Cumhurbaşkanı Demirel'in, 19. Dönem 5. Yasama Yılı'nın
açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma:
(1 Ekim 1995)
Sayın Milletvekilleri,
1984 yılından itibaren Türkiye genelinde 17 bin 575 terör olayı meydana
gelmiştir.
Bu olaylarda;
4 bin 120 güvenlik görevlisi şehit olmuş, 8 bin 6 güvenlik görevlisi yaralanmıştır.
Aynı olaylarda 4 bin 604 vatandaş şehit olmuş, 5 bin 571 vatandaşımız da
yaralanmıştır.
Yine aynı dönemde 11 bin 939'u ölü, 427'si yaralı, bin 514'ü teslim, 5
bin 154 'ü sağ olmak üzere toplam 19 bin 34 terörist etkisiz hale getirilmiştir.
Terörden en çok zarar gören kesim yöre halkı ile ilk öğretim kurumları
olmuştur, yatırımlar olmuştur. 1994-1995 öğretim yılında;
Olağanüstü Hal illerinde mevcut okulların 1/3'ü güvenlik ve öğretmensizlik
nedeniyle açılamamış -öğretmen yokluğu değil, yine o da güvenliktir- ve
yaklaşık 100 bin kadar öğrenci öğretimden mahrum kalmıştır.
Örgüt tarafından 198 okul, 39 cami, 10 sağlık ocağı yakılıp yıkılmıştır.
100'e yakın öğretmen, 40'a yakın da din adamı şehit edilmiştir.
1984'den bu yana Güneydoğu Anadolu'da;
690 köy tamamen,
215 köy kısmen,
Bin 563 mezra tamamen,
146 mezra kısmen
boşalmış veya boşaltılmıştır.
307 bin kişi oturdukları yeri terk etmişlerdir.
Bunun tümü, terör sebebi ile değildir ama bunda terörün önemli bir etkisi
vardır.
Bu vatandaşlarımız bölgede, başta Diyarbakır olmak üzere;
Batman,
Siirt,
Van
şehir merkezlerine ve ülkenin diğer köşelerine göçmüşlerdir.
Bilhassa Güneydoğu illerimizde -yani bu illerde ve bazı kasabalarda-
önemli iskan ve işsizlik meselesi meydana gelmiştir.
Meralar, büyük çapta kullanılmaz haldedir.
Hayvancılığımız bu suretle büyük darbe yemiştir.
Güvenlik kuvvetlerimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin her 4 ayda bir
verdiği yetkiye dayanarak, terörle mücadeleyi kahramanca yürütmektedir.
Devlet, ülkenin her köşesine, her karış toprağına ve her taşına hakimdir.
Türkiye'nin sınırlarını, insanlarını ve toprağını korumak için kahramanca
mücadele eden, başta Silahlı Kuvvetlerimiz olmak üzere, bütün güvenlik
mensuplarımıza devletimiz adına minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Şehitlerimizi,
çocuklarımızı okutmak için büyük fedakarlıklarla görev yaparken terör kurbanı
olan öğretmenlerimizi rahmetle anıyorum.
Bizim ülkemizi fevkalade huzursuz eden terör olayının, komşu devletlerden
ve Avrupa'daki çeşitli odaklardan destek gördüğü, herkesin malumudur.
Bilinmelidir ki, halkımızın, terörün vaki olduğu yerdeki halkımızın
devleti ile herhangi bir sorunu yoktur.
Devletimiz olanca imkanları ile, terörün yanlışlığını anlatmaya çalışıyor.
Çocukları, kadınları, masum sivilleri katledenlerin; evvela kınanıp ayıplanıp,
sonra, "hak mücadelesi yapıyormuş gibi" görünmesi ve gösterilmesi fevkalade
şaşırtıcıdır.
Türkiye, "terörün üstesinden gelme" noktasına yaklaşmıştır. Açılan yaralar
biran önce sarılacaktır ve başlamış bulunan kalkındırma hamlesi, kalkınma,
kalkındırma hamlesi de süratle devam etmelidir.
Vatandaşı incitmeden, hukukun içinde kalarak, terörle mücadele yürütülmeye
çalışılıyor. Mücadelenin tabiatında çok büyük zorluk var.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin gücü, onun güvenlik kuvvetlerinin kahramanlığı
hakkında hiç kimse şüpheye düşmesin!
Ayrıca; Türkiye'nin üniter devlet niteliğinin muhafazasından, birlik
ve beraberliğinin korunmasından herkes emin olsun.
"Nedir bu üniter devlet" denildiği zaman, tekrarlamalıyım ki, Türkiye'nin
birlik ve beraberliği dedik. Bu birlik nasıl korunur dediğimiz zaman, üniter
devlet şöyle tarife geliyor:
Millet bir,
Vatan bir,
Devlet bir,
Dil bir,
Bayrak bir!
İşte Uniter Devlet!
Değerli Milletvekilleri,
Trafik kazaları, bir afet haline gelmiştir. Yani şimdi gelmiş değil
de, epeyce süreden beri bir afet.
1994 yılı içerisinde 5 bin 942 vatandaşımız -ortalama günde 15 kişi-
trafik kazalarında hayatını kaybetmiştir.
1995 yılı içerisinde 8 ayda 3 bin 780 kişi -Ağustos ayı itibariyle-,
yalnız Ağustos ayında 628 kişi hayatını kaybetmiştir
Maddi hasar ise trilyonları aşmıştır.
Trafik kazalarını önlemek için girişilmiş her türlü gayret, destekleniyor
ve desteklenmeye devam edilmelidir.
Meclisimizin bu konudaki hassasiyetini takdirle karşılıyorum. Mevzuatta
yeni düzenlemelerin yapılması Meclisimizin önündedir. Bu düzenlemelerin
biran evvel yapılmasını rica ediyorum.
Çalışma barışı, ülkedeki huzur bakımından fevkalade önemlidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, pek çok ülkenin henüz onaylamadığı ILO
anlaşmalarının tümünü kabul etmiştir. Ayrıca, Anayasa'da yapılan değişikliklerle,
yeni birtakım açılımlar da yapılmıştır.
Türk işçisi, alınteri, el emeği, göz nurunun karşılığını, hakkını almalıdır.
Hak arama yollarının ardına kadar açık olduğu ülkemizde, toplu sözleşme
düzeninin işlemediğini söylemek, mümkün değildir. Grev, haktır. Yalnız,
hukukun üstünlüğü, hakkı sınırlamıştır. Kamu düzenini bozmak, kanunların
hak olarak tanımadığı şeyleri yapmaya kalkmak, devleti felç etmeyi güç
gösterisi saymak, fevkalade yanlıştır.
Unutulmamalı ki, sendikal haklar da, ancak demokrasi varsa, vardır.
Bunlar zaten görülmüştür de.
Ülkenin önünde duran güncel meselelerden birisi de enflasyondur. Enflasyon,
uzunca zamandır mücadele etmiş olmamıza rağmen hala yüksek sınırlardadır.
Enflasyon, esasen bozuk olan gelir dağılımını uzunca yıllar zarfında
daha da kötüleştirmiş ve yaşamı ağırlaştırmıştır. Bence, kimin eseridir
vesaire tartışmalarına girmeden, bugün dargelirlilerin, memurların, emekli,
dul ve yetimlerin hayat şartlarını düzeltmek için devletimiz, hükümetimiz
ve parlamentomuz devletin imkanları nispetinde elinden geleni yapmalıdır.
Enflasyonun sebeplerinin içinde birçok sebep vardır. Bir tanesi hayatidir;
bozulmuş dengeler. Bilhassa kamu maliyesi üzerinde yapılmaya çalışılan
iyileştirmenin -önemli adımlar atılmıştır- bir sonuca varması, işte kamu
maliyesi düzene girmiştir denilebilmesi şarttır. Devletin borçlanma ihtiyacının
yüzde 16'lardan gayri safi milli hasılanın yüzde 7'lerine, yüzde 5'lerine
kadar çekildiğini biliyoruz ama, yine de hala birtakım sıkıntılarımız vardır.
Devletimizin giderleri, sosyal güvenlik kurumlarımızın hazine üzerindeki
yükleri, Kamu İktisadi Teşebbüslerinin zararları, kamunun borçlanma ihtiyacını
artırmıştır ve enflasyon, istenilen seviyeye bilhassa bu sebeple çekilememiştir.
Ayrıca, borç faizleri, -devletin giderlerini borçla karşılamaktan başka
yolu yoktur- devletin altyapı yatırımlarına ayıracağı kaynakları geniş
çapta yutar hale gelmiştir.
1995 yılı yatırım programında -mahalli idareler hariç- toplam 4 bin
239 kamu projesi yer almaktadır. Bunların tamamlanabilmesi için 2 katrilyon
kaynak sarfedilmiştir, daha 2 katrilyon kaynağa ihtiyaç vardır. 1995 yılında
devletin buna ayırabildiği 226 trilyondur. Hiç yeni yatırım yapılmasa,
bu projelerin ikmali 10 sene istemektedir. Binaenaleyh, devletin buna mutlaka
bir çare bulması lazımdır. Devlet dediğim zaman, hükümeti, parlamentoyu,
bütün sorumluları bunun içine koyuyorum. Yani Türkiye, daha çok yatırım
yapabilir hale gelmeli.
Özelleştirme, bugün herkes tarafından destekleniyor. Geç kaldığımız
şeklinde eleştiriler vardır. Bu eleştiriler doğrudur ama, şimdi hızla yürütülmesine
devam edilmelidir ve herkesin de bu hızla yürütmeye destek vermesinde yarar
vardır. Çünkü kamu maliyesinde bunu yapmak, düzeltmek o kadar kolay değildir.
Devlet, üstündeki yüklerden kurtulmalıdır.
Ayrıca, yabancı sermaye, yap-işlet-devret gibi yollarla, ülkenin yatırım
gücü, dolayısı ile üretim ve istihdam imkanları arttırılmalıdır.
İşsizlik en önemli sorunlarımızdan biridir ve işsizliğin çaresi yatırımdır.
Ödemeler dengesi yine Türkiye'nin en önemli konularından biridir. Bu
konudaki gelişmeler memnuniyet vericidir. Bilhassa bu sene çok başarılı
bir ihracat yılı olmuştur, başarılı turizm yılı olmuştur, başarılı döviz
kazanma yılı olmuştur, döviz rezervlerimiz yüksek sınırlara varmıştır.
Binaenaleyh, döviz rezervlerimiz ne kadar yüksek sınırlara varırsa,
döviz kazanma imkanlarımız ne kadar yüksek olursa, o kadar kaynak sağlama
imkanlarımız olur ve o kadar çok güven yaratır.
Onun içindir ki, Türkiye döviz kazanmaya devam etmeli -bugün yaptığı
gibi alabilmeli, satabilmeli, borçlarını tümüyle ödeyebilmeli, zamanında
ödeyebilmelidir. Bunun için, daha çok satılabilir mal üretebilmeli. Bugün
21 milyar dolar civarında olan ihracatımız çok sevindirici, ama asrın başında
bunun katlanması, 50 milyar dolan geçmesi ve asrın başında Türkiye'nin
100 milyar dolar ticaret hacmine ulaşması lazımdır.
Turizm, Türkiye'nin gelecek vadeden fevkalade önemli kaynaklarından
biridir. Bu sene çok başarılı bir yıl oldu. Türkiye, turizmi teşvik etmeye
devam etmeli, dar-boğazlarını ortadan kaldırabilmeli, altyapısını kapasitesinde
tutabilmeli ve 20 milyon turist, 10 milyar turist parası, 1 milyon yatağa
ulaşabilmelidir.
Türkiye'nin diğer bir döviz kazanma yolu taşımacılıktır. Deniz, hava,
kara taşımacılığı teşvik edilmeye devam olunmalıdır. Avrupa ile Orta Asya
arasında -sonra Çin de buna eklenecek- çok büyük imkanlar vardır.
Türk girişimcileri ve müteahhitleri, dünyanın her yerinde fevkalade
etkindirler. Halen ellerinde 20 milyar dolar civarında iş vardır. Ve 25
bin Türk vatandaşı dışarılarda çalışmaktadır. Bunun 50 milyar dolara çıkma
imkanları vardır, dışarıda çalışan vatandaşlarımızın sayısının da 100 bine
çıkma imkanları vardır.
Sayın Milletvekilleri,
Nüfusumuzun yüzde 40'ı 18 yaşından aşağıdadır. Her sene 1 milyon 400
bin çocuğumuz da doğmaktadır.
1923'de 250 bin öğrencisi ve 12 bin öğretmeni bulunan Türkiye'nin bugün
sadece Manisa ilinde bu kadar öğrencisi, bu kadar öğretmeni vardır. Bugün
15 milyon öğrencisi ve 530 bin öğretmeni vardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin
bence en büyük başarılarından birisidir bu.
Eğitimde fırsat eşitliği Cumhuriyetin erdemidir.
Cumhuriyet, ülkenin her köşesine ve her çocuğuna öğretmen götürebilmeyi
başarabilmiştir.
Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızı, kendilerine emanet ettiğimiz
fedakar öğretmenlerimize minnet ve şükranlarımız vardır.
Yirmibirinci Asırla birlikte "Bilgi ve Enformasyon Çağı" başlamaktadır.
Eğitimin niteliği, çok büyük bir anlam kazanmaktadır.
Eğitim sistemimizdeki reform tasarıları, Meclisimizin gündemindedir.
Bunların bir an evvel tartışılıp yasalaşması, bugünün çocukları ve bugünün
gençlerine yeni ufuklar açacak ve Türkiye 'ye daha sağlam bir gelecek kazandıracaktır.
Eğitime, Gayri Safi Milli Hasılamızın ancak yüzde 4'ünü ayırabiliyoruz.
Kalkınmış ülkelerde dahi, yani eğitim işini çabuk bitirmiş ülkelerde dahi
bu oran yüzde 6'nın üstündedir. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
dikkatini çekiyorum. Eğitime ayıracağımız kaynaklar bakımından daha çok
imkan sağlamalıyız. Diyeceksiniz ki, ona fazla ver, buna fazla ver; bu
yetmiyor. Bu doğru. Ben zaten bunları öncelik olarak önünüze koyuyorum
ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin en büyük vasıflarından birisi, bu ülkede
alınan vergiyi tahsis ederken uyguladığı iradedir. Yani bütçe hakkı dediğimiz
hak. Binaenaleyh bu hak kullanılırken, bütçe hakkı kullanılırken, millet
adına kullanılırken, ben sizin önünüze, hükümetlerin önüne bir öncelik
koyuyorum.
Benimle mutabık olmayabilirsiniz bu önceliklerde. Ama sanıyorum ki,
söylediğim şeylerin çoğu mutabık kalınmayacak cinsten şeyler değildir.
Ben de zaten bunları seçerken, daha az tartışmaya sebep olacak şekilde
itina gösterdim.
Milletçe eğitime daha çok kaynak ayırmak zorundayız.
Vatandaşlarımı "okul yapmada ve okul açmada devletçiliğe, devlete yardımcı
olma"ya çağırdım.
Ülkenin her köşesinde vatandaşlarım, bu büyük hayırı işlemek için birbiri
ile yarışmaktadırlar.
Bu kampanyaya katılan vatandaşlarımın hepsine huzurlarınızda şükranlarımı
sunuyorum.
Türkiye; orta öğretimde ve yüksek öğretimde okullaşma oranlarını yükseltmek
mecburiyetindedir.
Yüksek öğretim üzerinde durmak istiyorum.
Yirmibirinci Yüzyıla girerken çağı yakalamış bir Türkiye hedefinin gerçekleşmesi,
üniversitelerimizin çağdaş sorumluluklarını üstlenecek yapı ve fonksiyona
ulaşmalarına önem ve öncelik verilmesinin milletçe kabulüne ve bunun gereklerinin
yerine getirilmesine bağlıdır.
Bugün yüksek öğretim sistemimiz 57 üniversite, 440 fakülte, 525 yüksek
okul, 224 enstitü, 1 milyon 121 bin 552 öğrenci ve 49 bin 52 öğretim elemanı
ile eğitim, öğretim ve araştırma faaliyetini sürdürmektedir. Düşünün, 1932'de
bir Darülfünun'dan müdevver üniversitesi ve 200 kadar öğretim üyesi ve
3 bin kadar da öğrencisi var. Bu 40 bin-50 bine yaklaşmış öğretim görevlisi,
1 milyon 200 küsur bin öğrencisiyle ve 57 üniversitesiyle, yine diyorum
ki, Cumhuriyetin en büyük başarılarından biridir.
Binaenaleyh yüce Meclisimizin bu başarıya da sahip çıkmasını rica ediyorum.
Yüce Meclisimiz bu başarıya nasıl sahip çıkacaktır? 57 üniversitemizin
önemli bir kısmı henüz kuruluş halindedir. Türkiye bu üniversiteleri kurabilmelidir,
kampüslerini kurabilmelidir. Yine burada görüyorsunuz; devletimizin ve
milletimizin bu istikamette daha çok kaynak ayırması gerekiyor. Başlamış
işler çok güzel gelişiyor. Öncesinde başlamış işleri çok güzel bağladık.
10 sene zarfında üniversitelerimiz 20 bin öğrencili üniversite haline gelebiliyor
ve gerçekten kuruldukları yerlerle kucaklaşıyor. Ülke sathına çok güzel
tesisler kurulmuştur. Van'da Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Kars'ta Kafkas Üniversitesi,
Edirne'de Trakya Üniversitesi, Muğla'da Muğla Üniversitesi, Hatay'da Mustafa
Kemal Üniversitesi; bunların hepsi kuruluş halinde. Buralara maddi manevi
desteğimizi esirgemeyeceğiz, hepinizden rica ediyorum; moral desteğimizi
esirgemeyeceğiz. Buralarda görev yapan öncü bilim adamlarımızı huzurunuzda
tebrik ediyorum. Gerçekten büyük bir feragatla ve şevkle bu görevlerini
yapmaya devam ediyorlar.
Üniversitelerimiz hürdür, bilimsel bakımdan hürdür. Şikayetleri vardır,
tabii ki bu şikayetleri ortadan kaldırmak lazımdır. Bu da yine üniversite
reform kanununun içerisinde olacaktır. Üniversitelerimizin, bilhassa üniversite
öğretim kadrolarımızın hepsinin birleştiği bir reform tasarısını çıkaramadık.
Ama ne de olsa, yine yüce Meclisimiz, komisyonları, herkesi memnun edecek
olmasa bile, bazı şikayetleri ortadan kaldıracak birtakım kararlara varmak
imkanına sahiptirler. Ve bu ülkenin hür üniversitesi, bürokratik sebeple
ve şu sebeplerle, bu sebeplerle, "Evet bilimsel bakımdan hürüm ama, bilimsel
hürlüğü kullanırken, birtakım bürokratik engeller buna mani oluyor" dememelidir.
Değerli Milletvekilleri,
Ülkemizde; 10 bin kişiye 24 yatak düşüyor. Bin 200 kişiye bir doktor
düşüyor. Maalesef çocuk ölümünde de -ki aşağı yukarı uygarlığı bununla
ölçüyorlar- dünyanın en yüksek nispetleri arasındayız. Seylan'da bu bin
kişide 15 kişi, bizim ülkemizde bin kişide hala 50 kişi. 50 çocuk bir yaşına
gelmeden ölüyor ve anneler de ölüyor.
Öyle bir noktaya gelmişizdir ki, "sağlık hizmetleri" dünyanın sloganıdır.
İnsan olan her kişi sağlık hizmetlerinden yararlanmalıdır. Asrın başında
dünyanın varması lazımgelen hedef budur.
Şimdi yine buraya geliyorum; Türkiye Gayri Safi Milli Hasıla'nın ancak
yüzde 1'e yakınını sağlık hizmetlerine ayırabiliyor. Devlet olarak veya
vatandaşlar olarak sağlık hizmetlerine çeşitli yollar ile, koruyucu hekimlikten
başlayarak her kademesine daha çok yatırım yapma durumundayız, kaynak ayırma
durumundayız. Ve şunu da ifade edelim ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923'de
bin tane doktoru var, bugün 60 bin tane doktoru var. 60 bin doktor, bir
60 bin kadar da hemşiresi, sağlık personeli var. Aşağı yukarı 50 bine yaklaşan
ebesi var. Yani Türkiye Cumhuriyeti, 25 tane Tıp Fakültesi ile, birçok
okulu ile dünyada tanınmış hekimleri yetiştiren bir hekim kadrosuna sahip.
Her gün Türkiye'de birbirinden güzel şeyler oluyor. İşte burada diyorum
ki, aman şevkimizi kaçırmayalım. Ve şunu da açıklıkla ifade edelim ki,
hastane kapısına gelen herkes, "Paran var mı, yok mu?" sualine muhatap
olmadan bu ülkede sağlık hizmeti alabilmelidir. Devlet işte orada lazımdır.
Binaenaleyh, vatandaş devleti orada hissedecektir.
Sigorta sistemi; yine yapılan, genelde mevcut bilgiler bugün Emekli
Sandığı, Bağ-Kur, Sosyal Sigortalar Kurumu, diğer kurumlarla beraber sigortalıların
sayısının takriben yüzde 70'lere yaklaştığını gösteriyor. Bu iyi bir şey
ama, bu sistemin prim ödemesinde ve sistemin işlemesinde çok büyük sıkıntılar
var, o yüzden de Hazine üzerine çok büyük baskılar var. Binaenaleyh, Türkiye,
tabii Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu sigorta sistemini halkın yüzde yüzüne
ulaşacak şekilde genişletme, ama mali külfetlerini de bir biçimde karşılama
durumundadır.
Çocuk, bugün dünyanın en önemli konusu haline gelmiştir. İnsanoğlu,
çocuğu gündemine getirmekte gecikmiştir. Ve Çocuk Hakları Konvansiyonu
ve Deklarasyonu Antlaşmaları yapılmış, Meclisimiz de bu iki belgeyi onaylamıştır.
Sanıyorum ki, çocuklarımızın sağlığı, eğitimi, yetiştirilmesi; toplumun
devamı ve devletin sorunudur.
Aynı zamanda burada özürlü kişiler üzerinde de hassasiyetle durmak istiyorum.
Her zamankinden çok, özürlü çocuklar veya özürlü insanlar, yaşlılar, sakatlar
devletin ve toplumun dikkatine gelmiştir. Bence bunları hiçbir şekilde
görmezlikten gelmek mümkün değildir.
Bir diğer olay şehirleşmedir. Türkiye'deki transformasyon, yani topraktan
hizmetlere ve sanayie kayma olayı, ki doğaldır, nüfusun yüzde 45-50'si
toprakta olan bir ülkeyi zengin etmek mümkün değildir. Ve nihayet bu nispet
yüzde l0'lara inecektir, yani toprakta yaşayan nüfus. Toprakta yaşayan
nüfus aslında fukaralığın baş sebebidir. Yalnız topraktan şehirlere göçme
halinde, şehirlerin disiplinini muhafaza etmek, şehirleri korumak mümkün
olamamıştır. Bugün yerel yönetimler ve devlet hep bir arada, kanun ve nizamı
ile merkezi yönetim, yerel yönetim, hepsi birden bu şehirleşmenin ağırlığının
altında aslında büyük bir uğraş vermektedir.
Şehirler, -temizlik meselesi, su meselesi, hava meselesi, trafik meselesi,
okul meselesi- birbirinden daha sıkışık hale gelmiştir. İstanbul'un her
sene 3 bin 500 tane dersliğe ihtiyacı var. Ve İstanbul'da 1 milyon 800
bin çocuk okula gidiyor, yani bu ilkokul, ortaokul, bir devletin nüfusu
kadar. Ve 55 bin öğretmeni var. 70 ila 80 çocuklu sınıflar var, Anadolu'da
daha iyiyiz. Büyük şehirler aslında şehirleşmenin verdiği ağırlıktan dolayı
daha sıkıntılı.
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye'de devlet, ticari işlerin içinde olmayacaktır. Devletin prensibi
bu, dünyanın gidişi de bu. Ancak, Türkiye'nin kalkınmasına devam edebilmesi,
devletin bir süre daha hiç olmazsa altyapı meydana getirmesine, altyapıdaki
darboğazları aşmasına bağlıdır.
Türkiye'nin; ulaşım, iletişim ve enerji konularında önünü iyi görmesi
lazımdır.
Bunlar; bir hükümetin, bir veya birkaç siyasi partinin sorunu değildir.
Bütün Türkiye'nin sahip çıktığı konular olmalıdır.
60 bin kilometrelik karayolu ağımız, Türkiye Cumhuriyeti'nin en değerli
eserlerinden biridir; trilyonlar sarfı ile meydana getirilmiştir. Bakılabilmelidir,
ıslah edilebilmelidir, günün şartlarına uydurulabilmelidir, yeni ilavelerle
takviye edilebilmelidir.
Samsun - Hopa sahil yolu halen geçilemez durumdadır, sığmıyoruz. Yani
biz bu yolu yapalı 20 sene ancak oldu. En kısa zamanda tedbir ve çaresi
aranmalıdır.
Antalya-Alanya yolunun ıslah çalışmaları ihale edilmiştir, devam ediyor,
en kısa zamanda bitirilebilmelidir. Balıkesir şehiriçi geçişi ve Kocaeli
şehiriçi ve çevre yollarının acilen bitirilmesi lazımdır.
Otoyollar, çağı simgeleyen eserlerdir.
Türkiye TEM Projesi ile, "Trans-European Motorways", "Avrupa Otoyol
Sistemi"ne dahil olmuştur.
3 bin km. otoyol yapmaya başlamışızdır, halen bunun bin 160 km.si tamamlanmıştır.
Bolu Dağı Geçişi,
Ankara - İzmir Çevre Yolları,
Mersin - Gaziantep Yolu,
Toprakkale - İskenderun Yolları
tamamlanmak üzeredir, tamamlanmalıdır.
İzmir - Balıkesir - Bursa-İstanbul otoyolu Türkiye'nin gündemindedir. Ve
aslında Türkiye'nin en kalkınmış yörelerinden olan İstanbul, Kocaeli, Sakarya,
Eskişehir, Bursa mega proje ile İzmir, Manisa megapolü; arada yalnız Balıkesir
kalıyor, mutlaka birbirine bağlanmalıdır.
Ankara - Pozantı arası bağlanırsa, Edirne'den Gaziantep'e kadar bağlanırız.
İskenderun - Cilvegözü mutlaka bağlanmalıdır.
Ankara - Gürbulak arası İpekyolu'nun bir parçası olacaktır, kaçınılmazdır.
Gaziantep-Şanlıurfa ve Habur arası bağlanırsa, böylece Edime-Habur arası
bağlanmış olacaktır. Otoyollar Türkiye'nin gündemindedir.
Önümüzdeki 10 sene, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin değerli üyeleri,
değerli siyasi partileri, değerli hükümetleri bu konuyla hep uğraşacaklardır.
Türkiye; "İpekyolu Projesi"ni ve Arnavutluk'ta Dures Limanından başlayıp
Sofya'ya kadar, hatta Varna'ya kadar gelecek olan Doğu - Batı koridorunu
ve Kars -Bakü yollarını da düşünmek mecburiyetindedir.
Diyeceksiniz ki, Türkiye bitti oralar mı kaldı? Artık bugün Türkiye
sadece kendi sınırları ile bağlı değil. Binaenaleyh dünya bizi zorluyor.
Türkiye mevcut limanlarını genişletmeli, yeni limanlar yapmalıdır. Mevcut
limanlarını ıslah etmesi ve Tekirdağ'da, Yumurtalık'ta, bir Marmara'da,
bir Akdeniz'de, bir Karadeniz'de büyük limanlar yapması, kaçınılmazdır.
Demiryollarımız yeni baştan ele alınmalı. Bugün yük trafiğinin yüzde
87'si karayollarının üzerindedir; çok ağır bir yük. İstanbul- Ankara sürat
demiryolunun yapılacağı tarih gecikmemelidir.
Enerji ihtiyacının güvenli bir şekilde ve zamanında karşılanması, kalkınmanın
herhangi bir aksamaya maruz kalmadan sürdürülebilmesinde en büyük etkendir.
Kalkınmanın devamlılığı, enerji akışının güvenilir ve yeterli düzeyde teminat
altına alınmış olmasına bağlıdır.
Ülkemiz enerji ithal eden bir ülkedir. 1994 yılında toplam birincil
enerji arzımızın takriben yüzde 50'si ithalat yoluyla karşılanmıştır. Bu
oran, 2000 yılında yüzde 56'ya, 2010 yılında ise yüzde 62'ye çıkacaktır.
Elektrik enerjisi, ekonominin tüm sektörlerinin en önemli girdisini
teşkil eder. Evvela varolmalıdır, sonra da makul şekilde ucuz olmalıdır.
1995 yılında 85 milyar kw/saat ihtiyacı karşılayabiliyoruz. 2000 yılında
143 milyar kw/saat ihtiyacımız olacaktır. Bu, mutlaka karşılanmalıdır.
Binaenaleyh, bunu karşılayamadığımız takdirde, yeniden girişmiş bulunduğumuz
sanayileşme hamlemizde aksaklıklar olabilir.
Ayrıca, enterkonnekte sistemimiz yüzde 20 zayiatla çalışıyor. Bu yüzde
6'nın - 8'in üstünde olmamalıdır. Yani burada ürettiğimizi yollarda kaybediyoruz.
Şebekemizin yeniden ıslahı lazım.
Türkiye'nin, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren sanayileşmeyi kalkınmanın
temel unsuru olarak kabul ettiği bu alanda büyük gayretler sarf ettiği
hepimizin malumudur. Cumhuriyetin başlarında, ülke hayati tüketim maddelerinde
dahi neredeyse tamamen dışa bağımlı iken bugün Batı Avrupa ülkeleri başta
olmak üzere beş kıtaya yüzlerce kalem sanayi mamulü ihraç eder hale gelmiş
ve toplam ihracatımızın yüzde 90'a yakını sanayi ürünlerinden oluşmuştur.
İğneden ipliğe her şeyi dışarıdan alan Türkiye, bugün uçaktan gemiye kadar,
denizaltına kadar her şeyi yapabilir durumdadır. Bu küçümsenemeyecek gelişmeyi
yeterli görmek mümkün değildir. Esasen Türkiye sanayi toplumunun farkına
varmakta bir miktar gecikmiştir.
Tarımsal nüfusun gelişmiş ülkelerdeki seviyeye indirilmesi sürecinde
karşılaşılan ekonomik ve sosyal problemler ancak hızlı sanayileşme ile
çözülecektir. Bu hususu daima gözönünde bulundurmak mecburiyetindeyiz.
Bugünkü sanayileşme stratejimiz dünya ile rekabet edebilecek bir sanayi
yapısına ulaşmaktır. Bu stratejide devletin rolü, sadece uygun bir ortam
hazırlamak olmalıdır.
Bu doğrultuda;
Ekonomik istikrarın devamlı olarak sağlanması,
Piyasa mekanizmasının iyi işletilmesi için kural hakimiyetinin tesis edilmesi,
Sanayileşmenin ve kalkınmanın ihtiyaç duyduğu altyapının (enerji, ulaştırma
ve haberleşme) darboğaz teşkil etmeyecek şekilde geliştirilmesi lazımdır.
Ve her seviyede işgücünün çağdaş bir eğitimle yetiştirilmesi;
Türkiye'de Türkiye'nin müteşebbisi sanayileşmenin değerini anlamıştır.
Binaenaleyh, Bursa'daki sanayi bölgesinde, İzmir'de, Atatürk Organize Sanayi
Bölgesinde, Denizli sanayi bölgesinde, Çorum'da sanayi bölgesinde, Gaziantep'te
sanayi bölgesinde, Kayseri'de, Adana'da ve Konya'da sanayi bölgelerinde
görülen manzara fevkalade cesaret vericidir. Yani, devlet devreden çıkıyor.
Çok güzel şeyler yaptık, şimdi satalım diye uğraşıyoruz. Buna mecburuz,
ama şimdi devletin yerini gerçekten Türk girişimci alıyor. Cesaret verici
bir olaydır. Hepinize telkin ediyorum, yolumuz düştüğü zaman buraları bir
gezin, görün. Ve bugün sadece Denizli bölgesi 1 milyar dolar ihracat yapacak
şekle gelmiştir ve İzmir sanayi bölgeleri de 4-5 milyar dolar ihracat yapar
hale gelmiştir. Keza İzmir 'deki deri sanayi gerçekten göz kamaştıracak
kadar güzeldir. İstanbul'da Tuzla'da kurulan sanayi de öyledir. Türkiyemizin
birçok yerlerinde herkes birbirine bakarak bu sanayi mihraplannı meydana
getirmeye çalışıyor. Ve bunlara devletimiz, hükümetimiz, parlamentomuz
destek vermeye devam etmelidir.
Ayrıca, küçük ve orta ölçekli sanayiye de değinmek istiyorum. Bu hususta
fevkalade güzel gelişmelerimiz var.
Tarımın Gayri Safi Milli Hasıladaki payı yüzde 15'dir. Halbuki Türkiye
nüfusunun yüzde 45 'i yaşamını tarımdan kazanır. İkisinin arasında bir
irtibat kurmak istiyorum. Yani nüfusun yüzde 45'i GSMH'nin yüzde 15'ini
alıyor. Türkiye'deki fukaralığın adıdır bu. İşte Türkiye bunu kırmak mecburiyetindedir.
Bir taraftan gayet tabii ki tarımdaki üretimi artırma vesaire tamam
da, bu yüzde 15 olduğu sürece, bu da yüzde 45 olduğu sürece, yani nüfusun
yarısı GSMH'nin yüzde 15'ini alacak demektir. İşte bu kaderi değiştirmeliyiz.
Bunu değiştirdiğimiz takdirde, gerçekten Türkiye siyasi bakımdan gayet
tabii ki hür, serbest bir ülke olacak ama, refah dağılımı ve gelir dağılımı
bakımından mutlu bir Türkiye olacaktır.
Bir taraftan; tarımdan endüstri ve hizmetlere geçiş transformasyonu
yapılırken, diğer taraftan tarım güçlendirilmeye devam edilmelidir.
Mekanizasyon; Türk köylüsünün 650 bin traktörü var. Türk köylüsü 20
bine indirdiği traktörü yeniden almaya başlamıştır; gübre, tohum, damızlık,
fide, eğitim, araştırma ve sulama modern tarımın en önemli gerekleridir.
Değerli milletvekilleri, bu da Türkiye'nin siyaset üstü, partilerüstü
bir gerçeğidir. Hepinizin karşı karşıya kaldığımız, hepinizin gözüne çarpan
bir olaydır.
Türkiye topraklarının 280 milyon dekarı tarıma elverişlidir, bunun ancak
85 milyonu sulanabilme imkanına sahiptir.
1995 yılı başı itibariyle Türkiye, 164 barajı yapmış ve bunun arkasında
127 milyar metremikap suyu toplamıştır. Türkiye'nin üstüne 643 mm yağmur
yağıyor. Bundan 186 milyon su akar hale geliyor. Neredeyse 127 milyonla
önemli bir kısmını Türkiye toplar hale gelmiştir. Binden fazla göleti de
yapmıştır. Halen devletin ve vatandaşın yaptığı şebekelerden 40 milyon
dekar arazisi sulanıyor, yani sulanabilecek arazinin yarısı. Kurulmuş bulunan
99 hidroelektrik santrali ile 40 milyar kw/saat elektrik üretiliyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin en başarılı ve en faydalı kalkınma ve yatırım
alanlarından birisi, su ve toprak kaynaklarının geliştirilmesidir. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, bu konuda daha çok yatırım yapmaya devam etmelidir.
Türkiye'de köy ve köylü meselesi, bir ekonomik olay değildir, bir uygarlık
olayıdır. Tarım hala bir ekonomi sektörü değildir. Hala tarım dediğimiz
olay bir insanlık olayıdır.
Cumhuriyet, köylüye çok güzel hizmetler götürmüştür.
En ücra köyüne kadar okul, ışık, yol, telefon götürmüştür, sağlık hizmeti
götürmüştür; çok güzel hizmetler götürmüştür. Bunda devirlerin hepsinin
hissesi var, şimdi daha çoğunu götürmek durumundayız ve şimdi aslında bunu
götürdüğümüz köylünün bunu satın alabilmesi ve bir zamanlar ancak 4 beyazı
piyasadan satın alan, yani kendi pazarının ancak 4 beyazda müşterisi olan;
gazda, tuzda, bezde, şekerde müşterisi olan Türk köylüsü bugün 100 kalem
pazardan alıyor ama, onun alım kabiliyeti ne kadar yüksekse, tüketim kabiliyeti
ne kadar yüksekse, onun uygarlığa entegre olma durumu o kadar yüksek olacaktır.
Bizim olayımız; şehirde ne varsa köyde o olacaktır dediğim zaman, köy
şartlarını ortadan kaldırma olayıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu
günden beri bunun kavgasını yaparak geliyor.
Ve köylünün el emeği, alınteri ve göznurunun karşılığı mutlaka verilmeye
devam etmelidir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti, onun parlamentosu, onun
hükümetleri emin olmalıdır ki; bu olay, bir insani boyutu olan bu olayda
köylü alınteri, el emeği, göznurunun karşılığını alıyor.
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye'nin gururu olan GAP projesini bu vesileyle -dün de Hasat Bayramı
yapıldı- biraz dile getirmek istiyorum.
GAP Projesi dediğimiz proje, gerçekten dünyanın en büyük projeleri arasındadır.
Tamamlandığı zaman 20 milyon dönüm araziyi sulayacak -yani sulanabilir
topraklarımızın dörtte biri- ve tamamlandığı zaman 35 milyar kw/saat elektrik
çıkacak bu projeye 1995 fiyatları ile 10 milyar dolar sarf edilmiş olacaktır.
Bu rakamlar değişebilir, bunları ben boyut vermek için söylüyorum.
Halen bunun yarısını, yani, 5 milyar dolarını Türkiye Cumhuriyeti Devleti
sarf edebilmiştir, Türk milletinin paralarıdır bunlar.
Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının işletmeye açıldığından itibaren,
ürettiği elektriğin bugünkü değeri 118 milyar kw!saatle Keban, 60 milyar
kw/saatle Karakaya ve 30 milyar kw/saatle Atatürk Barajı, ki, birkaç sene
içerisinde çok artacak o; aşağı yukarı 200 milyarı geçen bir şey. Bunun
bugünkü değeri ise, 600 trilyon lira, yani, 10 milyar doların üzerindedir.
Şunu demek istiyorum ki, bu tesislerin sadece elektrik kısmı, bu zamana
kadar sarf edilen paranın iki mislini bize ödemişlerdir.
Buradan şunu çıkaracağım: Buna devam edelim. Evet Türkiye'de şükranla
söylemem lazım ki, değişik zamanlarda, başladığından bugüne siyasi iktidarlar
değişti, devirler değişti, ama şayan-ı şükran olan tarafı şudur ki, her
devir bu projeye sahip çıktı.
Büyük bir entegre projedir; yol, demiryolu, havaalanı ihtiyaçları vardır,
bir an evvel Şanlıurfa havalimanı ihaleye çıkarılmalıdır, projeler yapılıyor.
Bir an evvel Gaziantep-Şanlıurfa arasındaki otoyol yapılmalıdır. Burada
yakın çevrede 4 tane üniversite kuruyoruz. Harran üniversitesi, Şanlıurfa'da,
2000 sene evvel oralarda yaşayan medeniyetler bu üniversiteyi kurmuş.
- Diyarbakır'da Dicle Üniversitesi
- Elazığ'da Fırat Üniversitesi
- Gaziantep Üniversitesi, onun hemen çevresinde Malatya'da İnönü, Kahramanmaraş'ta
Sütçü İmam üniversitesi, Hatay'da Mustafa Kemal Üniversitesi ve Çukurova
Üniversitesi Türkiye'nin övündüğü üniversitelerden bir tanesi. Ve biraz
uzakta Van'da Yüzüncü Yıl Üniversitesi; bunların hepsine Meclisimizin gönülden
ve cömertçe destek vermesini istiyorum; maddi, manevi. Bu proje entegre
projedir dediğim zaman, para terimleriyle ölçülemeyecek, bunun siyasi-sosyal
tarafları vardır. Ve burada sanayileşme teşvik edilmelidir. Çok kısa zamanda
sanayileşmenin teşvik edildiğini göreceğiz.
9 Kasım 1994 tarihinde 26 km. uzunluğundaki tünelin ucunda, Şanlıurfa'nın
omuzundan Fırat nehri Harran'a akmıştır. Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin
milletinin başarısıdır. Hepimiz sevindik, her zaman övüneceğiz.
Böylece ebedi hasret; kimin kime hasreti? Fırat'ın Harran'a hasreti
giderilmiştir.
Fırat, Harran ile el eledir, koyun koyunadır.
Neticesi, "yeşil"dir, "bereket"tir, "refah"tır, "zenginlik"tir, "mutluluk"tur.
Şimdi bu konuyu tamamlamak istiyorum. 20 milyon dekar burada toprağımız
var. Diyarbakır havzasında Dicle ve Kral Kızı Barajları, Batman Barajı,
daha sonra Silvan Barajı, daha sonra diğer tesisler; bunlar hep arka arkaya
gelecek; bunların büyük bir kısmı yapılıyor. Şimdi Fırat kaskatını tamamlayacağız.
Keban, ondan sonra Karakaya, arkasında Atatürk Barajı ve onun altında da
Birecik Barajı, ki aşağı yukarı 2 sene evvel başlamıştır, biraz gecikmeler
oldu ama şimdi yeniden süratlenmiştir. Karkamış Barajı aşağı yukarı ihaleye
hazır vaziyettedir, bütün kredi vesaireleri tamamlanmıştır. Binaenaleyh
bu kaskat tamamlanmalıdır.
Ve nihayet büyük paralar sarf edip yaptığımız bu tesislerden Şanlıurfa
Tünelinden 328 metremikap saniyede su akacak. Bunun halihazırda 30-35 m3'ü
ancak kullanılabilir. Binaenaleyh sulama sahasını 10 misli daha artırmalıyız.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne, Hükümete ve devletimizin bütün kademelerine
sesleniyorum: Bir an evvel bu projeleri hazırlayıp, bir an evvel kaynak
bulup bir an evvel burada bulunan suyu kullanmamız lazım. Gerçi bundan
memnun olmayanlar olacaktır, ama biz kimsenin bağını-bahçesini, tarlasını
kurutacak değiliz nihayet. Kendi ovalarımıza su aktarmamız kimseyi rahatsız
etmemelidir. Yine de herkese yetecek kadar su var, onu da söyleyeyim de
kimse alınmasın.
Değerli Milletvekilleri,
Konuşmamın sonunda kendi Türkiye vizyonumu sizin önünüze koymak istiyorum,
sırf tartışılmak için. Bana sorarsanız, sen nasıl bir Türkiye istiyorsun
veya Türkiye nasıl olmalı?
"Nasıl bir Türkiye istiyoruz?.."
Benim cevabım şöyle olacak:
1- "Huzur, güven, barış ve istikrar içinde yaşayan laik, demokrat,
bir büyük Türkiye."
2- Bu Türkiye; "Hür ve serbest olmayı başarabilmiş ve bunu taşıyabilmiş
Türkiye" olmalı, yani hür ve serbest olma, hür ve serbest olmayı ortadan
kaldırmamalı.
3- Bunun sayesinde kişinin, halkın ve doğanın bütün imkanları
harekete geçirilebilmiş olmalı.
4- "Herkesin güven içinde olduğu, herkesin tok, herkesin geleceğe
güvenle baktığı; eğitimde, sağlıkta, sosyal güvenlikte herkesin fırsat
eşitliği içinde olduğu; zihinlerin hür, vicdanların, sokakların, meydanların,
dağların, taşların hür olduğu, imar ve inşa edilmiş müreffeh bir Türkiye."
5- "Kadının, erkeğin, her yaştaki insanın, şevkle ülkesine, devletine
sarıldığı, bugününü ve geleceğini daha iyi yapmak için, inançla, hevesle
çalıştığı bir Türkiye."
6- "Uygarlığın nimetlerinden herkesin yararlandığı bir Türkiye."
7- "Ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne inanmış; birlik,
beraberlik, kardeşlik duygularını pekiştirmiş, hukuk üstünlüğü ve insan
haklarını tümü ile hakim kılmış, çağdaş bir Türkiye."
8- "Bugünün şartları içerisinde rekabet gücü olan bir ekonomiyi
gerçekleştirmiş; işleyen bir ekonomiye, işleyen bir devlete, işleyen bir
demokrasiye ve güçlü bir savunmaya sahip, dünya ile kucaklaşmaya hazır,
barış ve istikrar Türkiye'si."
Buraya kadar saydıklarımın çoğu para-pul istemiyor, moralite istiyor,
yani kendi kendimize sahip çıkmayı istiyor.
9- Türkiye son 30 sene zarfında ortalama yüzde 5 kalkınmayı başarmıştır.
Şimdi;
Nüfus artışını yüzde 1'e,
Enflasyonu yüzde 5'e,
Toprakta yaşayan nüfusu yüzde 10'lara indirmeye,
Büyümeyi yüzde 5 veya 10'un üstünde tutmaya,
gayret sarf etmelidir.
Nihayet;
10- "Kavramları, kuralları ve kurumları ile yerleşmiş standart
bir demokrasisi olan Türkiye."
11- "Halkını kucaklamış devlet, Devletini kucaklamış halk" ve
neticede;
12- "Kendine güvenen Türkiye".
Sözlerimin sonunda, Güney Amerika'da Şii'nin Başşehri Santiyago'da büyük
Atatürk için dikilmiş bir Anıt'tan söz etmek istiyorum.
Bu Santiyago şehrinin bir güzel meydanında ve çok güzel bir yeşilliğin
başında bir anıttır. Anıta gittiğin zaman, anıtın altında İspanyolca bir
yazı var. Ben bu yazının size Türkçesini söyleyeceğim; şöyle diyor:
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURUCUSU VE VATANIN FEDAKAR, SADIK HİZMETKARI,
EŞİ BULUNMAZ KAHRAMAN VE İNSANLIK İDEALİNİN CANLI SİMGESİ.
TÜM HAYATINI TÜRK HALKINA ADADI VE RUHUNUN ATEŞİ HALKINA ESİN KAYNAĞI
TEŞKİL ETTİ.
HATIRASI, HALKININ RUHUNU ALEVLER İÇİNDE BIRAKAN EBEDİ BİR MEŞALE OLARAK
KALACAKTIR.
Evet büyük Atatürk!
Hatıran, milletinin ruhunu alevler içinde bırakan ebedi bir meşale olarak
kalacaktır.
Cenab-ı Allah milletimizin yardımcısı olsun.
Hepinizi saygı ile selamlıyorum.
Teşekkür ederim.
Anıtta yazılı İspanyolca metin:
(FUNDADOR DE LA REPUBLICA DE TURQUIA, ABNEGADO Y FIEL SERVIDOR
DE SU PATRIA, HEROE SIN PAR Y SIMBOLO VIVO DEL IDEAL DE LA HUMANIDAD.
CONSACRO SU VIDA ENTERA A LA NACION TURCA E INSPIRO A SU PUEBLO CON
EL FUEGO DE SU ESPIRITU.
SU MEMORIA PERDURARA COMO UNA ANTORCHA ETERNAL MANTENIENDO EL ESPIRITU
DE SU PUEBLO EN LLAMAS.)
|