Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV 
 BELGELER 
Demirel'in Konuşması 
1. BÖLÜM
2. BÖLÜM
3. BÖLÜM
4. BÖLÜM
5. BÖLÜM

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 
TBMM'nin 21. Dönem 2. Yasama Yılı'nı 
açış konuşması...
(1 Ekim 1999)


Değerli milletvekilleri, buraya kadar yaptığım konuşmada, 20 nci Asrın içinde en mühim hadise olarak Türkiye Cumhuriyetini asrın içinden çıkardım. Şimdi, 2000'li yıllara girerken, acaba Türkiye Cumhuriyeti ne vaziyette, ona da bir bakmamızda yarar var.

Cumhuriyetin kazanımlarının, milletimizin 20 nci Yüzyıldaki bu büyük başarısının içeride ve dışarıda daha iyi bilinmesi, öncelikli meselelerimizden biridir. Cumhuriyetle birlikte 20 nci Yüzyılın en başarılı sosyal ve siyasî değişim başarısını hayata geçirmemize rağmen, 21 inci Yüzyıla girerken Türkiye'nin bir imaj sorunu vardır. Bu imaj sorununun ortaya çıkmasında yurt dışındaki bize hasım çevrelerin kuşkusuz payı vardır. Tabiî ki, meseleyi sadece bu çerçevede görmek bizi çözüme götürmez. Bir kere daha vurgulamak istiyorum ki, "laf sahibinden çoğalır." Türk insanı ülkesinin imajından memnun hale geldiğinde, imaj sorunumuz büyük ölçüde aşılmış olacaktır.

Eğer biz diyorsak ki, bizden ne köy olur ne kasaba; hakikaten, bizden ne köy olur ne kasaba. Evvela, başkaları bize, sizden her şey olur demeden önce, biz kendimiz dememiz lazım.

İmaj sorunu... Bunun üzerinde çok duruyorum ve yıllardır duruyorum. Dışarıdan bakanlar -hasta adam gitti; hasta adam kimdi; Osmanlıydı- bir taraftan, bakıyorlar, bunlar da mı hasta acaba diye, bizim söylemlerimize; bir taraftan da, bizim meydana getirdiğimiz neticeye bakıyorlar. "Bir gariplik var bu işte; bunlar hasta falan değil" diyor; ama, biz, kendimiz "hastayız" diyoruz. Olmaz... Olmaz... Hiçbir yararı yoktur. Kızdığımız, öfkelendiğimiz zaman kendi kendimizi vurmanın bir manası yok. 

İmaj sorunu, daha çok insan hakları alanında ülkemize yöneltilen eleştirilerle irtibatlı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, dikkatle değerlendirilmesi gereken husus şudur: Ülkemize karşı yöneltilen eleştirilerin birçoğu haksız ve temelsizdir. Adam buralara geliyor. "Allah Allah, sizin şehirlerinizin sokaklarında savaş oluyor" diye bana soruyor. Ondan sonra, geliyor; 4 milyon nüfuslu Ankara'da, gecenin yarısında, istediği her yere gidiyor; herkes gidiyor, çoluk çocuğu, kadını, kızıyla; ona da şaşırıyor, hangisi doğru gibi... Nereye istersen git. 

Kolaylıkla düzeltilebilecek bazı eksikliklerimiz nedeniyle dış tanıtıma yönelik çabalarımızın etkisiz kalması önlenmelidir. Türkiye'nin imajı açısından önem ve öncelik taşımaktadır. Bu adımlar atılırken, ülkenin idare edilebilirliğinin ve üniter devlet yapımızın hiçbir şekilde zedelenmemesi, tabiî ki, hayatî bir konu olarak önemle göz önünde bulundurulacaktır. Bir toplumsal seferberlik yapmamız lazımdır. Turizmi mi artırmak istiyoruz; buna bağlı. Bakın, Polonya'ya 5 milyar dolar yabancı sermaye geliyor; biz, 800 milyon ancak zor bela alıyoruz ve niye; işte, o sebepten dolayı. Yani, mutlaka, kendi kendimizi, hak etmediğimiz birtakım töhmetlerin altında tutup, imajımızı yaralamamızın manası yok. Biz, öyle başkalarının söylediği gibi, kötü falan değiliz; hiç haketmeyiz bunları...

Türkiye, varlarını ve gerçek potansiyelini dünyaya daha iyi anlatmalıdır. Bir bakalım Türkiye'ye, bu Türkiye ne; buradan, bu Yüce Meclisin kürsüsünden bakalım. Benim söylediklerimde bir hilaf varsa, birisi gelsin "bunlar doğru değil" desin. Benim söylediklerim siyaset değil, siyaset üstüdür.

Çağdaş hukuka dayalı bir devlet kuruluşu olduğu kadar, aynı zamanda, halk için bir yaşam tarzı olan cumhuriyet sayesinde, Türk kadını, erkeğiyle eşit hale gelmiş, toplumsal ve kamusal hayatta hakettiği yeri almıştır. Demokratik cumhuriyetin Türk kadınına toplum içinde verdiği rol sayesinde ulusal gücümüz en az iki misline çıkmıştır.

Cumhuriyet, eşitlik, özgürlük ve uygarlıktır; insanlık onurunu her şeyin üstünde tutmaktır. Cumhuriyet, cehalete, yoksulluğa, fukaralığa, çaresizliğe karşı verilen mücadelenin adıdır. Cumhuriyetin temelindeki iddia, vatandaşlarını, çağdaş bir devletin vatandaşı yapmaktır. 

Türkiye, cumhuriyet tarihi boyunca hızlı bir kalkınma gerçekleştirmiştir ve 76 yılda, tarım öncesi bir toplumdan, sanayileşmiş demokratik bir kent toplumu haline gelmeyi başarmıştır. Pek de öyle değil falan demesin kimse. 1923'ten 1999'a kadar geçen 76 sene zarfında, bu ülke, ortalama yüzde 5 kalkınma hızını sağlamıştır ve 1923'ten 1999'a, bu ülkenin nüfusu 13 milyondan 65 milyona gelmiştir; 6 defa artmıştır. Gene, 1923'te 50 dolar civarında bulunan adam başına geliri, 1999'da 6 000 dolara gelmiştir nüfusunun 6 defa artmasına rağmen. Bakın 1923'e, neyiniz var... 

Cumhuriyetin, çağdaş eğitim en önemli başarılarından biridir. Bugün, kurulduğu gündeki tüm nüfusu kadar çocuğu bulunan milletimiz, cumhuriyet sayesinde ülkenin her köşesinde okula gidebilmektedir. 1923'te tek bir üniversitesi olan Türkiye'nin, bugün, ülkenin her köşesine yayılmış 72 üniversitesi, 1,5 milyon üniversite öğrencisi vardır. Üniversite profesörlerinin de yüzde 25'i kadındır. Bu, Avrupa'daki en yüksek orandır ve Türk kadınının gurur tablosudur.

Cumhuriyet sayesinde nüfus artış oranı, yüzde 3,5'lardan yüzde 1,5'lara inmiştir. Çocuk ölüm oranı dünya standartlarına yaklaştırılmış; yani, -bugün, hâlâ 42-43'teyiz, ama- 250'lerden oraya inmiştir. Dünya standartlarına inmek için hâlâ yüzde 6'ları yakalamamız lazım.

Türk ekonomisi cumhuriyetle birlikte modern yapılara kavuşmuş; bugün, dünyayla rekabet eder hale gelmiştir. İşte burada; yüzde 75'i köylü ve çiftçi olan bir Türkiye'den, dünyanın 135 ülkesine sanayi ürünü satan bir Türkiye'ye gelmişizdir ve nihayet Türkiye, 188 ülkede, Dünya Bankası raporlarına göre, 16 ncı büyük ekonomiye sahiptir; 400 milyar dolar -eğer, Çin'i alırsanız, Çin, bunun aşağı yukarı 2-2,5 misli; ama, nüfusu 1 milyar- adam başına gayri safi millî hâsıla ve parite bakımından 6 712 dolar. Son olarak G-7 grubu ülkeleri Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları 25 Eylül 1999 tarihinde Washington'da toplandılar ve G-20 kuruldu; yani, G-7'ye 13 tane daha memleket eklediler. Onlardan 2 tanesi kurum; bunlardan birisi de Türkiye'dir; yani, Türkiye, iğneden ipliğe her şeyi satın alan Türkiye. Hiç bir şeyi olmayan Türkiye, yetmişbeş sene zarfında bakın hangi memleketlerin arasına girdi: Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada -hemen şunu söyleyeyim ki, Türkiye'nin ticaretinin yüzde 70'i Avrupa Birliği ülkeleriyle ve Türkiye, bu Avrupa Birliği ülkelerine dün aldığı sanayi ürünlerinin hepsini satıyor- Brezilya, Arjantin, Çin, Hindistan, Meksika, Rusya, Güney Afrika, Güney Kore. Türkiye, işte, bu 20 ülkenin içinde. 

2000'li yıllara girerken, her alanda büyümüş, gelişmiş, uygarlığı yakalamış bir Türkiye var. Bir tarım toplumu olan ve bütün ihtiyaçlarını dışarıdan satın alan, 13 milyon nüfuslu bir Türkiye'den -tekrar tekrar söylüyorum, biraz evvel dedim ki, kendimizi kötüleyerek bir yere varamayız; kendimizi nasıl iyileyeceğiz, iyilememiz için sebep nedir; işte, onun için bunları söylüyorum- ihracatının yüzde 90'ı sanayi ürünü olan bir Türkiye'ye gelinmiştir. Türkiye, uçağını, denizaltısını, otomobilini, kamyonunu, otobüsünü, elektronik cihazlarını, her çeşit gemiyi, telefonunu yapmakta ve ihraç etmektedir. 22 memlekete Türkiye'de yapılan telefon ihraç ediliyor. 

Bu sanayileşmiş bir Türkiye'dir; ihracatının yüzde 70'i -biraz evvel söylediğim gibi- kalkınmış pazarlaradır; düz cam üretiminde dünyada 2 ncidir, seramikte Avrupa'da 3 üncü, dünyada 6 ncıdır, çimentoda Avrupa'da 2 ncidir, demir-çelikte dünyada 14 üncü, Avrupa'da 7 ncidir, inşaatta dünyada ilk 10 içerisindedir. 1923'teki nüfusu kadar çocuğa okul ve öğretmen vermektedir. Bu sene Almanya, Fransa ve İngiltere'de ilkokula kayıt olan çocukların yekûnu kadar benim ülkemde çocuklarım okula kayıt oldu. 

2,5 milyon ton tahıl üreten Türkiye, 30 000 000 ton tahıl üretir hale gelmiştir.

77 000 000 kilovat/saat elektrikten 115 milyar kilovat/saat elektriğe gelmiştir. Ee, tabiî, yetmişbeş sene... Savaş yılları girmiş, yanmış yıkılmış bir memleket. Onun ilk yirmi senesinde birçok sıkıntısı vardı Türkiye'nin; ama, 1950'de 1 milyar kilovat/saatten aşağı olan elektriği, bugün, 114 milyar kilovat/saat.

1940'ta 1 066 traktörü var Türkiye'nin ve 1950'de 3 000 traktörü var, 1965'te 54 000 traktörü var -benim devraldığım Türkiye oydu- bugün, 1 000 000 traktörü var.

1950'de 58 000 telefonu olan Türkiye'nin, bugün, 17 000 000 telefonu var.

Cumhuriyetin başında 307 öğretim üyesi, 2 914 öğrencili bir darülfünun... Yılda 188 000 mezun veren, 60 000 öğretim üyeli, 1,5 milyon öğrencili, 72 üniversiteye sahip Türkiye. İstanbul Üniversitesi bu sene 8 500 mezun verdi; bir tek üniversite ve o gençlerin sevincini görmek lazımdı. O, Türkiye Cumhuriyetinin başarısıydı. Ve nihayet, 307 öğretim üyesi, 2 000 öğrenci... Cumhuriyetin başında kaç tane üniversite bitirmiş adamımız var; bir bakın, bir avuç. 188 000 öğrenci mezun olmuştur bu sene. Bu da azdır; bunu da söyleyeyim de.

1 000 doktorlu Türkiye 20'li yıllar, 77 000 doktorlu sağlık hizmetine gelinmiş. Aksayan işimiz yok mu; var. Yüce Meclisten rica ediyorum; bu 38 000 kişilik sağlık personelinin kadrolarını verin. Hastane... İşte burada hastane. hastanenin üç katı çalışmıyor; çünkü, doktor var, ameliyathane var herşey var; fakat, yardımcı personel yok. Yani, tasarrufu başka yerden yapın. 

40 000 köyünün -bu rakamı hep böyle kullandık da onun için, aslında 35 000 köy, 75 000 mezra olarak kullanmak belki daha iyi; ama, ben gene böyle mukayese için söylüyorum- hiçbirisine ulaşılamayan Türkiye'nin, 319 000 kilometre -ki, bunun içerisinde epeycesi asfalt- köy yoluyla ulaşamadığı köyü yok, mezrası da yok. 

40 000 köyünün hiçbirisinde elektrik olmayan Türkiye'nin, bugün, elektriği olmayan mezrası dahi yoktur. 

Okul, öğretmen, televizyon, ülkenin her köşesine gitmiştir. 

Türkiye'nin sulanabilir topraklarının yarısı sulanmaktadır. 

1950'de 3 barajı olan Türkiye'nin, 1998'de 198 barajı ve 1 000 göleti var. 

Ve nihayet, 1923'te adam başına 50 dolar millî gelir, 1998'de 6 000 küsur dolardır.

Çokpartili demokrasiyi benimsemiş ve 1946'dan 1999'a kadar 14 genel seçim yapılmıştır. İnilmiştir, çıkılmıştır; ama, baş, suyun üstünde durmuştur. 

Hür seçim, hür parlamento, hür basın, hür yargı, hür üniversite, hür sendika, hür inanç, hür vicdan, hür zihin, hür meydan, hür sokak, hür sivil örgütler. Bunların hangisi Türkiye'de yok; hepsi, Türkiye'de var. 

İşte Türkiye bu!

Yolsuz, okulsuz, susuz, ışıksız, hekimsiz, ilaçsız, traktörsüz, kamyonsuz, telefonsuz, fabrikasız, velhasıl hiçbir şeyi olmayan 13 000 000 nüfuslu Türkiye'den; 15 000 000 çocuğunu okutan, her köşesine gidilebilen, insanları da toprakları da suya kavuşmuş, her köşesi aydınlık, her köşesinde telefonu, televizyonu mevcut, 1 000 000 traktörü, 10 binlerce fabrikası olan dünya devleti Türkiye! Bu, küçültülmemelidir. ve aslında bu başarı, bir milletin başarısıdır ve bu zamanlar içerisinde gelip geçmiş, bu millete hizmet etmiş hepinizin başarısıdır. Bunun içerisinde hepiniz varsınız. Onun için, meydana getirdiğimiz bu Türkiye'yi, birtakım karamsarlıklara teslim etmeyelim. Bunu görmezlikten gelmek, örtmek, küçümsemek, bence inkârcılık olur. 

Şimdi, Türkiye bir defa daha büyümeye hazırlanıyor. Önümüzdeki on sene içerisinde elimize geçen imkânları çok iyi kullanacağız. Bu büyümenin içerisinde yeniden enfrastrüktürümüzü büyüteceğiz. 60 000 kilometre asfalt yolu olan Türkiye'nin, 1 500 kilometre otoyolu olan Türkiye'nin, yeni otoyollara, yeni geniş yollar, bölünmüş yollara ihtiyacı var. Trafik kazaları yılda 5 000 - 6 000 vatandaşımızın canını alıyor. Biz, Türkiye'nin altyapısını çok güzel yaptık, bugün dardır; yapıldığı zaman, geniş olduğundan şikâyetler vardı. Bunu, bir defa daha, önümüzdeki on seneye cevap verecek şekilde yapacağız.

Türkiye'ye elektrik lazım. 114 milyar kilovat/saat elektrik yetmiyor. 2020 yılında, Türkiye'nin 528 milyar kilovat/saat elektriğe ihtiyacı var; 30 milyar birinci bölümde, 100 milyar civarında da ikinci bölümde, dolar olarak yatırım yapmamız lazım ve yeni otoyollar Türkiye'nin her tarafını kaplamalı. Yeni sanayi, yeni turizm, yeni birçok şey_ 

Ne yapacaksınız böyle; yani, bunlarla ne yapmak istiyorsunuz diye bana sorarsanız; önümüzdeki yirmi sene zarfında, Türkiye'yi, dünyanın ilk 10 ülkesi arasına sokmak istiyoruz. Kendiliğinden olmaz; yapılacak işler bunlardır ve bunlar doğrudur ve bana göre, bunları yapmak için Türkiye'nin imkânları da vardır. İşte, 20 nci Yüzyılın içinden çıkardığımız, çağdaş, modern, birçok problemleri olmasına rağmen kalkınmış, sanayileşmiş ve dünyayla entegre olmaya hazır Türkiye... 

Türkiye'nin dünyayla münasebetlerinden bahsetmek istiyorum ve dünyayla münasebetlerine geldiğim zaman görülecektir ki -size takdim ettiğim küçük kitapçıkta bunu çok iyi yazdım, bunların hepsi benim, yani, burada söylemesem, okumasam bile, benim sözlerimdir, onlardan ben sorumluyum- sanıyorum, Türkiye'nin dünyayla olan münasebetleri, bir dünya devletinin münasebetleridir. 

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, bir yeni coğrafya meydana gelmiştir. Daha birçok ülke, bu coğrafyanın farkında değildir; bu, Avrasya coğrafyasıdır. Burada, Türkçe konuşan 5 yeni cumhuriyet çıkmıştır orta yere. Biz, bir taraftan Avrupa Birliğine üye olmaya çalışırken, öbür taraftan, Kafkasya'da ve Orta Asya'da yeniden kurulan bu cumhuriyetlerle fevkalade iyi münasebetler kurmuşuzdur, bu kardeş ülkelerle münasebetlerimizi geliştirmişizdir. 16 000 Orta Asyalı genç Türkiye'ye gelmiş, Türkiye'nin üniversitelerinde eğitim görmüş ve bugün, herhangi bir tanesi, Anadolu Türkçesini, bizim Anadolu'daki çocuklarımız gibi konuşmaktadır, bizim çocuklarımızdır onlar da ve gerçekten, yüz sene kopmuş olan köprü yeniden kurulmaktadır. Orta Asya'da yapılmış bulunan işlerin yüzde 80'nini Türk işadamları ve Türk müteahhitleri yapmışlardır. her gittiğiniz yerdeki otel, Türk müteahhitleri tarafından yapılmıştır ve oralara giden başka yabancılar, Türkiye'yi oralarda görüp imreniyorlar; bana kaç tanesi söyledi. Alma Ata'daki Ankara Oteli, Astrahan'daki otel, Aşkabat'taki oteller, Kırgızistan'daki otel, Bakü'deki oteller, hepsini Türkler yapmıştır; çünkü, bizim o insanlara manevî borcumuz vardır. Bu, çok önemli bir olaydır. Türkiye'nin Avrasya'yla olan münasebetlerinin çok sıcak ve çok kardeşane bir durumu vardır, bu durum devam etmelidir. 

Türkiye, bir gün, Avrupa Birliğinin parçası olacak, üyesi olacak. Bugünden yarına birtakım sıkıntılarımız vardır, bu sıkıntıların içerisinde, tabiî ki, bizim birtakım şeylerimizi beğenmiyorlar. Aslında, müzakereye oturdukları birçok ülkenin -ki, o ülkelerin hepsiyle biz dostuz- Avrupa Birliğine alınması lazım. Kıbrıs müstesna; çünkü, onun başka tarafları var. Ama, o ülkelerden biz elli sene ilerideyiz, hepsinden elli sene ilerideyiz. Onlar alınsın; ama, Türkiye'nin dışlanması diyemiyorum; çünkü, Türkiye'yi dışlanmış da saymıyorum, Türkiye, dışlanamaz; eğer, önünde sonunda... Zaten, bugün, Türkiye, Gümrük Birliğinin bir üyesi olarak Avrupanın içindedir. Üç senedir, Türkiye'nin ürettiği her mal Avrupanın ürettiği malla rekabet ediyor. Ondan sonraki kısmı, bence, kendimizi Avrupa standartlarına idarede, hukukta ve herşeyde uydurmamız lazım, kendi şartlarımız içinde. Bunu yaparken, kesinlikle üniter devletten, Türkiye birliğinden bütünlüğünden ve Türkiye'deki huzurdan sükûndan ödün veremeyiz. 

Türkiye, kendi etrafında çok önemli çemberler meydana getiriyor ve 135 ülkeyle -daha evvel de söyledim- 40-50 ülkeyle çok yakın münasebetlerimiz var. 

Üç beş cümleyle Kıbrıs meselesinden bahsedeceğim. 

Kıbrıs, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Sayın Denktaş tarafından anlatılmış, konuşulmuş ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu husustaki direktifi, bütün partilerin iştirakiyle ortaya konulmuştur; bunda herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. 

Birleşik Amerika Devletleri ile bizim fevkalede iyi münasebetlerimiz var, bu münasebetlerin daha da geliştirilmesi istikametindeyiz. Sayın Başbakan Ecevit'in Birleşik Amerika Devletlerine yapmış olduğu gezi başarıdır ve uzunca zamandır birbiriyle dost olan bu iki ülke -burada büyük bir Türkiye, orada büyük Amerika- münasebetlerini daha da geliştirmeye bu gezi yardımcı olacaktır.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının -asrın- son toplantısı bu sene İstanbul'da yapılacaktır, Türkiye olarak ona hazırlanmaktayız ve bu toplantının çok başarılı bir şekilde geçeceğini umuyorum; toplantıya birçok devlet, 54 ülke katılacaktır.

Türkiye'nin güncel sorunları var. Bu güncel sorunların başında içbarışın, huzurun, sükûnun korunması gelmektedir; bu, devletin en önemli işidir, her devletin en önemli işidir. Bunun üzerinde biraz durdum. Terör, 15 senedir sürüyor; 40 000 kişinin ölümüne sebep olmuştur. Bu mücadeleyi yürüten, başta silahlı kuvvetlerimiz olmak üzere, bütün güvenlik mensuplarımıza, yöneticilerimize, herkese, onlara yardımcı olan halkımıza, huzurunuzda, minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Türk Halkı, doğulusu-batılısı, kuzeylisi-güneylisiyle, 15 senedir cereyan eden bu terör olayında çok büyük fedakârlıklar yapmış ve 5 000 gencimiz şehit olmuştur, 5 000 vatandaşımız da şehit olmuştur ve 30 000'e yakın terörist -ki onlar da bizim vatandaşlarımız, bizim çocuklarımızdır- ölmüştür. 

Gayet tabiî ki, bu hadiseyi başlatanlar Türkiye Cumhuriyeti Devletini mağlup etmenin mümkün olmadığını bilmiyorlar mıydı; biliyorlardı. Neydi maksat? Maksat, doğu ve güneydoğudaki vatandaşlarımızla -ki onlar cumhuriyetin gerçek sahipleridir ve Kurtuluş Savaşının kahraman savaşçılarıdır- ülkenin diğer yerlerindeki halkın arasını açmaktır. Doğu ve güneydoğu halkı, oradaki kardeşlerimiz bu oyuna gelmediler; onlar devletin yanında oldular. İşte Türkiye Cumhuriyet Devletinin, Atatürk'ün kurduğu, koyduğu formül üzerinde dil, din, ırk, inanç farkı gözetilmeksizin herkesi eşit sayan politikasının, insanları birbirine ne kadar bağlayıcı olduğu bu vesileyle bir defa daha görülmüştür. 

Buradan yine bir çağrı yapıyorum: Hâlâ yanlış yola sevk edilmiş bulunan ve terörün içine itilmiş bulunan bu insanlara, Meclisimizin daha önce çıkarmış olduğu Pişmanlık Kanununu da dikkate alarak, gelin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin adaletine teslim olun diyorum.

Ülkemizde fandamantalist veya kökten dinci cereyanlardan şikayetler var. Aslında Türkiye'de din ile devlet ayrılmıştır. Eğer buna riayet edilirse, hiç kimsenin şikayeti olmaz. Okula, camiye ve kışlaya siyaset sokulmadığı sürece, Türkiye ana çerçevesini korur ve kimse kimseyi de rahatsız etmez; ama, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çerçevesi, demokrat, laik, hukuk devletidir. Eğer laikliğe karşı bir hareket olacaksa veya bir tavır varsa; onu, devleti tehdit eden cereyan sayarız, devlet olarak öyle sayarız ve cumhuriyetin kurulduğundan beri, daha eski zamanlardan beri zaman zaman din işleri ile devlet işlerinin birbirine karıştırılması istenmiştir, buna irtica denmiştir; bugün de bu çeşit eğilimler vardır ve tabiî ki, bu eğilimlere karşı da devlet fevkalade hassastır ve aynen devlete yönelmiş diğer tehditler gibi bunların da herhangi bir mesafe alamayacağı kesindir.

Organize suçlar, uyuşturucu; bunların hepsinin tedbirleri alınmaktadır, üzerinde gayet iyi bir şekilde duruluyor. Cezaevleri, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çok önemli sorunlarından biridir. Bu hususta Hükümetin Meclisimizden yeni birtakım tedbirler istemesi gerekecektir ve bu cezaevleri sorununu kökünden halletmek için alınacak tedbirlere Meclisimizin mutlaka destek olacağından eminim.

Trafik kazalarını söyledim, 7 ayda 2 584 kişi ölmüştür maalesef. Orman yangınları, afetler; bunlar ülkemizin önemli sorunlarıdır. Bunların yanında, bir hususun üzerinde durmadan geçmeyeceğim, hayat pahalılığı. Hayat pahalılığı Türkiye'de büyük kitlelerin önemli meselesidir. Hayat pahalılığının sebebi bir tane değil, birkaç tane. Hayat pahalılığını çekilmez hale getiren enflasyondur. Türkiye enflasyonla çok beraber yaşadı. Türkiye bu enflasyon belasından kurtulmalıdır. 

Bakınız, Türkiye, zaten gelir dağılımı iyi olmayan bir ülkedir. Nüfusun yüzde 3 gibi artmasından doğan çok önemli işsiz olayı vardır. Yüzde 40'ının hâlâ köylü olmasından doğan gelir dağılımındaki... Eğer sanayide, hizmetlerde çalışan kişi 7 alıyorsa, köyde çalışan kişi 1 alıyor; yani, yüzde 40'ı köylü olan, tarımda olan Türkiye'nin gayri safî millî hâsıladan aldığı sadece yüzde 15'tir, 30 milyon insan fukaralığın içerisindedir. Buna bir de enflasyonu ekle, gelir dağılımındaki bozukluğu ekle... İşte, bunlar, çok sıkıntı verici olaylardır. Bence, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, bu olaylar üzerine, enflasyon üzerine, gelir dağılımı üzerine çok eğilmesi lazım. 

Burada kamu maliyesini hepiniz biliyorsunuz -her bütçe geldiği zaman konuşuluyor, ondan sonra da konuşuluyor- kamu maliyesini sağlıklı hale getiremedikçe bu enflasyondan kurtulamayız. Kamu maliyesinin nesi varmış; topladığımız vergiler, faizlere ancak yetiyor. Türkiye, bu faiz meselesini halletmelidir. Aslında, Türkiye'nin borcu çok değil; fakat, borç kısa vadeli; böyle, yüzde 80-90 faizlerle giderek, yüzde 20-25 döviz faizleriyle sanayileşmeyi falan sürdüremeyiz. Bunun üzerinde hükümet çok hassasiyetle duruyor, çok güzel tedbirler alındı. Bu enflasyon yüzde 50'lere kadar indirildi; yüzde 50 falan çok facia. Yani, Avrupa'daki bütün devletlerin enlasyonlarının yükûnu kadar bir şey; belki, daha da fazla.

Türkiye'nin hedefi kalkınma, büyüme, gelişme olmalı; aslında, fukaralıktan kurtulmanın tek çaresi budur; fukaralıktan kurtulmanın başka yolu yok. 

Devletin, yatırım programlarında sıkıntısı var. Yani, bütçeler önünüze geldiği zaman, yatırım programları önünüze geldiği zaman görüyorsunuz. Türkiye bütçesi, devletin yatırımlarına para ayıracak durumda değil ve vasati iş bitirme süresi, on ilâ oniki sene. On ilâ oniki sene içerisinde biten bir işin kime ne faydası olur? Devlet itibarını zedeleyen bir durumdur ve mutlaka Türkiye bütçesini yatırım yapabilir hale getirmemiz lazım.

Burada bilhassa güvenlikle ilgili savunma gücümüzün mutlaka muhafaza edilmesi kanaatindeyim. Savunmamıza otuz senede 150 milyar dolarlık yeni cihaz almamız lazım. Altın üçgeni tekrarlıyorum: İyi bir demokrasi, iyi bir ekonomi, iyi bir savunma. Bu söylediklerimden üçüncüsü, dünyanın en disiplinli, en iyi eğitilmiş, en iyi cihazlandırılmış silahlı kuvvetlerinden birine sahibiz; övünüyoruz. Her verilen görevi kahramanca yapmıştır, yapmaktadır, yapacak güçtedir; ama, burada, eğitimde, disiplinde herhangi bir zorumuz olmaz; cihazlanmasını sürdürebilmesi lazımdır. 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da başlamış bulunduğumuz yeni kalkınma hareketi sürmeli. Hükümet burada da çok güzel projeler yaptı; önümüzdeki günlerde bunlara daha çok eğilmemiz mümkün olacaktır.

Güneydoğu Anadolu Projesini söylemeden geçemem. 32 milyar dolarlık, dünyanın en güzel, büyük projelerinden biri. 16 milyar dolar yatmıştır; bu 16 milyar doların da büyük bir kısmını Keban, Karakaya ve Atatürk Barajlarına elektrik santralları ödemiştir. 25 milyar kilovat/saat elektrik üretiyor, 5 sentten, aşağı yukarı 1 milyar 250 milyon dolar her sene; işte, onbeş senede ödemiştir bunları. İkinci bölümü için 16 milyar dolar daha sarf etmemiz lazım. Dicle havzasında başladığımız çok güzel tesisler var ve sulamalar yapılmalı. 16 milyar dolar daha para istiyoruz ve bu projenin önümüzdeki on sene içinde bitirilmesi lazım. Bu hızla 50 senede ancak biter. Dikkatinize getiriyorum. Her birinizden bu projeye sahip çıkmanızı istiyorum. Mesele sadece hükümetlerin işi değildir.

Türkiye kalkınmasında darboğazlar meydana gelmemeli. Türkiye elektriksiz kalmamalı. Nükleer enerji üzerinde hassasiyetle duruyorum. Türkiye Ortaasya'dan gaz getirecek ve Kafkasya-Hazar bölgesinden petrol getirecek. 

Türkiye'nin 2020 yılında 83 milyar metreküp gaza ihtiyacı var. Türkiye, halen 10 milyar metreküp gaz kullanıyor. Türkiye, gaza aç bir memleket; daha işin başındayız. Nereden bulursak, gaz alacağız; hiç kimse birbirine kırılmasın. İşte Türkmen gazı, evet; mavi akım, o da evet; Mısır'dan gaz veya likitgaz, o da evet; Katar'dan gaz, Cezayir'den gaz... Netice itibariyle, enerji, bizim geleceğimizin en önemli manivelalarından biridir; enerjisiz kalmayalım.

Ulaşım darboğazına, iletişim darboğazına girmeyelim. 

Eğitim hamlemizi devam ettirelim. Üniversite projemiz, cumhuriyetin elindeki en parlak projedir, bunu devam ettirelim. 

Sosyal güvenliğin herkesi kapsaması için gayretler sarf edelim. Hastane kapılarına gelen hiç kimse dönmesin, "paran yok" diye dönmesin; adamı, ya para verebilecek hale getirelim yahut para verecek hale gelinceye kadar kollayalım. 

43 organize sanayi bölgesi çalışıyor; 143'ü inşaa ediliyor; 9'u kamulaştırma safhasında. 

2000'li yıllara girerken, Türkiye'nin çok parlak iki projesi var. Bunlardan birincisi, Türkiye'nin her tarafında üniversiteler meydana getirmek; diğeri de, Türkiye'nin her tarafında küçüklü büyüklü organize sanayi bölgeleri meydana getirmek; Kars'ta, Van'da, Siirt'te, Bitlis'te, Diyarbakır'da... Gaziantep, tabiî, çok muhteşem bir şey; ama, Edirne'de, Kırklareli'de, Tekirdağ'da, Anadolu'nun her yerinde bu sanayi bölgeleri geliyor. 

Bu sanayi bölgelerinde görülen hadise, Türk vatandaşının dinamizminin eseridir. Devletin buna destek vermeye devam etmesi lazım. Bu destek, daha çok, altyapı desteğidir. 

Köy hizmetleri... Elektriksiz köy yok, susuz köy var. Hâlâ 35 000 köy ve 75 000 mezra içerisinde, 10 000'e yakın yerleşim yerinde su yok, bu ayıp. Bu ayıbı her gittiğiniz yerde görürsünüz, bölgelerinizde vardır. Bu ayıbı ortadan kaldırmak için elbirliği yapacağız. 

Bunları, yine, enine boyuna yazdım, sanıyorum ki, broşürün içerisinde olacaktır. 

Önümüzdeki yüzyılda nasıl bir dünyada yaşayacağız, kısaca ondan bahsetmek istiyorum. 

Yeni yüzyıl, evlerimizden çıkmadan uçsuz bucaksız bilgi otoyollarından, dünyanın en ücra köşelerine sanal seyahatler yapabileceğimiz, en uzak noktalardaki insanlarla haberleşebileceğimiz, binlerce kilometre ötedeki haber kaynaklarına ulaşabileceğimiz bir yüzyıl olacaktır. Binaenaleyh, 21 inci Yüzyıl öncelikle bilgi çağıdır. 

Dünya vatandaşlığı bilinci güçlenecektir. 

Demokrasi, küresel düzeyde yayılacaktır. 

Ekonomiden siyasete, kültürden eğitime tüm alanlarda yeni davranışlar ortaya çıkacaktır. 

Ulus-devlete bakış değişecektir. 

Egemenlik kavramı dayanışma çerçevesi içerisinde yeni anlamlar kazanacaktır. 

Devlet, çağın icaplarına uygun olarak yeniden inşa edilecek, en yakın düzeyde karar alabilen bir yapıya kavuşacaktır. 

Sivil toplumun gücü ve etkinliği artacaktır. 

Şirketlerin menşeinden ziyade nerede üretim yapacağı, kimlere istihdam ve refah sağlayacağı önemli hale gelecektir. 

Ekonomik faaliyetin sınırları aşan bir eylem olma vasfının güçleneceği önümüzdeki yüzyılda rekabet de küreselleşecektir. 

Ülkelerin zenginliğini, sahip oldukları insan kaynaklarının donanımı belirleyecektir. Ne kadar iyi eğitilmiştir insan?.. 

Gezegen bilinci gelişecek, çevrenin tahribatına karşı ortak mücadele güçlenecektir. 

Terörizm, uyuşturucu kaçakçılığı, karapara aklanması, ırkçılık, saldırgan etnik milliyetçilik, organize suç gibi sorunlarla hiçbir ülkenin tek başına baş edemeyeceği, sınırları aşan bu sorunlara küresel çözümler aranması gerektiği doğrultusunda esasen sağlanmış olan mutabakat daha da ileriye götürülecektir. 

Önümüzdeki yüzyılda böyle bir dünyada yaşayacağız. Türkiye, böyle bir dünyaya hazırlanmak durumundadır. Bu dünyaya hazırlanırken, hedeflerimiz olduğu kadar ufkumuz ve hayallerimiz de büyük olmalıdır. 

1 - 2 - 3 - 4 - 5

(1 Ekim.1999)

sayfa başı