|
|
 |
Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel'in
TBMM'nin 21.
Dönem 2. Yasama Yılı'nı
açış konuşması...
(1
Ekim 1999)
Değerli milletvekilleri,
müteaddit vesilelerle vurguladığım gibi, uluslararası ilişkilerde her alanda
yerleşik kural ve kurumların sorgulandığı, yeni arayışların hız kazandığı
bir dönüm noktasındayız. Türkiye'nin kaybedecek vakti yoktur. Dünya ile
birlikte soluk alıp vermek, bu arayışların içinde yer almak ve bulunacak
çözümlerin parçası olmak zorundayız. Çözümlere katkıda bulunmak da zorundayız.
Bunun için de, öncelikle, siyasî, ekonomik, idarî ve adlî alanlarda gerekli
reformları bir an önce gerçekleştirmeliyiz. Bu, Türkiye'yi, parlak geleceğine
taşıma mücadelesidir. Demokratik siyasî rekabet, bu mücadelenin daha verimli
bir şekilde yapılmasını sağlayan bir bayrak yarışıdır.
Bu
yıl Berlin Duvarının yıkılışının 10 uncu yıldönümüdür. Duvarın yıkılışı,
aynı zamanda ideolojik kutuplaşmanın sonra ermesinin de sembolüdür. Bu
gelişme, 20 nci Yüzyıl boyunca siyasete damgasını vurmuş olan sağ-sol saflaşmasını
büyük ölçüde anlamsızlaştırmış ya da en azından siyasî farklılıkların kitlelere
izahını güçleştirmiştir. Siyasî düzeydeki bu değişime paralel sayılabilecek
bir zamanlamayla küreselleşme olgusu, ulus-devlete bakışı değiştirmeye
başlamış, ekonomik manada sınırların önemi azalmıştır. Değişen koşullar,
siyaseti ve siyasî örgütlenmeyi değişime zorlamaktadır. Tüm dünyada bu
yönde bir arayış vardır. Türkiye, dünya ölçeğindeki bu gelişmelerden doğal
olarak etkilenmektedir. Devletin nasıl daha iyi işletilebileceği, bir ihtiyaç
olarak, tüm siyasî partilerimizin gündeminde yer almaktadır.
Cumhurbaşkanı
olarak göreve başlandığımdan bu yana ben de, devlet reformu konusu üzerinde,
özellikle, çok durdum. Bunun, Anayasanın bana verdiği "devlet organlarının
düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme" görevinin bir gereği olduğuna inanıyorum.
Devlet, topluma ve vatandaşa hizmet için vardır. Tüm devlet organlarının
ortak amacı, halkın refahını artırmak, hürriyet, güvenlik ve mutluluğunu
temin etmektir. Öyleyse, bu hizmetin nasıl daha iyi yapılabileceği konusunda
düşünmek, herkesin görevidir. Çağın icaplarına uygun bir devlet reformu,
soyut sloganlar değil, ancak, somut öneriler zemininde gerçekleştirilebilir.
Bu önerilerin içeriğini tartışmak yarar sağlar. Tartışmaları, içerikten
ziyade kişilerle irtibatlandırmanın Türkiye'ye hiçbir yararı olmadığını
bir kere daha vurgulamak istiyorum. O zaman tartışılmıyor, tartışma bitiyor.
Bu bağlamda, Anayasa reformu, yargı reformu, idarî reform konularıyla ilgili,
daha önce gündeme getirdiğim bazı düşüncelerimi, bu kürsüden, Yüce Milletimizin,
Yüce Heyetinizin dikkatlerine tekrar sunmakta yarar görüyorum. Bunlar benim
düşüncelerimdir.
Anayasalar,
devletin temel kuruluşu ile bireylerin temel hak ve hürriyetlerini belirleyen
toplumsal sözleşmelerdir. Burada, öncelikle temel hak ve hürriyetler konusu
üzerinde durmak istiyorum. Bu bağlamda, çağdaş evrensel standartlar bellidir.
Demokrasiler camiasının mensubu olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında,
uluslararası insan hakları hukukunun gelişmesine katkıda bulunmuştur. Başta
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi olmak üzere, ilgili diğer Birleşmiş
Milletler belgelerinden Avrupa Konseyi Sözleşmesine, AGİT tarafından kabul
edilen muhtelif belgelere kadar uzanan temel insan hakları belgeleri, bu
alanda Türkiye'nin üstlendiği uluslararası taahhütlerin çerçevesini çizmektedir.
Evrensel hukuk ve çağdaş demokrasi hangi belgeleri ortaya koymuşsa, Türkiye
bu belgelerin tümüne taraftır, tümünü kabul etmiştir ve Meclisi de bunun
tümünü tasdik etmiştir. Yani, Türkiye'nin, dünyada var olup da Türkiye'de
olmayan bir şey yok. Türkiye bir arayışların içinde olamaz. Yapacağı şey,
bu evrensel belgelerde, taahhüt ettiği evrensel belgelerde işlemeyen hususlar
varsa onları işler hale getirmektir. Yani, demokratik Türkiye Cumhuriyetinin
temelini sorgulamakta hiçbir yarar yoktur. İşte, evrensel hukuk burada.
Yani,
Türkiye, İnsan Hakları Beyannamesine mi aykırı iş yapıyor, onu mu kabul
etmemiş; o uygulamadır, onun da denetim yerleri vardır, evvela bu kürsü
denetim yeri. Veya Türkiye, demokratik ülkelerle beraber kabul ettiği dokümanlardan
herhangi bir tanesine mi uymuyor; onun yeri de burasıdır. Yine de bu belgelerle
kabul ettiğimiz, uygulama yapmadığımız ne varsa, bunları bulup çıkarmak
ve bunları uygulanır hale getirmek, demokrasimizi çağdaş seviyeye getirmemiz
için yapılacak gayet somut bir olaydır.
Anayasanın
devletin kuruluşuyla ilgili bölümünü ele alırken, öncelikle, siyasî yapı
üzerinde durulmasında yararlar bulunmaktadır. İşte bu başka bir kısım.
Bana göre, temel haklar ve hürriyetler bölümünde Türkiye'nin bir eksiği
yoktur; yani, uluslararası dokümanlara bakıldığı zaman.
Anayasanın,
devletin kuruluşuyla ilgili bölümünü ele alırken işte burada mesele var;
yani, bu nasıl işleyecek. Bu noktada temel mesele, kuvvetler ayrılığına
işlerlik kazandırılmasıdır. Sistem, kuvvetler ayrılığıdır. Yasama organı,
etkili denetim gücüne kavuşturulmalıdır. Demokratik denetimin daha etkili
bir hale getirilmesi ve yasama faaliyetinin daha titiz bir incelemeye tabi
tutulabilmesi için, anayasal deneyimimiz çerçevesinde yirmi yıllık uygulaması
olan senato, yeniden ihdas edilmelidir.
Yasama
organı seçimlerinde, seçmen ile vekili arasındaki bağı güçlendirecek dar
bölge çoğunluk sistemine geçilmesi fikri üzerinde durulmalıdır; yani, bu
ülkenin vatandaşı, kendisini kimin temsil ettiğini bilmeli, bu dağılmamalı
ve vekiline bir şey intikal ettirecekse onun yanında bulunmalıdır. 69 milletvekili
bulunan İstanbul'da vatandaş kimi arayacak, kimi bulacak.
Değerli
milletvekilleri, onun içindir ki, gelin, bu dar bölgeyi düşünün; Türk demokrasisinin
selameti bakımından söylüyorum. Partilerin malî kaynakları ve siyasetin
finansmanı saydamlaştırılmalıdır. Partiler hiçbir suçlamanın altında olmamalıdır.
Yasama dokunulmazlığının kapsamı, çağdaş standartlarla uyumlu hale getirilerek
daraltılmalıdır. Bu kürsünün hürriyetine kimse dokunamaz, dokunmamalıdır;
ama, onun dışında birtakım şeyler eğer tartışılır hale gelmişse ve bu tartışmalar,
bu sıralarda oturan değerli milletvekillerini sıkıntıya sokacak duruma
gelmişse, haksız yere gelmişse, bunun çaresini, yine bu Meclis bulmalıdır.
Cumhurbaşkanı
iki turlu seçimle, halk tarafından seçilmelidir. Bana göre 7 sene Cumhurbaşkanlığı
uzundur ve Cumhurbaşkanı 5 sene için seçilmelidir. Eğer, Meclisiniz muvafık
görürse, iki defa seçilebilmelidir; ama, mutlaka halk tarafından seçilmelidir.
Bunun birtakım mahzurları vardır; ama, maksadınız, eğer demokrasiyi güçlendirmekse,
demokrasinin kurumlarına daha çok otorite kazandırmaksa, mutlaka halkın
rızasına ve yetkisine Cumhurbaşkanlığı makamını bırakmak lazımdır.
Parlamentoyu
fesih müessesesi işler hale getirilerek... "Fesih" güzel bir tabir değil;
buraya, ben, bunu böyle yazmışım ama sevdiğim bir tabir değildir. Zaten,
o yüzden, bu maddeyi kullanamıyoruz; Abdülhamit, bir defa feshetti; eğer,
bu yetki Cumhurbaşkanlarına verilirse, önüne gelen fesheder diye. Bu, doğrudan
doğruya seçimin yenilenmesi olayıdır. Zaman oluyor ki, göz gözü görmüyor
Türkiye'de; biz, bunlardan dolayı bunalımlara gittik. Zaman oluyor ki,
seçilmiş kişinin, seçimi yenilemekte sıkıntısı oluyor. Yapılacak iş nedir;
yapılacak iş, seçilmiş kişiyi bu sıkıntıdan kurtarmaktır. Yani, eğer, ülke
rahatsızlanmışsa, ülke parlamentosunu tartışır hale gelmişse, parlamentosuna
olan güveninde eksiklik olmuşsa, bunu devam ettirmenin bir yararı yok.
O, zaaf oluyor, otoritede zaaf oluyor. O zaman, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanıyla,
varsa Senato Başkanıyla danışarak, partilerle danışarak, seçimi yenileyebilir.
Demokrasinin
güçlendirilmesi bakımından bir hususu daha dikkatinize getiriyorum. Seçmenlerin
önemli konularda doğrudan görüşlerini ortaya koyabilmelerine imkân tanıyacak
şekilde, referandum müessesesine işlerlik kazandırılmalıdır. Bazen, yine,
göz gözü görmez hale geliyor; tartışıyoruz, tartışıyoruz; herkes birbirini
kötülüyor; hakem yok. Var gibi görünen hakemlerin hepsi, artık hakem olarak
tanınmıyor. O zaman nereye gitmelidir; hakkın sahibine. Ve önde duranların
hepsi vekildir, hakkın sahibi halktır. yani referandum müessesesine işlerlik
kazandırması şarttır. Olağanüstü hallerden, bunalımdan çıkış için gereken
demokratik mekanizmalar Anayasaya dahil edilmeli.
Burada,
çok önemli bir şeyi daha söylemek istiyorum, Cumhurbaşkanın, yasaları bir
kere daha görüşmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderme yetkisi
yeniden tanzim edilmelidir. 85 maddelik kanun çıkarıyorsunuz, 35 gün uğraşıyorsunuz,
bunun içerisinde belki iki veya üç hususun bir defa daha konuşulması gerekebiliyor,
memleket allak bullak oluyor bunlar tartışılırken, 35 gün, 40 gün tartışılmış
bir yasayı, çok zaruret olmadıkça Cumhurbaşkanı nasıl veto edecek, soruyorum?..
Etsin efendim. Ee, Cumhurbaşkanının işi, sistemi çıkmaza sokmak değil ki.
Eğer bu line-veto dedikleri; yani bir kanunun içerisinde bir veya iki maddeyi
veya üç maddeyi ne ise Cumhurbaşkanı veto etme yetkisine sahip olursa,
hem bu kadar çekilen emek boşa gitmez, hem de her şey işler, sonra onu
bir defa daha çabucak konuşursunuz, iki maddeyi üç maddeyi.
Bunları
ben kendim icat etmiş değilim. Bu sıkıntılarla karşı karşıya olan memleketlerin
hepsi bunlara sırtını çeviriyor değil, çare arıyor ve böylece bir sıkıntı
ortadan kalkıyor. En son Amerika Birleşik Devletlerinde böyle bir uygulamaya
gittiler.
Köklü
bir yargı reformu gerçekleştirilmelidir. Yargı bağımsızlığının güvenceleri
sağlamlaştırılmalıdır. Bu amaçla, yargı bağımsızlığıyla ilgili eleştiriler
dikkate alınarak eksiklikler giderilmelidir. Adaletin geç tecelli etmesi
Türkiye'de en önemli şikâyet konularından biridir. Bu itibarla, mahkemelerimizin,
adaletin tevziini gecikmezsizin gerçekleştirebilmeleri için gereken tedbirler
süratle alınmalıdır. Bunun bir yolu, Adalet Bakanlığımızın bütçeden aldığı
payın artırılması ise, diğeri yüksek yargı organları üzerindeki yükün azaltılmasıdır.
İtirazların ele alınacağı ara kademe denetim mahkemeleri ihdas edilebilir.
Mahkemelerin sayısının artırılması, davaların daha hızlı görülmesini sağlayacak
muhahkeme usulüne geçilmesi gibi hususları kapsayacak değişikliklerle daha
iyi işleyen yeni bir adlî yapılanmaya gidilmelidir.
Eğer
bir ülkede devlet -devleti topyekûn alıyorum- ceza veremeyen devlet durumunda
ise, o ülkenin kanunlarını icra etmekte çok büyük güçlüğünüz olacaktır.
Şunu demek istiyorum: Mahkemelere intikal eden hususların neticeye bağlanması
yıllar alıyorsa, bu esnada yeni af kanunları çıkıyorsa ve bu esnada hapishanelerden
adamlar kaçıp gidiyorsa, o ülkede kanun hakimiyetini sağlamak mümkün değildir.
Ceza yoktur, ibreti müessire yoktur, ıslah olma yoktur. Bence, sanıyorum
ki, Türkiye'nin en önemli meselelerinden birisi, yargıyı işler hale getirmektir;
işler hale getirmekten kastım şu, yargı dağıtımını çabuklaştırmaktır. Tabiî
ki, burada çok hassas olan bir nokta, haksızlıklar olmamalıdır. Zaten uzadığı
zaman haksızlıklar kalkıyor mu orta yerden; uzadığı zaman, işte böyle haksızlıklar
çıkıyor.
Devlet
yönetimini menfaat, nema dağıtan bir yer olmaktan çıkarmak lazımdır. Bunu
sağlamanın yolu, devletin ekonomik ve ticarî faaliyetlerin içinden tümüyle
çıkmasından geçmektedir. Falanca adam kredi alacakmış; niye devlete gelmeli
o?! Alacaksa, verecek olan adam düşünsün, taşınsın, parasını geri alabilecekse
versin; ama, banka devletin ise veya bir yerde devletin nüfuzu lazım ise,
o zaman siyaseti bundan arındıramazsınız. Bunlar şahsî kusurlar değildir,
sistemin kusurlarıdır ve kim devlet yönetiminde görev alsa, bunlarla karşı
karşıya kalır. Bunun kestirmesi var; gelin, paraya pula müteallik şeyleri,
menfaata müteallik şeyleri, ticarete, sanayiye müteallik şeylerin tümünden
devleti sıyıralım. Bunlar, vaktiyle lazımdı; ama, Türkiye, bugün, o seviyelerin
üstüne çıkmıştır.
Ve
nihayet, yine, reformlara devam ediyorum. Bunu çok önemsediğimi ifade edeyim.
65 milyonluk Türkiye, Ankara'dan idare edilemez; idare ediliyor mu; edilemiyor
işte; yani, 65 milyonluk Türkiye'nin bütün idaresini buraya topladık, bunun
da
altından kalkamıyoruz ve halk, akın akın geliyor, gelecek tabiî. Halk gelmezse,
daha da kötü. Geliyor, o kapıya geliyor, bu kapıya geliyor, bu kapıya geliyor.
Yüzde 90'ının hiç buraya gelmemesi lazım. Taa, uzak yerlerden kalkıp geliyor.
İşte, orada hal olacak şeyleri oraya aktarmak lazım.
Değerli
milletvekilleri, onun içindir ki, bu yerel yönetimler reform kanunu tasarısını,
bir an evvel yasalaştırın; ama, işleyecek şekilde yasalaştırın; yani, içeriği
olsun, sadece, yaftası olmasın; mutlaka bir fayda sağlasın. Ve bence, bu,
hükümetin veya muhalefetin işi değildir; bu, Türkiye'nin işidir.
Devlet
reformu konusunda, uluslararası platformda da çalışmalar var; her ülkede
var. Ben, size, burada, bir misal vereceğim. Amerika Birleşik Devletleri,
ocağın 14' ünde, Başkan Yardımcısı Al Gore'un başkanlığında bir toplantı
yaptı, 40 devlet buraya iştirak etti. Bu toplantının sonunda -bunun adı
"Devletin Yeniden İnşası İçin Küresel Forum- şu neticeyi çıkardılar: "21
inci Yüzyılda bir ülkenin güçlü iktisadî avantajlara sahip olabilmesinin
yolu, etkili, işleyen ve halkının desteğine sahip, demokratik bir devlet
yaratmaktan geçmektedir. Etkisiz, yavaş hareket eden, aşırı merkeziyetçi
bir devlet yapısı, 21 inci Yüzyılın yüksek hızlı ve yüksek teknoloji kullanan
ekonomisinde, özellikle özel sektörün dinamizmi önünde en temel engel olacaktır.
Dolayısıyla, önümüzdeki yüzyılda refaha ulaşılması, vatandaşların ve piyasaların
isteklerine cevap verebilecek esnek ve etkili, kararları vatandaşa en yakın
düzeyde alabilen bir devlet yapısı geliştirilmesine bağlıdır. Kısaca devlet,
yeni çağın icaplarına uygun olarak yeniden inşa edilmelidir." Devleti kötüleyerek
bir yere varamayız. Her kimin ne fikri varsa, gelsin devletin yeniden inşasına
katkıda bulunsun. İşte meydan.
Eğitim
ve sağlık alanlarında köklü reformlar geliştirilmelidir. Eğitim, sağlık
ve çevre 21 inci Asrın en önemli meseleleri olacaktır.
Bir
hususu daha burada kaydetmek istiyorum. Devleti daha iyi işletmek, vatandaşın
demokratik dikkat ve uyanıklığıyla mümkündür. Devlet de vatandaşının somut
ve yapıcı eleştirilerine açık olmalıdır. Sivil toplumla devlet arasındaki
ilişkileri tanzim edecek temel çerçeve, özgürlükler ile sorumluluklar arasındaki
dengedir. Çağdaş devletin vatandaşı, demokratik vatandaşlık bilincine sahip
olan bireydir. Unutulmaması gerekir ki, demokrasiyi güçlü kılan da, yaşatan
da esas itibariyle budur.
Kurtuluş
Savaşının ateş çemberinden geçen Türk halkı, alınyazısını kendi iradesiyle
belirleme hakkını elde etmiştir; Allah'ın yazdığı başka; yani, kendi iradesiyle.
İmparatorluktan ulus-devlete, tebadan vatandaşa geçilmesiyle, Türk Milleti,
eşit vatandaşlardan oluşan bir topluluk halini almıştır. Bu, kökten bir
değişiklik, bir devrimdir. Artık devletin sahibi, efendisi, hanedan veya
halife değil, millettir. Egemenlik hakkını Tanrı'dan alan ve yalnız Tanrı
önünde sorumlu olan padişahlık, bir daha geri gelmemek üzere gitmiştir.
Hiç kimsenin, başka türlü düşünmesine gerek yoktur. "Millî iradeyi hakim
kılmak" ilkesi, bir devrimi ifade etmekte idi 1919'da; 29 Ekim 1923'te,
bu ilke mantıkî sonucuna erişmiş, Türkiye, bir cumhuriyet olarak tarih
sahnesine çıkmıştır. Cumhuriyet "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir"
sözünde ifadesini bulur. Bu ilkeyle, Osmanlı siyasî sistemi, kökünden ortadan
kalkmıştır. Atatürk, bunu, kesin biçimde ifade eder: "Yeni Türkiye'nin
eski Türkiye'yle hiçbir alakası yoktur. Osmanlı hükümeti tarihe geçmiştir.
Şimdi, yeni bir Türkiye doğmuştur" diyor Atatürk "Nutuk"un 437 nci sayfasında.
"Devletin
dini Dîn-i İslâm'dır" diyen Osmanlı toplum düzeni, laik Türkiye Cumhuriyetinin
toplum düzeniyle taban tabana zıttır. Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı devlet
sistemi arasında bağ kurulamaz. Bu noktada, Osmanlı, tamamiyle ve kesinlikle
son bulmuştur. Ancak, kültürel bakımdan Osmanlı döneminden devraldığımız
zengin bir miras vardır. Bu miras, bugün de etkilerini sürdürmektedir.
Bu da son derece doğaldır.
Milletimizin,
tarih içindeki yürüyüşünün önemli bir durağı olan ve evrensel tarihe damgasını
vurmuş olan Osmanlı kültür ve medeniyetiyle haklı bir gurur duyuyoruz.
Cumhuriyet, tarih şuuru içinde, Osmanlı mirasına sahiptir.
Rus
ordularının, Kuzey Karadeniz, Balkanlar ve Kafkaslar'a her girişinde, 1783'ten
beri, birbiri ardına gelen göçlerle, Anadolu, bugün, imparatorluğun etnik
ve kültürel bir minyatürü haline gelmiştir. Osmanlı kültürünü benimsemiş,
anadili Türkçe olmayan yüzbinlerce Arnavut, Boşnak, Pomak, Giritli, Karadağlı,
Çerkez, Abaza, Çeçen, Gürcü, bu yurda gelip yerleşmişlerdir. Onları, buraya
"Anavatan'a koşturan şey, ortak tarih, yaşam tarzı, kültürdür. Anadolu
Türkü onları kendisinden saymış, kucak açmış, onlar da kendilerini, Anadolu
Türkü'nden saymışlardır. Tarih ve kültürün, etnik menşeden çok daha güçlü
bir sosyal vakıa olduğunu, daha iyi hangi örnek gösterebilir. Onlar, canı
gönülden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuşlar, modern Türkiye'nin oluşması
ve yükselmesinde hayatî hizmetlerde bulunmuşlardır. Anadolu, onlar için
gerçek bir anavatandır.
Bu
etnik çeşitliliği bir zenginlik olarak kabul eden Cumhuriyet felsefesinin
ürünü olan anayasalarımız, herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir Türk vatandaşlığı,
her inancı aynı düzeyde saygın gören son derece hoşgörülü bir din serbestliği,
inanç ve ibadet hürriyeti getirmiştir. Huzur içinde ortak nimetlerini paylaştığımız
bu güzel yurdu, bu sağlıklı cumhuriyet rejimini korumak herkesin yararınadır.
Bu gerçeği hiçbir zaman unutmayalım.
1
-
2
- 3 - 4 - 5
(1 Ekim.1999)
  |