimizin, birtakım lobilerin etkilerinde kalarak bu gerçeği görmezlikten gelebileceklerini sanmak istemiyorum.

Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması mevcuttur. Bu antlaşma çerçevesinde, iki ülke, birbirine karşılıklı kolaylıklar sağlar Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye'ye sağladığı, yardım değil, kredidir; müşterek savunmayı güçlendirmek içindir; faizlidir; geriye ödenecektir. Bu antlaşmada "lobilerin tesiri altında kalınmaması" kaydı da mevcuttur.

Hal böyleyken, Amerikan Kongresinin, bu antlaşma çerçevesinde müşterek savunmayı güçlendirmek maksadıyla Türkiye'ye verilecek kredinin üzerine, Kıbrıs ve insan hakları ihlalleri gibi, Türkiye'yi inciten şartları koymuş olmasını, bunun da Devlet Başkanı tarafından tasdik edilmiş olmasını üzüntüyle karşılıyorum. (DYP sıralarından alkışlar)

Kıbrıs, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye ile Avrupa, Türkiye ile Yunanistan arasında bir sorun değildir; Kıbrıs, Ada'da yaşayan ayrı iki milletin devamı olan iki toplum arasındaki sorundur; bugünün de sorunu değildir.

İnsan hakları ihlalleri iddialarıysa, her ülkede vardır. Türkiye'deki insan hakları ihlalleri karşısında tedbirler, diğer ülkelerinkinden daha geride değildir. Yani, insan hakları ihlalleri karşısında diğer ülkelerin tedbirleri neyse, bizim tedbirlerimiz de odur.

İnsan hakları ihlalleri, bizim kanunlarımıza göre suçtur. Binaenaleyh, diğer bir suçtan farkı yoktur. Açık rejimin bulunduğu, hür basının bulunduğu, hür parlamentonun bulunduğu, hür parlamento kürsüsünün bulunduğu, hür yargının bulunduğu bir ülkede, insan hakları ihlalleri yapılıyor diyerek, Türkiye'nin rejimini yarı hür ülkeler arasına koymaya kimsenin hakkı yoktur. (DYP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;

Türkiye, millet iradesi ve hukuk üstünlüğüne dayalı, laik, demokratik rejimle yönetilmektedir; bir anayasa devletidir. Kuvvetler ayrılığı prensibi devletimizi şekillendirmiştir.

Yasama, yürütme ve yargı organlarının ve devletin diğer bütün kuruluşlarının birbiriyle uyum içerisinde çalışmaları, rejimin işlerliği bakımından fevkalade önemlidir. Anayasa ve kanunlarda, her organın yeri, yetkisi ve sorumluluğu gösterilmiştir. Devlet, böylece, uyum içerisinde işleyecektir.

Türkiye, sivil ve örgütlü bir toplum olma yolunda hızlı bir gelişme içindedir. Rejimin istikrarı bakımından, örgütlü toplumu çok önemsediğimi ifade etmeliyim. Böylece, vatandaş, hem beldesinin hem ülkesinin hem de dünyanın sorunlarına daha çok sahip çıkacak ve daha çok vatandaş olacaktır.

Sorunlar ne kadar zor ve karışık olursa olsun, rejime olan inanç sürdürüldüğü ve bunun gereği olan sabır gösterildiği takdirde, çözüme ulaşıldığı görülecektir.

Sahip olduğumuz sistemin ikincisi yoktur, vazgeçebilme seçeneği mevcut değildir. Bunun için, arızaları giderme, sistemi ayakta tutma, eskitmeme, ona olan inancı koruma, herkesin sorumluluğudur.

Sayın milletvekilleri,

Sahip olduğu potansiyel gelişme imkânlarıyla, bölgelerarası işbirliği açısından arz ettiği verimli ortam, Türkiye'yi bir cazibe merkezi haline getirmiştir. Bununla birlikte, Türkiye'nin önemi gittikçe artan konumundan rahatsız olanlar vardır ve bunlar da boş durmamaktadırlar.

Ülkemizi uluslararası camiada hedef göstermek, uluslararası örgütlerde aleyhimize birtakım kararlar aldırmak, dost ülkelerle ilişkilerimizi aksatmak yönünde birtakım çabalarla karşı karşıyayız.Özellikle, Avrupa ülkeleri ve platformları hatta Amerika Birleşik Devletleri nezdinde bu yönde ciddî girişimler vardır.

Yapılan eleştirilerin tümünü kendimize karşı bir komplo olarak değerlendirmenin sağlıklı bir yaklaşım olmadığını belirtmek isterim.

Değerli milletvekilleri,

48 senedir, çeşitli bunalımlara rağmen yaşatmayı başardığımız çokpartili siyasî sistem, çağdaş dünyanın uyguladığı rejimdir. Sistemin temel kurumları, hür seçim, hür parlamento, hür yargı, hür basın, hür sendika, hür meslek kuruluşları ve hür üniversite, ülkemizde mevcuttur ve işlemektedir.

Her şey herkesin gözü önünde cereyan etmekte, her şey yazılabilmekte, her şey söylenebilmektedir... Hak arama yolları ardına kadar açıktır. Temel insan hakları, herkes için -eşitlikle- mevcuttur ve herkes birinci sınıf vatandaştır. Din ve vicdan hürriyeti, temel haklar meyanındadır ve korunmaktadır.

Bütün bunlara rağmen hoşnutsuzluklar, şikâyetler ve eleştiriler vardır; içeride de vardır, dışarıda da vardır. Eleştiri konularından birisi, düşünce hürriyetiyle ilgilidir.

Türkiye, geçen yüz sene zarfında hufre-i inkıraz (uçurumun kenarı) ve pençe-i izmihlal (yıkılma, uçurumun içine yuvarlanma) korkuları içerisine zaman zaman girmiş ve "aman, yıkılıyoruz" diye bunalımlara sürüklenmiştir. Devlet, işleyemez hale düşmüş, kanun otoritesi sağlanamamış; o zaman, halaskârlık, kurtarıcılık söz konusu olmuş, bütün bunlarla zaman ve güç kaybedilmiştir.

Türkiye'de, hem hürriyet olmalı hem huzur ve güven olmalı hem de aş-ekmek olmalıdır. Üçü de olmalıdır ve aynı zamanda olmalıdır. Birisinin diğerine tercih edildiği hallerle karşılaşılmalıdır. Aynı zamanda, devlet yönetilebilmeli, bütün organları işleyebilmelidir. Sokak, devleti aşmamalı, devletin demokratik otoritesi mevcut olmalı, otorite cinsine bakılmaksızın, kişi tarafından, ülkenin insanı tarafından ne cins olursa olsun, aranır hale gelmemelidir.

Ülke, bütün sorunlarını, olumsuz tartışmalarını tasfiye etmeye çalıştığımız arayışlara gerek olmaksızın, demokratik kurallar içerisinde kalarak çözebilmelidir.

Türkiye, yakın geçmişte, bölünme, parçalanma korku ve endişesi içine sürüklenmiş, meydana gelen bu ortamda, demokratik hak ve hürriyetlere sahip çıkılıp, demokratik otorite korunmak yerine, rejim askıya alınmış, militer otorite, yönetimi ele almıştır ve l982 Anayasası, devlete disiplin getirmeyi demokrasinin önünde tutmuş, sınırsız hak ve hürriyetleri, yönetilebilir devlet kavramıyla sınırlamıştır. Halkın yüzde 92'si de bu Anayasaya "evet" oyu vermiştir. Buna rağmen, yeni ve çağdaş bir anayasaya Türkiye'nin sahip olması kaçınılmazdır.

Şimdi, eleştireye gelelim: Deniliyor ki "Türkiye'de düşünce hürriyeti yoktur. Eğer düşünce yayılamıyor ise -canım düşünene mani olan mı var; ne düşünürsen düşün, kimsenin bir şey dediği yok- eğer, kişi, düşündüğünü yayamıyorsa, bir hürriyet var demek mümkün değildir, düşünce hürriyeti var sayılmaz. Herkes düşündüğünü yazabilmeli, söyleyebilmelidir. Türkiye'de ırk ve mezhep esasına göre parçalanma talep edilebilmeli ve savunulabilmelidir. Bunun karşısına da aksi fikirleri savunanlar çıkacak ve çoğunluk, zaten o tarafta olacağından, endişe edilecek bir durum hâsıl olmayacaktır. Bunda ne var? Bırakın yazsınlar çizsinler, söylesinler. Ne söylerlerse söylesinler. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14 üncü, Türk Ceza Kanununun 311 inci ve Terör Kanununun 8 inci maddeleri buna manidir; bunlar kalkmalıdır. Böyle olduğu için; düşünce hürriyeti kalkmadığı için, bunlar mevcut olduğu için de Türkiye'de düşünce hürriyeti yoktur. Yani, Türkiye'nin demokrasisi ikinci sınıf bir demokrasidir" deniyor. Birinci sebep bu; öyle deniyor.

Bunun karşısında, "Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti Devletini üniter devlet olmaktan çıkarır. Bin seneden beri beraber yaşayan insanları birbirine düşürür, Türkiye'yi kardeş kavgasına ve dolayısıyla ıstıraplara sürükler. Esasen, isyan teşvikçiliği, halkın birbirine düşürülmesi, kışkırtıcılık, fikir hürriyeti ve düşünce hürriyeti sayılamaz. Dünyada bunun emsaline raslamak pek mümkün değildir. Türkiye, birliğini, beraberliğini, kardeşliğini, üniter devleti muhafaza etmelidir. Tek vatan, tek bayrak, tek resmî dil, tek devlet korunmalıdır" deniyor. (DYP ve MHP sıralarından alkışlar)

Türkiye'nin Anayasa ve kanunları bu esasa göre düzenlenmiştir -iki düşünceyi de söyledim- keyfî bir uygulama yoktur Türkiye'de; kanunlar neyi amirse odur. Kanunlar uygulanıyor diye de kimsenin şikâyetçi olmaması lazım; uygulanmıyorsa şikâyetçi olması lazımdır. Hele, yasa yapan Meclisin, kendi yaptığı kanunlara sahip çıkması kadar, bunların uygulanmasına sahip çıkması kadar doğal bir şey olamaz.

Keyfî bir uygulama olmamasına rağmen, bu iki düşünce, mutlaka, Türkiye Büyük Millet Meclisi zemininde tartışılmalı.

Türkiye'ye yöneltilen bu eleştirilerden bir kısmımız bir tanesinin -içeride, dışarıda- yanında ve bir kısmımız da karşısında vaziyet alma yerine, bu kadar önemli olan bir konuda bir konsensüs aranmalıdır. Yani, ben, meseleyi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin önüne koyuyorum. Bunun yapılabileceği fırsat vardır; yeni bir anayasa çalışması yapılıyor; bu anayasa çalışması yapılırken, düşünce özgürlüğünün, ülke ve çağdaşlığa uygun tanımının yapılabilmesi ve yeni çizgilerinin çizilebilmesi mümkün olabilir; ama, her halükârda, bu mesele de, tartışılıp, demokrasinin, cumhuriyetin en yüksek organında bir konsensüse varılmaya çalışılmalıdır.

Türkiye'ye yöneltilen diğer bir eleştiri de, kanunların suç saydığı fiillerden dolayı mahkûmiyet almış ve cezaevlerine konmuş bazı kişilerle ilgilidir. Kitap yazmış veya konuşma yapmış... Savcı yakasına yapışmış; mahkemeye gitmiş; hâkim ceza vermiş; Yargıtaya gitmiş, Yargıtay bunu tasdik etmiş... Bunu kınayanlar var. Eğer orta yerde bir yasa varsa, o yasa, bir fiili suç sayıyorsa, bu fiil işlendiğine dair ortada bir durum varsa ve bu fiilin işlendiği sübut bulmuşsa, hâkimin yapacağı ne var ki başka... Sonra, bütün savunma yolları sonuna kadar açık değil mi; açık.

Binaenaleyh, buradaki mesele, yargı organını ve bu sebepten dolayı da Türkiye Cumhuriyetini kötülemek olmamalıdır. Eğer böyle bir durum varsa, böyle bir durumda eğer yasalar hayatiyetini yitirmişse, o yasaları ortadan kaldırmak yasama organının işidir. Binaenaleyh, bu yasalar ortadan kalkıncaya kadar, kimse bu fiili işleyemez; işlerse, bu durum hâsıl olur. Denirse ki bu durum hasıl olmasın, o zaman, savcılar ve hâkimlerin birkısım insanların kanunların suç saydığı fiilleri işlemelerine göz yummaları bir kısmına göz yummamaları gibi bir keyfilik olur ki, o zaman, rejimi göçürürüz. Onun içindir ki, burada da hâkimler ve savcılara kimsenin diyeceği bir şey yoktur; çünkü, her hadise aynı şekilde muamele görmektedir.

Eğer bu çeşit durumlar suç sayılmak istenmiyorsa, onlar, mutlaka, yasa yapılıp suç olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun da bir yere bağlanması lazımdır; çünkü, devletimiz üzerinde, demokrasimiz üzerinde tartışılan en önemli iki konudan birisi budur. Birkaç tane daha var...

Yargı organına sahip çıkılmasını istiyoruz. Eğer yargı organına sahip çıkılmazsa, yani yargı organı yasaları uygulamaktan dolayı eleştirilir ve kınanırsa, o zaman, devleti işletme imkânımız olmaz. Onun içindir ki, kuvvetler ayrılığına dayalı sistemde, her kuvvet ayrı ayrı fonksiyon da yapsa, rejimi koruma açısından hepsinin birbirleriyle irtibatları vardır.
 

Sonraki Sayfa


(23 HAZİRAN 2006)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 1999 - 2006 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.