|
|
 |
Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel'in
TBMM'nin 21.
Dönem 2. Yasama Yılı'nı
açış konuşması...
(1
Ekim 1999)
Değerli milletvekilleri,
birkaç ay sonra yeni bir bin yıla gireceğiz. Bu tarihî an, insanlığa, geçmişi
yeniden değerlendirmek ve bu değerlendirme ışığında geleceği yeniden tasarlamak
için bir ortak düşünme fırsatı vermektedir.
Öncelikle,
insanlığın 20 nci Yüzyılın sonunda geldiği noktayla ilgili bir durum tespiti
yapmakta yarar görüyorum:
Günümüzde,
enformasyon ve bilgi, dünyamızda, her zamankinden daha büyük bir süratle
dolaşmakta, mesafe, insanları birbirinden ayıran bir mefhum olmaktan çıkmakta,
dünyayı algılayışımız değişmekte, perspektiflerimiz gelişmekte, insanlar
arasında dayanışma ulusal sınırları aşmaktadır. İnsanlık tarihinde ilk
kez "küresel toplum" fikri somut bir gerçeklik halini almaktadır. Yaşadığımız
büyük deprem felaketi karşısında dünyanın takındığı tavır, bu gerçeğin
bilincine bir kere daha varmamızı sağlamıştır. İnsanların, birbirlerinin
yardımlarına koşmaları, birbirlerinin acılarını paylaşmaları, küresel bir
dayanışma içinde olmaları, 21 inci Yüzyılda, daha güzel, barış içinde bir
dünyayı hayal etmek için, bizlere güç vermektedir.
Değerli
milletvekilleri, 20 nci Yüzyıl boyunca, bilim ve teknolojide büyük atılımlar
yapıldı. Kitlesel üretim, refahı artırdı, tüketim toplumunu yarattı. Küresel
nüfus artışı olağanüstü boyutlara ulaştı; asrın başında 2 milyardan az
olan nüfus, asrın sonunda 6 milyara geldi. Küresel nüfus artışı, insanlığı
korkutmuştur. Eğitim yaygınlaştı; bilgi teknolojileri öğrenimi kolaylaştırdı,
bilginin kullanımını demokratikleştirdi. İletişim ve ulaşım teknolojileri
baş döndürücü bir gelişme kaydetti. Uzaya gidildi ve gezegen bilinci oluşmaya
başladı. Olağanüstü kentleşme ve sanayileşme, bir yandan doğal çevreyi,
öte yandan insan yapısı çevreyi hızla kirletti, hatta, tahrip etmeye başladı.
İki dünya savaşı ve sayısız bölgesel savaşlar yaşandı. Nükleer silahlar
keşfedildi, imha gücü insanlar üzerinde denendi; ancak, geleceğin nesillerini
harp belasından korumak, uluslararası barış ve güvenliği muhafaza etmek
amacıyla da Birleşmiş Milletler kuruldu. Totaliter rejimler, insanlığa,
maddî ve manevî büyük zarar verdi; ancak, demokrasi, hukukun üstünlüğü,
serbest piyasa ekonomisi üzerinde geniş bir mutabakat da sağlanabildi.
Sömürgecilik tasfiye edildi; ancak, yoksulluk ortadan kaldırılamadı. İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi. Millî devletlerin her birinin,
evrensel bir hukuk düzeni içinde hareket etmelerini sağlayacak mekanizmalar
geliştirildi ve geçen elli sene içerisinde, millî devletlerin sayısı arttı;
50 civarında olan -Birleşmiş Milletler kurulduğu zaman- devlet sayısı bugün
188'e çıktı.Bir anlamda artık anayasalar da uluslararası hukukun denetimine
tabi kılındı. İmparatorluklar tasfiye edildi. Son büyük imparatorluk olan
Sovyetler Birliği kendiliğinden dağıldı, ideolojik kutuplaşma son buldu.
Bölgesel ekonomik gruplaşmalar önem kazandı; ancak, etnik milliyetçiliğe,
ırkçılığa ve köktendinciliğe dayanan şiddet hareketleri de yaygınlaştı.
Terörizm sınırları aşan bir bela haline geldi. Uluslararası hukukta terörizme
karşı işbirliği mekanizmaları geliştirilmeye başlandı. Uyuşturucu bağımlılığı,
kanser, hepatit-B ve C, AIDS gibi hastalıklar insanlığın sorunu haline
geldi. Bunun yanında birçok salgın hastalıkların önlenmesi, yeni aşıların
keşfi, organ nakli, çocuk ölümlerinde azalma, ortalama yaşam süresinin
uzaması -ki, Türkiye'de 1930'lu yıllarda ortalama yaşam 35-40'tır, halen
75 yaşın üzerindedir; yani, insanlar 40'lı yıllardan 2 misli yaşar hale
gelmişlerdir- ve genetik bilimindeki başdöndürücü yenilikler gibi memnuniyet
verici ilerlemeler meydana geldi. Olumlu ve olumsuz birçok önemli gelişme
yaşandı.
20
nci Yüzyılın bilançosu ana hatlarıyla budur. Şimdiden bilgi çağı olarak
adlandırılan 21 nci Yüzyıla bu bilançodan intikal edecek temel olgular
ise küresel ekonomi, evrensel hukuk ve küresel sorunlara küresel çözümler
arama bilincidir. İçinde yaşadığımız dünyada bizi etkileyecek olanlar bunlardır.
Önümüzdeki yüzyılda, ayrıca, egemenlik gibi ulus devleti kavramlarının
da yeni anlamlar kazanacağı anlaşılmaktadır. Türkiye, önümüzdeki yüzyıla
bu çerçeveye uyum sağlayarak hazırlanmak durumundadır.
Değerli
milletvekilleri, bizim için 20 nci Yüzyılın en önemli hadisesi, Osmanlı
İmparatorluğunun dağılması, bunun içerisinden Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
çıkmasıdır.
Anadolu'daki
bin yıllık tarihimiz boyunca bağımsızlığımızı hiçbir zaman kaybetmedik.
Bu uzun tarih içinde bu topraklarda iki büyük imparatorluk ve bir çağdaş
cumhuriyet kurduk. İnsanlığın ortak uygarlığına önemli katkılarda bulunduk.
Evrensel tarihe inişleriyle çıkışlarıyla damgamızı vurduk. Kurucusu ve
mirasçısı olduğumuz ve bu yıl 700 üncü kuruluş yıldönümünü idrak ettiğimiz
Osmanlı İmparatorluğu, 624 yıl boyunca Akdeniz ve Avrupa kültür ve medeniyetinin
şekillenmesinde belirleyici rol oynadı. Üç denizin, üç kıtanın ve muhtelif
kültürlerin buluşma noktası olan geniş bir coğrafyayı yüzyıllarca etkilemiş
bir cihan imparatorluğunun mirasçısı olmak, bugünümüzü etkilediği gibi,
yarınlarımızı da etkileyecektir. Dolayısıyla, geleceğe bakarken, öncelikle
tarihimizi iyi anlamak, insanlık tarihi içindeki yerini doğru tespit etmek
zorundayız.
Osmanlı
Devleti, kuruluş döneminde esas itibariyle bir Balkan devleti olarak gelişmiştir
ve İstanbul'un başkent olmasıyla birlikte çok kültürlü, çok uluslu, çok
dinli bir Avrupa ve Akdeniz gücü olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır.
Osanlı, altı asrı aşan tarihi boyunca Avrupa ile karşılıklı etkileşim içinde
olmuştur; etkilemiştir, etkilenmiştir.
İçinde
bulunduğumuz bin yılın özellikle son üçyüz yılında tüm dünyayı etkileyen
büyük değişim ve dönüşümler gerçekleşmiştir. İnsanlık tarihinde belirleyici
etkiler yaratan bu değişim ve dönüşümlerin itici gücü ve odak noktası aydınlanma
çağı ve Fransız İhtilalidir. Eşitliğe dayanan vatandaşlık anlayışı, temel
hak ve özgürlükleri tadat eden cumhuriyetçi anayasacılık ve laiklik, Fransız
İhtilaliyle birlikte evrenselleşmeye başlamıştır. Hiç kuşkusuz, bu gelişme,
insanlığın, uzun kolektif süreci neticesinde ortaya çıkmıştır. Her ne kadar,
bu sürecin başlangıç noktasında yönetenlerin yönetilenlere hesap vermesi,
iktidarın kullanımında keyfiliği ortadan kaldırarak, toplumsal rızanın
meşruiyetin ana kaynağı haline gelmesi fikrini ilk kez gündeme getiren
Magna Carta bulunuyorsa da, yasalar önünde eşit vatandaşlardan oluşan ulus
devleti fikrinin dünyaya yayılması Fransız İhtilalinin ürünüdür. Bu yayılma
tek bir çizgi üzerinde gelişmemiştir; etkilediği her ülkenin tarih ve kültürüyle
eklemlenerek farklı modeller yaratmıştır. Mirasçısı olduğumuz İmparatorluğun
tarih sahnesinden çekilmesi, onun küllerinden Türkiye Cumhuriyetinin doğuşu
da ulus devletinin dünyaya yayılmaya başladığı tarihî dönemde gerçekleşmiştir.
Aydınlanma Çağının ve Fransız İhtilalinin etkileri 18 inci Yüzyılın sonundan
itibaren Osmanlı İmparatorluğunda hissedilmeye başlamıştır. Eğitimde ve
hukukta modernleşme arayışlarına girişilmiştir. 19 uncu Yüzyıl boyunca
devam eden bu arayışlar, 1876 yılında Birinci Meşrutiyetin ilanı ve ilk
anayasanın kabul edilmesiyle bir anayasacılık hareketini başlatmıştır.
Büyük
Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı neticesinde kurulan
Cumhuriyet İle birlikte bu hareket niteliksel bir dönüşüme uğramıştır.
Büyük Atatürk'ün eseri, bir büyük hukuk devrimi olan Cumhuriyet- Evet,
Cumhuriyet odur, bir büyük hukuk devrimidir- 20 nci Yüzyılın en başarılı
toplumsal ve siyasal değişim projesidir. 624 sene idare edilen halkı, siz,
idare eden haline getireceksiniz; "Çok Yaşa Padişahım"dan, "Şimdi kuvvet
sende"ye getireceksiniz. Olay budur işte.
Cumhuriyet
sayesinde Türkiye evrensel hukuk prensipleriyle buluşmuştur. Bu, Atatürk'ün
eşsiz dehasının en parlak ürünüdür. Irk, dil, din, mezhep ve cinsiyet farkı
gözetmeksizin tüm yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü fikri; din ve vicdan
hürriyetini de teminat altına alan laiklik anlayışı ve üniter devlet yapısı,
demokratik cumhuriyet misakının temelini oluşturmaktadır ve milletimizin
vazgeçilmez müştereğidir. Bu unsurlardan birinden vazgeçin...Bu masayı
tutan ayaklardan bir tanesinden vazgeçin, masa devrilir.
Büyük
Atatürk'ün önderliğinde doğulu-batılı, kuzeyli-güneyli, genç-yaşlı, kadın-erkek
Türk ulusal kurtuluş savaşçılarının kahramanlıkları ve fedakârlıklarıyla
verilen bir büyük var oluş mücadelesinin ürünü olan bu misaka bağlılık
her Türk vatandaşının görevidir.
Bir
cihan imparatorluğunun parçalanışı ve bunun Türkiye Cumhuriyeti üzerinde
çeşitli etkileri iyi değerlendirilmelidir. Türkiye'nin iç ve dış politikasındaki
hedefleri, birliğini muhafaza, ayakta durma, iç barışını mutlaka koruma
hususundaki kaygılarının kaynağı iyi değerlendirilmelidir.
Din,
ırk ve mezhep konularının politize edilmesinin, ülkenin destabilize edilmesine
varacağı endişeleri, tarih şuuru içinde mevcuttur. Bunları politize ettiğimiz
zaman parçalanırız; odur destabilize olmak. Cumhuriyetten demokratik cumhuriyete
geçişte geçen 50 sene zarfında karşılaştığımız büyük bunalımların kökünde
yatan budur. Bu 50 senenin içinde ben varım ve bunu Yüce Meclise söylemeyi
görev sayıyorum.
1870'li
yıllarda başlayan "Makedonya Meselesi" unutulmamalıdır.
"Hufre-i
inkıraz pençe-i izmihlal" korkuları, "infırad-ı anâsır mı, ittihad-ı anâsır
mı" tartışmaları, bizi, bugünkü vatanmızı dahi savaş yapıp kurtarmak mecburiyetinde
bırakmıştır.
Çokpartili
hayata, yani, demokratik cumhuriyete geçildiğinden bu yana ülke, demokratik
otoritenin hâkim kılınması ve hukuk devletinin işleyebilmesi bakımından
zaman zaman büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır.
Devlet,
yönetilebilirlik, iç güvenlik, barışın ve hürriyetin aynı zamanda korunmasıyla
uğraşmıştır. Çok kolaydır, birtakım kişilere, kurumlara kusur, hata falan
bulmak. Mesele, hadisenin tümüne bakmak, ondan nispet birtakım, gelecekte
yararı olacak dersler çıkarmaktır.
Bölücü,
aşırı ve yıkıcı akımlar ve çeşitli mihraklar, iç barışımızı bozmuştur.
5 000 vatandaşımızın hayatını kaybettiği bir "anarşi" hadisesi ve 30 000'i
aşkın vatandaşımızın hayatını kaybettiği bir "bölücü terör" hadisesiyle
karşılaşılmıştır.
Demokrasi,
kendini savunmaktan mahrum bir rejimin adı olamaz. Demokrasiye yükrekten
bağlı hiçbir millet, kamu düzeninin tahrip edilmesine razı olmaz. Unutulmaması
lazım gelen husus budur.
Çağdaş
devletten beklenen, demokratik otoritenin mutlaka sağlanması, halkın can
ve mal güvenliğinden emin olması, demokratik hakların korunması, huzur
ve sükûnun mutlaka temin edilmiş olmasıdır. Unutmamak lazındır ki, İnsan
Hakları Beyannamesinin 30 uncu, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonunun 17
nci maddesi, hak ve hürriyetlerin, onları ortadan kaldırmak için kullanılamayacağını
amirdir. Yani, özgürlük, özgürlüğü ortadan kaldırmak için kullanılamaz.
Özgürlüğe itiraz eden yok, kimse edemez; ama, özgürlüğü korumak, sorun
odur.
Sorun,
sadece bir anayasa sorunu da değildir. Topyekûn bir işleyen devletin meydana
getirilmesi sorunudur. Sanıyorum ki, geçen 50 senede, Türkiye olarak alacağımız
en önemli ders budur. Bunu çok iyi analize etmemiz lazım. Bilim adamlarımızın
siyasete ışık tutması lazım. Topkekün bir işleyen devletin meydana getirilmesi
şarttır.
Bu,
iyi bir anayasa, iyi bir siyasî sistem demek olduğu kadar, geleneklere
sahip, iyi yetişmiş, birikimli, deneyimli kadrolarla cihazlanmış, ahenk
içerisinde çalışan kurumlardır.
Burada,
kaht-ı ricalden şikâyet edeceğim. Kaht-ı rical, bir devletin yönetimini
üstlenen kadroların siyasî istikrarsızlık dolayısıyla biçilmesi hadisesidir.
Yetişen kadrolar, sık değişen hükümetler tarafından biçilirse, bir yerde,
ülkeyi idare edecek liyakatlı kadrolardan mahrum kalınır. Bu, sadece bizim
tecrübemiz değil, dünya tecrübesi, Osmanlı tecrübesi; tabiri de Osmanlı
tabiri.
Anayasa,
işleyen devletin, işleyen rejimin, işleyen ekonominin sadece bir aracıdır.
Ayrıca, toplumun demokratik eğitim ve kültürü, görenekleri, gelenekleri,
demokrasi inancı ve ona sahipliği, sistemin işlemesinin önemli bir şartıdır.
Çağdaş
bir devletin çağdaş anayasası, çağdaş yasaları, çağdaş kadroları yanında,
çağdaş topluma olan ihtiyacı önemli bir husustur. Yani, demokratik hak
ve sorumluluklara hassasiyet gösteren toplum, bu bütünde vazgeçilmez unsurlardan
biridir. Onun içindir ki, halkın mutlaka rejimin sahibi yapılması lazımdır.
Bulunduğumuz
bölgede, devraldığımız tarihî şartlar ve coğrafyanın dikte ettiği bazı
olumsuzluklar, bizim ayakta durabilmemiz için, demokratik, üniter, laik
devleti mutlaka korumamızı gerektiriyor.
Unutmamak
lazımdır ki, Türkiye, cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin ve Müslümanlığın,
çağdaşlığın bağdaştığını göstermek gibi çok büyük bir iddiayı hayata geçirmektedir.
Bunun hiçbirisinden vazgeçemeyiz.
Bu,
bir büyük uzlaşmadır. Bu büyük uzlaşma, güçlü iç barış ve dayanışma demektir.
Bunda herkesin yararı vardır. Herkese birden sesleniyorum: Bu uzlaşmayı
koruyalım!
Bu
demek değildir ki, Türkiye'nin daha iyi bir anayasaya, daha iyi kanunlara
ihtiyacı yoktur... Hayır; vardır.
Nitekim,
demokratik cumhuriyetin tüm kurum ve kurallarıyla işleyip işlemediği hususu
hâlâ tartışılabilmektedir. Bu, konuşan Türkiye'nin, demokrasinin gücünü
göstermektedir.
Cumhurbaşkanı
seçildiğim 16 Mayıs 1993 günü bu kürsüden yaptığım konuşmada "1982 Anayasası
hazırlanışı, sunuluşu, kabul edilişi, nihayet şartları ve içeriği itibariyle
tam demokratik değildir. Bu Anayasa Türkiye'ye bir anayasal düzen getirmiştir;
fakat bunun tam anlamıyla demokratik anayasal bir düzen olduğu söylenemez"
demiştim. O tarihten bu yana, 1982 Anayasasının birçok maddesi değiştirilmiştir.
Yüce Meclis, Anayasayı değiştirme yetkisini kullanarak, başlangıç noktasındaki
kusurları giderme iradesine ve imkânına sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Anayasanın eksikliklerini düzeltmenin mümkün olduğu ortadadır. Esasen,
hâlâ, Yüce Meclisin ve Türkiye'nin gündeminde anayasa değişikliği teklifleri
vardır. Bu teklifler süratle ve ciddîyetle ele alınır, Türkiye, artık anayasayla
ilgili tartışmaları geride bırakarak, yapısal reformları tamamlar. Çağdaş
anayasal demokrasi bağlamında eksiklikler varsa, bunlar hızla giderilir.
Çok
partili demokrasiye geçiş döneminin ürünü olan tartışmalara geri dönülmemelidir.
Bunlar artık geride kalmalıdır; hiç olmazsa siyasî anlamda söylüyorum.
Demokrasi ve cumhuriyet birbirinin karşıtı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.
Demokratik cumhuriyet işte bu uzlaşmanın adıdır.
Unutmamak
lazımdır ki, bütün diktatörlükler, anarşi ve fetretin içinden çıkar ve
güvenlik vaadiyle gelir. Dünyada pek çok ülkede, kişiye, ne istiyorsun
dediğin zaman, ilk istediği şey güvenliktir, can güvenliğidir. Can güvenliği
mi istiyorsun, özgürlük mü istiyorsun, ekmek mi istiyorsun diye sorduğunuz
zaman, bu suali niye soruyorsunuz demez vatandaş. Üçünü de istiyorum derse,
içinden demez. Üçünü de istiyorum dediği yerde zaten problem çözülmüştür.
Can güvenliğini, bu üçün içerisinde başa almayan, belki, bir avuç ülke
vardır. Onun için, can güvenliğini sağlamayan devlet yönetimi veya rejim,
fevkalade sıkıntıdadır; ama, bu can güvenliği, pax romana sağlanmamalıdır;
bu can güvenliği, demokratik yollarla, demokratik usullerle sağlanmalıdır;
işte hüner burada, bunun nasıl yapılacağında.
Hürriyet
rejimi, düşmanlarından korunarak ayakta tutulabilir; ancak, vatandaşın
temel hak ve hürriyetlerinin korunacağı konusunda devlete güveni sarsılmamalıdır.
Türk
vatandaşı, laik cumhuriyet ile Müslümanlığı bağdaştırmıştır.
Türk
vatandaşının inançlarına serbestçe sahip çıktığını, ibadetlerini rahatça
ve serbestçe yaptığını herkes biliyor. Böyle bir ihtiyacı yok Türk vatandaşının;
yani, ben, Müslümanlığın gereklerini yerine getiremiyorum diye bir şikâyeti
yok. İşte buradan bütün Türkiye'ye sesleniyorum.
Neden
yok; çünkü, Türkiye laik bir ülkedir; yani, 75 bin camide beş vakit ezan
okunmaktadır. Benim vatandaşım haccına gitmektedir, zekâtını vermektedir,
ibadetini yapmaktadır, mevlidini okumaktadır ve 85 bin din adamı da halkın
hizmetindedir.
Eğer
camiye siyaset sokulmazsa, ne dinin devletten ne devletin dinden şikâyeti
yoktur. Bu, çok önemli bir şey; gerisini düşündüğünüz zaman çok önemli
bir şey.
İslamın
bütün şartlarını yerine getirmesi için, bana göre Türkiye'nin bir noksanı
yoktur.
Türkiye,
teokratik bir devlet değildir; Türkiye, laik bir devlettir.
Laiklik,
demokrasinin de, inanç ve ibadet hürriyetinin de temeli ve teminatıdır.
Yani, vatandaşın ibadetine karışanlar, inancına karışanlar varsa, Ceza
Kanununun 175 inci maddesinden itibaren birçok maddesi onlara ceza getirmiştir.
Türkiye
Cumhuriyetinin "dar-ül harp" olduğunu iddiaya cüret edenler şunu asla unutmasınlar;
dinlerin en mütekâmili ve en hoşgörülüsü olan İslam Dinini bir saadet,
barış ve sevgi dini olarak bu topraklarda gönül rahatlığıyla ve iç huzuruyla
yaşamaya devam etmemiz Cumhuriyet sayesindedir.
Anayasa
değişiklikleriyle ilgili çalışmalar yapılırken, uzun anayasacılık tarihimizden
ve çok partili demokrasimizin birikimlerinden ders alınmalıdır. Temel hak
ve hürriyetlerin anayasal güvenceye alınmasında, iktidarın anayasalar yoluyla
sınırlandırılmasında, kısaca daha iyi işleyen bir demokrasinin geliştirilmesinde
neler yapılması gerektiği ancak bu tarihî tecrübelerimizin dikkatle incelenip
sorgulanmasıyla ortaya konabilir. Bir ülkenin siyasî tarihinin o ülkenin
anayasal tarihini belirlediği açık bir gerçektir. Esasen, anayasalar bir
anlamda tarih projeleridir. Geçmişten geleceğe köprü kuran, birlikte yaşama
kurallarıdır. Bu noktada, anayasal devletin değişmez bir yapı değil, tersine
değişen koşullar altında yeniden kurulması, korunması ve yenilenmesi gereken
bir proje olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde
de, demokrasimizin ve devletimizin daha iyi işletilmesi beklentisi kamuoyuna
malolmuş, bunlara çözüm aranmaktadır.
21
inci Yüzyıla gerektiği şekilde hazırlanmamızı mümkün kılacak adımları atarken,
tarihî deneyim ve birikimlerimizi tabiî ki gözardı etmemeliyiz. Ancak,
dünün alışkanlıkları ile geleceğin icapları arasında bir denge kurulması
gerektiğini de unutmamalıyız. Burada dikkate alınması gereken bir diğer
denge de, bazı bilim adamlarımızın işaret ettiği gibi temel hak ve hürriyetler
ile kamu düzeni arasındaki dengedir. Sanıyorum ki, yönetilebilir bir devlet
bu dengenin iyi kurulup, iyi işlemesiyle mümkündür. Özgürlüklerin, hukukun
üstünlüğüne dayanan demokratik otorite ile korunabileceği unutulmamalıdır.
Demokratik otoriteyi zaafa uğratırsanız, özgürlükleri korumak mümkün değildir.
Yüce Heyetinizin bu dengelere dikkat ederek, toplumumuzun tüm kesimlerince
arzulanan yapısal değişimleri ihtiva eden bir anayasa reform projesini
ortaya çıkaracak anlamlı ve yapıcı bir tartışmayı er veya geç başlatacağına
yürekten inandığımı bir kere daha ifade etmek istiyorum.
1
-
2 - 3 - 4
- 5
(1 Ekim.1999)
  |