Cumhurbaşkanı Demirel'in, 20. Dönem 3. Yasama Yılı'nın
açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma:
(1 Ekim 1997)
Türkiye Büyük Millet Meclisinin Sayın Başkanı, değerli milletvekilleri,
ekranları başında bu toplantıyı takip eden sevgili vatandaşlarım; hepinizi
saygıyla selamlıyorum. Bu vesileyle, Yüce Meclise, yeni yasama yılında
yapacağı değerli çalışmalarında başarılar diliyorum.
Yeni bir bin yıla hızla yaklaşmakta olduğumuz şu günlerde, insanlığın
nasıl bir geleceğe doğru yol aldığı konusunda birlikte düşünme ihtiyacı
ve heyecanı, her zamankinden daha fazla hissedilmektedir. Bugün ile yarın
arasındaki köprüleri doğru kurabilen ve bilgi çağının gereklerine ayak
uydurabilen uluslar, önümüzdeki yüzyıl dünyasında etkili ve güçlü bir yere
sahip olacaklardır. Bu bağlamda, ülkemizin 21 inci Yüzyıldaki konumunu
belirleyecek stratejik hedeflerimize ilişkin düşüncelerimi sizlere iletmek
istiyorum.
Tarih, gelecek adına, geçmişle yapılan sürekli bir hesaplaşmadır. Bu
bakımdan, yarının dünyası ve o dünya içinde Türkiye’nin yeri konusunu ele
alırken, tarihimizi iyi anlamak ve doğru değerlendirmek durumundayız.
Son üç yılını yaşamakta olduğumuz 20 nci Yüzyılda, ülkemiz, üç önemli
dönüm noktasından geçmiştir: Çokuluslu bir imparatorluğu tasfiye etmiştir;
ancak, bağımsızlığımızı korumayı, çağdaş bir cumhuriyeti kurmayı ve çok
partili demokrasiye de yumuşak bir geçiş yapmayı başarmışızdır. Aynı zamanda,
yakın tarihteki en uzun ve kesintisiz barış dönemi olan cumhuriyet döneminde
yeniden bölgemizin en güçlü devleti haline gelmişizdir.
Cumhuriyetle birlikte elde ettiğimiz kazanımların tümünü, Büyük Atatürk
önderliğindeki Türk ulusal kurtuluş savaşçılarının yarattığı yeni toplumsal
sözleşmemize borçluyuz. Çağdaş uygarlığın zeminini teşkil eden evrensel
hukuk prensipleriyle iç içe geçmiş olan bu sözleşmenin temel nitelikleri,
bugün de Anayasamızın değiştirilemeyecek hükümleri arasında yer almaktadır.
Anayasamızın “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlığını taşıyan 2 nci maddesi,
cumhuriyet felsefesinin temel çerçevesini çizmektedir. Buna göre “Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde,
insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen
temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
Bu, çağdaş bir topluma dayanan çağdaş bir devlettir. Cumhuriyet tarihimiz,
işte bu zeminde elde edilmiş gurur verici başarılarla doludur. Geleceğin
Türkiyesi de, yine bu zeminde, insanlığın ortak uygarlığına katkıda bulunmaya
devam edecektir.
Değerli milletvekilleri, cumhuriyet Türkiyesinin çağdaşlaşma projesi,
küreselleşme olgusunun bugün kazanmış olduğu boyutlar çerçevesinde daha
da büyük bir önem kazanmıştır. Çağdaş Türkiye’nin her kurumu, çağdaş ülkelerle
boy ölçüşecek durumda olacaktır. Diğer bir deyişle, her kurumumuz küresel
düzeydeki rekabete uyum gösterecek şekilde yapılanmak durumundadır. Bu
noktada temel ölçü, Büyük Atatürk’ün de belirttiği gibi, çağdaş uygarlık
düzeyidir. Dolayısıyla, temel amaç, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını,
çağdaş bir devletin vatandaşı yapmaktır; Türkiye Cumhuriyetinin temelindeki
iddia budur.
Anayasal demokrasilerin gelişmesi ve hukukun evrenselleşmesi, insanlığın
son iki yüzyıl içinde elde ettiği en önemli kazanımlardır. Bu bağlamda,
çağdaş devletin temel nitelikleri de bu uzun demokratikleşme süreci içinde
ortaya çıkmıştır. Bilginin en stratejik meta haline geldiği ve ekonomide
küreselleşmenin tartışılmaz bir gerçeklik kazandığı günümüzde, çağdaş devletin
üstesinden gelmesi gereken sorun şudur: Bir yandan, kuvvetler ayrılığı
ilkesini hukukun üstünlüğü ve demokrasi zemininde hayata geçirirken, diğer
bir deyişle, iktidarı sınırlarken, aynı zamanda, yönetimin daha etkili
olmasını ve demokratik istikrarın tesis edilmesini sağlamak. Esasen, bu,
demokratik devletin mekanizmalarını güçlendirirken, karar verme mekanizmalarının
stratejik planlama yapma imkânına kavuşmasını, süratli çalışmasını ve etkinliğini
artırmasını sağlamak demektir. Bu konu, demokratik ülkeler topluluğunun
gündeminde önemli bir yer almaktadır. Demokrasinin ayırt edici vasfının
sivil mutabakat yoluyla kendini yenilemek olduğu hususu üzerinde yaygın
bir görüş birliği mevcuttur. Dolayısıyla, demokrasiyi daha iyi işletmek
ve hukuk devletini güçlendirmek, demokratik cumhuriyetin temel hedefleri
olmalıdır.
İktidarın sınırlandırılmasında temel yöntem olan kuvvetler ayrılığında
en fazla aksama görülen nokta, yasama-yürütme ilişkisinde ortaya çıkmaktadır.
Yasama ile yürütme iç içe geçme istidadı gösterdiğinde, bir anlamda,
kuvvetlerin sayısı ikiye inmektedir. Buna ilaveten, yargı bağımsızlığının
işleyişinde aksama ortaya çıktığı takdirde, kuvvetler ayrılığı sistemi
tamamen ortadan kalkmaktadır. Bu itibarla, yürütmenin yasama karşısında
bağımsızlaştırılmasını, aynı zamanda, yasamanın da yürütmeyi daha iyi denetleyebilmesini
sağlayacak mekanizmalar oluşturulması, çağdaş demokrasilerde önemle üzerinde
durulan bir konudur. Bu meselenin ülkemizde de en geniş biçimde ve derinliğine
tartışılmasında yarar bulunmaktadır.
Değerli milletvekilleri, hukuk devleti, devletin gücü ve hedefinin,
toplumun bir arada yaşama iradesinin çerçevesini çizen bir hukuk düzeninin
varlığını gerektirmektedir. Bunun temelini ise, toplum sözleşmesi mahiyetini
taşıyan anayasa oluşturmaktadır. Dolayısıyla, anayasaya bağlılık ve itaat,
demokratik cumhuriyette ve çağdaş devlette yurttaşlık erdemlerinin en başında
gelir. Hak ve özgürlükler ile sorumluluklar arasındaki denge, işte bu zeminde
kurulabilir.
Hak ve özgürlüklerle sorumlulukların çerçevesini belirleyen hukuk düzeni
ve bu düzeni oluşturan kurallar, yalın, sarih, anlaşılır ve uygulanabilir
olmalıdır. Bu bağlamda, hukuk kurallarının basitleştirilmesi ve gerekiyorsa
sayılarının azaltılması, son zamanlarda Batı’da önemle üzerinde durulan
bir anlayıştır ve bu doğrultuda birçok alanda yeniden düzenlemeye gidilmekte
olduğu bilinmektedir. Ülkemizde de, bu konunun gereken dikkatle ele alınmaya
başlanmasında yarar görüyorum.
Daha önce de belirttiğim gibi, toplum içinde yaşamanın ve siyasetin
kurallarının hukuka bağlanması, farklı moral değerler arasındaki tartışmayı
nötralize ederek, demokratik çoğulculuğun altyapısını oluşturur. Bu bağlamda,
demokratik hukuk devletinde hukuk mimarisinin temel taşları, adalet duygusunun
kutsallığı ve yasalar önünde eşitliktir. Bu noktada, toplumun yarısını
oluşturan kadınların statüsü özellikle önemlidir. Hukuk devleti, dil, din,
ırk, cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün yurttaşları kucaklar ve temel hak
ve özgürlüklerin evrensilliğini teminat altına alır. İşte, bu noktada laiklik,
demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle birbirinden ayrılmaz bir şekilde
içiçe geçmektedir.
Bu çerçevede bir hususa daha değinmek istiyorum: Adaletin süratli ve
etkili biçimde gerçekleşeceğinden herhangi bir şekilde kuşku duyulması
söz konusu olmaya başladığı takdirde, toplumsal sözleşme ciddî biçimde
tehdit altına girer. Bu nedenle, adaletin süratle işlemesini sağlayacak
tedbirler mutlaka alınmalıdır.
Çağdaş devlet, dünyayla birlikte soluk alıp vermek demektir. Böyle bir
devlet, insanlığın ortak uygarlığına katkıda bulunma hedefi doğrultusunda,
toplumun demokratik enerjisini seferber etmeyi mümkün kılacak kurumlar
ve kurallar manzumesinden meydana gelir.
Çağdaş devlet, etkili toplumu ve refah toplumunu kurma amacı etrafında
örgütlenmeyi gerektirir. Bu hedefe ulaşmanın temel aracı, sivil toplumun
dinamizmi ve yaratıcı enerjisidir. Aynı zamanda, hukuk devletinin sağlam
temellere dayanması da, çağdaş devletin işlemesinin önşartıdır. Bu bakımdan,
adalet bilincinin ve demokrasi kültürünün varlığı hayatî önem taşımaktadır.
Böyle bir bilinç ve kültürün gelişmesinin yegâne yolu da, bilgi çağının
ve küreselleşmenin tüm imkânlarından yararlanan, donanımlı birey-yurttaşların
yetişmesini mümkün kılacak bir eğitim sisteminden geçmektedir. Dolayısıyla,
çocuklara ve gençlere çağdaş ve evrensel ölçülerde eğitim imkânının en
geniş ve yaygın biçimde sağlanması, çağdaş devlet olmanın vazgeçilmez şartları
arasında yer almaktadır. Bunun yanı sıra, yetişkinlerin de eğitimine önem
verilmelidir. Eğitimin kesintisiz bir süreç olduğu hatırda tutulmalıdır.
Esasen, günümüzde, eğitim ile ekonomi arasındaki ilişki de her zamankinden
daha çok önem kazanmıştır. Zira, bilginin en stratejik meta haline geldiği
bir dönemde yaşıyoruz. Önümüzdeki yüzyıl, bilgi toplumu olmayı başarabilen
ülkelerin söz ve ağırlık sahibi olacakları bir yüzyıl olacaktır. Bu itibarla,
eğitim ve bilim alanlarında mutlaka bilgi çağının gerektirdiği seviyeyi
yakalamak mecburiyetindeyiz. Ulusların refah düzeyi ile eğitim düzeyleri
arasındaki ilişki, artık, her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır.
Eğitim alanında kaydedilecek gelişme ile ekonomik kalkınma, birbirinden
ayrılmaz bir bütün oluşturmaya başlamıştır. Çağdaşlaşma, refah ve kalkınma
hedefleri doğrultusundaki ortak çaba ve mücadele, öncelikle eğitim konularında
verilmek durumundadır. Esasen bugün, bu konuda küresel bir mutabakat mevcuttur.
Bilgi çağının gereklerine süratle uyum sağlayacak donanımlı yurttaşların
yetiştirilmesi, uygar dünyanın temel öncelikleri arasında yer almaktadır.
Eğitim konusu, işte bu bağlamda tüm dünyada yeni bir heyecanla ele alınmaktadır.
Bu bakımdan, eğitim kurumlarımızın çağdaş standartlara ulaşması için büyük
bir seferberlik başlatılmasına özel bir önem atfediyorum. Eğitim alanında
gerçekleştirilecek reformların, topyekûn bir eğitim seferberliği anlayışıyla
yürütüleceğine yürekten inanıyorum. Demokratik kültür ve erdemlere sahip,
uluslararası düzeyde rekabet edebilecek şekilde yeteneklerini geliştirmiş,
kendine güvenli yurttaşların yetiştirilmesi, temel stratejik önceliğimiz
olmalıdır.
Dünya hızla değişmektedir. Bazı meslekler önem kazanırken, bazı meslekler
nitelik değiştirmektedir. Bu gelişmelerin yakından takip edilmesi ve gerekli
tedbirlerin alınması, insan kaynaklarının en verimli şekilde değerlendirilmesi
açısından hayatî önem taşımaktadır. İnsanı merkez alan çağdaş kalkınma
anlayışı da bunu gerektirmektedir.
Eğitim alanında gerçekleştirilecek atılımlarda her şey devletten beklenmemelidir.
Eğitim, her zamankinden çok, halkın ve devletin beraberce kaldırabileceği
bir konu haline gelmiştir. Vatandaşlarımızın bu alandaki katılımlarını,
büyük bir memnuniyet, minnet ve şükranla karşılıyorum.
Halkımız, eğitim alanındaki gayretleri bir seferberlik haline getirme
arzusunu gayet açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Netice itibariyle, önümüzdeki yüzyılın dünyasında daha sağlam bir yer
edinmemiz, eğitimde, sağlık hizmetlerinde ve kültürde çağdaş dünya standartlarının
yakalanmasıyla sağlanacaktır; bunun başka yolu yoktur.
Değerli milletvekilleri, Anayasaya bağlılığın, vatandaşların demokratik
dikkat ve uyanıklığının, çağdaş, demokratik hukuk devletinin temel güvencelerini
oluşturduğu unutulmamalıdır. Çağdaşlaşma süreci, aydınlanma çağıyla birlikte,
son iki yüzyıl içinde evrensellik kazanmış, insanlığın ortak hedefi haline
gelmiştir. Atatürk, işte bu ortak gelecek perspektifini, büyük bir öngörüyle,
Türk Ulusuna ana hedef olarak göstermiştir. Bu hedeften taviz verilmesi
söz konusu olamaz. Türkiye, güçlü, çağdaş bir dünya devleti olma yönünde
kararlı adımlarla ilerleyecektir.
Demokrasi ve laiklik birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki kavramdır.
Laik hukuk düzeni, devletin, tüm inanç, fikir, dil, din, mezheplere karşı
eşit mesafede ve tarafsız durmasını sağlamakta; aynı zamanda, kadın erkek
eşitliğini güvence altına almaktadır. Dolayısıyla, laiklik olmadan demokrasiden
bahsedilemez; zira, laiklik, demokrasi gibi, her fikrin ve inancın yaşama
hakkını teminat altına alır.
Türk Milleti, seçimini, demokrasi, laiklik, insan hakları ve barıştan
yana yapmıştır. Cumhuriyet, bu ortak iradenin en muhteşem eseridir. Demokratik
cumhuriyetin meşruiyeti ve kuvveti, ortak tarih, kader ve amaç birliği
ile vatandaşlık kimliği ilkelerine dayanır. Milletimiz, sevinçte, kederde,
zor günde, bu ortak kader anlayışına sahip çıkmıştır; bu kararlılık, sonsuza
kadar sürecektir.
Farklılıklarımız, bizi, gerginlik ve kutuplaşma noktalarına götürmemelidir.
Demokrasi, farklılıklarımızı hukuk zemininde koruyan ve bu farklılıkların
bir zayıflık değil, zenginlik kaynağı olmasını sağlayan yegâne rejimdir.
Herkesin birbirini kabul etmesi, anlaması, birbirine destek olması sayesinde,
Türkiye, toplumsal uzlaşıyı bulacaktır. Esasen, demokratik cumhuriyet böyle
bir uzlaşının ürünüdür; bunun hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması gerekmektedir.
Bugün, hür basın ve sivil toplum, bütün dinamizmi ve uyanıklığıyla her
şeyi tartışmakta, her kurumu denetlemekte ve herkesi eleştirmektedir. Böyle
bir toplumun sürekli bunalımlarla karşı karşıya kalması düşünülemez. Önemli
olan, toplumun beklentileri, özlemleri ve umutlarına yanıt verilmesidir.
Dolayısıyla, siyaset, değişimin konjonktürel olarak sebep olabileceği güçlükleri,
sıkıntıları, bunalımları değil, böyle bir değişimin getireceği parlak geleceği
önplanda tutan bir perspektife sahip olmalıdır.
Değerli milletvekilleri, bir ülkenin çağdaşlaşma hedefi doğrultusunda
yürüyebilmesi, o ülkedeki değişim dinamiğinin evrensel uygarlık araçlarına
dayanıp dayanmamasına bağlıdır. Çağdaş devlet, ülkenin genel fotoğrafını
her an çekmeye muktedir olan ve hedef tespit ederek, bunu genel bir strateji
etrafına oturtabilen devlet demektir. Bu itibarla, devlet, mevcut durumu
tüm boyutlarıyla tahlil edebilecek ve geleceğe yönelik strateji tespit
edebilecek araçlara sahip olmaya ve kamu hizmetinde çalışanları böyle bir
stratejik planlama çabasına yöneltmeye özen göstermek durumundadır. Böyle
bir zemin olmadan ortak vizyon da geliştirilemez. Diğer bir deyişle, bir
ülkenin ulusal vizyonu, ortak aklın ürünü olmalıdır. Bu da, sadece, demokratik
denetim ve katılımla sağlanabilir. Zira, demokrasi, daha iyi, daha mükemmel
olanı arama imkânını bahşeden yegâne rejimdir. Bu itibarla, ekonomik ve
sosyal konsey yapılanmasını önemsiyorum. Bu konseyin, ekonomik ve sosyal
alanlardaki hedeflerimiz doğrultusunda mutlaka önemli bir rol oynayacağına
inanıyorum.
Öte yandan, 1995 yılında gerçekleştirilen anayasa değişiklikleriyle
ilgili uyum yasalarının bir an önce çıkarılmasını gerektiğini bu vesileyle
tekrar hatırlatmakta fayda mütalaa ediyorum.
Anayasanın bazı kurallarının, uyum yasaları çıkarılmadığı için uygulanamamasından
neşet eden bir hukukî sorunun varlığı hiçbir şekilde gözardı edilemez.
Değerli milletvekilleri, halkları ve ülkeleri her zamankinden daha çok
birbirine yaklaştıran ve siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel tüm alanlarda
bir yeniden yapılanma sürecine yol açan küreselleşme olgusu, barış, demokrasi
ve kalkınmanın birbirinden ayrılmaz bir üçlü olduğu hususunda giderek artan
bir bilinçlenmenin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yeni bir uluslararası
düzen, işte böyle bir zeminde aşama aşama şekillenmektedir. Bu bağlamda,
ülkeler, zaman ve mekân dinamiği içerisindeki yerlerini yeniden tanımlamak
ve icap ediyorsa, hedef ve stratejilerini gözden geçirerek yeniden saptamak
durumundadırlar. Ancak bu uyum yeteneğini gösterebilen ülkeler, uluslararası
ilişkilerin şekillenmekte olan yapısını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilme
imkânına sahip olabileceklerdir.
21 inci Yüzyıla hazırlanırken moralimizi yüksek tutmamız için her türlü
sebep bulunmaktadır. Tarih, ulusumuzun karşısına, geleceğe bakışımızda
iyimserliği teşvik eden yeni fırsatlar çıkarmıştır. Soğuk savaş sonrasında
ülkemiz, artan bir stratejik derinlik kazanmıştır. Güneydoğu Avrupa’dan
Rusya’nın steplerine ve Çin Seddine kadar uzanan geniş bir coğrafyada bir
kültür hinterlandına sahip olan Türkiye, Avrasya’nın, ulaşım, iletişim
ve ticaret merkezi haline gelmiş, gerçek bir dünya devleti boyutuna ulaşmıştır.
Yeni enerji coğrafyasını oluşturan Karadeniz ve Hazar havzalarında kalıcı
işbirliği modelleri geliştirilmesine öncülük ederek, bu bölgelerin dünya
ekonomisiyle bütünleşmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Avrupa,
Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Hazar, Orta Asya, Ortadoğu ve Akdeniz boyutları,
ülkemizin dışpolitika perspektifinin genişliğini göstermektedir.
Balkanlarda, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da henüz kalıcı barış sağlanamamıştır.
Azerbaycan topraklarının üçte biri hâlâ işgal altındadır. 1,5 milyon Azeri
vatandaşı kaçkın durumundadır. Ortadoğu’da barış süreci tehdit altındadır.
Balkanların istikrara kavuşması açısından hayatî önem taşıyan Dayton Barış
Anlaşmasının kırılgan niteliği özel bir dikkat gerektirmektedir. Türkiye,
bütün bu bölgelerde barış ve istikrarın tesisi doğrultusunda katkılarını
aktif bir biçimde sürdürmektedir.
Bununla beraber unutulmaması gerekir ki, güncel sorunlar ve çatışmalar
bir gün mutlaka sona erecektir. Şimdi yapılması gereken, güncelin ötesine
geçebilmek ve ihtilafların sona erdiği, birlikte çalışma ve yaşama kurallarının
hayata geçirildiği Avrasya’yı görebilmektir.
Kafkasya’nın ve Orta Asya’nın zenginleşmesi, Rusya’da serbest piyasa
ekonomisinin kurumsallaşması, Ortadoğu ve Balkanların istikrara kavuşmasıyla
birlikte ortaya çıkacak geniş işbirliği imkânlarının tam ortasında Türkiye
bulunacaktır. Esasen, Sovyetler Birliğinin kendiliğinden dağıldığı 1991
yılından itibaren karşımıza çıkan bu tarihî fırsatın gerektirdiği adımlar
tarafımızdan atılmıştır ve atılmaya da devam etmektedir.
Önümüzdeki yüzyılın dünyası, Karadenizin etrafını dolaşacak otoyolların
tamamlanacağı, telekomünikasyon ve fiber optik ağlarının, Karadeniz havzasını
ve Orta Asya’yı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacağı tarihî İpek Yolu’nun
yeniden canlanacağı, döşenecek yeni boru hatlarıyla doğalgaz ve petrol
gibi enerji kaynaklarının bu coğrafyalardan Akdenize akacağı bir dünya
olacaktır. Türkiye, işte bu dünyanın kalbidir. Ufkumuz, en az bu dünya
kadar geniş olmalıdır. Kendimizi bu geleceğe layıkı veçhile hazırlamak
için, çabalarımızı kararlılıkla sürdürmemiz gerekmektedir.
Değerli milletvekilleri, dışpolitikada öncelikli hedefimiz, 21 inci
Yüzyıl dünyasının hukukî ve kurumsal altyapısının inşa edildiği bir dönemde,
Türkiye’nin etkinliğinin, hareket kabiliyetinin artırılmasıdır. Paris’te
yapılan NATO-Rusya zirvesi, genişleme konusunun ele alındığı Madrid’deki
NATO zirvesi, Avrupa Birliğinin yeni kurumsal yapısının esaslarının belirlendiği
Amsterdam zirvesi, nihayet, önümüzdeki aralık ayında Lüksemburg’da yapılacak
olan genişlemeyle ilgili Avrupa Birliği zirvesiyle bu hukukî ve kurumsal
yapının temel çerçevesi çizilmektedir. İşte bu bağlamda, Avrupa bütünleşmesi
içindeki yerimizin sağlamlaştırılması hayatî önem taşımaktadır. Zira, küresel
ekonominin büyük çapta ekonomik gruplaşmalarının birbirine eklenmesinden
oluştuğu günümüzde, bizim coğrafyamızda her alanda dünya optimaline ulaşılması
için, Avrupa Birliği mutlaka uğranılması gereken bir limandır. Esasen,
cumhuriyetin çağdaşlık projesi de Avrupa Birliğine tam üyelik hedefiyle
içiçe geçmiştir.
Türkiye, süratli ve dinamik bir yaklaşımla gerekli reformları gerçekleştirdiği
takdirde, hiç kimse Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğine engel olamayacak
ve Türkiye, Avrupa’nın çağdaş ülkeleri arasındaki yerini mutlaka alacaktır.
Ancak, bu hedefe ulaşmak için esas sorumluluk bizim üzerimizdedir. Türkiye’nin
Avrupa Birliğine tam üye olması için, eksiklerini tamamlaması lâzımdır.
Demokrasi ve insan hakları alanından hukukun üstünlüğü ve işleyen rekabete
dayanan piyasa ekonomisine kadar tüm alanlarda çağdaş Avrupa normlarının
süratle uygulamaya konulması, Avrupa Birliğiyle bütünleşmemizin önşartları
arasındadır. Avrupa Konseyine üyeliğimiz, Avrupa Birliği ile gümrük birliğimiz,
siyasî, sosyal ve ekonomik alanlarda ulaşmamız gereken çağdaş standartların
temel çerçevesini çizmektedir. Esasen, bunun da ötesine geçerek Avrupa
Birliğinin kendi kendine koyduğu Maastricht şablonuna da, aday ülkeler
için tespit edilen Kopenhag kriterlerine de uyma doğrultusunda kararlı
adımlar atmak mecburiyetindeyiz.
Türkiye ve Avrupa Birliğinin 1963’teki ortaklık anlaşması ile 1987’deki
tam üyelik müracaatımıza verilen cevapla ve 1996’daki gümrük birliğiyle
bütünleşme doğrultusunda birlikte attıkları adımlarla bugün varılan nokta,
Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğinin tartışma konusu yapıldığı bir
nokta olamaz.
Birlikte çalışma, birlikte yaşama anlayışının fiiliyata intikal ettirilebileceği
bir dönem içine girmemiz hayatî önem taşımaktadır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği politikası, Avrupa Birliğinin Türkiye stratejisinin
bir aynası değildir ve olmamalıdır da. Zira, Avrupa Birliğine tam üyelik
hedefimizi biçimlendiren, tarihimiz ve coğrafyamız çerçevesinde yaptığımız
kendi özgür tercihimizdir. Türkiye’nin, bir coğrafyadan ziyade, bir değerler
manzumesi olarak algıladığı Avrupa’yla bütünleşme iradesi, tamdır. Avrupa
Birliğinde bu yönde bazılarında bir irade eksikliği var ise, bu durumun
aşılması için, Türkiye’nin vizyonu ile Avrupa Birliğinin vizyonunun birbirleriyle
çelişmediğini, aksine birbirlerini güçlendirdiğini ortaya koymamızda yarar
bulunmaktadır.
Tarihten gelen kültürel farklılıklar, geleceği belirleyemez. Avrupa
Birliği, ancak, geleceğe ağırlık veren bir birlikte yaşama ve çalışma perspektifiyle
gücünü arttırabilir. Aksi takdirde, geçmişin olumsuz yönleri, geleceğin
parlak vaatlerine galebe çalar.
Bizim için, Avrupa, bir medeniyet projesidir; ancak, bizim anlayışımıza
göre, bu proje, faklılıkları bir zenginlik kaynağı ve yaratıcılık pınarı
olarak gören, evrensel insan haklarına ve demokrasiye dayanan bir projedir.
Bunun dışında kalan ve din, kültür gibi farklılıkları vurgulayarak yeni
bölünmeler yaratan talihsiz yorumlar Avrupa’nın geleceğine biçim veremez
ve Avrupa tarihinin, artık geride bırakılması gereken karanlık sayfalarında
kalmalıdır.
Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde halen içinde bulunulan aşama, Avrupa
mimarîsinin daha ilk yıllarında belirlenmiş vizyon içerisinde anlam kazanmaktadır.
Gümrük birliği somut gerçeği etrafında, Avrupa Birliği ile şimdi geliştirilecek
ve diğer aday ülkelerle eşit muamele-eşit kriter temelinde bizi tam üyeliğe
götürecek işbirliği ve yakınlaşma süreci, Türkiye sözkonusu olduğunda genelde
hâkim olan, Avrupa söyleminde halen mevcut bulunan “biz ve onlar” ayırımını
2000’li yıllara girerken geride bırakacak bir dinamik doğurabilmelidir.
Türkiye’nin Avrupa mimarisine bakışı ve bu çerçevede izlenen politikalar,
başlangıçtan itibaren vizyon ve pragmatizmi bağdaştıran bir noktada oluşturulmuştur.
Avrupa’nın güvenlik, istikrar ve refahı, demokrasi coğrafyasının genişlemesine
bağlıdır. Dolayısıyla, yeni Avrupa mimarisi, Balkanlar’dan Kafkasya’ya,
Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan coğrafyada barış, istikrar ve ortak refahın
kök salmasını başarabilmeli; Avrupa bütünleşmesi, çağdaş, evrensel değerlere
dayanmalıdır. Türkiye, bu bakımdan öncü ve belirleyici rol oynayacak stratejik
bir konuma sahiptir. Balkanlar’dan Kafkasya ve Orta Asya’ya, Karadeniz
ve Akdeniz havzalarından Ortadoğu’ya uzanan geniş bir coğrafyanın merkezinde
yer alan Türkiye, ekonomik, kültürel ve siyasî açılardan vazgeçilmez bir
istikrar unsurudur.
Türkiye’nin hedefi, siyasî, savunma, güvenlik, ekonomik, sosyal, kültürel
ve çevre alanlarında değişen Avrupa’nın gelişen işbirliği, bütünleşme ağına
katılmaktır. Avrupa Konseyi, NATO ve AGİT gibi kuruluşların tam üyesi ve
Avrupa Birliğiyle BAB’ın ortak üyesi olan Türkiye, Karadeniz, Balkanlar
ve Akdeniz havzalarında mevcut ya da gelişebilecek bölgesel işbirliği dinamiklerine
de katılarak -hatta bunlara bizzat yön vererek- bu hedefini büyük ölçüde
gerçekleştirebilmiştir. Avrupa mimarisinin geleceği üzerinde doğrudan etkili
olabilecek Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu gibi bir coğrafyada Türkiye’nin
etkili varlığı ve buradaki potansiyel işbirliği imkânları da buna ilave
edilmelidir. Sonuç olarak, Türkiye, Avrupa mimarisinin geleceğinde her
bakımdan kilit rol üstlenebilecek bir konumdadır.
Yunanistan ile aramızdaki sorunları Madrid’de, NATO zirvesi sırasında
vardığımız mutabakat çerçevesinde ele alacak bir diyalog başlatılmasını
samimiyetle temenni ediyoruz. Ancak, bu ülke, özellikle Avrupa Birliği
zemininde Türkiye’nin önünde haksız ve mesnetsiz engeller çıkarmakta, bu
alışkanlığını maalesef terk edememektedir. Yunanistan’ın bu tutumunun,
kendi çıkarlarına da, bölge barışına da herhangi bir yararı olmadığını
vurgulamak istiyorum. Yunanistan’ı sağduyuya ve akılcı davranmaya davet
ediyorum.
Kıbrıs’ta, iki sorun birbiriyle irtibatlı olarak gerginliği artırmaktadır.
Avrupa Birliğinin, uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak Güney Kıbrıs Rum
yönetimiyle tam üyelik müzakereleri başlatma eğilimi, Kıbrıs sorununa adil
ve yaşayabilir bir çözüm bulunması doğrultusunda, Birleşmiş Milletler Genel
Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde yürütülmekte olan toplumlararası
görüşmeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca, Avrupa Birliğinin bu
tutumu, Kıbrıslı Rumların tahrikkâr politikalarına cesaret vermektedir.
S-300 füzeleri konusu bu bağlamda özellikle önemlidir. Doğu Akdeniz’deki
stratejik dengenin değiştirilmesine yönelik adımların bölge barışı ve istikrarı
açısından tehdit oluşturduğunu bir kere daha hatırlatmakta yarar görüyorum.
Esasen, her iki konuda da ne gibi somut tedbirler alacağımızı, en üst düzeyde
yayınlanan ortak deklarasyonlarla ve açıklamalarla dünya kamuoyuna duyurmuş
bulunuyoruz. Türkiye’nin kararlılığının sınanmasının büyük bir hata olacağının
altını özellikle çizmek istiyorum. (ANAP, DSP ve DTP sıralarından alkışlar)
Önümüzdeki yüzyıl dünyasında belirleyici bir jeopolitik alan haline
gelecek olan Avrasya’ya yönelik politikalarımızı, işbirliği anlayışı ve
dayanışma ruhuyla ortak refah perspektifinde kararlılıkla sürdürüyoruz.
Bu coğrafyada yaşayan kardeş ülkelerle ilişkilerimiz ortak tarihimiz ve
kültür bağlarımız zemininde hızla gelişmektedir. Aynı köklere, hars ve
değerlere sahip insanların bir araya gelmelerinden, birbirlerini daha fazla
tanımak ve birlikte çalışmak istemelerinden kimse gocunmamalıdır.
Şu hususu bir kere daha vurgulamakta yarar görüyorum: Türk dünyası bir
gerçektir; 11 milyon kilometrekare üzerinde yaşayan 200 milyon insanın
tarihlerini yapan büyük şahsiyetler, düşünürler, edebiyatçılar, mimarlar,
kültür adamları ortak kişilerdir. Bu büyük varlığın üyeleri bir taraftan
hukukî ve siyasî alanda yeniden yapılanmalarını gerçekleştirip millî devletlerini
kurarken, diğer taraftan ekonomilerini yeni dünya şartlarına uygun hale
getirmektedirler. Sevinçle ve gururla ifade ediyorum: Bu ülkeleri her ziyaretimizde
daha büyük gelişmeler görüyoruz. Türkiye’nin tek arzusu, bu kardeş ulusların
bağımsızlık ve egemenliklerini koruyarak, kalkınmalarını sürdürmeleri,
sahip oldukları zengin doğal kaynakların da yardımıyla tam olarak kendi
ayakları üzerinde durabilmeleridir. Bu hedef doğrultusunda çaba sarf etmeye,
her türlü desteği vermeye kararlıyız. Üçüncü ülkeleri ve bölgedeki komşularımızı
da aynı yönde birlikte çalışmaya davet ve teşvik ediyoruz.
Rusya ile ekonomik ilişkilerimiz ve işbirliğimiz her geçen gün daha
da artmaktadır. Rusya’yı, bölgemizin ortak refahı ve istikrarı doğrultusunda,
karşılıklı yarar ilkesi zemininde, birlikte çalışacağımız bir ortak olarak
görüyoruz. Karadeniz ve Hazar havzalarının gelişmesinde, zenginleşmesinde
çıkarlarımızın çelişmediğine, aksine birleştiğine inanıyoruz. İşbirliği
ruhunun ve ortaklık anlayışının, Rusya ile siyasî ilişkilerimizin iklimine
de yapıcı etkilerinin olacağını ümit etmeye devam ediyoruz.
Müttefiklerimizle birlikte Paris Zirvesinde imzaladığımız NATO-Rusya
arasındaki Kurucu Senet, Avrupa’nın yapılanmasında tarihî önemi haiz bir
olay olmuştur. Bu belgeyle, demokrasiyi benimsemiş, barış ve güvenlik içinde
bütünleşmiş bir Avrupa’nın yaratılmasında dev bir adım atılmış, Avrupa’da,
Rusya’yı da içine alan yeni bir denge oluşturulmuştur.
Zirvenin ertesi günü Lahey’de katıldığımız Marshall Planının 50 nci
yıldönümü törenleri, geçmişte Avrupa ülkelerinin savaş sonrasında Avrupa’nın
imarı için yaptıkları örnek dayanışmanın bugün de değişik bir ortam ve
boyutta sürdürülmesi ihtiyacını ortaya koymuştur.
Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik ortaklığımızın giderek daha
sağlam çıkar ve eylem beraberliği zemininde gelişmesinden memnuniyet duyuyoruz.
Bu işbirliğimizin daha da ileriye götürülmesinin önündeki engellerin kaldırılması
için Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin daha kararlı davranmasını
bekliyoruz.
İran ile ilişkilerimizin iyi komşuluk sorumluluğu, içişlerine karışmama
ilkesi ve karşılıklı yarar zemininde normalleştirilmesi bölge istikrarına
katkı sağlayacaktır. Ancak, güvenlik konularında mevcut işbirliği mekanizmalarının
mutlaka verimli bir şekilde işletilmesi gerekmektedir.
Irak’ın uluslararası toplumla arasındaki sorunu hâlâ çözüme kavuşturamamış
olması, bölge istikrarını olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle Kuzey
Irak’taki iktidar boşluğu, PKK terör örgütünün Türkiye’ye yönelik eylemleri
için vasat oluşturmaktadır. Irak yönetimini, Güvenlik Konseyi kararlarına
uyarak dünya ile barışması için uyarmaya devam ediyoruz.
Suriye, terörü bir dışpolitika aracı olarak kullanarak, ülkemize karşı
hasmane bir tutum izlemeye devam etmektedir; ayrıca, diğer Arap ülkelerini
de Türkiye’ye karşı kışkırtmaya devam etmektedir. Bu tutumun, Suriye’ye
sadece zarar vereceğini bir kere daha hatırlatmak istiyoruz.
Mısır ve Ürdün’le ilişkilerimize özel bir önem veriyoruz. Bu ülkelerle
en üst düzeyde düzenli temas ve işbirliği mekanizmalarımız verimli bir
şekilde işlemektedir. Körfez ülkeleriyle de ilişkilerimiz olumlu bir yönde
gelişmektedir. Bu yıl içinde bu ülkeleri ziyaret edeceğiz.
İsrail ile ilişkilerimizin hiçbir şekilde Arap kardeşlerimizle aramızdaki
ilişkilere alternatif olarak gelişmediğini, aksine, bunun bölge istikrarına
katkı teşkil ettiğini her düzeyde izah ediyoruz. Esasen, İsrail’le ilişki
içinde olan tek bölge ülkesi de Türkiye değildir. Mısır’a yaptığım son
ziyaret sırasında bu görüşlerimizin anlayışla karşılandığını gördüm; Başkan
Mübarek, yaptığı açıklamada, bu konuya bizzat açıklık getirdi.
Öte yandan, Mart ayında Pakistan’ın 50 nci, Bangladeş’in 26 ncı bağımsızlık
yıldönümlerini, bu ülkelere yaptığım ziyaretlerde kutladık. Hindistan’ın
Ağustos ayında kutladığı 50 nci bağımsızlık yıldönümü törenlerine ise Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Mustafa Kalemli katıldı.
Alt-kıta ülkeleriyle köklü tarihî bağlarımız vardır. Halklarımız ortak
inanç ve ortak kültürü paylaşmaktadır. Millî mücadelemiz sırasında bize
verdikleri destekle gönüllerimizi fethetmişlerdir. Yıllar sonra, Büyük
Önder Mustafa Kemal, onlara ilham kaynağı olmuştur. Hindistan, Pakistan
ve Bangladeş ile ilişkilerimizi derinleştirmekte kararlıyız.
Değerli milletvekilleri, Türkiye, çağdaşlaşma ve aydınlanma projesine
bağlılığıyla, yetişmiş zengin insan kaynaklarıyla, dinamik ve yaratıcı
girişimcileriyle, 100 milyar dolara doğru yol alan dışticaret hacmiyle,
yüksek rekabet gücüyle, iletişim ve ulaşım alanında bölgelerarası bir merkez
hüviyetini kazanmasıyla, yeni enerji coğrafyalarının dünya ile bütünleşmesini
sağlayacak konumuyla demokratik ülkeler camiasının onurlu ve saygın bir
üyesi olarak yoluna devam edecektir. Türkiye, ekonomik alanda küreselleşmenin
gerektirdiği açılımları sürdürürken, hukuk alanındaki evrenselleşme hedefleri
doğrultusunda da aynı kararlılıkta yürüme iradesine sahiptir. Bu iki boyutun,
çağdaş dünyanın vazgeçilmez unsurlarını oluşturduğunun hiçbir şekilde unutulmaması
gerekir. Atatürk’ün eseri olan Türkiye’de bu yönde güçlü bir toplumsal
irade mevcuttur.
Değerli milletvekilleri, Türkiye’nin gündeminde iç güvenlik sorunu,
hâlâ önemli bir yer işgal ediyor.
Bölücü terör hareketiyle çok ciddî bir mücadele yapılmıştır. Bu mücadele,
tamamen hukukun içinde kalarak, devletin meşru organları, meşru güvenlik
güçleri marifetiyle yapılmış ve yapılmaktadır.
15 Ağustos 1984’ten 1 Eylül 1997’ye kadar geçen devrede:
Güvenlik güçlerimiz 4 389 şehit, 8 768 yaralı vermiştir.
Sivil halkın uğradığı tecavüzler sonucu 3 965 vatandaşımız şehit olmuş,
4 540 vatandaşımız da yaralanmıştır.
Teröristler ise, 19 635 zayiat vermişlerdir. Bunların 14 836’sı ölü,
399’u yaralı, 2 702’si de sağ ele geçmiş, 1 698 kişi de teslim olmuştur.
Bölücü terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünü, üniter vasfını, demokratik parlamenter düzenini ortadan
kaldırma gayretleri, güvenlik güçlerimizin meşru mücadelesiyle kontrol
edilebilir bir düzeye inmiş bulunmaktadır. Türkiye’nin üniter devlet olma
şeklindeki tarihî tercihi ve ulusal uzlaşması, İstiklal Savaşımız sonunda
oluşmuş bir durumdur. Cumhuriyetimizin uzun tarihi içinde gelişmiş ve Anayasamızın
temeli olmuş bu tercihin, hiçbir etkenle değiştirilmesi söz konusu değildir.
Devletin resmî dili, bayrağı, nitelikleri, sınırları ve Türkiye Cumhuriyetinin
egemenlik hakları her türlü tartışmanın dışında ve üstündedir. (ANAP, DSP,
CHP ve DTP sıralarından alkışlar) Türkiye’nin üniter, demokratik ve laik
niteliklerinin muhafaza edileceğinden, tarihsel ve geleneksel millî birlik
ve beraberliğimizin korunacağından herkes emin olmalıdır. Türk Devletinin
anayasal düzeninin ve bölünmez bütünlüğünün her şart altında sonuna kadar
savunulmasına ve kesinlikle korunmasına kararlıyız.
Devlet terörle mücadalesinde başarılı olmuş ve ülkenin her köşesinde
kanun, nizam hâkimiyetini mutlak olarak sağlamış bulunmaktadır. Bundan
sonra hedef, terörle mücadelenin nihaî sonuç alınana kadar aralıksız sürdürülmesi
yanında, terörden zarar görmüş bölgelerimizin diğer bölgelerle olan sosyoekonomik
farklılıklarının ortadan kaldırılması ve istikrarlı bir ekonomik yapıya
kavuşturulmasıdır. Bu maksatla uygulamaya konulmakta olan tedbirlerin,
bölgede normal duruma dönülmeyi kolaylaştıracağı kuşkusuzdur.
Türkiye’ye terörle mücadelesinde ilişkin olarak siyasî maksatlarla yöneltilen
insan hakları ve demokratikleşme konularındaki eleştirilere karşı, insan
hakları ihlallerinin önlenmesinin en önemli tedbiri olan açık rejimin Türkiye’de
mevcut bulunduğu, demokrasinin bir ülkenin ve halkın bölünmesinin gerekçesi
olamayacağı, insan hakları ve demokratikleşme konularında Türkiye’nin attığı
adımların başta kendi halkını memnun etme amacı taşıdığı anlatılmakta ve
ilgili dış çevrelerin aydınlatılmasına sabırla devam olunmaktadır. Müteaddit
teşebbüs ve gayretlere rağmen, Türkiye’nin mücadele etmekte olduğu teröre
aralarında komşu ve hatta müttefikimiz olan ülkelerin de bulunduğu bazı
memleketler dış yardım ve destek vermeyi esefle sürdürmektedirler.
Terör konusundaki sözlerime son verirken, ülke içinde ve dışında gayet
başarılı operasyonlar sürdüren Türk Silahlı Kuvvetlerine, diğer tüm güvenlik
güçlerine, milletçe topyekûn gösterilen birlik ve beraberliğe, kutsal vatanımızın
güvenliğinin ve huzurunun bekçileri kahraman evlatlarımıza, huzurunuzda
teşekkür ediyor, şehitlerimizi rahmet, gazilerimizi minnetle anıyorum.
(Alkışlar) Yüce Meclise, bu ülkenin kahraman askerlerine ve güvenlik güçlerine
her zaman sağladığı destekten ötürü de sizlere, hepinize teşekkürlerimi
sunuyorum. |