|
BİRİNCİ OTURUM
BAŞKAN (Aydın TUĞ) – Değerli konuklar, zamanı iyi değerlendirmek
için, sempozyumumuzun ilk oturumunu açıyorum.
Konuşmacıları buraya davet ediyorum.
Sayın Kamuran Gürün, Prof. Dr. Sayın İlber Ortaylı, Prof. Dr. Sayın
Taner Timur, Prof. Dr. Sayın Türkkaya Ataöv, Emekli Korgeneral Sayın Hüseyin
Işık, Emekli Tümgeneral Sayın İhsan Sakarya, Emekli Albay Dr. Sayın Yücel
Akdar ve yine, Emekli Büyükelçi Sayın Gündüz Aktan ve Sayın Pulat Tacar.
Saygıdeğer konuklarımız, bu bölümde, hukukî bölümde bize yardımcı olacak
çok değerli hocamız Prof. Dr. Mümtaz Soysal, geçirdiği bir ani rahatsızlık
nedeniyle, şu anda, Başkent Hastanesinde bir kalp ameliyatı nedeniyle yatmaktadır.
Kendisine, buradan, acil şifalar diliyoruz ve en kısa zamanda sağlığına
kavuşmasını diliyoruz.
Bu arada, bize gelen telgrafları ve başarı dileklerini sırasıyla okuyacağım:
Yedinci Cumhurbaşkanımız Sayın Kenan Evren, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin
Başkanı Sayın Denktaş, Başbakan Sayın Bülent Ecevit, Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Sayın Hüsamettin Özkan, Çevre Bakanı Sayın Fevzi Aytekin, Adalet
Bakanımız Sayın Hikmet Sami Türk, Devlet Bakanımız Sayın Rüştü Kâzım Yücelen,
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Sayın Yaşar Okuyan, Enerji ve Tabiî
Kaynaklar Bakanımız Sayın Cumhur Ersümer, Devlet Bakanımız Sayın Abdulhaluk
Mehmet Çay, Devlet Bakanımız Sayın Mehmet Keçeciler, Çorum Milletvekili
Sayın Yasin Hatiboğlu, Eskişehir Milletvekili Sayın İbrahim Yaşar Dedelek,
Bursa Milletvekili –ismi çıkmamış efendim, özür diliyorum-, MHP Genel Başkan
Yardımcısı Sayın Şefkat Çetin, Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Nuri
Yılmaz, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Celal Doğan ve Prof.
Dr. Sayın Laleli; çalışmalarımızda başarılar diliyorlar ve sempozyumun
yapılmasından dolayı Başkanlığı kutluyorlar.
Şimdi, konuşmalara geçiyoruz.
Konuşmalara geçmeden evvel, ufak bir açış sunuşunu yapmak istiyorum.
Değerli konuklar, Avrupa Birliği sürecinin başladığı bu dönemde, Batılı
ülkelerin sanki bir merkezden idare edilircesine başlattığı sözde Ermeni
soykırım iddiaları, ülkemizi hedef alarak parlamento kararlarına dönüştürülmektedir.
Bu kararların hangi maksatlara matuf olduğu bizlerce bilinmektedir.
Değerli konuklar, Batılı ülkelerde siyasî kararlar ile parlamento kararlarıyla
tarih yazılır hale gelmiştir. Aslında tarih bilimiyle siyaset bilimi iki
ayrı uğraş alanı olmakla beraber, biri öbürünün hizmetinde bir araç olarak
kullanılma yoluna gidilince, ortaya çok değişik sonuçlar çıkmaktadır. Bu
sonuçlar, bugüne kadar, hep bizim aleyhimize kullanılmıştır.
Yüce Atatürk’ün bir söylevinde buyurduğu gibi, çalışmalarınızda her
şeyden evvel kendinizin dikkatle, itinayla seçeceğiniz vesikalara dayanınız;
bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkiklerde her şeyden ve herkesten evvel
kendi inisiyatifinizi ve millî süzgecinizi kullanınız sözleri üzerine,
biz bu oturumu bu ana ilkeler doğrultusunda yürüteceğiz.
Bu bölümde esas amacımız, tarihi ve gerçekleri beraber yürütmektir.
Buna bağlı kalacağız. Tarih duyarlılığını her an canlı tutarak intikam
duygularını azdırmak, gerçeklerin ortaya çıkmasında en büyük engeldir.
Bizim için gerçekler önemlidir. Bizim metodumuz, anlamaya, araştırmaya
yönelik bir metottur. Propagandaya dayalı bir yöntemi, bilimsel çalışmalarda
benimsemedik ve benimsemeyeceğiz. Diyasporanın militanlarının yaptığı gibi
ceset fotoğrafları yayınlayarak dünyayı kandırmak yöntemleri bize ve bizim
milletimizin büyüklüğüne yakışmaz. Kendi arşivlerimize ve araştırmalarımıza
dayanan açıklamalara ihtiyaç her zaman olacaktır. Bunlara ilaveten, Batının
yansız araştırmaları da bizlere ışık tutmaktadır ve daima tutacaktır. Bu
düşüncelere bağlı olarak birinci oturumun ilk konuşmasını, Sayın Emekli
Büyükelçi Kamuran Gürün Beyefendiye veriyorum.
Buyurun.
KAMURAN GÜRÜN – Sayın Başkan, çok teşekkür
ederim.
Sayın dinleyiciler, ilk olarak bir hususu belirtmek isterim. Konuşmamda
devamlı olarak Ermeni sözcüğünü kullanacağım. Bu sözcükle, dünyada yaşamakta
olan 4 milyon civarındaki Ermenilerin tümü ve özellikle, Gregoriyan Türk
vatandaşlarını kastediyor değilim. Kastettiklerim, Türkiye’ye gaile çıkarmayı
meslek edinmiş bir grup terörist zihniyetli Ermenilerdir.
Osmanlı Hükümeti, 27 Mayıs 1915 tarihli Kanunu Muvakkatla, Van, Bitlis,
Erzurum vilayetleri ile İskenderun, Beylan, Antakya ve Bereket’te oturan
Ermenileri güneye nakletmek kararını aldı. Daha önce, 24 Nisan tarihinde
İstanbulda’ki, Daşnak, Hınçak, Ramgavar Cemiyetlerinin liderleri tutuklanmıştı.
Bu tutuklanananların sayısını Esat Uras 2 345, Yusuf Hikmet Bayur 235 olarak
verir. Yusuf Hikmet Bayur, Osmanlı hariciyesinin dış teşkilata yaptığı
bir tamimi kaynak olarak gösterdiği için, Esat Uras’da kaynak göstermediği
için, ben Bayur’un 235 rakamını kabul ettim.
Zamanla, İstanbul, Aydın vilayetleri ile Kütahya dışında bütün yurda
teşmil edilen göç kararı, 4 Ekim 1916’da fiilen durdu. Bu operasyon sırasında
702 900 kişinin göç ettirildiği Osmanlı arşivlerinde mevcut. Operasyonun
güvenlik altında göç ettirilenlerin şahıslarının ve beraberinde götürdükleri
menkul kıymetlerin hiçbir zarara uğramadan gidecekleri makama kadar sağlıkla
ulaştırılması için çok ayrıntılı talimatnameler hazırlandığını biliyoruz
ve bunlar elimizde. Hatta, bunlardan birisi de halen İngiliz arşivlerinde
bulunuyor. Kıymetli araştırması Selahi Sonyel bunu İngiliz arşivlerinden
buldu çıkardı. Göç ameliyesi sırasında gerek göç şartlarında gerek göç
şartlarına tahammül edemeyiş gerek bazı nakledikleri bölgelerdeki aşiretlerin
saldırılarına maruz kalarak ölenler olduğunu biliyoruz. Bunların kaç kişi
oldukları hakkında, ben kendi hesabıma bir tespit yapabilmiş değilim. Böyle
bir tespitin yapılabilmiş olmasını da kendi hesabıma mümkün göremiyorum.
Ancak, göç sırasında hükümetin talimatlarına uymayarak fevri hareketlerde
bulunmuş veya saldırılarda bulunmuş olan 1 397 kişinin tutuklanarak divana
harplere sevk edildiği ve idam da dahil çeşitli hapis cezalarına çarptırılmış
olduğu da Osmanlı arşivlerinde mevcuttur.
Göçte ölenlerin sayısını bilemiyoruz; ama, buna karşılık 1912 yılında
Osmanlı istatistiklerine göre ülke içinde yaşayan Ermenilerin sayısının
-yaklaşık rakam- 1 milyon 300 bin olduğunu biliyoruz. 1921 senesinde bu
1 milyon 300 bin rakamın, 1 milyon 025 bin rakamına indiğini de tespit
edebilmekteyiz. Dolayısıyla, arada 275 000’lik, yuvarlak olarak 300 000’lik
bir fark vardır. Bu farkın çeşitli sebeplerle, 1912’den 1921’e kadar ölmüş
olan Ermeniler olduğunu kabul edebiliriz. Aynı dönem zarfında Türkiye’deki
Müslüman nüfusunda 2,5 milyonluk bir eksilme oldu. Bu eksilmenin 500 ilâ
550 000’i hudutlarda cephelerde ölenlerdir; geri kalanlar yurtiçinde ölenlerdir.
Dolayısıyla, 2 milyona yakın yurtiçinde ölmüş Müslümanlar ile 300 000 civarındaki
Ermenileri mukayese etme imkânı mevcuttur.
Şimdi, bu kısaca, bir iki dakikada özetlediğim olayların ayrıntılarına
girmeyeceğim. Zannediyorum, benden sonra söz alacak konuşmacılar bu konuları
ele alacaklardır. Ben bugünkü konuşmamda, asıl, bu tehcir kararının, itilaf
devletleri tarafından nasıl tahrif edildiğini ve bunun bir Ermine katliamı
şeklinde dünyaya aksettirildiğini ve bunun sonucu olarak da, 1915 yılı
ile 1921 yılı arasında milyonlarca Ermeni’nin nasıl katledildiği masalının
ortaya çıkarıldığını anlatmaya çalışacağım:
İngiltere, Rusya ve Fransa tehcir kararından şüphesiz rahatsız oldular.
Rahatsız olmalarının sebebi çok açıktı. Âdeta, bir dördüncü müttefiklerini
kaybetmişlerdi. Gerçekten, Ermeniler, gerek Rus orduları yanında gerek
çeteler halinde Osmanlı kuvvetleriyle fiilen savaşıyorlar ve özellikle,
Sarıkamış felaketinden sonra ricata başlamış olan Osmanlı ordularının ricat
atlarını kesmek için ellerinden gelen gayrei sarf ediyorlardı. Onların
ortadan kalkması, dördüncü bir müttefikin kaybedilmesi gibi telakki edildi.
Dördüncü bir müttefik diyorum, aslında, bu doğrudur da. Zira, Ermeniler,
savaş sonunda, muhariplik sıfatlarını itilaf devletlerine kabul ettirdiler
ve Sevr Anlaşmasını galip devletler meyanında imza da ettiler. Ancak, kararın
bizatihi kendisini tenkit etmek tatbik etmek çok zordu. Zira, aynı uygulamayı
İngiltere’de İngilizler de Almanlar için yapmışlardı. Hatta, deniz birinci
lordu olan Lui Batenberg, Habsburg hanedanına mensup olduğu için görevinden
istifa mecburiyetinde dahi kalmıştı. İkinci Cihan Harbinde aynı uygulamaların
devam ettiğini göreceğiz. Fransa’da Fransız Hükümeti, Lorenni Fransızları,
onların kullandığı tabirle tehcir edecekler; hatta, bunlardan 87’si askeri
bir hapishaneye sokulacak. Amerika’da da Amerikalılar Japonları toplayıp
temerküz kamplarına yollayacaklardır. Dolayısıyla, tehcir kararının kendisiyle
fazla bir ilgileri olmadı Fransız ve İngilizlerin; ama, bu tehcir kararını
Ermenilerin katledilmesi için bir bahane gibi göstererek Osmanlı Hükümetinin
bir katliama girişeceği iddiasını ortaya attı ve bu iddia da mayıs ayında
İngiltere ve Fransa’nın neşrettikleri bir beyannameyle harbin sonunda bu
katliam suçluların tutuklanıp muhakemeye sevk edileceği şeklinde açıklandı.
Âdeta, bu iki devlet bir taahhüt altına girdiler.
Mayıs ayındayız, daha, muvakkat kanun çıkmak üzere yahut yeni çıkmış.
Fransa ve İngiltere, Türkiye’de bir katliam yapılacağı kararını aldılar.
İşte, katliam masalının ortaya çıkışının menşei budur.
Bununla iktifa edilmedi. İngiltere, ayrıca, bu tehcir kararından istifade
yollarını aradı. Harbin başlamasıyla birlikte, Hindistan’daki Müslümanlar
arasında Türklere karşı büyük bir sempati uyanmış ve Türk Müslümanlarına
yardım fikri gelişmeye başlamıştı. İngiltere bu cereyanı durdurma mecburiyetinde
olduğunu hissediyordu. Diğer taraftan, Amerika Birleşik Devletleri savaşa
girmemiş ve Amerika’da, savaş aleyhtarı bir cereyan ve hatta Almanya lehinde
bir cereyan mevcuttu; bunun ortadan kaldırılması lazımdı. İngiltere, bu
sebeple harbin başından itibaren Masterman Bürosu adı verilen bir propaganda
teşkilatı kurmuştu. Bu teşkilat özellikle, Amerika’da çok etkili olan bir
yola başvurmuş. Almanların harbi, gayri insanî bir şekilde vahşi hareketlerle
sürdürüldükleri iddiasını yaymaya başlamıştı. Tehcir kararı üzerine, bu
aynı propagandanın Türkiye için de Osmanlı Devleti içinde yapılmasını isabetli
gördüler ve Masterman Bürosuna bu konuda bir kitap hazırlanması talimatı
verildi. Bu kitap 1916 yılında “Bir Milletin Katli” ismi adı altında hazır
hale geldi.
Kitabın hazırlanması için müracaat edilen mehazlar: Marsilya’da yayımlanan
Armania, Tiflis’te çıkan Horizon, Londra’da yayımlanan Ararat ve New York’ta
Goçnak gazetelerinde yer almış haberler ile Amerika’daki Ermeni komitelerinden
alınan bilgilere dayanmaktaydı. Bunların hiçbirisi tevsik edilebilecek
vesika mahiyetinde değildi, gazete haberleriydi. Mahallinden de alınmış
haberler değil; çünkü, harp içinde bunların hiçbirisinin muhabirleri Türkiye’de
bulunmuyor, kulaktan duyma haberlerdi. Kitap, bu haberlere dayanarak hazırlandı.
Bu kitabın Foreign Ofis tarafından basılması istenildi. Foreign Ofis tevsik
edemeyeceği belgeleri kendi resmî yayımı şeklinde yayımlayamıyordu. Dolayısıyla,
bir formül bulundu, Masterman bürosu bir kapak yazısıyla bu derlemeyi Foreign
Ofise yollayacak, Foreing Ofis de belgelerin doğruluğunu üstlenmeden, bunları
Mavi Kitap şeklinde yayımlayacaktı. İşte, Mavi Kitap bu şekilde çıktı.
İngiltere, bu Mavi Kitaba hiçbir zaman itibar etmiş değildir. Bunu biraz
sonra arz edeceğim; ama, bu Mavi Kitaba Ermeniler dört elle sarılmışlardır
ve İngiltere ile Fransa’nın katliam yapılacaktır diye istikbale yönelik
iddialarını tevsik etmek için kullandıkları ana doküman hep bu olmuştur.
Bu Mavi Kitabın bugün daha kullanılmakta olduğunu görmekteyiz.
Ermenilere ikinci bir yardım Amerika’dan geldi. Amerika’nın harbe girmesine
kadar Türkiye’de büyükelçi olarak bulunan Henry Morgenthan, Washington’a
dönünce Başkan Wilson’u ziyaret ediyor ve kendisine Amerika’da halen devam
etmekte olan harp aleyhtarı cereyanları frenleyebilmek ve Amerika’nın harp
gayretlerine yardımcı olabilmek maksadıyla, Türkiye’de Türklerin Ermenilere
reva gördükleri kötü muameleleri, zulmü, eziyeti dile getirecek bir kitap
yazabileceğini söylüyor. Başkan Wilson, hariciyenin nezareti altında böyle
bir kitabı yazması iznini kendisine veriyor. 1918 yılında yayımlanan “Büyükelçi
Morgenthan’ın Hikâyesi” isimli hatırat bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu
hatıratın yazım işini Morgenthan, İstanbul’da kendi yanında çalışmakta
olan tercümanı ile kendi özel kalem müdürüne havale etmiştir. Kitap, İstanbul’dan
yollanan raporlar esas tutularak yazılmıştır. Ancak, İstanbul’dan yollanan
raporlar ile kitapta yer alan metinler mukayese edildiği zaman, bunların
Türkleri kötülemek maksadıyla baştan aşağı değiştirildiği ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca, Morgenthan’ın İstanbul’da tuttuğu bir günlük vardır. Bu günlükteki
notların pek çoğu kitaba aksettirilmemiştir. Mesela, bu günlükte 26 Eylül
1915 tarihi altında bir kayıt var. Güneye nakledilen Ermenilerden yarım
milyonunun yeni yerlerine yerleştikleri, hayatlarını kazanmaya başladıklarına
dair bir kayıt var; bunu hatıratta göremiyoruz; ama, biz bu kitabın ne
biçim bir kitap olduğunu, nasıl hazırlandığını ancak 1990 yılında kıymetli
araştırmacı ve tarihçi Prof. Heath Lowary’nin yayımladığı The Story Behind
the Ambassador Morgenthali’s Story isimli kitapla öğrenebildik. Bu kitabın
ne olduğu şu anda biliniyor; ama, her şeye rağmen bu kitabın kullanılmaya
devam ettiğini de görüyoruz.
Ermeniler’in yardımına 1920 yılında üçüncü bir kitap geldi. Bu da Aram
Andonian isimli bir Ermeni’nin yazdığı “Naim Beyin Anıları” isimli bir
kitaptır. Kitapta verilen bilgiye göre, bu Naim Bey, tehciri dairesinin
Halep bürosunda görevli bir Osmanlı memurdur. Talat Paşanın tehcir edilen
Ermenilerin öldürülmesi istikametinde yolladığı bütün şifreli telgraflar
kendi elinden geçmiştir. Bu telgraflardan o kadar büyük bir azap duymuş,
o kadar utanç duymuştur ki, sakladığı nüshaları, harp bitince, ibreti âlem
için basılsın diye, Aram Andonian’a vermiştir; karşılığında da bir şey
almamıştır. Bu Naim Beyi, Aram Andonian,1980’li yıllarda yine Fransa’da
neşredilen, Justicier Armenien isimli bir kitapta tamamen değişik takdim
eder. Bu defa der ki, Naim Bey, sarhoşun, ahlaksızın biriydi; rakı parası
bulmak için bu vesikaların hepsini bize parayla sattı. Biz, Türkiye’de
yapılan araştırmalarda, Osmanlı Salnameleri içinde, Halep bürosunda,
o tarihte çalışmış, Naim Bey adında bir insan bulamadık. Dolayısıyla, bu
Naim Beyin kitabın içinde yer alan bütün vesikalar gibi uydurma olduğundan
şüphe etmemiz mümkün ve her şeyi Aram Andonian’nın kendisinin uydurduğunu
söyleyebiliriz.
Gerçekten, kitabın içinde yer alan vesikalarının hepsinin sahte olduğu,
yapılan araştırmalarla ortaya çıktı. Kitapta ,Talat Paşanın yolladığı söylenen
telgraflar, kitabın bir sayfasında şifreli olarak, açıklanmış şeklide karşı
tarafta yayımlanmış. Şimdi, o tarihte, Osmanlıların kullandığı şifre miftahı
da, şifre defterleri de arşivlerde duruyor. Osmanlıların kullandığı şifte
miftahı 4 rakamlıdır. Basılan şifreler 3 rakamlıdır. Bir kere, buradan
işin sahte olduğu anlaşılıyor. 4 rakamlı miftahı, biz cumhuriyetten sonra
da çok yakın zamanlara kadar, bakanlıkta görev yaparken de kullanmaya devam
etti. Şimdi, şifre defterine bakıyorsunuz, kitaptaki şifrenin numarasında
yer alan şifre, Halep’e değil de bambaşka bir yere yollanmış yahut konusu
o kitapta açık metindeki konu değil de, tamamen değişik bir konu.
Velhasıl, kitaptaki telgrafların teker teker hepsinin uydurma olduğu,
bu konuda yapılan araştırmalar sonucu ve 1983 yılında Şinasi Orel ve Süreyya
Yüce tarafından yayımlanan “Ermenilerce Talat Paşaya Atfedilen Telgrafların
Gerçek Yüzü” isimli kitapta ortaya konuldu; ama, bu sahtekârlığın ortaya
çıkmasından sonra dahi, bu kitabı elan kullanmaya devam ediyorlar; fakat,
tabiatıyla üzülecek nokta budur, 1980’li yıllara kadar şu bahsettiğim 3
ana eserin -eser demek caizse- işe yaramaz olduğu, sahte olduğu konusunda
Türkiye’den bir laf çıkmış değildir.
Şimdi, Osmanlılar harpte yenildiler. İhtilaf donanması 14 Kasım 1918
günü İstanbul Limanına geldi ve şehir fiilen ihtilaf devletlerinin kontrolü
altına girdi. İhtilaf devletlerinin tehcir suçlularını tutuklamak, muhakeme
etmek taahhütleri vardı, dolayısıyla, Osmanlı Hükümetine tazyik etmeye
başladılar. Sadrazam Tevfik Paşa, o tarihte Türkiye’den ayrılmış olan İttihat
Terakki Ricalinin bulundukları yerlerde tutuklanıp, Türkiye’ye geri getirilmesi
için İngilizlere müracaat etti, bu müracaata, suretikattiye de iltifat
edilmedi. Tevfik Paşa Hükümeti, ayrıca, tehcir konusunu, arizamik tetkik
etmek üzere, yabancı hukukçulardan kurulu bir komisyon teşkil edilmesi
ve bu maksatla da, harbe karışmamış olan Danimarka, Hollanda, İspanya ve
İsveç’ten ikişer temsilci gönderilmesi yolunda, bu hükümetler nezdinde
teşebbüse geçti. Bu teşebbüsü haber alan İngiltere, aynı hükümetler nezdinde
teşebbüste bulunarak, temsilci yollanmamasını istediler.
Yani, açıkçası, İngiltere, başka bir kimsenin başka bir devletin bu
konuya karışmasını istemiyordu, bu istemeyişin sebebi ne olabilir, ben
kendi hesabıma bir tek sebep görüyorum, kendilerinin harbin başında ilan
ettikleri katliam kararının uydurma olduğu ortaya çıkacaktı, bunun ortaya
çıkmasını istemiyorlardı. Ne yaptılar; kendileri, yapılan ihbarlara dayanarak,
İstanbul’da 144 kişiyi Osmanlı Hükümetine tutuklattırdılar, bunları Malta’ya
sevk ettiler ve burada bir kalede hapsettiler, 144 kişinin içinde 55’i
tehcir suçlusuydu.
Şimdi, bu tehcir suçlularını muhakeme etmek iktiza ediyordu, taahhütleri
vardı. Delil aramaya başladılar, mahkemeye bir delil vermek lazım ve bu
arayış 21 Temmuzuna kadar devam etti. Herhangi bir delil bulamadılar ve
23 Ekim 1921’de tutuklananlar serbest kaldılar. Şimdi, dikkatinize sunmak
istediğim bir husus, bir tanesi kendi ülkelerinde kendilerinin bastırdıkları,
diğeri kendi ülkelerinde bastırılmış ve mevcut 3 kitap var, hiçbirisine,
delil ararken itibar etmiyorlar. Yalnız, İngiltere’nin bu tutumu da iyi,
şu 3 ana kaynak denen kitabın ne olduğunu ortaya koymaya yeter.
Millî mücadele döneminde, Ermenileri, katliamların devam ettiği yolunda
iddialarını sürdürdüler. Bu iddialar, doğu cephesinde ve güney cephesinde
iki ayrı yoldan çıkıyordu, detaylara girmeye vaktim müsait değil. Doğu
cephesindeki iddiaların tamamen uydurma olduğu, Amerika’dan Türkiye’ye
gönderilen Harbord Komisyonunun raporuyla, ama, özellikle İstanbul’daki
Amerikan temsilcisi Amiral Bristol’un yolladığı raporlarla sabittir.
Bu rapolar ortada tabiatıyla.
Güneydeki iddialar çok daha enteresandır. Onu belirtmek istiyorum, bu
iddilara, Maraş’taki çatışmalardan sonra, Fransızların Maraş’ı tahliyesi
sırasında ortaya çıktı. Fransızlar 1920 Şubatında Maraş’ı tahliye ettiler.
6 Şubat günü, İstanbul’daki Ermeni Patriği İngiliz Dışişleri Bakanı Lord
Curzon’a yolladığı bir telgrafta, 2 000 Ermeni’nin Maraş’ta katledildiğini
bildiriyordu. Lord Curzon, o tarihte Londra’da toplanmak olan müttefikler
arası komisyonda, bu rakamı 20 000 olarak telaffuz etti. 25 Şubat günü
Rauter Ajansı, 70 000 Ermeni’nin katledildiğini açıkladı.
Şimdi, biz, hep hayret ederiz, Türkiye’de ölen Ermenilerin sayısı neden
seneden seneye artıyor diye, görüyorsunuz, 6 Şubattan 25 Şubata kadar 2
000 rakamı 70 000’e çıktı. Bunun cevabını Türkler değil, o tarihte Fransa’nın
hem Başbakanı hem Dışişleri Bakanı olan Mösyö Millerand verdi, Mösyö Millerand,
kendi bölgelerinde, kendi işgal bölgelerinde ve kendi mesuliyetleri altında
buluna bir mahalde, böyle bir olayın vuku bulmadığını, bunun uydurma olduğunu,
Ermenilerin, Fransız askerleriyle birlikte savaşıp, Fransız askerleri gibi
öldükleri beyan etti. Neticede, Lozan’a gelindi, Lozan Barışı imzalandı.
Biz, bu meseleyi, bitti zannettik. Bitmemiş. Ermeni meselesi, Lozan’da
bitmedi, devam etti. Bu, demin bahsettiğim 3 kitaba dayanılarak, değişik
tarihlerde, değişik zamanlarda, tekrar edilip ortaya çıkarıldı.
Onların da üzerinde durmayacağı, İkinci Cihan Harbinden sonra ortaya
çıkan iki unsurdan daha bahsedeceğim. İkinci Cihan Harbinin sonunda, Hitler’in
“Türkiye’de Ermenilerin kökünün kazındığını, bugün kim hatırlar” şeklinde
bir beyanda bulunduğu iddiası ortaya çıktı, iddiaya göre, Hitler, bunu,
22 Ağustos 1939 günü komutanlarla yaptığı bir toplantıda söylemişmiş. 1984
yılında, Amerika Kongresinde, Ermeni tasarısıyla ilgili yapılan konuşmalar
sırasında, bazı senatörler ve temsilciler meclisi üyeleri, daha da ileriye
gittiler, Hitler, Yahudilerin topyekûn katledilmeleri talimatını verirken,
Endlösung
Talimatını verirken, “Türkiye’de katledilmiş Ermenileri bugün kim hatırlıyor”
demişti diye konuştular. Yani, nevama, Yahudi holokaustununemsalinin, Türkiye’de
Ermeniler üzerinden verilmiş olduğunu söylemek istediler.
Ben “Savaşan Dünya ve Türkiye” diye bir uzun araştırmaya girişmiştim.
Bunun 3 üncü cildi de basıldı. Bu araştırmalarım sırasında, 22 Ağustos
1939 günü Obelsarzberg’de Hitler’in, komutanlarla yaptığı bir toplantıyı
da tespit etmiştim, bu toplantı da, Polonya’ya saldırı talimatı verilmiştir.
Toplantının resmî zaptı tutulmamıştı; ama, toplantıda bulunan generaller,
kendileri not almışlardı, harbin sonunda bu generallerin tuttukları notlar,
müttefiklerin eline geçmiştir ve harp suçlularının Nürenberg’teki muhakemesi
sırasında, savcı, bu notları, toplantı zaptı gibi mahkemeye tevdi etmiştir.
Şimdi, savcının Nürenberg Mahkemesinde 26 Kasım 1945 tarihli oturumunda,
mahkemeye delil olarak 2 zabıt sunacağını söylediğini görüyoruz. Savcı
diyor ki: “Bunların dışında, bana, bir gazeteci tarafından bir 3 üncü zabıt
yollandı, ama, bu zabıt üzerinde oynamalar yapıldığı tespit edildiğinden,
bunu, delil olarak sunmuyorum.” Şimdi, itiraf edeyim, ben, bunu okudum,
notlarımı da aldım; ama, bu 3 üncü zabıtta oynamalar denilen hususun Hitler’e
izafe edilen sözler olduğu, aklımın köşesinden geçmedi. Bu konuyu da, Prof
Heath Lowry Nürenberg zabıtları üzerinde yaptığı araştırmalarla ortaya
çıkardı ve bulgularını 1985 yılında “Political Communacation andPersuasion”dergisinde
yayımladı. Hitler, 22 Ağustos günü yapılan toplantı da, ne Ermenilerden
bahsetmişti ne de evleviyetle Yahudilerin ismini ağzına almıştır. Bunlar,
Nürenberg Mahkemesi zabıtların da mevcuttur, ama, bu hakikati bilmelerine
rağmen, Ermenilerin en meşhur tarihçisi Hovanissian bunu açık açık yazmakta
bir mahsur görmüyor.
Dokunacağım son konu, kısa bir süre evvel Fransa Meclisinde cereyan
eden görüşmeler. Bu görüşmelere sırasında, bazı milletvekilleri ve bu arada
kararın raportörü Mösyö Fransua Rosbuluan “Ermeni genositini 1915’te İstanbul’daki
muhakeme zaten, teyit etmiştir” dedi. Bahsettiği, bizim tarihimizin utanılacak
bir sayfasını teşkil eden, İstanbul’daki Nemrut Mustafa Paşa Divanı Harbidir.
Boğazlayan Kaymakamı Mehmet Kemal Beyi idama mahkûm eden bu divanı harp,
o muhakeme sırasında 28 şahit dinler, şahitlerin 28’i de “Ermenilerin katledildiğini
duyduk; ama, görmedik. Kaymakamın bu konuda talimat verdiğini de duyduk;
ama, şahit olmadık” diye şahadette bulunurlar; ama, mahkeme ona rağmen,
onu idama mahkûm etmiştir.
Şimdi, bu mahkemenin kararını bize Fransız Milletvekilleri, dayanak
diye gösteriyorlar. Şimdi, ben, bunun üzerinde değerlendirmeyi kendim yapacak
yerde, General De Gaulle’ün hatıratından size birkısım okuyacağım. Bildiğiniz
gibi, Türkiye’nin başına gelen, işgal felaketi, İkinci Cihan Harbinde,
Fransa’nın da başına geldi ve Vichy’de bir sözüm ona bağımsız kısım kaldı,
Fransa’nın gerisi Alman işgaline girdi. İşgal altındaki Fransa’ya General
De Gaulle, şöyle tarif ediyor: “Düşmanla işbirliği, değişik siyasî kararlar,
inzibati ve bazen de askerî operasyonlar, idarî tedbirler, propaganda yazıları
ve nutukları yollarıyla sadece millî itibarı küçültücü bir görünüme girmekle
kalmamış, aynı zamanda, yığınla Fransız’ın zulme uğraması yol açmıştır.
Menfaat grupları tarafından alkışlanan bazı resmî görevlilerin ve bir muhbirler
ordusunun yardımıyla, 60 000 kişi idam edilmiş, ancak 50 000’i hayatta
kalabilecek 200 000 kişi sürgüne gönderilmişti. Ayrıca, direnişçilikle
suçlanarak Vichy Mahkemeleri tarafından kadın ve erkek 35 000 kişi mahkûm,
70 000 şüpheli enterne edilmiş, 35 000 memur görevden, 15 000 subay ordudan
uzaklaştırılmıştı. Şimdi, bunun birikmiş kızgınlığı açığa çıkmıştır. Şüphesiz,
hükümetin soğukkanlılığını koruması gerekiyordu; ancak, bu kadar cinayetin
üzerine bir sünger çekmek, korkunç bir apsenin devamlı şekilde ülkeyi zehirlemesine
müsaade etmek olurdu. Adaletin yerini getirilmesi elzemdi.”
Ortaya çıkmış dediği kızgınlık, General De Gaulle’in kurtuluştan sonra,
işbirlikçileri yakalanıp öldürülmeye başlanmıştı selamsız sabahsız. “Hükümetin,
duruma hâkim olması” demesi de o yüzdendir. Şimdi, bakın, ben, Fransa’daki
bu intikam hissini de tenkit ediyor değilim, sadece, Fransız Meclisindeki
konuşmalara cevap verirken, nelerin üzerinde durulması lazım, onu belirtmek
için bu sözleri söylüyorum. General De Gaulle, “hükümet, adaletin yerine
getirilmesi” sözüyle de, ne yapıldığını, yine hatıratında şöyle yazıyor:
“60 000 suçlu tutuklanıyor. Bunlardan 39 000’i hapis cezasına mahkûm oluyor,
2 071’i idama mahkûm oluyor.” İdama mahkûm olanlardan 768’inin idam kararını
De Gaulle onaylamış ve karar infaz edilmiştir. 800 000 kişilik görevliler
kadrosundan 20 000 kişi temizleme komisyonlarına havale ediliyor. Bunlardan
14 000 kişi, Danıştay yolu açık olmak üzere, inzibatî cezalara çarptırılıyor,
5 000 kişi de işten atılıyor. Ayrıca, yönetimin başındakileri muhakeme
etmek üzere özel bir mahkeme kurulduğunu hatırlayacaksınız. Mareşal Patten,
Başbakan Lavall, Amiral Esteven, General Derns ve Vichy Devletinin Genel
Sekreteri Josef Darvant, bu mahkemede muhakeme edildiler, hepsi idama mahkûm
edildi. Askerlerin idam cezasını, General De Gaulle müebbet hapse tahvil
etti.
Şimdi, Fransa’da bu yapılmış. İstanbul işgal altındayken, işgal kuvvetleriyle
işbirliği yapan türlü masum insanları ihbarlar yoluyla işgal kuvvetlerine
bildiren kişiler, Fransa’dakilerden daha az adi değildi; ama, Türkiye,
kurtuluştan sonra bunların hiçbirinin kılına dahi dokunmamıştır. Bizim,
İstiklal Muharebeleri bitip Lozan Anlaşması yapıldıktan sonra yaptığımız
yegâne husus, 150 kişiyi sınırdışı etmemiz oldu. Onun dışında, kimseye
dokunmadık. Şimdi, bunu, Fransız milletvekillerinin bildiğini zannetmiyorum.
Kendi yakın tarihlerini, yani, elli sene evvel Fransa’da cereyan eden olayları
bilmeyen insanların, daha eski tarihlerde Türkiye’deki olayları bilmeleri
mümkün değildir; ama, tarih bilgisi bu kadar zayıf olan kişilerden beklenecek
asgarî tutum, başka devletlere ve bu arada Türkiye’ye kendi tarihini öğretmeye
kalkmaması olur idi.
Şimdi, öyle zannediyorum ki, Fransa Meclisindeki bu müzakerelerden ve
alınan karardan sonra, bizim yapacağımız husus, bu General De Gaulle’ün
yazdıklarını da hatırlatarak, Fransız milletvekillerine, senatörlerine,
hükümet üyelerine, ilgililere birer mektup göndermekti. Bunu yapabilecek
en salahiyetli ve en kolay yapabilecek kişi, Paris’teki büyükelçimizdi;
ama, biz ne yaptık; Paris’teki büyükelçiyi Türkiye’ye çektik. En lazım
olduğu bir dönemde, kendisi Paris’te değil. Görüyorum, burada, şu toplantı
sırasında aramızda bulunuyor. Kendisinin bunu yapması lazımdı. Şimdi, bu
gibi olaylarda, devletlerle ilişkiyi kesmek bir çare değildir. Yarın, öbür
gün, buna benzer bir olayı Amerika’da da, Almanya’da da yaşayabiliriz,
Avrupa Parlamentosunda da buna benzer bir karar çıkar. Her defasında, temsilcilerimizi
geri çekip, oradaki ilişkilerimizi askıya mı alacağız. Bu, zaten, Ermenilerin
istediği bir şey; yani, onların arzuları istikâmetinde çalışmak istemiyor
isek, biz, öyle zannediyorum ki, 1981 yılında tespit edilmiş bir devlet
politikası vardı. Bu devlet politikasını 1985’te durdurduğumuz anlaşılıyor.
Bu devlet politikasına devam etmemiz icap eder.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. (Alkışlar)
BAŞKAN – Efendim, Sayın Gürün’e, bu kapsamlı, içeriği bol konuşmalarından
dolayı, gerçekten, teşekkür ediyoruz.
Şimdi, Siyasal Bilgiler Fakültesinin değerli profesörlerinden olan Sayın
Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’e, konuşmalarını yapmak üzere söz veriyorum.
Buyurun.
PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV – Efendim, ben de,
Ermenilerle olan ilişkilerimizi onbeş dakikaya sığdıramayacağım; ama, uzatmamaya
gayret edeceğim. Bu nedenle, daha çok, bir metot, yöntem konuşması yapmaya
gayret edeceğim.
Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Ermeni-Türk ilişkileri tarihinin
Ermeni yorumu, Batı’da, hatta, dünyada egemen oldu. Bu yayınların bir kısmından
biz haberdar değildik, bir kısmından da haberdardık; ancak, asıl önemli
neden, genç Türkiye Cumhuriyeti, geriye değil, ileriye bakıyordu. Yeni
devletin Lozan’la onaylanan sınırlarını, ideal sınırlar olarak görüyordu.
Bizim gibi cumhuriyet kuşakları, eski imparatorluğun sınırlarına, ölçülerine
özendirilmedi. Yeni Türkiye’de, yayılmacı, genişlemeci, intikamcı bir eğitim
verilmedi. Mesela, biz de, çok acılar çekmişiz; tarih kitaplarında mesela,
bunu okumadık. Bunları da bizler yeni öğrendik sonra ve Osmanlı İmparatorluğunun
uzun geçmişinin sonunda, öteki devletlerle son hesaplaşma yapıldıktan sonra,
koca bir tarih, haklı, haksız, acılı, neşeli filan yanlarıyla, bir yana
konuldu.
Yöneten cumhuriyetçi elit kesim açısından, herhangi bir konuyu, bu arada,
Ermenilerle olan ilişkilerimizi bilmemek, aldırmamak, örtbas etmek diye
bir şey yoktu. İleriye doğru bakmak istiyor; cumhuriyetin temeli buydu
ve egemen hedefi, ileriye bakmaktı, geriye değil. Geriye bakacak olsa eğer,
önce, başka bir şeyi gündeme getirebilirdi; yani, kendi halkının Balkan,
Kırım ve Kafkas göçmeni olan kesiminin, önce, bu eski imparatorluk topraklarında
neler çektiğini, yakınlarını 1821 Yunan ayaklanmasından bu yana nasıl yitirdiğini,
özellikle, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşıyla, insan, toprak ve mülk olarak
nelerin elinden çıktığını ve bunun, yalnız Balkanlarda değil, Kafkasya’da
da böyle olduğunu ve yine, ilk Balkan Savaşı sonunda, hayatta kalabilenlerin
dalga dalga, göçmen kuşaklarının Trakya ve Anadolu’ya son çare olarak nasıl
sığındıklarını hatırlayacak, anımsayacak, uğradıkları haksızlıkların hesabını
sorma yollarını araştıracaktı. Bunu da yapmadı ki. Asıl geriye bakmaya
kalksa, önce bunu konuşalım derdi. Ermeni olaylarını konuşacaksak, önce,
şimdi, bunu konuşalım. Yabancılara da bunu söyleyebiliriz. Bunu konuşalım
ve Türkiye’ye, Türklere, Balkanlardan, Kırım ve onun geniş hinterlandı
da dahil olmak üzere, Kafkasya’yı da içine alan koca bir Müslüman dünyası
ki, içerisinde Türk unsuru çok ağır basıyordu, o yok oldu. Kimler yok etti
onu; 5 milyondan fazla insanı kimler öldürdü? 5 milyondan fazlasını, artı,
kimler zorla göçe teşvik etti? Bosna olayları olduğu vakit, bazı Avrupalılar
dediler ki, Avrupa’nın ortasında böyle bir şey olur mu; bu nasıl Avrupalılık;
bir Avrupalı kavim, ötekine, üstelik, kendi ırkından da, Slav; dini başka
olduğu için neler yapıyor? İlk defa değil ki o; 1821’den bu yana hep oldu
ve bunun tarihini anlatmadan, Avrupa tarihi de yazılamaz, uygarlık tarihi
de yazılamaz. (Alkışlar)
Biz, bunu da incelemedik, hesabını sormadık; çünkü, cumhuriyetin yöneticileri
diyor ki, geriyi bırakalım şimdi, ne olduysa oldu, ileriye doğru bakalım.
Cumhuriyet rejimi, ulusun önünde yeni bir çağ, komşularla yepyeni ilişkiler
dönemi açtı. İzmir’den Ankara’nın yakınlarına değin, Batı Anadolu’yu çiğneyip,
yakıp yıkan Yunanistan’a dostluk elini uzattı. Hemen sonra, onunla, İstanbul
Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında bir azınlık değiş tokuşu gerçekleştirildi
ve Avrupa’da, gitgide bir dünya savaşına doğru yaklaşılıyor. Ona karşı,
1934’de, dört Balkan devleti bir ittifakla bir araya geldiler. Bu oluşumun
öncüsü Türkiye idi. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, son
yıllarında, gözleri, tabiî, iyi görmüyordu, belki, hatırlarsınız. Ancak,
ben, Romanya’dan ona bir kitap getirdim. Bir doktora tezi, basılmış, iki
defa basılmış, yüzbinlerce satıyor, popüler bir kitap olmuş. 1934 Balkan
Antantı üzerine. Kendi kapağında da, o dört Balkan ülkesinin o zamanki
Dışişleri Bakanlarının fotoğrafı vardı, tabiî, Tevfik Rüştü Aras’ın da.
Ondan iki tane aldım; bir kendim için, bir da onun için aldım ve gösterdim
ona, gözleri görmüyor; ama, dedim ki, burada da sizin fotoğrafınız var.
Biliyor musun dedi, neden bu gençler şimdi Balkan Antantını merak ediyor
da, mesela, bu konuda bir doktora tezi yazıyorlar; neden kitap olarak basılıyor
da, yüzbinlerce satıyor, popüler bir kitap haline geliyor. Çünkü dedi,
bu sistemi, biz kurmuştuk Balkanlarda ve komşularımızda; çünkü dedi, bu
sistem doğruydu. Olaylar, bizim kurmak istediğimiz sistemin doğruluğunu
gösterdiği için, inceleme ihtiyacını duyuyorlar dedi ve gerçekten, mesela,
o zaman, ona Bulgaristan girmiş olsaydı, yani, intikamcı olmasaydı, Arnavutluk
girmiş olsaydı, asıl tehlike büyük devletlerden geleceği için -çünkü, güç
onlarda- Balkanların tarihi, yakın tarihi farklı olabilirdi.
Türkiye, yeniden hesaplaşma kapısını kapattı ve sınırları değiştirmek
isteyen revizyonist devletlerden olmadı; ama, Nazi Almanyası, Faşist İtalya,
komşu Bulgaristan, yeni, genişlemeci, intikamcı hedefler peşindeydiler.
Şimdi, bu tablonun içerisinde Ermenilerin yeri ne? Diaspora’daki bazı Ermeniler
de, aynı yolu seçti. Kafkasya’da bir Ermeni Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu
devletin ilk Başbakanı, yani, bolşevik, komünist Ermenistan Cumhuriyeti
kurulmadan önceki ilk Başbakanı, Hovannes Katchaznouni diye bir zat, 1923’te,
Bükreş’te, Daşnak Partisi toplantısında, Ermenilere, kendi uzun deneyimlerinden
yararlanarak, onlara dayanarak, bir çeşit siyasal miras, öğüt denebilecek
uzun bir konuşma yaptı. Bu nutuk, 1923’te, Ermenice yayımlandı. 1955’te
de, New York’ta, İngilizce olarak çıktı ve New York’taki Ermeni Araştırmaları
Merkezi yayımladı bunu.
Katchaznouni, Ermenilere, bugüne değin ayaklanma, terör, savaş, saldırı,
savunma, parti oluşturma, devlet kurma filan, her yolu denediniz diyor.
Şimdi, Erivan başkent olmak üzere, Kafkasya’da bir cumhuriyetiniz var.
Artık, sizin yapacak bir şeyiniz kalmamıştır, susun oturun diyor ve zaten,
kitabın adı da bu: Ermeni İhtilalci Fırkasının Yapacak Bir Şeyi Kalmamıştır.
Çevreyle dost geçinin diyor. Bu arada, diyor ki, bizim önümüze haritalar
sürerlerdi, Versay’da, işte bunları savunun, büyük bir Ermenistan. Hiçbir
zaman, buralarda bulunmamışız bile, bazı yerlerde. Denizlere açılıyor,
Karadeniz’e bir yönü, Adana’dan, Mersin’den, Doğu Akdeniz’e bir yönü, Hazar’a
gittikçe yaklaşıyor, Basra Körfezine doğru uzanıyor filan ve bunları kâğıt
üstünde çizerler ve bir de inanırlardı diyor ve bizden de işte, bu sınırları
savunun diye beklerlerdi diyor. Öte yandan, Türkler dostluk elini uzatıyor;
biz, nasıl olsa onlarla baş ederiz filan diye, o dostluk elini ittiler
filan diyor; bu ifadeler var içinde ve yanlış yaptılar diyor.
Şimdi, bu yayın, son derece önemli. Yeni Ermeni kuşakları ve bu, işte,
onların militan, sonra radikalleşen örgütleri filan, bu yayını yok ettiler.
Mesela, tüm dünya kütüphanelerindeki nüshalarını ortadan kaldırdılar. Ben,
bir, yarı görev yarı iş için New York’a da gittim ve geçen hafta oradaydım.
New York Public Library’de, bir daha baktım, Hovannes Katchaznouni’nin
kitabına; yok. Ne ararsak... Aynı kütüphanede benim kitaplarım var; Ermenilerle
ilgili olanlar değil de başkaları. Hovannes Katchaznouni’nin kitabı hâlâ
yok. Ben bu kitabın fotokopisini bulmuştum; özetleyerek kendi yorumlarımla
birlikte yayımladım. Bir Ermeni kaynağı olarak, bakınız neler diyor. Benim
kitabım ilk çıktığından dışarıdaki Ermeni basınında örneğin, the American
Reporter’da ve başka gazetelerde önemli haber oldu. “Türkler Katchaznouni’nin
metnini buldular, yayımladılar” diye. Benim adımı da yayımlayan sıfatıyla
veriyor.
Türkiye Cumhuriyeti geçmişteki kendi acılarına da bir çeşit sırt çevirir
ve hep ileriye bakmaya çalışırken ve kendi halkının oradan buradan göç
edip gelen insanlarına “intikamcı olun, kaybettiğiniz toprakları, malı,
mülkü, ecdadınızı falan gidin sorun, sınırları değiştirin” gibi bir eğitim
vermeyip tam aksine “ileriye bakın” derken, diaspora’daki Ermeni grupları
neler yaptılar? Onlarsa, intikamcı bir çizgi izlediler. 1919’da Versay
Barış Konferansına Ermeni Heyeti Başkanı olarak katılan Bogos Nubar Paşa’nıno
zamanki Fransız Dışişleri Bakanına yazdığı bir mektup var; ben de bir yayınımda
yayımladım, başka arkadaşlar da. Özetle, diyor ki: 1915-1916 yıllarında
6-700 000 Ermeni’nin yeri değiştirilmiştir. Bunların 360 000’i yerine varmıştır.
Ortalama olarak 260 000 kişi yerine varmamış oluyor; ama, Türkler bunu
öldürdü de demiyor, yerlerine varmadılar diyor. Bunların öldürüldüklerine
kani olsa mektuba bunu da ekler. Fransızca bir mektuba sadece bir cümle
ekler, gördüğünüz gibi 260 000 Ermeni öldürülmüştür der. Böyle bir cümle
yok. Üstelik, ayrıntılı olarak da söylüyor. Musul’a, Şam’a şu kadar, başka
yerlere bu kadar diye. Ama Ermeni çevreleri bu rakamı arttırarak 800 000,
1 milyon, 1,5 milyon, 2 milyon, 2,5 milyon, 3 milyona kadar vardılar. Örneğin,
Amerika’daki bazı okulların bahçelerine anıt dikerek onun üzerine 2,5 milyon
Ermeni öldürülmüştür diye yazmışlardır. Yahut benim katıldığım 1985 tarihli
ikinci Paris davasında, Orly Havaalanında bomba patlamasıyla ilgili dava
sırasında, Paris’te çıkan La Liberation Gazetesine yazı yazan Fransız gazeteci
hanım Veronique Brocardüç yazısında 1 milyon, 1,5 milyon ve üçüncüsünde
de 2,5 milyon diye üç ayrı rakam vermiştir. Ben bu üç yazıyı da alıp kendine
gösterdim. Dedim ki: Üç tane yazı ve sen her birinde 500 000, 1 milyon
kişi ekliyorsun, bunun cevabını da burada mahkemede benden soruyorlar.
“Haklı mısın bunu yapmakta. Gazeteci olarak önce bari karar ver hangi rakamı
söyleyeceğine.”
Nazi Almanyasının 1933-1945 yıllarında Avrupa’da 6 milyona yakın Yahudi’yi
öldürmesi bundan ötürü Filistin’in toprağı bölünerek bir kısmının Yahudi
devletine ayrılması, 1948’de Soykırım Sözleşmesi bazı Ermeni propagandacılara
birtakım yeni fikirler verdi. Demek ki, böyle bir olayın sonunda devlet
kuruluyor bir yerde; ama, onlar 6 milyona yakın insanın kaybolduğunu söylüyorlar
ve bazı başka tarafsız kaynaklar da öyle söylüyor. Kurban sayısı demek
ki yüksek olmalı. Ondan sonra yüksek rakamlara itibar edildi. Demek ki,
kan dökümü tek yanlı olmalı, tek yanlı gösterilmeli. Jenositte, soykırımda
bir taraf silahlıdır; soykırımı yapan Almanya’da Yahudiler silaha hiç başvurmadılar.
Silahı elinde olan onları öldürdü. Osmanlı deneyiminde önce Ermeni yurttaşların
bir kısmı silahlandı ve onları bazen Ruslar, bazen başkaları silahlandırdı,
bazen Fransızlardan destek aldılar ve çoğu kez karşı karşıya çatışmalar
oldu. 1914 ve 1922 gibi; yani, Birinci Cihan Savaşının başlangıcıyla bizim
İzmir’e girişimiz arasındaki sekiz yıl gibi kısa bir süre içinde Ermeniler
bir düzine savaşa katıldılar öldürdüler ve öldüler. Kaybedenler öbür tarafa
kaçtılar. Şimdi bu nüfusun nerede olduğunu soruyor; bir kısmı savaş alanında
öldü, bir kısmı kaçtı, öbür tarafa gitti. Bunun hesabını ben öldürmüşüm
gibi niye vereyim. Ama, Ermeniler açısından, kurban sayısı yüksek tutulmalı,
kan dökümü tek yanlı gösterilmeli çünkü Nazilerin Yahudi Soykırımında öyle
oldu. Böylece, Osmanlı Devleti de bir planlamacı ve uygulamacı gözükmeli,
1915 olaylarının içerisine sokulmalı ve Yahudilere tazminat ödendikten
sonra bu kez iki olay arasında paralellikler kurulmaya başlandı. Bu yayınların
bir kısmından ben haberdardım ve Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının
sözünü ettiği kitabın içerisinde benim bölümüm bu iki olayın birbirine
benzemediğini anlatan bölümdür; onu ayrıca daha büyük bir kitap haline
getirme çabası içerisindeyim. Ancak yine New York Halk Kütüphanesindeki
çalışmalarım sırasında bir sürü yayın daha buldum. Onlar bizim aleyhimizde.
Onların izlenmesi lazım. Bazıları, örneğin Mazian’ın kitabı ya da İsrail’li
Yair Auron’un kitabı ikisinin birbirine benzetilebileceğini söylüyorlar.
Ben aynı kanaatte değilim. Bunlar, biraz okudum, bitirmeye henüz vaktim
olmadı ama yine tetkik edeceğim ve gördüğüm kadarıyla, içlerinde bir sürü
yanlış ve genelleme bulacağım.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesine uygun olarak suskunluğunu korurken,
Ermeni istekleri sürdü ve çoğaldı. Bu arada Ermenilerden teröristler de
çıktı ve yeni Ermeni kuşakları oluştu. O yeni kuşakları ki kendilerine
söylenilen birtakım şeylerin doğruluğuna tahkik etmeden inandılar ve kişi
psikolojisinde olduğu gibi, milletlerin psikolojilerinde de görüldüğü üzere,
tarihte gerçekten ne oldu onu araştırmaya gerek görmeden, abartmalar ve
değişikliklerle sanki bunlar gerçeğin parçasıymış gibi hareket etmeye başladılar.
Bu sefer bazı terör grupları kendileri yahut kiralık katil tutmak suretiyle
Türk diplomatlarını öldürmeye başladılar. Türklerle ilişkili bazı kuruluşlara,
yabancı bir havayolları da olabilir bunlara da saldırmaya başladılar. İşte
Orly Havaalanında patlayan bomba gibi. Bunların bir kısmı yakalansa bile,
bir kısmı yakalanmadı. Mahkemede, basında bu sefer bunların yandaşları
yabancı televizyonlarda bu işi niye yaptılar onu anlattılar. Evet ama ölen
var, bu mahkemede ölen kişinin hesabı sorulmalı; uzun uzun niye öldürdüler
onu anlatmaya başladılar gazetelere. Ermeni-Türk ilişkilerini kendi bildikleri
gibi anlattılar ve daha da taraftar kazandılar. Aynı çizgide yabancı yazarlar
kitaplar çıkardı ve konunun bu tek yanlı yorumu egemen oldu.
İşte, Türk tarafının “biz de bir şey yapmalıyız” diyen adımı böyle başlamıştır.
Konu üstümüze böyle yıkıldı. Örtbas edelim değil de, ileriye bakalım; bizim
de hatırlayacağımız bazı şeyler var ama onları da bırakalım derken bu sefer
biz bu tutumu değiştirmek zorunda kaldık. Eski yaraları sarıp kendi haline
bırakmak yerine bizde de bir değişiklik oldu. Ancak tek tek kitaplar çıkmıştır.
Bir ölçüde bir uyum söz konusudur ama bu iddiaları diyelim ele alacak,
değerlendirecek, gerekirse eleştirecek, yeni görüşler getirecek ve belgeler
bulacak kişiler bu geçen zaman zarfında, cumhuriyetin yakın tarihinde yetişmediler
yetiştirilmediler. Kimse bizden böyle bir şey talep etmedi. Örneğin, Osmanlı
belgelerini okuyanlar var şimdi; ben de bir miktar okuyorum ama bunun sistemli
bir hazırlığı olmadı. Neden? Başında sözünü ettiğim ileriye bakış felsefesinden
ötürü. Kuşaklar yetişmedi, araştırma merkezleri kurulmadı, yayınlar hazırlanmadı.
Ondan ötürü ilk tepkiler, ilk yayınlar zayıftır. Hatta ben görüp bazılarını
okuduğum da ikna edici bulmadım; çok çala kalem yazılmış. Kitapçığın kapağında
Fransızca ifade var, açıyorsunuz içini İngilizce metin çıkıyor. Buna bile
dikkat edilmemiş. Bugün de buna benzer yayınlar var. Özellikle yabancı
okur gözüyle baktığınız da abartmalı gözüküyor, ikna etmiyor ya da o kanıyı
uyandırıyor. Ben bu türlü yayınlardan yarar değil zarar görüyorum. Konuyu
aydınlatmadığı ve tarih ya da bilim çalışması olarak böyle yayınların katkı
sağlamadığı kanısındayım. Ancak, öte yandan, iyi yayınlar olmadı değil.
İlk önemli yayın Sayın Kamuran Gürün’ün de biraz önce sözünü ettiği gibi,
Aram Andonyan’ın 1920’de Ermenice, Fransızca ve İngilizce olarak
ayrı ayrı yayımlanan kitabının eleştirisidir. Biz de eleştiri kitabını
Türkçe, İngilizce ve Fransızca çıkardık. Onu anlatacak değilim. 1920’de
herhalde haberimiz olmamıştır; çünkü, kendimiz çok büyük gaile içindeydik.
Ama zaman geldi “buna cevap verelim” dedik. Bilimsel yanıtımız da bütün
bu belgelerin sahte olduğu, hiç değilse doğruluklarından müthiş kuşku duyulması
gerektiği noktasındaydı. Böyle bir ciddî tereddüt bir Batı kitabında olsa
o kitaptan herkes hemen elini çeker; onun tanıtımını yapmazlar, övmezler,
önplana sürmezler. Yine Sayın Gürün’ün de söylediği gibi, zaten Aram Andonyan’ınbu
kitabına Malta’ya sürülenlerin aleyhine kullanılabilecek belge ararken
bile başvurmadılar; sahte olduklarını kendileri de biliyorlardı. İlk yaptığım
şey bu kitabın, tabii yazarlarının adını geçirerek, bir çeşit tanıtılması
gibi kısa ve kolay okunur, örneğin bir saat içinde okunabilecek yabancı
dillerde özetini hazırladım. Onu da bastık. Bu küçük kitabı benim kendi
imzamla çıkan 76 küçük kitabım daha izledi. Onların her bir tanesi karşıdakilerin
elinden sahte gördüğüm bir belgeyi, haksız bir iddiayı almaya yaramıştır.
Bazı belge sahtekârlıklarının yanı başında nispeten Ovannes Katchaznounya
da Papazyan gibi insaflı Ermeni yayınları vardır. Birkaç tane Papazyan
vardır ama benim sözünü ettiğim o 1934‘te New York’ta bir kitap çıkaran
ve bu “Daşnaklar daha çok Ermeni teröristiydi dikkat edin bunlardan hayır
gelmez; Van’da birtakım papazları kendilerine haraç vermiyorlar diye öldürmüşler”
diyen Papazyan’dır. Yahut 1916’da biz İngilizlerle savaş halindeyken çok
tanınmış bir İngiliz yazarı “bu savaşta Türkler düşmanımız ama onlara karşı
adil davranmalıyız; şunları yapmadılar” diyor. Bir İngiliz kütüphanesinde
1916’da yayımlanmış olan o kitabı buldum; hemen onun tanıtma yazısını yazdım,
bir kitapçık boyutunda. Gürün’ün sözünü ettiği ve Hitler’e atfedilen cümleye
ilişkin benim küçük bir kitabın var. Başlığı: Hitler ve Ermeni Sorunu.
Nüremberg Mahkemesi zabıtlarından yararlanarak Hitlerin Almanca konuşmasını
saptadım. O kitabın arkasına bu Almanca ekleri de koyarak ve Amerikan Kongresinde
bir milletvekilinin Hitler’in cümlesinin Nüremberg zabıtlarında bulunduğunu
iddia eden konuşmasına yer verdim. Bu durumdaki çelişki kendiliğinden ortaya
çıkıyor. Mesela Amerikan kongresinde, bir Amerikan milletvekili diyor ki
“Nürnberg zabıtlarında der ki, Hitler şöyle şöyle demiştir...” filan. Dedim;
ama, yok, demiyor işte, Nürnberg zabıtları, içeride, kitabın arkasına koyduk,
orada böyle bir cümle yok. Ya da 1895’te bir İngiliz kaynağı... Bazı rakamlar
verdi; yani, 2000, nasıl 70 000 olmuş filan... Orada da şöyle rakamlar
var: 1895’te 2000 kişi öldürüldü. O, ine ine 5 ölüye iniyor ve 5 Ermeni
değil, 5 ölü; çünkü, onların birkaçı da Müslüman. İngiliz kaynağı olarak
yahut 1895’te bir Amerikan kaynağı olarak... Yok, bu, bize söylendi gibi
değil, şöyle şöyle diye birisi yazmış zamanında, bir rapor filan vermiş,
onları filan yayınladı. Bu yayınların hiçbirinde, başkalarının, sanıyorum
ki, kolay eleştiri yapabilecek bir cümle bile yok. Her biri, bir gerçeği
aydınlatıyor ve bir silahı onların elinden alıyor; çünkü, bu sahte bir
silah.
Bu arada, 1981’de 400 kaynaklı bir bibliyografya kitabı çıkardım. Daha
çok Ermeni ve başka yabancıların kaynakları var.Erdal İlker, 16 gün sonra
geniş olarak yenisini yayınladı. Ermeni tarafı çok yayın yaptı ve bunlar
çoğalarak devam ediyor. Mesela Hovinisyan’ın, tabiî, ilk önce Salmasliyan
-Ermeni Cumhuriyetinde biridir- onun ilk bibliyografyası Paris’te çıkmıştı,
ikinci baskısı Erivan’da olmuştur. Hovenisyan, 1980’de bir bibliyografya
çıkardı. Vasilyan, 1993’te, o yoktu, sadece bende, bibliyografyanın tümünün
fotokopisini aldım, buradadır. Şimdi, bize düşen, bu yayınlar izlenmeli,
sağlanmalı, okunmalı, yanlışları değerlendirmeli, yanlışları saptanmalı,
bilimsellikleri sorgulanmalıdır.
Her hangi bir araştırma merkezi, beni eğer bu konuda bir şey söyleyeceğim,
Ermeni meselesinde diyorsa, ilk yapacağınız şey, zengin bir kütüphane ve
belge merkezi oluşturmaktır. Bu olmadığı takdirde hiçbir şey yapılamaz.
Söylenen şeyleri başkasından nakletmek, son derece hatalı, eksik ve bizi
zor durumlarda bırakacak bir şeydir.
Arkadaşımız, bilmem kim, bir yerde yayınladığı yazıda şöyle bir dip
notu veriyor. O verdiğine göre, demek ki, bu söz orada vardır. Hayır efendim,
kendiniz gidip göreceksiniz. Kişi olarak itimat edersiniz filan, onlar
başka mesele, bilimsel araştırmanın sözünü ediyorum. O kaynak bir yerde
bulunmalı. Bunu sağlamak zor bir iştir. Mesela, Ankara’da böyle bir kitaplık
–bildiğim kadarıyla- geniş bir kitaplık yok. Türkiye’de en genişi, benim
kendi özel kitaplığımdakilerdir. Daha fazlası bir kimsede yok, bunu biliyorum.
Elimde birkaç bin kartlık Ermeni kaynağı vardı. Mesela Polonya’da 19 uncu
Yüzyılın sonunda Ermeni tiyatrosu hakkında bir yazı çıkmışsa, onun da kaynağı
bir kartın üzerinde yazılı idi. Onların hepsini, o kart kutularını, birkaç
bin kartı ihtiva eden kutuyu, Ankara’da bir üniversiteye verdim; çünkü,
benim evimde koyacak yer yok. Ne yapabilirler, onu bilmiyorum.
BAŞKAN – Sayın Hocam, kaç dakikaya ihtiyacınız var efendim?
PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV (Devamla) – İki üç dakikada keseyim...
İçeriğine katılmayacağımız bazı yabancı kaynaklar. Neden önemli; bir
örnek vereyim. Newyork’ta görevliyken, kendim “The Arminium” diye bir dergi
var. O derginin bulabildiğim eski yeni nüshalarını aldım, dönünce tümünü
okudum ve içerisinde, yayın müdürünün imzasıyla, bir makale vardı. “Atatürk’e,
yanlışlıkla atfedilen bir açıklama” diye, birkaç sayfa. Güya, Atatürk,
soykırımı kabul etmiş. Ermeni yazar Taşçiyan, 1982’de yazmış bu yazıyı
ve buna benzer bir şey, başka bir Ermeni gazetesinde çıktığı vakit, oraya
da küçük bir yazı yazıp “hayır, böyle şeyler yapmayınız, bu doğru değildir.
Mustafa Kemal, sonra Atatürk adını alan kişi, böyle bir şey söylemedi,
işi buraya kadar vardırmayın işi filan” diyor. O yazıyı yayınladıktan sonra,
o kişiyi, o derginin yönetiminden aldılar. Ancak, yazıyı okudum. Eğer yazıyı
okumamış olsaydım, 1984 yılında, ilk Paris davasına Türkiye’den tek kişi
olarak katıldığım vakit, o 4 Ermeni teröristin avukatlarından bir tanesi
dedi ki “siz, Atatürk’ün her söylediğine itibar edersiniz değil mi?” dedi.
“Evet” dedim. “Şimdi size bir söz okuyacağım” dedi ve başlar başlamaz anladım
ki, o söylemediği sözü okuyacak. Bitirir bitirmez cevap verdim. “Sen de,
Darminium How You Dergisinin 1982 tarihinde Taşçiyan imzasıyla çıkan şu
başlıklı yazısını oku, o diyor ki...” Ve orada anlattım ki, Atatürk böyle
bir şey söylememiştir. Mahkeme heyetine de, bunu yazı olarak, sayfasına
varıncaya kadar vereceğim dedim. Eve telefon ettim, yazıyı evde eşim buldu,
telefonla söyledi bana, onu orada yargıça verdik, okutturduk mahkemede
ve zabıtlara da geçti.
Şimdi, bu kaynakları izlemeseydim... İşim gücüm bu kaynakları izlemektir.
Ermeni şeylerine girerim çıkarım filan... İnşallah, ben de bir gün, bazı
Ermeni şeylerinin Newyork’ta girip çıkıyor filan diye tahkibata kendim
de maruz kalmam bir gün, neden girdi filan diye, birkaç yılımı da söndürmezler
benim. Ama, bunları toplamamış olsam, bu cevapları veremem; çünkü, epey
açıklar veriyorlar. Mesela “biz bir şey yapmadık” diyor. Evet; ama, bu
derginin içerisinde seri makale var. Birinci Cihan Savaşını, Osmanlıların
kaybetmesine nasıl katkıda bulunmuşlar savaşarak, işte ortada... Yani,
bununla, Nazi Almanyasının Yahudilere yaptığı şey karşılaştırılabilir mi?..
Savaşmışsınız, ordular kurdunuz, toplarınız vardı, generalleriniz vardı
vesaire...
Vakit de biraz aşmış; bir şeyler yaptıkbiz şimdiye kadar ve bu da belki
bunların kervanına katılır. Sayın Kamuran Gürün iyi bir kitap çıkardı.
Bilal Şimşir, belgeleryayınladı. Seray Songör arkadaşımız üç tane çok güzel
kitap yayınladı; İngiliz belgelerine dayanarak. M.Kemal Öke iyi birkitap
çıkardı. Nejat Göğünç, Yusuf Halacoğlu, Osmanlı belgelerinden yararlanarak
ve başkaları da.. Özellikle Stephan Show... Mc Arthur Loi.. çok yardımcı
oldular; şu anda iyi tarihçilerdir, iyi araştırmacılardır.
Kısaca, Ermeni görüşlerine karşı birtakım şeyler yapıldı; ancak, bundan
sonra da yapılması lazım. Bilimsel, güvenilir, yayınlanagelen kitap ve
gazeteleri, dergileri değerlendiren yeni yayınlar, siyaset alanında uğraş
verme, hukuka dayalı görüşlerin olgunlaştırılması gibi şeyler lazım. Bu
gereklilik, geniş okumayı, araştırmayı, çalışmayı da gerektiriyor. Çala
kalem yazılarla olmaz; genellemelerle, tekrarlamalarla, başka yazarların
kullandıkları kaynakları eleştirmeden, tetkik ve kontrol etmeden tekrarkullanmakla
olmaz; bizzat kendisinin görmesi lazımdır; yarar yerine zarar sağlayabilir.
İkna edici yeni yayınlara ihtiyaç vardır. Kütüphaneler, belge merkezleri
süratle oluşturulmalıdır. Özellikle son yılların yabancı yayınları eksizsiz
okunmalıdır.
Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN- Teşekkür ediyoruz.
Sayın Profesör Doktor Türkkaya Ataöv’e gerçekten çokteşekkür ediyoruz.
Bu seçim yapılırken değerli bilim adamlarını, uzmanları biz özellikle
çok inceleyerekseçtik. Hepsi birer kaynaktır, hazinedir; ama, zaman çok
önemli. Onun için böyle zaman zaman ufak ufak uyarılarımız olacak. Şimdiden
özür diliyorum.
Sözü, Sayın Profesör Doktor İlber Ortaylı’ya veriyorum.
Buyurun Sayın Hocam.
PROF. DR. İLBER ORTAYLI- Sayın Başkan,
çok değerli milletvekilleri, büyükelçilerimiz, sayın komutanlar, hanımefendiler,
beyefendiler.
Bu konu üzerinde bir giriş yapmam istendiğinde Ermeni meselesi Batı
kamuoyunu niçin meşgul ediyor, bununü zerinde durmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Çok sefer, bizim memleketimizde Ermeni meselesinin ele alınışı bir başka
açıdan vurgulanmaktadır; Batı kamuoyunun yeterince incelenmediği anlaşılmaktadır.
Olaylar çok açıktır; kısaca tekrarlayacağız.
Osmanlı Devleti Ekim 1914’te, Avusturya- Almanya bloğuyla birlikte cihan
harbine dahil olmaktadır. Bu müthiş bir askerî hatadır; çünkü, Tannenberg’de
Risya’ya karşı galibiyetle çok fazla abartılan Alman, Prusya Fenne Askeriyesinin
aslında pek de öyle olmadığı, Eylül sonunda Mann’da ülkelerini kahramanca
savunan Fransız ordusu ve onun generallerinin ki, bunlar ilerinin büyük
mareşalleri olacaktır, gösterdiği üstünlükle açığa çıkmışken hâlâ triumvira’nın,
yani Enver-Talat-Cemal üçlüsünün Alman Fenne Askeriyesi üzerinde bu kadar
ısrarla durması ve âdeta savaşa girmezsek bizi yerler gibi Türklere has
korkuyla, daimi surette bu gibi sidefiklerimiz vardır; harbe girmeleri,
felaketin başı olmuştur.
En seçkin askerler ve komutanlardan müteşekkil Kafkas Kolordusu maalesef
erken bastıran kış dolayısıyla “general kış”a karşı hiç hazırlanmadığı
için askerlerimiz yaz giysileriyle yaz siperlerinde savaşmak, daha doğrusu
donmak durumunda kaldıkları için ordumuz doğru dürüst savaşamadan geri
çekilmiştir. Geri çekilirken kendilerini, çoktan teşkilatlanan Taşnak ve
Hınçak çeteleri, Ruslara öncülük yaparak, vurucu kuvvet olarak karşı çıkmakta,
önden ilerleyerek Müslüman köylerini yakıp yıkmıktadırlar. Bunu, memleketin
diğer taraflarında yarattığı infial ve aynı zamanda cephenin gerisini teminat
altına almak dolayısıyla hiç tasarlanmayan, hiç tasavvurda olmayan bir
tehcir harekatına aniden karar verelmektedir. Zira, Osmanlıkültüründe Ermenilere
karşı ne resmî ne dehalk literatüründe ne de folklörde ön yargılaryoktur.
Civardaki herhangi bir Hıristiyan millette hatta imparatorluğun içinde
yaşayan diğer gayrımüslüm gruplarda, Rumlarda, Yahudilerde bile, Ermeniler
hakkında çeşitli şakalar, küçümseyici folklorik hikayeler bulunmasına rağmen
bunlar, Türklerde en az derecededir. Kaldı ki, dağınıkolarak yaşadığı ve
hiçbir yerde çoğunluğu meydana getirmediği konglomeralar halinde yaşayamadığı
için Ermeniler de Anadolu’nun Türkleşmesinden itibaren mevcut hükümran
kuvvetle iyi geçinmeyi doğru bir siyasi ve içtimai tercih olarak benimsemişlerdir.
Şark Hıristiyanları için de Müslüman ve Türklerle din, adet, gelenekbakımından
en çok uyuşan ve benzeşenkavim kendileridir. Bundan dolayı jenosit, soykırımgibi
bir suçun gerekli kıldığı tarihi, kültürel alt yapı, Türkler arasında mevcut
değildir.
Bütün milletlerin tarihinde Yahudilerle ilgili antisemit inanç, akide
kalıpları, dini protesto kalıpları, fıkralar, ön yargılar tonlarla bulunduğu
halde, Türkiye’de Ermeniler hakkında benzeri şeyler bulunmaz; çok az sayıdadır
ve hatta bazıları sempatiktir.
1915’ten kendi ordusunu bile sevk edemeyecek kadar hazırlıksız olan,
çünkü demiryol hattı Ankara’da bitmekte, Lalahan’a kadar ancak bir dekovil
hattı uzanmaktadır, mevcut Ermeni tehcirini çok hazırlıksız ve örgütsüz
biçimde yapmaktadır Türkiye.
Bazı idari amirler, her zaman böyleleri az bulunduğu için, çok becerikli,
çok dürüstçe, olaylara çok hâkim bir biçimde ellerine teslim edilen Ermeni
kitleleri alıp öbür sınıra kadar salimen götürmektedirler. Nitekim, Tarsus
bölgesindeki Amerikan raporları da bunun böyle olduğunu söylemekte “düzgün
olarak Ermeni alayları yola çıkmıştır, Ermeni kafileleri” şeklindedir.
Nitekim, bunların Halep, Şam, Lübnan gibi tehcirin nihaî noktası olan
yerlere salimen ulaştırıldığı da belirtilmektedir. Bazı yerlerde idare
amirleri Ermenilerin doğuda yaptıklarından dolayı infial halindedirler,
doğrusu tehcirin çok düzenli gitmesine de dikkat etmemektedirler.
Ermeni Millî Kurtuluş savaşı 1870’lerden beri kendisi için çok yanlış
bir strateji seçmiştir, tıpkı Bulgaristan’daki gibi, Taşnaklarla silahlı
komiteler ve çeteler kurarak, etraftaki Müslüman halkı sindirmek ve çoğunlukta
olan Müslümanları kaçırarak müstakil Ermenistan’ın topraklarında bir Ermeni
nüfus birliği yaratmak. Aslında, 1914 Şubatında Sait Halim Paşa’nın büyük
kuvvetler ve ezcümle Rusya’yla imzaladığı Yeniköy Anlaşmasına göre de,
doğudaki 6 vilayette muhtar bir idare kurulacak, başına da Norveçli bir
vali getirilecektir. Savaşın patlaması dolayısıyla bu proje geri kalmıştır.
İşte, bu gibi gelişmeler dolayısıyla da Ermeni siyasî eliti ve önderleri
yanlış üstüne yanlış yapmakta, kavimlerini çıkılmaz yollara itmektedirler.
Şunu açıkça ifade etmek zorundayız: İmparatorlar ve imparatorluklar doğarlar,
büyürler, ölürler. Onları meydana getiren kavimler ve etnik gruplar bunun
içinde ya kaderine rıza olur, hayatlarına devam eder, yeni bir simbiyosisle
yeni bir kültürel yapı oluştururlar veya tıpkı tarihin üçüncü ve son Akdeniz
imparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğu gibi parçalanırken muhtelif etnik
gruplar millî bağımsızlık davası peşine düşerler. Ermenilerin de, bilhassa
Sırp ve özellikle Yunan ayaklanmasını ve Yunan ayaklanmasına gösterilen
beynelmilel desteğe özenerek böyle bir davanın peşine düşüşleri anlaşılabilir.
Nihayet, tarihte bir kavmin kendi kaderini çizmek, kendisine verilen tarihî
kaderi değiştirmeye gayret etmesi anlaşılacak bir şeydir; anşart ki, bu
kaderi değiştirmekte akıllı bir siyasî elit, yeterli bir siyasî strateji
takip edilmelidir. Bunu takip edemeyen, maceralara girişen kavimlerin bazı
neticelere de katlanmaları gerekir. Bu neticeleri tarihin ileri dönemlerinde
saptırmak, başka şeylere benzetmek en azından gülünçtür. Açık bir şeydir;
Ermeni siyasî eliti antisemittir, Yahudilikle düşmanlıkları kiliselerinden
ve itikatlarından ileri gelir. Dünyada azınlık ve diasporalar halinde yaşayan
bu kavmin başlıca modeli Yahudilerdir. Yahudi siyonizmi Ermeni siyasî modelinin
özlemidir ve onlar gibi bir vatan kurmak istemektedirler. Oysa, o vatanı
kuracak siyonist, elit gibi, seçkinler gibi akıllılar Ermeni politikacılar
arasında yoktur. Yine, aynı şekilde Yahudi siyasî elitinin ve Filistin
kolonizatörlerinin sabrına ve tekniklerine Ermeni halkı arasında rastlamak
da mümkün değildir. Doğu Anadolu’nun vadilerinde çalışkan bir çiftçi ve
zenaatkâr bir milletin esasen dünya politikasını çok iyi kavramasına ve
bu politikalar çerçevesinde bazı fırsatları değerlendirip bazı şeyleri
gerçekleştirmesine imkân yoktur. Nitekim, 1915 tehcirine giden olaylar
bunu göstermektedir. Bölgede güdülen komiteci faaliyetleri dolayısıyla
yerel komşuları kendilerine düşman olmuşlardır ve 1915 tehciri yürürlüğe
konduğu anda en başta onların üstüne saldıranlar civardaki aşiretler olmuştur.
Bazı ahvalde yerel halkın tehcire gönderileceklere yardımcı olduğu, çoluk
çocuğu sakladığı, hatta bazılarına “lütfen dininizi değiştiriniz, ne olduğunuz
mühim değildir; ama, bu sayede tehcirden kurtulursunuz” dediği açık bilinen
şeydir. Bu gibi sözde din değiştiren kitlelerin, hatta köylerin Anadolu’da
kaldıkları ve bugün dahi yaşadıkları bilinmektedir. Bütün bu olaylara rağmen
sayıların üzerinde kavga çıkmaktadır. Öldürülen Ermenilerin rakamı üzerinde
bir kanaat hâsıl olmamıştır. Burada anlatılan bazı hikâyeler abartmadır,
bazıları doğrudur. Ermeni tehciri, bizim Osmanlıca, Arapça bir kelimeyle
mukatele ile ifade edilebilir, iki kavmin birbirini katletmesi. Çok defa
Ermeni kafilelere eşlik eden asker taburları saldıracak Taşnakların saldırısından
emin olmadıkları için bu kafileleri salimen götürmeye yanaşmamaktadırlar,
çekinmektedirler ve iç harbin havası içinde korkudadırlar; zira, asker
bir iç harbin elemanı değildir, doğrudan doğruya iki düşman cephede savaşmak
üzere eğitilmiş bir ferttir.
Ermeni olayları sırasındaki ölümler 20 000 ilâ günümüzde 1,5 milyona
kadar uzatılan bir rakamla ifade edilmektedir. Bunları saymak, tespit etmek
mümkün değildir. Çok defa “Türk arşivleri açılmadı” gibi bir söze, maalesef
arşivlerin ne olduğunu bilmeyen bürokratlarımız ve ilgili kişiler de cevap
verememektedirler. Bu arşivlerden Ermenilerin katledildiğini veyahut katledilmeden
çok jenosit, soykırım gibi bir fiille ortadan kaldırıldığını ispat etmek
mümkün değildir; çünkü, jenosit gibi bir suç ne o günkü Osmanlılar için
ne de savaştan sonraki Türkler için söz konusu değildir. Jenosit, İkinci
Cihan Savaşından sonra büyük Yahudi kırımı artı, Çingene kırımı artı, bazı
Slavların yok edilmesi için konmuş bir suçtur. Bunu bu tarafa teşmil etmenin
imkânı yoktur.
6 milyona yakın Yahudi, 1 milyona yakın Çingenin tamamen ırkî özellikleri
ve hasletleri yüzünden katledildiği bir dünyada trajik bir biçimde yıkılan
ve kavimlerin birbirleriyle boğazlaştığı Osmanlı İmparatorluğundaki faciaları
bu olaya benzetmenin tarihçilikle de insanlıkla da, o harpte ölen ve belki
de şimdi yaşayıp aramızda bulunabilecek olan insanlarla, yani o günün çocuklarıyla
bir alakası yoktur. Doğrudan doğruya ikinci harpte Nazilerin soğukkanlı
mezalimine Ermeni olaylarını benzetmenin aslında normal bir vicdan tarafından
kabul edilmesi de mümkün değildir. Hiç kimse 1915’te çok sakin bir ortamın
var olduğunu ileri sürmüyor; 1915 korkunç gelişmelerle kilitlenen bir tarihin
patlak verdiği noktadır. Orada ölenler, öldürülenler her iki taraftandır
ve o arada kavga sadece Ermenilerle, Türkler, Kürtler, Çerkezler arasında
değildir, Karadeniz’deki Pontus buna dahildir ve hatta hepinizin bildiği
gibi, son anda Arabistan ahalisinde bazı eşair bile ayaklanmıştır. Dolayısıyla,
bu harbin bir imparatorluğun yıkılışındaki faciaları ve kavimler boğazlaşmasını
bu tür bir holocausta, yani soykırımına benzetmek lüzumsuzdur.
Soykırım bir sürekli suçtur, kültürel bir yapı ister. Soykırımdan dolayı
Hitler de suçludur Luther de ve geleceğin Almanları da. Soykırımdan dolayı
sadece Vichy Fransa’sı değil, geçmişteki Fransız kültürü, gelecekteki Fransızlar
da mesuldür. Böyle bir sorumluluğu Türklerin üzerine almayı, böyle bir
suçla suçlanmayı hak etmedikleri çok açıktır. Eğer gelecekteki torunlarımıza
böyle haksız bir suçlamayı bırakmak istemiyorsak, bununla sonuna kadar
direnerek uğraşmamız gerekir.
Nihayet, şunun üzerinde ısrarla durmak gerekir: Niçin Ermeni meselesi?
Bazılarımızın zannettiği ve çok tekrarladığı gibi, gelişen Türkiye’yi kıskanan
ve tahammül edemeyen bazı güçlerin bir komplo teorisi olarak bu gibi yaftaları
önümüze çıkardığı söylencesine doğrusu çok itibar edemeyiz. Bunda bir gerçek
payı da olabilir, Türkiye’nin yakın komşularının, Kıbrıs çıkarması gibi
olaylardan mutazarrır olan bazı kuvvetlerin bu olayların üzerinde durduğu,
mesela, o güne kadar komşu Ermenisi hiç aklına gelmeyen bazı Yunanlıların,
bilhassa emekli diplomat ve askerlerin bu işlere gönüllü soyunarak Ermenici
oldukları görülebilir.
Nihayet, soykırımın doğrudan doğruya Ermeni propagandasının bir başarısı
olduğunu düşünmek de çok doğru değildir. Bu ancak doğruluk payı olan bir
gerçektir. Şüphesiz ki, harcanan paralar ve faaliyetler Ermeni meselesini
dünyaya bir nebze tanıtmıştır; ama, unutmayın ki, birinci harpten sonra
Ermenileri batıda “zavallı Ermeni” diye artık hafif tertip alaya almaya
bile başlamışlardı.
Ermeni meselesinin tekrar ortaya çıkmasında batıda başlıca iki neden
rol oynamaktadır. Birincisi, uyuşturucu trafiğinin faturasının Türkiye’ye
çıkarılması. Her orta sınıf ailede bir kurbanın uyuşturucu elinde olduğunu
düşünürsek Batı Avrupa’da, kitleler haritada yerini bile bilmedikleri bir
memlekete ve onun halkına karşı hınçlandırılmaktadırlar; ama, asıl önemlisi
Yahudi soykırımından, Çingene soykırımından dolayı tarihî bir vicdan muhasebesi
yapan ve bunun hesabını veremeyen Alman, Avusturya ve Fransa entelektüel
kamuoyu bir vicdan temizliğine gitmekte kendilerine tarihî bakımdan bir
başka suç ortağı aramaktadırlar. Yani, Hitler çok itibar edilecek bir lunatik
değildir tabiî ve her zaman bu gibi şeyleri söylerler; ama, ne yazık ki,
aynı tip bir muhakeme bu çevrelerde de kullanılmaktadır, Yahudileri fırınlayan
sadece bizim amcalarımız ve babalarımız değil, aynı zamanda Ermenileri
fırınlayan Türklerin dedeleri de böyle adamlardı gibi bir vicdanı rahatlamaya
gitmektedirler.
Fransa’da İvterno ve Almanya’da Tessa Hofman gibi iki tane gönüllü Ermeni
tezi savunucusunun yazdıklarında bunu görmek mümkündür. Mesela, Tessa Hofman
çok popüler bir kitap olan “Ermenistan’a Yakınlaşma” adlı bir broşüründe
pekala da hoşça bir Ermenistan tarihi çizmektedir; 1915 olaylarına geldiği
zaman tabiî ki saçmalamaya başlamakta ve bu kompleksini ortaya koymaktadır.
Verdiği bir örnekle işin ne kadar lunatik, çılgın çizgilere gittiğini görmek
mümkündür. Türkler 1915’te Trabzon’da Ermenileri yok etmek için gaz odası
kurmuşlar. Şimdi, 1915’te Türkiye gibi bir memleket gaz odası kuracak,
yani bunun teknolojisine sahip, düşünebiliyor musunuz bunu ve bunu da Trabzon’da
kuracak!.. Üstelik, herkes bunu çok iyi bilir; bitten kırılıyorduk, etüv
makinemiz yoktu; nerede ki Ermenilere gaz vereceğiz! Bu, tabiî, artık,
hezeyandır, bir histeryadır; bunun arkasında bazı duyguları aramak gerekmektedir.
Nitekim, propagandaya karşı çıkanlar, resmî Türk organları ve ondan sonra
bazı Türk araştırmacılardan sonra, bazı saygın Yahudi bilginler de Ermeni
tehcirinin, tehcir olduğunu, burada katliamlar dizisinin bulunduğunu, her
iki tarafın da birbirini kestiğini, fakat, burada, bir jenosidin söz konusu
olmadığını söylemeye başladıkları zaman, Ermeni lobisi ayağa kalkmıştır
ve bunun ilk örneği Fransa’daki bir hâkimin Bernard Luis’i 1 Frank cezaya
mahkûm etmesidir. Yani, demek ki, sabahtan akşama dosya bakmaktan iflahı
kesilen hâkim bu meseleleri Bernard Luis’ten daha iyi biliyor. Bir mahkeme,
ilmî konularda karar vermeye başladığı an, tabiî, işin tadı kaçıyor, arkasından
parlamento kararları geliyor. Nitekim, bazı şeylerin üzerinde ısrarla durmamız
gerekiyor; Bernard Luis’i desteklediği için, şimdi Kolej de France üyesi
olan, Fransa’nın seçkin bilginlerinden Jilveynştayn’ı da feci şekilde hücuma
uğramıştır ve kendisi Kolej de France seçildiği zaman, onu tasdik etmeyin
diye reisicumhura gidilmiştir. Jac Cirac da demiş ki, buraya tasdik edilmeyen,
üyeliği tasdik edilmeyen, tarafımızdan, bu makam tarafından en son adam
1880’lerde Ernest Renan idi. Dolayısıyla, o iş de oradan geçince, bu sefer
açılış töreninde içeri girip çirkin bir protesto yapılmaya kalkıldı.
Şunun üzerinde ısrarla durmamız gerekiyor: Ermenistan komşumuz, büyük
güçlükler içinde yaşıyor. Bu kavmin milliyetçiliğini sureti katiyede Yahudilerin
ve Siyonistlerinkiyle mukayese edemeyiz. Dış propagandaya çok açıklar ve
sıkıntılı hayat şartlarına dayanamıyorlar. Ermenistan’la Türkiye’nin iyi
geçinmesi ve o devlete toprakları himaye etmesi gerekiyor. Meselelerin
üzerinden gelmemiz için, en kısa zamanda Ermeniler ve Türklerin bir araya
gelip, bu konularda anlaşması lazım. Şu anda, maalesef, Ermeniler Türklerle
bir araya gelmekten çekiniyorlar; galiba buraya da gelmeyecekler. Halbuki,
bunun gerçekleşmesi lazım ve bir an evvel tarihimizi birlikte tartışmaya
başlamamız gerekiyor. Zira, Ermeni-Türk tarihî çok hazin bir biçimde üçüncü
şahısların, yani, bu işe ya parayla ya da lunatik duygularla, mecnunca
duygularla kendini kaptırmış üçüncü şahıslara aittir ve onlar her şeyi
yapabiliyorlar, Trabzon’da gaz odası bile kurdurtabiliyorlar. Bu, son derece
de tehlikelidir. Bunu ortadan kaldırmak lazım. Çünkü, ihtilafın en önemli
çözüm yolu safhası, taraflar arasındaki bir görüşme, bir karşılaşma, problemleri
açıkça ortaya koymaktan ileri gelir.
Saygılarımı sunarım. (Alkışlar)
BAŞKAN – Efendim, Sayın Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya teşekkür ediyorum.
Şimdi, bu bölümün son konuşmacısı olan Prof. Dr. Tamer Timur’a söz veriyorum.
Buyurun Hocam.
PROF. DR. TAMER TİMUR – Değerli milletvekilleri,
ve sayın dinleyiciler; şimdi, konumuz, tarih boyunca Türk ve Ermeni ilişkileri.
Fakat, hepimizin dikkatini çekmiştir, bu konu açılınca, biz tarihî bir
tarafa bırakıyoruz, âdeta bir noktada durduruyoruz. O nokta da bildiğiniz
gibi 1915 Ermeni sorunu ve bunun tehcir mi, kıyım mı, soykırım mı olduğunu
tartışıyoruz ve elbette, kendi açımızdan bir taraf olarak kendimizi görüyoruz
ve bence, pek de hak etmediğimiz bir şekilde kendimizi sanık sandalyesine
oturtuyoruz. Neden? Çünkü, meseleyi böyle koyarsak, jenosit oldu mu, olmadı
mı diye koyarsak, bu, bir kere tartışma her iki taraf için de delile yol
açabilecek bir zemine oturur hem de yanlış olur. Çünkü, her şeye rağmen,
tarihî öncülerini, tarihî tabanını boyutlarını anlamadan, yani, bu kollokyuma
yazıldığı gibi tarih içindeki ilişkileri incelemeden mesele zaten anlaşılamaz
Tarih içinde deyince, tabiî, mesele, bu sefer çok dallanıp, budaklanma
tehlikesine maruz kalabilir. Orada, zannediyorum, asıl üzerinde durulacak
tarihî dönem 19 uncu Yüzyıl, hatta 19 uncu Yüzyılın ortalarından itibaren
olan gelişmedir. Daha önce de, Ermenilerin tarihimizde çok önemli bir yeri
vardı; fakat, 19 uncu Yüzyıldan itibaren özellikle Yunan ihtilalinden sonra
bir ulusal uyanış, ulusal hareketlenme başladıktan sonra ve bu giderek
kendine özgü bir şekilde Osmanlıları da etkiledikten sonra, Ermeni hareketinin,
Ermeni sorununun tarihimizde farklı bir yer aldığını görüyoruz.
Ermenilerin bir millet olduğu, millet olarak dinî inançlarına saygı
gösterilerek yüzyıllar boyu bizde yaşadığını herkes biliyor, hepimiz biliyoruz;
buna zaten kimsenin itirazı da yok. Fakat, 19 uncu Yüzyılın ortalarından
itibaren yeni bir durum ortaya çıkıyor. Özellikle Yunanlılarla ilişkilerimizin
bozulması, Yunanlılara karşı bir itimatsızlığın Osmanlı Devletine hâkim
olmaya başlaması, 19 uncu Yüzyıldan itibaren Ermenilerin çok da lehine
bir konum yaratıyor ve Ermeniler ekonomide özellikle sarraflık ve mültezimlik
mekanizmalarıyla elde ettikleri yerle Osmanlı Devletinde iktisadî ve çok
önemli bir güç haline geliyorlar ve o zaman, görüyoruz ki, sosyolojik olarak
Osmanlı Devletinde bir değil, iki tane Ermeni topluluğu ortaya çıkıyor.
Bunlardan birincisi Van merkezli olmak üzere Doğu Anadolu’da ve Orta Anadolu’ya
doğru uzanan bir Ermeni topluluğu. İkincisi de, İstanbul merkezli Ege,
Marmara ve Batı Anadolu’da bir Ermeni topluluğu.
Bu ayırımı yapmadan ne Osmanlı toplumunu doğru dürüst anlamak ne de
daha sonraki gelişmeleri anlamak bence mümkün olmaz. Çünkü, bu söylediğim
ulusallaşma hareketleri içerisinde, Osmanlılarda da bir ulusallaşma hareketi
başlamıştı. Fakat, Osmanlı Devleti çokuluslu bir devlet olduğu için, Osmanlı
ulusallaşması bir Türkçülük şeklinde ortaya çıkamazdı. O zaman nasıl ortaya
çıkmıştır; Osmanlıcılık adı altında. Bu Yeni Osmanlıların, Namık Kemal’in,
Ziya Paşaların ve saire bir ara ciddî olarak düşündükleri, benimsedikleri,
yaymaya çalıştıkları bir düşüncedir Yeni Osmanlılık. Bunu görüyoruz ki,
biraz önce söylediğim batılı ve İstanbul merkezli Ermeniler de büyük ölçüde
katılmışlardır, canı gönülden bunu desteklemişlerdir ve bu arada kültürel
alanda da bunlar devlet adamı olamadıkları için hukukî statüleri itibariyle,
bunlar kültürel planda da, iktisadî planda olduğu gibi çok önemli bir yer,
hatta sayılarının üzerinde bir yer işgal etmişlerdir. Bizde ilk Osmanlı
romanını yazan bir Ermeni’dir. Vartan Paşanın akabi hikayesidir ve bu daha
yeni yakınlarda bulunmuştur ve bu bir Türk romanıdır, çünkü, Türkçe yazılmıştır.
İkincisi, ilk Osmanlı tiyatrosunu bir Ermeni kurmuştur, Güllü Agop kurmuştur
ve Namık Kemal ile çevresi onun çevresinde gelişmiş ve bir kültürel akım
haline dönüşmüştür.
Bugün, İstanbul’da, başta Dolmabahçe olmak üzere ve diğer bütün köşklerle
birlikte bir mimarî olarak gururumuzu teşkil eden bütün saray ve köşkler
çok büyük bir çoğunluğuyla Balyan ailesinin eseridir ve bunlar bir Osmanlı
bir çeşit milliyetçiliğinin ürünü olarak bir arada uzun süre yaşamışlardır.
Fakat, bu arada, kapitalist, küreselleştirici, fakat, aynı zamanda bölücü
bir sistemdir. Kapitalizm, Osmanlı Devletindeki ulusal hareketi de bölme
istidadını kendi çıkarlarına göre bölme istidadını bünyesinde taşımaktadır.
Bu, nasıl olmuştur; dikkat ederseniz bu bizde şeye bağlanır, Berlin Konferansına.
İşte, bir Ermeni heyeti gitmiş, Nerdsdes, Barabedyan, sonra Berlin Konferansından
itibaren, oradaki taleplere de girerek, Berlin Konferansında dikkate alınarak
bir Ermeni sorunu çıkmıştır. Aslında bu değil. Çünkü, bu Nerdsdes’i ne
Bismark kabul etmiştir ne Disraeli kabul etmiştir, küçümsenmiştir. Hatta,
1885’te bir Ermeni Katolikosu seçilirken, bütün Ermeni halkı Rus adayına
değil de, Osmanlı adayına sahip çıkmışlardır. Çünkü, o sırada 3. Aleksandr
vardır Rusya’da ve asimilatör, ona da çok müsait Ortodoks oldukları için,
bir politika izlemektedir.
Fakat, aynı zamanda iki şey daha olmuştur; Hınçak ve Taşnak Dernekleri
kurulmuştur; 1887 ve 1890’da. Nerede; biri Cenevre’de, biri Tiflis’te;
Osmanlı Devletinde değil. Fakat, daha sonra, Osmanlı Devletinde de bilinen
bazı terör hareketlerini yapmışlardır. Sason’da ayaklanmalar, İstanbul’da
Kumkapı olayı, Osmanlı Bankasının işgali; sonra hamidiye alaylarının kuruluşu,
o zaman yine Batı kamuoyunun dalgalanışı, 200 000 Ermeni öldürüldü, 300
000 Ermeni öldürüldü diye hamidiye alaylarının represyonuyla ilgili ve
muhtemelen çok abartılı rakamlar, bir kamuoyu dalgalanması.
Sonra ne olmuştur; sonra, bu hareket, Osmanlı Devletinin çok farklı
sebeplerle ve bu entegrasyon politikasını da yapamadığı için, beceremediği
için, aydınlanma geleneğinde bir bütünleşme sağlayamadığı için, laikliğe
çok daha erken gidemediği için bu tip etkilere son derece açık ve sonuna
kadar bölünmeye müsait bir zemin haline gelmiştir.
1908 ayrı ve tarihimizde iftihar edeceğimiz bir dönüm noktasıdır. 1908’de
halklar sokağa dökülmüş, hürriyetin ilanı olarak Abdülhamit’in düşüşü kutlanmış
veya anayasayı yeniden yürürlüğe koyması kutlanmış, büyük bir coşku yaratmış,
herkes sokaklarda sarılmış, öpüşmüş; fakat, bu, maalesef, çok uzun sürmemiş.
Çünkü, bunun altyapısı yok, bunun yönetici sınıfı yok, ulusal, o anlamda
da, entegratör anlamda da bir ulusal burjuvazisi yok. Çünkü, buna, bir
sürü insan katılmış, biraz önce örnekler verdim. Vartan Paşa, Türkçe yazmış
romanını, Güllü Agop Türkçe tiyatro kurmuş veya Balyan Efendi cami yapmış
bir sürü saray veya köşkün yanında. Böyle bir entegrasyon, fakat, cılız,
yok ve üstelik diğer bölünme ve bağımsızlık peşinde koşanlar da ayrı bir
baskı unsuru Osmanlı Devleti üzerinde.
Sonuç ne oluyor; sonuç, daha başka bir sürü sebeple, Meşrutiyet yürümüyor.
Önce, bir 31 Mart vakası, sonra, askerî idarenin giderek yoğunlaşması ve
nihayet 1913’te Babıali baskını, halkın iradesine rağmen, iradesine karşı
ve bütün muhalefeti yok eden bir otoriter rejim. İşte, bütün mesele budur.
Bugün yargılanan şey ve bizim de yargılamamız gereken şey, eğer tarihimizi
homojen bir blok, Türk tarihinde her şey pembedir, her şey mükemmeldir
diye kimsenin benimsemeyeceği bir görüşü bir tarafa bırakırsak, yapacağımız
şey, 1913 ile 1918 arasındaki dönemi yeniden değerlendirmek ve bunu asıl
sanık sandalyesine oturtmaktır; çünkü, bu rejim, zaten, Türkiye’de tehcir
olayı hariç, herkes tarafından fevkalade eleştiriliyor; Kanal faciası,
Kafkas faciası, Sarıkamış vesaire, biraz önce İlber de anlattı işte, savaşa
giriş şeklimiz... Bunlar, elbette ki, yurtseverdi, bir tek yurtseverlikle
ölçülmez tarihî sorumluluk ve tarihî durum, konum; Hitler de yurtseverdi,
ona da hiç kimse itiraz edemez; ama, Almanya’yı sonunda ne hale soktu,
herkes biliyor. Demek ki, mesele burada. Mesele böyle olunca, bu tehcir
denilen olayla nasıl karşılaşıyoruz.
Bu tehcir denilen olayla, ki, Türkiye’de genel olarak buna mukatele
deniyor. Bu mukatele sözcüğüyle bunu karşılayamayız benim kanaatimce. Neden
karşılayamayız; çünkü, mukatele, Doğu Anadolu’da, Van’da ayaklanma olduğu
zaman olmuştur. Ermeni teröristleri Türk köylerini yaktığı zaman, Türk
kolluk kuvvetleri, güvenlik kuvvetleri de, elbette, buna yanıt vermiştir,
ona bir mukatele olmuştur; ama, tehcir olayı ayrı bir olaydır.
Tehcir olayı, bu işlerle hiç ilgisi olmayan, Anadolu’nun çeşitli taraflarına
dağılmış getto hayatı yaşayan, işinde gücünde, bunların içinde de milliyetçiler
vesaire olabilir, o ayrı; ama, fizikman bir güç olarak ülkenin güvenliğine
bir tehdit teşkil etmeyen yüzbinlerce insanın yerinden alınıp sürülmesi
ve birçoğunun da -burada bu rakam tartışmasının da çok uygunsuz olduğunu
söylemekle yetineceğim- yüzbinlerce insanın da ölüme sürüklenmesidir. Batı’da,
bugün, jenosit fikri ittifakla kabul ediliyorsa, bu, ne Morgantav’ın kitabından
ne bilmem başka birinin kitabından ne de birtakım belgesel sahtekârlıklardan
doğuyor. Mesele, bir tehcir olayı kırıma dönüşmüştür. Bunu Talat Paşa da
kabul etmiştir. Bu tehcir için, anılarında, birtakım seciyesiz insanların
elinde bir facia oldu demiştir. Günlerce uyku uyumadığını yazmıştır anılarında
ve o sırada Talat Paşayı görenler de, gözlerinin kan çanağı içinde olduğunu,
yüzünün simsiyah olduğunu yazmışlardır. Kaynaklar Hikmet Bayur vesaire,
biri de zaten kendisi. Son derece güvenilir kaynaklar. Şimdi, böyle olunca,
bu hesaplaşma, bir komplo teorisi çerçevesinde yapılamaz; fakat, komploya
dönüşebilir. Eğer, bu, Türkiye’nin zayıf noktalarından biri olarak kullanılabilecekse,
o, bence, bizim yakın tarihimizle ancak kısmen yaptığımız, Atatürk’ün de
bizzat mahkûm ettiği ve bu İttihatçılar birkaç yıl içerisinde, tarihte
yaptıkları cürümlerle -aynen tekrarlıyorum, çünkü, çok iyi biliyorum- tarihte
kıskanılmayacak bir şöhrete sahiptirler demesine yol açan bir idaredir.
Bu, tabiî, bu kadar basit değildir, daha çok konuşmak lazım; fakat, sadece
işte kaynaklar şunlardır; bu kaynaklarda... Bunları yanlış diye söylemiyorum,
yapanlara da teşekkür ediyorum, ayrı, yanlış anlaşılmasın; fakat, sadece
bu değildir mesele. Mesele, günümüzde dünyanın iletişim kaynakları dolayısıyla
her taraftan çok çabuk haberdar olduğu bir dünyada belli hassasiyetlerin
önplana çıkmasıdır. Türkiye, bunu zamanında çok kolay halledebilirdi; fakat,
maalesef, bir şansızlığı oldu. ASALA canileri Türkiye de çok zayıf bir
andayken, çok hunhar cinayetler işleyerek, çok masum insanları öldürdüler.
Bunun yarattığı bir duygu da vardı tabiî Türkiye’de, bu da etkili oldu;
fakat, bunu bence aşmalıyız. Bu, bizim meselemizdir.
Yani, bir sanık sandalyesinde katiyen olmamamız lazım, değiliz; fakat,
kendi tarihimizle, kendi meselemiz olarak bunu koymalı ve bundan gerekli
dersleri çıkarmalıyız; aksi takdirde -benim görüşüm şudur- bütün parlamentolardan
geçecektir bu. Biz, burada, kendi aramızda belki böyle yüz tane toplantı
daha yapacağız; fakat, dünya, Türkiye ve diğer dünya olarak ikiye ayrılacak
ve bunun da bir toprak talebine dönüşeceğine ben de hiç düşünmüyorum, hatta
tazminata da dönüşecek bir boyutu yok; fakat, daha küçültücü bir imaj yaratılacaktır.
Benim kişisel görüşlerim çok Ortodoks değil gördüğünüz gibi; fakat, kendimi
de bir tarih çerçevesine herhangi bir davanın savunucusu olarak da görmüyorum.
Doğru bulduğum düşünceler bunlar.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim. (Alkışlar)
BAŞKAN – Sayın Prof. Dr. Taner Tümür’e teşekkür ediyoruz efendim.
Efendim, tarih boyutunu burada tamamlamış bulunuyoruz.
Şimdi, istemesek de, programda birtakım aksaklıklar oluyor zaman açısından.
Süratle askerî boyutuna geçiyoruz ve burada Sayın Emekli Korgeneral Hüseyin
Işık Paşa’ya sözü veriyorum.
Buyurun Sayın Paşam.
|