Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KONUŞMADAN BAŞLIKLAR

DEMİREL'İN TBMM'NİN YASAMA YILINI AÇIŞ KONUŞMASI
Konuşma metni (1)
1 Ekim 1998
TBMM'nin 20. Dönem 4. Yasama Yılı, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Meclis Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşmayla açıldı.
 

Cumhurbaşkanı Demirel'in, 20. Dönem 4. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma: 
(1 Ekim 1998)

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Sayın Başkanı, değerli milletvekilleri, ekranları başında bu toplantıyı izleyen sevgili vatandaşlarım; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni yasama yılının milletimize, memleketimize, Yüce Meclisimize hayırlı, uğurlu olmasını Cenabı Allah’tan niyaz ediyorum. Keza, Meclisimizin yeni toplantı salonunun da hayırlı olmasını diliyorum.

Önümüzdeki yüzyıl dünyasını şekillendirmekte olan küresel dönüşümlerin gerçekleştiği tarihî bir geçiş döneminde, cumhuriyetimizin 75 inci yılını kutlamaktayız. Önümüzdeki yıl ise, mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğunun 700 üncü yılını kutlayacağız. Hemen arkasından da yeni bir binyıla gireceğiz. Bütün bu kilometretaşları, bize, arka arkaya durum tespiti yapma imkânını sağlayacaktır. Esasen, büyük yıldönümleri, geçmişin yeniden değerlendirildiği ve bu değerlendirme ışığında geleceğin yeniden tasarlandığı tarihî anlardır. Böyle dönemler, milletlere, nereden gelip nereye gittiklerini gözden geçirecekleri bir kolektif düşünme fırsatı sağlarlar. Bu fırsatın en iyi biçimde kullanılmasının, gelecek nesillere karşı borcumuz olduğuna inanıyorum.

Hiçbir millet geçmişte yaşamaz. Milletler bugünü yaşar ve yarın için hazırlanır. Ancak, unutulmaması gerekir ki, tarihî birikimler bizi geleceğe taşıyan köprülerdir. Bu itibarla, geleceği düşünürken geçmişle hesaplaşmak gerekir. İşte bu nedenle, cumhuriyetimizin geçen yetmişbeş yılına bakarken, işe bir tarih muhasebesiyle başlamakta yarar görüyorum.

Anadolu’daki bin yıllık tarihimiz boyunca bağımsızlığımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Bu uzun tarih içinde, bu topraklarda, iki büyük imparatorluk ve bir de çağdaş cumhuriyet kurduk. Atayurdumuzdan bin yıl önce beraberimizde getirdiğimiz kültürümüzü, bu topraklardaki diğer kültür ve medeniyetlerle etkileşim içinde daha da zenginleştirdik. İnsanlığın ortak uygarlığına önemli katkılarda bulunduk. Evrensel tarihe inişleriyle çıkışlarıyla damgamızı vurduk. Dolayısıyla, 2000’li yıllara hazırlanırken, öncelikle, şanlı bir tarihe ve parlak bir geleceğe sahip büyük bir milletin mensubu olduğumuzu hiçbir zaman unutmamalıyız.

Bugün, bizi yeniden bölgemizin en güçlü devleti haline getiren cumhuriyet, her şeyden önce, doğulu-batılı, güneyli-kuzeyli, genç-yaşlı, kadın-erkek, Türk ulusal kurtuluş savaşçılarının kahramanlıklarıyla ve fedakârlıklarıyla yaratılan eşsiz bir destandır. Bu büyük varoluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması, insanlık tarihindeki en büyük zihniyet ve hukuk devrimlerinden birinin gerçekleştirilmesini mümkün kılmış, ülkeyi yönetme hakkını ve yetkisini hanedandan millete geçirmiş, kişiyi tebalıktan çıkarmış, vatandaş yapmıştır. Büyük bir devrim ve topyekûn bir değişim olan cumhuriyet, bir destandır, sürekli bir destandır ve bu destan, milletimizin eseridir.

Cumhuriyetimizin 75 inci yıldönümünde, onun kurucusu, büyük kumandan, büyük devlet adamı, büyük dâhi Mustafa Kemal Atatürk’ü, milletçe, minnet ve şükranla anıyoruz.

Değerli milletvekilleri, başta Büyük Atatürk olmak üzere, cumhuriyetimizi kuran kuşak, bilimde ve teknolojide geri kalmanın nelere mal olduğunu görerek, bir medeniyetçilik kavgası başlatmıştır. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma hedefinde ifadesini bulan bu kavgayı, bugün de aynı hızla sürdürüyoruz. Esasen, cumhuriyetimizin kurulduğu günden bugüne, temel amacımız değişmemiştir: Türkiye Cumhuriyetinin temelindeki iddia, vatandaşlarını çağdaş, demokratik bir devletin vatandaşı yapmaktır. Nitekim, cumhuriyet döneminde, Anadolu, tarihinin en mamur, müreffeh ve inşa edilmiş devrini yaşamaktadır. Türkiye, cumhuriyet sayesinde, her alanda evrensel frekansı yakalamıştır. Bu başarı, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür cumhuriyet nesillerinin eseridir.

Cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi, Türkiye’yi evrensel hukuk prensipleriyle buluşturmuştur. Bu bağlamda, ırk, dil, din ve cinsiyet farkı gözetmeksizin, tüm yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü fikri, toplumsal bütünlüğümüzü sağlayan cumhuriyet misakının temelini oluşturmaktadır. Din ve vicdan hürriyetini teminat altına alan laiklik, yurttaşların fikirlerini serbestçe ifade etmelerini ve yönetime katılmalarını sağlayan demokrasi, korkunun esiri olmadan yaşamalarını mümkün kılan hukuk devleti, cumhuriyetin toplumsal sözleşmesinin ürünüdür. Eleştirel ve yaratıcı düşünce, teşebbüs hürriyeti, ancak bu zeminde serpilip gelişebilir. Çağdaş devlet modeli olan anayasal demokrasi, keza, ancak ve ancak bu zeminde kurulabilir. Bu itibarla, tüm eksikliklere ve karşı karşıya olduğu sorunlara rağmen, Türkiye, doğru yolda ilerlemektedir.

Cumhuriyet misakı etrafında birbirimize kenetlenerek, içbarışı, ülke ve millet bütünlüğünü korumalıyız. Esasen, en kıymetli varlığımız olan demokratik cumhuriyetin, Anayasamızın 2 nci maddesinde ifadesini bulan temel ilkelerinin herhangi birinden vazgeçilmesi, hiçbir şekilde söz konusu dahi edilemez. Zira, cumhuriyetin, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olma vasfı, milletimizin vazgeçilmez asgarî müştereğidir. Cumhuriyet tarihimizin gurur verici başarıları, işte bu anayasal vatanseverlik zemininde elde edilmiştir. Geleceğin Türkiyesi de ancak bu zeminde evrensel uygarlığa katkıda bulunmaya devam edebilir.

Değerli milletvekilleri, tabiatıyla, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de üstesinden gelinmesi gereken sorunlar vardır; ancak, hiçbir sorun, umutsuzluğa, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmamızı gerektirecek kadar büyük değildir. Bu çerçevede, önemli olan, demokrasinin gücüne inanmak, bugünün ötesine bakabilmek, halkımızın demokratik enerjisini, parlak ve umut vaat eden yarınlara gerektiği şekilde hazırlamak için seferber edebilmektir. Bu noktada temel sorumluluk sizlere düşmektedir. Zira, Büyük Atatürk’ün “en büyük eserim” diye tanımladığı bu Yüce Meclis, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının ve demokrasinin en büyük teminatıdır. Yüce Meclis, bu vasfıyla, demokrasinin, sorun çözme, çare bulma, umut aşılama, hedef tayin etme, kendini yenileme ve dönüştürme yeteneğini zaman zaman ispatlamak durumunda kalmıştır, bunu da başarıyla yapmıştır. Şimdi, yine, böyle bir durum mevcuttur. Bu kere de başaracağınıza yürekten inanıyorum.

Uluslararası ilişkilerde, her alanda yerleşik kural ve kurumların sorgulandığı, yeni arayışların hız kazandığı bir dönüm noktasındayız. Türkiye’nin kaybedecek vakti yoktur. Bu arayışların içinde yer almak, bulunacak çözümlerin parçası olmak zorundayız. Bunun için de, öncelikle siyasî, ekonomik ve hukukî alanlarda gerekli yapısal reformların, daha fazla vakit kaybına meydan verilmeden gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Unutulmaması gerekir ki, Türkiye’yi parlak geleceğine taşıma mücadelesi, hepimizin ortak mücadelesidir. Demokratik siyasî rekabet, bu mücadelenin daha verimli bir şekilde yapılmasını sağlayan bir bayrak yarışıdır.

Seçimler, bu yarışta milletin hakemliğine başvurulmayı sağlayan en önemli demokratik mekanizmadır. Ancak, seçimlerin temel işlevi, belirsizliği ortadan kaldırarak demokratik çözüm ve istikrar üretmektir. Seçim müessesesinin belirsizlik, çözümsüzlük ve istikrarsızlık yaratması halinde bu işlev yerine getirilememekte, bundan da en büyük zararı rejimin göreceği durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle, bu konunun, rejimin kalbi olan Yüce Meclis tarafından dikkatle ele alınması bir zaruret halini almıştır. Tarihinde eşine ender rastlanan bir çoğunlukla erken seçim kararı almış olan Yüce Meclisin, seçim müessesesinin seçmen nezdinde gereken ilgiyi toplamasını sağlayacak tedbirleri tartışmasının yararlı olacağı kanaatindeyim.

Türkiye, demokratik istikrarı aramaktadır. Demokrasilerde, demokratik taleplere muşru zeminlerde çare aranır. Siyaset, başarısızlığı ve teslimiyeti kaldırmaz. Şayet, demokrasimizin ve devletimizin daha iyi işletilmesi beklentisi kamuoyuna mal olmuşsa, buna çözüm aramaktan kaçınılamaz. Demokrasimizin vazgeçilmez unsurları olan siyasî partilerimizin, toplumumuzun tüm kesimlerince şiddetle arzulanan yapısal değişimleri ihtiva eden bir reform projesini ortaya çıkaracak, anlamlı ve yapıcı bir tartışmayı er veya geç başlatacaklarına inanıyorum. Cumhurbaşkanı olarak, anayasal kurumlar arasındaki ahengi gözetme görevim çerçevesinde, bu düşüncelerimi dikkatlerinize sunmakta yarar görüyorum.

Değerli milletvekilleri, dünya ekonomisinde bir daralmadan söz edilmeye başlandığı bir dönemdeyiz. Asya’da başlayan ve Rusya’ya sirayet eden malî piyasalardaki krizin Latin Amerika’ya da sıçraması ihtimali mevcuttur. Bu gelişmenin salgın bir hastalık halini almasından ve büyük bir dünya ekonomik krizine yol açmasından endişe edilmektedir. Krizin nedenleri üzerinde tartışmalar sürmektedir; ancak, henüz bir mutabakat hâsıl olmamıştır. Bununla beraber, İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşturulan dünya ekonomik düzeninin, küreselleşen ekonominin ihtiyacını artık karşılayamadığından söz edilmektedir. Mevcut krizin dünya ekonomisinde büyük bir tahribata yol açmadan atlatılması için, küresel sorumluluklar taşıyan ekonomilerin, küresel resesyon tehlikesine karşı gereken önlemleri zamanında almaları, hayatî önem taşımaktadır.

Küreselleşmeyle birlikte dünya üretiminin yüzde 50’si gelişen pazarlara kaymıştır. Gelişmiş ekonomiler ile gelişen pazarlar arasındaki karşılıklı bağımlılık büyük ölçüde artmıştır. Eski yapıların, küresel ekonominin ulaştığı bu yeni boyutu taşıyamayacak durumda oldukları ileri sürülmektedir. İlk kez, küresel bir kriz, gelişen pazarlarda ortaya çıkmıştır. Bu itibarla, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere gibi ülkeler dahi, yeni küresel ekonomik şartlara uyum gösterecek küresel mekanizmaların neler olması gerektiği konusundaki arayışların, gelişmiş ekonomiler ile gelişen pazarlar arasında varılacak uzlaşılarla sonuçlandırılmasını istemektedir. Esasen, bu doğrultuda bazı öneriler de gündeme getirilmeye başlanmıştır. Dünya, 21 inci Yüzyıl için yeni bir uluslararası finans mimarisi inşa edilmesi fikrini konuşmaktadır. Dolayısıyla, bir anlamda, önümüzdeki yüzyılın küresel ekonomik düzeninin kurumsal altyapısının inşaı süreci içerisinde bulunuyoruz. Gündemde, Keynes’in görüşlerine geri dönüşe gerek olup olmadığı, Bretton Woods sisteminin yerine ne konulması gerektiği gibi sorular bulunmaktadır. Beş kıtada 135 ülkeye mal satan, bölgesel bir ekonomik merkez hüviyetini kazanmış olan Türkiye, bu gelişmelerin seyircisi olarak kalamaz. Geleceğin inşaına en aktif biçimde katılmak durumundayız.

Bu noktada, bir hususu daha dikkatinize getirmek istiyorum. Küreselleşme bir ideoloji değil, her geçen gün yeni boyutlar kazanan dinamik bir olgudur. Esasen, Türk girişimcisi, bunu çok iyi anlamıştır. Dünya pazarı için üretim yapmaya başlamıştır. Bu çerçevede rekabetin önemini kavramıştır. Ürettiği mal ve hizmetin çağdaş standartlarda olması için, bir şey yapıyorsa onu en iyi şekilde yapmak için çaba sarf etmektedir. Bugün, gündemdeki mesele, ekonominin küreselleşmesine tekabül eden hukukî yapıların nasıl düzenlenmesi gerektiğidir, küresel yatırımcıların önlerini görmelerini sağlayan finansal şeffaflığın ve hukukî nizamın inşa edilebilmesidir. Bu da bir yandan finansal kurumların işleyişi, diğer yandan ise serbest piyasa ekonomisinin hukukî ve kurumsal altyapısının oluşturulmasıyla ilgili bir meseledir. Türkiye’nin, bu doğrultuda epeyce bir mesafe alarak, gelişmiş ekonomilerle ortaklık ilişkisi zemininde bütünleşmiş olması ve olabildiğince şeffaf bir finans sistemini başarıyla yürütebilecek kadrolara sahip bulunması, bu krizden, nispeten daha az etkilenmesini sağlamıştır. Dolayısıyla, Türkiye, dünyayla rekabete açık bir ekonomi olarak kalmaya, dünyayla birlikte soluk alıp vermeye mecburdur. Uluslararası sermaye hareketlerinin kısıtlanması ve serbest ticaretin önüne yeni engeller konulması gibi korumacı refleksler, küresel pazarın ve bilgi çağının dinamikleriyle bağdaşmamaktadır.

Küreselleşme, her şeyden önce, ucuz ve çabuk iletişim imkânlarının mevcudiyeti, ulaşım sistemlerinin ucuzlaması, fikirlerin, teknolojinin ve sermayenin küresel düzeyde dolaşımını mümkün kılan teknolojik gelişme demektir. Ekonomileri birbirine her zamankinden daha fazla bağımlı hale getiren elektronik iş ortamı, teknolojik gelişmenin ürünü olan bir vakıadır.

Bütün bu gelişmeler yaratıcılığı teşvik etmekte, evrensel toplumun oluşumunu hızlandırmaktadır. Bu gelişmelere uyum sağlayabilen, bilgi toplumunun parçası olmayı becerebilen, daha iyi işleyen bir demokratik yönetimi, etkili bir denetimi ve işleyen bağımsız bir yargı sistemini kurabilen ülkelerin, önümüzdeki yüzyılda söz ve ağırlık sahibi olacaklarını unutmamalıyız. İşte bu noktada, demokratik istikrar ve ekonomik istikrar iç içe geçmektedir. Her ikisini de sağlamanın birinci şartı, kamuoyunun, hak arama konusundaki dikkat ve uyanıklığıdır.

İstikrar derken, bir kurumlar, kurallar manzumesi olan anayasal demokrasinin nasıl etkili kılınabileceği sorusu önemlidir. Anayasal demokrasilerde keyfîlik yoktur, vatandaş-devlet ilişkisi anayasal bir zemine oturur. Anayasal devlet, özgürlükler ile sorumluluklar arasındaki dengeyi kurarak, evrensel insan haklarını bu çerçeve içinde teminat altına alır.

Anayasal demokraside çoğunluğun değil hukukun üstünlüğü esastır. Bu bakımdan, bağımsız yargı denetimi ve kamuoyu denetimi, işleyen bir demokraside denetimde müessiriyetin olmazsa olmazlarıdır. Demokrasiyi güçlü kılan da yaşatan da, esas itibariyle budur.

Değerli milletvekilleri, daha önce de belirttiğim gibi, günümüzde yolsuzluklarla mücadele, demokratik siyasetin gündeminde ön sıralarda yer almaktadır. Bugün, Türkiye’nin de gündeminde bu mesele önemli bir yer tutmaktadır. Esasen, ekonomideki küreselleşmeyle birlikte bu sorun da küresel bir boyut kazanmıştır. Bu çerçevede, uluslararası işbirliği yolları da aranmaya başlanmıştır. Nitekim, OECD bünyesinde bir sözleşme hazırlanmıştır. Bu sorunla baş etmek için, öncelikle, devlet yönetimi, menfaat, nema dağıtan bir yer olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun bir yolu özelleştirme ise, diğeri kamu idaresinde şeffaflığın sağlanmasıdır.

Şeffaflık, dürüst devletin şartıdır. Dürüst devlet, işleyen devlettir; dürüst devlet, vatandaşlar arasında eşitliği koruyan devlettir; dürüst devlet, adalet duygusunun ve adalet kurumunun güçlü olduğu devlettir; dürüst devlet, güçlü denetim mekanizmaları olan devlettir.

Çözüme kavuşturulması gereken sorunlar, üstesinden gelinmesi icap eden güçlükler, demokrasinin kusuru değildir. Aksine, bunların ortaya çıkarılabilmesi demokrasinin meziyetini gösterir. Temiz toplum talepleri, ancak demokrasi içerisinde seslendirilebilir. Siyasî ahlakın veya ahlaklı siyasetin kendiliğinden ortaya çıkmasını beklemek mümkün değildir. Tutarlılığı ve dürüstlüğü ödüllendiren demokratik denetimin, açıklığın, ifade hürriyetinin ve bağımsız yargının varlığı, sadece siyasî değil, toplumsal ahlakın da temel güvencesini teşkil eder. Aynı şekilde, yasalar önünde eşitlik ve yönetenlerin yönetilenlere hesap vermesi, toplum-devlet ilişkisinin sağlıklı biçimde ortak değerler zemininde kurulabilmesi için vazgeçilmez ilkelerdir.

Yolsuzluklarla mücadelenin geleneksel reçetesi, siyasî rekabetin ve serbest piyasanın çağdaş kurumlarının yaratılmasıdır. Ancak, bunlar, kendi başına yeterli değildir. Bu kurumların işlemesini sağlayacak değerler sisteminin ve ahlakî normların da gelişmesi önemlidir. Sadece devletin değil, toplumun aşağıdan yukarıya örgütlenmesinde de belirli yurttaşlık değerleri esas alınmalıdır. Yurttaşlık kültürü, bu bakımdan, özellikle önemlidir.

Yeni bir binyılın arifesinde, siyasette “mana” ve “ideal” kavramlarının önemi üzerinde yeniden düşünmeye ihtiyaç duyulmaktadır. İçerisinde bulunduğumuz dönem, gelecek kuşaklara aktarmak istediğimiz evrensel değerlere ve doğrulara yeni bir bağlılık anlayışı getirmeyi gerektirmektedir. Bu bakımdan, siyasette ahlak kavramını, ilkeler düzeyinden uygulamaya taşımalıyız. Zira, siyasî ahlak ve ahlaklı siyaset, ulusal birliğin ve toplumsal bütünlüğün çimentosudur. Bu itibarla, organize suçlarla mücadelede, aysberkin sadece görünen kısmı üzerinde durulması yeterli değildir.

Bağımsız yargı, hür basın, toplumun ortak geleceğine sahip çıkan, siyasette en geniş katılımı mümkün kılan sivil toplum kuruluşlarının varlığı, devletin, vatandaşına en yakın düzeyde karar alabilen bir biçimde yeniden yapılandırılabilmesi, yolsuzluklarla mücadele stratejisinin temel direkleridir.

Parti içi demokrasinin geliştirilmesi, partilerin malî kaynaklarının saydamlaştırılması, yolsuzluklarla ve siyasette yozlaşmayla mücadelede vazgeçilmez bir unsurdur.

Temiz toplum hedefi doğrultusunda, idarî sistemimizin reformu konusu ele alınmalıdır. İdarî reform, esas itibariyle, özelleştirme kavramıyla birlikte düşünülmelidir. Öncelikle, devleti, ekonomik ve ticarî faaliyetin içinden tümüyle çıkarmak gerekmektedir. Kamu idaresinde verimlilik, ancak bu şekilde sağlanabilir. Kaynakların israfına, yanlış kullanımına yol açan faaliyetlerden uzaklaştığı ölçüde, devlet, aslî fonksiyonlarını daha etkili bir şekilde yerine getirecektir; devlet personel rejimini, liyakati ve performansı ödüllendirecek biçimde ıslah etmek de ancak bu yolla mümkün olacaktır.

Nitelikli işgücünün devlette istihdamı için birinci şart, özelleştirme vasıtasıyla devletin küçültülerek güçlendirilmesidir. İdarî reform bağlamında, aynı zamanda, dikey kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde de durulması gereklidir. Bu kavram, merkezî yönetim ile yerel yönetim arasındaki yetkilerin yeniden tanzimi konusunu gündeme getirmektedir. Diğer bir deyişle, yerel yönetimler mutlaka güçlendirilmeli, ayrıca, vatandaşın devletle ilişkisinin kendisine mümkün olduğunca yakın idarî birimlere bırakılmasını sağlayacak ademi merkeziyetçi bir yönetim anlayışına geçilmelidir. Esasen, bu konu üzerinde, gerek parlamento içinde gerek toplumsal düzeyde mutabakat vardır. Bu mutabakata rağmen netice alınamamasının nedeni üzerinde düşünmemizde yarar olduğu kanaatindeyim.

Değerli milletvekilleri, kararlı ve dinamik bir yaklaşımla gerekli reformları gerçekleştirdiğimiz takdirde, Türkiye’nin, önümüzdeki yüzyıla damgasını vuracak ilk on ülke arasına girmesine kimse engel olamayacaktır. Büyük projeler büyük hayal gücü ister ve büyük hedefler etrafında birleşmeyi gerektirir. Esasen, büyük milletlerin ufukları da hayalleri de büyük olmak zorundadır.

Dünya enerji kaynaklarının yanı başında yer alan, üç denizi ve üç kıtayı birbirine bağlayan, dünyadaki en güçlü ordulardan birine sahip olan, dünyayla rekabet edebilen Türkiye, hayallerini gerçeğe dönüştürebilme kudretine sahiptir.

Türkiye’nin ulusal çıkarları, genel olarak Batı, özel olarak Avrupa’yla ilişkilerini, sağlam, karşılıklı bir ortaklık temelinde, ortak gelecek perspektifinde geliştirmesini, buna paralel olarak, Ortadoğu ve Balkanlar ile Hazar, Karadeniz ve Akdeniz havzalarını da içine alan geniş bir coğrafyanın istikrar ve barışının korunmasında, ekonomik refahının artırılmasında nâzım bir rol oynamasını gerektirmektedir. Bir başka deyişle, tarihi, coğrafyası ve ekonomik potansiyeli, stratejik önceliklerini de tayin etmektedir.

Türkiye’nin etrafında tarihten devraldığı birçok sorun mevcuttur. Ancak, yine, tarihin karşımıza çıkardığı fırsatlar da büyüktür. Türkiye’nin hasımları vardır; ancak, dostları da vardır. Dünyada yalnız olduğumuz gibi bir kaygıya hiçbir şekilde kapılmamıza gerek yoktur. Türkiye, güçlü ekonomisi, üstün savunma gücüyle kendisine karşı husumet içinde olanlara karşı yeterince caydırıcılığa sahiptir. Bu özellikleriyle dostluğu aranan bir ülkedir.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, mevcut konjonktürel sorunlara rağmen, Türkiye’nin dışpolitika öncelikleri arasında, önemini ve belirleyici yerini işgal etmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik hedefi, iki yüzyıla yaklaşan bir çağdaşlaşma sürecinin neticesi olan kendi özgür tercihidir. Bu çerçevede, millî menfaatlarımız ve geleceğe yönelik vizyonumuz, Avrupa’yla ilişkilerimizi sağlam bir ortaklık temelinde geliştirmemizi gerektirmektedir. Bu hedef, Türkiye’nin stratejik vizyonunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Türkiye, bütünleşmiş demokratik Avrupa idealine bağlılığını kararlılıkla sürdürecektir. Burada vurgulamak istediğim husus, bu ortak ideale bağlılığın, her şeyden önce, Türkiye’nin kendi menfaatlarının bir gereği olduğudur. Esasen, Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üye olması, Avrupa’nın da kendi menfaatınadır. Zira, tarih, Türkiyesiz bir Avrupa’nın ve Avrupasız bir Türkiye’nin düşünülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Ancak, Lüksemburg Zirvesi kararlarıyla, Avrupa Birliği, Avrupa tarihinin seyrini değiştirmeye kalkışmıştır. Bu zirvede, tarihe karşı yapılmış olan haksızlık ve Türkiye’ye yönelik ayırımcılık, Türk Halkını incitmiştir. Bu ayırımcılığa karşı, 14 Aralık 1997 tarihli hükümet açıklamasıyla gereken tepki gösterilmiştir. Türkiye, bu tepkisinde yalnız da kalmamıştır. Türkiye’ye karşı haksızlık yapıldığı kanaati, Avrupa’daki dostlarımız tarafından olduğu kadar, Amerika Birleşik Devletleri tarafından da paylaşılmaktadır. Burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli husus, Türkiye’nin, Avrupa Birliği bağlamındaki uzun soluklu mücadelesinde yalnız olmadığı gerçeğidir. Türkiye’nin, çoğulculuğu esas alan bir anayasal demokrasiler dayanışması olan Avrupa’da ve dünyada dostları vardır.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin içine girdiği tıkanıklığın sürmesi, tabiatıyla, arzu edilmeyen bir durumdur. Türkiye, Avrupa Birliğiyle olan müktesebatının doğurduğu haklarını sonuna kadar müdafaa edecektir; ancak, bunu yaparken, bir büyük devletten beklenen vakar ve serinkanlılığı sergileyeceği hususunda da kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. Türkiye, hisleriyle değil, aklıyla ve sorumluluk duygusu içinde hareket eder. Uzun bir tarihî sürecin doğal sonucu olarak ortaya çıkmış tarihsel bir tercihin, konjonktürel dalgalanmalarla değişmesi söz konusu olmaz. Türkiye, haklarını savunarak, paylaşılan değerler zemininde ve ortak gelecek perspektifinde Avrupa’yla beraber yürümeye devam edecektir.

Türkiye’nin, 1963 tarihli Ankara Antlaşmasının bir gereği olarak, Avrupa Birliğiyle tamamlamış olduğu gümrük birliği, ülkemizin, küresel ekonomide yaşanmakta olan krizden olabildiğince az oranda etkilenmesinde belirleyici rol oynamıştır. Gümrük birliği iyi işletilebildiği takdirde, Türkiye’nin, bu kriz sırasında kendisine yeni ve güvenilir yatırım alanları arayan uluslararası sermaye için önemli bir cazibe merkezi olmasına katkıda bulunabilir. Esasen, ikibuçuk yılı aşan uygulama, ekonomimizin, gümrük birliğinin getirdiği yeni rekabet şartlarına başarıyla uyum sağladığını göstermektedir. Avrupa Birliğiyle gümrük birliği sayesinde, ekonomik bütünleşme yolunda her iki tarafa da önemli kazanımlar sağlamış bulunan ilişkilerimizin, bütün veçheleriyle daha da geliştirilmesini mümkün kılacak bir ortamın vakit geçirilmeksizin tesisi, Türk ekonomisinin sağlıklı büyüme perspektifleri açısından önem taşımaktadır. Bu itibarla, gümrük birliğinin derinleştirilmesinin ve bu bağlamda hizmet ticaretinin serbestleştirilmesi başta olmak üzere, yeni açılımların dikkatle değerlendirilmesinin önem taşıdığına inanıyorum.

Küresel ekonominin geleceği açısından dikkatle üzerinde durulmasında yarar gördüğüm bir husus da, Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliğinde yaşanan gelişmelerdir. Bu gelişmelerin başında Avrupa’da EURO’nun tek para birimi olarak kabul edilmesi ve Ortak Avrupa Merkez Bankasının resmen faaliyete başlamış olması gelmektedir. Bu gelişmeler, ülkemizin 21 inci Yüzyıldaki kalkınma ve ekonomik büyüme çabalarının bekası açısından kamuoyumuzca dikkatle takip edilmesi gereken tarihsel mahiyette hadiselerdir.

Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliğinin 1996’dan itibaren kademeli olarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, üye ülkelerin Maastricht kriterlerine uyum çabalarının bir sonucu olarak, Avrupa pazarı, Güneydoğu Asya’da başlayan Rusya’daki gelişmelerle küresel boyut kazanan krizden nispeten daha az etkilenmiştir; bunda Maastricht şablonunun, ekonomik ve finansal dengesizlikler karşısında birlik içindeki ekonomik ve parasal istikrarı ve uyumu korumaya matuf mekanizmaları önemli rol oynamıştır. Dışticaretinin yüzde 70’ini Avrupa Birliğiyle yapan Türkiye de, gümrük birliği yoluyla bu pazarın dinamiklerinden yararlanmaktadır. Türkiye’yi diğer gelişmekte olan pazarlardan farklı kılan, Avrupa ile gümrük birliğidir. Dolayısıyla, Türkiye, böylesine bir ortaklık bağıyla ve gelecek perspektifiyle iç içe olduğu Avrupa’daki ekonomik ve siyasî gelişmelere bigâne kalamaz. Bir gün mutlaka Avrupa Birliğinin tam üyesi olacağımız düşüncesiyle, kendimizi Avrupa Birliği standartlarına hazırlamaya devam etmeliyiz. Sadece Avrupa Birliğinin genişlemeyle ilgili saptadığı kriterleri değil, parasal birlikle ulaştığı aşamayı da ulaşılması gereken bir hedef olarak almalıyız.

Kalkınmış, demokrat, müreffeh büyük Türkiye, bu hedeflere ulaştığında, Avrupa Birliğinin “de facto” üyesi olacaktır. Böylelikle, tarihiyle, coğrafyasıyla ve yaşam tarzıyla bir Avrupa ülkesi olan Türkiye’nin, önündeki mesele, bu “de facto” durumun hukuken tescilinden ibaret kalacaktır. Bunun da er ya da geç gerçekleşmesini hiç kimse engelleyemecektir. Ulusal hedeflerin gerçekleşmesi bazen beklenenden daha uzun bir zaman gerektirmektedir. Ancak, önemli olan, seçilen hedefin isabetli olması; bu hedef etrafında toplumsal bir seferberlik bulunması ve gereken sebatın gösterilmesidir.

Türkiye’nin hedefleri bellidir. Bu hedeflere ulaşmamızı sağlayacak yöntemler de bellidir. Bu bağlamda, tüm dikkatimizi ve gayretimizi, ülkemizin kalkınmasına, demokrasimizin daha da güçlendirilmesine ve her alanda çağdaş dünyayla buluşmaya teksif etmeliyiz. Bu, herhangi bir şarta bağlı olmaksızın, toplumumuzun, üzerinde tarihsel bir mutabakata vardığı vazgeçilmez bir hedeftir. Avrasya’nın kalbinde yer alan bölgesel bir güç ve büyük bir Avrupa devleti olan Türkiye, ulusal onurunu ve gururunu da koruyarak hak olarak gördüğü Avrupa Birliği tam üyeliği hedefi doğrultusunda yoluna kararlılıkla devam edecektir.

Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerimizin Lüksemburg Zirvesi sonrasında ortaya çıkan olumsuz havadan etkilenmemesi için azamî ihtimam ve dikkat gösterilmektedir. Fransa ve İspanya’ya bu yıl içinde gerçekleştirdiğimiz resmî ziyaretler, bu ülkelerle ilişkilerimizin daha da ileriye götürülmesi bakımından son derece yararlı olmuştur.

Birkaç gün önce yapılan demokratik yarış neticesinde Almanya’da yeni bir hükümet iktidarı devralmak üzeredir. Başbakanlığı üstlenecek olan Gerhard Schröder’e içten başarı dileklerimi iletmek istiyorum. İki milyonu aşkın vatandaşımızın yaşadığı, en büyük ticaret ortağımız olan dostumuz Almanya’yla siyasî ilişkilerimizin yanlış anlamalara meydan vermeyecek bir zeminde yürütülmesi hayatî önem taşımaktadır. Almanya’da seçimler sonrası oluşacak yeni hükümet ile yeni bir diyalog başlatılarak, iki ülkeyi ilgilendiren bütün konuları, karşılıklı olarak, açık kalplilikle ele almamızda yarar görüyorum.

Amerika Bileşik Devletleriyle aramızdaki ortak çıkar, ilgi ve eylem alanları her geçen gün daha da genişlemektedir. Amerika Birleşik Devletleriyle stratejik ortaklığımız karşılıklı yarar zemininde gelişmektedir. Bu işbirliğimizin ekonomik boyutunun daha da zenginleştirilmesinde yarar görüyoruz.

İki komşu ve müttefik ülke olan Türkiye ve Yunanistan’ın iyi ilişkiler içinde olmalarında karşılıklı menfaatları vardır. İki ülke arasındaki işbirliğini geliştirmenin yolu bellidir. Türkiye ve Yunanistan’ın, bir yandan tek taraflı eylemlerden kaçınıp, birbirlerinin Ege’deki hayatî çıkarlarına saygı göstermeleri, diğer yandan ortaklaşa ciddî bir uzlaşma süreci başlatmaları gerekmektedir. Esasen, Türkiye, her zaman bu doğrultuda girişimler yapan, öneriler sunan taraf olagelmiştir. Geçtiğimiz şubat-mart aylarında Yunanistan’a iletilen; ancak, bu ülke tarafından reddedilen önerilerimiz bu bağlamda, son örneği teşkil etmektedir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların çözüme kavuşturulmasının, iki ülke arasında diğer alanlarda mevcut işbirliği olanaklarının Türk ve Yunan halkları yararına geliştirilmesi yolunu açacağına içtenlikle inanıyorum.

Kıbrıs sorununda önemli bir evreye girmiş bulunmaktayız. Avrupa Birliği Lüksemburg Zirvesi kararı Ada’daki çözüm arayışlarının parametrelerini tamamen değiştirmiştir. Bu çerçevede, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de, Ada’da iki ayrı ve eşit halk ile devletin varlığının kabulünü müzakerelerin devamı için esas alan bir yaklaşım benimsemiş ve buna paralel olarak aralarındaki ilişkilerin derinleştirilmesini hedefleyen bir sürece işlerlik kazandırmışlardır. Bu çerçevede, yürürlüğe konulan projelerle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin ekonomik kalkınmasına yönelik kapsamlı bir seferberlik başlatılmıştır. Bu ortak çabanın semeresinin alınmaya başlandığını memnuniyetle gözlemliyoruz. Geçen temmuz ayında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ziyaretimiz sırasında Ada’ya su nakline başlanmış, Kıbrıs Türk halkının hayatî bir meselesi çözüm yoluna sokulmuştur. Önümüzdeki dönemde de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetiyle her alandaki dayanışma ve işbirliğimizin artarak güçlendirilmesine yönelik uygulamaların sürdürülmesinde yarar görüyorum.

Yunan-Rum tarafının ağır silahlanma kampanyası ve gerginliği tırmandırmaya yönelik girişimleri Ada’da ve Doğu Akdenizde barış ve istikrarı tehdit etmeye devam etmektedir. Bu faaliyetlerin uluslararası alanda da artan ölçüde endişe ve tepkiye yol açtığını müşahede ediyoruz. Türkiye, Kıbrıs’a ilişkin olarak üstlenmiş bulunduğu ahdî ve tarihî sorumluluklar doğrultusunda Ada’da ve bölgede barış ve istikrarın bozulmasına müsaade etmeyeceğini tüm dünya kamuoyu önünde kararlı bir şekilde ortaya koymuştur. Silahlanma girişimlerini pazarlık kozu olarak kullanma çabalarına kesin bir tavırla karşı çıkılmıştır. Kendi topraklarımızın ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin güvenliğini her koşulda sağlamak için gerekli önlemler alınmaya devam edilecektir.

Kıbrıs’ta gelişmelerin tehlikeli bir mecraa girdiği bu dönemde Kıbrıs Türk tarafı, fevkalade önemli bir açılım gerçekleştirmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş, soruna kalıcı bir çözüm bulunması amacıyla iki devlet arasında bir konfederasyon kurulması önerisinde bulunmuştur; tarafımızdan da bütünüyle desteklenen bu öneri, çözüm çabalarını gerçekçi bir zemine oturtacak, Kıbrıs sorununun çözüm yollarının önünü açacak tarihî bir fırsat teşkil etmektedir. Kıbrıs’ta eşitlik temelinde bir ortaklığı ve kalıcı bir barışı gerçekten arzu eden tüm ilgili tarafları bu tarihî fırsatı gereğince değerlendirmeye davet ediyorum.

Değerli milletvekilleri, önümüzdeki yüzyılın yeni enerji coğrafyasını da kapsayan Avrasya’nın yeni, çağdaş ve modern ulaşım ağları, yeni enerji nakil hatları ve telekomünikasyon bağlarıyla dünya pazarlarıyla bütünleşmesi yönünde, geçtiğimiz kısa müddette herbiri tarihsel mahiyet taşıyan gelişmeler yaşanmıştır. Bugün gelinen aşamada, Avrasya’nın dünya ekonomisiyle bütünleşmesi yönündeki çabalar nihayet çok taraflı somut projelere dönüşmektedir.

Bunların en çarpıcısı, hiç şüphesiz, Avrasya’daki petrol ve doğalgaz kaynaklarının dünya pazarlarına “Hazar Geçişli Doğu-Batı Enerji Koridoru” olarak adlandırılan ve Bakü-Ceyhan boru hatlarıyla Türkiye üzerinden geçen enerji nakil hatlarıyla ulaştırılması konusunda ortaya çıkan uluslararası mutabakattır. Bakü-Ceyhan’ın ana enerji boru hattı olmasına ilişkin nihaî kararın önümüzdeki günlerde alınması beklenmektedir. Bakü’ye 7-8 Eylül tarihlerinde yaptığım ziyaret sırasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyev’in bu konudaki kararlı tutumunu bir kez daha müşahede etmekten memnuniyet duydum.

Hazar Geçişli Doğu-Batı Enerji Koridorunun gerçekleşmesi açısından önemli bir diğer gelişme de Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sayın Saparmurat Türkmenbaşı’nın gönderdiği bir mektupla ülkesinin bu projenin inşaına süratle başlanmasına onay verdiğini bana ve Sayın Başbakana resmen bildirmiş olmasıdır. Böylelikle, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletlerinin öncü ve ortak girişimleriyle geliştirilen “Ana Enerji Boru Hattı Projesi” somut bir gerçekliğe dönüşmektedir. Amerika Birleşik Devletlerinin bu projenin gerçekleşmesi için verdiği destek ve finansman garantisi önemli bir fırsattır. Projenin inşaatına bu yılın sonundan evvel başlanması yönünde tüm gayretler sarf edilmektedir. Hazar Geçişli Doğu-Batı Enerji Koridoru ve Bakü-Ceyhan, bölgede enerji güvenliğini teminat altına alacak, gelişmiş dünya pazarlarına en kolay, ekonomik ve istikrarlı ulaşım imkânı sağlayacak yegâne projedir.

Bu projenin hayata geçirilmesiyle Türkiye, 21 inci Yüzyılın küresel enerji haritasının tam ortasında yer alacak bir merkez ülke olmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletlerinin Houston Şehrinde toplanan ve enerji pazarlarının önümüzdeki elli yıl içindeki gelişim yönünün ele alındığı 17 nci Dünya Enerji Konferasında, ülkemizin de içinde yer aldığı yeni enerji coğrafyasının küresel ekonomi açısından önemi bir kere daha vurgulanmıştır. Bu konferansın en önemli tespitlerinden biri, 20 yıl içinde dünya enerji tüketiminin yüzde 50 artacağı hususu olmuştur. Bu tüketim artışını karşılayacak yeni kaynaklar Avrasya’da bulunmaktadır. Dinamik bir enerji pazarı olan Türkiye, bu kaynakların gerek tüketiminde gerek gelişmiş pazarlara ulaştırılmasında anahtar ülke konumundadır; bu vasıflarıyla bir terminal ülkedir. Bu bağlamda, ülkemizde enerji sektörünün özelleştirilmesi yönünde son zamanlarda atılan adımların Dünya Enerji Kongresinin sonuç bildirgesinde yer alan hedefler manzumesiyle uyum içinde olduğunu da özellikle belirtmek isterim. Bu noktada, ülkemizin enerji gündemindeki en önemli sorunlardan biri olan uluslararası tahkim hususuna dikkatlerinizi çekmekte yarar görüyorum. Bu konuda gerekli düzenlemelerin yapılması için Dünya Enerji Kongresinde de üye ülkelere çağrıda bulunulmuştur. Enerji konusunda imtiyaz ve tahkim, yeni yapılacak yatırımlar için önemli bir engel olmaya devam etmektedir. Bu hususta gerekli anayasal düzenlemelerin yapılması yönünde Yüce Meclisin dikkatini çekiyorum.

Tarihî İpek Yolunun yeniden canlandırılması projesi de, Bakü’de 7–8 Eylül 1998 tarihlerinde gerçekleştirilen İpek Yolu Zirvesiyle bir hayal olmaktan çıkmış, elle tutulur bir gerçeklik halini almıştır. Başta, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere 33 ülkenin ve 13 uluslararası kuruluşun katıldığı İpek Yolu Zirvesinin Bakü’de düzenlenmiş olması dahi başlıbaşına önemli ve o derecede de anlamlı bir hadisedir. Bu zirve, Hazar havzasının ve Orta Asya’nın açık denize çıkışı olmayan devletlerinin uluslararası pazarlarla bütünleşmeleri açısından önemli bir dönüm noktasını teşkil etmektedir.

Tarihî İpek Yolu bir ticaret yolu olmanın yanı sıra, fikirleri ve duyguları bir yerden diğerine taşıyan bir kültür yolu da olmuştur. Bugün, İpek Yolu, birleştirdiği insanlar için yeni fırsatları, yeni potansiyelleri, yeni umutları beraberinde getirerek, dünya sahnesine bir kez daha çıkmaktadır. İpek Yolunun canlandırılması, 21 inci Yüzyılın en önemli barış projesi olmaya adaydır. Bu proje, Asya ve Avrupa halklarının birbirleriyle kucaklaşmasını sağlayacaktır. Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin soğuk savaş sonrasında geliştirdiği Avrasya vizyonuyla örtüşmekte, öncülüğünü yaptığı somut işbirliği projelerinin hayata geçirilmesini mümkün kılmaktadır. Bakü-Ceyhan Boru Hattı, Kars-Tiflis Demiryolu, Doğu Karadeniz Otoyolu, İstanbul’a da bağlanacak olan Varna-Üsküp-Durres Otoyolu, İpek Yolunun fizikî altyapısının en hayatî parçalarını oluşturmaktadır. Böylelikle, tarih boyunca uluslararası ticaret güzergâhlarını birleştiren bir köprü olan Türkiye’nin bu özelliği daha da belirginleşmektedir. Neticede, Hazar, Karadeniz ve Akdeniz, insanları birbirinden ayıran değil, birbirine bağlayan denizler haline gelmektedir.

İpek Yolu Zirvesi, Amerika Birleşik Devletlerinin yanı sıra, artık, Avrupa Birliği ülkelerinin de Avrasya coğrafyasına önem atfetmeye başladıklarını göstermektedir. Zirvede, Avrasya’nın dünya ile alternatif ve çağdaş ulaşım koridorları, telekomünikasyon bağlantıları ve enerji nakil hatlarıyla bütünleşmesi gerektiği hususunda toplantıya katılan ülkelerin büyük çoğunluğu arasında ortaya çıkan mutabakat, bölgemizdeki barış, istikrar ve ortak refahın tesisine de katkıda bulunacaktır.

Avrasya’nın dünya ile bütünleşmesi sürecinde bir diğer tarihî gelişme de Karadeniz Ekonomik İşbirliğinin temel şartının, üye ülkelerin devlet ve hükümet başkanları tarafından bu yılın 4-5 Haziranında Yalta’da imzalanmış olmasıdır. Böylelikle, Karadeniz Havzasını oluşturan ekonomiler arasında ortak bir serbest ticaret alanı oluşturulması ve Karadenizin bir barış havzası haline dönüştürülmesi yönünde, bundan on yıl önce tahayyül dahi edilemeyecek, büyük bir adım atılmıştır.

Türkiye, ayrıca, Balkanlar ile Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkelerle ikili serbest ticaret anlaşmaları aktederek, Avrasya’da geniş bir serbet ticaret alanı yaratılmasına öncülük etmektedir.

Avrasya’nın 21 inci Yüzyılın dünya siyasî ve ekonomik güç denklemlerinde oynayacağı rol, Türkiye’ye şimdiden yeni sorumluluklar, görevler yüklemektedir; zira, Avrasya’daki ülkeler, kendilerine model olarak, çağdaş, laik, demokrat Türkiye’yi seçmişlerdir.

Bu ülkelerin önemli bir kısmı, 11 milyon kilometrekarelik muazzam bir coğrafyada yaşayan büyük Türk dünyasının mensuplarıdır. Türk dünyası, Avrasya’nın somut bir gerçeğidir. Türkiye, Türk dünyasını bir araya getiren, var eden, güçlendiren ve ona anlam kazandıran değerlerin, kültür zenginliklerinin ve tarih mirasının korunmasında, üzerine düşen sorumlulukları, tarih ve gelecek bilinciyle yerine getirmektedir. Bu yıl beşincisini idrak ettiğimiz ve Kazakistan’ın yeni başkenti Astana’da 8-10 Mayıs 1998 tarihinde gerçekleştirilen Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi, kardeş ülkeler arasındaki dayanışmanın ve işbirliğinin kalıcı bir kurumsal yapıya kavuşturulmakta olduğunun göstergesidir. Türkiye’nin bu ülkelerin gençlerine sağlamış olduğu öğrenim imkânları, Türk dünyasının 21 inci Yüzyıldaki çağdaşlaşma projesinin temelini teşkil etmektedir. Avrasya’nın kalbinde, ülkemizin maddî ve manevî katkılarıyla yükselmekte olan Kazakistan’daki Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi ile önümüzdeki kasım ayı içinde açılışını bizzat yapacağımız Kırgızistan’daki Manas Üniversitesi, birer abide eser olarak Türk dünyasının ortak malı olacaktır. Böylelikle, yeni bir çağın eşiğinde, Türk dünyasını oluşturan halklar, ortak gelecek, çağdaşlık ve demokrasi vizyonunda, yeni bir dayanışmanın ve kader birliğinin temellerini atmaktadır.

Türkiye’nin öncü girişimleri, Avrasya’nın muhtelif bölgelerinde birbirlerinden kopuk cepler halinde yaşayan Türk dünyası mensupları arasında yeni dayanışma ve işbirliği köprülerinin kurulmasına da katkıda bulunmaktadır. Gagoğuzlar, Kırım Türkleri, Ahıska Türkleri ve komşu ülkelerdeki Türk azınlıkları, bulundukları ülkeler ile Türkiye arasında dostluk köprüsü oluşturmaktadırlar. Türkiye’nin arzusu, soydaşlarımızın bulundukları ülkelerin sadık vatandaşları olarak, huzur, refah ve mutluluk içinde yaşamalarıdır. Bu yıl Moldova’ya ve Ukrayna’ya yaptığım ziyaretlerde, Gagoğuz Yeri’ne ve Kırım Özerk Bölgesine de giderek, Türkiye’nin tarih ve kültür bağlarıyla bağlı olduğu kardeşlerine destek ve yardımlarını esirgemeyeceğini bir kere daha teyit ettim. Yaptığım konuşmalarda, bulundukları ülkelerde demokrasinin yaşamasının, kardeşlerimiz açısından da bir teminat olduğunu vurguladım.

Türkiye’nin Avrasya’daki itibarının ve imajının her zaman yüksek tutulması, en önemli önceliğimiz olmalıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin, 21 inci Yüzyıla girerken yapısal reformlarını tamamlaması, dünyayla her alanda bütünleşmesi, eğitim, sağlık, çevre alanlarında gelişmiş ülkelerle aynı standartlara ulaşması, sadece kendi insanının esenliği ve refahı açısından değil, Avrasya’nın barış ve istikrarı açısından da önem arz etmektedir.

Avrasya’nın parlak geleceğinde Rusya Federasyonuyla stratejik bir ortak olarak birlikte çalışmaya hazırız. Bu ülkenin istikrar ve dünyayla uyum içinde olmasında, bölgemizin olduğu kadar, Türkiye’nin de yüksek çıkarları vardır. Son dönemde Rusya’da meydana gelen çalkantıları dikkatle takip ediyoruz. Geçen yıl toplam dışticaret hacmimiz 12 milyar dolara, taahhüt işlerimiz 10 milyar dolara ulaşan ve ülkemize 1 milyon turist gönderen Rusya’nın içinden geçmekte olduğu kriz, büyük ölçüde serbest piyasa ekonomisine tekabül eden siyasî ve hukukî altyapının kurulmasıyla ilgili sancıların ürünüdür. Rusya’nın, bu krizi kısa zamanda aşacağına inanıyoruz. Başbakan Primakov’un kurduğu yeni hükümetin, bu doğrultuda toparlayıcı bir rol oynamasını bekliyoruz. Rusya’ya bu zor döneminde yardımcı olmaya hazır olduğumuzu, bir kere daha vurgulamak istiyorum.

Kafkaslarda kalıcı bir barışın sağlanması, uluslararası meşruiyetin tesisine bağlıdır. Kardeş Azerbaycan’ın topraklarının beşte 1’i üzerindeki işgalin devam etmesi ve 1,5 milyon Azerî kaçkınının çilesinin hâlâ sona ermemiş olması, Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini geliştirmesinin önündeki tek engeldir. Ermenistan’ı, bir kere daha, uluslararası hukukun gereğini yerine getirmeye davet ediyorum. Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’la Yalta’da yaptığım görüşmede, bu hususun altını özellikle çizdim; kendisine, tarihten husumet çıkarmanın Ermenistan’a hiçbir yarar getirmeyeceğini de hatırlattım.

Cumhurbaşkanı Shevardnadze’nin liderliğinde kalkınma hamlelerini büyük bir hızla sürdüren, demokrasisini güçlendiren Gürcistan’la yakın dostluk ve komşuluk ilişkilerimiz, her alanda hızla gelişmektedir. Gürcistan’ın huzur ve istikrarı, bizim için hayatî öncelikli bir konudur. Gürcistan’la işbirliğimizi iyi komşuluk sorumluluğuyla ve ortaklık dayanışmasıyla daha da ileriye götürmeye kararlıyız.

Değerli milletvekilleri, birlikte yaşanmış uzun bir tarihin neticesi olarak, günümüzde bünyesinde azınlık bulundurmayan tek bir Balkan ülkesi yoktur. Ortak tarihimizin bizlere mirası olan bu durum, artık, çatışma kaynağı olmaktan çıkarılmalıdır; bu da, ancak, anayasal demokrasilerin gelişip güçlenmesiyle mümkündür. Bölgemizde kalıcı barışa ancak bu zeminde ulaşılabilir. Zira, bir kere daha vurgulamak istiyorum ki, demokrasi, farklı dil, din ve etnik orijinden halkların korkudan ve baskıdan uzak, aynı ülke içinde ve aynı bayrak altında yaşayabilecekleri tek yönetim biçimidir; dolayısıyla, demokrasiye sahip çıkmak, barışa sahip çıkmak demektir. Etnik ayırımcılığa dayanan milliyetçilik, demokrasinin de barışın da önündeki en büyük tehdittir. Demokratik vatandaşlık kimliğinin hayata geçirilmesiyle farklı kültürler arasındaki çatışmalar önlenebilir. Aksi takdirde, etnik temizlik gibi belalar, Balkanları tehdit etmeye devam edecektir. Birkaç ay evvel Arnavutluk’a yaptığım ziyaret sırasında bu görüşlerimizi bir kere daha ortaya koydum. Yarın gideceğim Makedonya’da da aynı mesajları vereceğim.

Türkiye, barış ve ortak refah vizyonu doğrultusunda, Balkanlarda demokratik bir dayanışmayı ortaya çıkaracak yapıların güçlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Bosna-Hersek’te uygulanan etnik temizlik kampanyaları sırasında olduğu gibi, Kosova’daki gelişmelerin kaygı verici boyutlara ulaşması karşısında da aynı kararlı tutumu izliyoruz. Uluslararası toplumu da bu yönde sorumluluklar üstlenmeye davet ediyoruz. Nitekim son olarak, Arnavutluk’a yaptığımız ziyaretin akabinde Uluslararası Temas Grubu üyesi ülkeleri ile bölge ülkelerinin devlet ve hükümet başkanlarına bir mektup göndererek Kosova’da akan kanın durdurulması için neler yapılması gerektiğine ilişkin görüşlerimizi bildirdik. Bu mektuplarımıza aldığımız cevaplardan uluslararası toplumun Bosna-Hersek’teki ataletini Kosava’da tekrarlamayacağı izlenimini aldık; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde 23 Eylül günü kabul edilen 1199 sayılı karar, bu izlenimimi doğrulamaktadır. Kosava konusunda savunduğumuz görüşlerle paralellik arz eden ve Birleşmiş Milletler Şartının 7 nci Bölümü çerçevesinde alınmış olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu kararını memnuniyetle karşılamakta ve desteklemekteyiz. Türkiye, Kosava’daki bütün etnik grupların meşru haklarını güvence altına alacak, Birleşmiş Milletler Avrupa Konseyi ve AGİT ilkelerine dayalı, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasinin tesisine imkân verecek bir çözümün, sağlıklı, adil ve kalıcı olacağına inanmaktadır. Yugoslavya yöneticilerinin, Güvenlik Konseyi kararlarındaki uyarıları dikkate almasını, bir an önce kendisinden beklenen somut adımları atmasını talep ediyoruz.

Balkanlardaki çok taraflı işbirliği çabalarında da aktif rol oynamaktayız. Bu yıl Bulgaristan ve Romanya Cumhurbaşkanlarıyla birlikte Antalya’da gerçekleştirdiğimiz üçlü zirveye bu bağlamda değinmek istiyorum. Önümüzdeki günlerde ise, yine Antalya’da düzenlenecek Balkan Zirvesinin, bölgemizde barış ve istikrarın kurulmasına katkı sağlamasını temenni ediyorum.

Ortadoğu barış sürecinde yaşanan tıkanıklık, bölgede, kalıcı, kapsamlı, adil bir barışa ulaşılmasına yönelik umutları ortadan kaldırma tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Barış sürecinin akamete uğramaması, Doğu Akdenizin istikrarı açısından da hayatî önem taşımaktadır. Filistin Devlet Başkanı Sayın Yaser Arafat’ın resmî konuğumuz olarak ülkemize 31 Temmuz 1998 tarihinde gerçekleştirdiği ziyaret sırasında, ülkesinin, Amerika Birleşik Devletlerinin barış sürecini yeniden canlandırmak amacıyla getirdiği son önerileri desteklediğini; ancak, İsrail’in bu önerileri kabule yanaşmadığını dile getirmesiyle karşı karşıya kaldık. Sayın Arafat, ülkemizin, Ortadoğu’da oynadığı ağırlıklı rol çerçevesinde, başta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail olmak üzere, uluslararası kamuoyu nezdinde barış sürecinin kurtarılması amacıyla girişimde bulunmamızı talep etti.

Sayın Arafat’ın bu talebi doğrultusunda Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya ve Avrupa Birliği Dönem Başkanı Avusturya devlet ve hükümet başkanları nezdinde teşebbüste bulunduk ve görüşlerimizi bildirdik, Sayın Arafat’ın kaygılarını aktardık.

Daha önce birçok kez tekrarladığım gibi, Ortadoğu barış süreci herkes için altın bir fırsat teşkil etmektedir; bu fırsatın heba edilmemesi gerekir. Türkiye, Ortadoğu’da kalıcı, adil ve kapsamlı bir barış isteyen tüm ülkelerin hem Filistinlilerin sıkıntılarının hafifletilmesi için gayret göstermeleri hem de Ortadoğu barış sürecinin İsrail-Filistin kanalının bir an önce canlandırılması için elden gelen her şeyi yapmaları gerektiğine inanmaktadır. Türkiye, bu yönde tüm ülkelerle işbirliği yapmaya, bu yöndeki yapıcı girişimleri desteklemeye ve bunlara katkıda bulunmaya hazırdır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletlerinin getirdiği son önerilerin, sürecin bekası açısından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu çerçevede, Amerika Birleşik Devletlerinin önerileri zemininde, Washington’da yapılan son görüşmelerde, İsrail ile Filistin arasındaki görüş ayrılıklarının kapatılmakta olduğuna dair haberleri memnuniyetle karşılıyorum.

Türkiye’nin, Filistin ve İsrail’le yakın ve dostane ilişkileri her geçen gün gelişmektedir. Gerek kardeş Filistin halkı gerek İsrail’le gelişen ilişkilerimiz, Ortadoğu barış sürecindeki tıkanıklıkların aşılmasında etkin bir rol oynamamızı mümkün kılmaktadır. Filistinli kardeşlerimiz, İsrail’le diyaloğumuzun gelişmesinin barış sürecine katkı sağladığını kendileri ifade etmektedirler. Bu itibarla, Türkiye-İsrail ilişkilerini bahane ederek, Arap kardeşlerimizi Türkiye’ye karşı kışkırtmaya çalışan Suriye gibi ülkelerin bu davranışı dostça değildir.

Esasen, Suriye, Türkiye’ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir, PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum. (Alkışlar)

Türkiye, komşu ve kardeş Irak’ın, uluslararası toplumla arasındaki sorunları çözüme kavuşturmasını samimiyetle arzu etmektedir; ancak, bu, Irak yönetiminin, ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına tam olarak riayet etmesiyle mümkün olacaktır. Bu da, maalesef, henüz gerçekleşmemiştir.

Bu durumun neden olduğu Kuzey Irak’taki otorite boşluğu Türkiye için ciddî güvenlik sorunları ortaya çıkarmaktadır. Bu boşluktan yararlanarak Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütüyle mücadele, Türkiye’nin yüksek güvenlik çıkarlarıyla ilgili bir konudur, hayatî öncelik taşımaktadır. Kuzey Irak’taki Kürt grupların kendi aralarındaki sorunların çözümü için ülkemizin öncülüğüyle başlatılan Ankara süreci, bölgede istikrar sağlamayı hedeflemektedir. Son olarak, Kuzey Irak’taki Kürt grupların Amerika Birleşik Devletleri aracılığıyla Washington’ta vardıkları mutabakatta Ankara süreci ilkelerine atıfta bulunulması, PKK terör örgütünün Kuzey Irak’ta barınmasına izin verilmeyeceğinin, Türk sınırının ihlal edilmesine engel olunacağının taahhüt edilmesi memnuniyet vericidir. Bununla beraber, mutabakatın Türkiye’nin katılımıyla hazırlanmadığının da vurgulanmasında yarar vardır. Washington’da varılan mutabakatta, bundan sonraki ilk toplantının Türkiye’de yapılacağı öngörülmüştür. Bu gelişme, tarafımızdan dikkatle izlenmektedir.

Dörtyüz yıldır değişmeyen ortak bir sınırı paylaştığımız İran’la ilişkilerimizin, iyi komşuluk sorumluluğu, içişlerine karışmama ilkesi ve karşılıklı yarar zemininde geliştirilmesi, bölge barış ve istikrarı açısından önem taşımaktadır. Güvenlik konularında, mevcut işbirliği mekanizmalarının verimli bir şekilde işletilmesi halinde, İran’la işbirliğimiz daha da güçlendirilecektir.

Orta Asya’nın istikrarı açısından hayatî bir önem taşıyan Afganistan’daki durum, dikkatle ve yakından takip edilmektedir. Kardeş Afgan halkının yıllardır çektiği acıların sona ermemiş olmasından üzüntü duyuyoruz. Afganistan sorununa askerî yoldan bir çözüm olmadığına inanıyoruz. Sorunun, ancak ve ancak, Afganistan’daki tüm etnik grupların katılacağı geniş tabanlı bir ulusal uzlaşı hükümetiyle hal yoluna girebileceğini düşünüyoruz. İran Cumhurbaşkanı ve Pakistan Başbakanına birer mektup göndererek, bu iki noktanın asgarî müştereğimiz olduğuna inandığımızı belirttim; bu çerçevede, Afganistan’daki gruplara ortak bir çağrıda bulunmayı teklif ettim.

Sonraki sayfa


(1 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.