Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
ERMENİ TERÖRÜ
SEMPOZYUM

TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ SEMPOZYUMU
13-14 Nisan 2001
BİRİNCİ OTURUM

BAŞKAN (Aydın TUĞ) – Değerli konuklar, zamanı iyi değerlendirmek için, sempozyumumuzun ilk oturumunu açıyorum.

Konuşmacıları buraya davet ediyorum. 

Sayın Kamuran Gürün, Prof. Dr. Sayın İlber Ortaylı, Prof. Dr. Sayın Taner Timur, Prof. Dr. Sayın Türkkaya Ataöv, Emekli Korgeneral Sayın Hüseyin Işık, Emekli Tümgeneral Sayın İhsan Sakarya, Emekli Albay Dr. Sayın Yücel Akdar ve yine, Emekli Büyükelçi Sayın Gündüz Aktan ve Sayın Pulat Tacar. 

Saygıdeğer konuklarımız, bu bölümde, hukukî bölümde bize yardımcı olacak çok değerli hocamız Prof. Dr. Mümtaz Soysal, geçirdiği bir ani rahatsızlık nedeniyle, şu anda, Başkent Hastanesinde bir kalp ameliyatı nedeniyle yatmaktadır. Kendisine, buradan, acil şifalar diliyoruz ve en kısa zamanda sağlığına kavuşmasını diliyoruz. 

Bu arada, bize gelen telgrafları ve başarı dileklerini sırasıyla okuyacağım: Yedinci Cumhurbaşkanımız Sayın Kenan Evren, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin Başkanı Sayın Denktaş, Başbakan Sayın Bülent Ecevit, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Hüsamettin Özkan, Çevre Bakanı Sayın Fevzi Aytekin, Adalet Bakanımız Sayın Hikmet Sami Türk, Devlet Bakanımız Sayın Rüştü Kâzım Yücelen, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Sayın Yaşar Okuyan, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımız Sayın Cumhur Ersümer, Devlet Bakanımız Sayın Abdulhaluk Mehmet Çay, Devlet Bakanımız Sayın Mehmet Keçeciler, Çorum Milletvekili Sayın Yasin Hatiboğlu, Eskişehir Milletvekili Sayın İbrahim Yaşar Dedelek, Bursa Milletvekili –ismi çıkmamış efendim, özür diliyorum-, MHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Şefkat Çetin, Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Nuri Yılmaz, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Celal Doğan ve Prof. Dr. Sayın Laleli; çalışmalarımızda başarılar diliyorlar ve sempozyumun yapılmasından dolayı Başkanlığı kutluyorlar. 

Şimdi, konuşmalara geçiyoruz. 

Konuşmalara geçmeden evvel, ufak bir açış sunuşunu yapmak istiyorum. 

Değerli konuklar, Avrupa Birliği sürecinin başladığı bu dönemde, Batılı ülkelerin sanki bir merkezden idare edilircesine başlattığı sözde Ermeni soykırım iddiaları, ülkemizi hedef alarak parlamento kararlarına dönüştürülmektedir. Bu kararların hangi maksatlara matuf olduğu bizlerce bilinmektedir. 

Değerli konuklar, Batılı ülkelerde siyasî kararlar ile parlamento kararlarıyla tarih yazılır hale gelmiştir. Aslında tarih bilimiyle siyaset bilimi iki ayrı uğraş alanı olmakla beraber, biri öbürünün hizmetinde bir araç olarak kullanılma yoluna gidilince, ortaya çok değişik sonuçlar çıkmaktadır. Bu sonuçlar, bugüne kadar, hep bizim aleyhimize kullanılmıştır. 

Yüce Atatürk’ün bir söylevinde buyurduğu gibi, çalışmalarınızda her şeyden evvel kendinizin dikkatle, itinayla seçeceğiniz vesikalara dayanınız; bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkiklerde her şeyden ve herkesten evvel kendi inisiyatifinizi ve millî süzgecinizi kullanınız sözleri üzerine, biz bu oturumu bu ana ilkeler doğrultusunda yürüteceğiz. 

Bu bölümde esas amacımız, tarihi ve gerçekleri beraber yürütmektir. Buna bağlı kalacağız. Tarih duyarlılığını her an canlı tutarak intikam duygularını azdırmak, gerçeklerin ortaya çıkmasında en büyük engeldir. Bizim için gerçekler önemlidir. Bizim metodumuz, anlamaya, araştırmaya yönelik bir metottur. Propagandaya dayalı bir yöntemi, bilimsel çalışmalarda benimsemedik ve benimsemeyeceğiz. Diyasporanın militanlarının yaptığı gibi ceset fotoğrafları yayınlayarak dünyayı kandırmak yöntemleri bize ve bizim milletimizin büyüklüğüne yakışmaz. Kendi arşivlerimize ve araştırmalarımıza dayanan açıklamalara ihtiyaç her zaman olacaktır. Bunlara ilaveten, Batının yansız araştırmaları da bizlere ışık tutmaktadır ve daima tutacaktır. Bu düşüncelere bağlı olarak birinci oturumun ilk konuşmasını, Sayın Emekli Büyükelçi Kamuran Gürün Beyefendiye veriyorum. 

Buyurun. 

KAMURAN GÜRÜN – Sayın Başkan, çok teşekkür ederim. 

Sayın dinleyiciler, ilk olarak bir hususu belirtmek isterim. Konuşmamda devamlı olarak Ermeni sözcüğünü kullanacağım. Bu sözcükle, dünyada yaşamakta olan 4 milyon civarındaki Ermenilerin tümü ve özellikle, Gregoriyan Türk vatandaşlarını kastediyor değilim. Kastettiklerim, Türkiye’ye gaile çıkarmayı meslek edinmiş bir grup terörist zihniyetli Ermenilerdir. 

Osmanlı Hükümeti, 27 Mayıs 1915 tarihli Kanunu Muvakkatla, Van, Bitlis, Erzurum vilayetleri ile İskenderun, Beylan, Antakya ve Bereket’te oturan Ermenileri güneye nakletmek kararını aldı. Daha önce, 24 Nisan tarihinde İstanbulda’ki, Daşnak, Hınçak, Ramgavar Cemiyetlerinin liderleri tutuklanmıştı. Bu tutuklanananların sayısını Esat Uras 2 345, Yusuf Hikmet Bayur 235 olarak verir. Yusuf Hikmet Bayur, Osmanlı hariciyesinin dış teşkilata yaptığı bir tamimi kaynak olarak gösterdiği için, Esat Uras’da kaynak göstermediği için, ben Bayur’un 235 rakamını kabul ettim. 

Zamanla, İstanbul, Aydın vilayetleri ile Kütahya dışında bütün yurda teşmil edilen göç kararı, 4 Ekim 1916’da fiilen durdu. Bu operasyon sırasında 702 900 kişinin göç ettirildiği Osmanlı arşivlerinde mevcut. Operasyonun güvenlik altında göç ettirilenlerin şahıslarının ve beraberinde götürdükleri menkul kıymetlerin hiçbir zarara uğramadan gidecekleri makama kadar sağlıkla ulaştırılması için çok ayrıntılı talimatnameler hazırlandığını biliyoruz ve bunlar elimizde. Hatta, bunlardan birisi de halen İngiliz arşivlerinde bulunuyor. Kıymetli araştırması Selahi Sonyel bunu İngiliz arşivlerinden buldu çıkardı. Göç ameliyesi sırasında gerek göç şartlarında gerek göç şartlarına tahammül edemeyiş gerek bazı nakledikleri bölgelerdeki aşiretlerin saldırılarına maruz kalarak ölenler olduğunu biliyoruz. Bunların kaç kişi oldukları hakkında, ben kendi hesabıma bir tespit yapabilmiş değilim. Böyle bir tespitin yapılabilmiş olmasını da kendi hesabıma mümkün göremiyorum. Ancak, göç sırasında hükümetin talimatlarına uymayarak fevri hareketlerde bulunmuş veya saldırılarda bulunmuş olan 1 397 kişinin tutuklanarak divana harplere sevk edildiği ve idam da dahil çeşitli hapis cezalarına çarptırılmış olduğu da Osmanlı arşivlerinde mevcuttur. 

Göçte ölenlerin sayısını bilemiyoruz; ama, buna karşılık 1912 yılında Osmanlı istatistiklerine göre ülke içinde yaşayan Ermenilerin sayısının -yaklaşık rakam- 1 milyon 300 bin olduğunu biliyoruz. 1921 senesinde bu 1 milyon 300 bin rakamın, 1 milyon 025 bin rakamına indiğini de tespit edebilmekteyiz. Dolayısıyla, arada 275 000’lik, yuvarlak olarak 300 000’lik bir fark vardır. Bu farkın çeşitli sebeplerle, 1912’den 1921’e kadar ölmüş olan Ermeniler olduğunu kabul edebiliriz. Aynı dönem zarfında Türkiye’deki Müslüman nüfusunda 2,5 milyonluk bir eksilme oldu. Bu eksilmenin 500 ilâ 550 000’i hudutlarda cephelerde ölenlerdir; geri kalanlar yurtiçinde ölenlerdir. Dolayısıyla, 2 milyona yakın yurtiçinde ölmüş Müslümanlar ile 300 000 civarındaki Ermenileri mukayese etme imkânı mevcuttur. 

Şimdi, bu kısaca, bir iki dakikada özetlediğim olayların ayrıntılarına girmeyeceğim. Zannediyorum, benden sonra söz alacak konuşmacılar bu konuları ele alacaklardır. Ben bugünkü konuşmamda, asıl, bu tehcir kararının, itilaf devletleri tarafından nasıl tahrif edildiğini ve bunun bir Ermine katliamı şeklinde dünyaya aksettirildiğini ve bunun sonucu olarak da, 1915 yılı ile 1921 yılı arasında milyonlarca Ermeni’nin nasıl katledildiği masalının ortaya çıkarıldığını anlatmaya çalışacağım: 

İngiltere, Rusya ve Fransa tehcir kararından şüphesiz rahatsız oldular. Rahatsız olmalarının sebebi çok açıktı. Âdeta, bir dördüncü müttefiklerini kaybetmişlerdi. Gerçekten, Ermeniler, gerek Rus orduları yanında gerek çeteler halinde Osmanlı kuvvetleriyle fiilen savaşıyorlar ve özellikle, Sarıkamış felaketinden sonra ricata başlamış olan Osmanlı ordularının ricat atlarını kesmek için ellerinden gelen gayrei sarf ediyorlardı. Onların ortadan kalkması, dördüncü bir müttefikin kaybedilmesi gibi telakki edildi. Dördüncü bir müttefik diyorum, aslında, bu doğrudur da. Zira, Ermeniler, savaş sonunda, muhariplik sıfatlarını itilaf devletlerine kabul ettirdiler ve Sevr Anlaşmasını galip devletler meyanında imza da ettiler. Ancak, kararın bizatihi kendisini tenkit etmek tatbik etmek çok zordu. Zira, aynı uygulamayı İngiltere’de İngilizler de Almanlar için yapmışlardı. Hatta, deniz birinci lordu olan Lui Batenberg, Habsburg hanedanına mensup olduğu için görevinden istifa mecburiyetinde dahi kalmıştı. İkinci Cihan Harbinde aynı uygulamaların devam ettiğini göreceğiz. Fransa’da Fransız Hükümeti, Lorenni Fransızları, onların kullandığı tabirle tehcir edecekler; hatta, bunlardan 87’si askeri bir hapishaneye sokulacak. Amerika’da da Amerikalılar Japonları toplayıp temerküz kamplarına yollayacaklardır. Dolayısıyla, tehcir kararının kendisiyle fazla bir ilgileri olmadı Fransız ve İngilizlerin; ama, bu tehcir kararını Ermenilerin katledilmesi için bir bahane gibi göstererek Osmanlı Hükümetinin bir katliama girişeceği iddiasını ortaya attı ve bu iddia da mayıs ayında İngiltere ve Fransa’nın neşrettikleri bir beyannameyle harbin sonunda bu katliam suçluların tutuklanıp muhakemeye sevk edileceği şeklinde açıklandı. Âdeta, bu iki devlet bir taahhüt altına girdiler. 

Mayıs ayındayız, daha, muvakkat kanun çıkmak üzere yahut yeni çıkmış. Fransa ve İngiltere, Türkiye’de bir katliam yapılacağı kararını aldılar. İşte, katliam masalının ortaya çıkışının menşei budur. 

Bununla iktifa edilmedi. İngiltere, ayrıca, bu tehcir kararından istifade yollarını aradı. Harbin başlamasıyla birlikte, Hindistan’daki Müslümanlar arasında Türklere karşı büyük bir sempati uyanmış ve Türk Müslümanlarına yardım fikri gelişmeye başlamıştı. İngiltere bu cereyanı durdurma mecburiyetinde olduğunu hissediyordu. Diğer taraftan, Amerika Birleşik Devletleri savaşa girmemiş ve Amerika’da, savaş aleyhtarı bir cereyan ve hatta Almanya lehinde bir cereyan mevcuttu; bunun ortadan kaldırılması lazımdı. İngiltere, bu sebeple harbin başından itibaren Masterman Bürosu adı verilen bir propaganda teşkilatı kurmuştu. Bu teşkilat özellikle, Amerika’da çok etkili olan bir yola başvurmuş. Almanların harbi, gayri insanî bir şekilde vahşi hareketlerle sürdürüldükleri iddiasını yaymaya başlamıştı. Tehcir kararı üzerine, bu aynı propagandanın Türkiye için de Osmanlı Devleti içinde yapılmasını isabetli gördüler ve Masterman Bürosuna bu konuda bir kitap hazırlanması talimatı verildi. Bu kitap 1916 yılında “Bir Milletin Katli” ismi adı altında hazır hale geldi. 

Kitabın hazırlanması için müracaat edilen mehazlar: Marsilya’da yayımlanan Armania, Tiflis’te çıkan Horizon, Londra’da yayımlanan Ararat ve New York’ta Goçnak gazetelerinde yer almış haberler ile Amerika’daki Ermeni komitelerinden alınan bilgilere dayanmaktaydı. Bunların hiçbirisi tevsik edilebilecek vesika mahiyetinde değildi, gazete haberleriydi. Mahallinden de alınmış haberler değil; çünkü, harp içinde bunların hiçbirisinin muhabirleri Türkiye’de bulunmuyor, kulaktan duyma haberlerdi. Kitap, bu haberlere dayanarak hazırlandı. Bu kitabın Foreign Ofis tarafından basılması istenildi. Foreign Ofis tevsik edemeyeceği belgeleri kendi resmî yayımı şeklinde yayımlayamıyordu. Dolayısıyla, bir formül bulundu, Masterman bürosu bir kapak yazısıyla bu derlemeyi Foreign Ofise yollayacak, Foreing Ofis de belgelerin doğruluğunu üstlenmeden, bunları Mavi Kitap şeklinde yayımlayacaktı. İşte, Mavi Kitap bu şekilde çıktı. İngiltere, bu Mavi Kitaba hiçbir zaman itibar etmiş değildir. Bunu biraz sonra arz edeceğim; ama, bu Mavi Kitaba Ermeniler dört elle sarılmışlardır ve İngiltere ile Fransa’nın katliam yapılacaktır diye istikbale yönelik iddialarını tevsik etmek için kullandıkları ana doküman hep bu olmuştur. Bu Mavi Kitabın bugün daha kullanılmakta olduğunu görmekteyiz. 

Ermenilere ikinci bir yardım Amerika’dan geldi. Amerika’nın harbe girmesine kadar Türkiye’de büyükelçi olarak bulunan Henry Morgenthan, Washington’a dönünce Başkan Wilson’u ziyaret ediyor ve kendisine Amerika’da halen devam etmekte olan harp aleyhtarı cereyanları frenleyebilmek ve Amerika’nın harp gayretlerine yardımcı olabilmek maksadıyla, Türkiye’de Türklerin Ermenilere reva gördükleri kötü muameleleri, zulmü, eziyeti dile getirecek bir kitap yazabileceğini söylüyor. Başkan Wilson, hariciyenin nezareti altında böyle bir kitabı yazması iznini kendisine veriyor. 1918 yılında yayımlanan “Büyükelçi Morgenthan’ın Hikâyesi” isimli hatırat bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu hatıratın yazım işini Morgenthan, İstanbul’da kendi yanında çalışmakta olan tercümanı ile kendi özel kalem müdürüne havale etmiştir. Kitap, İstanbul’dan yollanan raporlar esas tutularak yazılmıştır. Ancak, İstanbul’dan yollanan raporlar ile kitapta yer alan metinler mukayese edildiği zaman, bunların Türkleri kötülemek maksadıyla baştan aşağı değiştirildiği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, Morgenthan’ın İstanbul’da tuttuğu bir günlük vardır. Bu günlükteki notların pek çoğu kitaba aksettirilmemiştir. Mesela, bu günlükte 26 Eylül 1915 tarihi altında bir kayıt var. Güneye nakledilen Ermenilerden yarım milyonunun yeni yerlerine yerleştikleri, hayatlarını kazanmaya başladıklarına dair bir kayıt var; bunu hatıratta göremiyoruz; ama, biz bu kitabın ne biçim bir kitap olduğunu, nasıl hazırlandığını ancak 1990 yılında kıymetli araştırmacı ve tarihçi Prof. Heath Lowary’nin yayımladığı The Story Behind the Ambassador Morgenthali’s Story isimli kitapla öğrenebildik. Bu kitabın ne olduğu şu anda biliniyor; ama, her şeye rağmen bu kitabın kullanılmaya devam ettiğini de görüyoruz. 

Ermeniler’in yardımına 1920 yılında üçüncü bir kitap geldi. Bu da Aram Andonian isimli bir Ermeni’nin yazdığı “Naim Beyin Anıları” isimli bir kitaptır. Kitapta verilen bilgiye göre, bu Naim Bey, tehciri dairesinin Halep bürosunda görevli bir Osmanlı memurdur. Talat Paşanın tehcir edilen Ermenilerin öldürülmesi istikametinde yolladığı bütün şifreli telgraflar kendi elinden geçmiştir. Bu telgraflardan o kadar büyük bir azap duymuş, o kadar utanç duymuştur ki, sakladığı nüshaları, harp bitince, ibreti âlem için basılsın diye, Aram Andonian’a vermiştir; karşılığında da bir şey almamıştır. Bu Naim Beyi, Aram Andonian,1980’li yıllarda yine Fransa’da neşredilen, Justicier Armenien isimli bir kitapta tamamen değişik takdim eder. Bu defa der ki, Naim Bey, sarhoşun, ahlaksızın biriydi; rakı parası bulmak için bu vesikaların hepsini bize parayla sattı. Biz, Türkiye’de yapılan araştırmalarda, Osmanlı Salnameleri içinde, Halep bürosunda, o tarihte çalışmış, Naim Bey adında bir insan bulamadık. Dolayısıyla, bu Naim Beyin kitabın içinde yer alan bütün vesikalar gibi uydurma olduğundan şüphe etmemiz mümkün ve her şeyi Aram Andonian’nın kendisinin uydurduğunu söyleyebiliriz. 

Gerçekten, kitabın içinde yer alan vesikalarının hepsinin sahte olduğu, yapılan araştırmalarla ortaya çıktı. Kitapta ,Talat Paşanın yolladığı söylenen telgraflar, kitabın bir sayfasında şifreli olarak, açıklanmış şeklide karşı tarafta yayımlanmış. Şimdi, o tarihte, Osmanlıların kullandığı şifre miftahı da, şifre defterleri de arşivlerde duruyor. Osmanlıların kullandığı şifte miftahı 4 rakamlıdır. Basılan şifreler 3 rakamlıdır. Bir kere, buradan işin sahte olduğu anlaşılıyor. 4 rakamlı miftahı, biz cumhuriyetten sonra da çok yakın zamanlara kadar, bakanlıkta görev yaparken de kullanmaya devam etti. Şimdi, şifre defterine bakıyorsunuz, kitaptaki şifrenin numarasında yer alan şifre, Halep’e değil de bambaşka bir yere yollanmış yahut konusu o kitapta açık metindeki konu değil de, tamamen değişik bir konu. 

Velhasıl, kitaptaki telgrafların teker teker hepsinin uydurma olduğu, bu konuda yapılan araştırmalar sonucu ve 1983 yılında Şinasi Orel ve Süreyya Yüce tarafından yayımlanan “Ermenilerce Talat Paşaya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü” isimli kitapta ortaya konuldu; ama, bu sahtekârlığın ortaya çıkmasından sonra dahi, bu kitabı elan kullanmaya devam ediyorlar; fakat, tabiatıyla üzülecek nokta budur, 1980’li yıllara kadar şu bahsettiğim 3 ana eserin -eser demek caizse- işe yaramaz olduğu, sahte olduğu konusunda Türkiye’den bir laf çıkmış değildir. 

Şimdi, Osmanlılar harpte yenildiler. İhtilaf donanması 14 Kasım 1918 günü İstanbul Limanına geldi ve şehir fiilen ihtilaf devletlerinin kontrolü altına girdi. İhtilaf devletlerinin tehcir suçlularını tutuklamak, muhakeme etmek taahhütleri vardı, dolayısıyla, Osmanlı Hükümetine tazyik etmeye başladılar. Sadrazam Tevfik Paşa, o tarihte Türkiye’den ayrılmış olan İttihat Terakki Ricalinin bulundukları yerlerde tutuklanıp, Türkiye’ye geri getirilmesi için İngilizlere müracaat etti, bu müracaata, suretikattiye de iltifat edilmedi. Tevfik Paşa Hükümeti, ayrıca, tehcir konusunu, arizamik tetkik etmek üzere, yabancı hukukçulardan kurulu bir komisyon teşkil edilmesi ve bu maksatla da, harbe karışmamış olan Danimarka, Hollanda, İspanya ve İsveç’ten ikişer temsilci gönderilmesi yolunda, bu hükümetler nezdinde teşebbüse geçti. Bu teşebbüsü haber alan İngiltere, aynı hükümetler nezdinde teşebbüste bulunarak, temsilci yollanmamasını istediler. 

Yani, açıkçası, İngiltere, başka bir kimsenin başka bir devletin bu konuya karışmasını istemiyordu, bu istemeyişin sebebi ne olabilir, ben kendi hesabıma bir tek sebep görüyorum, kendilerinin harbin başında ilan ettikleri katliam kararının uydurma olduğu ortaya çıkacaktı, bunun ortaya çıkmasını istemiyorlardı. Ne yaptılar; kendileri, yapılan ihbarlara dayanarak, İstanbul’da 144 kişiyi Osmanlı Hükümetine tutuklattırdılar, bunları Malta’ya sevk ettiler ve burada bir kalede hapsettiler, 144 kişinin içinde 55’i tehcir suçlusuydu. 

Şimdi, bu tehcir suçlularını muhakeme etmek iktiza ediyordu, taahhütleri vardı. Delil aramaya başladılar, mahkemeye bir delil vermek lazım ve bu arayış 21 Temmuzuna kadar devam etti. Herhangi bir delil bulamadılar ve 23 Ekim 1921’de tutuklananlar serbest kaldılar. Şimdi, dikkatinize sunmak istediğim bir husus, bir tanesi kendi ülkelerinde kendilerinin bastırdıkları, diğeri kendi ülkelerinde bastırılmış ve mevcut 3 kitap var, hiçbirisine, delil ararken itibar etmiyorlar. Yalnız, İngiltere’nin bu tutumu da iyi, şu 3 ana kaynak denen kitabın ne olduğunu ortaya koymaya yeter. 

Millî mücadele döneminde, Ermenileri, katliamların devam ettiği yolunda iddialarını sürdürdüler. Bu iddialar, doğu cephesinde ve güney cephesinde iki ayrı yoldan çıkıyordu, detaylara girmeye vaktim müsait değil. Doğu cephesindeki iddiaların tamamen uydurma olduğu, Amerika’dan Türkiye’ye gönderilen Harbord Komisyonunun raporuyla, ama, özellikle İstanbul’daki Amerikan temsilcisi Amiral Bristol’un yolladığı raporlarla sabittir. Bu rapolar ortada tabiatıyla. 

Güneydeki iddialar çok daha enteresandır. Onu belirtmek istiyorum, bu iddilara, Maraş’taki çatışmalardan sonra, Fransızların Maraş’ı tahliyesi sırasında ortaya çıktı. Fransızlar 1920 Şubatında Maraş’ı tahliye ettiler. 6 Şubat günü, İstanbul’daki Ermeni Patriği İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a yolladığı bir telgrafta, 2 000 Ermeni’nin Maraş’ta katledildiğini bildiriyordu. Lord Curzon, o tarihte Londra’da toplanmak olan müttefikler arası komisyonda, bu rakamı 20 000 olarak telaffuz etti. 25 Şubat günü Rauter Ajansı, 70 000 Ermeni’nin katledildiğini açıkladı. 

Şimdi, biz, hep hayret ederiz, Türkiye’de ölen Ermenilerin sayısı neden seneden seneye artıyor diye, görüyorsunuz, 6 Şubattan 25 Şubata kadar 2 000 rakamı 70 000’e çıktı. Bunun cevabını Türkler değil, o tarihte Fransa’nın hem Başbakanı hem Dışişleri Bakanı olan Mösyö Millerand verdi, Mösyö Millerand, kendi bölgelerinde, kendi işgal bölgelerinde ve kendi mesuliyetleri altında buluna bir mahalde, böyle bir olayın vuku bulmadığını, bunun uydurma olduğunu, Ermenilerin, Fransız askerleriyle birlikte savaşıp, Fransız askerleri gibi öldükleri beyan etti. Neticede, Lozan’a gelindi, Lozan Barışı imzalandı. Biz, bu meseleyi, bitti zannettik. Bitmemiş. Ermeni meselesi, Lozan’da bitmedi, devam etti. Bu, demin bahsettiğim 3 kitaba dayanılarak, değişik tarihlerde, değişik zamanlarda, tekrar edilip ortaya çıkarıldı. 

Onların da üzerinde durmayacağı, İkinci Cihan Harbinden sonra ortaya çıkan iki unsurdan daha bahsedeceğim. İkinci Cihan Harbinin sonunda, Hitler’in “Türkiye’de Ermenilerin kökünün kazındığını, bugün kim hatırlar” şeklinde bir beyanda bulunduğu iddiası ortaya çıktı, iddiaya göre, Hitler, bunu, 22 Ağustos 1939 günü komutanlarla yaptığı bir toplantıda söylemişmiş. 1984 yılında, Amerika Kongresinde, Ermeni tasarısıyla ilgili yapılan konuşmalar sırasında, bazı senatörler ve temsilciler meclisi üyeleri, daha da ileriye gittiler, Hitler, Yahudilerin topyekûn katledilmeleri talimatını verirken, Endlösung Talimatını verirken, “Türkiye’de katledilmiş Ermenileri bugün kim hatırlıyor” demişti diye konuştular. Yani, nevama, Yahudi holokaustununemsalinin, Türkiye’de Ermeniler üzerinden verilmiş olduğunu söylemek istediler. 

Ben “Savaşan Dünya ve Türkiye” diye bir uzun araştırmaya girişmiştim. Bunun 3 üncü cildi de basıldı. Bu araştırmalarım sırasında, 22 Ağustos 1939 günü Obelsarzberg’de Hitler’in, komutanlarla yaptığı bir toplantıyı da tespit etmiştim, bu toplantı da, Polonya’ya saldırı talimatı verilmiştir. Toplantının resmî zaptı tutulmamıştı; ama, toplantıda bulunan generaller, kendileri not almışlardı, harbin sonunda bu generallerin tuttukları notlar, müttefiklerin eline geçmiştir ve harp suçlularının Nürenberg’teki muhakemesi sırasında, savcı, bu notları, toplantı zaptı gibi mahkemeye tevdi etmiştir. 

Şimdi, savcının Nürenberg Mahkemesinde 26 Kasım 1945 tarihli oturumunda, mahkemeye delil olarak 2 zabıt sunacağını söylediğini görüyoruz. Savcı diyor ki: “Bunların dışında, bana, bir gazeteci tarafından bir 3 üncü zabıt yollandı, ama, bu zabıt üzerinde oynamalar yapıldığı tespit edildiğinden, bunu, delil olarak sunmuyorum.” Şimdi, itiraf edeyim, ben, bunu okudum, notlarımı da aldım; ama, bu 3 üncü zabıtta oynamalar denilen hususun Hitler’e izafe edilen sözler olduğu, aklımın köşesinden geçmedi. Bu konuyu da, Prof Heath Lowry Nürenberg zabıtları üzerinde yaptığı araştırmalarla ortaya çıkardı ve bulgularını 1985 yılında Political Communacation andPersuasion”dergisinde yayımladı. Hitler, 22 Ağustos günü yapılan toplantı da, ne Ermenilerden bahsetmişti ne de evleviyetle Yahudilerin ismini ağzına almıştır. Bunlar, Nürenberg Mahkemesi zabıtların da mevcuttur, ama, bu hakikati bilmelerine rağmen, Ermenilerin en meşhur tarihçisi Hovanissian bunu açık açık yazmakta bir mahsur görmüyor. 

Dokunacağım son konu, kısa bir süre evvel Fransa Meclisinde cereyan eden görüşmeler. Bu görüşmelere sırasında, bazı milletvekilleri ve bu arada kararın raportörü Mösyö Fransua Rosbuluan “Ermeni genositini 1915’te İstanbul’daki muhakeme zaten, teyit etmiştir” dedi. Bahsettiği, bizim tarihimizin utanılacak bir sayfasını teşkil eden, İstanbul’daki Nemrut Mustafa Paşa Divanı Harbidir. Boğazlayan Kaymakamı Mehmet Kemal Beyi idama mahkûm eden bu divanı harp, o muhakeme sırasında 28 şahit dinler, şahitlerin 28’i de “Ermenilerin katledildiğini duyduk; ama, görmedik. Kaymakamın bu konuda talimat verdiğini de duyduk; ama, şahit olmadık” diye şahadette bulunurlar; ama, mahkeme ona rağmen, onu idama mahkûm etmiştir. 

Şimdi, bu mahkemenin kararını bize Fransız Milletvekilleri, dayanak diye gösteriyorlar. Şimdi, ben, bunun üzerinde değerlendirmeyi kendim yapacak yerde, General De Gaulle’ün hatıratından size birkısım okuyacağım. Bildiğiniz gibi, Türkiye’nin başına gelen, işgal felaketi, İkinci Cihan Harbinde, Fransa’nın da başına geldi ve Vichy’de bir sözüm ona bağımsız kısım kaldı, Fransa’nın gerisi Alman işgaline girdi. İşgal altındaki Fransa’ya General De Gaulle, şöyle tarif ediyor: “Düşmanla işbirliği, değişik siyasî kararlar, inzibati ve bazen de askerî operasyonlar, idarî tedbirler, propaganda yazıları ve nutukları yollarıyla sadece millî itibarı küçültücü bir görünüme girmekle kalmamış, aynı zamanda, yığınla Fransız’ın zulme uğraması yol açmıştır. Menfaat grupları tarafından alkışlanan bazı resmî görevlilerin ve bir muhbirler ordusunun yardımıyla, 60 000 kişi idam edilmiş, ancak 50 000’i hayatta kalabilecek 200 000 kişi sürgüne gönderilmişti. Ayrıca, direnişçilikle suçlanarak Vichy Mahkemeleri tarafından kadın ve erkek 35 000 kişi mahkûm, 70 000 şüpheli enterne edilmiş, 35 000 memur görevden, 15 000 subay ordudan uzaklaştırılmıştı. Şimdi, bunun birikmiş kızgınlığı açığa çıkmıştır. Şüphesiz, hükümetin soğukkanlılığını koruması gerekiyordu; ancak, bu kadar cinayetin üzerine bir sünger çekmek, korkunç bir apsenin devamlı şekilde ülkeyi zehirlemesine müsaade etmek olurdu. Adaletin yerini getirilmesi elzemdi.” 

Ortaya çıkmış dediği kızgınlık, General De Gaulle’in kurtuluştan sonra, işbirlikçileri yakalanıp öldürülmeye başlanmıştı selamsız sabahsız. “Hükümetin, duruma hâkim olması” demesi de o yüzdendir. Şimdi, bakın, ben, Fransa’daki bu intikam hissini de tenkit ediyor değilim, sadece, Fransız Meclisindeki konuşmalara cevap verirken, nelerin üzerinde durulması lazım, onu belirtmek için bu sözleri söylüyorum. General De Gaulle, “hükümet, adaletin yerine getirilmesi” sözüyle de, ne yapıldığını, yine hatıratında şöyle yazıyor: “60 000 suçlu tutuklanıyor. Bunlardan 39 000’i hapis cezasına mahkûm oluyor, 2 071’i idama mahkûm oluyor.” İdama mahkûm olanlardan 768’inin idam kararını De Gaulle onaylamış ve karar infaz edilmiştir. 800 000 kişilik görevliler kadrosundan 20 000 kişi temizleme komisyonlarına havale ediliyor. Bunlardan 14 000 kişi, Danıştay yolu açık olmak üzere, inzibatî cezalara çarptırılıyor, 5 000 kişi de işten atılıyor. Ayrıca, yönetimin başındakileri muhakeme etmek üzere özel bir mahkeme kurulduğunu hatırlayacaksınız. Mareşal Patten, Başbakan Lavall, Amiral Esteven, General Derns ve Vichy Devletinin Genel Sekreteri Josef Darvant, bu mahkemede muhakeme edildiler, hepsi idama mahkûm edildi. Askerlerin idam cezasını, General De Gaulle müebbet hapse tahvil etti. 

Şimdi, Fransa’da bu yapılmış. İstanbul işgal altındayken, işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan türlü masum insanları ihbarlar yoluyla işgal kuvvetlerine bildiren kişiler, Fransa’dakilerden daha az adi değildi; ama, Türkiye, kurtuluştan sonra bunların hiçbirinin kılına dahi dokunmamıştır. Bizim, İstiklal Muharebeleri bitip Lozan Anlaşması yapıldıktan sonra yaptığımız yegâne husus, 150 kişiyi sınırdışı etmemiz oldu. Onun dışında, kimseye dokunmadık. Şimdi, bunu, Fransız milletvekillerinin bildiğini zannetmiyorum. Kendi yakın tarihlerini, yani, elli sene evvel Fransa’da cereyan eden olayları bilmeyen insanların, daha eski tarihlerde Türkiye’deki olayları bilmeleri mümkün değildir; ama, tarih bilgisi bu kadar zayıf olan kişilerden beklenecek asgarî tutum, başka devletlere ve bu arada Türkiye’ye kendi tarihini öğretmeye kalkmaması olur idi. 

Şimdi, öyle zannediyorum ki, Fransa Meclisindeki bu müzakerelerden ve alınan karardan sonra, bizim yapacağımız husus, bu General De Gaulle’ün yazdıklarını da hatırlatarak, Fransız milletvekillerine, senatörlerine, hükümet üyelerine, ilgililere birer mektup göndermekti. Bunu yapabilecek en salahiyetli ve en kolay yapabilecek kişi, Paris’teki büyükelçimizdi; ama, biz ne yaptık; Paris’teki büyükelçiyi Türkiye’ye çektik. En lazım olduğu bir dönemde, kendisi Paris’te değil. Görüyorum, burada, şu toplantı sırasında aramızda bulunuyor. Kendisinin bunu yapması lazımdı. Şimdi, bu gibi olaylarda, devletlerle ilişkiyi kesmek bir çare değildir. Yarın, öbür gün, buna benzer bir olayı Amerika’da da, Almanya’da da yaşayabiliriz, Avrupa Parlamentosunda da buna benzer bir karar çıkar. Her defasında, temsilcilerimizi geri çekip, oradaki ilişkilerimizi askıya mı alacağız. Bu, zaten, Ermenilerin istediği bir şey; yani, onların arzuları istikâmetinde çalışmak istemiyor isek, biz, öyle zannediyorum ki, 1981 yılında tespit edilmiş bir devlet politikası vardı. Bu devlet politikasını 1985’te durdurduğumuz anlaşılıyor. Bu devlet politikasına devam etmemiz icap eder. 

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Efendim, Sayın Gürün’e, bu kapsamlı, içeriği bol konuşmalarından dolayı, gerçekten, teşekkür ediyoruz. 

Şimdi, Siyasal Bilgiler Fakültesinin değerli profesörlerinden olan Sayın Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’e, konuşmalarını yapmak üzere söz veriyorum. 

Buyurun. 

PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV – Efendim, ben de, Ermenilerle olan ilişkilerimizi onbeş dakikaya sığdıramayacağım; ama, uzatmamaya gayret edeceğim. Bu nedenle, daha çok, bir metot, yöntem konuşması yapmaya gayret edeceğim. 

Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Ermeni-Türk ilişkileri tarihinin Ermeni yorumu, Batı’da, hatta, dünyada egemen oldu. Bu yayınların bir kısmından biz haberdar değildik, bir kısmından da haberdardık; ancak, asıl önemli neden, genç Türkiye Cumhuriyeti, geriye değil, ileriye bakıyordu. Yeni devletin Lozan’la onaylanan sınırlarını, ideal sınırlar olarak görüyordu. Bizim gibi cumhuriyet kuşakları, eski imparatorluğun sınırlarına, ölçülerine özendirilmedi. Yeni Türkiye’de, yayılmacı, genişlemeci, intikamcı bir eğitim verilmedi. Mesela, biz de, çok acılar çekmişiz; tarih kitaplarında mesela, bunu okumadık. Bunları da bizler yeni öğrendik sonra ve Osmanlı İmparatorluğunun uzun geçmişinin sonunda, öteki devletlerle son hesaplaşma yapıldıktan sonra, koca bir tarih, haklı, haksız, acılı, neşeli filan yanlarıyla, bir yana konuldu. 

Yöneten cumhuriyetçi elit kesim açısından, herhangi bir konuyu, bu arada, Ermenilerle olan ilişkilerimizi bilmemek, aldırmamak, örtbas etmek diye bir şey yoktu. İleriye doğru bakmak istiyor; cumhuriyetin temeli buydu ve egemen hedefi, ileriye bakmaktı, geriye değil. Geriye bakacak olsa eğer, önce, başka bir şeyi gündeme getirebilirdi; yani, kendi halkının Balkan, Kırım ve Kafkas göçmeni olan kesiminin, önce, bu eski imparatorluk topraklarında neler çektiğini, yakınlarını 1821 Yunan ayaklanmasından bu yana nasıl yitirdiğini, özellikle, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıyla, insan, toprak ve mülk olarak nelerin elinden çıktığını ve bunun, yalnız Balkanlarda değil, Kafkasya’da da böyle olduğunu ve yine, ilk Balkan Savaşı sonunda, hayatta kalabilenlerin dalga dalga, göçmen kuşaklarının Trakya ve Anadolu’ya son çare olarak nasıl sığındıklarını hatırlayacak, anımsayacak, uğradıkları haksızlıkların hesabını sorma yollarını araştıracaktı. Bunu da yapmadı ki. Asıl geriye bakmaya kalksa, önce bunu konuşalım derdi. Ermeni olaylarını konuşacaksak, önce, şimdi, bunu konuşalım. Yabancılara da bunu söyleyebiliriz. Bunu konuşalım ve Türkiye’ye, Türklere, Balkanlardan, Kırım ve onun geniş hinterlandı da dahil olmak üzere, Kafkasya’yı da içine alan koca bir Müslüman dünyası ki, içerisinde Türk unsuru çok ağır basıyordu, o yok oldu. Kimler yok etti onu; 5 milyondan fazla insanı kimler öldürdü? 5 milyondan fazlasını, artı, kimler zorla göçe teşvik etti? Bosna olayları olduğu vakit, bazı Avrupalılar dediler ki, Avrupa’nın ortasında böyle bir şey olur mu; bu nasıl Avrupalılık; bir Avrupalı kavim, ötekine, üstelik, kendi ırkından da, Slav; dini başka olduğu için neler yapıyor? İlk defa değil ki o; 1821’den bu yana hep oldu ve bunun tarihini anlatmadan, Avrupa tarihi de yazılamaz, uygarlık tarihi de yazılamaz. (Alkışlar) 

Biz, bunu da incelemedik, hesabını sormadık; çünkü, cumhuriyetin yöneticileri diyor ki, geriyi bırakalım şimdi, ne olduysa oldu, ileriye doğru bakalım. Cumhuriyet rejimi, ulusun önünde yeni bir çağ, komşularla yepyeni ilişkiler dönemi açtı. İzmir’den Ankara’nın yakınlarına değin, Batı Anadolu’yu çiğneyip, yakıp yıkan Yunanistan’a dostluk elini uzattı. Hemen sonra, onunla, İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında bir azınlık değiş tokuşu gerçekleştirildi ve Avrupa’da, gitgide bir dünya savaşına doğru yaklaşılıyor. Ona karşı, 1934’de, dört Balkan devleti bir ittifakla bir araya geldiler. Bu oluşumun öncüsü Türkiye idi. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, son yıllarında, gözleri, tabiî, iyi görmüyordu, belki, hatırlarsınız. Ancak, ben, Romanya’dan ona bir kitap getirdim. Bir doktora tezi, basılmış, iki defa basılmış, yüzbinlerce satıyor, popüler bir kitap olmuş. 1934 Balkan Antantı üzerine. Kendi kapağında da, o dört Balkan ülkesinin o zamanki Dışişleri Bakanlarının fotoğrafı vardı, tabiî, Tevfik Rüştü Aras’ın da. Ondan iki tane aldım; bir kendim için, bir da onun için aldım ve gösterdim ona, gözleri görmüyor; ama, dedim ki, burada da sizin fotoğrafınız var. Biliyor musun dedi, neden bu gençler şimdi Balkan Antantını merak ediyor da, mesela, bu konuda bir doktora tezi yazıyorlar; neden kitap olarak basılıyor da, yüzbinlerce satıyor, popüler bir kitap haline geliyor. Çünkü dedi, bu sistemi, biz kurmuştuk Balkanlarda ve komşularımızda; çünkü dedi, bu sistem doğruydu. Olaylar, bizim kurmak istediğimiz sistemin doğruluğunu gösterdiği için, inceleme ihtiyacını duyuyorlar dedi ve gerçekten, mesela, o zaman, ona Bulgaristan girmiş olsaydı, yani, intikamcı olmasaydı, Arnavutluk girmiş olsaydı, asıl tehlike büyük devletlerden geleceği için -çünkü, güç onlarda- Balkanların tarihi, yakın tarihi farklı olabilirdi. 

Türkiye, yeniden hesaplaşma kapısını kapattı ve sınırları değiştirmek isteyen revizyonist devletlerden olmadı; ama, Nazi Almanyası, Faşist İtalya, komşu Bulgaristan, yeni, genişlemeci, intikamcı hedefler peşindeydiler. Şimdi, bu tablonun içerisinde Ermenilerin yeri ne? Diaspora’daki bazı Ermeniler de, aynı yolu seçti. Kafkasya’da bir Ermeni Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu devletin ilk Başbakanı, yani, bolşevik, komünist Ermenistan Cumhuriyeti kurulmadan önceki ilk Başbakanı, Hovannes Katchaznouni diye bir zat, 1923’te, Bükreş’te, Daşnak Partisi toplantısında, Ermenilere, kendi uzun deneyimlerinden yararlanarak, onlara dayanarak, bir çeşit siyasal miras, öğüt denebilecek uzun bir konuşma yaptı. Bu nutuk, 1923’te, Ermenice yayımlandı. 1955’te de, New York’ta, İngilizce olarak çıktı ve New York’taki Ermeni Araştırmaları Merkezi yayımladı bunu. 

Katchaznouni, Ermenilere, bugüne değin ayaklanma, terör, savaş, saldırı, savunma, parti oluşturma, devlet kurma filan, her yolu denediniz diyor. Şimdi, Erivan başkent olmak üzere, Kafkasya’da bir cumhuriyetiniz var. Artık, sizin yapacak bir şeyiniz kalmamıştır, susun oturun diyor ve zaten, kitabın adı da bu: Ermeni İhtilalci Fırkasının Yapacak Bir Şeyi Kalmamıştır. Çevreyle dost geçinin diyor. Bu arada, diyor ki, bizim önümüze haritalar sürerlerdi, Versay’da, işte bunları savunun, büyük bir Ermenistan. Hiçbir zaman, buralarda bulunmamışız bile, bazı yerlerde. Denizlere açılıyor, Karadeniz’e bir yönü, Adana’dan, Mersin’den, Doğu Akdeniz’e bir yönü, Hazar’a gittikçe yaklaşıyor, Basra Körfezine doğru uzanıyor filan ve bunları kâğıt üstünde çizerler ve bir de inanırlardı diyor ve bizden de işte, bu sınırları savunun diye beklerlerdi diyor. Öte yandan, Türkler dostluk elini uzatıyor; biz, nasıl olsa onlarla baş ederiz filan diye, o dostluk elini ittiler filan diyor; bu ifadeler var içinde ve yanlış yaptılar diyor. 

Şimdi, bu yayın, son derece önemli. Yeni Ermeni kuşakları ve bu, işte, onların militan, sonra radikalleşen örgütleri filan, bu yayını yok ettiler. Mesela, tüm dünya kütüphanelerindeki nüshalarını ortadan kaldırdılar. Ben, bir, yarı görev yarı iş için New York’a da gittim ve geçen hafta oradaydım. New York Public Library’de, bir daha baktım, Hovannes Katchaznouni’nin kitabına; yok. Ne ararsak... Aynı kütüphanede benim kitaplarım var; Ermenilerle ilgili olanlar değil de başkaları. Hovannes Katchaznouni’nin kitabı hâlâ yok. Ben bu kitabın fotokopisini bulmuştum; özetleyerek kendi yorumlarımla birlikte yayımladım. Bir Ermeni kaynağı olarak, bakınız neler diyor. Benim kitabım ilk çıktığından dışarıdaki Ermeni basınında örneğin, the American Reporter’da ve başka gazetelerde önemli haber oldu. “Türkler Katchaznouni’nin metnini buldular, yayımladılar” diye. Benim adımı da yayımlayan sıfatıyla veriyor. 

Türkiye Cumhuriyeti geçmişteki kendi acılarına da bir çeşit sırt çevirir ve hep ileriye bakmaya çalışırken ve kendi halkının oradan buradan göç edip gelen insanlarına “intikamcı olun, kaybettiğiniz toprakları, malı, mülkü, ecdadınızı falan gidin sorun, sınırları değiştirin” gibi bir eğitim vermeyip tam aksine “ileriye bakın” derken, diaspora’daki Ermeni grupları neler yaptılar? Onlarsa, intikamcı bir çizgi izlediler. 1919’da Versay Barış Konferansına Ermeni Heyeti Başkanı olarak katılan Bogos Nubar Paşa’nıno zamanki Fransız Dışişleri Bakanına yazdığı bir mektup var; ben de bir yayınımda yayımladım, başka arkadaşlar da. Özetle, diyor ki: 1915-1916 yıllarında 6-700 000 Ermeni’nin yeri değiştirilmiştir. Bunların 360 000’i yerine varmıştır. Ortalama olarak 260 000 kişi yerine varmamış oluyor; ama, Türkler bunu öldürdü de demiyor, yerlerine varmadılar diyor. Bunların öldürüldüklerine kani olsa mektuba bunu da ekler. Fransızca bir mektuba sadece bir cümle ekler, gördüğünüz gibi 260 000 Ermeni öldürülmüştür der. Böyle bir cümle yok. Üstelik, ayrıntılı olarak da söylüyor. Musul’a, Şam’a şu kadar, başka yerlere bu kadar diye. Ama Ermeni çevreleri bu rakamı arttırarak 800 000, 1 milyon, 1,5 milyon, 2 milyon, 2,5 milyon, 3 milyona kadar vardılar. Örneğin, Amerika’daki bazı okulların bahçelerine anıt dikerek onun üzerine 2,5 milyon Ermeni öldürülmüştür diye yazmışlardır. Yahut benim katıldığım 1985 tarihli ikinci Paris davasında, Orly Havaalanında bomba patlamasıyla ilgili dava sırasında, Paris’te çıkan La Liberation Gazetesine yazı yazan Fransız gazeteci hanım Veronique Brocardüç yazısında 1 milyon, 1,5 milyon ve üçüncüsünde de 2,5 milyon diye üç ayrı rakam vermiştir. Ben bu üç yazıyı da alıp kendine gösterdim. Dedim ki: Üç tane yazı ve sen her birinde 500 000, 1 milyon kişi ekliyorsun, bunun cevabını da burada mahkemede benden soruyorlar. “Haklı mısın bunu yapmakta. Gazeteci olarak önce bari karar ver hangi rakamı söyleyeceğine.” 

Nazi Almanyasının 1933-1945 yıllarında Avrupa’da 6 milyona yakın Yahudi’yi öldürmesi bundan ötürü Filistin’in toprağı bölünerek bir kısmının Yahudi devletine ayrılması, 1948’de Soykırım Sözleşmesi bazı Ermeni propagandacılara birtakım yeni fikirler verdi. Demek ki, böyle bir olayın sonunda devlet kuruluyor bir yerde; ama, onlar 6 milyona yakın insanın kaybolduğunu söylüyorlar ve bazı başka tarafsız kaynaklar da öyle söylüyor. Kurban sayısı demek ki yüksek olmalı. Ondan sonra yüksek rakamlara itibar edildi. Demek ki, kan dökümü tek yanlı olmalı, tek yanlı gösterilmeli. Jenositte, soykırımda bir taraf silahlıdır; soykırımı yapan Almanya’da Yahudiler silaha hiç başvurmadılar. Silahı elinde olan onları öldürdü. Osmanlı deneyiminde önce Ermeni yurttaşların bir kısmı silahlandı ve onları bazen Ruslar, bazen başkaları silahlandırdı, bazen Fransızlardan destek aldılar ve çoğu kez karşı karşıya çatışmalar oldu. 1914 ve 1922 gibi; yani, Birinci Cihan Savaşının başlangıcıyla bizim İzmir’e girişimiz arasındaki sekiz yıl gibi kısa bir süre içinde Ermeniler bir düzine savaşa katıldılar öldürdüler ve öldüler. Kaybedenler öbür tarafa kaçtılar. Şimdi bu nüfusun nerede olduğunu soruyor; bir kısmı savaş alanında öldü, bir kısmı kaçtı, öbür tarafa gitti. Bunun hesabını ben öldürmüşüm gibi niye vereyim. Ama, Ermeniler açısından, kurban sayısı yüksek tutulmalı, kan dökümü tek yanlı gösterilmeli çünkü Nazilerin Yahudi Soykırımında öyle oldu. Böylece, Osmanlı Devleti de bir planlamacı ve uygulamacı gözükmeli, 1915 olaylarının içerisine sokulmalı ve Yahudilere tazminat ödendikten sonra bu kez iki olay arasında paralellikler kurulmaya başlandı. Bu yayınların bir kısmından ben haberdardım ve Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının sözünü ettiği kitabın içerisinde benim bölümüm bu iki olayın birbirine benzemediğini anlatan bölümdür; onu ayrıca daha büyük bir kitap haline getirme çabası içerisindeyim. Ancak yine New York Halk Kütüphanesindeki çalışmalarım sırasında bir sürü yayın daha buldum. Onlar bizim aleyhimizde. Onların izlenmesi lazım. Bazıları, örneğin Mazian’ın kitabı ya da İsrail’li Yair Auron’un kitabı ikisinin birbirine benzetilebileceğini söylüyorlar. Ben aynı kanaatte değilim. Bunlar, biraz okudum, bitirmeye henüz vaktim olmadı ama yine tetkik edeceğim ve gördüğüm kadarıyla, içlerinde bir sürü yanlış ve genelleme bulacağım. 

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesine uygun olarak suskunluğunu korurken, Ermeni istekleri sürdü ve çoğaldı. Bu arada Ermenilerden teröristler de çıktı ve yeni Ermeni kuşakları oluştu. O yeni kuşakları ki kendilerine söylenilen birtakım şeylerin doğruluğuna tahkik etmeden inandılar ve kişi psikolojisinde olduğu gibi, milletlerin psikolojilerinde de görüldüğü üzere, tarihte gerçekten ne oldu onu araştırmaya gerek görmeden, abartmalar ve değişikliklerle sanki bunlar gerçeğin parçasıymış gibi hareket etmeye başladılar. Bu sefer bazı terör grupları kendileri yahut kiralık katil tutmak suretiyle Türk diplomatlarını öldürmeye başladılar. Türklerle ilişkili bazı kuruluşlara, yabancı bir havayolları da olabilir bunlara da saldırmaya başladılar. İşte Orly Havaalanında patlayan bomba gibi. Bunların bir kısmı yakalansa bile, bir kısmı yakalanmadı. Mahkemede, basında bu sefer bunların yandaşları yabancı televizyonlarda bu işi niye yaptılar onu anlattılar. Evet ama ölen var, bu mahkemede ölen kişinin hesabı sorulmalı; uzun uzun niye öldürdüler onu anlatmaya başladılar gazetelere. Ermeni-Türk ilişkilerini kendi bildikleri gibi anlattılar ve daha da taraftar kazandılar. Aynı çizgide yabancı yazarlar kitaplar çıkardı ve konunun bu tek yanlı yorumu egemen oldu. 

İşte, Türk tarafının “biz de bir şey yapmalıyız” diyen adımı böyle başlamıştır. Konu üstümüze böyle yıkıldı. Örtbas edelim değil de, ileriye bakalım; bizim de hatırlayacağımız bazı şeyler var ama onları da bırakalım derken bu sefer biz bu tutumu değiştirmek zorunda kaldık. Eski yaraları sarıp kendi haline bırakmak yerine bizde de bir değişiklik oldu. Ancak tek tek kitaplar çıkmıştır. Bir ölçüde bir uyum söz konusudur ama bu iddiaları diyelim ele alacak, değerlendirecek, gerekirse eleştirecek, yeni görüşler getirecek ve belgeler bulacak kişiler bu geçen zaman zarfında, cumhuriyetin yakın tarihinde yetişmediler yetiştirilmediler. Kimse bizden böyle bir şey talep etmedi. Örneğin, Osmanlı belgelerini okuyanlar var şimdi; ben de bir miktar okuyorum ama bunun sistemli bir hazırlığı olmadı. Neden? Başında sözünü ettiğim ileriye bakış felsefesinden ötürü. Kuşaklar yetişmedi, araştırma merkezleri kurulmadı, yayınlar hazırlanmadı. Ondan ötürü ilk tepkiler, ilk yayınlar zayıftır. Hatta ben görüp bazılarını okuduğum da ikna edici bulmadım; çok çala kalem yazılmış. Kitapçığın kapağında Fransızca ifade var, açıyorsunuz içini İngilizce metin çıkıyor. Buna bile dikkat edilmemiş. Bugün de buna benzer yayınlar var. Özellikle yabancı okur gözüyle baktığınız da abartmalı gözüküyor, ikna etmiyor ya da o kanıyı uyandırıyor. Ben bu türlü yayınlardan yarar değil zarar görüyorum. Konuyu aydınlatmadığı ve tarih ya da bilim çalışması olarak böyle yayınların katkı sağlamadığı kanısındayım. Ancak, öte yandan, iyi yayınlar olmadı değil. İlk önemli yayın Sayın Kamuran Gürün’ün de biraz önce sözünü ettiği gibi, Aram Andonyan’ın 1920’de Ermenice, Fransızca ve İngilizce olarak ayrı ayrı yayımlanan kitabının eleştirisidir. Biz de eleştiri kitabını Türkçe, İngilizce ve Fransızca çıkardık. Onu anlatacak değilim. 1920’de herhalde haberimiz olmamıştır; çünkü, kendimiz çok büyük gaile içindeydik. Ama zaman geldi “buna cevap verelim” dedik. Bilimsel yanıtımız da bütün bu belgelerin sahte olduğu, hiç değilse doğruluklarından müthiş kuşku duyulması gerektiği noktasındaydı. Böyle bir ciddî tereddüt bir Batı kitabında olsa o kitaptan herkes hemen elini çeker; onun tanıtımını yapmazlar, övmezler, önplana sürmezler. Yine Sayın Gürün’ün de söylediği gibi, zaten Aram Andonyan’ınbu kitabına Malta’ya sürülenlerin aleyhine kullanılabilecek belge ararken bile başvurmadılar; sahte olduklarını kendileri de biliyorlardı. İlk yaptığım şey bu kitabın, tabii yazarlarının adını geçirerek, bir çeşit tanıtılması gibi kısa ve kolay okunur, örneğin bir saat içinde okunabilecek yabancı dillerde özetini hazırladım. Onu da bastık. Bu küçük kitabı benim kendi imzamla çıkan 76 küçük kitabım daha izledi. Onların her bir tanesi karşıdakilerin elinden sahte gördüğüm bir belgeyi, haksız bir iddiayı almaya yaramıştır. Bazı belge sahtekârlıklarının yanı başında nispeten Ovannes Katchaznounya da Papazyan gibi insaflı Ermeni yayınları vardır. Birkaç tane Papazyan vardır ama benim sözünü ettiğim o 1934‘te New York’ta bir kitap çıkaran ve bu “Daşnaklar daha çok Ermeni teröristiydi dikkat edin bunlardan hayır gelmez; Van’da birtakım papazları kendilerine haraç vermiyorlar diye öldürmüşler” diyen Papazyan’dır. Yahut 1916’da biz İngilizlerle savaş halindeyken çok tanınmış bir İngiliz yazarı “bu savaşta Türkler düşmanımız ama onlara karşı adil davranmalıyız; şunları yapmadılar” diyor. Bir İngiliz kütüphanesinde 1916’da yayımlanmış olan o kitabı buldum; hemen onun tanıtma yazısını yazdım, bir kitapçık boyutunda. Gürün’ün sözünü ettiği ve Hitler’e atfedilen cümleye ilişkin benim küçük bir kitabın var. Başlığı: Hitler ve Ermeni Sorunu. Nüremberg Mahkemesi zabıtlarından yararlanarak Hitlerin Almanca konuşmasını saptadım. O kitabın arkasına bu Almanca ekleri de koyarak ve Amerikan Kongresinde bir milletvekilinin Hitler’in cümlesinin Nüremberg zabıtlarında bulunduğunu iddia eden konuşmasına yer verdim. Bu durumdaki çelişki kendiliğinden ortaya çıkıyor. Mesela Amerikan kongresinde, bir Amerikan milletvekili diyor ki “Nürnberg zabıtlarında der ki, Hitler şöyle şöyle demiştir...” filan. Dedim; ama, yok, demiyor işte, Nürnberg zabıtları, içeride, kitabın arkasına koyduk, orada böyle bir cümle yok. Ya da 1895’te bir İngiliz kaynağı... Bazı rakamlar verdi; yani, 2000, nasıl 70 000 olmuş filan... Orada da şöyle rakamlar var: 1895’te 2000 kişi öldürüldü. O, ine ine 5 ölüye iniyor ve 5 Ermeni değil, 5 ölü; çünkü, onların birkaçı da Müslüman. İngiliz kaynağı olarak yahut 1895’te bir Amerikan kaynağı olarak... Yok, bu, bize söylendi gibi değil, şöyle şöyle diye birisi yazmış zamanında, bir rapor filan vermiş, onları filan yayınladı. Bu yayınların hiçbirinde, başkalarının, sanıyorum ki, kolay eleştiri yapabilecek bir cümle bile yok. Her biri, bir gerçeği aydınlatıyor ve bir silahı onların elinden alıyor; çünkü, bu sahte bir silah. 

Bu arada, 1981’de 400 kaynaklı bir bibliyografya kitabı çıkardım. Daha çok Ermeni ve başka yabancıların kaynakları var.Erdal İlker, 16 gün sonra geniş olarak yenisini yayınladı. Ermeni tarafı çok yayın yaptı ve bunlar çoğalarak devam ediyor. Mesela Hovinisyan’ın, tabiî, ilk önce Salmasliyan -Ermeni Cumhuriyetinde biridir- onun ilk bibliyografyası Paris’te çıkmıştı, ikinci baskısı Erivan’da olmuştur. Hovenisyan, 1980’de bir bibliyografya çıkardı. Vasilyan, 1993’te, o yoktu, sadece bende, bibliyografyanın tümünün fotokopisini aldım, buradadır. Şimdi, bize düşen, bu yayınlar izlenmeli, sağlanmalı, okunmalı, yanlışları değerlendirmeli, yanlışları saptanmalı, bilimsellikleri sorgulanmalıdır. 

Her hangi bir araştırma merkezi, beni eğer bu konuda bir şey söyleyeceğim, Ermeni meselesinde diyorsa, ilk yapacağınız şey, zengin bir kütüphane ve belge merkezi oluşturmaktır. Bu olmadığı takdirde hiçbir şey yapılamaz. Söylenen şeyleri başkasından nakletmek, son derece hatalı, eksik ve bizi zor durumlarda bırakacak bir şeydir. 

Arkadaşımız, bilmem kim, bir yerde yayınladığı yazıda şöyle bir dip notu veriyor. O verdiğine göre, demek ki, bu söz orada vardır. Hayır efendim, kendiniz gidip göreceksiniz. Kişi olarak itimat edersiniz filan, onlar başka mesele, bilimsel araştırmanın sözünü ediyorum. O kaynak bir yerde bulunmalı. Bunu sağlamak zor bir iştir. Mesela, Ankara’da böyle bir kitaplık –bildiğim kadarıyla- geniş bir kitaplık yok. Türkiye’de en genişi, benim kendi özel kitaplığımdakilerdir. Daha fazlası bir kimsede yok, bunu biliyorum. Elimde birkaç bin kartlık Ermeni kaynağı vardı. Mesela Polonya’da 19 uncu Yüzyılın sonunda Ermeni tiyatrosu hakkında bir yazı çıkmışsa, onun da kaynağı bir kartın üzerinde yazılı idi. Onların hepsini, o kart kutularını, birkaç bin kartı ihtiva eden kutuyu, Ankara’da bir üniversiteye verdim; çünkü, benim evimde koyacak yer yok. Ne yapabilirler, onu bilmiyorum. 

BAŞKAN – Sayın Hocam, kaç dakikaya ihtiyacınız var efendim? 

PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV (Devamla) – İki üç dakikada keseyim... 

İçeriğine katılmayacağımız bazı yabancı kaynaklar. Neden önemli; bir örnek vereyim. Newyork’ta görevliyken, kendim “The Arminium” diye bir dergi var. O derginin bulabildiğim eski yeni nüshalarını aldım, dönünce tümünü okudum ve içerisinde, yayın müdürünün imzasıyla, bir makale vardı. “Atatürk’e, yanlışlıkla atfedilen bir açıklama” diye, birkaç sayfa. Güya, Atatürk, soykırımı kabul etmiş. Ermeni yazar Taşçiyan, 1982’de yazmış bu yazıyı ve buna benzer bir şey, başka bir Ermeni gazetesinde çıktığı vakit, oraya da küçük bir yazı yazıp “hayır, böyle şeyler yapmayınız, bu doğru değildir. Mustafa Kemal, sonra Atatürk adını alan kişi, böyle bir şey söylemedi, işi buraya kadar vardırmayın işi filan” diyor. O yazıyı yayınladıktan sonra, o kişiyi, o derginin yönetiminden aldılar. Ancak, yazıyı okudum. Eğer yazıyı okumamış olsaydım, 1984 yılında, ilk Paris davasına Türkiye’den tek kişi olarak katıldığım vakit, o 4 Ermeni teröristin avukatlarından bir tanesi dedi ki “siz, Atatürk’ün her söylediğine itibar edersiniz değil mi?” dedi. “Evet” dedim. “Şimdi size bir söz okuyacağım” dedi ve başlar başlamaz anladım ki, o söylemediği sözü okuyacak. Bitirir bitirmez cevap verdim. “Sen de, Darminium How You Dergisinin 1982 tarihinde Taşçiyan imzasıyla çıkan şu başlıklı yazısını oku, o diyor ki...” Ve orada anlattım ki, Atatürk böyle bir şey söylememiştir. Mahkeme heyetine de, bunu yazı olarak, sayfasına varıncaya kadar vereceğim dedim. Eve telefon ettim, yazıyı evde eşim buldu, telefonla söyledi bana, onu orada yargıça verdik, okutturduk mahkemede ve zabıtlara da geçti. 

Şimdi, bu kaynakları izlemeseydim... İşim gücüm bu kaynakları izlemektir. Ermeni şeylerine girerim çıkarım filan... İnşallah, ben de bir gün, bazı Ermeni şeylerinin Newyork’ta girip çıkıyor filan diye tahkibata kendim de maruz kalmam bir gün, neden girdi filan diye, birkaç yılımı da söndürmezler benim. Ama, bunları toplamamış olsam, bu cevapları veremem; çünkü, epey açıklar veriyorlar. Mesela “biz bir şey yapmadık” diyor. Evet; ama, bu derginin içerisinde seri makale var. Birinci Cihan Savaşını, Osmanlıların kaybetmesine nasıl katkıda bulunmuşlar savaşarak, işte ortada... Yani, bununla, Nazi Almanyasının Yahudilere yaptığı şey karşılaştırılabilir mi?.. Savaşmışsınız, ordular kurdunuz, toplarınız vardı, generalleriniz vardı vesaire... 

Vakit de biraz aşmış; bir şeyler yaptıkbiz şimdiye kadar ve bu da belki bunların kervanına katılır. Sayın Kamuran Gürün iyi bir kitap çıkardı. Bilal Şimşir, belgeleryayınladı. Seray Songör arkadaşımız üç tane çok güzel kitap yayınladı; İngiliz belgelerine dayanarak. M.Kemal Öke iyi birkitap çıkardı. Nejat Göğünç, Yusuf Halacoğlu, Osmanlı belgelerinden yararlanarak ve başkaları da.. Özellikle Stephan Show... Mc Arthur Loi.. çok yardımcı oldular; şu anda iyi tarihçilerdir, iyi araştırmacılardır. 

Kısaca, Ermeni görüşlerine karşı birtakım şeyler yapıldı; ancak, bundan sonra da yapılması lazım. Bilimsel, güvenilir, yayınlanagelen kitap ve gazeteleri, dergileri değerlendiren yeni yayınlar, siyaset alanında uğraş verme, hukuka dayalı görüşlerin olgunlaştırılması gibi şeyler lazım. Bu gereklilik, geniş okumayı, araştırmayı, çalışmayı da gerektiriyor. Çala kalem yazılarla olmaz; genellemelerle, tekrarlamalarla, başka yazarların kullandıkları kaynakları eleştirmeden, tetkik ve kontrol etmeden tekrarkullanmakla olmaz; bizzat kendisinin görmesi lazımdır; yarar yerine zarar sağlayabilir. 

İkna edici yeni yayınlara ihtiyaç vardır. Kütüphaneler, belge merkezleri süratle oluşturulmalıdır. Özellikle son yılların yabancı yayınları eksizsiz okunmalıdır. 

Teşekkür ediyorum. (Alkışlar) 

BAŞKAN- Teşekkür ediyoruz. 

Sayın Profesör Doktor Türkkaya Ataöv’e gerçekten çokteşekkür ediyoruz. 

Bu seçim yapılırken değerli bilim adamlarını, uzmanları biz özellikle çok inceleyerekseçtik. Hepsi birer kaynaktır, hazinedir; ama, zaman çok önemli. Onun için böyle zaman zaman ufak ufak uyarılarımız olacak. Şimdiden özür diliyorum. 

Sözü, Sayın Profesör Doktor İlber Ortaylı’ya veriyorum. 

Buyurun Sayın Hocam. 

PROF. DR. İLBER ORTAYLI- Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri, büyükelçilerimiz, sayın komutanlar, hanımefendiler, beyefendiler. 

Bu konu üzerinde bir giriş yapmam istendiğinde Ermeni meselesi Batı kamuoyunu niçin meşgul ediyor, bununü zerinde durmak gerekiyor diye düşünüyorum. 

Çok sefer, bizim memleketimizde Ermeni meselesinin ele alınışı bir başka açıdan vurgulanmaktadır; Batı kamuoyunun yeterince incelenmediği anlaşılmaktadır. Olaylar çok açıktır; kısaca tekrarlayacağız. 

Osmanlı Devleti Ekim 1914’te, Avusturya- Almanya bloğuyla birlikte cihan harbine dahil olmaktadır. Bu müthiş bir askerî hatadır; çünkü, Tannenberg’de Risya’ya karşı galibiyetle çok fazla abartılan Alman, Prusya Fenne Askeriyesinin aslında pek de öyle olmadığı, Eylül sonunda Mann’da ülkelerini kahramanca savunan Fransız ordusu ve onun generallerinin ki, bunlar ilerinin büyük mareşalleri olacaktır, gösterdiği üstünlükle açığa çıkmışken hâlâ triumvira’nın, yani Enver-Talat-Cemal üçlüsünün Alman Fenne Askeriyesi üzerinde bu kadar ısrarla durması ve âdeta savaşa girmezsek bizi yerler gibi Türklere has korkuyla, daimi surette bu gibi sidefiklerimiz vardır; harbe girmeleri, felaketin başı olmuştur. 

En seçkin askerler ve komutanlardan müteşekkil Kafkas Kolordusu maalesef erken bastıran kış dolayısıyla “general kış”a karşı hiç hazırlanmadığı için askerlerimiz yaz giysileriyle yaz siperlerinde savaşmak, daha doğrusu donmak durumunda kaldıkları için ordumuz doğru dürüst savaşamadan geri çekilmiştir. Geri çekilirken kendilerini, çoktan teşkilatlanan Taşnak ve Hınçak çeteleri, Ruslara öncülük yaparak, vurucu kuvvet olarak karşı çıkmakta, önden ilerleyerek Müslüman köylerini yakıp yıkmıktadırlar. Bunu, memleketin diğer taraflarında yarattığı infial ve aynı zamanda cephenin gerisini teminat altına almak dolayısıyla hiç tasarlanmayan, hiç tasavvurda olmayan bir tehcir harekatına aniden karar verelmektedir. Zira, Osmanlıkültüründe Ermenilere karşı ne resmî ne dehalk literatüründe ne de folklörde ön yargılaryoktur. Civardaki herhangi bir Hıristiyan millette hatta imparatorluğun içinde yaşayan diğer gayrımüslüm gruplarda, Rumlarda, Yahudilerde bile, Ermeniler hakkında çeşitli şakalar, küçümseyici folklorik hikayeler bulunmasına rağmen bunlar, Türklerde en az derecededir. Kaldı ki, dağınıkolarak yaşadığı ve hiçbir yerde çoğunluğu meydana getirmediği konglomeralar halinde yaşayamadığı için Ermeniler de Anadolu’nun Türkleşmesinden itibaren mevcut hükümran kuvvetle iyi geçinmeyi doğru bir siyasi ve içtimai tercih olarak benimsemişlerdir. Şark Hıristiyanları için de Müslüman ve Türklerle din, adet, gelenekbakımından en çok uyuşan ve benzeşenkavim kendileridir. Bundan dolayı jenosit, soykırımgibi bir suçun gerekli kıldığı tarihi, kültürel alt yapı, Türkler arasında mevcut değildir. 

Bütün milletlerin tarihinde Yahudilerle ilgili antisemit inanç, akide kalıpları, dini protesto kalıpları, fıkralar, ön yargılar tonlarla bulunduğu halde, Türkiye’de Ermeniler hakkında benzeri şeyler bulunmaz; çok az sayıdadır ve hatta bazıları sempatiktir. 

1915’ten kendi ordusunu bile sevk edemeyecek kadar hazırlıksız olan, çünkü demiryol hattı Ankara’da bitmekte, Lalahan’a kadar ancak bir dekovil hattı uzanmaktadır, mevcut Ermeni tehcirini çok hazırlıksız ve örgütsüz biçimde yapmaktadır Türkiye. 

Bazı idari amirler, her zaman böyleleri az bulunduğu için, çok becerikli, çok dürüstçe, olaylara çok hâkim bir biçimde ellerine teslim edilen Ermeni kitleleri alıp öbür sınıra kadar salimen götürmektedirler. Nitekim, Tarsus bölgesindeki Amerikan raporları da bunun böyle olduğunu söylemekte “düzgün olarak Ermeni alayları yola çıkmıştır, Ermeni kafileleri” şeklindedir. 

Nitekim, bunların Halep, Şam, Lübnan gibi tehcirin nihaî noktası olan yerlere salimen ulaştırıldığı da belirtilmektedir. Bazı yerlerde idare amirleri Ermenilerin doğuda yaptıklarından dolayı infial halindedirler, doğrusu tehcirin çok düzenli gitmesine de dikkat etmemektedirler. 

Ermeni Millî Kurtuluş savaşı 1870’lerden beri kendisi için çok yanlış bir strateji seçmiştir, tıpkı Bulgaristan’daki gibi, Taşnaklarla silahlı komiteler ve çeteler kurarak, etraftaki Müslüman halkı sindirmek ve çoğunlukta olan Müslümanları kaçırarak müstakil Ermenistan’ın topraklarında bir Ermeni nüfus birliği yaratmak. Aslında, 1914 Şubatında Sait Halim Paşa’nın büyük kuvvetler ve ezcümle Rusya’yla imzaladığı Yeniköy Anlaşmasına göre de, doğudaki 6 vilayette muhtar bir idare kurulacak, başına da Norveçli bir vali getirilecektir. Savaşın patlaması dolayısıyla bu proje geri kalmıştır. İşte, bu gibi gelişmeler dolayısıyla da Ermeni siyasî eliti ve önderleri yanlış üstüne yanlış yapmakta, kavimlerini çıkılmaz yollara itmektedirler. Şunu açıkça ifade etmek zorundayız: İmparatorlar ve imparatorluklar doğarlar, büyürler, ölürler. Onları meydana getiren kavimler ve etnik gruplar bunun içinde ya kaderine rıza olur, hayatlarına devam eder, yeni bir simbiyosisle yeni bir kültürel yapı oluştururlar veya tıpkı tarihin üçüncü ve son Akdeniz imparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğu gibi parçalanırken muhtelif etnik gruplar millî bağımsızlık davası peşine düşerler. Ermenilerin de, bilhassa Sırp ve özellikle Yunan ayaklanmasını ve Yunan ayaklanmasına gösterilen beynelmilel desteğe özenerek böyle bir davanın peşine düşüşleri anlaşılabilir. Nihayet, tarihte bir kavmin kendi kaderini çizmek, kendisine verilen tarihî kaderi değiştirmeye gayret etmesi anlaşılacak bir şeydir; anşart ki, bu kaderi değiştirmekte akıllı bir siyasî elit, yeterli bir siyasî strateji takip edilmelidir. Bunu takip edemeyen, maceralara girişen kavimlerin bazı neticelere de katlanmaları gerekir. Bu neticeleri tarihin ileri dönemlerinde saptırmak, başka şeylere benzetmek en azından gülünçtür. Açık bir şeydir; Ermeni siyasî eliti antisemittir, Yahudilikle düşmanlıkları kiliselerinden ve itikatlarından ileri gelir. Dünyada azınlık ve diasporalar halinde yaşayan bu kavmin başlıca modeli Yahudilerdir. Yahudi siyonizmi Ermeni siyasî modelinin özlemidir ve onlar gibi bir vatan kurmak istemektedirler. Oysa, o vatanı kuracak siyonist, elit gibi, seçkinler gibi akıllılar Ermeni politikacılar arasında yoktur. Yine, aynı şekilde Yahudi siyasî elitinin ve Filistin kolonizatörlerinin sabrına ve tekniklerine Ermeni halkı arasında rastlamak da mümkün değildir. Doğu Anadolu’nun vadilerinde çalışkan bir çiftçi ve zenaatkâr bir milletin esasen dünya politikasını çok iyi kavramasına ve bu politikalar çerçevesinde bazı fırsatları değerlendirip bazı şeyleri gerçekleştirmesine imkân yoktur. Nitekim, 1915 tehcirine giden olaylar bunu göstermektedir. Bölgede güdülen komiteci faaliyetleri dolayısıyla yerel komşuları kendilerine düşman olmuşlardır ve 1915 tehciri yürürlüğe konduğu anda en başta onların üstüne saldıranlar civardaki aşiretler olmuştur. Bazı ahvalde yerel halkın tehcire gönderileceklere yardımcı olduğu, çoluk çocuğu sakladığı, hatta bazılarına “lütfen dininizi değiştiriniz, ne olduğunuz mühim değildir; ama, bu sayede tehcirden kurtulursunuz” dediği açık bilinen şeydir. Bu gibi sözde din değiştiren kitlelerin, hatta köylerin Anadolu’da kaldıkları ve bugün dahi yaşadıkları bilinmektedir. Bütün bu olaylara rağmen sayıların üzerinde kavga çıkmaktadır. Öldürülen Ermenilerin rakamı üzerinde bir kanaat hâsıl olmamıştır. Burada anlatılan bazı hikâyeler abartmadır, bazıları doğrudur. Ermeni tehciri, bizim Osmanlıca, Arapça bir kelimeyle mukatele ile ifade edilebilir, iki kavmin birbirini katletmesi. Çok defa Ermeni kafilelere eşlik eden asker taburları saldıracak Taşnakların saldırısından emin olmadıkları için bu kafileleri salimen götürmeye yanaşmamaktadırlar, çekinmektedirler ve iç harbin havası içinde korkudadırlar; zira, asker bir iç harbin elemanı değildir, doğrudan doğruya iki düşman cephede savaşmak üzere eğitilmiş bir ferttir. 

Ermeni olayları sırasındaki ölümler 20 000 ilâ günümüzde 1,5 milyona kadar uzatılan bir rakamla ifade edilmektedir. Bunları saymak, tespit etmek mümkün değildir. Çok defa “Türk arşivleri açılmadı” gibi bir söze, maalesef arşivlerin ne olduğunu bilmeyen bürokratlarımız ve ilgili kişiler de cevap verememektedirler. Bu arşivlerden Ermenilerin katledildiğini veyahut katledilmeden çok jenosit, soykırım gibi bir fiille ortadan kaldırıldığını ispat etmek mümkün değildir; çünkü, jenosit gibi bir suç ne o günkü Osmanlılar için ne de savaştan sonraki Türkler için söz konusu değildir. Jenosit, İkinci Cihan Savaşından sonra büyük Yahudi kırımı artı, Çingene kırımı artı, bazı Slavların yok edilmesi için konmuş bir suçtur. Bunu bu tarafa teşmil etmenin imkânı yoktur. 

6 milyona yakın Yahudi, 1 milyona yakın Çingenin tamamen ırkî özellikleri ve hasletleri yüzünden katledildiği bir dünyada trajik bir biçimde yıkılan ve kavimlerin birbirleriyle boğazlaştığı Osmanlı İmparatorluğundaki faciaları bu olaya benzetmenin tarihçilikle de insanlıkla da, o harpte ölen ve belki de şimdi yaşayıp aramızda bulunabilecek olan insanlarla, yani o günün çocuklarıyla bir alakası yoktur. Doğrudan doğruya ikinci harpte Nazilerin soğukkanlı mezalimine Ermeni olaylarını benzetmenin aslında normal bir vicdan tarafından kabul edilmesi de mümkün değildir. Hiç kimse 1915’te çok sakin bir ortamın var olduğunu ileri sürmüyor; 1915 korkunç gelişmelerle kilitlenen bir tarihin patlak verdiği noktadır. Orada ölenler, öldürülenler her iki taraftandır ve o arada kavga sadece Ermenilerle, Türkler, Kürtler, Çerkezler arasında değildir, Karadeniz’deki Pontus buna dahildir ve hatta hepinizin bildiği gibi, son anda Arabistan ahalisinde bazı eşair bile ayaklanmıştır. Dolayısıyla, bu harbin bir imparatorluğun yıkılışındaki faciaları ve kavimler boğazlaşmasını bu tür bir holocausta, yani soykırımına benzetmek lüzumsuzdur. 

Soykırım bir sürekli suçtur, kültürel bir yapı ister. Soykırımdan dolayı Hitler de suçludur Luther de ve geleceğin Almanları da. Soykırımdan dolayı sadece Vichy Fransa’sı değil, geçmişteki Fransız kültürü, gelecekteki Fransızlar da mesuldür. Böyle bir sorumluluğu Türklerin üzerine almayı, böyle bir suçla suçlanmayı hak etmedikleri çok açıktır. Eğer gelecekteki torunlarımıza böyle haksız bir suçlamayı bırakmak istemiyorsak, bununla sonuna kadar direnerek uğraşmamız gerekir. 

Nihayet, şunun üzerinde ısrarla durmak gerekir: Niçin Ermeni meselesi? Bazılarımızın zannettiği ve çok tekrarladığı gibi, gelişen Türkiye’yi kıskanan ve tahammül edemeyen bazı güçlerin bir komplo teorisi olarak bu gibi yaftaları önümüze çıkardığı söylencesine doğrusu çok itibar edemeyiz. Bunda bir gerçek payı da olabilir, Türkiye’nin yakın komşularının, Kıbrıs çıkarması gibi olaylardan mutazarrır olan bazı kuvvetlerin bu olayların üzerinde durduğu, mesela, o güne kadar komşu Ermenisi hiç aklına gelmeyen bazı Yunanlıların, bilhassa emekli diplomat ve askerlerin bu işlere gönüllü soyunarak Ermenici oldukları görülebilir. 

Nihayet, soykırımın doğrudan doğruya Ermeni propagandasının bir başarısı olduğunu düşünmek de çok doğru değildir. Bu ancak doğruluk payı olan bir gerçektir. Şüphesiz ki, harcanan paralar ve faaliyetler Ermeni meselesini dünyaya bir nebze tanıtmıştır; ama, unutmayın ki, birinci harpten sonra Ermenileri batıda “zavallı Ermeni” diye artık hafif tertip alaya almaya bile başlamışlardı. 

Ermeni meselesinin tekrar ortaya çıkmasında batıda başlıca iki neden rol oynamaktadır. Birincisi, uyuşturucu trafiğinin faturasının Türkiye’ye çıkarılması. Her orta sınıf ailede bir kurbanın uyuşturucu elinde olduğunu düşünürsek Batı Avrupa’da, kitleler haritada yerini bile bilmedikleri bir memlekete ve onun halkına karşı hınçlandırılmaktadırlar; ama, asıl önemlisi Yahudi soykırımından, Çingene soykırımından dolayı tarihî bir vicdan muhasebesi yapan ve bunun hesabını veremeyen Alman, Avusturya ve Fransa entelektüel kamuoyu bir vicdan temizliğine gitmekte kendilerine tarihî bakımdan bir başka suç ortağı aramaktadırlar. Yani, Hitler çok itibar edilecek bir lunatik değildir tabiî ve her zaman bu gibi şeyleri söylerler; ama, ne yazık ki, aynı tip bir muhakeme bu çevrelerde de kullanılmaktadır, Yahudileri fırınlayan sadece bizim amcalarımız ve babalarımız değil, aynı zamanda Ermenileri fırınlayan Türklerin dedeleri de böyle adamlardı gibi bir vicdanı rahatlamaya gitmektedirler. 

Fransa’da İvterno ve Almanya’da Tessa Hofman gibi iki tane gönüllü Ermeni tezi savunucusunun yazdıklarında bunu görmek mümkündür. Mesela, Tessa Hofman çok popüler bir kitap olan “Ermenistan’a Yakınlaşma” adlı bir broşüründe pekala da hoşça bir Ermenistan tarihi çizmektedir; 1915 olaylarına geldiği zaman tabiî ki saçmalamaya başlamakta ve bu kompleksini ortaya koymaktadır. Verdiği bir örnekle işin ne kadar lunatik, çılgın çizgilere gittiğini görmek mümkündür. Türkler 1915’te Trabzon’da Ermenileri yok etmek için gaz odası kurmuşlar. Şimdi, 1915’te Türkiye gibi bir memleket gaz odası kuracak, yani bunun teknolojisine sahip, düşünebiliyor musunuz bunu ve bunu da Trabzon’da kuracak!.. Üstelik, herkes bunu çok iyi bilir; bitten kırılıyorduk, etüv makinemiz yoktu; nerede ki Ermenilere gaz vereceğiz! Bu, tabiî, artık, hezeyandır, bir histeryadır; bunun arkasında bazı duyguları aramak gerekmektedir. Nitekim, propagandaya karşı çıkanlar, resmî Türk organları ve ondan sonra bazı Türk araştırmacılardan sonra, bazı saygın Yahudi bilginler de Ermeni tehcirinin, tehcir olduğunu, burada katliamlar dizisinin bulunduğunu, her iki tarafın da birbirini kestiğini, fakat, burada, bir jenosidin söz konusu olmadığını söylemeye başladıkları zaman, Ermeni lobisi ayağa kalkmıştır ve bunun ilk örneği Fransa’daki bir hâkimin Bernard Luis’i 1 Frank cezaya mahkûm etmesidir. Yani, demek ki, sabahtan akşama dosya bakmaktan iflahı kesilen hâkim bu meseleleri Bernard Luis’ten daha iyi biliyor. Bir mahkeme, ilmî konularda karar vermeye başladığı an, tabiî, işin tadı kaçıyor, arkasından parlamento kararları geliyor. Nitekim, bazı şeylerin üzerinde ısrarla durmamız gerekiyor; Bernard Luis’i desteklediği için, şimdi Kolej de France üyesi olan, Fransa’nın seçkin bilginlerinden Jilveynştayn’ı da feci şekilde hücuma uğramıştır ve kendisi Kolej de France seçildiği zaman, onu tasdik etmeyin diye reisicumhura gidilmiştir. Jac Cirac da demiş ki, buraya tasdik edilmeyen, üyeliği tasdik edilmeyen, tarafımızdan, bu makam tarafından en son adam 1880’lerde Ernest Renan idi. Dolayısıyla, o iş de oradan geçince, bu sefer açılış töreninde içeri girip çirkin bir protesto yapılmaya kalkıldı. 

Şunun üzerinde ısrarla durmamız gerekiyor: Ermenistan komşumuz, büyük güçlükler içinde yaşıyor. Bu kavmin milliyetçiliğini sureti katiyede Yahudilerin ve Siyonistlerinkiyle mukayese edemeyiz. Dış propagandaya çok açıklar ve sıkıntılı hayat şartlarına dayanamıyorlar. Ermenistan’la Türkiye’nin iyi geçinmesi ve o devlete toprakları himaye etmesi gerekiyor. Meselelerin üzerinden gelmemiz için, en kısa zamanda Ermeniler ve Türklerin bir araya gelip, bu konularda anlaşması lazım. Şu anda, maalesef, Ermeniler Türklerle bir araya gelmekten çekiniyorlar; galiba buraya da gelmeyecekler. Halbuki, bunun gerçekleşmesi lazım ve bir an evvel tarihimizi birlikte tartışmaya başlamamız gerekiyor. Zira, Ermeni-Türk tarihî çok hazin bir biçimde üçüncü şahısların, yani, bu işe ya parayla ya da lunatik duygularla, mecnunca duygularla kendini kaptırmış üçüncü şahıslara aittir ve onlar her şeyi yapabiliyorlar, Trabzon’da gaz odası bile kurdurtabiliyorlar. Bu, son derece de tehlikelidir. Bunu ortadan kaldırmak lazım. Çünkü, ihtilafın en önemli çözüm yolu safhası, taraflar arasındaki bir görüşme, bir karşılaşma, problemleri açıkça ortaya koymaktan ileri gelir. 

Saygılarımı sunarım. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Efendim, Sayın Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya teşekkür ediyorum. 

Şimdi, bu bölümün son konuşmacısı olan Prof. Dr. Tamer Timur’a söz veriyorum. 

Buyurun Hocam. 

PROF. DR. TAMER TİMUR – Değerli milletvekilleri, ve sayın dinleyiciler; şimdi, konumuz, tarih boyunca Türk ve Ermeni ilişkileri. Fakat, hepimizin dikkatini çekmiştir, bu konu açılınca, biz tarihî bir tarafa bırakıyoruz, âdeta bir noktada durduruyoruz. O nokta da bildiğiniz gibi 1915 Ermeni sorunu ve bunun tehcir mi, kıyım mı, soykırım mı olduğunu tartışıyoruz ve elbette, kendi açımızdan bir taraf olarak kendimizi görüyoruz ve bence, pek de hak etmediğimiz bir şekilde kendimizi sanık sandalyesine oturtuyoruz. Neden? Çünkü, meseleyi böyle koyarsak, jenosit oldu mu, olmadı mı diye koyarsak, bu, bir kere tartışma her iki taraf için de delile yol açabilecek bir zemine oturur hem de yanlış olur. Çünkü, her şeye rağmen, tarihî öncülerini, tarihî tabanını boyutlarını anlamadan, yani, bu kollokyuma yazıldığı gibi tarih içindeki ilişkileri incelemeden mesele zaten anlaşılamaz 

Tarih içinde deyince, tabiî, mesele, bu sefer çok dallanıp, budaklanma tehlikesine maruz kalabilir. Orada, zannediyorum, asıl üzerinde durulacak tarihî dönem 19 uncu Yüzyıl, hatta 19 uncu Yüzyılın ortalarından itibaren olan gelişmedir. Daha önce de, Ermenilerin tarihimizde çok önemli bir yeri vardı; fakat, 19 uncu Yüzyıldan itibaren özellikle Yunan ihtilalinden sonra bir ulusal uyanış, ulusal hareketlenme başladıktan sonra ve bu giderek kendine özgü bir şekilde Osmanlıları da etkiledikten sonra, Ermeni hareketinin, Ermeni sorununun tarihimizde farklı bir yer aldığını görüyoruz. 

Ermenilerin bir millet olduğu, millet olarak dinî inançlarına saygı gösterilerek yüzyıllar boyu bizde yaşadığını herkes biliyor, hepimiz biliyoruz; buna zaten kimsenin itirazı da yok. Fakat, 19 uncu Yüzyılın ortalarından itibaren yeni bir durum ortaya çıkıyor. Özellikle Yunanlılarla ilişkilerimizin bozulması, Yunanlılara karşı bir itimatsızlığın Osmanlı Devletine hâkim olmaya başlaması, 19 uncu Yüzyıldan itibaren Ermenilerin çok da lehine bir konum yaratıyor ve Ermeniler ekonomide özellikle sarraflık ve mültezimlik mekanizmalarıyla elde ettikleri yerle Osmanlı Devletinde iktisadî ve çok önemli bir güç haline geliyorlar ve o zaman, görüyoruz ki, sosyolojik olarak Osmanlı Devletinde bir değil, iki tane Ermeni topluluğu ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi Van merkezli olmak üzere Doğu Anadolu’da ve Orta Anadolu’ya doğru uzanan bir Ermeni topluluğu. İkincisi de, İstanbul merkezli Ege, Marmara ve Batı Anadolu’da bir Ermeni topluluğu. 

Bu ayırımı yapmadan ne Osmanlı toplumunu doğru dürüst anlamak ne de daha sonraki gelişmeleri anlamak bence mümkün olmaz. Çünkü, bu söylediğim ulusallaşma hareketleri içerisinde, Osmanlılarda da bir ulusallaşma hareketi başlamıştı. Fakat, Osmanlı Devleti çokuluslu bir devlet olduğu için, Osmanlı ulusallaşması bir Türkçülük şeklinde ortaya çıkamazdı. O zaman nasıl ortaya çıkmıştır; Osmanlıcılık adı altında. Bu Yeni Osmanlıların, Namık Kemal’in, Ziya Paşaların ve saire bir ara ciddî olarak düşündükleri, benimsedikleri, yaymaya çalıştıkları bir düşüncedir Yeni Osmanlılık. Bunu görüyoruz ki, biraz önce söylediğim batılı ve İstanbul merkezli Ermeniler de büyük ölçüde katılmışlardır, canı gönülden bunu desteklemişlerdir ve bu arada kültürel alanda da bunlar devlet adamı olamadıkları için hukukî statüleri itibariyle, bunlar kültürel planda da, iktisadî planda olduğu gibi çok önemli bir yer, hatta sayılarının üzerinde bir yer işgal etmişlerdir. Bizde ilk Osmanlı romanını yazan bir Ermeni’dir. Vartan Paşanın akabi hikayesidir ve bu daha yeni yakınlarda bulunmuştur ve bu bir Türk romanıdır, çünkü, Türkçe yazılmıştır. İkincisi, ilk Osmanlı tiyatrosunu bir Ermeni kurmuştur, Güllü Agop kurmuştur ve Namık Kemal ile çevresi onun çevresinde gelişmiş ve bir kültürel akım haline dönüşmüştür. 

Bugün, İstanbul’da, başta Dolmabahçe olmak üzere ve diğer bütün köşklerle birlikte bir mimarî olarak gururumuzu teşkil eden bütün saray ve köşkler çok büyük bir çoğunluğuyla Balyan ailesinin eseridir ve bunlar bir Osmanlı bir çeşit milliyetçiliğinin ürünü olarak bir arada uzun süre yaşamışlardır. Fakat, bu arada, kapitalist, küreselleştirici, fakat, aynı zamanda bölücü bir sistemdir. Kapitalizm, Osmanlı Devletindeki ulusal hareketi de bölme istidadını kendi çıkarlarına göre bölme istidadını bünyesinde taşımaktadır. Bu, nasıl olmuştur; dikkat ederseniz bu bizde şeye bağlanır, Berlin Konferansına. İşte, bir Ermeni heyeti gitmiş, Nerdsdes, Barabedyan, sonra Berlin Konferansından itibaren, oradaki taleplere de girerek, Berlin Konferansında dikkate alınarak bir Ermeni sorunu çıkmıştır. Aslında bu değil. Çünkü, bu Nerdsdes’i ne Bismark kabul etmiştir ne Disraeli kabul etmiştir, küçümsenmiştir. Hatta, 1885’te bir Ermeni Katolikosu seçilirken, bütün Ermeni halkı Rus adayına değil de, Osmanlı adayına sahip çıkmışlardır. Çünkü, o sırada 3. Aleksandr vardır Rusya’da ve asimilatör, ona da çok müsait Ortodoks oldukları için, bir politika izlemektedir. 

Fakat, aynı zamanda iki şey daha olmuştur; Hınçak ve Taşnak Dernekleri kurulmuştur; 1887 ve 1890’da. Nerede; biri Cenevre’de, biri Tiflis’te; Osmanlı Devletinde değil. Fakat, daha sonra, Osmanlı Devletinde de bilinen bazı terör hareketlerini yapmışlardır. Sason’da ayaklanmalar, İstanbul’da Kumkapı olayı, Osmanlı Bankasının işgali; sonra hamidiye alaylarının kuruluşu, o zaman yine Batı kamuoyunun dalgalanışı, 200 000 Ermeni öldürüldü, 300 000 Ermeni öldürüldü diye hamidiye alaylarının represyonuyla ilgili ve muhtemelen çok abartılı rakamlar, bir kamuoyu dalgalanması. 

Sonra ne olmuştur; sonra, bu hareket, Osmanlı Devletinin çok farklı sebeplerle ve bu entegrasyon politikasını da yapamadığı için, beceremediği için, aydınlanma geleneğinde bir bütünleşme sağlayamadığı için, laikliğe çok daha erken gidemediği için bu tip etkilere son derece açık ve sonuna kadar bölünmeye müsait bir zemin haline gelmiştir. 

1908 ayrı ve tarihimizde iftihar edeceğimiz bir dönüm noktasıdır. 1908’de halklar sokağa dökülmüş, hürriyetin ilanı olarak Abdülhamit’in düşüşü kutlanmış veya anayasayı yeniden yürürlüğe koyması kutlanmış, büyük bir coşku yaratmış, herkes sokaklarda sarılmış, öpüşmüş; fakat, bu, maalesef, çok uzun sürmemiş. Çünkü, bunun altyapısı yok, bunun yönetici sınıfı yok, ulusal, o anlamda da, entegratör anlamda da bir ulusal burjuvazisi yok. Çünkü, buna, bir sürü insan katılmış, biraz önce örnekler verdim. Vartan Paşa, Türkçe yazmış romanını, Güllü Agop Türkçe tiyatro kurmuş veya Balyan Efendi cami yapmış bir sürü saray veya köşkün yanında. Böyle bir entegrasyon, fakat, cılız, yok ve üstelik diğer bölünme ve bağımsızlık peşinde koşanlar da ayrı bir baskı unsuru Osmanlı Devleti üzerinde. 

Sonuç ne oluyor; sonuç, daha başka bir sürü sebeple, Meşrutiyet yürümüyor. Önce, bir 31 Mart vakası, sonra, askerî idarenin giderek yoğunlaşması ve nihayet 1913’te Babıali baskını, halkın iradesine rağmen, iradesine karşı ve bütün muhalefeti yok eden bir otoriter rejim. İşte, bütün mesele budur. Bugün yargılanan şey ve bizim de yargılamamız gereken şey, eğer tarihimizi homojen bir blok, Türk tarihinde her şey pembedir, her şey mükemmeldir diye kimsenin benimsemeyeceği bir görüşü bir tarafa bırakırsak, yapacağımız şey, 1913 ile 1918 arasındaki dönemi yeniden değerlendirmek ve bunu asıl sanık sandalyesine oturtmaktır; çünkü, bu rejim, zaten, Türkiye’de tehcir olayı hariç, herkes tarafından fevkalade eleştiriliyor; Kanal faciası, Kafkas faciası, Sarıkamış vesaire, biraz önce İlber de anlattı işte, savaşa giriş şeklimiz... Bunlar, elbette ki, yurtseverdi, bir tek yurtseverlikle ölçülmez tarihî sorumluluk ve tarihî durum, konum; Hitler de yurtseverdi, ona da hiç kimse itiraz edemez; ama, Almanya’yı sonunda ne hale soktu, herkes biliyor. Demek ki, mesele burada. Mesele böyle olunca, bu tehcir denilen olayla nasıl karşılaşıyoruz. 

Bu tehcir denilen olayla, ki, Türkiye’de genel olarak buna mukatele deniyor. Bu mukatele sözcüğüyle bunu karşılayamayız benim kanaatimce. Neden karşılayamayız; çünkü, mukatele, Doğu Anadolu’da, Van’da ayaklanma olduğu zaman olmuştur. Ermeni teröristleri Türk köylerini yaktığı zaman, Türk kolluk kuvvetleri, güvenlik kuvvetleri de, elbette, buna yanıt vermiştir, ona bir mukatele olmuştur; ama, tehcir olayı ayrı bir olaydır. 

Tehcir olayı, bu işlerle hiç ilgisi olmayan, Anadolu’nun çeşitli taraflarına dağılmış getto hayatı yaşayan, işinde gücünde, bunların içinde de milliyetçiler vesaire olabilir, o ayrı; ama, fizikman bir güç olarak ülkenin güvenliğine bir tehdit teşkil etmeyen yüzbinlerce insanın yerinden alınıp sürülmesi ve birçoğunun da -burada bu rakam tartışmasının da çok uygunsuz olduğunu söylemekle yetineceğim- yüzbinlerce insanın da ölüme sürüklenmesidir. Batı’da, bugün, jenosit fikri ittifakla kabul ediliyorsa, bu, ne Morgantav’ın kitabından ne bilmem başka birinin kitabından ne de birtakım belgesel sahtekârlıklardan doğuyor. Mesele, bir tehcir olayı kırıma dönüşmüştür. Bunu Talat Paşa da kabul etmiştir. Bu tehcir için, anılarında, birtakım seciyesiz insanların elinde bir facia oldu demiştir. Günlerce uyku uyumadığını yazmıştır anılarında ve o sırada Talat Paşayı görenler de, gözlerinin kan çanağı içinde olduğunu, yüzünün simsiyah olduğunu yazmışlardır. Kaynaklar Hikmet Bayur vesaire, biri de zaten kendisi. Son derece güvenilir kaynaklar. Şimdi, böyle olunca, bu hesaplaşma, bir komplo teorisi çerçevesinde yapılamaz; fakat, komploya dönüşebilir. Eğer, bu, Türkiye’nin zayıf noktalarından biri olarak kullanılabilecekse, o, bence, bizim yakın tarihimizle ancak kısmen yaptığımız, Atatürk’ün de bizzat mahkûm ettiği ve bu İttihatçılar birkaç yıl içerisinde, tarihte yaptıkları cürümlerle -aynen tekrarlıyorum, çünkü, çok iyi biliyorum- tarihte kıskanılmayacak bir şöhrete sahiptirler demesine yol açan bir idaredir. Bu, tabiî, bu kadar basit değildir, daha çok konuşmak lazım; fakat, sadece işte kaynaklar şunlardır; bu kaynaklarda... Bunları yanlış diye söylemiyorum, yapanlara da teşekkür ediyorum, ayrı, yanlış anlaşılmasın; fakat, sadece bu değildir mesele. Mesele, günümüzde dünyanın iletişim kaynakları dolayısıyla her taraftan çok çabuk haberdar olduğu bir dünyada belli hassasiyetlerin önplana çıkmasıdır. Türkiye, bunu zamanında çok kolay halledebilirdi; fakat, maalesef, bir şansızlığı oldu. ASALA canileri Türkiye de çok zayıf bir andayken, çok hunhar cinayetler işleyerek, çok masum insanları öldürdüler. Bunun yarattığı bir duygu da vardı tabiî Türkiye’de, bu da etkili oldu; fakat, bunu bence aşmalıyız. Bu, bizim meselemizdir. 

Yani, bir sanık sandalyesinde katiyen olmamamız lazım, değiliz; fakat, kendi tarihimizle, kendi meselemiz olarak bunu koymalı ve bundan gerekli dersleri çıkarmalıyız; aksi takdirde -benim görüşüm şudur- bütün parlamentolardan geçecektir bu. Biz, burada, kendi aramızda belki böyle yüz tane toplantı daha yapacağız; fakat, dünya, Türkiye ve diğer dünya olarak ikiye ayrılacak ve bunun da bir toprak talebine dönüşeceğine ben de hiç düşünmüyorum, hatta tazminata da dönüşecek bir boyutu yok; fakat, daha küçültücü bir imaj yaratılacaktır. Benim kişisel görüşlerim çok Ortodoks değil gördüğünüz gibi; fakat, kendimi de bir tarih çerçevesine herhangi bir davanın savunucusu olarak da görmüyorum. Doğru bulduğum düşünceler bunlar. 

Dinlediğiniz için teşekkür ederim. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Sayın Prof. Dr. Taner Tümür’e teşekkür ediyoruz efendim. 

Efendim, tarih boyutunu burada tamamlamış bulunuyoruz. 

Şimdi, istemesek de, programda birtakım aksaklıklar oluyor zaman açısından. Süratle askerî boyutuna geçiyoruz ve burada Sayın Emekli Korgeneral Hüseyin Işık Paşa’ya sözü veriyorum. 

Buyurun Sayın Paşam. 

 

ÖNCEKİ SAYFA    SONRAKİ SAYFA


(21 NİSAN 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş