Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
ERMENİ TERÖRÜ
SEMPOZYUM

TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ SEMPOZYUMU
13-14 Nisan 2001
BİRİNCİ OTURUM (devam)

HÜSEYİN IŞIK (Emekli Korgeneral) – Efendim, Sayın Başkanı ve sayın dinleyicileri selamlamakla sözüme başlıyorum. 

Bugün, dünyada yeni bir Ermeni rüzgârı esmektedir. Güya, Birinci Dünya Savaşında Ermenilere Türklerin yapmış olduğu soykırım iddiası yeniden dünya kamuoyunun önüne getirilmiştir ve bir günü soykırım günü kabul edip, Türklerin kınanması istenmektedir. Bunu siyasî değil de tarihî olarak inceleyecek olursak şunu görürüz: Atatürk’ün çok güzel bir sözü vardır. Atatürk der ki: “Tarih yazmak, yapmak kadar mühimdir.” Eğer yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikatler insanları şaşırtan bir mahiyet alabilir. Eğer, biz, Türk Milletinin karakterine bakarsak, Türk Milleti hoşgörülüdür, Türk Milleti intikam gütmez, Türk Milleti egemenliği altında yaşayan insanlara her zaman mal, can, ırz emniyeti verdiği gibi, onların kendi dillerini konuşmalarını, dinî ibadetlerini yapmalarına imkân vermiştir. Osmanlı Devletinin egemen olduğu en kudretli zamanındaki toprak büyüklüğü 15 milyon kilometrekareye yakındır ve burada 30 milyon insan yaşıyordu. Türk idaresinde hiçbir ırk, hiçbir etnik grup varlığını kaybetmemiştir; bilakis, Türklerin koruyucu kanatları altında varlıklarını sürdürmüşler, çoğalmışlar, gelişmişler ve zenginleşmişlerdir. Bugün, inceleyecek olursak, Osmanlı Devletinin egemen olduğu bölge içinde 30’a yakın millet ve etnik grup bağımsız bir devlet olarak yaşamaktadır. Eğer biz, jenosit yapsaydık, eğer biz, soykırım yapsaydık, bu, böyle olur muydu?! Birçok tarafsız devlet adamları, bizim hoşgörümüzü kaydetmişlerdir. Fransız yazarı, tarihçisi ve şair Alfonse De Lamartine der ki: “Türkler, yaratılıştan müsamahakâr bir millettir. Bunlar, egemenlikleri altında yaşayan milletlerin dinlerine, dillerine, papazlarına ve ibadetlerine karışmaz.” Roma’nın yükselişi ve düşüşü hakkında büyük bir kitap yazan Herbert Adam Gibbons, birçok şeyler söyledikten sonra şunu söyler: “Türkler, devletlerini kurarken, din hürriyeti üzerine devlet kuran ilk millettir.” Daha bunun gibi birçok şeyler vardır. Bunların çoğunu söyleyerek, sözümü fazla –zaten vakit geçti- uzatmak istemiyorum. 

Yalnız, bazı milletlerde bizim bu iyiliklerimizi minnetle yad etmektedir. Benim hocam olarak övündüğüm Namık Kemal’in oğlu rahmetli Ali Ekrem Bolayır, İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, üniversite rektörü İsmail Hakkı Bey, Ahmet Mithat Efendi yanında olduğu halde, o zamanki Darülfünundan, üniversiteden bir heyetle Romanya’ya gitmişler. Romanya, bunlara büyük bir hüsnükabul göstermiş, bunlara ziyafetler vermiş, konuşmuşlar. En sonunda ayrılacakları sırada, Romen Adalet Bakanı diyor ki: “Sizin yaptıklarınızla yeniden hürriyetinize kavuşmanızla biz de çok memnunuz; sizin gelişmenizi istiyoruz. Biz size minnettarız. Eğer sizin yerinizde başka bir devlet bizi egemenliği altında alsaydı, bir tek Romen kalmazdı. Biz, varlığımızı sizin hoşgörünüz ve sizin adaletli idareniz yüzünden devam ettirebildik.” Sadi Koçaş da, yazmış olduğu bir kitapta, 1950 ortalarında bir görüşme sırasında bir Sırp’ın da kendisine aynı şeyleri söylediğini anlatır. 

Yine, bizim tarihimizde vardır. Yavuz Sultan Selim zamanında bütün Hıristiyanların Müslüman yapılmasını şey yapmışlar ve hatta Bosnalıların toptan Müslümanlığa geçmesini istemişler. Zembilli Ali Efendi bunu kabul etmemiştir “bizim dinimizde zorlama yoktur” demiştir. Bu kadar hakikatların karşısında Avrupa’nın bu düşündükleri ve bu yaptıklarına insanın şaşmaması kabil değildir. 

Fransız yazarı Stefan Lozan, Balkan Savaşında Türklere yapılan zulmü görünce, şaşırmış, kırılmış, üzülmüş ve şunları yazmıştır: Eğer, Türkler isteselerdi, Balkanlarda bir tek Hıristiyan kalmazdı. Türkler, en kuvvetli zamanlarında bunları özümlerler veya bunlar, buralardan kalkıp göçerlerdi. Avrupa’da birçok kavimler ne oldu? Tarih şöyle yazıyor: Bunlar, galip devletin egemenliğine dayanamadılar, göç ettiler. Nereye göç ettiler; toprağın altına göç ettiler. Avrupalılar bunları imha etti. 

Şimdi, bir de şunu söyleyeyim; bizim de bir kabahatimiz var. Ermeniler sahte vesikalar uydururken, Ermeniler sahte muharrirler, yazarlar tutup, soykırım hikayeleri düzerlerken, biz, lehimize yazılan hiçbir yazıyı, alıp, dünyaya yaymak şeyşini bulamadık. Sorarım arkadaşlar, Türkiye’de bu Stefan Lozan’ın kitabını okuyan var mı? Biz, ne yazık ki, bu kitabı, Türkçe’ye bile tercüme etmedik. Ne yazık ki, bu kitabın Fransızcasını, dünyaya yayınlamadık. 

Yine, böyle bir mesele. Bütün dünya müzelerinde Türklerin öldürdükleri Ermenilere ait kafataslarından pramit yapıldığını her yerde propaganda etmişlerdir. Halbuki, sonradan bu anlaşılmıştır ki, daha yakın zamanda anlaşıldı, bu, aslı astarı olmayan bir şeydir. Bu olay, bir Rus ressamının, harbin kötülükleri hakkında yapmış olduğu bir resimdir. Ermeniler, bunu, senelerce bizim aleyhimize kullanmışlardır. 

Burada, kısaca, Türk Ermeni ilişkilerini ele alıyorum. Ermeniler, daima, hangi devletin egemenliğinde olduysa, onunla boğuşmuşlar, savaşmışlar, sürgünlere uğramışlardır. Ermenilerin en çok rahat ettiği yer, Türklerin egemenliği altında olduğu zamandır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u zaptettikten sonra Rumların baskısı altında olan Ermenilere ayrı bir patrikhane kurmuş, bunların, kendi dillerini konuşmalarını, kendi dinlerine göre ibaret etmelerine imkân vermiştir. Muhtelif yerlerde dağınık olan Ermenileri getirmiş, İstanbul’a yerleştirmiştir ve ondan sonra da, tarihimizin muhtelif zamanlarında, nerede bir fetih yaptılarsa, oradaki Ermenileri toplamışlardır. Örneğin, Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşını kazandıktan sonra Tebriz’e gitmiştir, Tebriz’i zaptetmiştir. Tebriz’deki sanatkar Ermenileri almış, İstanbul’a getirmiştir. Gayrimüslimler askerlik de yapmadıklarından, gelişmişler, zenginleşmişler, büyümüşlerdir. Biz, Ermenileri kardeş millet olarak bağrımıza basmışızdır ve onlara çok büyük yerler vermişizdir. Benim incelediğime göre ki, çok derin bir inceleme değildir, tarihimizde, iki tane ermeni asıllı sadrazam vardır. Yüzlerce general vardır. Osmanlı sarayında yüz seneden fazla mimarlık, Ermeni babadan Ermeni oğula geçmiştir ve bu böyle devam etmiştir; daha bunun pek çok şeyleri var, bunları, şimdi, fazlasını saymaya lüzum göstermiyorum. 

Yalnız, Avrupa... Şunu da söyleyeyim, biz Ermenileri kardeş saymışız, Ermeniler de bizi kardeş saymıştır. Bu, yalnız devlette değil, Ermeni halkı ile Türk Halkı arasında da böyle olmuştur. Bir Türk Hacca giderken veyahut gurbete giderken, evini, işini, tarlasını, davarını, sığırını Ermeni’ye emanet etmiştir. Ermeni de, bir yere giderken Türklere aynı bağlılığı, aynı sadakati göstermiştir. Fakat, komiteler işe girdikten sonra, Avrupa devletleri işe girdikten sonra, bu, yerini tamamen bir düşmanlığa bırakmıştır. İki büyük Avrupa devleti, Ermenilerin bağımsız veya kendi idareleri altında bir devlet olmasını arzu etmişlerdir. Bunlardan birisi, biliyorsunuz, Rusya’dır. Rusya, Ermeni Devletini, sıcak denize çıkmak için, bir basamak olarak kullanmak istemiştir. İngilizler ise, Hindistan yolu üzerinde kendilerine dost bir devlet kurmak istemişlerdir. Sadece Ermenilerle de yetinmemişler, Yunanlıları da, Türkiye’de büyük bir nüfuslu, 5 milyon nüfuslu bir devlet haline getirip, kendilerine sadık olarak, Hindistan yolunu emin tutmak istemişlerdir. 

Şimdi, bundan sonra, Ermeni isyanı başlıyor. Ermeniler bu isyana katılmamak için çok direnmişlerdir; fakat, direnen insanları, aklı selim sahibi olan insanları, Ermeni komitacıları öldürmüşlerdir. Bunları ortadan kaldırmaya çalışmışlar ve kaldırmışlardır. 

Şunu açıkça söylüyorum: Çifte standart... Avrupa çifte standardın şaheser örneklerini göstermiştir. Biz çifte standardı şöyle söyleriz: Hanım yaptı kaza, hizmetçi yaptı ceza. Bu çifte standardın en veciz tarifidir. Avrupalıların nazarında Türk öldüyse mübah, Ermeni öldüyse günah olmuştur ve Avrupa, her zaman, Büyük Osmanlı İmparatorluğunu değil, teröristleri, komitacıları, canileri ve isyancıları tutmuştur. Ben şimdi düşünüyorum, bazıları Osmanlı Devleti fahimhanesi filan diyorlar, Osmanlı Devletinin uğradığı zulüm, aşağılayıcı hükümler karşısında nasıl insanın tahammül ettiğine hayret ediyorum. 

Size şimdi üç örnek göstereceğim. Türkler ile Ermeniler tam 400 yıl, 500 yıl, Sason’da... Sason, biliyorsunuz, Siirt’in bir ilçesidir. Dağlık, taşlık, çok engebeli bir yerdir. Burada, bunlar, dostça yaşıyorlardı. Murat takma adını kullanan Adanalı bir Ermeni, Hamparsum Boyacıyan, Sason’a gelmiş. Yanında hempaları, sağdan, soldan, Avrupa’dan gelmiş teröristlerle beraber bu Ermenileri ayaklandırmıştır. 7 bin Ermeni, ailelerini, çoluk çocuklarını Salor Dağlarına, yani, Sason’un en yüksek yerlerine, en sarp yerlerine bırakmışlardır. O zamanki sarplığın, engebenin çok daha büyük kıymeti vardır, şundan dolayı: Çünkü, oralara çıkacak vasıtanız yok, oraya gidecek gücünüz yok, orada, teknik değil, teke tek insan savaşı, insangücü şey yapar. Buna rağmen, Türk askeri, büyük fedakarlık göstermiş, 15 Ağustosta, bu Salor Dağındaki Boyacıyan’ı ve arkadaşlarını yakalamıştır. 

Sonuç ne olmuştur? Bir tahkikat komisyonu kurulmuştur. İngiliz, Fransız ve Rus konsolosları ve bunların yanında üç tane de Türk memur. Gidilmiş, aylarca tahkikat yapılmış ve bir isyan olmadığı, büyük bir şey olmadığı kabul edilmiştir. Peki, Hamparsum ne oldu? Avrupa, böyle namuslu, vatanperver adamların hapsedilmesine razı olur mu? Affedildi ve bu affın neticesinde Hamparsum 1908 senesinde Kozan’dan milletvekili oldu. Yine, yüz kızartacak bir iş, hem Avrupa için, hem bizim için. 

Şimdi, Osmanlı Bankası isyanında, Osmanlı Bankasının zaptında, Ermeniler pek çok insan öldürdüler. Ne oldu? Rus başkonsolosu ile İngiliz sefiri müştereken padişahın yanına gittiler, aracılık yaptılar ve bu adamları öldüren insanlar, İngiliz sefirinin yatına binerek, Marsilya’ya gönderildiler, orada, ufacık bir hapisten sonra bırakıldılar. 

Zeytun isyanında, Ermeniler 600 Türk erini öldürdüler. Hükümet, canını dişine takarak, birçok yerlerden adamlarını topladı, getirdi ve nihayet, Ermenileri Zeytun’un içine sıkıştırdık. Zeytun bir çanak gibi, etrafı dağlar. Bunların mağlup olacağını görünce, büyük Avrupa devletleri araya kalktılar. 6 devletin Halep konsolosları, Türk temsilcilerle beraber, oturdular, bizim için yüz kızartıcı bir anlaşma yaptılar. Bu vatanperver insanların Fransa’dan, İtalya’dan, Rusya’dan gelmiş olan bu anarşistlerin şerefleriyle mütenasip bir şekilde memleketlerine gönderilmeleri ve bunların şereflerine layık para verilmesi kabul edildi. 

Şimdi, Birinci Dünya Savaşı, demin Sayın İlber Ortaylı’nın da söylediği gibi, bizde henüz daha muhakeme edilmemiştir, haklı mıyız, haksız mıyız, bu savaşa girmemiz mi lazımdı, girmememiz mi lazımdı, bu belirlenememiştir. Fakat, ben size şunu söyleyebilirim ki, biz, bu savaşa katılan devletlerin en fakiriydik, en gerisiydik. Avrupa devletlerinin muazzam askeri kaynaklarına, savaş sanayiine karşın, biz, piyade kurşununu bile yapamıyorduk ve bunu dışarıdan alıyorduk. Bunu alacak paramız da yoktu. Sarıkamış Muharebesinde, biz, Sarıkamış Muharebesine giden iki kolordumuzu İstanbul’dan yaya olarak gönderdik ve bunlar üç, üçbuçuk ay yürüyerek oraya gittiler. Ne üstlerinde, ne başlarında var, ne de doğru dürüst bunları yedirebiliyorduk. Bunlar gelir gelmez, daha dinlenme fırsatı bulmadan, savaşa katıldılar. Liman Fonsanders Türklerin Sarıkamış’a, Kafkasya’ya taarruz edeceğini duyunca, tenkit etmiştir, Türk ordusu Sarıkamış’ta muharebe yapacak güçte değildir, mevsim müsait değildir demiştir. Derhal bu durumu haber alan Alman İmparatoru “hemen sesini kes, ses çıkarma, Türkler oraya taarruz etsin” demiştir. Almanın da umrunda mı, Alman da o zaman, Rus ordusunun batı cephesine gelmesini ve daha oraya kuvvet kaydırmasını istemiyordu. 

Şimdi, bir ordu için en müşkül iş, yandan ve geriden kuşatılmaktır. Ermeniler, Ruslarla bir oldu, bizi, yandan ve geriden kuşatmaya kalktılar. Rus orduları içinde, 180 bin tane Ermeni vardı. Bunlar, orada savaşıyorlar ve Türkiye seferberlik ilan eder etmez, Ermeniler, Rusya safında muharebe etmeye karar verdiler. Bu şekilde bu oldu ve çok büyük şeyler yaptılar. İkmal yollarımızı kestiler, köylerimize taarruz ettiler, köylerde hiç kimse yok, bütün köyün erkekleri askere gitmiş. Çocuklar, yaşlılar ve kadınlar kalmış. Ermenilerin yaptığı baskın köyleri mahvetti, moralimizi bozdu, asker tedirgin oldu, köyündeki karısı, kızı, çoluğu çocuğu ölmüş vaziyette, ne yapabilir. Bundan dolayı da, onların iddia ettiği gibi tehcirden sonra isyan olmadı, biz, onların bu hainliklerine rağmen, 9 ay sabrettik ve ancak ondan sonra bu tehciri kabul ettik. 

Şimdi, tehcirde hatalarımız olmuştur, kastımız yoktur; çünkü, Türk Ordusu çok güç şartlar altında. Avrupalı muharrirler der ki: “Türklerin yerinde başka bir millet olsaydı, böyle bir savaşa giremezler ve bunu devam ettiremezler.” Biz, İstanbul’dan, Filistin cephesine, aylarca yaya yürüterek ordular sevk ettik. Elimizde bir tek tren var; o tren de, kömürümüz olmadığı için, odunla çalışıyor. Toros tünelleri yapılmış değil, yaya yürüyorlar. 

BAŞKAN – Sayın Generalim, sözünü toparlarsanız... Çünkü, zaman çok geçti efendim. 

HÜSEYİN IŞIK – Efendim, sözümü şöyle bitiyorum: Timur Altınordu hükümdarı Toktamış’a demiştir ki: “Toktamış, sen benim hem dostluğumu hem de düşmanlığımı gördün; hangisini istersen onu yap.” 

Ben de şöyle diyorum: Tarihten ibret almak lazım. Ermeniler bizim hem dostluğumuzu hem de düşmanlığımızı gördüler. Bizde bir söz vardır: “Eteğimizdeki taşları dökelim. Kanı kanla yıkamazlar, kanı suyla yıkarlar.” Eski hataları tashih edip, iki komşu devlet olma yollarını arayalım. 

Hepinizi saygıyla selamlarım. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Emekli Korgeneral Sayın Hüseyin Işık Paşa’ya teşekkürlerimizi sunuyoruz. 

Efendim, her iki paşamızda, eski adı “Harp Tarihi” olan Genelkurmayın bu yüce müessesesinde çalışmış uzmanlardır. Sayın Korgeneralimiz Harp Tarihi Stratejik Araştırmalar ve Etüt Grubu Başkanı olmuştur. 

Şimdi, sözü, Emekli Tümgeneral İhsan Sakarya’ya veriyorum. 

Kendisinin bu konuda bir kitabı da vardır. 

Sayın Generalim, çok özet olarak sunmanızı istirham edeceğim. Lütfen, ana hatlara dokunursanız, vakti daha iyi değerlendirmiş oluruz. 

İHSAN SAKARYA (Emekli Tümgeneral) – 11 inci Yüzyılın ikinci yarısında Selçuklu Türkleri Anadolu’ya geldiklerinde bir Ermeni kuruluşuyla karşılaşmamışlardır. Bunun aksine, anarşik bir ortam içinde, bağımlı, küçük küçük Ermeni krallıklarına bağlı Ermeni halkını bulmuşlardır. Bu nedenle de, bölge insanlarının ırk, din, mezhep ve törelerine karışmayan Selçuklu Devletini bir kurtarıcı olarak kabul etmiş ve ona tabi olmuşlardır. 

Daha sonra Anadolu’da Osmanlı Devleti kurulmuş ve Osmanlı Devletinin hükümdarı Orhan Gazi Bursa’yı ele geçirince, burayı hükümet merkezi yapmıştır. Bunun üzerine Kilikya’dan Karaman’a ve oradan da Kütahya’ya göç eden Ermenileri ve onların dinî başkanlarını da buraya getirtmiştir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alınca, Bursa’daki Ermenilerin dinî lideri Hovakim’i İstanbul’a getirterek, ona Ermeni Patrikliğini kurdurmuş ve Ermenilerin toplumsal ve dinî işlerinin yürütülmesini de ona vermiştir. 

Bu dönemde, Osmanlı Devletince, Ermenilere her türlü yakınlık gösterilmiştir. Bunun üzerine, Ermeniler de özel sektörde başarılı olmuşlar, devlet ve kurumların üst düzeyine kadar yükselmişlerdir. Bu bakımdan da, Ermenilere “tebayı sadıka” vasfı verilmiştir. 

1839 yılında Tanzimatı Hayriye veya diğer adıyla, Gülhane Hattı Hümayunu kurulmuştur. 1856 yılında Islahat Fermanı yayımlanmış ve Ermenilere her türlü hak ve hürriyet garantisi sağlanmıştır. 1863 yılında Osmanlı Devletince Nizamname-i Milleti Ermeniyan kararı çıkarılmıştır. 1870 yılında Fransa’da büyük inkılap yapılmış, Rusya’da Kınezzikler ortadan kalkmış, Moskova Çarlığı kurulmuştur. Bu Çarlığın amaçları ise, yalnız kendileri için değil, Osmanlı Devleti üzerinde çıkarları bulunan büyük devletlerin problemi olmuştur. 

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Ayastafanos, yani, Yeşilköy Barış Antlaşması yapılmıştır. Ermeni komitaları militanlarının özerklik istekleri ve faaliyetleri üzerine de 1886 yılında Hınçak ve 1890 yılında da Taşnak Ermeni İhtilal Cemiyetleri İttifakı faal komitaları kurulmuştur. Bu komitaların faaliyete geçmesi üzerine, 20 Haziran 1890’da Erzurum ayaklanması olmuştur. 15 Temmuz 1890’da Kumkapı gösterisi yapılmıştır. 3 Ağustosta 1914’te Birinci Cihan Harbi seferberliği ilan edildikten sonra, Anadolu içinde Ermeni eylemleri tekrar başlamıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Müsaade ederseniz, saymayayım... Van olayı, Ermeni Patrikhanesi, Elazığ olayları, Muş’un Siranuk Köyü olayı, Develi’de kaçak ve silah cephane depolanması, Bitlis’teki eşkıyalar, Muş Ara Manastırı olayı, Van Mahmudiye olayı, Maraş Zeytun ayaklanması, Van Şıtak olayı, Bafra, Tokat, Suşehri, Püre Köyü olayı, Zeytun Takke Manastırı olayı, Sıvas ve Horasan olayı. 

Osmanlı hükümeti, Doğu Anadolu’da devletin güvenlik ve düzenini sarsan bu olaylara karşı tedbir almak zorunda kalmış ve 26 Nisan 1915’te bu bölgelerdeki Ermenileri Güney Anadolu’da Suriye sınırına doğru göç; yani, tehcir ettirmeye karar vermiştir 27 Mayıs 1915’te. 

15 maddeden oluşan bu kararnameye göre, Ermeni komitaları kapatılmıştır. 77 735 Ermeni’den suçlu bulunan 2 345 militan tutuklanmıştır. Diyarbakır’da asker kaçağı 1 000 Ermeni yakalanmıştır. Ruslar Kotra işgal etmişlerdir. Göç ettirilen arazi ve malların korunması için 10 Haziran 1915’te 34 maddelik bir yönetmelik çıkarılmıştır. Göç ettirildiğinde kayıplar: Ermeni kayıpları 300 000 olarak söyleniyor; fakat, Osmanlı Türk kayıpları ise 1 milyon 400 binin üzerindedir. 

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Doğu Anadolu’da yaşayan ve özellikle terörist Hınçak ve Taşnak komitalarının başlattığı eylemlere son vermek için uygulanan Tehcir Kanunu, bir soykırım için değil, bu bölgelerde yaşayan Türk ve Ermeni vatandaşlarının can ve mal kaybına uğramamaları, huzur içinde yaşamalarını sağlamak için devletçe düşünülerek ve hesaplanarak 30 maddeyi kapsayan bir yönetmeliğin uygulanmasıdır. 

Bu uygulamada bir soykırımın yapılması düşünülmemiş ve uygulanmamıştır; ancak, harekâtın devamında meydana gelen araştırmalarda, Ermeni militanların ve halkın öldürüldüğünü iddia etmek, vefakâr ve cefakâr Türk askerlerini ve emniyet kuvvetlerini kötülemek, tarihî gerçekleri saptırmak ve özellikle ölü istismarı yapmaktan başka bir şey değildir. 

Saygılarımı sunarım efendim. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Kısa açıklamalarından dolayı emekli Tümgeneral Sayın İhsan Sakarya Paşamıza teşekkür ediyoruz. 

Efendim, şimdi, askerî boyutun en önemli kısmı olarak gördüğümüz belgeler meselesidir. Biz, bunun üzerinde çok durmayı düşünmüştük ve düşünürüz. Bu konuda orada görev yapmış değerli arkadaşımız emekli Albay Dr. Yücel Aktar bize bazı bilgiler sunacak. 

Eğer, kendileri vakti az görürlerse, yarın, bu arşiv ve belgeler konusunda kendisine tekrar kısa açıklamalar yapma imkânını veririz; ama, şimdi, bize, yapabildiği kadar, bunu lütfen versinler efendim. 

Buyurun Sayın Yücel Aktar. 

DR. YÜCEL AKTAR (Emekli Albay) – Sayın Başkan, değerli izleyenler; ben, Türk-Ermeni ilişkilerinin askerî boyutunu değil de, askerî belgeler boyutunu dile getirmek arzusundayım. 

Hep “tarihi tarihçilere bırakalım” diyoruz. Tabiî, tarihi kurgularken, kuşkusuz, arşiv belgelerine öncelikle gereksinim var. Ülkemizde, Başbakanlık arşivi, Dışişleri Bakanlığı arşivi; bir de önemli bir arşiv, askerî arşiv, Harbiye Nezaretinin arşivi bugün Genelkurmay Başkanlığına intikal etmiş ve Genelkurmay Başkanlığında bir (J) Başkanlığı şeklinde oluşan Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı arşivi. Bu arşivde yaklaşık 8,5 milyonun üzerinde belge vardır. Kaba ve ince tasnifleri yapılmıştır. Mikrofişe alınmaya çalışılmıştır. Sonra, bilgisayar teknolojisiyle birlikte, şimdi, sanıyorum, bilgisayar disketlerine geçirilmektedir. 

“Arşivlerimiz hep kapalıdır” sözü her yerde söylenir. Yanlıştır, yanlış bilgilenmiştir insanlar. Genelkurmay -ki, en çok girilmesi zor gibi görülen arşiv- akademik çalışma yapan insanların hizmetine sunulmuştur ve açıktır. Son aldığım bilgiler; çünkü, ben, o kurumdan onbir oniki yıl önce emekli oldum. Bu hafta içerisinde uğradım. Arşivimiz açıktır ve yalnız Türklere değil -mesela, orada Amerikalıların da çalıştığından söz ettiler- yerli ve yabancı herkese gerekli yardım yapılmaktadır. 

Biz, bu arşivdeki Ermenilere ilişkin belgeleri dört kitap halinde yayımladık. Ben yayına hazırladım efendim. Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı arşivindeki belgeler, 1982, 1983, 1985 ve 1987 yıllarında “Askerî Tarih Belgeleri Dergisi” adı altında ve 81, 83, 85 ve 86 sayılı süreli yayınlar olarak “Ermeni belgeleri özel sayıları” biçiminde yayımlanmıştır. Bir kurul oluşmuştur, bu kurul incelemiştir, sonra da ben yayına hazırladım efendim. 

Bu süreli yayınlar “documents” adı altında, ilk ikisi İngilizce ve Fransızca’ya, 3 üncü ve 4 üncü sayılar da İngilizce, Fransızca, Almanca ve Arapça’ya çevrilmiştir. Çeviren kurum da Basın Yayın Genel Müdürlüğüdür. Genelkurmay Başkanlığınca Dışişleri Bakanlığına gönderilmiştir ve bütün dış temsilciliklerimize dağıtımı yapılmak üzere gönderilmiştir. Üzülerek söylüyorum, Sayın Gündüz Aktan Bey yanımda, “ben görmedim” diyor. Bu konuda ne kadar gayretliyiz, ne kadar çalışıyoruz; artık, takdirlerinize bırakıyorum. 

Efendim, bu 1982 tarih ve 81 sayılı dergide 89 adet, 1983 tarih ve 83 sayılı dergide 54 adet, 1985 tarih ve 85 sayılı dergide 52 ve 1987 tarih ve 86 sayılı dergide de 33 adet olmak üzere toplam 228 adet, salt Türklere yönelik, Osmanlı tebası olan Ermenilerden kaynaklanan mezalime ilişkin belgeler, her dilde, her ulusun ve her insanın incelemesine sunulmuştur. 

Vaktin müsaade ettiği oranda, bu belgelerin içerisinden bazı konuları sunmak istiyorum, çok özet olarak söylemek istiyorum. Bizde 27 Mayıs 1915’te çıkarılan Tehcir Yasasında “Ermeni” sözcüğü geçmez. 3 maddelik bir yasadır ve bu yasanın 2 nci maddesi der ki: “Ordu ve bağımsız kolordu ve tümen komutanları, askerî kurallara aykırı veya casusluk ve ihanetlerini hissettikleri köy ve kasabalar halkını, ayrı ayrı veya topluca diğer yerlere sevk ve yerleştirebilirler.” Yasanın içeriği budur ve tehcir de buna istinaden yapılmıştır. 

Bu yasayla, Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkler tarafından bir soykırıma tabi tutulduğunu iddia eden Ermeniler ve onlarla bu düşünceyi paylaşan Batılılar, ancak, bu yasa çıkarıldıktan ve göç ettirme başladıktan sonra, Ermenilerin de çaresiz bir isyan ve silahlı direnme başlatmak zorunda kaldığını söylemişlerdir. Halbuki, elimizdeki belgeler tam tersine, Ermenilerin bu yasa çıkarılmadan çok önceleri devlete karşı isyan planladıklarını, Ruslarla ortak hareket ettiklerini, Rusya’ya sığındıklarını bize açıkça kanıtlamaktadır. Zaman elverirse, ben bu belgelerin hepsini okuyabilirim. Özellikle Van’da bu isyan ortaya çıkıyor. Van valisi Cevdet bey, 1 Nisan 1915 tarihinde “bu gece sabaha karşı şehrin her tarafında ateş devam etti, kısmen sur ile çevrili kaledibi Ermeni mahallerinde görülen yüzlerce ihtilalcinin gece aniden hücum ile kaleye sahip olmak üzere oraya düzenlenmiş oldukları anlaşıldı.” Diyor. Yine aynı vali şöyle endişelerini dile getiriyor: “Seyyar fırka tümen komutanı Kazım bey, Van valisini 29 Kasım 1914’te teyit ediyor. Yine Van valisinden 20 Nisan 1915 günü, arşiv belgesi, kasaba ve köyde jandarma memurlarımıza gafletten ateş edildiğini söylüyor. Van valisi Cevdet beyin uyarılarından çok önce Erzurum valisi Cemal bey de aynı konuya değiniyor. 31 Ekim 1914’de, yasa çıkmadan bir yıl önce. Yine Bitlis valisi 21 Şubat 1915’te, Sıvas valisi Muammer bey 23 Nisan 1915’te, Diyarbakır valisi Reşit bey 27 Nisan 1915’te, Trabzon valisi Cemal beyin de endişeleri var. Bunlar arşiv belgeleri, belgelerimiz açık değil, hiç kimse bu konuda bir şey söylemiyor, acıdır televizyonlara çıkıyor birçok unvan sahibi insanlar, arşivlerin kapalı olduğunu söylüyor. Hayır efendim, hepsi ortada, açık, ama gören göze ihtiyaç var. Ben bu konuda biraz da dertliyim. Trabzon Valisi Cemal bey 8 Ekim 1914’te aynı konulara, Ermenilerin isyan içerisinde olduklarına değiniyor. Aslında bu sonuç, Osmanlı Parlamentosundaki Ermeni asıllı milletvekillerinin, Ermeni Patrikhanesinin, Ermeni aydınlarının, Ermeni hayır cemiyetlerinin ve Ermenilere Anadolu’da bağımsız bir devlet kurma yolunda destek ve söz veren Çarlık Rusya sının ortak başarısıdır. Mesela Van’da Şükrü imzasıyla Osmanlı Ordusunun başkomutanlığının vekaletine gönderilen bir yazıda “Türkiye’nin yok olma anı yaklaştığı her tarafta ilana başlatıldı, İstanbul’daki büyük kongrenin sonuçlarını bildirmekle icap eden düzenleri almak üzere, mebus Papazyan veVirenyam Erzurum’a geldiler, Kafkasya’dan gelen taşnak murahhasları dahi hazır olduğu halde Erzurum’da büyük bir içtima aksettiler. Rusyaların memaliki osmaniyeden rapdecekleri araziyi Ermenilere vererek, istiklallerinin temin olunacağı hakkında Ruslarla tespit edilen sureti ihtilaf, Erzurum içtimasında tezekkür edildi” denmekte ve Osmanlı parlamentosundaki Ermeni milletvekillerinin Ruslarla birlikte hareket ederek bağımsızlık girişiminde bulunduklarını göstermektedir. Yine, Kozan Milletvekili Boyacıhan’ın Murat takma adıyla taşnak komitesinden olduğu ve Tuzhisar karyesinde saklandığı haber alınması üzerine asker gönderildiği, çıkan çatışmadan sonra kaçtığı da Sıvas valiliğinin 22 Nisan 1915 tarihli yazısından anlaşılmaktadır. En ilginç belge, Suriye’de Suriye genel valisi ve 4 üncü Ordu Komutanı ve aynı zamanda Bahriye Nazırı olan Cemal Paşanın Enver paşaya gönderdiği yazıdır. Bir bölümünü okuyayım; Osmanlı üçlüsünün Ermenilere tavrı hakkında bilgi olsun diye söz etmek istiyorum. Cemal paşa diyor ki “4 üncü Ordu mıntıkaları dahilinde göç ettirilen Ermenilerin mal can ve namuslarının tamamen muhafazasını temin için tarafımdan lazım gelenlere en kati emirler verilmiştir. Diğer mıntıka ve vilayetlerde meseleye lüzumu kadar ehemmiyet verdirmek ve tevhit olunan, göç ettirilen Ermenilerin muhafazayı emniyeti ve her türlü tecavüzden korunmalarını temin için bilhassa tarafı devletinizden kesin ve şiddetli emirler verilmesini istirham ederim” Enver Paşanın da hem Cemal Paşaya hem 3 üncü Orduya, 5 inci Kolorduya, 4 üncü Kolorduya, 10 uncu Kol Orduya, Laziztan Komutanlığına tevhit edilen Ermenilerin mal ve canlarının tamimiyle muhafazasına dikkat edilmesi ve şikayete meydan verilmemesi emniyetle mutluktur diye yazısı var. Bununla da kalınmıyor; Jandarma Genel Komutanlığına emir veriliyor, bu göç esnasında, eğer Ermenilere kötü davranan varsa, bunlar memur da olabilir, asker de olabilir, bunlara özel komisyonlar kurun, divanı harplere verin,yargılayın diyorlar ve Cemal Paşada 6 kişiyi Ermenilerin gözü önünde –anılarında yazıyor- astırmıştır, salt Ermeni tescilinde Ermenilere kötü davranılmış diye 6 kişiyi de astırmıştır. Belgeler burada, kitaplar burada, gören gözlere her zaman açık. Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Emekli Albay Doktor Sayın Yücel Aktar’a gerçekten teşekkür ediyoruz. 

Bu çalışmalarda en çok karşımıza çıkan tenkitlerden bir tanesi, efendim arşivleriniz kapalıdır, biz bunlardan istifade edemiyoruz düşüncesi idi, bu konu Amerikalı profesörler, tarihçiler ve diğer yabancı ülkelerin bilim adamları tarafından hep bize söylenmiştir. Biz de gerçekten askeri arşivlerin kapalı olup olmadığı noktasında bu konuyu gündeme getirmek için uğraştık. Sayın albayımız bize gereken bilgileri verdiler. Demek ki, yabancı düşündüğü gibi, askeri arşivlerimiz de her an incelemeye açıkmış. Bunu duymaktan ben de memnun oldum. 

Öğleden sonra devam etmek için oturuma ara veriyorum. Bütün katılımcılara çok teşekkür ederiz.

 

BAŞKAN (Aydın TUĞ) – Toplantıyı açıyorum. 

Bu oturum, bu sempozyum çalışmaları içerisinde en çok önem kazanan ve bizi en güçlü kılabilecek bir bölümdür. Dolayısıyla, hukukî boyut, her iki değerli emekli büyükelçimiz tarafından bütün detaylarıyla irdelenecektir. 

Şimdi, ilk sözü Sayın Pulat Tacar’a veriyorum; buyurun sayın büyükelçi. 

PULAT TACAR (Emekli Büyükelçi) – Sayın Başkan, değerli dinleyiciler; bu sabahki oturum beni çok farklı duygular içinde bıraktı. Yaklaşık 15 yıl öncesine doğru gittim ve orada Avrupa Birliğinde, o zamanki Avrupa topluluklarında büyükelçilik görevim sırasında 1984 senesinde vardığım zaman elime düşmüş olan bu Ermeni dosyasının üç sene içinde geçirdiği safahati hatırladım. O tarihte ne büyük güçlükler içinde olduğumuzu ve kendimizi anlatamamızla ilgili sıkıntılarımızı tekrar yaşadım ve sabah da bir noktada onun tekrarını gördüm. 

Bizim sorunumuz iletişimi kuramamak mıydı yahut bizim gerçeklerimizi anlatamamak mıydı ya da biz yeteri kadar hazırlanmış mıydık, kaynaklarımızı iyice incelemiş miydik? Bütün bunlar ve bana sorulduğu taktirde ya da zamanım olduğu takdirde size anlatmak isteyeceğim Avrupa Parlamentosundaki skandal, zira, tek kelimeyle orada bir skandalla karşılaştım. Başka bir deyimle –pek çoğunuz parlamentersiniz, biliyorsunuz- reddettirdiğiniz, yani, siyasî komitede reddedilen bir karar, bir rapor, hiçbir şey olmamış gibi, Avrupa Parlamentosunun genel kuruluna indirildi, nasıl yapıyorsunuz, nasıl ediyorsunuz diye bize mahal kalmadan Parlamentoda görüşüldü ve burada gördüm ki, hukuk, hak, insaf, nefaset, böyle bir şey yok. Bu durumda, üç yıl boyunca yaptığım ikna çalışmalarının ne kadar yanlış olduğunu düşündüm. Ne kadar yanlış bir strateji izlemiştim. Çok daha başka türlü davranmak gerekiyordu, bunu gördüm o zaman. Bütün bu düşünceler, beni, bugünkü bildirime getiriyor. Bugün benim bildirim Ermenilere soykırımı yapıldığı savının hukukî ve etik açılardan incelenmesi. Her şeyden evvel şunu bilelim: Soykırımı hukukî bir terimdir. Çerçevesi 1912, 1948 tarihli Jenosit Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesiyle çizilmiştir. Bu sözleşme, tüzel kişilerin değil hakikî şahısların soykırımı ile sonuçlanabileceğini göstermektedir. Yetkili mahkeme, soykırımı suçunun işlendiğinin saptanmasıyla ilgili yetkili mahkeme, esas itibariyle, soykırımı yapılan veya yapıldığı iddia edilen ülkenin mahkemesidir. Ayrıca akit taraflar, yani, sözleşmeye taraf olanlar bir başka mahkeme üzerinde uzlaşırlarsa mesele, o dava orada da görülür. Binaenaleyh, soykırımı kararı alınamaz. Bu konuda ısrarlıyım ve işin temelinde bence bu yatıyor. Bence meseleye buradan girmemiz gerekiyor. Tekrar ediyorum, yetkili mahkemenin kararı olmadan soykırımın varlığı iddia edilemez. 

Şayet sözleşmenin uygulanması tefsiri konusunda akit taraflar birbirleriyle uzlaşmaya düşerlerse, o zaman, devletin sorumluluğu meselesi ortaya çıkıyor ve gerekirse Lahey Adalet Divanına gidiliyor; ama, bu da -tekrar ediyorum- sözleşmenin uygulanması ve yorumuyla ilgili. Konuşmamın sonunda arz edeceğim. Konuşmamın sonunda bazı öneriler getireceğim. Türkiye’nin bundan sonra ne yapması gerektiği konusunda bazı öneriler getireceğim. Tekrar ediyorum: Soykırımının varlığını ya da yokluğunu, parlamentolar, yetkisi olmayan mahkemeler -zira yetkisi olmayan mahkemeler kararlar alıyorlar- dernekler ya da bireyler ya da tarihçiler, tarihçiler de soykırımı vardır ya da yoktur diyemezler, böyle bir yetkileri yok. Olsa olsa ortaya bazı verileri koyarlar ve o verilere istinaden yetkili mahkemenin karar vermesi gerekir. Hangi mahkemenin yetkili olduğu da biraz evvel söylediğim sözleşmede kayıtlıdır. Aksine bir karar alındığı takdirde ve burada Fransız Parlamentosunun aldığı karara referans yapıyorum, yalnız Fransız Parlamentosu değil, ondan evvel pek çok başka senato, parlamento karar almış; yani, ABD’nin senatosu 1920 senesinde almış o kararı. Arjantin, Uruguay, Rusya, Kanada, Yunanistan, Belçika, İtalya, Kıbrıs Rum Yönetimi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin hepsinde bunlardan bazı kararlar çıkmış, beş aşağı beş yukarı hukukî bakımdan tartışılabilecek karalar; ama, bundan sonra da çıkabilecektir. Başka bir deyimle, bütün bunların bu kararları alma yetkisi yoktur. Alırlarsa ne olur; uluslararası hukuka aykırı hareket etmiş olurlar. Uluslararası hukuka aykırı hareket edilince de ne olur; o zaman, kadıya gidilebilir yahut da görüşülür, uluslararası hukuka aykırı hareket eden tarafla görüşülür, o taraf yaptığı işi düzeltir yahut da mahkemeye gidilir. 

Tehcire bağlı kayıplar, ölümler, öldürmeler soykırım mıdır? Bence değildir. Zira, Ermeni tarafı, Osmanlı Devletiyle savaşmıştır. Evvela ayaklanmıştır. Tehcir kararı alınmadan önce –bugün söylendi- Van’a girmiştir, hatta İran’dan dolaşarak 4 tane birlikle ve bu birliklerin hepsi Osmanlı Ermenilerinden oluşan birliklerdi. Girmişlerdir, Van’ı yok etmişlerdir. Bugün hâlâ harabe halindedir; yani savaşmışlardır ve en sonunda da Boghoslu Nubar –tırnak içinde- Paşa Sevr’e gittiği zaman, biz savaşan taraftık, binaenaleyh hakkımızı savaşan taraf olarak istiyoruz demiştir. Bundan daha açık bir savaşan taraf durumu olamaz devletler hukukuna göre. Bir insanla da siz savaştıysanız bunun bazı sonuçları vardır. Bu sonuçlara maalesef katlanmak durumunda kalırsınız. Meselelerin etik durumuna ayrıca gireceğim. 

Yalnız, hemen burada ilave etmek istiyorum. Ermeni tarafı çoğunlukla, Yahudi soykırımıyla kendi iddiaları arasında paralellik ararlar. Bu paralelliği bulmaları mümkün değildir. Zira, Hitler Almanyasında Yahudilere uygulanan soykırımda Yahudiler ne silahlandılar ne savaşan taraf oldular ne ayaklandılar, olduğu gibi diri diri öldürüldüler. Böyle bir şey mevzubahis değildir; yani, böyle bir paralelliği kuramazlar; ama, biz de bu paralelliğin kurulamayacağını biraz daha yüksek sesle belki dile getirmek zorundayız. Gerçekten Birinci Dünya Savaşının içinde ve sonunda Osmanlı vatandaşları arasında büyük kayıplar olmuştur; ama, bu kayıplar tek taraflı değildir, iki taraflıdır. Yani, sadece Ermeni kayıplarına hayıflanmak, onların ve komşuları olan, yurttaşları olan Müslümanların kayıplarını olmamış saymak, onları küçümsemek ve hatta tarihin o sayfasını okumamak... Bugün de aynı şeyle karşılaşıyoruz. Bugün aramıza gelerek Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görüşlerini ifade etme imkânını tanıdığımız Ermeni tarihçileri gelmediler. Zira, onların gerçeği tartışılamaz. Zira, onlar, tarihin bazı sayfalarını okumazlar, okumak isteyenlere de okutmazlar, okutmamaya çalışırlar. Meselenin diğer boyutu da buradadır. 

Soykırımı teriminin siyasî amaçlı olarak kullanılmasıyla karşı karşıyayız. Benim 1984-1987 senesinde Avrupa Parlamentosunda karşılaştığım olay ve tarihsel bilgilerle, verilerle önlemeye çalıştığım, insafla, nasafetle önlemeye çalıştığım taktik hiç işlemez. Sadece, siyasal bir saldırıyla karşı karşıyayız ve onun da cevabını siyasal alanda olduğu kadar hukuksal alanda vermek durumundayız. Zira, abartmak istemiyorum. Beni kötümser de sanmayın; ama, bizim verilerimiz, bu sabah ortaya konulan veriler başkalarını hiç ilgilendirmiyor. Hiç ilgilendirmiyor. En ufak bir şekilde ilgilenmiyor ve okumak da istemiyorlar. Onlara arşivlerimizi açıp, biz arşivlerimizin belgelerini onlara gönderdik. Geçenlerde Sayın Elekdağ’ın başkanlığında bir toplantıya iştirak ettim Bilkent’te. Orada arşivlerimiz konusu ele alındığı zaman, bir Amerikalı tarihçi “sizin göndermiş olduğunuz belgeler, mikrofilmler orada yok; bana vermiyorlar onu” dedi. Niçin vermiyorlar; bir yerlerde kayboluyor. Bu sabah diğer bir konuşmacı arkadaşımız, orada bulunan belgelerden işlerine gelmeyenlerin ortadan kaldırıldığını söyledi. Ya belgeleri ortadan kaldırırlar ya da bunun varlığını okumak bile istemezler. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Yoksa, bizim arşivlerimiz açıktır. Tarihçilerimiz görüşsünler. Tarihçilerimiz aralarında anlaşamazlar. Tarih sübjektiftir ve onların tarihçileri kimliklerinin bir parçasını oluşturmuş olan soykırımı savından vazgeçemezler ve bununla ilgili bütün başka verileri de safsata olarak size iade edeceklerdir. 

Binaenaleyh, meselenin çözümünü arıyoruz biz. Şayet, Fransa Parlamentosunun malum kararı olmasaydı, biz bugün burada toplanmış, bu meseleyi tartışmış olur muyduk; sanmıyorum. Aradan yıllar geçti, hiçbir şeyi tartışmadık. Zira, bizim için 1923’te mesele kapanmıştı. 1955 senesinde Hariciyeye intisap ettiğim zaman, hiç unutmuyorum, Genel Sekreter makamında bir ağabeyim vardı; şimdi, Allah rahmet eylesin, vefat etti. Ben, o sırada Fransız gazetesinde çıkmış olan bir makaleden söz ederek, aramızda dostluk, konuşma esnasında, bu Ermeni meselesi dediğim anda, üstüme şahin gibi atladı “bak arkadaş, sen yeni Hariciyeye girdin, Ermeni meselesi yoktur. Böyle bir kelime yoktur, bunu ağzına almayacaksın, bir daha ağzından duymayayım, ağzına biber koyarım senin” dedi. Ağabeyimiz bize bunu söylediği için sustuk ve bir kenara çekildik. Meselenin tartışmasını biz de aramızda yapmak istemedik. Gelen tehlikeyi görmek istemedik. Zira, o tarihte, biz Ermenilerle gayet kardeş kardeş geçiniyorduk, gittiğimiz yerlerde onların evlerine misafir oluyorduk. Böyle bir şey aklımızdan gelmiyordu. Fakat, için için bir şey alt tarafta pişiyordu ve bunu da fanatikler, gayet rahatlıkla kullandılar. 

Sorunun bir de iç hukuk yönü var. Bugün sabah yapılan konuşmalarda değinildi. Buna ben de değinmek istiyorum. Biraz farklı olarak değinmek istiyorum. Osmanlı Devleti, mahkemesi, biz beğenelim beğenmeyelim, tasvip edelim etmeyelim, çok kötü bulalım, bulmayalım, 1397 kişiyi mahkûm etmiştir; bunları büyük bir bölümü de idam edilmiştir. Bunlar, deyure, hukuken var olan kararlardır. Diyorum size, bana sorarsanız tasvip eder misiniz; hayır. Boğazlıyan Kaymakamının boğazlanmasını –zira o kelimeyi de biliyorsunuz “Boğazlanan Kaymakam” diye kullananlar da oldu- ben de hiçbir zaman kabul etmedim, hoş görmedim; ama, bu, hukuk alanında karşımıza çıktığı zaman, deyure olarak ittihat ve terakki davası vardır. Şimdi, bunu niçin söyledim; bunu, meselenin hukukî boyutlarını, iç hukuk boyutlarını da ele almak bakımından söyledim. Bu da beni meselenin etik çerçevesine götürüyor. Meselenin etik çerçevesi acıdır. Zira, katliam eylemi her iki tarafta da yapılmış olsa, yani insanlar birbirlerini öldürmüş olsa –ki, öyledir- bugün de alkışlanacak, hoş görülecek bir eylem değildir. O eylemlerde ölenlerin soylarının belleklerine işlemiştir ve günümüze gelmiştir. Bunların yok sayılması, küçümsenmesi doğru olmamalıdır; ancak, bu acıları, sadece bir tarafın çektiği düşüncesi ve bunun, o çatışmanın kışkırtıcıları tarafından bugün de desteklenmesi kabul edilecek bir tutum değildir ve etiğe çok aykırı bir durumdur. Ki, bu yapılmaktadır bugün. Avrupa Parlamentosunda, Fransız Parlamentosunda alınan karalar, bu yarayı bu şekilde deşmek olarak mütalaa edilmelidir. 

Şimdi, sanıyorum, yapılması gerekli iş, ülke içinde ya da bölgede birlikte, barış içinde yaşama koşullarının sağlanmasıdır ve bu amaca öncelik verilmelidir. Ayrıca, ben, Türkiye Cumhuriyetinin, Fransa’ya karşı Lahey Adalet Divanına başvurmasını öneriyorum. Neden; zira, Fransız Parlamentosu bir karar almıştır. Fransız Parlamentosu bunu yayımlamıştır; yani, Fransız Parlamentosunun aldığı bu karar bir hükümet eylemi haline geçilmiştir, yayımlanmıştır. Fransız Parlamentosunun ya da herhangi bir Fransız mahkemesinin böyle bir karar alma yetkisi yoktu. Yani, Fransa, taraf olduğu uluslararası sözleşmeye aykırı davranmıştır. Binaenleyh, ben, evvela Fransa’ya giderim “Fransa, sen 1948 Soykırımı Sözleşmesine aykırı hareket ettin, ben senden şikâyetçiyim, bunu yapmaman lazımdır” derim. Onlar bize diyeceklerdir ki “Biz sizden bahsetmiyoruz; genel olarak Ermenilere yapılmış olan bir zarardan söz ediyoruz.” Hayır, öyle değil. Zira, sizin bu kararı almanıza medar olan bir rapor var; Mösyö Rochebloine raporu, raportörün raporu ve bu, parlamentonuzda görüşüldü; orada da bugünkü Türk hükümetinin sorumluluğunu gerektiren ifadeler var; binaenaleyh, siz, yanlış bir şey yaptınız, lütfen bu yanlışınızdan geri dönün.” Onlar, tabiî, bunu mevzubahis değil diyecekler ve Parlamentomuzun aldığı bir karar, bizim değiştirme yetkimiz yok; ayrıca da yasa halinde ortaya çıkmıştır. O zaman, Lahey Adalet Divanına gidilmesini öneririm. Lahey Adalet Divanına gidilecek ve 1948 sözleşmesine aykırıdır bu eylem. Oradan, bunun aykırılığını saptayacak bir karar alınmasını öneririm. Türkiye’nin soykırımı niçin kabul etmediğinin de iyice anlatılması, hem Türkiye’de hem Türkiye dışında iyice anlatılması lazım. Bu yapılırken bizim görüşlerimizden biraz farklı veya nüanslı görüş sahibi olanların söyledikleri, yazdıkları konusunda düşünce özgürlüğüne yakışır biçimde hoşgörülü davranılmasını, bunların söylediklerinin incelenmesini, varsa hata ve eksikliklerinin ortaya çıkarılmasını, karşı görüşlerin oluşturulmasını, kısaca sağlıklı bir tartışma ortamının yaratılmasını öneririm. Şiddetten uzak, diyaloga açık bir tartışma imkânı yaratılmalıdır. 

Sayın Başkan, buna son olarak bir şey daha ilave etmek istiyorum. Ermeni Cumhuriyeti bizimle olan anlaşmalarını iptal etti; yani, bizimle olan sınırını oluşturan anlaşmaları yok sayıyor ve ayrıca, bugün, bizim topraklarımızdan Batı Ermenistan diye bahsediyor. Bu, tecavüzcü bir yaklaşımdır. Bu, yayılmacı bir yaklaşımdır. Bu, megalo idea yaklaşımıdır. Buna karşı, bizim de durmamamız lazım. Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler Teşkilatına gidip, bu adamlar bunu yapıyorlar, saldırgan davranıyorlar, benim topraklarıma “Batı Ermenistan” diyemezler, dedikleri için, bunları saldırgan olarak size şikâyet ediyoruz diye meseleyi açmamız lazım. Zira, güneyimizde bulunan komşumuz da Hatay üzerinde iddialarını getirmiştir, duvara haritaları koymuştur. Biz de, işte onların iç meselesidir, pek biz rahatsız olmuyoruz filan diye susmuşuzdur. Bunu görenler, bu sefer Batı Ermenistan diye... Benim bulunduğum bir toplantıda bana karşı ifade edildiği zaman, benim topraklarıma “Batı Ermenistan” dediği için, yaşıma rağmen –geçen sene oluyor- adamın üstüne yürüdüm, güç ayırdılar; yani, başka bir deyimle, biz topu alıp birazcık daha fazla oynamamız lazım. Bir Lahey Adalet Divanı, iki Birleşmiş Milletler Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi. Adam, Azerbaycan topraklarının da bir bölümünü işgal altında tutuyor; yani, işgalci bir devlettir. Buna mukabil, Ermenistan Cumhuriyeti vatandaşlarıyla Ermenistan Cumhuriyeti Hükümeti arasında bir fark gözetilmesini istiyorum. Onlara da daha kavrayıcı ve bizimle ilişkilerinde daha büyük yararlar olduğunu anlayacakları bir yaklaşım içinde bulunmamızda yarar vardır diye düşünüyorum. 

Fransa ve başka ülkelere gelince... Bu konuda soru gelirse cevaplarım. 

Sayın Başkan, 15 dakikam doldu; bizim dışişlerinde 15 dakika denildiği zaman 15 dakikadır; onun için, sözlerimi kesiyorum. 

Benim bir bildirim var. Şayet bana elektronik posta numaranızı verirseniz oraya gönderebilirim yahut da istiyorsanız, Parlamenterler Birliğinde de vardır bu bildirim; oradan bunu alabilirsiniz; daha geniş bir bildiridir, orada daha ayrıntılar vardır. Elektronik maille de bana sual soracak olursanız, onları da yanıtlamaya çalışırım. 

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. 

Saygılarımla. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Efendim, Emekli Büyükelçi Sayın Pulat Tacar’a, öz, kısa konuştuğu ve zamana uyduğu için teşekkür ediyorum; güzel görüşleriyle de bizi aydınlattılar. 

Şimdi, sözü, yine Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan Beye veriyorum. 

Buyurun Sayın Aktan. 

GÜNDÜZ AKTAN (Emekli Büyükelçi) – Çok teşekkürler Sayın Başkan. 

Sayın Başkan, Sayın Büyükelçi Tacar’la birlikte hukuk konusunda konuşuyoruz. İkimizin görüşleri ayrı olsaydı, tabiî, dinleyiciler için de, belki daha ilginç olabilirdi; ancak, ne yazık ki, ikimizin görüşleri, neredeyse her noktada birbiriyle intibak tetabuk etmiş durumda. 

Ben, konunun daha ziyade sözleşme çerçevesindeki hukuk tanımı üzerinde durmak istiyorum. Şimdi, ilginç olan şey şu: Bugüne kadar -sabah bir konuşmacı sözünü etti- 26 000 civarında kitap yazılmış bu konuda veya eser, makale yazılmış, yayım var yani; fakat, bu 26 000 kitaptan, benim rastladığım, hukuk konusunda çok az kitap olması. Bir Dadriyan’ın kitabına rastladım, başkaca bir kitaba da rastlamadım. 

Şimdi, çok ilginç bir şey, nasıl olur da Sayın Tacar’ın söylediği gibi, bir suç olan ve dolayısıyla hukuk tarafından tanımlanan soykırım konusunda dünya kadar tarih kitabı var; fakat, hiçbir hukuk kitabı yok. Her iki taraf da yazmıyor bunu. Bu da çok ilginç bir şey; yani, Ermeniler de yazmıyorlar, biz de yazmıyoruz. Bu nasıl olabilir; bunun, bizim açımızdan nedeni belki anlaşılabilir bir şey; Türkler hukuku pek sevmezler; o bakımdan, hukuk yönüne ağırlık vermemişlerdir. Ermeniler için aynı şeyi düşünmemize imkân yok. Onlar, bu iş için muazzam para harcıyorlar. Amerika’da ve Fransa’da ve özellikle Amerika’da devletler hukuku alanında çok büyük uzmanlar var. Niye onlara bunu yazdırmadılar? Benim kanım, Ermeniler, hukukun kendi aleyhlerine olduğunu çok kısa zamanda öğrendiler de ondan yazdırmadılar. Birazdan anlattığım zaman, sanırım, bu daha büyük bir açıklık kazanacak. 

Soykırım kavramını, sanıyorum, artık herkes biliyor. Polanyalı bir Yahudi olan Rafael Lemkin tarafından icat edilmiş bir terim, soykırım. Yarısı Yunanca, yarısı Latince bir terim genosit. Lemkin, gençliğinde Ermeni sorununu bir soykırım olarak düşünmüş ve Nemrut Mustafa davasını uzaktan takip etmiş. Böyle bir adam ve onun tanımı şu: Azınlıkların -kullandığı terim bu- siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel, moral, fizikî ve biyolojik olarak yok edilmesidir. Tabiî, bu, son derece geniş bir kavram. Aşağı yukarı, bir azınlığa karşı yapılmış bir katliam, bir yıkım hemen bunun içerisine girebilir. Nitekim, Ermeniler, bugün de Lemkin’in bu geniş tanımını sık sık kullanırlar ve bu tanıma Amerikan Kongresindeki karar tasarısında da yer verilmiş. 

İkinci tanım, soykırımdan söz etmeden, Nazi suçlularını yargılayan Nurenberg Mahkemesinin bir nevi statüsü niteliğinde olan Nurenberg ilkeleri. Bunun 6 numaralı ilkesi 6, üç suç sayıyor; savaş suçu, barışa karşı suç, insanlığa karşı suç. 

İnsanlığa karşı suç kavramı, Nazilerin, Yahudi holokaustu,Yahudi soykırımını yargılamak için kullanılmış olan hukukî kavramdır. İnsanlığa karşı suç. O tarihlerde henüz hiçbir uluslararası belge yok; ki, içinde soykırım kavramını bulundursun. 

Burada sivil toplumlara karşı -çok kısaca söylüyorum- 6/c yani, Nurenberg Mahkemesinin, sivil toplumlara karşı, gruplara karşı, siyasî, ırkî, dinî nedenlerle, gerekçelerle yapılan mezalimdir diyor. Mezalim de, biliyorsunuz, çok geniş bir kavram, içerisine her şeyi koyabilirsiniz; yani, öldürmeden sürmeye kadar. Zaten, bu metnin içerisine, hemen biraz yukarıda da “deportasyon” kelimesi, yani “tehcir” kelimesi de ayrıca sayılmıştır insanlığa karşı suç olarak. 

Savcılar, yargılamanın sonuna doğru birkaç kez soykırım sözünü etmişler; fakat, hâkimler, kararın içerisine soykırım sözcüğünü sokmamışlardır. Bundan sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun birinci toplantısında, 1947 yılında, 96 sayılı bir karar alınmıştır, Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararı. Bu kararın amacı, Ekonomik ve Sosyal Konseye, bize çok kısa zamanda bir soykırım sözleşmesi hazırlayın diye bir taleptir. Orada soykırımın uluslararası bir suç olduğu söyleniyor ve soykırımın, yine, aynı Nurenberg Mahkemesindeki o ilkeye uygun olarak, grupları, siyasî, ırkî ve dinî nedenlerle ve diğer nedenlerle demiş -o zaman tabiî yine genişlemiş oluyor- yok etmek diye tanımlamış. 

Şimdi, bunlar çok geniş. Bunları kullandığınız zaman, Ermeni sorununu soykırıma sokabileceğiniz gibi, bütün konuları, bütün sorunları sokabilirsiniz; çünkü, ciddî sayıda sivil ölümüne yol açan her olay, barışta veya savaşta olsun, demin söylediğim bu üç tanım çerçevesinde pekâlâ soykırım olabilir. O zaman, yani, devletlerarası ilişkilerde hiçbir çatışmaya girmemek lazım. Hele bugünün silah sistemleriyle böyle bir çatışmaya girdiğiniz takdirde, yüzde yüz soykırım yapmış gibi görünürsünüz; ama, 1948 yılında kabul edilen sözleşmenin 2 nci maddesi, soykırımı çok büyük ölçüde daraltmıştır ve çok büyük ölçüde açıklık vermiştir bu kavrama. 

Şimdi, bu 2 nci maddeyi, maddenin kendisini okumadan sadece unsurları itibariyle ve bizimle ilgisi açısından anlatmak istiyorum. Bu maddeye göre soykırım yapılacak grup dörtle sınırlanıyor; yani, soykırım sözleşmesi, dört grubu soykırım suçuna karşı koruma görevine sahip. Bunlar, millî gruplar, dinî gruplar, ırkî gruplar ve etnik gruplar. Aslında, bunu söylemenin pek fazla manası yok; aşağı yukarı her grubu bunun içerisine sokabilirsiniz. Bunun anlamı şurada son derece önemli; müzakereler sırasında siyasî gruplar girsin mi girmesin mi konusu tartışılıyor ve sonunda, siyasî grupları bunun içerisine sokmuyorlar. Lemkin de var bu müzakere sürecinde. Lemkin’in kendisi başlangıçta sokmayı isterken, sonradan sokmuyor. 

Nedir siyasî grup ve öteki gruplarla farkı nedir; siyasî grup, siyasî mücadele yapan grup demek; yani, bir grup, bir etnik grup, bir millî, ırkî veya dinî grup, bir siyasî mücadeleye girdiyse, kendisi azınlıksa, çoğunlukla böyle bir mücadeleye girdiyse, o grup siyasî gruptur. 

Şimdi, sabah arkadaşlarımızın tarih çerçevesinde sözünü ettikleri, Ermeni tarihçiler kitaplarında Ermenilerin siyasî amaçlı mücadelelerini ya es geçerler ya küçültürler, bahsetmezler, yana iterler, kıyıya iterler demelerinin nedeni budur; çünkü, eğer siyasî amaçla, yani, otonomi kazanmak için, bağımsızlık kazanmak için bir isyan hareketine girmişse bir grup, o grup siyasî gruptur ve o grup siyasî grupsa, bir devlet veya bir çoğunluk o gruba karşı şiddet kullanırsa, o gruptan sivil insanları öldürürse, bu yine suç sayılabilir; fakat, soykırım sayılmaz. Soykırım sözleşmesinin 1 numaralı özelliği budur. 

Bunun sonuçları şu: Diyelim ki, ekim devrimi; muazzam insan öldü Rusya’da, soykırım değil. Kamboçya’da sürekli olarak Polhot rejiminin 2 milyon insanı öldürmesi soykırım olarak söylenmiştir; soykırım değil bu sözleşmenin bu tanımına göre ve hukukçular bunu soykırım saymazlar. Bir anlamda, Bosna-Hersek’te olanlar da soykırım değil; çünkü, aynı toprak parçası için iki taraf birbiriyle mücadele ediyor, birbirine her türlü kötülüğü yapıyorlar, öldürüyorlar; fakat, yine soykırım değil; çünkü, ortada bir toprak parçası için yapılan siyasî mücadele var. Grup konusunu bir tarafa bırakıyorum. 

İkinci bu maddedeki unsur, kasıt unsuru. Her suçta bir kasıt var. Siz, suçu, bir kasıtla işliyorsunuz. Soykırım suçu, bir grubu yok etmek kastıyla işlenen suçtur. Grubun tümünü yok etmek kastıyla ona saldıracaksınız, öldüreceksiniz -beş tane fiil sayılıyor- o beş fiili işleyeceksiniz. Bunların birisi öldürme, ötekisi katliam, üçüncüsü o grubun hayat şartlarını, o hale getiriyorsunuz ki, o grup kendiliğinden ölüyor, fizik şartlarını... Dördüncüsü ve beşincisi, çok kullanılmamış olduğu için gözden kaçmıştır. Ben, sadece ona değinmekle geçeceğim. Bir grubun nüfusunun çoğalmasını engelliyorsunuz. Bir grubun çocuklarını bir başka gruba karakter ve kültür değiştirsin diye geçiriyorsunuz. Bunlar az kullanılan şeylerdir; ama, demek ki, ilk üçü öldürmek, yaralamak, yok etmek ve bizim için -birazdan göreceğiz- çok önemli, bir grubun yaşam şartlarını o hale getireceksiniz ki, tehcirde mesela o iddia ediliyor, o grup kendiliğinden ölecek, sizin ayrıca öldürmenize gerek kalmadan. Kasıt da –bu kasıt çok önemli- yok etmek kastı. 

Şimdi, belki buradan daha kolay anlayabiliriz. Niye Andonyan’ın yazdığı kitapta Talat Paşa’nın telgraflarında bu kasıt ikrar ediliyor. Bir kere, Talat Paşa, eğer hakikaten böyle bir şey yazmış olsaydı “biz Ermenileri yok etmek için tehcir yaptık” bitmişti... Sözlü de olsa yine olur. Morgen Taur, nitekim, buna benzer bir şeyi kitabında yazıyor; ama, telgrafını göndermemiş tabiî. Yani, yok etme kastı, evvela, yönetici kadronun yok etme kastını söylemesiyle ortaya çıkar. Eğer bu yoksa –ki, birçok soykırımda bu olmayabilir- o zaman soykırımın sonuçlarına bakarsınız. Soykırımın sonuçlarında çok sayıda insanın ölmesi çok önemlidir. Belki buradan anlamak mümkün. İkinci Dünya Savaşından sonra sözleşme çıktı. Sözleşmeden sonra, Ermeniler, çok süratle nüfuslarını ve ona bağlı olarak kayıtlarını mübalağa etmeye başladılar. Bunun nedeni budur; çünkü, ortada ispat edecek bir şey bulamazlarsa, yani, Talat Paşaya atfedebilecekleri bir telgraf yoksa, o zaman, ne kadar öldüklerini, işte bu kadar öldük, 1,5 milyon; dolayısıyla, bu bir soykırımdır. Biz, o zaman ne olacağız; biz de en az 3 milyon olmamız lazım ki, 1,5 milyon ölmüş olsun. 

Bu kasıtla ilgili üçüncü husus, yok eden gücün –bunun bir devlet veya örgütlü bir güç olması lazım- planlı hareket etmiş olması lazım; yani, önceden yok etme amacıyla plan hazırlaması lazım. Böyle bir plan var mı diye bakıyorsunuz; Osmanlıda böyle bir plan yok. Ben, tarihî yönüne fazla girmek istemiyorum. 2 Mayıs 1915 tarihinde, Enver Paşanın doğu cephesinden Talat Paşaya yazdığı meşhur telgrafta “Ruslar önlerine kattıkları perişan haldeki Müslüman nüfusu sınırlarımıza doğru ittiler. Biz de Ermenileri ya Rus sınırına doğru itelim yahut da imparatorluğun başka yerlerine taşıyalım.” Bu telgraftan çok kısa bir süre sonra, kanun veya kanun niteliğinde bir belge çıkarmadan, Talat Paşa emriyle başlamış anladığım kadarıyla tehcir. Dolayısıyla, ortada hazırlık, plan falan diye hiçbir şey yok. Günün şartlarında, olağanüstü şartlarında bu işi yapmak için derhal harekete geçiyorlar. 

Kasıttan sonra, yani, yok etmek istiyorsunuz, ama, neden yok etmek istiyorsunuz. İnsanlığa karşı suçta siyasî, ırkî ve dinî nedenlerle yok etmek insanlığa karşı suçtu, öldürmek, yakıp yıkmak. Halbuki, bakıyorsunuz, sözleşmenin 2 nci maddesine hiçbir şey yok. Neden yok etmek istediğinize ilişkin hemen hemen hiçbir şey görünmüyor. Çok dikkatli bakmak lazım buraya; çünkü, anahtar kelime, orada küçücük bir kelime halinde duruyor ve benim gördüğüm, bugüne kadar bütün tarihçiler onu gözden kaçırmış durumdalar. Ben hukukçu olduğum için bunu biliyor değilim; ama, hukukçuların yazdığından öğrendiğim ve tarihçilerde görmediğim için bunu size söylemek istiyorum. Bu da şu: Bir grubu yok etmek kastıyla; ama, o grup olduğu için, başka hiçbir nedenle değil. Yani hiçbir siyasî, dinî, ırkî neden olmayacak, bir din savaşı yapmıyorsunuz, bir toprak savaşı yapmıyorsunuz, sadece o grup olduğu için öldürüyorsunuz. Bu, tabiî çok tuhaf bir şey. Bunu anlamak da zor. Bu, ancak, Yahudi holokaustunda böyle olmuştur; yani, Almanlar Yahudileri, Yahudi oldukları için yok etmişlerdir. Başka hiçbir neden yoktur. Biraz önce Sayın Tacar onu söyledi. Biz savaş mı vardı, toprak mı istemişti Yahudiler, Alman ordularının arkasından mı kesmişlerdi, Rus ordularıyla mı birleşmişler; bunların hiçbiri yok. Dolayısıyla hiçbir siyasî, askerî nedeni yoktur Yahudilerin yok edilmesinin. Sadece Yahudi olmalarının dışında. 

Sabahleyin Prof. Dr. İlber Oltaylı bunu gayet güzel söyledi. Bizde antisemitizm yoktur; dolayısıyla bir grubu, grup olarak yok etme iradesi, kastı, Osmanlı İmparatorluğunda olmadığı gibi, hiçbir Türk devletinde ve hiçbir İslam devletinde olmamıştır. Bu, bunun en önemli yeridir. Müzakereler sırasında, ATOK müzakere komitesinde Lüblanlı tarafından önerilmiştir, Lüblanlı bunu “Almanların ırkçı nefretle Yahudileri yok etmesidir soykırım” demiş; yine gürültü patırtı kopmuş. Sonra altıncı komite yani hukuk komitesine geçtiğinde Birleşmiş Milletlerin, orada tekrar bunun üzerinde ısrar edince, tekrar büyük gürültü patırtı kopuyor. Rusya, o zaman, tabiî komünist Sovyetler Birliği antifaşist olduğu için ve -kendi içerisinde de tabiî başka nedenlerle muazzam ölümler var- Almanların yaptığı holokaustla kendi devrimi sırasında ölenleri birbirinden ayırabilmek için, bunu ırkçı nefretle ölüme bağlıyor ve bütün üçüncü dünya kendisini destekliyor, Amerika ve İngilizler bu tarafta kalıyorlar ve bu, bir grubu grup olduğu için öldürme fikri bunun içine giriyor. Bunu, bizde, bir antiermenizm, antisemitizm şeklinde bir ırkçı nefret olmadığı için, kendiliğinden, Ermeni olayı, soykırım olma niteliğini kaybediliyor. Siyasî gruptur, planlı bir yok etme siyaseti olmamıştır, ırkçı nefret olmamıştır; dolayısıyla soykırım yoktur. 

Şimdi, bütün bunları aşabilmek için, Ermeniler, 2 nci maddenin (c) fıkrasındaki, tehciri oraya sokarak, bizim hayat şartlarımızı Türkler o hale getirdiler ki, ayrıca, bizi öldürmeye gerek kalmadan biz öldük. Yani, uzun yolculuklar, ilaç yok, yiyecek yok, su yok, saldırılar var sağdan soldan, bizi yeterince koruyamıyorlar, devlet ihmali var, bütün bunlardan dolayı biz yok olduk, bu, yine de soykırımdır diyorlar. O zaman, tehcirin kendisine de bakmak lazım. Hakikaten böyle gizli bir soykırım var mıdır; çünkü, Pulat Beyin söylediği gibi, eğer mahkemeye gideceksek bu orada derhal önümüze gelecektir ve bu husus söylenecektir. 

Çok fazla bu konuda konuşmak istemiyorum. Birkaç noktaya değinmek istiyorum. Bir, tehcir kısmî olmuştur; ama, maddenin içerisinde kısmen veya tümüyle yok etme de soykırım olabiliyor. Kısmî olması bizi soykırımdan kurtarmaz; ama, ne şekilde bir kısmî olma niteliği var ona bakmak lazım. İmparatorluk, Ermenileri tehcir ederken Gregoriyan Ermenileri tehcir etmiş, Katolik ve Protestanları etmemiştir. Şimdi şunu söyleyemez kimse: Osmanlılar Gregoriyanlara karşı ırkçı nefret içindeydiler de onlara bir tasfiye ettiler; ama, diğerlerini seviyorlardı onları ayırdılar. Böyle bir şey yok. Bunların büyük çoğunluğu Rus ordularının giriş güzergahı üzerindeydi ve isyan halindeydiler ve tarihî bakımdan da Ruslarla sürekli işbirliği içindeydiler. Bu gruptu tehlikeli olun Osmanlı için. Onun için bir grup gitmiştir. Halbuki Almanlar, Yahudileri ortadan kaldırırken liberal Yahudi, dinsiz Yahudi filan gibi bir ayırım yapmadılar. Ellerine geçen bütün Yahudileri öldürdüler. Dolayısıyla burada kısmî olmak çok önemli. 

İki, bölgesel olarak kısmî tehcir. Rus orduları Orta Anadolu’ya doğru ilerledikçe güzergah üzerindeki vilayetlerdeki Ermeniler gitmiştir; ama, Ermenilerin bir kısmı da o güzergahta olmadığı halde de gitmiştir. Mesela İzmit için aynı söyleyemeyiz. İzmit’ten çok büyük tehcir var. Buna karşılık Edirne’den, Kütahya’dan, Aydın ve İzmir’den ve en önemlisi İstanbul’dan tehcir yok. Şimdi, düşünebiliyor musunuz bir soykırım, Almanlar soykırım yapıyorlar, her yerden götürmüşler, Münih ve Berlin’deki Yahudilere dokunmuyorlar. Bunun böyle olmasına tabiî imkân yok. 

Sonra bahsedildi, Pulat Bey de bahsetti, 1 397 kişi savaş bitmeden, Mondros Mütarekesi imzalanmadan önce, ittihatçı hükümetin bizzat kendisi tarafından yargılanmış ve yarısından fazlası idam edilmiştir. En büyük grup da bunlardan Sıvas’taki gruptur. Sıvas’ta demek ki çok büyük olaylar oldu, onun için oradaki yargılama ve sonunda idam ve cezalar çok daha yüksek. Düşünebiliyor musunuz, Almanya’da SS’lerin ceza görmesi için soykırımı doğru dürüst uygulamaları gerekir. Burada tam tersine, insanlara tehcir halindeki Ermenilere saldırdı veya görevini ihmal ettiği için idam ve diğer cezalar uygulanmıştır. 

Şimdi, belki, durumu biraz daha iyi anlayabilmek için tehcir ile etnik temizlik arasındaki farka bakalım. Etnik temizlik bildiğiniz gibi, bu Bosna-Hersek olayı dolayısıyla ilk defa çıktı, bir Sırp teröristin buluşudur; çünkü, etnik temizlik demek sanki müspet bir şeymiş gibi, ama, homojen bir toprak yaratmak için tehlikeli gördüğü unsurları silahlı saldırıyla yerinden yurdundan ederek, evini barkını yakarak, eli silah tutanları temerküz kamplarına kapatarak, öldürerek, kültürel varlıklarını yok ederek, kütüphaneyi yok ettikleri, camileri yıktıkları gibi, kadınların ırzına geçerek, bir toprak parçasını sadece kendi ırkdaşlarından oluşan bir ülke yaratmak amacı var ve bunda, bu etnik temizlik, aslında 1821 Yunan isyanından itibaren Balkanlarda sürekli uygulanmıştır; fakat, büyük çapta uygulama 1877-78, 93 Harbi dediğimiz harpte hem Balkanlarda hem Kafkaslarda –Kafkaslarda 1790’dan itibaren başlar- sürekli olarak ordular sivil merkezlere saldırmış, insanları öldürerek önlerine katmışlar ve göndermişlerdir. 

Şimdi, bununla tehcir arasındaki fark çok büyük. Şunu söyleyebiliriz, 1878, 93 Harbi artı Balkan harpleri –yani,1912-13- toplam 2 milyon insan ölmüştür, 1 milyon insan da, yani, Müslüman, çoğu Türk bunların; ama, Arnavut ve Pomak da var içlerinde, Anadolu’ya doğru ittirilmiştir. Rakamlardan bakmanız ve tehcirle mukayese etmeniz halinde, tehcirin çok daha masum olduğunu hemen görürsünüz. Arkadaşlarımız izah ettiler bin bir türlü tedbir alınmıştır tehcirde. Doğru dürüst yerlerine gidebilsinler, onbeş gün izin verilir malını mülkünü satsın diye, yetmezse bu süre –ki, yetmeyebilir- devreder malını mülkünü, komisyonlar bunu üzerlerine alırlar, satarlar parasını yan tarafa koyarlar, atını arabasını neyi varsa onu alır, yolda bütün bu başına gelenleri biliyoruz, bunların hepsi tamam; ama, bir irade var ki, bunları korumaya çalışıyor sürekli olarak. Bir de onun dışında düşünün, Enver’in Talat’a önerisini, birinci önerisini “onlar, Müslümanları nasıl atıyorlarsa bizim sınırımıza doğru; biz de, Ermenileri Rus sınırına doğru öyle atalım.” Bir de onu düşünün. Öyle atılmış olsaydı ne kadar insan ölecekti; mukayese edilemeyecek kadar insan ölecekti; ama, şu olacaktı: Hiç kimse bugün hatırlamayacaktı bunu. İnsan bazen insanî davrandığından dolayı da suçlanıyor. 

Efendim, bu nedenle, 20 nci Yüzyılın birinci soykırımı iddia edildiği gibi Ermeni soykırımı, Ermeni tehciri değildir; bu 1912-13 Balkan harbidir. 

Sayın Başkanın da talebi üzerine burada bitiriyorum konuşmamı. Belki üzerinde durulması gereken bir başka nokta, evet bu bir soykırım değildir, Türkiye mahkemeye gittiği zaman benim kanım yüzde yüz bu mahkemeyi kazanır, bundan hiçbir kuşkum yok; ama, bu bir insanlığa karşı suç oluşturabilir mi; yani, soykırımın bir altındaki suç durumu, onu oluşturabilir mi? Onu belki bir başka vesileyle, belki de soru olursa, bu vesileyle anlatmaya çalışırım. 

Çok teşekkür ederim dinlediğiniz için. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Efendim, Sayın Aktan’ı her zaman son derece dikkatle dinlemişimdir; gerçekten, üzgünüm bu konuşmasını kestiğim için; ama, zaman ilerliyor. O nedenle, burada soru ve yanıt kısmına geçeceğim. Sadece iki veya üç soruya cevap vermek imkânımız var. Bunlardan bir tanesi, Sayın Aslan Topçubaşı’nın sorduğu sual ki, uzun süredir ben de Sayın Pulat Tacar’a bu soruyu sormak istiyordum. 

Soru şudur efendim: Konuşmasında Batı bütün gerçekleri alsa bile, okumazlar değer vermezler. Bu mesele onların içlerine işlemiştir. Önerilerinde de, Lahey Adalet Divanına müracaat edilmeli diyor. Lahey Adalet Divanı kararı tarafsız olacak mı? Batı devletlerinin hemen hemen tümünde alınan aleyhteki kararları temin eden müessir, Lahey Adalet Divanını etkilemez mi? 

Buyurun Sayın Tacar. 

PULAT TACAR – Biz davamızı iyi savunursak, gerekli önlemleri alırsak, etkilemeyeceği kanısındayım. 

Soru: Davanı kabul etmiyor zaten; nasıl tarafsız olabilir ki? 

BAŞKAN – Efendim, soru anlaşılmıyor. Şöyle, yeni sistemimize göre sadece kâğıtlara yazılıp cevaplama imkânımız var; ama, bu soruların hepsi bizim kayıtlarımıza geçecektir. Arzu ettiğiniz takdirde, bu sorulara adresinizi vermek suretiyle sizlere de tekrar cevapları verilecektir; ama, bilin ki, bizim kayıtlarımıza ve zabıtlarımıza bu soru geçecektir. 

Ben, sadece bir soruya cevap verilmesi için fırsat vereceğim; çünkü, gerçekten sorular gittikçe fazla, zamanımız da çok geçti, onun için, sayın konuşmacılardan soracağınız çok özel soruları lütfen dışarıda sorarsanız mutlu oluruz efendim. 

Teşekkür ediyorum. 

Buyurun Sayın Hocam. 

PROF. DR. İLBER OLTAYLI – Efendim, Sayın Topçubaşı’nın sorusu izah edildiği üzere, Ermeni soykırım meselesinin gerçeği Batılılar tarafından bilinmektedir. Buna rağmen Batı devletlerinin parlamentolarında yasalaşması ve abideler dikilmesi nasıl izah edilir; sebebi nedir? 

İki, bütün Batı devletlerine arşivlerimizdeki gerçekler gönderilse, Ermeni meselesi biter mi? 

Hiç şüphesiz ki, burada bir konu var, Ermeni meselesinin gerçeği Batılılar tarafından bilinmemektedir; yani, çok az tarihçi, hatta Ermenilerin bile çok azı gerçekleri bilmekte ve makul düşünebilmektedir; ama, insanların çoğu bunu bilmez; çünkü, maalesef, toplumlar, tarih üzerinde çok stereotip dediğimiz önyargılarla düşünürler. Yani Türkler Müslümandır, Müslümanlıkları öyle başka bir Müslümanlığa benzemez. Bunlar militan, asker yapılı, saldırgan bir millettir. Böyle bakılır bize. Yani İranlı Müslümanla, Arap Müslüman ve Türk Müslüman farklı toplumlardır. Buradan dolayı biz, Ermenileri keseriz ve bu soykırıma da tebdil edilebilir gayet rahat bir şekilde. Tabiî ki, unutmayın ki, parlamentolar ilim akademileri değildir. Parlamentoların üyeleri, onların temasta oldukları baskı grupları ve partiler de entelektüel ve tarihçi kişilerden oluşmaz hiçbir yerde ve dolayısıyla, buralardaki önyargılar gayet biçimli bir biçimde oya da tahlil edilir. Bugün Birleşik Devletlerde 1,5 milyon kadar Ermeni yaşıyor; ama, unutmayın, Birleşik Devletlerde başkanlık seçimlerinde ahalinin yüzde 70 küsuru oy kullanmaz; yani, seçmenin yüzde 70 küsuru değişen oranlarda oy kullanmaz. Böyle bir ortamda nüfusu 5,5 milyon olan 1,5 milyona yakın olan 1 milyon civarındaki Ermeni ve yine o civardaki Ukraynalı gibi aktif lobiler rey kullanırlar; yani, buradaki azınlıkların rey verme yüzdesi çok yüksektir ve üstelik de aralarında tesanüt vardır, kime verelim diye her seçimde bunlar kanaat önderlerini dinlerler artı bunlar kampanyaları desteklerler. Türk lobisi henüz bu safhaya geliyor ve belki de gelemeyecek; çünkü, bunlar gibi organize arasında istinat olan birbirleriyle dayanışma görülen bir lobi değil. Bundan dolayı da, parlamentolar sempati gösterilerinde bulunurlar; fakat, bunun ne anlama geldiğini Sayın Büyükelçi Pulat Tacar izah ettiler. Bütün Batı devletlerine arşivlerimizdeki gerçekler gönderilse Ermeni meselesi biter mi; mebusanın bir kısmını Malta’ya sürdükleri, ittihatçıların bir kısmını bu açıdan yargıladıkları zaman da Babıali arşivleri İstanbul’da işkal kuvvetlerinin elindeydi, araştırıldı hiçbir şey bulunamadı. Arşivleri kalkıp bir yere göndermek, hiç bir şey ifade etmez. Dünyada hiç kimse böyle tarih arşivlerinden üretip de kanaat sahibi olamaz. Tarih, tarihçilik çok uzun bir süreçtir, üretimin içinde yeni yeni fikirler ortaya çıkar; ama, biz buna rağmen bu son derece sisif efsanesi denilen dağı kuruyoruz bir daha yıkılıyor, yığıyoruz bir daha yıkılıyor, bu zor savaşın içine girmek zorundayız; çünkü, psikolojik bir suçlamanın altındayız. Ne zamanki Türkiye kuvvetlenir ve ne zamanki Ermenistan menfaatını tıpkı 19 uncu Asırda olduğu gibi dış güçlerde dış dünyanın büyük devletlerinde, dış dünyadaki büyük lobi gruplarında değil de doğrudan doğruya Türkiye’ye yakınlaşmada bulur; o zaman da bu gibi iddialar azalır, tesiri ortadan kaybolur. 

Onun için diyoruz ki, ısrarla Ermenistan’la yakınlaşmalı ve Ermenilerin aydınlarıyla, tarihçileriyle bir araya gelmeliyiz; bu bir ilk adım. Ondan sonra zaten iki camia birbirine yakınlaştıkça iktisadî bakımdan bu gibi iddialar da azalır; çünkü, bu Ermeni hareketindeki en büyük sakatlıklardan birisi budur. Bütün desteğini dış dünyada aramak. Bakın, şöyle olaylar olmuştur, bu çok olmuştur: Bir köyde yangın çıksa, iki köyün yakıldığını iddia ederek Batı basınına haberler vermişlerdir. Daha da kötüsü, bazen, köylerin yakılması için Türk jandarmasını provake etmiştir Ermeni çeteciler; yani, o arada köyün yanması içindeki insanların telef olması, Ermeni telef olacak, onun derdi değildir; mühim olan dış dünyaya yangın ve katliam malzemesi ulaştırılabilsin. Tamamiyle böyle medyaya çalışan insanlar. Bunun örneğini de gördük yakın zamanlarda; yani, bu tekrarlıyor kendisini. Hiçbir zaman bizim karşımızda öyle her Yahudiyi mukaddes addeden, herkesin canını her şeyin üstünde tutan bir siyonist hareketin akılcılığı yok. Bu son derece de kaba, komiteci, bir gazete haberini birkaç insanın hayatından çok daha üstün tutan bir mücadele anlayışı var. Onun tabiî, bugün de devam ettiğini görüyoruz; ama, bu zamanla geçecektir herhalde. 

Teşekkür ederim efendim. 

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Hocam. 

Sualler gittikçe artıyor; ama, ben oturumu kesmek durumundayım. Sadece birkaç tane sual dikkatimi çekti onların içerisinden. Çünkü, onların bazıları gerçekten bir tebliğ niteliğinde. O kadar uzun yazılmış sualler ki, bunlara cevap vermemiz en azından bir iki saati alabilir. Sadece evet veya hayır şeklinde olacak sualleri, lütfen, iki sayın büyükelçimiz kendilerine ait soruları cevaplarsa çok memnun olacağım. Çok kısa olarak efendim, lütfen. 

GÜNDÜZ AKTAN – Lahey’de soykırım olmadığı kararı verilse bile acaba olay, insanlığa karşı suç kavramı içine girer mi? 

İnsanlığa karşı suç kavramı daha kolay savunulabilir bir kavram Ermeniler açısından. Sorunun cevabı uzun, Sayın Başkan, o kadar zamanımız olmadığını söylüyor; dolayısıyla, bu konuya girmek istemiyorum; ama, dışarıda görüşebiliriz bunu. 

Bununla birlikte zaman aşımı meselesi var. Zaman aşımına iki açıdan bakmak lazım. Bir, 1948 sözleşmesi yapıldıktan sonra bir soykırım fiili işlenmişse o fiili işleyen kırk yıl dahi geçse, elli yıl dahi geçse, doksan yaşında da olsa işlediği fiilden dolayı suçu zaman aşımına uğramaz; ama, sözleşmeden önce vuku bulmuş, otuzbeş yıl önce vuku bulmuş bir olaya uygulanabilir mi; burada çok ciddî bir ihtilaf var. Bir büyük grup, klasik ortadoks ve sağlam hukukçular geriye dönük uygulanamaz diyorlar; ama, aynı zamanda hepimizin kolayca gözden kaçırdığımız 1968 tarihli bir başka sözleşme vardır; bu sözleşmenin birinci maddesinde hiçbir zaman aşımının uygulanacağı hiçbir tarih söz konusu değildir diye çok geniş bir kavram var. Oradan hareket edersek geriye dönük olarak olabilir, tazminat da bu söz konusu bu biliyoruz. Tazminat; yani, Amerika’daki Ermeniler soykırım olduğunu bir kere bunun diyelim ki, parlamentolarında kongrede karara bağlatırlarsa bugün bizden tazminat isteyebilirler. Nitekim bu şekilde tazminat isteme hali İsviçre’ye karşı oldu. 

Diğer bir soru, mahkemeye gidildiği takdirde Uluslararası Adalet Divanı, örneğin Fransa taraf olmayı kabul etmezse ne yapılabilir; bir şey yapmaya lüzum yok, aslında, Fransa rezil olur. Yani, düşünebiliyor musunuz, hem bir yandan Meclisi bu soykırımdır diyor, ondan sonra buyurun bunu mahkeme tayin etsin diyorsunuz ve gelemiyor mahkemeye. Aynı şey Amerika için de söz konusu olabilir, beklersiniz çıkar kongreden, sonra gidebilirsiniz. Burada yalnız şunu söyleyeyim, Uluslararası Adalet Divanı tek hukukî merci değil, aynı şekilde Lahey’de Daimî Hakemlik Mahkemesi diye bir mahkeme var ki, 1907 yılında Osmanlı İmparatorluğu ona taraf olmuş. O mahkeme çok daha uygun böyle bir şeye. Sizin taraftan iki veya üç hakem, karşı taraftan iki veya üç hakem seçiliyor, bunlar yan yana gelip birini seçiyorlar, dünya çapında bir insanı. Ondan sonra kapalı kapılar arkasından yargılama işi başlıyor. Adalet Divanından korkuyorsak tarafsız olması konusunda, hakemlik tabiî bu bakımdan çok daha güvenli bir şey. 

Teşekkür ederim. 

BAŞKAN – Çok kısa lütfen... 

PULAT TACAR – Fransa’nın Ermeni soykırımına verdiği desteğin nedenlerinin başında Fransa ile Ermeniler arasında tarihten gelen çok yakın ilişkiler vardır. Bugün büyük Fransız kentlerindeki mezarlıklara giderseniz, orada Ermeni anıtları görürsünüz ve Fransa için ölmüştür diye yazar. Fransa Çukurova’yı işgal etmiştir ve orada Ermenilere karşı vicdan azamı çekmektedir. Zira, Fransa, Ermenileri orada terk etmiştir ve geri çekilmiştir ve Ankara’ya anlaşmıştır. Ankara’yla anlaşmasını da unutmamak lazımdır, İstiklal Savaşımızda bizimle ilk anlaşmayı yapan Fransa’dır. Bugün de Fransa’yla son derece yakın ilişkilerimiz vardır. 

İşin muhasebesini yaparken, orada içpolitika mülahazalarıyla atılan bazı adımlarla Fransa ile Türkiye’nin yakınlık ve dostluk ilişkilerini gözden uzak tutmamalıyız. O bakımdan son derece ölçülü ve akılcı davranmalıyız. Uluslararasındaki ilişkiler akılcıdır. 

Avrupa Parlamentosuna yazılı olarak cevap vereceğim; çünkü, vakit yoktur. Avrupa Parlamentosundaki Ermeni tasarısının ne büyük bir skandal olduğunu sözlerimin başında belirtmiştim. Gerçekten, son derece büyük bir haksızlıkla karşılaşıldı ve bu da meselenin tamamen siyasî olduğunu göstermektedir. 

Teşekkür ederim. 

BAŞKAN – Sayın Büyükelçiye teşekkür ederim. 

Efendim, sualler, gerçekten, fazla; fakat, bu suallerin hepsi bizim arşivlerimize girecek, bizim zabıtlarımıza girecek. Arkadaşlarımız zaten isterlerse kuliste konuşmacılara suallerini tekrar sorabilirler. 

Birtakım konuşma talepleri var, bunlardan bir tanesi eski milletvekilinden Sayın İlhan Aras’ın, Sayın Zekai Baloğlu’nun da sualleri var, ama, oturumu burada kesmek mecburiyetindeyim. Onun için söz veremediğim için üzgünüm. Gönül isterdi ki herkes burada birçok şeyleri anlatsın ve çok daha güzel bir sempozyum yapalım; ama, vakit çok önemli. 

Hepinize, sabahtan beri sabırla, dikkatle bizi dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. İnşallah, bundan sonraki oturumda çok daha zevk alacağınız konular olacaktır. 

Sayın Bozer’i buraya davet ediyorum. (Alkışlar) 

 

ÖNCEKİ SAYFA    SONRAKİ SAYFA


(21 NİSAN  2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş