Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV 
 BELGELER 
Demirel'in Konuşması
1. BÖLÜM
2. BÖLÜM
3. BÖLÜM
4. BÖLÜM
5. BÖLÜM

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 
TBMM'nin 21. Dönem 2. Yasama Yılı'nı 
açış konuşması...
(1 Ekim 1999)


Değerli milletvekilleri, birkaç ay sonra yeni bir bin yıla gireceğiz. Bu tarihî an, insanlığa, geçmişi yeniden değerlendirmek ve bu değerlendirme ışığında geleceği yeniden tasarlamak için bir ortak düşünme fırsatı vermektedir. 

Öncelikle, insanlığın 20 nci Yüzyılın sonunda geldiği noktayla ilgili bir durum tespiti yapmakta yarar görüyorum: 

Günümüzde, enformasyon ve bilgi, dünyamızda, her zamankinden daha büyük bir süratle dolaşmakta, mesafe, insanları birbirinden ayıran bir mefhum olmaktan çıkmakta, dünyayı algılayışımız değişmekte, perspektiflerimiz gelişmekte, insanlar arasında dayanışma ulusal sınırları aşmaktadır. İnsanlık tarihinde ilk kez "küresel toplum" fikri somut bir gerçeklik halini almaktadır. Yaşadığımız büyük deprem felaketi karşısında dünyanın takındığı tavır, bu gerçeğin bilincine bir kere daha varmamızı sağlamıştır. İnsanların, birbirlerinin yardımlarına koşmaları, birbirlerinin acılarını paylaşmaları, küresel bir dayanışma içinde olmaları, 21 inci Yüzyılda, daha güzel, barış içinde bir dünyayı hayal etmek için, bizlere güç vermektedir. 

Değerli milletvekilleri, 20 nci Yüzyıl boyunca, bilim ve teknolojide büyük atılımlar yapıldı. Kitlesel üretim, refahı artırdı, tüketim toplumunu yarattı. Küresel nüfus artışı olağanüstü boyutlara ulaştı; asrın başında 2 milyardan az olan nüfus, asrın sonunda 6 milyara geldi. Küresel nüfus artışı, insanlığı korkutmuştur. Eğitim yaygınlaştı; bilgi teknolojileri öğrenimi kolaylaştırdı, bilginin kullanımını demokratikleştirdi. İletişim ve ulaşım teknolojileri baş döndürücü bir gelişme kaydetti. Uzaya gidildi ve gezegen bilinci oluşmaya başladı. Olağanüstü kentleşme ve sanayileşme, bir yandan doğal çevreyi, öte yandan insan yapısı çevreyi hızla kirletti, hatta, tahrip etmeye başladı. İki dünya savaşı ve sayısız bölgesel savaşlar yaşandı. Nükleer silahlar keşfedildi, imha gücü insanlar üzerinde denendi; ancak, geleceğin nesillerini harp belasından korumak, uluslararası barış ve güvenliği muhafaza etmek amacıyla da Birleşmiş Milletler kuruldu. Totaliter rejimler, insanlığa, maddî ve manevî büyük zarar verdi; ancak, demokrasi, hukukun üstünlüğü, serbest piyasa ekonomisi üzerinde geniş bir mutabakat da sağlanabildi. Sömürgecilik tasfiye edildi; ancak, yoksulluk ortadan kaldırılamadı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi. Millî devletlerin her birinin, evrensel bir hukuk düzeni içinde hareket etmelerini sağlayacak mekanizmalar geliştirildi ve geçen elli sene içerisinde, millî devletlerin sayısı arttı; 50 civarında olan -Birleşmiş Milletler kurulduğu zaman- devlet sayısı bugün 188'e çıktı.Bir anlamda artık anayasalar da uluslararası hukukun denetimine tabi kılındı. İmparatorluklar tasfiye edildi. Son büyük imparatorluk olan Sovyetler Birliği kendiliğinden dağıldı, ideolojik kutuplaşma son buldu. Bölgesel ekonomik gruplaşmalar önem kazandı; ancak, etnik milliyetçiliğe, ırkçılığa ve köktendinciliğe dayanan şiddet hareketleri de yaygınlaştı. Terörizm sınırları aşan bir bela haline geldi. Uluslararası hukukta terörizme karşı işbirliği mekanizmaları geliştirilmeye başlandı. Uyuşturucu bağımlılığı, kanser, hepatit-B ve C, AIDS gibi hastalıklar insanlığın sorunu haline geldi. Bunun yanında birçok salgın hastalıkların önlenmesi, yeni aşıların keşfi, organ nakli, çocuk ölümlerinde azalma, ortalama yaşam süresinin uzaması -ki, Türkiye'de 1930'lu yıllarda ortalama yaşam 35-40'tır, halen 75 yaşın üzerindedir; yani, insanlar 40'lı yıllardan 2 misli yaşar hale gelmişlerdir- ve genetik bilimindeki başdöndürücü yenilikler gibi memnuniyet verici ilerlemeler meydana geldi. Olumlu ve olumsuz birçok önemli gelişme yaşandı.

20 nci Yüzyılın bilançosu ana hatlarıyla budur. Şimdiden bilgi çağı olarak adlandırılan 21 nci Yüzyıla bu bilançodan intikal edecek temel olgular ise küresel ekonomi, evrensel hukuk ve küresel sorunlara küresel çözümler arama bilincidir. İçinde yaşadığımız dünyada bizi etkileyecek olanlar bunlardır. Önümüzdeki yüzyılda, ayrıca, egemenlik gibi ulus devleti kavramlarının da yeni anlamlar kazanacağı anlaşılmaktadır. Türkiye, önümüzdeki yüzyıla bu çerçeveye uyum sağlayarak hazırlanmak durumundadır.

Değerli milletvekilleri, bizim için 20 nci Yüzyılın en önemli hadisesi, Osmanlı İmparatorluğunun dağılması, bunun içerisinden Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çıkmasıdır.

Anadolu'daki bin yıllık tarihimiz boyunca bağımsızlığımızı hiçbir zaman kaybetmedik. Bu uzun tarih içinde bu topraklarda iki büyük imparatorluk ve bir çağdaş cumhuriyet kurduk. İnsanlığın ortak uygarlığına önemli katkılarda bulunduk. Evrensel tarihe inişleriyle çıkışlarıyla damgamızı vurduk. Kurucusu ve mirasçısı olduğumuz ve bu yıl 700 üncü kuruluş yıldönümünü idrak ettiğimiz Osmanlı İmparatorluğu, 624 yıl boyunca Akdeniz ve Avrupa kültür ve medeniyetinin şekillenmesinde belirleyici rol oynadı. Üç denizin, üç kıtanın ve muhtelif kültürlerin buluşma noktası olan geniş bir coğrafyayı yüzyıllarca etkilemiş bir cihan imparatorluğunun mirasçısı olmak, bugünümüzü etkilediği gibi, yarınlarımızı da etkileyecektir. Dolayısıyla, geleceğe bakarken, öncelikle tarihimizi iyi anlamak, insanlık tarihi içindeki yerini doğru tespit etmek zorundayız. 

Osmanlı Devleti, kuruluş döneminde esas itibariyle bir Balkan devleti olarak gelişmiştir ve İstanbul'un başkent olmasıyla birlikte çok kültürlü, çok uluslu, çok dinli bir Avrupa ve Akdeniz gücü olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Osanlı, altı asrı aşan tarihi boyunca Avrupa ile karşılıklı etkileşim içinde olmuştur; etkilemiştir, etkilenmiştir.

İçinde bulunduğumuz bin yılın özellikle son üçyüz yılında tüm dünyayı etkileyen büyük değişim ve dönüşümler gerçekleşmiştir. İnsanlık tarihinde belirleyici etkiler yaratan bu değişim ve dönüşümlerin itici gücü ve odak noktası aydınlanma çağı ve Fransız İhtilalidir. Eşitliğe dayanan vatandaşlık anlayışı, temel hak ve özgürlükleri tadat eden cumhuriyetçi anayasacılık ve laiklik, Fransız İhtilaliyle birlikte evrenselleşmeye başlamıştır. Hiç kuşkusuz, bu gelişme, insanlığın, uzun kolektif süreci neticesinde ortaya çıkmıştır. Her ne kadar, bu sürecin başlangıç noktasında yönetenlerin yönetilenlere hesap vermesi, iktidarın kullanımında keyfiliği ortadan kaldırarak, toplumsal rızanın meşruiyetin ana kaynağı haline gelmesi fikrini ilk kez gündeme getiren Magna Carta bulunuyorsa da, yasalar önünde eşit vatandaşlardan oluşan ulus devleti fikrinin dünyaya yayılması Fransız İhtilalinin ürünüdür. Bu yayılma tek bir çizgi üzerinde gelişmemiştir; etkilediği her ülkenin tarih ve kültürüyle eklemlenerek farklı modeller yaratmıştır. Mirasçısı olduğumuz İmparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesi, onun küllerinden Türkiye Cumhuriyetinin doğuşu da ulus devletinin dünyaya yayılmaya başladığı tarihî dönemde gerçekleşmiştir. Aydınlanma Çağının ve Fransız İhtilalinin etkileri 18 inci Yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğunda hissedilmeye başlamıştır. Eğitimde ve hukukta modernleşme arayışlarına girişilmiştir. 19 uncu Yüzyıl boyunca devam eden bu arayışlar, 1876 yılında Birinci Meşrutiyetin ilanı ve ilk anayasanın kabul edilmesiyle bir anayasacılık hareketini başlatmıştır. 

Büyük Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı neticesinde kurulan Cumhuriyet İle birlikte bu hareket niteliksel bir dönüşüme uğramıştır. Büyük Atatürk'ün eseri, bir büyük hukuk devrimi olan Cumhuriyet- Evet, Cumhuriyet odur, bir büyük hukuk devrimidir- 20 nci Yüzyılın en başarılı toplumsal ve siyasal değişim projesidir. 624 sene idare edilen halkı, siz, idare eden haline getireceksiniz; "Çok Yaşa Padişahım"dan, "Şimdi kuvvet sende"ye getireceksiniz. Olay budur işte. 

Cumhuriyet sayesinde Türkiye evrensel hukuk prensipleriyle buluşmuştur. Bu, Atatürk'ün eşsiz dehasının en parlak ürünüdür. Irk, dil, din, mezhep ve cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü fikri; din ve vicdan hürriyetini de teminat altına alan laiklik anlayışı ve üniter devlet yapısı, demokratik cumhuriyet misakının temelini oluşturmaktadır ve milletimizin vazgeçilmez müştereğidir. Bu unsurlardan birinden vazgeçin...Bu masayı tutan ayaklardan bir tanesinden vazgeçin, masa devrilir.

Büyük Atatürk'ün önderliğinde doğulu-batılı, kuzeyli-güneyli, genç-yaşlı, kadın-erkek Türk ulusal kurtuluş savaşçılarının kahramanlıkları ve fedakârlıklarıyla verilen bir büyük var oluş mücadelesinin ürünü olan bu misaka bağlılık her Türk vatandaşının görevidir. 

Bir cihan imparatorluğunun parçalanışı ve bunun Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çeşitli etkileri iyi değerlendirilmelidir. Türkiye'nin iç ve dış politikasındaki hedefleri, birliğini muhafaza, ayakta durma, iç barışını mutlaka koruma hususundaki kaygılarının kaynağı iyi değerlendirilmelidir. 

Din, ırk ve mezhep konularının politize edilmesinin, ülkenin destabilize edilmesine varacağı endişeleri, tarih şuuru içinde mevcuttur. Bunları politize ettiğimiz zaman parçalanırız; odur destabilize olmak. Cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçişte geçen 50 sene zarfında karşılaştığımız büyük bunalımların kökünde yatan budur. Bu 50 senenin içinde ben varım ve bunu Yüce Meclise söylemeyi görev sayıyorum. 

1870'li yıllarda başlayan "Makedonya Meselesi" unutulmamalıdır. 

"Hufre-i inkıraz pençe-i izmihlal" korkuları, "infırad-ı anâsır mı, ittihad-ı anâsır mı" tartışmaları, bizi, bugünkü vatanmızı dahi savaş yapıp kurtarmak mecburiyetinde bırakmıştır. 

Çokpartili hayata, yani, demokratik cumhuriyete geçildiğinden bu yana ülke, demokratik otoritenin hâkim kılınması ve hukuk devletinin işleyebilmesi bakımından zaman zaman büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. 

Devlet, yönetilebilirlik, iç güvenlik, barışın ve hürriyetin aynı zamanda korunmasıyla uğraşmıştır. Çok kolaydır, birtakım kişilere, kurumlara kusur, hata falan bulmak. Mesele, hadisenin tümüne bakmak, ondan nispet birtakım, gelecekte yararı olacak dersler çıkarmaktır.

Bölücü, aşırı ve yıkıcı akımlar ve çeşitli mihraklar, iç barışımızı bozmuştur. 5 000 vatandaşımızın hayatını kaybettiği bir "anarşi" hadisesi ve 30 000'i aşkın vatandaşımızın hayatını kaybettiği bir "bölücü terör" hadisesiyle karşılaşılmıştır. 

Demokrasi, kendini savunmaktan mahrum bir rejimin adı olamaz. Demokrasiye yükrekten bağlı hiçbir millet, kamu düzeninin tahrip edilmesine razı olmaz. Unutulmaması lazım gelen husus budur. 

Çağdaş devletten beklenen, demokratik otoritenin mutlaka sağlanması, halkın can ve mal güvenliğinden emin olması, demokratik hakların korunması, huzur ve sükûnun mutlaka temin edilmiş olmasıdır. Unutmamak lazındır ki, İnsan Hakları Beyannamesinin 30 uncu, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonunun 17 nci maddesi, hak ve hürriyetlerin, onları ortadan kaldırmak için kullanılamayacağını amirdir. Yani, özgürlük, özgürlüğü ortadan kaldırmak için kullanılamaz. Özgürlüğe itiraz eden yok, kimse edemez; ama, özgürlüğü korumak, sorun odur. 

Sorun, sadece bir anayasa sorunu da değildir. Topyekûn bir işleyen devletin meydana getirilmesi sorunudur. Sanıyorum ki, geçen 50 senede, Türkiye olarak alacağımız en önemli ders budur. Bunu çok iyi analize etmemiz lazım. Bilim adamlarımızın siyasete ışık tutması lazım. Topkekün bir işleyen devletin meydana getirilmesi şarttır.

Bu, iyi bir anayasa, iyi bir siyasî sistem demek olduğu kadar, geleneklere sahip, iyi yetişmiş, birikimli, deneyimli kadrolarla cihazlanmış, ahenk içerisinde çalışan kurumlardır. 

Burada, kaht-ı ricalden şikâyet edeceğim. Kaht-ı rical, bir devletin yönetimini üstlenen kadroların siyasî istikrarsızlık dolayısıyla biçilmesi hadisesidir. Yetişen kadrolar, sık değişen hükümetler tarafından biçilirse, bir yerde, ülkeyi idare edecek liyakatlı kadrolardan mahrum kalınır. Bu, sadece bizim tecrübemiz değil, dünya tecrübesi, Osmanlı tecrübesi; tabiri de Osmanlı tabiri. 

Anayasa, işleyen devletin, işleyen rejimin, işleyen ekonominin sadece bir aracıdır. Ayrıca, toplumun demokratik eğitim ve kültürü, görenekleri, gelenekleri, demokrasi inancı ve ona sahipliği, sistemin işlemesinin önemli bir şartıdır.

Çağdaş bir devletin çağdaş anayasası, çağdaş yasaları, çağdaş kadroları yanında, çağdaş topluma olan ihtiyacı önemli bir husustur. Yani, demokratik hak ve sorumluluklara hassasiyet gösteren toplum, bu bütünde vazgeçilmez unsurlardan biridir. Onun içindir ki, halkın mutlaka rejimin sahibi yapılması lazımdır. 

Bulunduğumuz bölgede, devraldığımız tarihî şartlar ve coğrafyanın dikte ettiği bazı olumsuzluklar, bizim ayakta durabilmemiz için, demokratik, üniter, laik devleti mutlaka korumamızı gerektiriyor. 

Unutmamak lazımdır ki, Türkiye, cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin ve Müslümanlığın, çağdaşlığın bağdaştığını göstermek gibi çok büyük bir iddiayı hayata geçirmektedir. Bunun hiçbirisinden vazgeçemeyiz. 

Bu, bir büyük uzlaşmadır. Bu büyük uzlaşma, güçlü iç barış ve dayanışma demektir. Bunda herkesin yararı vardır. Herkese birden sesleniyorum: Bu uzlaşmayı koruyalım! 

Bu demek değildir ki, Türkiye'nin daha iyi bir anayasaya, daha iyi kanunlara ihtiyacı yoktur... Hayır; vardır. 

Nitekim, demokratik cumhuriyetin tüm kurum ve kurallarıyla işleyip işlemediği hususu hâlâ tartışılabilmektedir. Bu, konuşan Türkiye'nin, demokrasinin gücünü göstermektedir. 

Cumhurbaşkanı seçildiğim 16 Mayıs 1993 günü bu kürsüden yaptığım konuşmada "1982 Anayasası hazırlanışı, sunuluşu, kabul edilişi, nihayet şartları ve içeriği itibariyle tam demokratik değildir. Bu Anayasa Türkiye'ye bir anayasal düzen getirmiştir; fakat bunun tam anlamıyla demokratik anayasal bir düzen olduğu söylenemez" demiştim. O tarihten bu yana, 1982 Anayasasının birçok maddesi değiştirilmiştir. Yüce Meclis, Anayasayı değiştirme yetkisini kullanarak, başlangıç noktasındaki kusurları giderme iradesine ve imkânına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Anayasanın eksikliklerini düzeltmenin mümkün olduğu ortadadır. Esasen, hâlâ, Yüce Meclisin ve Türkiye'nin gündeminde anayasa değişikliği teklifleri vardır. Bu teklifler süratle ve ciddîyetle ele alınır, Türkiye, artık anayasayla ilgili tartışmaları geride bırakarak, yapısal reformları tamamlar. Çağdaş anayasal demokrasi bağlamında eksiklikler varsa, bunlar hızla giderilir. 

Çok partili demokrasiye geçiş döneminin ürünü olan tartışmalara geri dönülmemelidir. Bunlar artık geride kalmalıdır; hiç olmazsa siyasî anlamda söylüyorum. Demokrasi ve cumhuriyet birbirinin karşıtı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Demokratik cumhuriyet işte bu uzlaşmanın adıdır. 

Unutmamak lazımdır ki, bütün diktatörlükler, anarşi ve fetretin içinden çıkar ve güvenlik vaadiyle gelir. Dünyada pek çok ülkede, kişiye, ne istiyorsun dediğin zaman, ilk istediği şey güvenliktir, can güvenliğidir. Can güvenliği mi istiyorsun, özgürlük mü istiyorsun, ekmek mi istiyorsun diye sorduğunuz zaman, bu suali niye soruyorsunuz demez vatandaş. Üçünü de istiyorum derse, içinden demez. Üçünü de istiyorum dediği yerde zaten problem çözülmüştür. Can güvenliğini, bu üçün içerisinde başa almayan, belki, bir avuç ülke vardır. Onun için, can güvenliğini sağlamayan devlet yönetimi veya rejim, fevkalade sıkıntıdadır; ama, bu can güvenliği, pax romana sağlanmamalıdır; bu can güvenliği, demokratik yollarla, demokratik usullerle sağlanmalıdır; işte hüner burada, bunun nasıl yapılacağında. 

Hürriyet rejimi, düşmanlarından korunarak ayakta tutulabilir; ancak, vatandaşın temel hak ve hürriyetlerinin korunacağı konusunda devlete güveni sarsılmamalıdır. 

Türk vatandaşı, laik cumhuriyet ile Müslümanlığı bağdaştırmıştır. 

Türk vatandaşının inançlarına serbestçe sahip çıktığını, ibadetlerini rahatça ve serbestçe yaptığını herkes biliyor. Böyle bir ihtiyacı yok Türk vatandaşının; yani, ben, Müslümanlığın gereklerini yerine getiremiyorum diye bir şikâyeti yok. İşte buradan bütün Türkiye'ye sesleniyorum.

Neden yok; çünkü, Türkiye laik bir ülkedir; yani, 75 bin camide beş vakit ezan okunmaktadır. Benim vatandaşım haccına gitmektedir, zekâtını vermektedir, ibadetini yapmaktadır, mevlidini okumaktadır ve 85 bin din adamı da halkın hizmetindedir.

Eğer camiye siyaset sokulmazsa, ne dinin devletten ne devletin dinden şikâyeti yoktur. Bu, çok önemli bir şey; gerisini düşündüğünüz zaman çok önemli bir şey. 

İslamın bütün şartlarını yerine getirmesi için, bana göre Türkiye'nin bir noksanı yoktur.

Türkiye, teokratik bir devlet değildir; Türkiye, laik bir devlettir.

Laiklik, demokrasinin de, inanç ve ibadet hürriyetinin de temeli ve teminatıdır. Yani, vatandaşın ibadetine karışanlar, inancına karışanlar varsa, Ceza Kanununun 175 inci maddesinden itibaren birçok maddesi onlara ceza getirmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin "dar-ül harp" olduğunu iddiaya cüret edenler şunu asla unutmasınlar; dinlerin en mütekâmili ve en hoşgörülüsü olan İslam Dinini bir saadet, barış ve sevgi dini olarak bu topraklarda gönül rahatlığıyla ve iç huzuruyla yaşamaya devam etmemiz Cumhuriyet sayesindedir.

Anayasa değişiklikleriyle ilgili çalışmalar yapılırken, uzun anayasacılık tarihimizden ve çok partili demokrasimizin birikimlerinden ders alınmalıdır. Temel hak ve hürriyetlerin anayasal güvenceye alınmasında, iktidarın anayasalar yoluyla sınırlandırılmasında, kısaca daha iyi işleyen bir demokrasinin geliştirilmesinde neler yapılması gerektiği ancak bu tarihî tecrübelerimizin dikkatle incelenip sorgulanmasıyla ortaya konabilir. Bir ülkenin siyasî tarihinin o ülkenin anayasal tarihini belirlediği açık bir gerçektir. Esasen, anayasalar bir anlamda tarih projeleridir. Geçmişten geleceğe köprü kuran, birlikte yaşama kurallarıdır. Bu noktada, anayasal devletin değişmez bir yapı değil, tersine değişen koşullar altında yeniden kurulması, korunması ve yenilenmesi gereken bir proje olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, demokrasimizin ve devletimizin daha iyi işletilmesi beklentisi kamuoyuna malolmuş, bunlara çözüm aranmaktadır. 

21 inci Yüzyıla gerektiği şekilde hazırlanmamızı mümkün kılacak adımları atarken, tarihî deneyim ve birikimlerimizi tabiî ki gözardı etmemeliyiz. Ancak, dünün alışkanlıkları ile geleceğin icapları arasında bir denge kurulması gerektiğini de unutmamalıyız. Burada dikkate alınması gereken bir diğer denge de, bazı bilim adamlarımızın işaret ettiği gibi temel hak ve hürriyetler ile kamu düzeni arasındaki dengedir. Sanıyorum ki, yönetilebilir bir devlet bu dengenin iyi kurulup, iyi işlemesiyle mümkündür. Özgürlüklerin, hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik otorite ile korunabileceği unutulmamalıdır. Demokratik otoriteyi zaafa uğratırsanız, özgürlükleri korumak mümkün değildir. Yüce Heyetinizin bu dengelere dikkat ederek, toplumumuzun tüm kesimlerince arzulanan yapısal değişimleri ihtiva eden bir anayasa reform projesini ortaya çıkaracak anlamlı ve yapıcı bir tartışmayı er veya geç başlatacağına yürekten inandığımı bir kere daha ifade etmek istiyorum. 

1 - 2 - 3 - 4 - 5

(1 Ekim.1999)

sayfa başı