Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KONUŞMADAN BAŞLIKLAR

DEMİREL'İN TBMM'NİN YASAMA YILINI AÇIŞ KONUŞMASI
Konuşma metni (1)
1 Ekim 1996
TBMM'nin 20. Dönem 2. Yasama Yılı, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Meclis Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşmayla açıldı.
 
Cumhurbaşkanı Demirel'in, 20. Dönem 2. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma: 
(1 Ekim 1996)

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Sayın Başkanı, değerli milletvekilleri, ekranları başında bu toplantıyı takip eden sevgili vatandaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu vesileyle, Yüce Meclise, yeni yasama yılında yapacağı değerli çalışmalarda başarılar diliyorum. 

24 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerle 20 nci Dönem başlamıştır. 

Cumhuriyetimizin 73 üncü yıldönümünü kutlamaya hazırlandığımız şu sırada, kısaca geriye bakmakta yarar görüyorum. Geçen 73 sene zarfında ülkemizin nüfusu 6 kat artarak 65 milyon seviyesine ulaşmıştır. Eğitimden sanayie bütün alanlarda büyük başarılar sağlanmıştır. Ülkemiz, geniş bir imar ve inşa hamlesine sahne olmuştur. 

185 Birleşmiş Milletler üyesi ülke içerisinde, nüfus itibariyle 16 ncı, toprak büyüklüğü itibariyle 32 nci ve gayri safî millî hâsıla itibariyle 20 nci sırada yer alan Türkiye, bir dünya devletidir; bulunduğu bölgede barış ve istikrarın teminatıdır. Bu sonuçları, bin senelik tarihimizin en uzun barış dönemine ve demokratik cumhuriyete borçluyuz. 

Çokpartili siyasî yaşama başladığımızdan bu yana elli yıl geçmiştir. Bu elli yıl içerisinde kavramları, kuralları, kurumlarıyla çoğulcu demokrasiyi kurmaya, işletmeye, güçlendirmeye çalıştık, bunalımlarla karşı karşıya kaldık. 

24 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimler, demokrasimizde çok önemli bir aşamadır. Bu seçimler büyük bir sükûnet içerisinde geçmiş, herhangi bir tartışma konusu olmamıştır. Bu seçimlerde milletimiz iradesini serbestçe ortaya koymuştur. Böylece teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi, demokrasimizin kalbidir. Demokrasi, bütün kurumlarıyla ahenk içerisinde işlemeli, halkımızın mutluluğuna, devletimizin güçlenmesine hizmet etmelidir; ana hedef budur. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir anayasa devletidir; nitelikleri Anayasanın 2 nci maddesinde "...toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir" şeklinde tarif edilmiştir. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu, dilinin Türkçe olduğu 3 üncü maddede hükme bağlanmıştır. 

Devletimizin temel niteliklerinin değiştirilmesinden zaman zaman endişe ediliyor, kaygılar duyuluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, temel nitelikleri değişmeyecek, değiştirilemeyecektir. ("Bravo" sesleri, alkışlar) Yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak kalacaktır. Türkiye'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü de sonsuza kadar korunacaktır. 

Sayın milletvekilleri, içinde bulunduğumuz bin yılın son demlerini yaşamakta olduğumuz şu günlerde, gelecek, büyük vaatlerin yanı sıra, üstesinden gelmemiz gereken önemli sorumlulukları da bünyesinde barındırıyor. Dünya hâlâ iyimserlik ve karamsarlık arasında dengeye kavuşmaya çalışıyor. Bu tarihî değişim ve dönüşüm sürecinin tüm sancılarının en derin hissedildiği bir bölgede yaşıyoruz; ancak, bu geçiş döneminin sarsıntılarının aşılacağına yürekten inanıyorum. Bu inançtan kuvvet alarak, uygarlık, çağdaşlık, demokratlık hedefleri doğrultusunda, büyük Türkiye'yi kurma mücadelemizi azim ve heyecanla sürdüreceğiz ve gelecek kuşakların daha müreffeh, daha mutlu bir ülkede yaşamalarını mutlaka sağlayacağız. 

Dünü, bugünü ve yarını birlikte dikkate alan geniş bir perspektif, sürekli kendini yenileme ve dönüştürme yeteneği gerektiren bir dinamizm, bugünün ve yarının sorunlarına çözüm üretilmesini mümkün kılacak bir yaratıcılık, siyaset sanatının temel unsurları arasında yer almaktadır. Demokrasi, bu sanatın halka hizmet anlayışıyla, halka dayanarak ve halk için icra edildiği yegâne zemindir. 

Ömrümün yirmibir yılını mensubu olarak geçirmekten her zaman büyük şeref ve gurur duyduğum bu Yüce Meclis, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun ve demokrasinin en büyük teminatıdır. Yüce Meclis, bu vasfıyla, bir konsensüs temelinde farklı hizmet anlayışlarının temsiline ve birbirleriyle hür bir ortamda rekabet edebilmelerine imkân sağlayan bir demokrasi mabedidir. Seçimler ise, keza, demokratik uzlaşı temelinde gerçekleşen bir bayrak yarışıdır. 

İktidar ve muhalefet, bu uzlaşının hukukî ve kurumsal altyapısını birlikte paylaşmak ve savunmak yükümlülüğü altındadır; zira, varlık sebeplerini bu demokratik yapıya borçludurlar. Unutmayalım ki, demokrasinin belirgin özelliği, muhalefetin mevcudiyeti ve iktidarın seçimle el değiştirmesidir. İşte, Türkiye'de olan da budur. Son genel seçimlerde, Türkiye, demokrasinin gücünü bir kere daha gözler önüne sermiştir; demokratik kurumlar çalışmakta, kurallar işlemektedir. 

Çağdaş devlet, yetki ve sorumlulukların mümkün olduğu ölçüde vatandaşa en yakın idarî birimlere bırakıldığı bir yapılanmayı gerektirmektedir. Ancak, bu anlayış, devletin niteliğini hiçbir şekilde tartışmaya açmayı amaçlamamaktadır. Dolayısıyla, çağın gereklerine süratle ayak uydurabilen, işleyen bir devlet modelini, tarihimizin mirası olan üniter devlet yapısı içinde geliştirmek durumundayız. 

Vatandaşın, devletten en önde gelen beklentisi, sorumlulukların belirlenmesidir. Vatandaş, devletin kendi üzerine düşeni daha iyi yapmasını, yerel yönetimlerin ve şahısların daha iyi yapabileceğine inandığı işleri ise, artık, devletin yapmamasını ister. Bu nedenle, çağdaş bir devletin başta gelen vazifesi, yetki ve sorumlulukların tanımına açıklık getirmek ve bunların sınırını doğru çizmektir. Devletin küçülmesi denilen olay da aslında budur. Mesele "daha az veya daha fazla devlet olsun"dan ziyade, çağın gerektirdiği hareket kabiliyetine kavuşmuş, damarları açılmış, nefes alan ve toplumun dinamizmine ayak uydurabilen bir devlet anlayışını hayata geçirmektir. 

Esasen, demokratik devlet, özgürlükleri teminat altına alan, bireyi destekleyen ve yaratıcılığı teşvik eden vasıflarıyla, çağdaş beklentilere uyum sağlama yeteneğine sahiptir. 

Devlet reformu, günümüzde birçok ülkenin öncelikli meselesidir. Doğudan batıya, kuzeyden güneye, insanlığın 2000'li yıllara girerken ortak hedefi, bilgi çağının gereklerini yerine getirebilecek, vatandaşın hizmetinde bir devlet yapısına kavuşmaktır. Yüce Meclisimizin, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu devlet reformunun gerçekleşmesini sağlayacak yasal düzenlemeleri süratle gerçekleştireceğine eminim. Aynı şekilde, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında belirtilmiş olan hedefler doğrultusunda, eğitim, sağlık, vergi gibi alanlarda yapısal reformların da bir an önce uygulamaya konulması gerekmektedir; zira, ekonomimizin karşı karşıya olduğu sorunlara, sadece makro ekonomik politikalar yoluyla çözüm bulunması mümkün değildir. 

Günümüzde, barış, demokrasi ve kalkınmanın birbirinden ayrılmaz bir üçlü olduğu yolunda giderek artan bir bilinçlenme söz konusudur. Dünya Kültür ve Kalkınma Komisyonu tarafından 1994 yılında belirtilmiş olduğu gibi, barış kültürünün, demokrasi kültürünün ve insan hakları kültürünün birbirinden ayrılması mümkün değildir. Bunların, gereken etkinlikle hayata geçirilebilmesi için, kültürlerarası çatışmaların önlenmesi ve demokratik bir yönetimin tesisi gereklidir. Dünyadaki kültürel çeşitlilik, farklı ulusların ve halkların birleştirici bir faktör olarak temel insanî değerler üzerinde mutabakata varmalarını zorunlu kılmaktadır. 

Sayın milletvekilleri, Türkiye dışpolitikası, cumhuriyet kurulduğundan bu yana, tarih ve coğrafyanın dikte ettiği şartlar göz önünde tutularak ve Türkiye'nin kısa, orta ve uzun vadeli millî menfaatları iyi hesaplanarak tespit edilip uygulanagelmiştir. Dünya konjonktürünün büyük dalgalanmalar gösterdiği dönemlerde gerekli davranışlara zamanında başvurulmuştur. 

Güvenlik ihtiyacı, ulusal kaynakların maksimizasyonu (azamîleştirilmesi) ve ağırlıklı bir bölgesel role sahip olmak, dışpolitikamızın sacayağını oluşturmuştur. 

Türkiye'nin çağdaşlaşma hedefinin ve Avrupa Birliğine tam üyelik arzusunun temel nedeni, Anadolu'daki bin yıllık tarihimizdir. 

Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üye olma tercihi, gözü kapalı bir tercih değildir; ülkemiz, bilinçli, uzun vadeli ve hedefi belli olan bir yaklaşımla Avrupa'ya yönelmiştir. Avrupa, ne her derdin çaresi ne de her sıkıntının sorumlusudur. 

Avrupa Birliği, önümüzdeki yıllar için gündemini büyük ölçüde tespit etmiştir. Avrupa Birliği kurumlarının daha etkili işlemelerini sağlayacak bir yapıya kavuşturulmalarını hedef alan Hükümetlerarası Konferansı takiben yeni bir genişleme süreci gündeme gelecektir. Buna paralel olarak, ekonomik ve parasal birlik gerçekleştirilecektir. 

Bunlar bizim açımızdan da önem taşıyan vadelerdir ve her birinin derinlemesine tahlil edilmesinde yarar vardır. Örneğin, tam üyeliğimizden önce, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine genişlemiş bir Avrupa'nın bizim durumumuz açısından ne sonuçlar doğuracağı gibi konuları süratle ele alarak bir strateji belirlemek isabetli olacaktır. Ezcümle, dikkatlerin Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'daki kriz odakları üzerine teksif edildiği bir dönemde, Avrupa'nın dinamiğinin nabzını da iyi tutmamız şarttır. 

Türkiye, güvenlik ve savunma alanları başta olmak üzere, genel anlamda Avrupa mimarîsinin önümüzdeki yıllarda alacağı şekli belirleyecek olan ve hazırlıklarına şimdiden girişilen önemli vadelerin her birinde etkili bir rol üstlenmek durumunda ve mecburiyetindedir. 

Avrupa, 2000'li yıllara girmekte olduğumuz şu günlerde, aynen İkinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi uzun soluklu bir projeye ihtiyaç duymaktadır. Jeostratejik önemi daha da artmış olan Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Avrupa güvenlik ve savunmasına aktif biçimde katkıda bulunacaktır. 

Bu bağlamda, NATO'nun genişlemesi, AGİT'in yeniden yapılanması gibi temel meselelerde görüşlerimizi etkinlikle ortaya koymaya devam etmeliyiz. Avrupa'nın ortak geleceğinin inşaı sürecinde Türkiye'nin savunma ve güvenlik çıkarları doğrultusunda faaliyetlerimizi sürdürmeliyiz. Bu çerçevede, özellikle şu hususun üzerinde durmak istiyorum: NATO'nun genişlemesi, Avrupa'nın bütününde istikrar ve güvenliğe katkıda bulunmalı, ittifakın etkisini güçlendirmeli, ancak Avrupa'da yeni bölünmelere yol açmamalıdır. Avrupa'da barış, istikrar ve refahın, ancak siyasal, ekonomik ve güvenlik alanlarındaki kurumsal yapının tüm Avrupa'ya yaygınlaştırılması suretiyle kurulabileceği unutulmamalıdır. Bu bakımdan, Transatlantik işbirliğinin, ekonomik boyutu da kapsayacak biçimde güçlendirilmesinde büyük yarar bulunmaktadır. Bu itibarla, Transatlantik Serbest Ticaret Bölgesi, Yeni Atlantik Camiası gibi fikirleri, henüz oluşum halindeyken, yakından takip etmemiz gerekiyor. 

Dünyanın en büyük ekonomik gücünü, aynı zamanda en geniş pazarını oluşturan Avrupa Birliğiyle yakın bir işbirliği tesis edilmesi, siyasî bir tercih olmanın yanı sıra, aynı zamanda ekonomik bir hedeftir. 

Türkiye, gümrük birliği çerçevesinde üstlenmiş olduğu taahhütlerini yerine getirmek üzere iradesini göstermiştir: Ancak, Türkiye'nin bu mükellefiyetlerini tam olarak yerine getirebilmesi ve böylece dengeli ve iyi işleyen bir gümrük birliği kapsamında ilişkilerimizin karşılıklı yarar temelinde geliştirilebilmesi, tabiatıyla, uygulamada Türkiye'ye tanınan avantajların genişletilmesi konusunda Avrupa Birliğinin daha hassas ve yapıcı davranmasına bağlıdır. Bu çerçevede, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de gümrük birliğinin gerektirdiği uyum yasalarını kısa zamanda sonuçlandırmak konusunda üzerine düşen görevleri yerine getirmesi elzemdir. 

Gümrük birliğine bağlı olarak dışticaret alanında gerçekleştirilecek dinamik performans, daha iyi şartlarda dışkrediler sağlanması, ihracat pazarlarının sağlamlaştırılması ve özellikle, Türkiye'de Avrupa Birliği kaynaklı yabancı sermaye yatırımlarının artırılması gibi başlıca dış kaynak aktarımı alanlarında Türkiye açısından avantajlı bir ortam yaratılacaktır. 

Bugüne kadarki yabancı sermaye girişlerinde kayda değer bir artış görülmediği doğrudur. Bunun en önemli nedeninin Avrupa ekonomilerinin içinde bulunduğu resesyon ortamı olduğu kuşkusuzdur; ancak, yabancı sermayenin aradığı en önemli hususların başında, siyasî ve ekonomik istikrarın geldiği de hatırda tutulmalıdır. 

Gümrük birliğinin yürürlüğe girmesini izleyen dönemin geçici rakamları, Avrupa Birliğinden ithalatımızın bir patlama, bu ülkelere ihracatımızın ise daha mütevazı bir gelişme gösterdiğine işaret etmektedir. Bu bir geçiş dönemidir. Gümrük birliğinin yarattığı bu olumsuz görünen etkinin telafisi, Avrupa Birliğiyle malî işbirliğinin sağlıklı ve düzenli bir şekilde sürdürülmesini gerekli kılmaktadır. Bununla beraber, gümrük duvarlarının kaldırılması sayesinde yatırım mallarının ve aramalların ithalat fiyatları düşmüş, bu olgu, yatırımı ve üretimi teşvik edici olmuştur. Gümrük birliğinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğümüz malî işbirliği, Avrupa Birliğinin tam üyesi Yunanistan'ın engellemeleri nedeniyle, henüz başlatılamamıştır. Malî işbirliğinin engellenmesiyle, yatırım imkânı sınırlı, Avrupa rekabetiyle boy ölçüşme yeteneği kısıtlı küçük ve orta ölçekli işletmelerimizin ve çalışanlarının cezalandırıldığını Avrupa Birliği üyesi ortaklarımızın idrak etmesi gereklidir. 

Gümrük birliğinin tamamlanmasıyla, çeşitli alanlarda Avrupa'dan Türkiye'ye yöneltilen eleştiriler maalesef artmıştır. Avrupa Parlamentosunun son kararında olduğu gibi, bu eleştirilerin, haksız, insafsız ve tek yanlı olabildiğine de üzüntüyle şahit oluyoruz. 

Öte yandan, Türkiye'nin, Avrasya'nın geniş coğrafyasındaki merkezî konumunu anlamak için haritaya şöyle bir bakmak yeterli olacaktır. Tarih, Türkiye'nin önüne, Balkanlarda, Karadeniz havzasında, Kafkasya'da, Ortadoğu'da ve Orta Asya'da yeni umutlar ve üstlenilmesi gereken yeni sorumluluklar getirmiştir. Bir yandan, bu bölgelerde demokrasi ve piyasa ekonomisinin gelişmesi doğrultusundaki çabaları izlerken, diğer yandan, eski anlaşmazlıklardan ve günümüzün belirsizliklerinden kaynaklanan istikrarsızlıkların yarattığı tehdidi ve dönüşüm sancılarını görmekteyiz. Amacımız, içinde yaşadığımız bölgedeki halkların tümüne yarar sağlayacak bir dostluk ve işbirliği ortamının oluşmasını sağlamaktır. Zira, komşusu barış ve huzur içinde değilse, hiçbir ulusun barış ve huzur içinde olamayacağına inanmışızdır. 

Bu inanç ve anlayışla, Türkiye, dışpolitikasını, birbiriyle irtibatlı şu kavramlara dayandıragelmiştir: İyi komşuluk sorumluluğu, demokratik karşılıklı bağımlılık, piyasa ekonomisi mantığı, bölgesel ekonomik işbirliği, jeopolitik çoğulculuk, uluslararası ve anayasal meşruiyet, ortak refah ve dayanışma. Birçok bölgesel ve uluslararası soruna rağmen, gelecek, umut doludur. Gelecek kuşaklar için, barış ve uyum içinde bir dünyanın kurulması ve muhafazasına katkıda bulunmaya devam etmeliyiz. 

Dışpolitikada çözümler üretmek, sürekli mücadele, müzakere ve sabır ister; diğer yandan, daimî surette haklı zeminlerde kalabilmeyi, diplomasinin tüm çabalarının bu doğrultuda birleşeceği bir vizyonu da gerektirir. Türkiye'de bu vizyon olagelmiştir. Hedefler doğru tespit edilmiştir, bu hedeflere ulaşmak için seçilen yollar, izlenen yöntemler gerçekçidir. Zira, 21 inci Yüzyılın eşiğinde, Türkiye'nin değerleri ile dünyada yükselen değerler kesişmiştir: Demokrasi, laiklik, çağdaş uygarlık... Türkiye, bunların hiçbirinden vazgeçemez. Bunların hiçbiri birbirinden ayrılamaz. Türkiye, karanlık ve iflas etmiş; insanlığın acılar çekmesine sebebiyet veren hiçbir ideolojinin yanında olmamıştır ve olmayacaktır. (Alkışlar) 

İşte bu sebeple, Türkiye, dünyada ve bölgesinde ağırlığı olan bir ülke olmuştur. Türkiye, dışpolitika sahnesinde uluslararası ilişkilerin dirayet, ağırbaşlılık ve sorumluluk gerektiren ortamında, çok yönlü politika izleyen "ahde vefa" ilkesiyle hareket eden, güven duyulan bir ülke olmuştur. 

Türkiye'nin hiçbir ülke üzerinde hesapları yoktur. Türkiye, bölgesinde barış ve istikrarın korunmasını, bütün komşularıyla iyi ilişkiler kurmayı ve ekonomik işbirliğini geliştirmeyi isteyegelmiştir. Bölgemizde demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi geliştikçe, işbirliği imkanlarının da artacağına, barış ve istikrarın kalıcı biçimde kurulacağına yürekten inanmışızdır. 

Türkiye, uluslararası sorunlara uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Yasasının vazettiği temel ilkeler çerçevesinde barışçı çözümler bulunmasından, diplomasi ve diyalog yollarının açık tutulmasından yanadır; ülkelerin bağımsızlık ve egemenlik hakları ile toprak ve siyasî bütünlüklerine saygı gösterilmesi hususunda fevkalade titizdir. 

Bu anlayışla, Türkiye, her zaman, her alanda diyaloğa açık olan; sorunları tahrik eden ve çatışmaya giren taraf olmaktan dikkatle kaçınan bir tutum içerisinde olmuştur. "Çatışma değil, işbirliği" bizim dışpolitikadaki temel davranış tarzımızı tanımlayagelmiştir. Bu tutum, hiçbir şekilde bir zafiyet olarak algılanmamalıdır. Türkiye'ye karşı hasmane bir tutum izleyen ülkelere hak ettikleri cevabı verme azim ve kararlılığına sahip olduğumuzdan hiç kimsenin kuşku duymaması gerekir. 

Türkiye sabırlıdır; ancak, sabrımızın sonsuz olmadığı da unutulmamalıdır. Bu bağlamda, bölgemizde terörü desteklemeyi sürdüren ülkeleri bu yüce kürsüden bir kere daha uyarmak istiyorum (Alkışlar) ve diyorum ki: Türkiye'ye karşı düşmanlıktan sadece zarar görürsünüz. Kimse, Türkiye'den teröre destek olan ülkelere hoşgörüyle bakmasını, bu tür ülkelerle dostluk ve işbirliğini geliştirmesini beklememelidir. ("Bravo" sesleri, alkışlar) 

Türkiye, çevresinde bir barış halesi oluşturmayı, dış tehditlere karşı caydırıcı bir savunma gücüne sahip olmayı, dünya ile yarışabilecek güçlü bir ekonomi kurmayı, dış âlemde karşılıklı çıkarlara dayalı dosluklar geliştirmeyi amaçlayagelmiştir. 

Bu perspektif içinde hedefimiz, Türkiye'nin dış dünya ile ilişkilerinin çeşitlendirilmesi, güçlendirilmesi ve bunların, eşitliğe ve karşılıklı çıkar dengelerine dayalı, sağlıklı çerçevelere oturtulmasıdır. 

Soğuk savaş sonrasının yeni siyasî coğrafyasında Türkiye, kilit ve öncü bir ülkedir. 

Büyük bir tarihî geçmiş, bizi, Adriyatik kıyılarından Çin Denizine kadar olan dev bir coğrafyada, gözlerini Türkiye'ye çevirmiş kardeş halk ve kültürlerle buluşturuyor. 

İletişim teknolojisinin muazzam atılımlar yaptığı, bilginin her gün bir önceki günden misliyle fazla üretildiği, yepyeni tekniklerin ortaya çıktığı bir çağda, tüm bu gelişmelerin sonucu olarak dünyayı saran küreselleşme hadisesinden etkilenmeyen bir ülke, bunun neticelerini hissetmeyen bir yerleşim birimi yoktur. Küreselleşme, sadece ekonomik veçhesi ağır basan bir olgu değildir. Küreselleşme, aynı zamanda çağdaşlık anlamına gelmektedir. Bu olgunun gerisinde kalan bir ülke, zamanında sanayi devriminin dinamizmini kaçıranlar gibi, hep geride kalmaya mahkûmdur. 

Yeni bir yüzyılın başında, insanlığın önündeki yeni fırsatlar da, sorunlar da evrensellik kazanmıştır ve bunlara evrensel değerlerle sahip çıkmak, birlikte el atmak gereği ortaya çıkmıştır. Artık, hiçbir ülke, dünyadaki değişim rüzgârının dışında kalamaz. 

Türkiye'nin, hedeflerinde başarılı olabilmesi, sadece, büyük, fedakâr, azimli ve Yüce Milletimiz için değil; totalitarizm ve bunun yeni biçimleri karşısında demokrasinin, ferdi ortadan silen ideolojilerin karşısında temel özgürlük ve hürriyetlerin, dünya sathındaki zaferinin kalıcı olabilmesi için de gereklidir. 

Bir kez daha hatırlatmak istiyorum: Bin yıllık tarihimizde -bin yıllık tarihimiz dediğim zaman Anadolu'daki tarihimizden bahsediyorum- özgürlüğümüzü kaybetmedik. Tarihin akışı, bizi, dünyanın en güçlü ülkesi yaptığı gibi, en güç dönemeçlere de getirdi; medeniyet ve yaratıcılık oluşumları içinde en üst noktalara ulaştırdığı gibi, gerilere doğru da itti. Ancak, bugün, tarihin bir başka noktasında, yeni bir bin yılın eşiğinde, büyük bir geleceğe doğru yürüdüğümüzü daha güçlü biçimde hissedebiliyoruz. Türkiye, seçtiği aydınlık yolda yürümeye devam etmelidir ve edecektir. (DYP, ANAP, DSP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) 

Türkiye'nin, dışpolitika sahnesinde izleyegeldiği hedefler, bu vizyonla uyumlu olmuştur. Bu hedefler, geleceğe yönelik iyimserliğimizi pekiştirmiştir. 

Soğuk savaş sonrasında, Amerika Birleşik Devletleri ile aramızdaki ortak çıkar ve eylem alanları daha da genişlemiş ve zenginleşmiştir. Aramızdaki "güçlendirilmiş ortaklık" ilişkisinden, her iki ülke de karşılıklı yarar sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ile sağlam bir geçmişi olan işbirliğimizin, güncel, konjonktürel gelişmelerden etkilenmemesi önem taşımaktadır. Batı Avrupa'da olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletlerinde de zaman zaman aleyhimize faaliyetler ve eğilimler ortaya çıkabilmektedir. Ancak, bütün bunları kendi boyutları içinde değerlendirmek ve Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ortak çıkarları güncel konuların üzerinde tutabilmek gerekir. Dünyanın gündeminde önplanda yer alan ve Türkiye'yi de etkileyen sorunların çözümünde etkili bir taraf olan Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerimiz stratejik bir mahiyet taşımaktadır. 

Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya cumhuriyetleri ve Azerbaycan'la ilişkilerimiz, her geçen gün muhteva kazanmaya devam ederek, tabiî mecrasında ilerleyegelmiştir. Aynı köklere, hars ve değerlere sahip bu insanların bir araya gelmelerinden, birbirlerini daha fazla tanımak ve birlikte olmak istemelerinden tabiî bir şey düşünemiyorum. Kardeş ülkelerle ilişkilerimizden kimse gocunmamalıdır. 

Türkiye'nin tek arzusu, bu kardeş ulusların bağımsızlık ve egemenliklerini koruyarak gelişmelerini sürdürmeleri; sahip oldukları büyük kaynakların da yardımıyla, tam olarak kendi ayakları üzerinde durabilmeleridir. Üçüncü ülkelerin ve bölgedeki komşularımızın, bu bölgenin dünya ekonomisine eklenme çabalarına katkıda bulunmalarını teşvik ediyoruz. 

Şu hususu bir kere daha vurgulamakta yarar görüyorum: "Türk Dünyası" bir gerçektir. (Alkışlar) 11 milyon kilometrekare üzerinde yaşayan 200 milyona yakın bu insanların tarihlerini yapan büyük şahsiyetler, düşünürler, edebiyatçılar, şairler, mimarlar, filozoflar, mutasavvıflar, din adamları, kültür adamları hep ortak kişilerdir. Bu büyük varlığın üyeleri, bir taraftan hukukî ve siyasî alanda yeniden yapılanmalarını gerçekleştirip millî devletlerini kurarken, diğer taraftan, ekonomilerini yeni dünya şartlarına uygun hale getirmektedirler. Sevinçle ve gururla ifade ediyorum, bu ülkeleri her ziyaretimde daha büyük gelişmeler görüyorum. 

Bölgenin iki güçlü ve köklü ülkesi olan Türkiye ve Rusya'nın, bölgede istikrar ve barışın sağlanması ve ortak refaha ulaşılması bakımından ortaya çıkan sorumlulukları birlikte üstlenmeleri gerektiğine inanıyor ve Rusya ile olan ilişkilerimize özel bir önem atfedilmesi kanaatimi tekrarlamak istiyorum. 

Tarihi boyunca, ilk kez demokrasiyle yönetilme şansını yakalayan Rusya'nın bu geçiş dönemindeki sıkıntılarını anlayışla karşılamaktayız. Rusya ile geliştirmekte olduğumuz, sadece müteahhitlik alanında yılda 5 milyar dolara ulaşan, çok boyutlu ekonomik ve ticarî ilişkilerin, bu ülkenin, özgürlüklerden ve pazar ekonomisinin nimetlerinden en geniş şekilde yararlanmasına, dünya ekonomisiyle bütünleşmesine katkıda bulunacağına inanıyorum. Bu karşılıklı işbirliği ve ortaklık anlayışının, büyük önem verdiğimiz ikili siyasî ilişkilerimizin iklimine de yapıcı etkilerinin olacağını ümit ediyorum. 

Rusya'nın, bugün karşılaştığı sorunları, insanî değerlere ve uluslararası hukuka saygı göstererek çözecek iradeye ve sağduyuya sahip olduğu inancındayım. Bu bağlamda, Çeçenistan'daki sorunların da, her zaman savunageldiğimiz diyalog yoluyla ve uzlaşı ruhuyla giderilme noktasına yaklaşmakta olduğunu görmekten memnuniyet duyuyorum. 

Kafkasya, Türkiye'yi Orta Asya'ya bağlayan kuşak içinde büyük bir stratejik önem taşımaktadır. Türkiye ise, Kafkas ülkeleri için dünyaya -bu arada Batıya- açılan kapıdır. Bölge ülkelerinin geniş insanî ve tabiî kaynaklarıyla birlikte dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecinin tamamlanması, bu bölgenin bir an önce barış ve huzura kavuşması ve bölge halklarının birbirleriyle karşılıklı işbirliğine girmeleriyle mümkün olacaktır. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ve Gürcistan'daki ihtilaflara, bir an önce uluslararası hukuka dayalı adil ve kalıcı çözümler bulunmasına, bu bakımdan, büyük önem atfediyorum. 

Tabiî ki, Azerbaycan toprakları işgal altında kaldığı, milyonlarca "kaçkın" bir kış mevsimini daha perişan şartlarda evlerinin, yerlerinin dışında geçirmeye devam ettiği sürece, şerefli, adil ve kalıcı bir barışa varılamaz. Bölgede tüm halkların ve liderlerin arzuladıkları ve hak ettikleri refah ortamına, ancak cesur kararlar alınarak ulaşılabilir. Tarih, bu kararları alabilen liderlere en parlak sayfaları arasında yer verecektir. 

Eski Yugoslavya'nın dağılması sonucunda meydana gelen karmaşık sorunların Bosna-Hersek'te çekilen büyük acılardan sonra, Dayton Anlaşmasıyla hal yoluna girmesi, ülkemizi Avrupa'ya bağlayan Balkan yarımadasında muhtevalı bir işbirliğinin başlatılması için gerekli şartları ortaya çıkarmaya başlamıştır. Balkanların, bu süreç neticesinde, çağdaş oluşumlar içinde yerini alacağına; bu bölgede insanların, malların ve sermayenin serbest dolaşımının er veya geç sağlanacağına inanıyorum. 

Bosna-Hersek'te, önemli bir döneme geçilmiş, meşruiyet ve adaletin çizdiği yolda ilk adımlar atılmıştır. Bosna-Hersek'in varlığını sürdürme çabalarına katkıda bulunmaya devam edeceğiz. Sadece Bosna-Hersek'in yeniden imarı ve rehabilitasyonu çalışmalarında değil, bölgenin siyasî dengeleri bakımından elzem gördüğümüz Boşnak-Hırvat Federasyonunun yaşatılmasında ve güçlendirilmesinde de önemli bir rol üstlenmişizdir. 

Türkiye, bölgesel işbirliğinin çok yönlü yararlarına ve kalıcı barışın ancak bütünleşmeye yönelmiş bir işbirliği zemini üzerinde tesis edilebileceğine inandığı için, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve Ekonomik İşbirliği Örgütü gibi iki önemli platformda lider bir rol oynamaktadır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği, bölgesel uzlaşı ve istikrar yönünde siyasî etkilerini şimdiden icra etmeye başlamıştır. İhtilaf içinde olan ülkeler dahi bu platformda buluşabilmişlerdir. Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kurulup Orta Asya cumhuriyetlerinin de katılmasıyla genişleyen ECO, iki hafta evvel imzalanan yeni İzmir Anlaşmasıyla çağdaş işbirliği yöntemlerinin uygulanacağı ortak zemini kurmuştur. 

İslam Konferansı Örgütü, İslam dünyasıyla işbirliğimizde önemli bir zemin teşkil etmektedir. Bu örgütün, siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel tüm etkinliklerinde, Türkiye, aktif bir rol oynayagelmiştir. Başkanı olduğum Ekonomik ve Ticarî İşbirliği Daimî Komitesi vasıtasıyla, İslam ülkeleriyle birlikte kalkınma yolunda atabileceğimiz ortak adımların saptanmasında yönlendirici bir etkimiz bulunmaktadır. 

Yunanistan, başta Avrupa Birliği zemini olmak üzere, birçok uluslararası platformda Türkiye'nin önüne haksız ve mesnetsiz engeller çıkarmayı, ülkemize karşı her türlü hasmane tavrı sergilemeyi bir alışkanlık haline getirmiştir. Oysa, biz, Yunanistan'la aramızdaki anlaşmazlıkların hiçbir çözüm şeklini dışlamayan siyasî, hukukî yollarla ve diyalog ve müzakere yöntemleriyle çözüme kavuşturulmasını istediğimizi defaatle vurguladık, bu yolda ne denli ciddî, samimî ve hazır olduğumuzu dünyanın gözleri önüne seren açılımlar yaptık. 

Kıbrıs'ta, Rum-Yunan tarafının güttüğü tahrik politikası da yanlış ve çağdışı bir yaklaşımdır. Kıbrıslı kardeşlerimizin bu tahriklere kapılmamalarını ve soğukkanlı bir tutum sergilemelerini takdirle karşılıyoruz. Biz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine sarsılmaz desteğimizi ve Kıbrıs sorununa adil ve yaşayabilir bir çözüm bulunması için yapmakta olduğumuz katkıları, aynı şevk ve azimle sürdürmeliyiz. (Alkışlar) 

Komşumuz Suriye, Türkiye'ye yönelik düşmanlığına yandaş sağlamak amacıyla diğer Arap ülkelerini tahrik etmeye, zihinlerde yanlış imajlar yerleştirmeye çalışıyor. Bu yaklaşımın Suriye'ye bir fayda getirmeyeceğini bir kere daha hatırlatmak istiyorum. 

Bu çerçevede, bir hususa daha işaret etmekte yarar görüyorum: Ortadoğu bölgesinde, su, kıymetli bir kaynaktır. Türkiye, bilimsel çalışmalar temelinde, gerçek ihtiyaçların tespit edilmesi ve su israfının önlenmesi yolunda komşularına teklif getirmiştir. Sınıraşan sular konusunda, görüşülmesi gereken, budur. Türkiye'nin, kimsenin bahçesini kurutmaya niyeti olmadığını herkesin bilmesi lazımdır. 

Güney komşumuz Irak'ın uluslararası camiayla yeniden bütünleşmesini bekliyoruz. Biliyoruz ki, bunun gerçekleştirilmesi, yaptırımlar uygulanması nedeniyle beş yıldır çile çeken Irak halkının yararına olduğu kadar, tüm bölgenin de huzuruna hizmet edecektir. Irak'ın, bu nedenle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını uygulaması elzemdir. 

Irak'ta geçen ay içinde vuku bulan gelişmeler, beraberinde yeni dengeler getirmiştir. Ortaya çıkan yeni şartların ışığında, konuya sağduyu ve suhuletle ve uzun vadeli bir perspektifle bakılması ve bölgeye kalıcı huzurun yerleşmesi önemlidir. Gelişmeler neyi gösterirse göstersin, Irak'ın egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve siyasî birliğinin korunması şarttır. 

Körfez krizi sonunda meydana gelen durum, Türkiye'ye büyük zarar vermiştir. Ayrıca, Kuzey Irak, bir "terör üssü" gibi kullanılmıştır. 

Türkiye'nin güvenliğine yönelik olarak bu bölgeden gelebilecek tehdide karşı hassasiyetimizi de korumaktayız. Türkiye, sınırlarımızın ötesinden gelebilecek terörist hareketlere karşı kendini koruma ve bu amaçla gerekli tedbirleri alma hakkını mahfuz tutar. 

Ayrıca, Türkmen soydaşlarımızın selametini de önplanda tutuyor ve gelişmeleri yakından izliyoruz. 

Türkiye, Ortadoğu barış sürecini desteklemiştir. 

Türkiye, bölgenin en güçlü ve sorumluluk içinde hareket eden ülkesi olarak, Ortadoğu'da adil ve kalıcı bir barışın tesisi için ele geçen altın fırsatın kaybedilmesi sonucunu doğurabilecek gelişmeleri kaygıyla izlemektedir. 

İsrail'in, bir "tünel hadisesi" yaratarak, âdeta bu süreci dinamitlemek istercesine hareket etmesi çok yanlış ve gereksizdir. (Alkışlar) Bu çeşit sorumsuzluklardan kaçınılmalıdır. 

Sayın milletvekilleri, Habitat-II Konferansı, Birleşmiş Milletlerin tertiplediği bir dizi konferansın bu asırdaki sonuncusudur. Konusu "Dünyadaki şehirleşme hareketi dolayısıyla bütün yerleşimleri, köyleri, kasabaları, şehirleri yaşanabilir bir hale getirme, herkese yeterli konut sağlanmasının yollarını arama" idi. 

Hebitat-ll Konferansının ev sahipliğini yapma önerimiz, 1992 yılında Rio de Janeiro'da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı sırasında tarafımdan ortaya konmuş ve kabul edilmişti. 3-14 Haziran tarihlerinde İstanbul'da yapılan Habitat-ll İnsan Yerleşimleri Konferansına, birçoğu cumhurbaşkanı, başbakan ve bakan seviyesinde temsil edilen 171 ülke ve 20 bin kişi katılmıştır. Oniki gün süren bu konferansa, Türkiye, özenle hazırlanmıştır. Türkiye için çok önemli bir sınav olan bu konferans, başarıyla sonuçlanmıştır. 

Sonraki sayfa

(1 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.