Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KONUŞMADAN BAŞLIKLAR

DEMİREL'İN TBMM'NİN YASAMA YILINI AÇIŞ KONUŞMASI
Konuşma metni (2)
1 Ekim 1996
TBMM'nin 20. Dönem 2. Yasama Yılı, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Meclis Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşmayla açıldı.
 
Cumhurbaşkanı Demirel'in, 20. Dönem 2. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma: 
(1 Ekim 1996)

Sayın milletvekilleri, Meclisimizin yasama faaliyetleriyle ilgili dört konu üzerinde durmak istiyorum. 

Bunlardan birincisi: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının başlangıç metni ve bazı maddeleri 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değiştirilmiştir. Bu değişikliğe paralel olarak, başta dernekler, sendikalar, devlet memurları, siyasî partiler, kooperatifler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile ilgili olanlar olmak üzere, çeşitli konulardaki kanunlarda değişiklik yapmak ve uyum sağlamak lazımdır. (DSP ve CHP sıralarından alkışlar) 

İkincisi: Yargı sistemimizin işleyişini çabuklaştırmak çok önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu, devletimizin temel sorunlarından biridir. 

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, Batı ülkelerinden alınan yasalarımızın değişen ve çeşitlenen şartlara ve sosyoekonomik yapıya uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Bu maksatla, onbeşe yakın kanunda yeni düzenlemeler yapılması zaruridir. Herhalde, Türkiye'de, adaletin daha çabuk dağıtılması ihtiyacı ülkenin her köşesinde duyulmuştur ve her kişisi tarafından duyulmuştur. 

Üçüncüsü: Başta trafik ve ihale kanunlarıyla ilgili olanlar olmak üzere, yine devletimizin işleyişini kolaylaştıracak bir seri tasarı, hep, Meclisimizin, komisyonların gündeminde olmuştur. Bu tasarıların, bir an önce, usulüne göre, ele alınarak yasalaştırılması lazımdır. 

Dördüncüsü: Eğitim, sağlık ve idarenin yeniden düzenlenmesine ilişkin reform tasarılarının yasalaştırılmasında ülkemizin büyük yararı vardır. 

Sayın milletvekilleri, toplumumuz, hükümetlerimiz, meclislerimiz, afetler karşısında fevkalade hassas ve şefkatlidir. Geçen dört yıl zarfında Erzincan'da, Dinar'da, son olarak Çorum ve Amasya'da deprem; Senirkent ve İzmir'de sel afetleri olmuştur. Bunun sonucu, 882 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir, onbinlerce vatandaşımız evsiz, yersiz yurtsuz kalmıştır. Başta Kızılayımız olmak üzere bütün yardım kuruluşlarımız, halkımız, basınımız, devletimizin bütün kuruluşları, hükümetlerimiz ve Meclisimiz yaraları sarmada çok çabuk hareket etmişlerdir; hiçbir şey de esirgenmemiştir. Hepsine, hepinize teşekkür ediyorum. 

14 bin konut yapılmıştır. Yıkılan işyerleri, okullar, hastaneler, kamu binaları yapılmıştır. 

1 Ekim 1995 akşamı vuku bulan Dinar depreminde yıkılan ve hasar gören evlerin yapılmasına süratle girişilmiştir, inşa faaliyetleri devam etmektedir. 3 864 konut, 184 işyeri, 1 250 ahır, 28 Ekim 1996 tarihinde hak sahiplerine teslim edilecektir. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. (Alkışlar) 

Çorum ve Amasya'da 14 Ağustos 1996 tarihinde meydana gelen depremde, köylerimizde 1 430 konutun yapılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır ve bunların yapılmasına da başlanmıştır. Yıl sonuna kadar bunların bitirilip hak sahiplerine teslim edilmesi lazımdır. Vatandaşlarımızın kışı çadırda geçirmemeleri için azamî gayret sarf edilmektedir. 

Sayın milletvekilleri, trafik kazalarındaki kayıplarımız, doğal afetlerdekinin çok üzerine çıkmıştır. 1995 yılı içerisinde 247 491'i şehir içinde, 37 195'i şehir dışında olmak üzere, 284 686 kaza olmuş, 6 004 vatandaşımız hayatını yitirmiş, 114 319 vatandaşımız yaralanmış ve trilyonlarca liralık mal kaybı vuku bulmuştur. 

Yalnız 1996'nın ağustos ayında 810 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu, Erzincan depreminde hayatını kaybeden vatandaşlarımızın sayısından fazladır; yani, sadece ağustos ayında trafik kazalarında kaybolan can, Erzincan zelzelesindekinden fazladır. Demek ki, trafik kazalarının can kaybı bakımından boyutu, her ay bir Erzincan depremi demektir. 

Günde, ortalama 300 kaza meydana gelmekte; 250 kişi yaralanmakta, 20 kişi hayatını kaybetmektedir. Avrupa ülkeleriyle mukayase edildiğinde, 4 ilâ 7 kat daha fazla ölümle karşılaşmaktayız; dünya istatistiklerinin ön sıralarında yer almaktayız. Keşke, başka şeylerde yer alsak... 

Trafik kazalarının ulaştığı boyut, vahim ve düşündürücüdür. Toplumumuzun, Meclisimizin, devletimizin, bu husustaki gayretlerini çok daha fazla artırması gerekiyor. Onun için, evvela, Meclisimizin, şu Trafik Kanununda değişiklik öngören tasarıyı kanunlaştırması lazım. 

Sayın milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, birlik ve beraberliğini, Anayasayla belirtilen demokratik parlamenter düzeni ve temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmayı amaçlayan ve bazı dış güçlerin destek ve himayesini de gören Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki, zaman zaman da, bazı büyük şehirlerimizdeki bölücü terörist faliyetler, ülkemizin maruz bulunduğu iç sorunlar arasında yine en yüksek öncelik atfedilen bir konu olmaya devam ediyor. 

Türkiye'de bölücü terör faaliyetlerinin yeniden başladığı 15 Ağustos 1984 tarihinden 1 Eylül 1996 tarihine kadar olan devrede, güvenlik güçlerimiz, 3 925 şehit, 7 729 yaralı vermiştir; sivil halkın uğradığı tecavüzler sonucu 3 830 vatandaşımız şehit olmuş, 4 300 vatandaşımız yaralanmıştır. Teröristlere verdirilen toplam zayiat ise 16 372'dir; bunların 12 062'si ölü, 348'i yaralı, 2 474'ü sağ ele geçirilmiş, 1 488'i de teslim olmuştur. 

Bölücü terör örgütünün ilk ve acil hedefinin Türkiye'nin parçalanması olduğu açık bir şekilde ortadadır. Türkiye'de yapmakta olduğumuz mücadele, topraklarımızın, sınırlarımızın ve insanlarımızın meşru mücadelesidir. Bölücü terör faaliyetlerine karşı devlete ve devletin güçlerine ve demokrasiye hep beraber sahip çıkılarak ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin verdiği yetkilere dayanılarak sürdürülen topyekün ve kesintisiz mücadelede varılan noktada devlet tarafından kat edilmiş bulunan mesafe, şimdiye kadar varılan en iyi seviyededir. Devlet, ülkenin her köşesinde, her karış toprağında mevcuttur, ülkemize ve milletimize yönelmiş bu kanlı saldırıları durduracak güçte ve kararlılıktadır. İnisiyatifin güvenlik güçlerimizde bulunduğu, ülkenin her köşesinde devlet hâkimiyetinin açık biçimde tesis edilmiş olduğu gözlenmektedir. 

Terörün, demokratik rejim içinde kalınarak, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde, ülke gündeminde birinci planda yer almaktan çıkarılması hedefine en kısa zamanda erişilmesi şarttır. Bunda hiç tereddüte mahal yoktur. Bu, aynı zamanda güçlü ve istikrarlı bir Türkiye'nin, uluslararası ortamda kendine saygın bir yer bulması ve çağdaşlaşma hedefine doğru hızla ilerleyebilmesi açısından da şarttır. 

Terörle devlete karşı hiçbir netice alınması mümkün değildir. Terörün şimdiye kadar ortadan kaldırılamaması Türkiye Cumhuriyeti Devletinin zaafı değildir. Teröre karşı yürütülen mücadelenin zaman almasının temelinde demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne bağlılık yatmaktadır. Müteaddit teşebbüs ve gayretlere rağmen, teröre sağlanan dış yardım ve desteğin sürdürüldüğünü üzüntüyle görüyoruz. Teröre dış destek ilişkisinin kesilmesi için başvurulmak zorunda kalınan operasyonlar, Türkiye'nin teröre karşı mücadelesinin uluslararası hukuka uygun, meşru hakları ve hayatî çıkarları kapsamına girmektedir. 

Türkiye'nin terörle mücadelesine ilişkin olarak insan hakları ve demokratikleşme konularında yöneltilen tenkitler, bir ölçüde bu mücadelenin mahiyetinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Devlete yönelen saldırıların amacının insan hakları olmadığı -yani, böylece, kimsenin hakkının arandığının, korunduğunun söz konusu olmadığı- ayrıca, demokrasinin, bir ülkenin ve halkının bölünmesinin gerekçesi olamayacağı hususlarında ilgili dış çevrelerin aydınlatılmasına ısrarla devam edilmektedir. 

Olağanüstü hal durumunun kademeli olarak kaldırılması halinde ihtiyaç duyulacak yasal ve idarî düzenlemeler konusunda, Yüce Meclisimizin, başta 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu olmak üzere çeşitli mevzuatta gerçekleştirmiş bulunduğu başarılı çalışma, şüphesiz, terörle mücadeleye yapacağı olumlu katkılar itibariyle takdire layık bir gelişmedir. 

Bu münasebetle, huzurunuzda Türk Silahlı Kuvvetlerine, diğer güvenlik güçlerine, ülkemizin sınırlarını gece gündüz bekleyen bu kahramanlara, Türk Milletinin hislerine tercüman olarak teşekkür ediyor, şehitlerimizi rahmet, gazilerimizi minnetle anıyorum. (Alkışlar) 

Bu mücadele, terör sona erinceye kadar, hiç gevşemeden devam etmelidir. 

Yüce Meclise, bu ülkenin kahraman askerlerine ve güvenlik güçlerine verdiği destekten dolayı şükranlarımı sunuyorum. 

Türkiye'nin, içinde yer aldığı bölgedeki belirsizlik, istikrarsızlık ve risklerle dolu ortam içinde daima caydırıcı ve güçlü silahlı kuvvetlere sahip olması, millî güvenlik gereklerinin icabıdır. 

Güçlü bir demokrasi, güçlü bir ekonomi ve güçlü bir savunma şeklinde ifade ettiğimiz altın üçgen, Türkiye'nin millî güvenliğinin en veciz tanımıdır. 

Savunma siyasetimizin dayandığı temel düşünce, dünyadaki siyasî, askerî ve ekonomik gelişmeler karşısında, Silahlı Kuvvetlerimizi, diğer millî güç unsarlarıyla birlikte, yurdu dış ve iç tehditlere karşı emniyetle savunacak ve millî çıkarlarımızı koruyacak modern güç ve kudrette idame ettirmektir. 

Millî güvenliğimiz açısından hiçbir şey, ülke silahlı kuvvetlerinin güçlü durumda tutulmasından daha önemli değildir. Silahlı Kuvvetlerimiz, ülke tarihindeki en güçlü konumuna ulaşmıştır. 

Türkiye, dünyanın en iyi eğitilmiş, en disiplinli, en iyi teçhiz edilmiş birkaç silahlı kuvvetlerinden birine sahiptir. Milletinin hizmetinde ve onun gözbebeğidir. Türkiye kadar, milletiyle silahlı kuvvetlerinin özdeşleştiği başka bir ülkenin örnek olarak gösterilmesi mümkün değildir. 

Güçlü ve caydırıcı Silahlı Kuvvetlerimizin, en önemli desteği, kapsamlı ve modern nitelikteki ulusal savunma sanayimizin altyapısından geçer. Bugün, Türk savunma sanayii, Türk Silahlı Kuvvetlerinin uçak, gemi ve pek çok araç ve gerecini yapabilen modern bir altyapıya kavuşmuş durumdadır ve bu devam ettirilmelidir. 

Değerli milletvekilleri, eğitim, Türkiye gündeminin başında bulunuyor; aslına bakarsanız, her ülkenin gündeminin başında bulunuyor. Cumhuriyetin, en başarılı hizmetlerinden biridir eğitim. 

Ülkemizde, 1923'te 4 894 ilkokul varken, bu sayısı 10 kat artarak 48 bine yükselmiştir. 72 ortaokul varken, bu sayı 131 kat artarak 9 489'a yükselmiştir. 23 lise varken, bu sayı 106 kat artarak 2 432'ye yükselmiştir. 64 meslek okulu ve 10 meslek yüksekokulu varken, bu, 45 kat artarak 2 905'e yükselmiştir ve 1923'te Türkiye'nin üniversitesi yok, bir darülfünun vardı ve 1932'deki bir darülfünun üniversiteye çevrilmiş; bugün, Türkiye'nin 60 tane üniversitesi vardır. 

1923'teki okullarımızdaki öğrenci sayısı 250 bin civarındayken bugün 15 milyona, öğretmen sayısı 15 bin civarındayken 550 bine ulaşmıştır. 

Eğitimde sağlanan sayısal gelişmelere rağmen, Türkiye'de, tüm kademelerde eğitime ayrılan kaynakların yetersizliği gelişmeleri sınırlandırmaktadır. Binaenaleyh, eğitimimizin önemli sorunları vardır. Okullaşma oranları bakımından da önemli sorunları vardır. Aslında, ilkokulda yüzde 100'e varmışız, ortaokulda yüzde 67 civarındayız, meslekî teknik liseleri kaplayan ortaöğretimde yüzde 53 civarındayız, örgün eğitimde yüzde 13 ve yaygın eğitimde yüzde 13 olmak üzere -eğer, ikisi toplanabilirse- yükseköğretimde yüzde 27'e varmışızdır. Yalnız, bunun ikisini toplamakta, o kadar cesaret göremiyorum. İlkokula giden 100 çocuktan 9'u üniversite bitirebilmektedir Türkiye'de. İlk ve ortaöğretimde derslik başına öğrenci standardı dünyada 25'tir; ülkemizde bu 51'dir, büyük şehirlerimizde 70-80 kişinin okuduğu okullar vardır. 

15 inci Millî Eğitim Şûramız, bütün sorunları tartışmıştır. Şûrada varılan kararlar istikametinde, eğitimimizde tepeden tırnağa bir reform ihtiyacı vardır. (Alkışlar) 

Değerli milletvekilleri, devletimizin elindeki projelerin, bana göre en önemlilerinden birisi üniversite projesidir. Üniversite projesi, sadece, üniversite okuma yaşına gelmiş çocuklarımızın sayısını, okuyan çocuklarımızın sayısını artırma olayı değildir. Yüce Meclisimizce kabul edilmiş kanunlara göre üniversiteler kurulmuştur. Bunların bir kısmı kuruluş safhasında, bir kısmı yerleşik üniversitelerdir. Bunlara ilaveten, Kazakistan'da, yine Yüce Meclisimizin kararıyla kurulmuş olan Hoca Ahmed Yesevî Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi, Kırgızistan'da Kırgız-Türk Manas Üniversitesi, Kıbrıs'taki üniversiteler ve Moldavya'da, Gagavuzya'da Komrat Üniversitesi de Türkiye'nin nezaretindedir. 

Üniversite ve yüksekokul eğitim ve öğretimini büyük şehirlerin tekelinden çıkarıp, ülkenin çeşitli köşelerine yaymak hedeftir. Sanıyorum ki, ülkenin çeşitli köşelerinde üniversite, ülkenin çeşitli köşelerine bir kimlik vermekte ve ülkenin her köşesindeki morali yükseltmekte ve ülkenin bir kısım yerleri küçük şehirler vesaire namı altında sanki ikinci sınıfmış gibi bir durumdan kurtulmakta, kendilerini kurtarmaktadır. Onun içindir ki, üniversite projesi sadece bir eğitim projesi değil, aynı zamanda bir millî dayanışma projesidir. Eğitim ve öğretime ilâveten, kültürü, sanatı, sporu da bu üniversitelerle ülkenin her köşesine götürüyoruz, götürmemiz de lazım. 

Üniversite hastanelerinin, Türkiye'nin çeşitli köşelerinde yapmış olduğu hizmeti öve öve bitirmek mümkün değildir; yani, birçok noksanlarına rağmen. Bugün Trabzon'da, bugün Samsun'da, bugün Sıvas'ta, bugün Diyarbakır'da, bugün Malatya'da, bugün Çukurova'da, Adana'da, bugün Antalya'da, bugün Konya'da, bugün Kayseri'de ve bugün Bursa'da -büyükşehirlerin dışında söylüyorum- kurulmuş bulunan hastanelerimiz çok büyük bir yükü almaktadır ve bugün Edirne'de veya bugün Erzurum'da 11 milyon vatandaşımıza muhataptır Erzurum hastanesi. Binaenaleyh, bu suretle de ülkenin bir köşesindeki vatandaşlar bin kilometreye, 2 bin kilometreye gelip dertlerine deva almaktan, deva aramaktan kurtulmaktadırlar. 

70'li yıllarda başladığımız üniversitelerin geldiği aşama, ümit ve cesaret vericidir. Gerçekten, bir Uludağ Üniversitesi, bugün, çok övündüğümüz 40 ıncı senesini doldurmuş üniversitelerimizle neredeyse boy ölçüşecek duruma gelmiştir 20 sene içerisinde; bir 19 Mayıs Üniversitesi aynı şeydir, bir Çukurova Üniversitesi aynı şeydir. Görülüyor ki, biz, bunu yapabileceğiz. Öyleyse, bütün bunları, hem Yüce Meclisin nazarı dikkatine getiriyorum hem talebim var: Bu zamana kadar, Yüce Meclisimiz, üniversiteler meselesinde çok cömert olmuştur, hemen hemen istenen her şeyi vermiştir; ama, ülkenin imkânları mahdut, bunu biliyoruz; fakat, bu mahdut imkânlar içerisinde, üniversite projesini gönlünüzde yaşatmanızı, bu ülkenin gençleri bakımından, bu ülkenin bütün halkı bakımından, sizlerden, özellikle rica ediyorum. 

Eğitim... Nedir eğitimdeki sıkıntılar: 15 milyon çocuğu okutur hale gelmişiz, sayı iyi; ama, eğitimin niteliğine inme zamanı gelmiştir. Eğitimin niteliğinde çok kompleks şeyler var. Yepyeni bir dünya görüşü ve yeni bir çağ geliyor; bu "bilgi çağı" denilen çağ, bu büyülü bir çağ. Henüz, biz, bunun farkında değiliz. Yalnız, bu geliyor ve Türkiye'de, bilhassa genç nesiller arasında, bilim adamları arasında bu çağın kavrandığını görmekten fevkalade mutluyum. Eğitim olayındaki komplekslik, tabiî ki işin zorluğundan geliyor. Nüfusu yüzde 3 artan bir ülkede, öyle 1 milyon 200 bin çocuk her sene kapıyı çalarsa, bunun kolay olmadığını biliyoruz; ama, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Halkı, ülkenin her köşesinde, her çocuğunun okumasına imkânlar aramak için uğraşıyor ve eğitime ayırdığımız kaynaklar, millî savunmaya ayırdığımız kaynaklardan daha çoktur. Bunlar, çok güzel; ama, bunlar yetmiyor. Neden yetmiyor; gayri safî millî hâsılanın yüzde 3 ilâ 4'ü arasındaki bir payı, toplum olarak, devlet olarak eğitime ayırıyoruz. Gelişmiş, kalkınmış, eğitim meselesini hemen hemen tümüyle çözmüş Batı ülkelerinde bile, bu, yüzde 6'dan aşağı değil; onun içindir ki, kaynak arıyoruz. Tabiî, kaynak arıyoruz derken, eğitime, birinci derecede kaynak arıyoruz; çünkü, buraya ayıracağımız kaynaklar Türkiye'nin geleceği demektir. 

Hoş, Türkiye'nin sorunları içerisinde birbirinden daha az faydalı olan iş yok; ama, marifet odur ki, bu zamana kadar yapageldiğimizin şimdiki ağırlığıyla, daha iyisini yapmaya gayret sarf etmeliyiz. Bu hususta çağrılarda bulundum ve ülkemin her çocuğunun, her köşesinin eğitim nimetinden yararlanmasını, her kademede yararlanmasını istedim ve vatandaşlarımdan katkıda bulunmalarını istedim. Gerçekten, çığ gibi, vatandaşlarımız eğitimde katkıda bulunmaya koştular; hepsine minnettarım. Huzurunuzda, çocuklarımız adına, halkımız adına minnetlerimi, devletimiz adına minnetlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Ülkenin her köşesinde, vatandaşlarımız -orta halli vatandaşlarımız, öyle uzun boylu zengin falan değil- eğitime katkıda bulunmak için koşuyor. Bu, Türk Milletinin âlicenaplığının çok güzel bir göstergesidir. 

Türkiye'nin gündemindeki ikinci devlet sorunu sağlık hizmetleridir. Devlet, herkese sağlık hizmeti sağlasın demiyorum. Devlet, herkese eğitim hizmeti sağlanmasından emin olsun, devlet herkese sağlık hizmeti sağlanmasından emin olsun; yani, mutlaka devletin yapması şart değil; ama, birileri yapmıyorsa devlet yapsın. Hâlâ, ölçülere baktığımız zaman, gerek yatak meselesinde gerek hekim meselesinde üçte bir civarındayız; yani, kalkınmış ülkelerin üçte biri noktasındayız. 

Ayrıca, gelişmişliğin ölçülerinden biri olan mortalite, yani, çocuk ölümleri, Türkiye'de hâlâ binde 44 civarındadır. Binaenaleyh, bu, gerçekten üzücü bir olaydır. Türkiye'yi, kalkınmışlıkta, adam başına gelir seviyesi vesaire bakımından öne çıkarsak bile, bu rakamları muhafaza ettiğimiz zaman, bu, sosyal gelişmişlik endeksi denilen bir endeks var, o endekste Türkiye'yi gerilere itiyor. Onun için, çocuklar dünyanın gündemine gelmiştir, çocuklar ana rahmindeyken dünyanın gündemine gelmiştir. Binaenaleyh, uygar ülkelerin hepsinin çocuklara verdiği önem... Türkiye, bunun gerisinde değil. 

Bu itibarla, nedir sağlık hizmetlerindeki sıkıntımız dersek, 65 bin hekimi var Türkiye'nin, 25 tane fakültesi hekim yetiştiriyor, 80-85 bin hemşiresi var; bunlar katlanacak. Senede 5 bin hekim yetişmektedir. 5 bin kişiye bir hekim düşen yerlerimiz var hâlâ; 300-400 kişiye bir hekim düşmesi lazım gelirken... Çok gayret sarf edilmiştir ve ülkenin her köşesine pek çok hizmet götürülmüştür. Hiç bunları küçümsemeyelim. Benim söylemek istediğim şey, dahasıdır... Dahası, dahası lazım ve sağlıktaki durumumuz şu: Kalkınmış memleketler, gayri safî millî hâsılalarından yüzde 9 sarf ediyorlar sağlık hizmetlerine; bizimki, henüz yüzde 3 ilâ 4 arasındadır. Binaenaleyh, sağlık hizmetlerine daha çok pay ayırmamız lazım, toplum olarak ayırmamız lazım. Burada da, yine, hastaneler kurmak, özel teşebbüsler kurmak gibi gayretleri, devletimiz destekleyegelmiştir, desteklemeye devam etmelidir. 

Bir olayın üzerinde özellikle durmak istiyorum: Nüfusunun yüzde 30'u, 40'ı -değişik rakamlar, değişik rivayetler- sosyal güvenlik şemsiyesinden mahrum bir Türkiye'de ve alt gelir gruplarında, yani, gelir seviyesi 500 dolar ve onun altında bulunan gruplarda, bu kadar çok işsizi bulunan bir ülkede, kişi, hasta olursa ne yapacak; kişi hastane kapısına gidecek. "Paran yok, git" derlerse ne yapacak?.. İşte, böyle bir şey zulümdür ve onun içindir ki, Yeşil Kart dediğimiz olay, 5 milyon insana paran var mı yok mu diye sorulmasını gerektirmemiş ve çok iyi uygulanmış gelmiştir. Bu uygulamaya, bir sigorta getirilinceye kadar devam edilmesi şarttır. 

Yine, sağlık hizmetlerine vatandaşlarımız çok büyük rağbette bulunuyorlar. Huzurunuzda, özellikle, kanser, AIDS ve Hepatit-B ile çok uyanık bir biçimde mücadele edilmesi gereğinin altını çizmek istiyorum. 

Çevre sorunları, bir süredir, dünyanın çok önemli sorunu haline gelmiştir ve yaşamsal boyut kazanmıştır. Çevre sorunları, bizim ülkemizde, denizlerimiz kirlenerek, havamız kirlenerek, suyumuz kirlenerek bizi tazyik etmektedir ve çevre sorunları, yine, devletin ilgilenmesi lazım gelen, vatandaşla beraber elele vererek devletin ilgilenmesi lazım gelen sorunların içine girmiştir. 

Bu arada, erozyon üzerinde hassasiyetle durmak istiyorum. Çünkü, ormanlar yanıp gidiyorsa, topraklar akıp gidiyorsa, insanlar yolda trafik kazasından ölüp gidiyorsa, bu afetleri, ancak bizim göğüslememiz gerekecektir. 

Türkiye'nin çok önemli bir sorunu üzerinde yine size içimi açmak istiyorum. Bu sorun köy ve köylü sorunudur. Köy ve köylü sorunu denildiği zaman, bu, ekonomide tarım sektörü değildir. Böyle bazen konuşuruz, bir manada öyledir, bir manada öyle değildir; ama, içiçedir. Keşke, bir gün gelse de bizim ülkemizde de tarımda yaşayan insanlar ekonominin tarım sektörü olsa. Türkiye'de köy ve köylü sorunu bir insanlık sorunudur. Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusunun yüzde 80'inin geçimini tarımdan sağladığı bir Türkiye. 35 500 köy, 43 800 köyaltı mezra vesaire, 79 bin civarında kırsal yerleşim; dünyadan habersiz ve dünya nimetlerinin tümünden mahrum. Bu bir kötüleme falan değil; tespit bu. Yalnız, bu bir dünya. 

Cumhuriyet, bu kırsal yerleşim yerlerinin yüzde 89'una yol, yüzde 97'sine elektrik, hemen hemen yüzde 100'üne okul, muhtarlık bulunan yerlerin tümüne de telefon götürmüştür. 73 senelik cumhuriyetin eseridir. Sanıyorum ki bu bir destandır. 

Kırsal alanların tüme yakınına da sağlıklı, yeterli içme suyu temin edilmiştir; ama, hâlâ bugün, sağlıklı içecek suyu olmayan köylerimiz vardır. Bir seferberlikle, bunun sona erdirilmesine gayret sarf edilmektedir. Yalnız, bunlar çok zor ve çok pahalı yerlerdir; ama, ne olursa olsun bu ülkede, artık, içme suyu olmayan köyden bahsedilmemesi için sarf edilen gayretler seferberlik derecesinde iyi yürütülüyor; onu tebrik ediyorum, takdir ediyorum. 

Sağlık ocağı, sağlıkevi ülkenin her köşesine götürüldü. 

Türkiye'nin 85 milyon dekar sulanabilir toprağı var. Bunun yarısı, köylü sulamaları, devlet sulamaları olarak sulanabilir hale geldi. Bu, güzel bir tablodur ve bana göre, bu, bir devrimdir. 

Bu sebeple, Türk köylüsü, cumhuriyete ve demokrasiye, bu işe emeği geçen herkese minnettardır. Bunu, Türk köylüsü adına söylemek bana düşüyor. Bu çok parlak bir olay. 

Bu sorunun bir başka veçhesini, sizlerin, kamuoyunun ve devletimin önüne koyuyorum. 

Türkiye'de çalışan nüfusun halen yüzde 45'i geçimini tarımdan temin etmektedir. Bu, takriben 30 milyon nüfusa tekabül etmektedir. Buna karşılık, bu nüfusun gayri safî millî hâsıladan aldığı pay yüzde 15'tir; yani, nüfusun yüzde 50'si, yarısı, gayri safî hâsılanın yüzde 15'ini alıyor. Bu, Türkiye'deki gelir dağılımı çıkmazındaki en önemli faktördür. 

Satın alma gücü düşük milyonların refaha ve sosyal güvenliğe kavuşması, Türkiye gündeminin en önemli sorunlarından biridir. Yalnız hiç kimse sanmasın, akşamdan sabaha olabilecek bir iş değildir. Ben, sadece dikkatinize getiriyorum. Bu kadar gayretlere rağmen buraya kadar gelinebilmiştir. 

Bu transformasyon işi fevkalade zor bir iştir; yani, agrariyen bir toplumdan, bir tarım toplumundan, bir şehirli toplumuna, şehirleşme toplumuna, sanayi toplumuna geçmek fevkalade güç. 

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde tarımla uğraşan nüfus yüzde 10'un altındadır. Birleşik Amerika Devletlerinde yüzde 3 -hadi diyelim ki, o, çok ileri ve ekstrem- dahil olmaya çalıştığımız Avrupa Birliğinde yüzde 7,5-8'dir. Geri kalan kesim sanayi ve hizmetlerde çalışmaktadır. Türkiye, tarımda çalışan nüfusunun yüzdesini 45'lerden 30'lara, 20'lere, nihayet 10'lar düzeyine indirmedikçe bu soruna çare bulmuş olmayız. Önünüze koyduğum sorun bu. 

Çare söyle diyeceksiniz. Sanıyorum ki çare vardır; ama, çare, devamlı bir çaredir. Bu zamana kadar yaptığımız şeyleri ısrarla yapmaya devam edeceğiz, ıslah etmeye devam edeceğiz, çoğaltmaya devam edeceğiz. 

Bunun yolu sanayileşmeden ve hizmetlerden geçecek; yani, bu nüfusu sanayileşmeye, hizmetlere aktaracağız. Başka çaresi yoktur; çünkü, sanayileşme ve hizmetlerde çalışan bir kişi, tarımda çalışan bir kişiden 7 misli daha fazla kazanç sağlıyor. İşte, fukaralık olayı budur. 

Tarımda üretimi artırmak, verimliliği artırmak, Türk köylüsünün ve çiftçisinin alınteri, elemeği ve göznurunun karşılığını vermek ve çeşitli şekillerde topraktaki milyonlara yardımcı olmaya devam etmek gerekir. Yine, memnuniyetle ifade edeyim ki, gelmiş geçmiş hükümetler, bu hususta fevkalade titiz olmuş ve Türk köylüsünün elemeği ve alınterinin karşılığını vermekte birbirleriyle yarışmışlardır. 

Türkiye, tarımda modernizasyona çok önem vermiştir; bugün, 800 bine yakın traktörü vardır. Yalnız, köylünün satınalma gücü azalır, traktör alamazsa, bu traktör parkı erir. Bunun, her sene yüzde 10'unun değişmesi lazım; bu da 80 bin traktör eder. Memnuniyetle görüyorum ki, 20 binlere kadar inmiş olan köylünün traktör satın alma gücü, halen 39 - 40 bine çıkmıştır. 

Gübre tüketimi üzerinde -dikkat çekiyorum- son on yıldan beri, devlet, büyük sübvansiyonlar yapmış olmasına rağmen, gübre tüketiminde uzunboylu bir değişme yok. İşte, bu sebepledir ki, Türkiye'de, verimler çok düşük; yani, hem toprakta yaşayan nüfus çok hem verimler çok düşük. Buğday verimi, ortalama 190 - 200 kilogram, Avrupa'da 400 - 500 kilogram. 80 - 90 kilogramdan buraya geldik, bu doğru; ama, düşünün, eğer biz bu verimi 2 misline çıkarabilsek, bugün, 20 milyon ton olan buğday üretimimiz, 40 milyon tona çıkar. 

Sanıyorum ki, hayvancılık meselesi, hepinizin içini yakan bir olaydır. Çok gerilere gittik. 

Halen, Türkiye, bu sene, 3 milyar dolarlık tarım ürünü satın aldı dışarıdan; yani, dünyada kendine yeten 7 ülkeden biriyiz diye övünürken, 3 milyar dolarlık tarım ürünü satın alır hale geldik. Türkiye şeker alıyor; halbuki, Doğu Anadolunun, Orta Anadolunun ovalarında yüzde 16 ilâ yüzde 19 polarlı pancar yetişiyor; yani, Türkiye şeker almamalı dışarıdan. Türkiye, nebati yağ alıyor dışarıdan; bence, bu da lüzumsuz. Türkiye hayvan ürünleri alıyor 1 milyar dolarlık. Binaenaleyh, burada Türkiye'nin çok önemli bir sorunu yatıyor. 

Orman yangınlarını fevkalade ciddiye alıyorum. Senede yüzbin dekar ormanımız yanıyor. Halkımızın çok büyük gayreti var orman yangınlarının önlenmesi ve yeşil kuşaklar meydana getirilmesi için. Bir milyon dekar dikiyoruz, yüzbin dekar yanıyor. Herhalde, orman yangınları hususunda tecrübe edindik, bu tecrübeleri iyi kullanmalıyız. 

Avrupa Birliğine gidiyoruz... Avrupa Birliğine giderken, tarım alanında da fevkalade önemli birtakım tedbirler almamız gerekiyor, örgütlenme bakımından. 

Türkiye'nin her meselesini burada anlatacak vakit yok; ama, bir iki meselesine daha dokunmak istiyorum. Bütün bunların, sayıp geldiğim sorunların bir kısmının çaresi sanayileşmedir. Sanayileşme gayretleri Türkiye'de fevkalade iyi gelişiyor ve Türkiye, bir sanayi toplumunun farkına varmıştır. Devlet, sanayi ve ticaretin içerisinden tümüyle çıkmalıdır ve devlet, vatandaşına, eşit şartlar içerisinde bir ortam yaratmalıdır. Devlet, altyapıyı eksiksiz meydana getirmelidir. Elektriksiz, telekomünikasyonsuz, yolsuz, havameydansız, limansız bir Türkiye olmaz. Sözümü tashih edeyim, bunların hepsi var Türkiye'de; fakat, büyüyen Türkiye bunları küçülttü. Türkiye bunların hepsini yaptı, hem de çok iyi yaptı; fakat, bu defa, bunların yeniden yapılması, yeniden genişletilmesi lazım; hele Türkiye, Türk sanayii, elektriksiz, kalitesi iyi elektriksiz kalmamalı. Onun için, devletin sarf ettiği büyük gayretler var. Her imkândan yararlanmalı. 

Size sevinçle şunu ifade edeyim: Nasıl ki, Türkiye'de kültür ve eğitim merkezlerini Türkiye'nin çeşitli yerlerine yaymaya çalışıyoruz, sanayi merkezleri, sanayi mihrakları da çok iyi bir yayılmanın içerisinde. Bugün, bir Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi, bir fabrika 5 milyar dolar ihracat kazancı ve 100 bin kişiyi istihdam etme hedefiyle, hedefin yarısında neredeyse. Yanında Kahramanmaraş, yanında Adana Organize Sanayi Bölgeleri, Malatya Organize Sanayi Bölgesi, Kayseri Organize Sanayi Bölgesi. Kayseri Organize Sanayi Bölgesinde hiç kimsenin bilmediği fabrikalar var. Almanya "her on evden birinde benim eşyam kullanılıyor" iddiası içerisinde. Bursa Sanayi Bölgesi, içine sığmaz hale gelmiş; bir de yanında resmî olmayan sanayi bölgesi kurulmuştur ki, resmî olmayanı resmisinden daha büyük ve Bilecik'te, Bozüyük'te dünyanın en büyük tesisleri kurulabilmiştir. Eskişehir Sanayi Bölgesi fevkalade güzel bir olaydır. Evvelki gün gittiğim Çorum Sanayi Bölgesi ise, gerçekten çok güzel bir gayreti göstermektedir. Manisa Sanayi Bölgesi, yine, bunlara ilave edilmelidir; yani, Türkiye'nin her tarafında; eğer, Türk müteşebbisi -ki, sınırlarına sığmıyor, bu sınırların dışına taşmıştır- iyi destek görürse, daha doğrusu istikrar bulursa, istikrar görürse, Türkiye'yi çok ileriye götürecek ve bugünkü 25 milyar dolar ihracatın yüzde 90'ı zaten sanayi mamulü... Bunu katlamak hiç sorun değil. Binaenaleyh, 100 milyar dolar ihracat ve ithalatı hedeflemiş Türkiye'nin üç dört sene içerisinde buraya gelmesinde Türk müteşebbisi fevkalade önemli bir şeyi göze almış görünüyor. 

İnşa halinde sanayi bölgelerimiz var. Âdeta, Anadolunun çeşitli yerleri birbiriyle yarışıyor. Konya Kayseri ile yarışıyor ve Afyon Uşak ile yarışıyor. Bu yarışma devam etmeli. 

Değerli milletvekilleri, Türkiye, Güneydoğu Anadolu Projesini tamamlamaya devam etmelidir. Yine, hepinizden özellikle ricada bulunuyorum; bu zamana kadar, bu proje başladığından beri çeşitli hükümetler geldi, çeşitli meclisler geldi, herkes bu projeye çok iyi sahip çıktı; bundan sonra da öyle olacak; ama, ben, yine hatırlatmamı yapayım. 

12,5 milyar dolar keşif bedeli olan bu devasa ve şaheser projeye halen 6,5 milyar dolar sarf edilmiştir. 

Bugün, Türkiye'nin kullandığı şu elektriğin üçte biri Fırat sisteminden gelmektedir ve Fırat sisteminde, Birecik ve Karkamış barajlarıyla -ki, yapılıyor- 600 kilometrelik bir göller manzumesi bulunmaktadır. Neyiniz var; Cumhuriyet olarak ne yaptınız filan diyenlere gösterecek çok şeyimiz var; ama, fevkalade etkileyici, işte "Cumhuriyet olarak bunu yaptık" dediğimiz zaman, gurur verici, onur verici bir olayla karşı karşıyayız. Bu proje tamamlanmalı. 

Diyarbakır ovalarında üç tane yeni baraj yapılıyor. Bunlar ondört onbeş senedir yapılıyor ve üç dört gün evvel gittim, yerinde gördüm. Bunların hepsi, su doldurulmaya hazır; şebekeleri yok. Çeşitli sebeplerle bunlarda gecikmeler olmuştur. Bildiğiniz sebepler çoğu; ama, sadece Fırat sistemindekileri değil, bu havzadaki projeleri de kucaklamamız lazım. 

200 sene içerisinde, Diyarbakır ovalarında 2 milyon, 3 milyon dekarlık bir alanı sulamaya açabiliriz ve gerçekten, Türkiye, bir on senelik program içerisinde, bir özel program içerisinde GAP projesini tamamlamalı. Sadece, burası elektrik, sulamadan ibaret değil; bu, entegre projedir. Ben, onları burada sayıp dökmüyorum; tümüyle bir entegre, bölge kalkınma projesidir ve odağında insan vardır. 

Projenin insan üzerindeki tesirini görmek istiyorsak, bu sene ikinci sene; Harran bölgesine su verildi, aşağı yukarı 1 milyon dönüme yakın bir bölge su aldı. 

Gidip görmek lazım Harran'ın yeşil örtüsünü. 15 gün müddetiniz var; 15 gün sonra giderseniz sararır pamuk. Artık, bugün, Adana'da işçi bulmak mümkün değil; çünkü, Urfalı kendi toprağındaki pamuğunu topluyor. İşte, Türkiye'nin övünmesi lazım gelen proje bu. Ben herkese tavsiye ediyorum... İnşirah verici, iç açıcı bir olaydır ve sabahtan akşama kadar her şeyimiz noksan diye hayıflanıyoruz ama, önemli şekilde iyi şeylerimiz de var. 

Değerli milletvekilleri, son otuz sene zarfında, Türkiye, yüzde 5 kalkınma hızını gerçekleştirmiştir. Şimdi, değişen dünya şartları içerisinde rekabet gücü olan bir piyasa ekonomisini gerçekleştirmek, geliştirmek mecburiyetiyle karşı karşıyayız; bence devrim bu. Nüfus artışını yüzde 1'e, enflasyonu yüzde 5'lere, toprakla uğraşan nüfusu yüzde 10'lara indirmeye, büyümeyi yüzde 5'in üzerinde tutmaya gayret sarf edeceğiz. Size, partilerüstü, siyasetüstü bir hedef... Ben veriyor değilim hedefi; bu, Türkiye'nin hedefi. Kim hükümet olursa olsun, bu hedefi korumaya mecburdur. Türkiye, her alanda yatırım yapmaya devam etmelidir. Devlet, ticaret ve sanayiin içinden çıkmaya devam etmeli, altyapı ve sosyal yatırımlara da devam etmeli, ekonomik alanda vatandaşlara gerekli ortamı sağlamalı, kamu maliyesini ve ödemeler dengesini sağlıklı götürmeli... İhracatın, turizmin, taşımacılığın, dış ülkelerde çalışan müteahhitlerimizin ve işadamlarımızın ülkeye döviz kazandırmaya devam etmeleri fevkalade önemlidir; bunların önündeki bütün engeller kaldırılmalı. Yine ısrarla söylüyorum: Türkiye alabilmeli, satabilmeli; kesinlikle dövizsiz kalmamalı ve özelleştirme süratle yapılmalıdır diyelim veya özelleştirmeyi süratle yapmaya devam etmeli; öyle diyelim. 

Değerli milletvekilleri, ülkemizin kurtarıcısı, cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk'e her zaman olduğu gibi bugün de minnet ve şükranlarımız vardır. (Alkışlar) 

O'nun hayal ettiği Türkiye, milletimizin gönlüne ve zihnine yerleşmiştir. 

Bu, huzur, güven, barış ve istikrar içerisinde yaşayan, imar ve inşa edilmiş, laik, demokrat büyük Türkiye'dir. (Alkışlar) 

Bu gayeye ulaşmak için bu aziz vatanın ve bu yüce milletin hizmetinde bulunanlara, onların geçmiş hizmetlerine, yine, minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Bu gayeye ulaşmak için bu aziz vatanın ve bu Yüce Milletin hizmetinde olan sizler, ne kadar mutlusunuz... Sizleri kutluyorum. Cenabı Allah yardımcımız olsun. 

Hepinize başarılar diliyorum, saygılar sunuyorum. (Ayakta alkışlar) 

Çok teşekkür ediyorum. 

Önceki sayfa

(1 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.