Cumhurbaşkanı Demirel'in, 19. Dönem 5. Yasama Yılı'nın
açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma:
(1 Ekim 1995)
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Sayın Başkanı,
Değerli Milletvekilleri,
Ekranları başında bu toplantıyı takip eden sevgili vatandaşlarım,
Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
1995-96 Yasama Yılının milletimize, memleketimize, Meclisimize hayırlı
uğurlu olmasını, Cenab-ı Allah'tan niyaz ediyorum.
Bu vesile ile, yüce Meclise yeni yasama yılında yapacağı değerli çalışmalarda
başarılar diliyorum.
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 50'nci yılı bu sene anılmıştır.
22-24 Ekim'de Birleşmiş Milletler'in kuruluşunun 50'nci yılı kutlanacaktır.
Bu 50 yıl içerisinde, -yerel savaşlar dışında- barış korunabilmiştir. Buna
rağmen, dünyanın güvenlik sistemi, Avrupa'nın güvenlik sistemi, bilhassa
Bosna-Hersek olayı dolayısıyla tartışılır hale gelmiştir. Dünyanın ve Avrupa'nın
yeni bir güvenlik sistemine ihtiyacı kesindir.
Bu 50 yıl zarfında Türkiye, çok partili demokratik hayatı yaşam tarzı
olarak seçmiş ve çeşitli denemelerden sonra bugüne gelebilmiştir.
Bugün ülkemizde demokrasinin bütün kavramları vardır; bu kavramlar üzerine
kurallar konulmuştur, bu kavram ve kuralların gerektirdiği kurumlar vardır
ve bunların hepsi işlemektedir. Bütün sorunların çaresi buradan aranacaktır.
Her şeyin başında, milletimizin hür iradesinin neticesi olan yüce Meclisimiz
görevinin başındadır. Demokrasinin kalbi olan yüce Meclisimizin, ülkenin
bütün sorunlarına en doğru çareleri bulacağından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Demokrasimizi iyileştirme, standardını yükseltme için girişilen gayretler
sürdürülmektedir.
1982 Anayasasında bu maksatla önemli değişiklikler yapılabilmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde mevcut bütün siyasi partileri ve değerli
üyeleri tebrik ediyorum.
Demokrasimize daha çok nitelik, vasıf kazandırmak, devletimizi daha
iyi işletmek için bir çok gayretler sarf edilmiş ve önemli yasalar çıkarılmıştır.
Meclisimiz denetleme görevini de gayretle sürdürmüştür.
Anayasa'nın değişen maddelerinin uygulama kanunları ile, yeni bir seçim
kanunu, yargının çabuklaştırılması, eğitim ve üniversitede reform, yerel
yönetimlerle merkezi yönetim arasındaki yetki ve sorumluluk dengelerinin
yeniden ayarlanması, sağlık hizmetlerinde reform yapılması, önümüzdeki
yasama yılında Meclisimizin gayret ve himmetlerini beklemektedir.
184 dünya ülkesi içerisinde;
Nüfus itibarı ile 16’ncı
Toprak itibarı ile 32’nci ve
Gayri Safi Milli Hasıla itibarı ile 20’nci sırada
olan Türkiye, bir büyük devlettir, bir büyük dünya devletidir. Çok önemli
bir konuma sahiptir. Barışçıdır. Sorunları vardır. Zaten sorunu olmayan
ülke yoktur. Ancak, bu sorunların üstesinden gelebilecek gücü ve niyeti
vardır.
Etrafımıza bir bakarak konuşmama devam etmek istiyorum:
Türkiye, dünyada ve bölgesinde güçlü, dünyayla her alanda bütünleşen,
kendisine saygı duyulan ve kendine güvenen, ağırlığı ve etkinliği ile barış
ve istikrarın güvencesi olan, dostluğu ve işbirliği aranan bir ülkedir.
Atatürk'ün koyduğu barışçı ilkelere dayanan Türk dış politikasında atılan
her adım, bu görüntüyü yaşama geçirmeye yöneliktir.
Türkiye, dünya üzerinde çok özel bir konumda bulunmaktadır. Bizim geniş
olduğu kadar, sorunlar, çatışmalar ve istikrarsızlık içeren bir coğrafyada
yaşadığımızı hiçbir zaman gözardı etmiyoruz ve bu özel coğrafyanın gerektirdiği
bir dış politikayı devletimiz uygulamaya çalışmaktadır. Siyasal barış ve
güven ortamının; insanların esenlik ve huzurunu sağlamanın, çeşitli sorunlarla
boğuşan bölgemizde siyasi, ekonomik işbirliği potansiyellerini harekete
geçirmek ve refahı yaygınlaştırmakla mümkün olabileceğine inanıyoruz. Bu
sebeple, gayretlerimiz, küresel ve bölgesel planda barış ve güvenliğe katkıda
bulunmaya yönelmektedir. Soğuk Savaşın sona ermesi sonrasında ortaya çıkan
tarihi fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeye matuf işbirliği şemalarında,
Türkiye yine bu sebeple öncü bir rol oynamaktadır. Türkiye'nin bir model
olma vasfını kazanmış bu olağanüstü konumu, kendi alınterimizle kazandığımız
en değerli bir üründür ve Cumhuriyetimizin kazanımları üzerine oturmaktadır.
Türkiye, bu konumunu, hem kendi ulusumuzun hem de bölgemizdeki ulusların
barış ve esenlik içinde yaşamasının güvencesi olarak görmektedir.
İşte bu görünüm dahilinde yeni asrın Türkiye'sini, herkes; bölgesel
zenginliklerini entegre olduğu Avrupa'ya taşıyan; küreselleşme olgusunu
ileri götüren ve küreselleşme hareketinde belli başlı bir aktör olarak
ortaya çıkan, nihayet, kalkınma ve işbirliği hamlelerinde barıştan yana
ve öncü bir ülke olarak görüyor.
Bu bakış gerçekleşme yolundadır. Balkanlar'dan Orta Asya'ya kadar Türkiye'nin
önünde yeni ufuklar açılmış, Türkiye yepyeni işbirliği imkanlarına ve dayanışmalara
kavuşmuştur. Bu anlayışla Türkiye, dışarıya daha fazla açılıyor, coğrafi
uzaklığın artık önemi olmadığı günümüz dünyasında, Uzakdoğu'dan Latin Amerika'ya
kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde yeni dostlar, yeni pazarlar ve yeni
ilişkiler kurmaya çalışıyor. Kısaca, bir dünya devleti olma yolunda hızla
ilerliyor.
Ulaştığımız noktadan daha ileriye gitmek kendi elimizdedir. Bu büyük
hedef, birlik ve beraberlik, demokrasi ve hoşgörü içerisinde gerçekleştirilecektir.
2000'li yıllarda Türkiye daha müreffeh, daha zengin, daha güçlü bir devlet
olacaktır. Yeni yüzyılın medeniyet oluşumları içerisinde kendisine en saygın
bir yeri de mutlaka edinecektir.
Sayın Milletvekilleri,
Türkiye, dış politikadaki her adımını bu geniş perspektif içerisinde
değerlendirmeye devam etmelidir. Türkiye ile dostluk ilişkileri içinde
olmak herkesin lehinedir. Türkiye'nin temel çıkarlarına zarar vermeyi hedef
haline getirenler ise, bunun bir bedeli olduğunu hatırda tutmalıdırlar.
Bilhassa, terör örgütlerine müsamaha göstermeyi, hatta onlara arka çıkmayı
uzunca bir süreden beri bir politika aracı haline getirmiş olan çevrelerin,
bu hususun farkında olmaları gerekir. Unutulmamalıdır ki, ki, nifak ve
zulüm tohumları ekenler, tarih boyunca, eninde sonunda bunun bedelini ödemişlerdir.
Türkiye'nin düşmanlığının değil, dostluğunun aranması gerektiğini buradan
bir kez daha hatırlatırım.
Dünyanın en sorunlu bir bölgesindeyiz. Ve Allah'a şükür ki, Türkiye'miz
bir barış ve istikrar adası olarak duruyor.
Etrafımıza biraz daha yakından bakalım, etrafımızda neler oluyor!
Ortadoğu'da tarihi bir dönem yaşıyoruz. Önemli gelişmelere tanık oluyoruz.
Barış Sürecinde büyük açılımlar yaşanmaktadır.
Türkiye, Filistin sorununda ve Arap-İsrail uzlaşmazlığında bütün tarafların
meşru hak ve çıkarlarını gözeten dengeli bir tutumu izleyegelmiştir. Türkiye,
bölgede genel ve kalıcı barışın tesis edilmesinin, bölgenin istikrarının
yanı sıra, bölgenin ekonomik kalkınmasına da çok önemli katkılarda bulunacağına
inanmaktadır. Bu çerçevede, çok özel yakınlığa sahip olduğumuz bölge ülkeleriyle
ilişkilerimizi, daha da geniş bir perspektif içinde geliştirmeye büyük
önem atfediyoruz.
Ortadoğu'da kalıcı ve kapsamlı bir barışın sağlanması ve refah ve kalkınma
yollarının bulunması çabalarına aktif bir şekilde destek vermeye devam
etmeliyiz. Ekonomik istikrar ve refaha giden yolun barıştan geçtiğini biliyoruz.
Bunu herkese söylüyoruz. Bu kapsamda, Barış Sürecinin başarıya ulaşması
neticesinde ortaya çıkacak yeni fırsat ve imkanların, bölgenin dünya ile
bütünleşmesine de katkıda bulunacağını düşünüyoruz. Türkiye, bu hususta
çok önemli bir rol oynayacak zengin bir tecrübe birikimine ve kapasiteye
sahiptir.
Bu sebeple, Türkiye, Filistin'in İsrail ile imzalamış olduğu tarihi
nitelikteki İlkeler Bildirgesi'ni ve Kahire Uygulama Anlaşması'nı memnuniyetle
karşılamış, İsrail ile Ürdün arasında imzalanan Barış Antlaşması'ndan da
memnuniyet duymuştur. Nihayet, birkaç gün önce Washington'da İsrail ile
Filistin arasında imzalanan anlaşma da, Barış Sürecinde tarihi bir adım
teşkil etmiştir.
Bütün tarafların şu anda tarih sahnesinde ortaya çıkan altın fırsattan
yararlanmalarını ve BM Güvenlik Konseyi'nin ilgili kararları doğrultusunda
sorunlara acil çözümler bulma konusunda esnek ve pratik tutumlar takınmalarını
tavsiye ve temenni ediyoruz.
Ne var ki, Barış Sürecinde nazik bir dönemden geçilmektedir. Kuşku duyanların
varlığına karşın, sürecin tam anlamıyla canlı tutulmasına çalışılmalıdır.
Bu hususta herkes üzerine düşen tarihi sorumluluğu üstlenmelidir.
Netice itibariyle, önümüzde tüm bölge ülkeleri için gerçekten çok değerli
bir fırsat bulunmaktadır. Bu fırsatın kaçırılmaması gereklidir. Gelişmeler,
belki arzu edilen süratte ilerlememektedir. Ancak, önemli olan nihai barışa
adım adım ve kararlı bir şekilde ulaşılmasıdır.
Diğer taraftan, Irak ile ilgili gelişmeleri de çok yakından ve dikkatle
izlemekteyiz. Irak'a uygulanan ambargonun Irak halkı için yarattığı güçlükleri
ve çekilen acıları biliyoruz. Bu acıların sona ermesi için Irak'ın Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını yerine getirmesi gereklidir. Irak'ın
egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması, bölgesel istikrar açısından
hayati önem taşımaktadır. Biz, Irak topraklarında yaşayan tüm halkların,
bu komşu ülkenin kalkınmasına kendi katkılarını getirebilecekleri bir ortam
yaratılmasını arzu ediyor ve tüm Irak vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerini
kullanmalarını ve iyi birer vatandaş olarak çağdaş bir yaşam idame ettirmelerini
istiyoruz.
Türkmen kardeşlerimizin refahı ve selameti ile de yakından ilgileniyoruz.
Irak'ta oluşmasını temenni ettiğimiz istikrar ortamında Türkmen kardeşlerimizin
de çok önemli bir katkısı olacaktır.
Değerli Milletvekilleri,
Yıl boyunca Bosna-Hersek'te hepimizin yüreğini parçalayan hadiselere
şahit olduk. Bütün ikazlara rağmen, uluslararası toplumun geçen 4 yıldır
sürdürdüğü kararsızlık, çaresizlik, şaşkınlık ve etkisizlikten istifade
eden Sırplar, insanlık aleminin gözleri önünde, uluslararası meşruiyeti
ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını hiçe saydılar, ayaklar altına aldılar.
Böylece, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri işlenen en büyük insan hakları ihlallerine
ve insanlık ayıplarına göz yumuldu. Bunun vebalini, dökülen kandan, yerlerinden,
yurtlarından olan masum insanların çektikleri ıstıraptan doğrudan doğruya
sorumlu bulunan Sırplar kadar, onların bu hareketine göz yumanlar da taşıyacaktır.
Ancak, Eylül başında bölgede vuku bulan gelişmeler ve NATO'nun etkili
müdahalesi, yıllardır süren bu trajediye son verilmesi imkanını ortaya
çıkartmış ve Amerika Birleşik Devletleri bir barış inisiyatifi başlatmıştır.
Bu çerçevede Türkiye, Boşnak kardeşlerimizin yaralarının sarılmasına yardımcı
olmaya devam edecek ve bölgede adil ve kalıcı bir barışın tesisi yolundaki
yoğun çabalarını sürdürecektir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Türkiye'nin, eski Yugoslavya'nın dağılma
süreci içine girdiği andan itibaren bulunduğu ikazlarda ne yazık ki haklı
çıktığını görüyoruz; keşke haklı çıkmasaydık. Gerçekten, ikili olsun, çok
taraflı olsun, her forum ve platformda, her düzeyde Balkanlar'ı tehdit
altına sokan saldırganlığın ne surette olursa olsun önlenmesi gerektiğini
defaatle dile getirdik. Bugün de Bosna-Hersek'in varlığını; mevcut sınırları
içinde, egemen ve uluslararası toplumun eşit üyesi olarak sürdürmesine
dayanan kalıcı bir çözüm bulunması yönündeki çabaları, etkinlikle desteklemeye
devam edeceğiz. Türkiye, aynı zamanda, Bosna-Hersek'te yaraların sarılmasına,
ülkenin yeniden imarına her türlü katkıda bulunmaya da hazırdır.
Son olarak İKO üyesi ülkelerin Bosna-Hersek'e destek olmak yönündeki
çalışmalarını memnuniyetle karşılıyor, bu forumda etkin ve öncü rolümüzü
sürdürüyoruz.
Türkiye'nin barışın tesisi yolunda önemli bir rol oynadığı ve bu rolü
devam ettireceği muhakkaktır. Kendisiyle çeşitli görüşmelerimde Sayın İzetbegoviç
ve çalışma arkadaşlarında gördüğüm büyük morali ve haklı mücadelelerini
sonuna kadar sürdürme kararlılığının, beni çok etkilediğini ifade ederek
dile getirmek istiyorum.
Kimsenin, Türkiye'nin, zor günlerinde daima bu acılı ülkenin yanında
yer almış olduğundan ve bunun böyle devam edeceğinden şüphesi olmaması
gerekir. Barış ve istikrarın tesis edilmesini, bölgede yaşayan bütün halkların
geleceğinin ve temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını hedefleyen
siyasetini Türkiye sürdürmelidir.
Netice itibariyle, bugün, Bosna-Hersek'te, dolayısiyle Balkanlar'da
barışın tesisi yolunda önemli bir dönem noktasına gelinmiştir. Daha çok
mesafe vardır, bu mesafe katedilmelidir. Ancak sağduyu, uzlaşma ruhu ve
sabırla, bu doğrultuda adım adım ilerleneceğine ve bu talihsiz ülkenin
aydınlığa kavuşacağına inanıyoruz.
Kafkasya'nın barış ve istikrarı, Türkiye için çok büyük önem taşımaktadır.
Bu anlayışla, Türkiye Azerbaycan ve Gürcistan ile birlikte Ermenistan'ı
da ayrım gözetmeksizin aynı tarihte tanımıştır. Azeri-Ermeni uyuşmazlığının
barışçı yoldan çözümü için oluşturulan, üyesi olduğumuz AGİT/Minsk Grubu'nun
faaliyetlerinde etkin bir şekilde yer alıyoruz.
Türkiye, kardeşi Azerbaycan'ı haklı davasında daima destekleyecektir.
Ermenistan ile ilişkilerimizin geliştirilebilmesi ise, Ermenilerin işgal
ettikleri Azeri topraklarından çekilmelerine bağlıdır. Ermenistan'ın bu
doğrultuda atacağı adımlar olumlu bir şekilde değerlendirilecektir. Ermenistan
işgal ettiği toprakları tahliye ederek, 1 milyon 400 bin göçmenin evlerine
dönmelerine, haklı ve şerefli bir çözüme razı olduğu takdirde, Türkiye
ile Ermenistan arasında iyi komşuluk ve işbirliği ortamı da yaratılmış
olacaktır. Bunu müteaddit defalar Ermeni liderlerine duyurduk ve duyurmaya
da devam edeceğiz.
Abhaza-Gürcü, Gürcü-Oshetya ihtilafı da, Kafkaslar'da önemli rahatsızlıklara
sebep olmuştur.
Kafkaslar'daki barış, fevkalade önemlidir. Çünkü, yüz seneden fazla
süre sonra Kafkaslar'da yeni devletler kurulmuştur ve bu devletler bağımsızdır.
Bu bağımsızlığın değerini iyi bilmeleri, kendi açılarından fevkalade önemlidir,
bizim açımızdan da fevkalade önemlidir. Türkiye'nin, Kafkaslar'da barış
olması halinde Orta Asya'ya geçebilmesi daha kolaylaşacak, Orta Asya'nın
Türkiye'ye, Türkiye üzerinden Avrupa'ya geçebilmesi imkan dahiline gelecektir.
Kafkasya'daki barışın bir an evvel tesisini, bölgenin bütün ülkelerinin
yararına sayıyoruz.
Türkiye'nin Gürcistan ile çok iyi münasebetleri vardır. Sarp Kapısı'na
ilaveten, Türkgözü Kapısı açılmıştır.
Aktaş Kapısı'nın açılış hazırlıkları yapılmaktadır.
Ermenistan ile Türkiye arasındaki münasebetlerin Azerbaycan'daki duruma
bağlı olarak düzelmesi neticesinde, Kars'ta Doğu kapısı da açılacaktır.
İşbirliği ve karşılıklı bağlılığın artırılması, ortak menfaatlerin doğru
teşhis edilip çağdaş refah düzeyine doğru elbirliği ile hareket edilmesi,
bu sorunların ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.
Çeçenistan'da cereyan eden kanlı olaylar bizleri derin üzüntüye sevketmiştir.
Sorunun, varılan mecraya girmeden, diyalogla, uzlaşma ruhuyla ve barışçı
bir yaklaşımla çözümünü temenni ederdik. Nitekim, Başkan Yeltsin'e olayların
henüz başında, 17 Aralık 1994'de gönderdiğim mesajda, Çeçenistan sorununun,
Rusya Federasyonu'nun toprak bütünlüğü çerçevesinde kansız bir şekilde
çözümü için çağrıda bulundum. Bugün bölgede sükün avdet etmiştir. Ancak,
bedeli, can ve mal kaybı bakımından çok ağır olmuştur. Umalım ki, kesin
sonuca varsın.
Şimdi önemli olan, diyaloğun hakim olduğu bir ortamda taraflar arasında
varılan anlaşmanın uygulanması ve Çeçen kardeşlerimizin yaralarının sarılmasıdır.
Türkiye daha şimdiden, Çeçenistan'ın yeniden imarı ve Çeçen halkının selameti
için elden gelen yardımı esirgemeyeceğini beyan etmiştir.
Karadeniz'in karşı kıyılarındaki komşumuz Moldova'nın topraklarında,
ulusal benliklerine, dillerine, kültürlerine asırlarca sıkı sıkıya sarılan
Gagoğuz halkı, Avrasya'ya yayılan Türk Dünyasının oluşturduğu zincirde
sağlam bir halka ve Türkiye ile Moldova arasında sağlam bir dostluk köprüsüdür.
Gagoğuz kardeşlerimiz ile Moldova yönetimi arasında uzlaşı, iyiniyet ve
sağduyulu bir yaklaşımla bu yıl içinde gerçekleşen özel statü anlaşması
takdire şayan ve örnek bir olgudur. Osmanlı İdaresinin (Bucak beldesi olan)
Gagoğuz Yeri'nin idari sınırlarının halkoylaması neticesinde belirlenmesiyle,
bu kardeşlerimizin anayurtlarında huzur içinde yaşayacaklarına, kimliklerini
güven içinde devam ettireceklerine ve Moldova'nın kalkınmasına ve refahına
gereken katkılarda bulunacaklarına inanıyoruz. Biz de, Moldova ile tesis
edilen yakın dostluk ilişkilerinden ve Gagoğuz halkına olan gönülden bağlarımızdan
esinlenerek bu ülkeye Türkiye'nin imkanları ölçüsünde yardımcı olmaya devam
etmeliyiz.
Aynı coğrafi bölgede Türkiye ile Ukrayna arasındaki ilişkilerde güçlü
bir bağ oluşturan Kırım Türk halkına da desteğimizi sürdürmekteyiz. Tarihte
maruz kaldıkları zor koşullara karşı kahramanca göğüs geren Kırım Türkleri,
yumuşama ve hoşgörü sürecine giren dünyamızda hakettikleri uygar ve insan
haklarına saygılı ortama kavuşmaktadırlar. Türkiye, Kırımlı Türk kardeşlerinin
anayurtlarına dönüşlerinden kaynaklanan iskan sorunlarını ve ekonomik sıkıntılarını
gidermek için Ukrayna Hükümeti ve ilgili uluslararası kuruluşlarla işbirliği
halindedir. Umudumuz, Kırım Türklerinin de sorumlu birer Ukrayna vatandaşı
olarak ülkenin kalkınmasına ve refaha kavuşmasına katkıda bulunmalarını
görmektir. Bu yolda her türlü katkıyı yapmaktayız ve yapmalıyız.
Burada bir iki cümle de Ahıska Türkleri için söyleyeceğim. Rusya'nın
hemen hemen her tarafına dağıtılmış bulunan Ahıska Türkleri, Türkiye'yi
anavatanları olarak görmektedir ve her fırsatta, Orta Asya'nın her bölgesinde,
diğer bölgelerde karşımıza çıkmakta, Türkiye'ye dönme arzularını tekrarlamaktadırlar.
Türkiye, imkanlarının elverdiği ölçüde Ahıska Türklerine himaye vermeye
ve onlara sıcak sinesini açmaya devam edecektir.
Değerli Milletvekilleri,
Değişen dünya şartları muvacehesinde, Türkiye'nin tarihten ve coğrafyadan
kaynaklanan varlarını bileştirdiğimizde, Avrasya kıtasının ortaya çıktığı
görülmektedir. Avrasya olgusu üzerinde hassasiyetle duruyorum; Adriyatik'ten
Çin Denizi'ne kadar uzanan kuşakta, 11 milyon kilometrekare üzerinde aynı
kökleri paylaşan 200 milyon insanın tarih, dil, din, kültür gibi ortaklıkları
her geçen gün daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu bir gerçektir
ve bunun kabul edilemeyecek bir tarafı da yoktur. Destanlarımız, şarkılarımız,
ninnilerimiz, örflerimiz-adetlerimiz, yediklerimiz-içtiklerimiz, konuştuğumuz
dil birdir. Bundan başka birleştirici unsurlar, başka ortaklıklarda görülemez.
Biz hiçbir zaman Avrasya olgusunu siyasi hesaplar güderek bir nüfuz
sağlama aracı olarak görmemekteyiz. Amacımız, bağımsızlığına yeni kavuşan
ve yıllardır uzak kaldığımız kardeşlerimizin kendi ayakları üzerinde durmalarına
ve uluslararası toplum içinde her bakımdan saygın birer üye olarak hakettikleri
yerlerini almalarına yardımcı olmaktır. Bu yolda bugüne kadar yürüttüğümüz
faaliyetler bunu kanıtla maktadır. İşadamlarımız ve müteahhitlerimiz buralarda
hizmet görmekte, haberleşme ve ulaşım ağları kurulmakta, imkanlar ölçüsünde
krediler verilmekte, okullar açılmakta, burslar verilmekte, tarihi ve kültürel
eserler onarılmakta, ezcümle, bu kardeş ülkelerin kalkınma ve istikrar
hamlelerine Türkiye çok geniş bir şekilde destekte bulunmaktadır.
Türkiye, köklü demokratik gelenekleriyle, serbest pazar ekonomisi uygulamasında
edindiği birikimlerle, çağdaş dünyayı anlamış büyük bir devlet olarak bu
ülkeler için bir ışıktır, bir penceredir. Bu ülkelere yön verme imkanına
da en iyi bir şekilde sahiptir. Bunların dünya ile bütünleşmeleri için
ideal bir köprü konumundadır -yön vermeyi bu anlamda kullanıyorum-. Bu
bakımdan da, ayrıca, üçüncü ülkelerle her türlü ortaklığa da hazırdır.
Kardeşlerimizin bu fırsatlardan yararlanmaları da son derece doğaldır.
Nitekim, yıl içinde Avrasya bölgesinde yer alan ülkelerle bulunduğumuz
faaliyetlere bakılacak olunursa, gıpta edilecek bir durum görülecektir.
En üst düzeyde karşılıklı ziyaretler yoğun olarak gerçekleştirilmiştir.
Zirveler düzenlenmiştir. Uluslararası platformda buluşulmuştur. Ekonomik,
ticari ve kültürel alanlarda yüzden fazla anlaşma aktedilmiştir. İstişareler
yapılmış, karşılıklı dertleşilmiş, bayram mutlulukları paylaşılmıştır.
Burada önemli olan, Avrasya olgusunun kendiliğinden ortaya çıkmasıdır.
Yani, gönüller kendiliğinden birleşmiştir. Bu gönülden kaynaklanan bağlarımızı
güçlendirmeye ve açılan yeni ufukları yapıcı amaçla karşılıklı olarak değerlendirmeye
devam edeceğiz, etmeliyiz. Zira, mevcut işbirliği potansiyelini harekete
geçirmemiz, halklarımızın karşılıklı refahına, esenliğine ve dolayısıyla
huzuruna hizmet etmektedir. Bu da, bölgemizde ve dünyamızda barış ve istikrara
toplu halde yaptığımız küçümsenmeyecek bir katkı olarak görülmelidir.
Sayın Milletvekilleri,
PKK terör örgütü Kuzey Irak'ta sınırlarımıza bitişik kurtarılmış bir
şerit ilan etmek üzereyken, Silahlı Kuvvetlerimiz, Irak'ın toprak bütünlüğünün
korunması ve sivil halka zarar verilmemesi ilkelerine dayanan, kararlı
bir harekatı gerçekleştirilmesine ve bu harekata katılan birliklerin büyüklüğü,
harekattan bir an önce sonuç alınmasını sağlayacak ölçüde tutulmuştur.
Buradaki amaç, aynı zamanda, mevcut koşullar altında Kuzey Irak'a hükmedebilen
bir otoritenin yokluğu karşısında, terör örgütünün istifade imkanı bulduğu
tesis ve silah depoları gibi altyapıyı imha etmek olmuştur. Bir kolorduya
yetecek çapta silah, tonlarca yiyecek malzemesinin yanı sıra, büyük miktarda
uyuşturucu da ele geçirilmiştir. Türkiye, bu bölgeden topraklarına karşı
saldırılar gerçekleştirilmesine ve Kuzey Irak'ın teröristlerin üssü haline
getirilmesine
müsaade edemezdi ve yine de müsaade edemez.
Kuzey Irak'taki otorite boşluğu, çok büyük kargaşaya sebep olmuştur.
Konunun enternasyonalize olması ve bölgenin daha çok rahatsız edici bir
duruma itilmesi endişeleri mevcuttur. Bu endişeler muvacehesinde gelişen
durum, devletimiz tarafından, parlamentomuz tarafından fevkalade yakından
takip edilmekte ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütün etkinliği kullanılarak
gerekli müdahaleler yapılmaktadır.
Sayın Milletvekilleri,
Kıbrıs sorununun çözümü, adada yaşayan iki ulusal toplumun, siyasi eşitlik
ve egemenlik hakları üzerine bina edilmeli, iki toplumlu, iki kesimli bir
düzen esas alınmalı, Türkiye'nin hukuki ve fiili garantisi devam etmelidir.
Kıbrıs sorunu bir çözüme ulaştırılmadan Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği
konusunun gündeme getirilmesi de, sorunun halline yardımcı olmamaktadır.
Bugün Kıbrıs'ta gündemi, Avrupa Birliği üyeliği değil, nasıl bir çözüme
ulaşılacağı oluşturmalıdır. Dolayısıyla, bu yönde çaba sarf edilmelidir.
Karşılıklı güven ortamının yaratılması için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin
önerdiği Güven Arttırıcı Önlemlerin uygulanması çözümü kolaylaştırabilecektir.
Kıbrıs davası Türkiye için ulusal bir davadır. Türkiye Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti'ne desteğini her alanda kararlılıkla sürdürmelidir. Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin karşılaştığı ekonomik sorunların aşılmasına
ve Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında mevcut yakın işbirliğinin
daha da derinleştirilmesine yönelik gayretlerimiz devam ettirilmelidir.
Yunanistan ile ilişkilerimiz, dış politikamız içinde kendine özgü bir
önem ve önceliğe sahiptir. Ülkelerimiz arasındaki sorunları komşuluğun
tabii sonuçları olarak kabul eden Türkiye, bu sorunların üstesinden iyiniyetli,
barışçı yöntemlerle gelinmesi için mümkün olan her çabayı sarf etmiştir.
Aynı zamanda, Lozan dengesinin korunmasına da büyük bir önem atfetmiştir.
Çeşitli sorunların yanı sıra, Ege Denizi'nden kaynaklanan anlaşmazlıklar
mevcuttur. Bu anlaşmazlıkların nedenini, Yunanistan'ın Ege Denizi'ni bir
Yunan gölü olarak algılayan yaklaşımı oluşturmaktadır. Ege Kıta Sahanlığı,
Türkiye ile Yunanistan arasında sınırlandırılmamıştır ve iki ülke arasında
Ege Denizi'nden kaynaklanan sorunların hepsi birbiriyle yakından ilgilidir.
Esasen, Türk-Yunan sorunları, ilişkilerimiz çerçevesinde bir bütün teşkil
etmektedir. Biz, bu sorunların bir bütün olarak ele alınmasını ve müzakereler
yoluyla iki ülke arasındaki temel dengeyi gözeten siyasi çözümler aranmasını
en akılcı yöntem olarak görüyoruz. Hedefimiz, diyalog kanallarını açık
tutmak ve bu yolda ileri adımlar atmaktır.
Türkiye, Batı Trakya'daki Türk azınlığının anlaşmalardan kaynaklanan
haklarının korunmasından Ege Denizi'ndeki sorunlara kadar Yunanistan ile
ilişkilerinde milli menfaatlerine ve güvenliğine zarar verecek her türlü
oldu bitti, emrivaki, "fait accompli" -anlaşılacak şekilde söylüyorum,
herkes anlasın diye- ile Türkiye'yi kimse karşı karşıya koymamalı, iki
ülke arasında hak ve çıkar dengelerini gözeten bir müzakerenin gereğine
samimiyetle inanılmalıdır.
Değerli Milletvekilleri,
Dört Türk vatandaşının Ağustos ayında Suudi Arabistan'da uyuşturucu
madde kaçakçılığı nedeniyle ardarda idam edilmeleri, tüm Türk kamuoyunu
derinden etkilemiş ve üzüntüye sevketmiştir. Bu konudaki hissiyatımızı
en yüksek düzeyde Suudi Arabistan Kralı nezdinde birçok defalar dile getirmiştik.
Suudi Arabistan ile mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarımıza karşılıklı
olarak büyük önem vermekteyiz. Bu itibarla, halen bu ülkede tutuklu ve
hükümlü bulunan vatandaşlarımızın hayatlarının bağışlanmasının ve ülkelerimiz
arasında kurulacak etkili işbirliği sayesinde uyuşturucu madde kaçakçılığının
önlenmesinin daha etkili ve yararlı bir yol olacağına inanıyoruz. Suudi
Arabistan nezdinde bu konudaki girişimlerimizi sürdürüyoruz.
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye'nin uyguladığı çok yönlü, çok boyutlu dış politikanın bir boyutu,
benzer görüşleri ve idealleri paylaşan ülkeleri bölgesel forumlar etrafında
biraraya getirmek suretiyle işbirliği imkanlarını en iyi şekilde değerlendirme
hedefidir. Zira, Türkiye, çağımızda uluslararası güvenin arttırılmasının
ve barış ve istikrarın sağlamlaştırılmasının ekonomik işbirliği vasıtasıyla
başarılabileceğine inanmaktadır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), Türkiye'nin
ekonomik işbirliği alanında Balkanlar-Rusya-Kafkaslar boyutunu, Ekonomik
İşbirliği Teşkilatı (ECO) ise Orta ve Batı Asya boyutunu ortaya çıkarmaktadır.
Bu itibarla, Türkiye, Karadeniz Ekonomik İşbirliği'nin 11 üyesi ve Ekonomik
İşbirliği Teşkilatı'nın 10 üyesi ile bu iki forum çerçevesinde çeşitli
ekonomik işbirliği projeleri üzerinde temaslarını sürdürmeli ve derinleştirmeye
gayret etmelidir.
Bu yıl Bükreş'te yapılan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirvesi, Karadeniz
Ekonomik İşbirliği sürecinin kuruluş safhasının sonunu, gerçek işbirliği
safhasının başlangıcını gerçekleştirmiştir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği,
artık altyapısını tamamlamış ve üye ülkeler arasında ekonomik işbirliğini
gerçekleştirecek aşamaya varmıştır. Önümüzde özel sektörlerin ön plana
çıkacağı uygulama dönemi başlamaktadır. Bu dönemde, özel sektörler hükümetlerin
de desteğiyle somut projeler üretme sürecine girecektir. Karadeniz Ekonomik
İşbirliği'nin en belirgin özelliği, modelinin, özel sektörlerin girişimciliğine
ve dinamizmine dayandırılmasıdır.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği sürecine kuruluşundan beri yaptığımız faal
katkılarla ve bu bölgesel ekonomik işbirliği girişimine büyük önem atfetmekle,
Türkiye'nin çağımızda ivme kazanan küreselleşme süreci içinde saygın bir
yer aldığını bir kere daha kanıtlamış bulunuyoruz.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği, dünya ortamı ile yeni bütünleşen bölge
ülkeleri için ne kadar büyük anlam taşıyorsa, ECO da yeni bağımsızlığına
kavuşan Orta Asya cumhuriyetleri için benzer anlam taşımaktadır. ECO dediğimiz
Ekonomik İşbirliği, aslında üye ülkeler arasında ekonomik, teknik ve kültürel
işbirliğini öngören boyutları aşan, bölgede barış ve istikrara katkıda
bulunan bir platform niteliğine de sahiptir. İslamabad'da yapılan son Zirvede
bunun en canlı örneğini gördük. Zirve'de yaptığım tüm temaslarda bölgede
ekonomik işbirliğinin tam anlamıyla gerçekleşmesi için siyasi istikrarın
da gerekli olduğunu vurguladık. Bu meyanda, özellikle istikrar özlemi içinde
yaşayan bazı ülkelerde -bu daha çok Afganistan ve Tacikistan'dır- iç barışın
bir an önce sağlanmasının, bölgesel işbirliğine büyük katkılarda bulunacağını
tekrarladık.
ECO teşkilatını yeniden yapılandırma çalışmalarına da somut katkılarımız
olmaktadır. Bu kuruluşun yakın gelecekte daha etkili işbirliğini doğuracak
bir şekil alacağına inanıyoruz.
Burada altı çizilecek bir husus, Türkiye'nin gerek Karadeniz Ekonomik
İşbirliği'nde, gerek ECO'da üyeleri nezdinde sahip olduğu konumdur. Demokratik,
laik, pazar ekonomisini başarılı bir şekilde yürüten ve çağdaş dünya ile
bütünleşen dinamik bir Türkiye, birçoğu geçiş döneminin sancılarını çeken
bu ülkeler için bir örnek teşkil etmekte ve bir yol gösterici rolünü oynamaktadır.
Türkiye, bu işleviyle bölgesel ve uluslararası itibar kazanmakta, barış
ve istikrara ilave katkılarda bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye, Karadeniz
Ekonomik İşbirliği ve ECO çerçevesinde kazandığı bölgesel işbirliği tecrübesini
önümüzdeki dönemde büyük bir dinamizme kavuşması beklenen Akdeniz İşbirliği
Forumu'na da taşıyabilecektir.
Türkiye, İslam Konferansı Teşkilatı'nın her zemininde fevkalade etkin
bir rolü oynamaktadır.
Değerli Milletvekilleri,
Avrupa kuruluşları ile daima yakın ilişkiler içinde olduk; 43 yıldır
NATO üyesiyiz. En riskli dönemlerde Batı'nın güvenliğine önemli katkılarda
bulunduk.
Avrupa ile bütünleşmiş, ekonomik ve sosyal alanda güçlü, istikrarlı
bir Türkiye, çoğulcu parlamenter demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları
gibi çağdaş değerler ile Doğu'yu kucaklaştıran bir köprü, "kültürler çatışması"
teorilerinin panzehiridir.
Türkiye, köklü demokrasi geleneği, laiklik ilkesine bağlılığı ve serbest
pazar ekonomisinde katettiği büyük merhale ile, keza dinamik nüfusa ve
etkili bir rekabet gücüne sahip olmakla, diğer taraftan uluslararası ve
bölgesel çaptaki siyasi ağırlığıyla, bugün Avrupa Birliği üyeliğine aday
olan ülkeler arasında en üstün bir konumu haizdir. Bunu görmemek mümkün
değildir.
1995 sonunda gerçekleştirilmesi öngörülen "Gümrük Birliği", tam üyelik
yolunda önemli bir aşamayı oluşturacaktır. Gümrük Birliği karşılıklı ahdi
bir vecibedir. Bu vecibenin yerine getirilmesini bekliyoruz.
Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de zaman zaman münferit insan
hakları sorunlarıyla karşılaşıldığı doğrudur. Ama bu, halkın, parlamentonun
ve hükümetin iradesinden kuşku duyma hakkını kimseye vermez. Bazı Batılı
ülkelerden zaman zaman ülkemize yöneltilen eleştiriler Türk halkını üzüntüye
ve tepkiye sevketmektedir. Cumhuriyet Türkiye'si en ileri uygarlık düzeyine
ulaşma yolundaki gayretlerini hiçbir zaman başkaları istediği için yapmamıştır.
Kendi halkı istediği ve buna layık olduğu için yapmıştır.
Türkiye'nin Avrupa ile yıllarca önce yaptığı bazı anlaşmalarını bu arada
Gümrük Birliği'nin yaşama geçirilmesi için Türkiye'ye şart koşmaya kalkanlar,
Türk halkının ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin esasen gerçekleştirmeyi
düşündüğü hususları Türkiye'nin önüne bir ön koşul olarak getirenler, Türkiye-Avrupa
ilişkilerine zarar vermekte ve Türk halkının gözünde Avrupa'nın itibarını
zedelemektedirler. Türkiye Avrupa'ya girecektir, ama boynunu bükerek değil,
başı dik olarak girecektir. Herkes bunu böyle bilmelidir. Türkiye'nin Avrupa
ile bütünleşmesini engellemeye çalışanlar tarih önünde sorumluluk taşıyacaklardır.
Bizim Avrupa hükümetlerinden beklediğimiz, Türkiye'nin demokrasiyi daha
ileriye götürme yolundaki siyasi iradesine saygı duyarak, kendi ülkelerindeki
bazı radikal çevrelerin uluslararası ilişkilerde geçerli olan karşılıklı
saygı ilkesine uymayan görüşlerine kararlılıkla karşı koymalarıdır.
Türkiye'nin, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya Federasyonu ile çok
iyi münasebetleri mevcuttur.
Dost ve müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerimizi
her alanda geliştirmeye, derinleştirmeye özen gösteriyoruz. Amerika Birleşik
Devletleri ile hem güvenlik alanında, hem stratejik alanda, hem de ekonomik
alanda ortak çıkarlarımız vardır. Amerika Birleşik Devletleri'nin, Türkiye'nin
Avrupa ile bütünleşmesi için verdiği desteği takdirle karşılamaktayız.
Bölgenin iki güçlü devleti olan Türkiye ve Rusya arasında işbirliğinin
karşılıklı güven ortamı içinde geliştirilmesi, gerek bölgesel, gerek küresel
barış ve istikrara önemli katkıda bulunacaktır. Türkiye, Rus halkının demokrasi
içinde refaha ulaşmasını samimiyetle arzu etmektedir. Rusya ile ekonomi,
ticaret, enerji turizm ve ulaştırma alanlarında mevcut işbirliği potansiyelinden
en iyi şekilde yararlanmayı, ilişkilerimizi daha da geliştirmeyi arzuluyoruz.
Hazar petrollerinin uluslararası piyasalara nakli bir diğer güncel ve
önemli konu olarak bizim ve dünyanın işgal etmektedir.
Türkiye, Hazar petrollerinin bir bölümünün boru hatları ile ülkemiz
üzerinden Akdeniz'e, Ceyhan-Yumurtalık tesislerine taşınmasına taliptir.
Bu maksatla hazırlanan ve uluslararası çevrede de destek bulan Hazar-Akdeniz
Petrol Boru Hattı projemiz, Hazar Denizi havzasında süratle artacak ham
petrol üretimi muvacehesinde yetersiz kalacağı anlaşılan mevcut boru hatları
şebekelerine bir ilave kapasite yaratacaktır. Bu husus dikkate alındığında,
sözkonusu boru hattı Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve hatta Rusya
için olduğu gibi, bölgeye yatırım yapmış petrol şirketleri için de bir
acil ihtiyaç, vazgeçilmez ihtiyaç, ayrıca açık deniz ve uluslararası pazarlara
ulaşılmasında bölge coğrafyasının gerekli kıldığı büyük bir zorunluluktur.
Projemiz, her şeyden evvel, bölgede nakil güzergahı olarak en istikrarlı,
güvenli ortamı bahşettiği, ayrıca taşımacılık maliyetleri açısından uluslararası
ölçülerde en elverişli imkanları verdiği için ve nihayet çevre ve doğanın
korunması kaygıları açısından da en az risk taşıyan imkanlardan yararlanmayı
öngörmesi nedeniyle, Hazar petrollerinin -petrole gazı da dahil ediyorum-
uluslararası piyasalara taşınmasında öncelikle tercih edilmesi gereken
bir proje niteliğindedir.
Diğer taraftan, petrol boru hatları konuları, teknik, ticari ve ekonomik
veçhelerinin yanında, her zaman siyasi ve stratejik boyutları ile de dikkate
alınması gereken konular olmuştur.
Türkiye, zengin doğal kaynaklarının faydalı şekilde kullanılması, uluslararası
piyasalarda değerlendirilmesi ve en etkin ve hesaplı yollardan bu piyasalara
ulaştırılması halinde, yıllardır uzak düştükleri refah ve çağdaş olanaklara
kavuşma imkanı olan yeni bağımsız devletlerin müreffeh ve mutlu bir istikbale
sahip olmasını arzulamaktadır. Bu dönemde ortaya çıkan eşsiz fırsatların;
oluşmakta olan yeni dünya gerçekleri ve giderek güçlenen küreselleşme eğilimiyle
bağdaşmayan bir rekabet anlayışı içinde değil, bilakis, yapıcı ve dengeli
bir işbirliği yaklaşımı içinde değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir.
Aynı zamanda, böyle bir yaklaşımın bölgede demokratik ve çağdaş yaşam biçiminin
temellerini sağlamlaştıracağı ve uluslararası serbest iradelerini ortaya
koymalarını kolaylaştıracağı inancındayım.
Hazar Denizi petrollerinin Rusya Federasyonu ve diğer ülkeler arasında
bir ihtilaf konusu haline gelmeyeceğini, burada siyasi ihtilaflar çıkmayacağını
ummak istiyorum.
Türkiye gibi bir imparatorluk tasfiye etmiş bir ülkede, tarihin ve coğrafyanın
getirdiği fırsatlar olduğu kadar, pek çok sorumluluklar da vardır. Dış
politikamızın oluşumunda tarihimiz ve coğrafyamız her zaman dikkate alınmıştır.
Bunda kültür unsurunun çok önemli bir yer tuttuğunu tekrarlamalıyım.
Bugün Avrasya diye nitelediğimiz toprakları bir ucundan diğerine katedersek,
atılan her adımda Türk tarih ve kültürünü yansıtan ve ayakta tutan bir
esere rastlamak mümkündür. Bu bir camidir, bir medresedir, köprüdür, anıttır,
şehitliktir. Ne olursa olsun, bunlar bizi o topraklarla özdeşleştiren,
geçmişimizi geleceğimizle kenetleyen ve gelecek nesillere ulusal kimliğimiz
hakkında ışık tutan simgelerdir. Bu eserler aynı zamanda bulundukları ülkeler
ile aramızdaki tarihi ve kültürel bağlan canlı tutan birer manevi abidelerdir.
Binaenaleyh, bunları korumak, onarmak, restore etmek ve sadece Türk
toplumunun değil, yer aldıkları ülke halkının bilincinde yaşatmak, tarihe
karşı bir sorumluluğumuzdur. Bunları yaparken, kuşkusuz, ikili ve gerektiğinde
uluslararası düzeyde işbirliği yollarını araştırmamız doğru bir yaklaşımdır.
Genel olarak baktığımızda, yurtdışındaki Türk kültür varlıklarının durumu
ve görünümü ümit vericidir. Macaristan'da Zigetvar'da dikilen Kanuni Anıtı
örnek bir jesttir. Macar milletinin hoşgörüsünün en güzel bir anıtıdır.
Geçmişin husumetlerini bir kenara bırakan, geleceğin mutlu günlerine yönelen
yapıcı bir zihniyetin eseridir. Zigetvar, böylece, Türk tarihinin en önemli
dönemini yaşatan bir ziyaret yeri haline dönüşmüştür. Burada, Macar devletinin
hoşgörüsünü, Macar devletinin tarihe bakışını ve Türkiye ile Macaristan
arasındaki dostluğa bakışını övüyorum. Nihayet Budin Kalesinde Arnavut
Abdi Paşa'nın mezarı da yerinde duruyor ve kitabesinde de "Arnavut Abdi
Paşa yatıyor, düşmanımızdı, ama kahramandı" yazıyor. Bu kitabe duruyor
orada.
Bu yıl içinde ziyaret ettiğim Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk ve Makedonya'da
benzer olumlu yaklaşımları görmüş olmaktan büyük memnuniyet duymaktayım.
Bu fırsat Türkiye'nin önüne diyebilirim ki ilk defa geliyor. Eserlerimizin
korunması için ilişkilerimizin yakınlığı ve dünyamızda beliren uzlaşı ve
hoşgörü ortamı ile bağdaşan şekilde ilgi göstermeleri bizi çok sevindirmiştir.
Dobruca'da "Babadağ Camii", Bulgaristan'da "Tombul Camii" yıkılmaktan
kurtarılmalıdır.
Dünyaya kapılarını yeni açan Orta Asya cumhuriyetlerinde bulunan eserlerin
ve ortak kültürel değerlerimizin korunması için de aynı gayreti karşılıklı
olarak göstermeliyiz. Büyük Türk düşünürü Hoca Ahmet Yesevi'nin Kazakistan'daki
muhteşem türbesi, bu ülke ile işbirliği halinde restore edilmektedir. Bu
türbenin temeli sağlamlaştırılmış ve yıkılmaktan kurtarılmıştır. Ahiren
Moğolistan'a yaptığımız resmi ziyaret sırasında gördüğümüz Tonyukuk ve
Orhun Anıtları'nın ortak tarihimize yaraşır şekilde onarılmaları ve restore
edilmeleri için Moğolistan'ın gösterdiği ilgi memnuniyet vericidir. Pek
yakında, tüm Türk dünyası için tarihe ışık tutan bu anıtların sadece Türk
değil, dünya kültürünün de hizmetine sunulacağını umuyoruz. Bu eserlerin
restorasyonları tamamlandığında, bütün insanlık için Tonyukuk ve Orhun
Vadisi kendini Türk sayan insanlar için bir ziyaretgah olacaktır.
Sayın Milletvekilleri,
Geçen seneki konuşmamda da ifade ettim; Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
değerli üyelerinden, hepinizden, Türkiye içindeki ve Türkiye dışındaki
kültür eserlerine daha çok yardımcı olmanızı, daha çok destek vermenizi
rica ediyorum. Gerçekte bunun değerini bir Avrasya olgusu içerisinde bir
süre sonra daha iyi takdir eder hale geleceğiz.
|