|
İKİNCİ OTURUM
BAŞKAN (Prof. Dr. Ali Bozer) – Müsaade ederseniz evvela
sayın konuşmacılarımızı burada yer almaya davet ediyorum. Sayın Şükrü Elekdağ,
Sayın Bülent Akarcalı, Sayın Ömer Lütem ve Sayın Bilal Şimşir.
Değerli konuklarımız, Türk Parlamenterler Birliğinin düzenlemiş olduğu,
Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Sempozyumuna hoş geldiniz. Sizleri,
sayın büyükelçileri ve basınımızın seçkin temsilcilerini, Türk Parlamenterler
Birliği ve şahsım adına saygıyla selamlarım.
Bu sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçen bütün değerli arkadaşlarıma
huzurlarınızda teşekkürlerimi sunmayı görev bilirim. Sempozyuma katılmak
lütfunda bulunan bütün değerli konuşmacılara da ayrıca teşekkür ederim.
Bu değerli konuşmacıların takdimleri ve sizlerin yapacağı katkılarla
sempozyumun bir gerçeği gün ışığına çıkaracağına inanıyorum.
Bu seminer dolayısıyla arşiv ve belgeler dikkate alınarak, Ermenilerin
tarih boyunca işgal ettikleri toprakları dile getiren görüşlerin geçerliliği,
Türklerin Ermenileri topraklarından kuvvet kullanarak atıp atmadıkları,
Selçukilerin Ermenileri Bizansa karşı nasıl korudukları ve 1453’te Ermenilerin
dinî inançlarına saygılı bir düzen kurularak, bunların Müslümanlarla beraber
sosyal ekonomik ve kültürel açılardan ne şekilde bir ortam içinde yaşadıkları,
Birleşmiş Milletlerin 9 Aralık 1948 tarihli sözleşmesine göre genosit kavramanın
tanımı, Ermenilerin Rus Harbinde onlarla beraber hareket edip etmedikleri
ve Osmanlı Padişahına karşı ayaklanıp ayaklanmadıkları ve bunun nasıl bir
Türk katliamı şeklinde takdim edildiği, gerçekte böyle bir katliamın olup
olmadığı Anadolu’da ne kadar Ermeni yaşadığı, bunlardan kaçının tehcir
dolayısıyla öldüğü gibi konular ele alınacak ve tartışılacaktır.
Benim başkanlığımda yaptığımız ikinci oturumda ise, konunun siyasî boyutu,
değerli konuşmacılar tarafından ele alınacaktır. Bu oturumda, sözde Ermeni
katliamı hakkında yürütülen yanlı faaliyetlerin gerçek nedenleri belirtilecek
ve bu nedenlere paralel olarak uygulanacak politikalar üzerinde durulacaktır.
Bu vesileyle, değerli konuşmacılara söz vermeden önce, önemli gördüğüm
bir hususu belirtmek istiyorum. Özellikle Avrupa Biriliği içindeki son
gelişmeler ve Nice Zirve Toplantısı dikkate alındığında, parlamenter boyuta
ayrı bir önem verilmekte olduğu görülür ve yasama organlarının yetkilerinin
de genişletilmesi istenmektedir. Bu akımı, şahsen, memnuniyetle karşılıyorum.
Ancak, parlamentoların yetkilerinin genişletilmesi keyfiyetinin yapıcı
sonuçlar doğurabilmesi için, onların da hukuka ve çeşitli ihtisas alanlarına
saygılı olarak, objektif esaslara dayalı karar almaları gerekir. Aksi takdirde,
parlamentolar, saygınlıklarını yitirir ve bu da gerçekleşmesi umulan Avrupa
Birliğinin siyasal entegrasyon açısında ciddî sakıncalar doğurur. Bunun,
bazı istenmeyen örneklerini, maalesef, son zamanlarda yaşamış bulunuyoruz.
Değerli konuklar, vaktinizi aldığımın bilinci içindeyim ve sözü hemen,
değerli konuşmacılara bırakacağım; fakat, daha önce Voltaire’in bir sözünü
dile getirmek istiyorum: “Büyük Türkler, dinleri farklı 20 milleti barış
içinde idare etmişlerdir. Türkler, Hıristiyanlara barışta nasıl itidalli
savaşta ise nasıl merhametli olunacağını göstermişlerdir.” Sanıyorum, bu
sözler, veciz bir suretle Türk Milletinin hasletlerini ortaya koymaktadır.
Bu hasletlere sahip bir milletin soykırıma ne derece cesaretle teşebbüs
edeceğini takdirlerinize sunarım.
Şimdi, müsaadenizle, sözü değerli konuşmacılara bırakıyorum. Konuşmacılarımızın
hepsini sizler ve kamuoyumuz, bütün meziyetleri ve müktesebatlarıyla tanımaktadırlar.
Bu itibarla, ayrıca takdim etmeye de gerek duymuyorum.
Uygulayacağımız usul hakkında bir iki kelime söyleyeceğim. 20 dakika
içerisinde konuşmalarını özetlemelerini istirham ediyorum ve bu suretle,
belki kaybettiğimiz, kaybetmedik aslında, ama uzattığımız, değerli bir
şekilde uzattığımız zamanı da telafi etmek imkânını buluruz.
Müsaade ederseniz, evvela, söze Sayın Elekdağ’dan başlayalım. Sonra,
sırasıyla, Sayın Akarcalı, Sayın Lütem, Sayın Şimşir’in söz almalarını,
bu sıra içerisinde istirham ediyorum.
Hepinize tekrar saygılar sunuyorum.
DR. ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (E. Büyükelçi) – Sayın
Başkan, değerli milletvekilleri, değerli konuklar ve meslektaşlarım; konumuz,
Türk-Ermeni ilişkilerinin siyasî boyutu. Şimdi, siyasî boyut deyince, tabiatıyla,
bundan Türkiye ile Ermenistan arasındaki siyasî endişeler anlaşılıyor.
İki devlet arasında siyasî, diplomatik ilişki mevcut değil, bu nedenle,
taraflar resmî ve yarı resmî temaslarda bulunamıyorlar. Böyle olunca, Türkiye
ve Ermenistan’ın siyasî liderlerinin yaptıkları beyanları değerlendirmek
gerekiyor. Bu, önem kazanıyor.
Bu çerçevede, Ermenistan Hükümetinin, Türkiye’yle ilişkilere nasıl baktığı
konusunda elimizde geçerli bir belge var. Bu da, Gazeteci Mehmet Ali Birand’ın
Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan’la yaptığı tv mülakatının zaptı. Şimdi,
ben, Dışişleri Bakanlığı yetkililerine de sordum, dedim ki, bu belgedeki
görüşler, resmî Ermenistan politikasını aksettiriyor mu, bana verdikleri
yanıt “evet” oldu. Bundan bir değişiklik oldu mu; “hayır, olmadı.” Böyle
olunca, o zaman, Koçaryan’ın Birand’la yaptığı görüşmede vurguladığı noktalar
bir bakalım.
Koçaryan diyor ki;
1- İki ülke ilişkilerinin düzelmesi ve sağlıklı bir zemine oturması
için Türkiye, soykırımı gerçeğini tanımalıdır. Bunun için, dolaylı değil,
doğrudan diyalog gereklidir.
2- Ermeni soykırımı, Ermenistan’da ve uluslararası alanda tartışmasız
kabul edilen bir olgudur. Bu nedenle, tarihçilerin işi olmaktan çıkmıştır
-ifadeler, Koçaryan’ın ifadeleri- Amerika Birleşik Devletlerinin Ermeni
Diasporasının ve Ermenistan’ın elinde soykırımının gerçekten olduğunu kanıtlayan
belgeler vardır.
3- Soykırımı, eğer, Türkiye tarafından tanınırsa, Ermenistan, toprak
ve tazminat talebinde bulunmaz. Sadece, soykırımı kurbanları ile torunları
tazminat talebinde bulunabilirler.
4- Soykırımının tanınması yolundaki faaliyetler, Erivan’dan değil, bunlar,
Diaspora tarafından, Diaspora Ermenileri tarafından yürütülüyor.
Şimdi, Koçaryan’ın söylediklerini bir inceleyelim:
Koçaryan açıkça şunu söylüyor, diyor ki. “Türkiye soykırımı gerçeğini
tanımadan, iki ülke ilişkileri düzelmez ve sağlık bir düzene oturmaz.”
Bu, katı, haddini bilmeyen ve uzlaşmaya kapıyı açık bırakmayan bir yaklaşım,
bir tutum. Yani, Koçaryan’ın, siz, üslubuna, sözlerine bakarsanız, sanki,
Türkiye, Ermenistan’la diplomatik ilişkiler kurmak için peşinden koşuyor,
Türkiye’de bu konuda çok büyük bir heves ve çaba var, buna karşılık, Erivan’da
veya Koçaryan’da Türkiye’nin, suçluluğunu peşinen kabul etmesini şart olarak
ileri sürerek, bunu, ilişkilerin kurulması için bir ön şart olarak kullanıyor.
Sanki, böyle bir hava. Tabiî ki, gerçek durum Koçaryan’ın hayal ettiği
gibi değil.
Koçaryan, ayrıca, soykırımı konusunda tartışılacak, konuşulacak bir
şey olmadığını ileri sürüyor. Koçaryan’a göre soykırımı olgusu kesindir,
bu konuda hüküm verilmiştir ve Türkiye mahkûm edilmiştir. Bu nedenle, konu,
tarihçilerin işi olmaktan çıkmıştır. Buraya zaten Ermenistan’dan kimsenin
gelmemesi de işte budur, bundan dolayıdır. Ben davet edilenlerin hiçbirisinin
gelmeyeceğini çok daha önceden söylemiştim, özel görüşmelerimizde.
Yani, bu ifadeleriyle Koçaryan, aynı zamanda, bugünkü Ermenistan yönetiminin
ortak bir girişim çerçevesinde arşivler üzerinde, tarihse, bilimsel araştırma
yapılmasına da olumsuz baktığını ortaya koyuyor.
Toprak ve tazminat konularına gelince, Koçaryan, esasen hiçbir hukuksal
dayanağı olmayan, bu hususlarda, taleplerinden vazgeçer gibi gözüküyor;
ancak, aynı nefesle Koçaryan, soykırımı kurbanları ile torunlarının şahsen
Türkiye’de tazminat talebinde bulunabileceklerini söylüyor.
Değerli Büyükelçi Gündüz Aktan’ın belirttiği gibi, eğer Amerikan Temsilciler
Meclisi bir karar alırsa, bu karara dayalı olarak, açılacak davalar, Türkiye’nin
devlet olarak tazminat ödemesine yol açabilir, bunun altını çizmek istiyorum.
Şimdi, tekrar Koçaryan-Birand görüşmesine gelelim. O tarihlerde, mülakatta
Birand, toprak konusuna açıklık getirme istiyor ve Koçaryan’a soruyor “toprak
talebiniz olmadığı, parlamentonuz ilan edemez mi?” Koçaryan bu soruya net
bir yanıt vermiyor diyor ki: “Ermenistan Anayasası, bölgelerini ve sınırlarını
saptamıştır.” Tabiatıyla kaçamak bir ifade. Esasında, Ermenistan Anayasasının
girizgâhında Ermenistan Parlamentosu tarafından kabul edilmiş olan bağımsızlık
bildirisinin 11 nci maddesine atıfta bulunmaktadır. Bildirinin anılan maddesi
de, Ermenistan’ın millî emelleri bağlamında, Batı Ermenistan’dan, yani,
Türk topraklarından bahsetmektedir.
Esasen, Koçaryan, Batı Ermenistan üzerindeki Ermeni taleplerini dile
getirmekten, zaman zaman hiç kendini alamaz. Hatta, bir keresinde, bu konuda
görüşlerini, Gürcistan’a yaptığı bir resmî ziyaret sırasında dile getirmekte
beis görmemiştir. 21 Kasım 1998’de Gürcistan’da yaptığı bir ziyaret sonrasındaki
basın toplantısında, Batı Ermenistan’ın işgal altında olduğunu söylemiştir.
Orada bulunan bir gazeteci, kendisine sormuştur: “Bu Türkiye’den toprak
anlamına mı geliyor, toprak talebi anlamına mı geliyor?” “Bilmiyorum” diye
cevap vermiştir.
Esasında, Türkiye’den Sevr Antlaşması çerçevesinde toprak talepleri
konusunun, Koçaryan yönetimi tarafından canlı tutulduğu gözden kaçmıyor.
Zamanınız almak için, bu konudaki birtakım beyanlara, bu konuda yapılan
toplantılara değinmiyorum.
Şimdi, Koçaryan’ın Birand’la yaptığı söyleşide, Ermeni Diasporası hakkında
yaptığı değerlendirme de, kesinlikle doğru değil. Koçaryan, Diasporanın
başına buyruk olduğunu ve soykırımı faaliyetlerini kendi inisiyatifiyle
yürüttüğünü söylüyor. Gerçekler ise, bunun tamamen tersini gösteriyor.
Nitekim, Erivan’da 21-24 Eylül 1998’de düzenlenen Ermenistan- Diaspora
ilişkileri konferansı sonucunda yayımlanan bir bildiride de, bu husus açıklanmıştır.
Bildiri diyor ki :“Bundan sonra, Diaspora ile anavatan, millî hedefler,
millî emeller hususunda beraber çalışacaklardır. Bütünlük içerisinde çalışacaklardır.”
Bütün bunlar kayda geçmiş ve deklare edilmiş hususlar.
Gerçek şu ki, Koçaryan’ın 1998’de cumhurbaşkanı seçilmesiyle başlayan
dönemde, aşırı milliyetçi ve terörist Taşnak Partisinin faaliyetlerine
yeniden izin verilmiştir. Biliyorsunuz, daha önce Petrosyan zamanında Taşnak
Partisi kapatılmıştı. Koçaryan gelince bunu açmıştır; fakat, daha da ötesinde,
Koçaryan, bu partinin yeni hükümette temsil edilmesi ve etkinlik kazanmasını
sağlamıştır ve aynı dönemde, yine Koçaryan döneminde, sözde Ermeni soykırımının
uluslararası kabul görmesi, Ermenistan’ın, bir numaraları dış politika
hedefi olmuştur. Ermenistan yetkilileri de bunu açıkça ifade etmektedirler.
Artık, Diaspora, doğrudan Ermeni hükümeti ve Diasporanın bulunduğu ülkelerdeki
Ermenistan Büyükelçileri tarafından yürütülüyor ve yönetiliyor. Bu, çok
önemli, bunun altını çizmek istiyorum. Zannediyorum, buraya kadar açıkladıklarım,
Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik politikası hakkında bir fikir veriyor.
Buna rağmen, biz, Türkiye’de zaman zaman şu görüşlerin ileri sürüldüğünü
görüyoruz, şu görüşlere tanık oluyoruz, deniliyor ki “Türkiye, büyük devlettir.
Büyük devlet olarak Türkiye, Ermenistan’a hoşgörüyle yaklaşmalı ve kendine
muhtaç olan bu ülkeyle ekonomik ilişkilerini geliştirerek, karşılıklı çıkar
ortaklığı yapmalı. Böyle bir ortamda, zamanla soykırım iddiaları etkisini
kaybeder.” Denilen bu. Esasında, Erivan’da Türkiye’yle ekonomik ilişkilerini
geliştirme hususunda kuvvetli bir eğilim gösteriyor, bir arzu, istek var;
ancak, Erivan, Türkiye’ye karşı çelişkili bir tutum içinde. Hem, ülkemizle
ekonomik ilişkilerin olabildiğince gelişmesini arzu ediyor, hem de soykırımı
suçlamasında kesinlikle vazgeçmek istemiyor.
Erivan’ın, Türkiye’yi dünya önünde soykırımıyla suçlaması da ve bu konuda
dünya parlamentolarında, Batılı ülkeler parlamentolarında mahkûm ettirme
hususunda çaba göstermesi de, ilişkileri tabiatıyla zehirliyor ve böyle
bir ortamda, tabiatıyla, iki ülke arasında ekonomik işbirliği yürütmek
de, mümkün olmuyor; fakat, böyle bir işbirliğini güçleştiren başka engeller
de var. Ermenistan’ın Türkiye toprakları üzerinde hak iddia ettiğine kısaca
değindim, buna biraz açıklık getireyim.
Ermenistan Parlamentosu, 6 Aralık 1989’da aldığı bir kararla, Türkiye
ile Sovyetler Birliği arasındaki 16 Mart 1921 tarihli Kars Anlaşmasını
feshetmiştir. Bu anlaşma, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında olduğu
gibi, aynı zamanda, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırları da çiziyordu.
Bu itibarla, Ermenistan’ın bu şekilde hareket etmesi, bir nevi, Türkiye
hakkında, Türkiye toprakları üzerinde hak iddiasında bulunmak için bir
zemin oluşturmaya matuftur tabiatıyla; bu, göze çarpıyor. Ermeni Terör
Örgütü ASALA, kuruluşunun 25 inci yılı vesilesiyle, 25 Ocak 2000’de, Erivan’da,
bir toplantı yaptı ve aynı zamanda, bir açıklamada bulundu ve dediler ki,
orada, Türkiye’deki Ermeni topraklarını geri almak için bir mücadele yapmaya
hazırız, kararlıyız, bu fikrimizden dönmüyoruz. Keza, 10 Ağustos 2000 tarihinde,
Erivan’da, Ermenistan Millî Bilimler Akademisi tarafından, Sevr Anlaşmasının
80 inci yıldönümü sebebiyle, bir konferans düzenlendi. Bütün buralarda
da yine, Batı Ermenistan üzerindeki iddialar ve Ermeni hakları dile getirildi.
Şimdi, ben, size soruyorum; kendisine karşı böyle emeller besleyen bir
ülkeye, Türkiye’nin hoşgörüyle bakması mümkün mü.
Bir noktaya daha burada teması yararlı görüyorum. Bazı çevrelerce, Cumhurbaşkanı
Sayın Demirel tarafından yapılmış olan Kafkas İstikrar Paktı Projesi çerçevesinde,
Türk-Ermeni sorunlarının da halledilebileceği yolunda yorumlar yapılıyor.
Bu mümkün mü; bir kere, Batılı devletlerin de üye olacakları bir Kafkas
İstikrar Paktı kurulacağını düşünmek hayalperestlik. Rusya, Amerika’nın
ve Batılı devletlerin Kafkas İstikrar Paktı yoluyla Kafkasya bölgesine
girmesine kesinlikli müsaade etmez. Ayrıca, Rusya, Güney Kafkasya’daki
sorunların hallini istemez. Bunun nedeni de, sorunların devamının, Moskova’nın
bölgedeki nüfuzunu muhafaza etmesine imkân vermesidir. Örneğin, Karabağ
sorunu çözümlenirse, Erivan’la Ankara yakınlaşması kolaylaşır ve Ermenistan’ın
Türkiye üzerinden dünyayla ekonomik bütünleşmesi gerçekleşir. Bu durumda
da, Rusya, askerî bir anlaşmayla kendisine bağlamış olduğu Ermenistan’ı,
yani, Kafkasya’daki son kalesini kaybeder. Son kalesi, ne demek bu; bunun
arkasından ne gelir? Bunun arkasından, tabiatıyla, Yukarı Dağıstan, Çeçenya
gelir. Böyle düşünüyor Moskova. Bu bakımdan, Güney Kafkasya’daki sorunların
çözülmesi, Moskova’nın işine gelmez; yani, konuyu, bir de bu jeopolitik
yaklaşık içinde değerlendirmek lazım.
Şimdi, Türkiye’nin Ermenistan’a karşı tutumuna bakalım. Türkiye, bağımsızlığına
kavuşan Ermenistan’ı, Azerbaycan ve Ortaasya Türk cumhuriyetleriyle birlikte
tanıdı. Türkiye’nin bu dönemde Ermenistan’a hoşgörüyle yaklaştığını ortaya
koyan birçok örnek olay var. Örneğin, 1992-1993 yıllarında, Türkiye, yeni
kurulan Ermenistan Cumhuriyetine yapılan insanî yardımın Türk toprakları
ve hava sahası üzerinden geçmesine müsaade etti. 1995’te, İstanbul-Erivan
arasında düzenli hava seferlerine izin verildi; ama, Erivan’ın sözde soykırımı
kararlarını Amerikan Kongresinden geçirme çabaları, Türkiye’nin bu açılımını
daha genişletmesine imkân vermedi. Yani, Türkiye ile ilişkilerinin gelişmesini
sabote eden bizzat Ermenistan’dır.
Şimdi, bir önemli noktaya işaret edeceğim. Erivan’ın, soykırımı tasarısını
kongreden geçirmek istemesinin bir nedeni de, Türkiye’yi Amerika’dan koparma
amacıdır. Son Amerika Başkanlık seçimleri öncesinde, kongreye sunulan soykırımı
karar tasarısının kabul edilmesi, bir tesadüf eseri önlenebildi. Yani,
tasarının gündemden çekilmesinin, düşürülmesinin gerçek nedeni, Ortadoğu’da
savaş rüzgârlarının esmesiydi. Şimdi, kararın geçmesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde
büyük bir yara açardı ve Türkiye’nin çıkarlarına ağır bir darbe vururdu.
Nasıl mı? Bunu anlamak için, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumu
düşünün. Türkiye’nin şu anda acil uluslararası malî yardıma ihtiyacı var.
Bu konuda, Türkiye’nin derdine devam olabilecek bir karar da, ancak Washington’da
alınabiliyor. Bu durum, Türkiye’nin Amerika’yla stratejik ortaklık ilişkisini
muhafaza etmesinin yaşamsal önemini gözler önüne seriyor. Bütün bu söylediklerim,
Ermenistan’ın, Türkiye’nin şah damarını kesmek istediğini ortaya koyuyor.
Önlemleri buna almamız lazım. Onun için, bunun altını çiziyorum. Peki,
Ermenistan bunu yapabilir mi; yani, bu soykırım tasarısını geçirebilir
mi; geçirebilir. Ermenistan koküsünde, Amerikan Kongresinde 54 milletvekili
var. Koküs, yani, Ermenistan’a her an oy verebilecek, diğer milletvekillerini
de aynı zamanda buna ikna edebilecek 54 milletvekili var. Yani, Ermeniler,
ellerindeki fonlarla, bunların seçim kampanyalarına çok büyük ölçüde, büyük
miktarlarda yardım yapıyorlar. Bir de, bunun yanında, Yunan koküsü var;
onun da 104 üyesi var. Yani, Yunanlıların da her an emrine hazır ve nazır
104 milletvekilleri var Amerikan Kongresinde. Bunların ikisi bir araya
gelince, 160 ediyor. Bir de, 257 kişilik insan hakları koküsü var. Bu insan
hakları koküsünde de, daima 100 kişiyi kendi taraflarına çekebiliyorlar.
O zaman, çoğunluğu elde ediyorlar. Bu durumda, Ermeni karar tasarısını
Ermeniler uygun bir zamanda tekrar geçirmeye deneyeceklerdir ve geçirebilirler.
Binaenaleyh, bunu dikkate almamız lazım.
Şimdi, o zaman, bizim yapacağımız ne olmalı? Evet, Ermenistan’a yönelik
politikamızı bu gerçekler ışığında saptamamız lazım. Ermenistan Hükümeti,
eğer, Diasporasına döner ve derse ki, hareketlerinizde anavatanınıza zarar
veriyorsunuz, kongrede Türkiye’ye düşmanlık yapmaktan vazgeçin derse, Diaspora
durur. Bizim, bunu, Ermenistan’a söyletmemiz lazım. İşte, Türkiye’nin Ermenistan’a
yönelik politikası öyle düzenlenmeli ki, Erivan’daki hükümet, böyle bir
talimatı Diasporaya vermek zorunda kalsın. Ermenistan’ın bugün içinde olduğu
sıkıntılı durumu hepimiz biliyoruz. Üçbuçuk milyonluk bir ülkeyken, iki
milyona düştü nüfusu. Ülkeden kaçan geri dönmüyor. 35 yaşın altındaki kişilere
Ermenistan’ı terk etmek veya ayrılmak imkânı verilmiyor; çünkü, geri dönmeyecekleri
biliniyor.
Bu ortamda, Türkiye, Ermenistan’a karşı şu önlemleri almalıdır:
Birincisi, Türkiye’den Ermenistan’a, İran ve Gürcistan üzerine giden
160 milyon dolarlık gıda maddeleri ihracatı durdurulmalıdır. Evet, bu bize
zarar verir; ama, karşılığında ne alacağız, ne istiyoruz veya bunu yapmazsak
neyi kaybedeceğiz, onu düşünmemiz lazım.
İkincisi, Erivan-İstanbul arası uçak seferleri durdurulmalıdır. Son
derece önemlidir bu uçak seferleri. Haftada iki kere Erivan’dan İstanbul’a
uçak seferi geliyor. Bunlara bandrollü vize verilmesi durduruldu; fakat,
şimdi, uçakla İstanbul’a gelmek için Gürcistan’a gidiyorlar, oradan vize
alıp geliyorlar. Bavul ticareti.
Üçüncüsü, Erivan-Halep arasındaki uçak seferleri, Türk hava sahasından
geçmektedir. Bu konuda da izin kaldırılmalıdır.
Dördüncü nokta, Amerika ve Avrupa’dan Ermenistan’a gelen uçaklar, Türk
hava sahasından geçen iki koridordan bu ülkeye ulaşmaktadır. Türkiye, bu
hava koridorlarının insanî yardım amacıyla kullanılmasını önlemelidir.
İsmi insanî yardım bunun onu da belirteyim size ve bu insanî yardım Azerbaycan’a
yapılmıyor.
Sayın Başkan, bitiriyorum bu noktada. Şimdi, bu söylediklerime karşı
çıkacak olanlar olabilir. Bu söylediklerimin hatalı olduğunu söyleyebilecek
kişiler olabilir, öyle düşünenler olabilir. Ancak, ben bu görüşte olanlara
şunları hatırlatırım. Türkiye, bugüne kadar, bu önlemleri almamakla, Ermenistan’ın
cesaretini artırmıştır. Koçoryan’ın Birand ile mülakatında, Türkiye’ye
karşı sergilediği yüksek dozdaki küstahlık, bundan ileri gelmektedir. Aynı
zamanda, Ermeni yöneticileri, Türkiye’nin Amerika’dan çekilmesi dolayısıyla,
sözünü ettiğim önlemleri almadığına inanmışlardır. Erivan’ın bu inancını
kırmadan, Türkiye, Amerikan Kongresinin ve Batılı devletler parlamentolarının
soykırımı kararları almalarını önleyemez. Türkiye’nin Fransa’ya karşı aldığı
ekonomik ve ticarî önlemler, sadece kendisine zarar verir. Bundan başka
bir işe yaramaz. Türkiye’de Ermeni halkına karşı bir düşmanlık yoktur;
fakat, Ermeni halkı, yöneticileri tarafından istismar edilmektedir. Ancak,
önerdiğim önlemler sayesinde, Ermeni toplumunun yöneticilerine karşı bir
baskı ortaya çıkarması söz konusu olabilir ve bu şekilde, Ermenistan, biraz
önce bahsetmiş olduğum istikâmette, Ermenistan yöneticileri, Diasporaya
birtakım talimatlar gönderebilirler.
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. (Alkışlar)
BAŞKAN – Efendim, Sayın Elekdağ, ben de çok teşekkür ediyorum.
Evvela, süreye riayet ettiler, ikincisi, içeriği çok dolgun bir tebliğ
sundular. Özellikle, sanıyorum, bu seminerin amaçlarından biri budur. Türkiye
ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin bu düzeyde olmasının gerçek sebebi
nedir; bunu, çok sağlıklı bir biçimde teşhis etmek, alınacak tedbirlerin
isabeti bakımından gereklidir. Sayın Elekdağ, hem bu teşhisi yaptı hem
de önlemleri sıraladı. Bu itibarla, bu önlemlerin tartışmaya açık olması
keyfiyeti başkadır, tartışmaya müsait bir zemini hazırlamış olması itibariyle
de değeri çok yüksektir. Kendilerine, bir kere daha teşekkürlerimi sunuyorum.
Şimdi, müsaade ederseniz Sayın Akarcalı’yı, bu konudaki görüşlerini
bildirmek üzere, konuşmasını yapmaya davet ediyorum.
BÜLENT AKARCALI (İstanbul Milletvekili) –
Çok değerli Bakanlarım, sevgili parlamenter büyüklerim, değerli arkadaşlarım,
değerli konuklarım; hepinizi, saygıyla selamlarım; ama, önce, Türk Parlamenterler
Birliğini, onun değerli üyelerini, yöneticilerini ve başkanını kutlamak
istiyorum, böylesine önemli bir konuyu bu çatının altına getirmiş olduğu
için.
Benim konuşmam, çoğu kişinin hoşuna gitmeyecek; çünkü, buradaki amaç,
bir sorunu tartışmaktır, hoşumuza gidenleri değil, eksikliklerimizi ortaya
koymaktır. Ben, özeleştiri yapacağım. Bu özeleştiriye dün başladı, bu çatı
altında. Daha önceden de, dün bir örneği oldu. Sayın Rauf Denktaş, Dışişleri
Komisyonunun davetlisi olarak geldi konuştu ve işte, Rum ve Yunanlıların
fersah fersah giderlerken, bizim bir arpa boyu ileri gitmeyişimizi anlattı.
Ben de şunu söyledim; Rum kesimi, biliyorsunuz, bugün, Avrupa Birliğinde
müzakereleri neredeyse bitirmek üzere, tam üye olmak için. 1963 olaylarından
bu yana, 38 yıl geçti. 1974 Barış Harekâtından bu yana 27 yıl geçti. Neden
biz gerideyiz; niye bu sorular tartışılmıyor; hep kendi haklılığımızı,
âdeta, aynana bakarak yalnız söylüyoruz. Neden bunları dedim tartışmıyoruz.
Ermeni soykırım iddiaları, dünün meselesi değil. ASALA’nın cinayetleri
de mi uyandırmadı bizi ve hâlâ bugün tartışıyoruz ve konuştuğumuz nedir,
2,5 milyon Ermenistan’ın, bir avuç Diasporanın ne kadar fersah fersah mesafe
aldığıdır. Bilmem, sabahki oturumda konuşuldu mu; yıllardır, aylardır söylediğimiz
bir şey, maalesef, gerçekleşti. Dışişlerindeki bir avuç arkadaşımız dışında,
hiç kimse, Türkiye’de bununla ilgilenmedi. Nedir; New York Hayat Sigorta
Şirketi, Ermenilere 10 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Bilmem, bu, burada
tartışıldı mı sabahleyin. Yani, özel hukuk açısından, yıllardır peşinde
koştukları California’da, sigorta şirketine açtıkları Thatcher döneminden
kalma hayat poliçelerinin bugün tazminata dönüştürülmesini, fiilen Amerikan
yasalarına göre kabul ettirip parayı almaya başladılar. Yıllardır bunlar
söylendi, edildi; ama, ne devletin ne ülkeyi oluşturan kurumların hiçbirinde,
bununla ilgili ciddî bir şey yapılmadı, yapılmamıştır, hâlâ da yoktur.
Bunu da, çok net bir şekilde söylüyorum. Bir avuç fedakâr insanın yaptıklarını,
o son derece organize, sistematik, hayat nedenleri yalnız buna var olan,
Diaspora ve diğerleriyle de kıyaslayamayız. O bir avuç kahraman, artık
Türkiye’yi bu yenilgiden kurtarabilme imkânı içinde değillerdir, bunu gayet
net bir şekilde bilelim, kendimizi avutmayalım. Bugün 2,5 milyonluk, 10
sene önce 3,5 iken, şimdi, 2,5’a inmiş Ermenistan, başında bir diktatör
benzeri Koçaryan’la ve Fransız Amerikan diyasporasıyla kesin zafere doğru
ilerlemektedirler. Türkiye’de gerçekler saklanmaktadır. İşte, ben, bunları
açıklamaya çalışacağım.
Değerli arkadaşlarım, şu anda, iddia ediyorum, Sayın Bakanlarım, bu
devlette çok büyük hizmet vermiş olan ağabeylerin, arkadaşlarım; devletimizin
hiçbir kademesinde, bu konuyla ilgili kapsamlı bir şekilde, denklemdeki
bütün bilinmeyen ve sabitleri içerecek bir araştırma yoktur, bunlara karşı
ne yapılacağı konusunda tutarlı bir eylem planı da yoktur, çeşitli görüşler
vardır, ben de belirteceğim Sayın Büyükelçimiz de belirtti. Ama, bu meseleyi
nasıl kucaklayacağız, nasıl götüreceğiz bundan sonra neyi nasıl yapacağız
diyerek, iddia ediyorum, bugün, hiçbir kimse, hiçbir bakan, Sayın Başbakan
dahil olmak üzere, başka diğer kuruluşların da başkanları da dahil olmak
üzere size bir plan sunamazlar, hepsinin yalnız kendilerine göre hazırladıkları
vardır, Dışişlerinin vardır, Millî Güvenlik Kurulunun vardır, MİT’in vardır,
şunun vardır bunun vardır; ama, kapsamlı bir şekilde bu hastalığı nasıl
götüreceğize dair hiçbir şey maalesef şu anda yoktur. Şimdi, bunu neden
söylüyorum, bu büyük konular konuşulurken, biz, işte tarihten bahsederken,
yok şu oldu yok bu olmadı derken ,onlar pratik tak tak diye ilerlemektedirler.
İşte sigorta meselesi bunun bir sonucu, fiili, somut. Yıllardır uğraşıyorlardı,
yıllardır söyledik. Ben, hasbelkader siyasete 1983’te başlamadan önce Türkiye’nin
en eski Fransız sigorta şirketinin genel müdürlüğünü yapmıştım İttihatı
Millî. o zamandan biliyordum. Yönetim kurulu başkanımız rahmetli eski İçişleri
Bakanı Mukadder Öztekindi. Ona demiştim, rapor hazırlayıp o zaman vermiştim
ona. Efendim, burada arşivlerle ilgili bir sürü araştırma yapılıyor, Fransa’daki
..el atalım diye. Aynı şirket Osmanlı Bankasının yüzde 30’una sahipti.
Osmanlı Bankasını tanıyordu. Şimdi, bu sigorta işi özel hukuk olarak devam
edecek hiçbir güç bunu önleyemez, özel hukuktan ilerliyorlar. Tabii, ondan
sonra o şirketler bu rakamlar büyüdüğü takdirde kendi hükümetlerine, o
hükümetlerin de Türkiye’ye rücu etmesini isteyecekler. Bunları herhalde
televizyonda yirmi defa söyledim, yirmisinde de acaba bu konuyla ilgili
birkaç uzman kişi bir şey düşünür de haber verir mi, eder mi diye, bir
üniversite araştırma yapar mı diyerek mezarlıktaki sessizlik daha gürültülüdür
diyebilirim.
İkincisi nedir; o dönemde -daha başlamadı o başımıza gelmedi- bankalardaki
mevduatlardır, bütün onların da arşivleri bulunmaktadır. O dönem Osmanlı
topraklarında icraat yapan bankalardaki mevduatlardır. Sayın Gündüz Aktan’ın
kendi konuşmasında İsviçre’yle ilgili verdiği öneri de son derece somut
olarak karşımızda bulunmaktadır.
Saç ayağının üçüncü ayağı da fiilen gerçekleşmiştir, yine, özel hukuk
açısından tapular, tehcire uğramış, Osmanlıdan şu veya bu şekilde ayrılmış
olan kişilerin, o zaman bıraktıklar arazilere ait tapuları yanlarında götürdükleri
için, sakladıkları için şimdi dönüp almaları. Bu, geçen sene gerçekleşti.
Lübnan’dan bir aile Adana civarındaki arazilerini elde etmek için mükemmel
olarak hazırladığı dosyasını getirdi. Haklı özel hukuk açısından, ha benim
dedemin malı ha onun mal ve mahkemede bir celsede bu işi kazandı. O zaman,
basın da şunu yazdı; hâkim niye bir celsede karar verdi diye. Dosya mükemmel
hâkim ne yapsın. Yani, içeriği nedendir diye meselenin üstüne gidilmedi,
hep şekille uğraşmaktayız. İsviçre’de 70’e 73’le reddedildi en son İsviçre
Millî Konseyinde. Şimdi, etrafınıza bir sorun İsviçre’de bunun ele alınacağı
biliniyordu önlenmesi için kim ne yaptı? Bir avuç insan üç farkı sağlayabildi;
ama, bu üç farkı ne kadar süre gönderebiliriz bilemiyorum. Araştırdık baktık,
ondan sonra bu İsviçre’deki parlamenterlere bu konuyla ilgili sağduyuyla
davrandıkları için, İsviçre’nin tarafsızlığına uygun davrandıkları için
teşekkür mektubu gönderen maalesef bir tek biz olmuşuz; yani, yanımızda
olanları bile korumak için bir gayret sarf etmiyoruz. Şöyle diyeyim, soruyu
soralım bir Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak ne yapıyoruz? Hiçbir şey.
Meclisimiz bir kitap hazırlıyormuş. Evvelki gün yemek esnasında 1980’lerden
beri tanıdığım Amerikalı Türk tarihçi Hitlori’yi görünce anladım buraya
geliyormuş. Benim şahsen bu konularla ne kadar ilgilendiğim ortada. Benim
kendi Meclisim Genel Kurulunda bu konuları tartıştığım ettiğim, beni Avrupalara
gönderen Meclisim, biz, bu konuda bir çalışma yapıyoruz sizin görüşünüz
yok mudur, katılmak istemez misiniz diye bana sormuyor; çünkü, yapılanlar
yalnız biz bunu yaptık demek içindir. Ankara’nın büyük odası meslek odası
5 kilo ağırlığında kitap yapıyor Türkçe, Ermeni meselesinde. Halbuki, lazım
olan bize, bu İsviçreli parlamerterlere, Amerikalı parlamenterlere, oradaki
gazetecilere, oradaki akademisyenlere; yani, oradaki kamuoyuna bununla
ilgili birer sayfalık, iki sayfalı konuların... Bizim meselemiz için 20,
30 sayfa okuyacak durumları yok, çalışmalar yapmaları. Sayın Büyükelçimizin
Büyükelçiyken yaptığı, maalesef, kendi örneğinde tek olan başka şekilde
olmayan soykırımla ilgili iddiaları çürüten 70, 80 tane Amerikalı bilim
adamını bir araya getirip böyle yoktur denilen çalışmayı hiç olmazsa yaymak
dışarıya; yani, daha önce yapılmışları. Hiçbir şey yoktu. Kimse kalkıp
da, efendim, şurada yapılıyor burada bu yapılıyor demesin, bu, kızgın bir
çöle üç beş saniye süreyle yağan bir yağmurun yeterli yağmur olduğunu kabul
etmek şeklinde olur. Onun için, Türk Parlamenterler Birliğine bu toplantı
için teşekkür ediyorum. Bizler sizler ancak sürekli olarak bunun duyarlılığını
sağlayabilme durumunda oluruz.
Sayın Talat Bey dedi ki, daha genç bir diplomatken bu konuya el atıldığında,
sakın bizim böyle bir meselemiz olmadığını ifade ettiler, yanlış anlamıyorsam.
1967 yılı, o zaman nedense soykırımda 1915’te değil 1917’de olmuş deniyordu,
Brüksel’de soykırımın 50 nci yılı için bir miting yapılacaktı. Biz, öğrenciler
olarak
meseleye el attık, ismi çok meşhur büyükelçimize gittik “gençler, bizim
böyle bir meselemiz yok ,muhatap olmayın” dedi; ama, biz, muhatap olduk
ve gencecik yaşımıza rağmen, bir avuç Türk delikanlısı, orada Büyükelçi
Oğuz Gökmen’in verebildiği destekle, belki fazla destek verebilmesi de
yasaktı, o mitingi önledik; ama, dediğim gibi Türkiye’nin politikası bizim...
Hâlâ, politika aslında böyledir, açık açık bunu söylemekten kaçınıyoruz.
Şimdi, efendim bunlardan neler yapılabilir? Benim Ermeni soykırım iddialarını
göğüsleme ve geriletme eylem planı diye bir planım var. Biz Türk Demokrasi
Vakfı olarak, on yıldır bu meselelerle ilgili olarak, Avrupa ve Amerika’ya
Rusya Duma dahil olmak üzere 100 000’e yakın İngilizce, Fransızca, Almanca,
İtalyanca, İspanyolca, Rusça mektup gönderdik, 250 000’e yakın, yine üç
dilde İngilizce, Fransızca, Almanca, Türkçe, bir de; çünkü, yurtdışındaki
Türklerimiz de meseleyi tam bilsin. Broşürler indirdik. Bunların sağlanmasındaki
tabiîki, Dışişlerinden, ilgili kurumlardan sağlıklı bilgileri aldık. Onun
ışığında, çok özet olarak şunu ben sunuyorum: Sayın Büyükelçimizin söylediği
Ermenistan’ın kendine olan güvencini sindirmek için alınacak politikalar
şunlar bunlar yanında, esas mesele nedir? Bugün, artık, Batı dünyasında
milyar dolar dökseniz, soykırım yapılmıştır diye kabul edilmiş olan inancı
değiştiremezsiniz, bitmiştir. Bu, aynen bir dini inanç halin gelmiştir,
ispatı gerekli olmayan. Benim dini inancımın ispatı yoktur o benim inancımdır.
Bir dogma haline gelmiştir, tartışılmamaktadır, söylendiği gibi daha önce
tartışmak istersiniz de tartışmamaktadırlar. Bu hale getirilmiştir. Peki,
ne yapabiliriz? Bu iddiayı ayakta tutan iki tane temel direk vardır. Eski
bir filmde Herkül bulunduğu mabedin iki tane kolonunu yıkarak bütün mabedi
yıkıyordu. İki tane kolonu var, bütün bu mabedin. Bir Ermeni devleti, devleti
diyorum, ikincisi diyaspora. Bizim dünya kamuoyuna bu devletin ne olduğunu,
o diyasporanın da ne olduğunu teşhir ederek biz soykırım iddialarını çok
geri plana atabiliriz. Nedir bu bana göre, ama, bana göre derken de, bunun
uzun bir çalışma altında olduğunu ve gerek Amerika’daki, gerek Avrupa’daki
ciddî halkla ilişkiler şirketleriyle görüşüldükten sonra ortaya çıktığını
belirteyim; yani, mesele benim ne algıladığım değil, Avrupalı ve Amerikalının
ne algılayacağı, benim vereceğim mesajın onlar tarafından nasıl kabul edileceğinin
ortaya çıkmasından sonra ortaya çıkmış bir olay. Bir, Amerika’ya yönelik
olarak özellikle yapılacak şey. Ermeni devleti, zorba, komşularına nifak
sokan, fesat bir devlettir, ama devlet. Kimse alınmasın, Amerika’nın sevmediği
-onlar için diyorum, ben kendi komşuma bir şey demiyorum- Irak gibidir.
Koçaryan, Amerika’nın sevmediği Saddam gibidir. Bakın kimse yanlış anlamasın,
burada Iraklı dostlarımız varsa, Amerika onu öyle kabul ediyor, ben değil.
Bu devlet, bir Azerbaycan’ı işgal etmiştir, işgalcidir, işgalden beri milyonlarca
insan sefalet içindedir. Ne yaptık biz, hiçbir şey. Müslüman ve Türk ülkeleri
bile uyandırmadık. Aslında, kaçkınların durumu yeni Filistinlilerin durumu
gibidir diyorum eylem planı açısından ne yapılacağı. Bu, tabii, Türk Müslüman
devletlere yönelik olarak yapılacak şey açısındandır. Amerika da bu devletin
ne mal olduğunu bu şekilde ortaya çıkardı. Sırf Azerbaycan’a karşı değil,
bana karşı değil, Gürcistan’a karşı politikalarını bilenleriniz vardır
içinde. Bugün Shcuardnadze bu Koçaryan’ın etnik kışkırtmalarından dolayı
bize zamanında yapılmış etnik bölücülük gibi, Gürcistan’a yapılan etnik
bölücülükten dolayı Shcuardnadze, bugün, bazı kendi topraklarına gidememektedir.
Müsebbibi, Ermenistan’dır. Ermenistan devleti, bunun yanında Kafkasları,
Avrupa’ya, Amerika’ya yakın görünürken, Moskova’ya peşkeş çekme devrindedir.
Yine, başka ilişkiler peşindedir, İran ile vesaire ile. Bu Amerikan kamuoyunun
rahatlıkla algılayacağı bir olaydır Ankara’daki bir Avrupa Büyükelçisi,
özellikle Koçaryan eşittir Saddam diye siz olayı bir çamura attınız mı
Amerika’da, onun altından Ermeniler kalkamaz dediler. Daha uzatmak istemiyorum;
çünkü, zaman yok.
Gelelim diyasporaya. Yani, devletin ,bakın hep devlet, Ermeniler değil,
Ermenistan halkı, değil Ermenistan da değil, Ermeni devleti, zavallı halkın
ezildiği, ezdirildiği bir devlet diye lanse edilmesi. Geriye kalan diyaspora.
Buraya geçen şeylerde sayın Perez vardı, yanında eskiden tanığım insanlar
vardı. Onlarla da konuştum olayı. Ermenilerin bütün politikası diyasporanın
kendilerini hakiki soykırıma uğramış Yahudilere kıyaslatmaktır, onlar gibi
olduklarını Avrupa ve Amerikan kamuoyuna vermektir; çünkü, Avrupa ve Amerika
onun bir acı olduğunu kabul etmiştir. Bunun böyle olmadığını, Yahudilerin
büyük bir kısmı bilmekte, karşı koymaktalar; ama,bir kısmı da, Ermenilere
destek vermekteler. Şimdi, biz, hem bu destek verenleri de ortadan kaldırmak
hem de Ermeni diyasporasının nasıl gayrisamimi, hatta yalancı ve sahtekâr
olduğunu ispat edebiliriz. Kime; onlara, oralara bunların gücünü aldıkları
yerlere.
Ermenistan’ın 1990’daki nüfusu 3,5 milyon, bugünkü nüfusu 2,5 milyon.
İsrail’in 1948’teki nüfusu yarım milyon 500 000 kişi, bugün 6 milyon. Şimdi,
Amerikan kamuoyunda şöyle bir kampanyanın yürüdüğünü görürüz, bir taraftan
devletin ne kadar fesat yuvası, taşnak kökenli olduğu vesairesi belirtiliyor,
öbür taraftan başka bir kaynaktan, Yahudiler, doktoru, mühendisi, sanatkârı
elinden iş geleni gelmeyeni, iş adamı gidip topraklarında yatırım yapıp,
çölde gündüz sıcak gece soğukta çalışıp savaş ederek devletlerini kurdular
derken ki, buradan da bir İsrail reklamı yapmıyorum ben; ama, oradan Amerikan
Halkının anlayacağı dil budur reklamın dili olarak, bunları yaptılar, devletlerine
sahip çıktılar. Bunu kim yaptı? Amerika’daki, Avrupa’daki Yahudiler gittiler,
ettiler, yaptılar, fedakârlığı yaptılar. Amerikan ve Fransız diasporasına
bakıyoruz. Değil Ermenistan’a gitmek, orada yatırım yapmak, orada çalışmak,
tam tersine, Ermenistan’ı boşaltıyorlar. Demekki, bu Diaspora –bunu kime
diyoruz; Amerikan ve Avrupahalkına- “sizi aldatıyorlar, bunlar yalancı.
Bunların soykırım iddialarının altında yatan, aslında nedir; kimliklerini
devam ettirmek ve kendi kültürlerinin yetersizkalması karşısında varlıklarının
tek ispat yoludur” Bunu da bizzat bana, yaşlı bir Ermeni söylemiştir. İstanbul’dan
gitme, 1985 yılında, Washington’da, “oğlum, benim de içim kan ağlıyor ama,
başka çaresiyok” dedi. Neden diye sordum, “çünkü eskiden Ermeni okullarıyoktu,
olanlara da gitmiyorlardı. Ermenice gazeteler satılmıyordu. Liselerimize
gelen yoktu.Şimdi okullarımız, kiliselerimiz dolu, gazetelerimiz satıyor,
çocuklarımızErmenice öğreniyor; ama, maalesef bu, Türkiye’nin sırtından
oluyor.”
Kimliklerini Fransa’da ve Amerika’da Türkiye düşmanlığı sırtından elde
ediyorlar. İşte bunu ortaya çıkarabiliyoruz. Diasporanın esasmeselesinin
zavallıErmenistan halkına sahip çıkmakolmadığını vurguluyoruz. Çünkü, sahipçıkılmış
olsaydı, esas amaç bir Ermenistan devletinin, mamur, refah içinde yaşayan
bir devlet olmasıolmuş olsaydı, bugün Ermenistan aç-bilaç olmazdı. Dolaylı
olarakTürkiye’den giden mallara mahrum kalmazdı. 35 yaşından büyük olanların
yurtdışına çıkışı yasak olmazdı. Günde 6 saat elektrikle aydınlanır, olmayan
yakıtla ısınır olmazlardı. O sefaleti ortaya koyuyoruz, ediyoruz.
Bu arada Türkiye, Azerbaycan’ın işgal altında olduğunu, kaçkınların
durumunu da ortaya koyduğuna, Azerbeycan’dan bukonuda gelecek olan, bu
konudaki yanlış anlamayı da önlemiş olabiliyoruz. Bunu yaparken de Türkiye’nin
neler yapması, o entegre planı yaparken kaçkınlara fiiliyardım, yalnız
bizim değil, mesela neden yıllardır bir avuç insan kurbanını kaçkınlar
için Azerbaycan’da kestiriyor da biz bütün bir kampanya yapıp bu sene 1
milyon Türk kurbanını kaçkınlar için Azerbaycan’da kestiriyor demiyoruz?..
Yıllardır biz, Aydınlar Ocağı, birkaç kişi bunu yapıyoruz. Yaymaya çalışıyoruz,
duyarlılık var heyecan yok. Bu heyacanı yaratabiliriz. Buna bütün İslam
ülkelerini davet edebiliriz ve İslam ülkelerine, Türk cumhuriyetlerine,
Ermenistan’ın yaptığı işgale karşı diğer Türk cumhuriyetlerini duyarlı
kılabiliriz; yarın sizin başınıza gelebilir; bugün Azerbaycan’ı işgal eden
güç yarın sizi başkasına işgal ettirir. Ama, bunlar tabiî belirli bir sistematiği,
bunun için zamanı olan, bilgisive parası olan kişi ve kurumlarla yapılır.
Bugün bilgisi olan insanlarımız var, heyecanı olan insanlarımız var;
ama, bu bilgi ve heyecanı olan insanları belirli bir şekilde para verip
bunlarla herhangi bir iş yapılması için ortada bir irade maalesef yok.
İradenin de bugün bugünkü hükümette yok olduğunu söyleyemeyiz, çünkü bu,
kırk yıldır böyle; Kıbrıs meselesinde de aynısı. Onun için bunu bir özeleştiri
olarak da çok net biçimde görmemiz lazımdır.
Ayrıntılara girmiyorum; bunu birlik başkanına, sizlere dağıtması için
verdim.
Şöyle bitiriyorum: Bunları söylemek yetmez, bunu söyleyenlerin de bir
şeyler yapıyor olması lazım. Biz, geçmiş on yıl içinde ne yaptığımızı söyledik.
Gerek dışarının bilgi ihtiyacının ne olduğu, gerekse elde etmiş olduğumuz
tecrübeler ışığında biz şöyle bir çalışmayı fiilen başlatmış oluyoruz.
Büyük bir web sitesi hazırlanıyor; yüzde 60’ı bitti. Bu web sitesinin amacı
şu: Dünyanın neresinde bu ve benzeri konularla ilgili olarak azıcık heyecan
duyan bir Türk varsa ve internet ile çalışıyorsa, onun eline bu meseleleri
savunmak ve anlatmak için bir büyük alet, atölye, fabrika verme projesidir
bu. Şu şekilde: Sitede 20 ülkenin, AB ülkeleri, İsveç, Norveç, Rusya, kanada,
Amerika, zaman içinde Avustralya, Japonya da eklenebilecek, bu ülkelerde
önde gelen insanların bütün adresleri; adı soyadı, adresi, telefonu, faksı,
e-mail’i.. Kimdir bunlar; önce siyasetçiler, akademisyenler, yazarlar,
çizerler, işadamları, sendikacılar, önde gelen komutanlar, yani o ülkede
bu konularla ilgili bilgi sahibi olması gerekenler ve karar merciinde olanlar.
Yaklaşık otuz bin adres çıktı. Şu anda 18 bin tanesini tesbit ettik; yani,
başlandığında zor olmadığı görülüyor.
İkinci kademe de şudur: Konularımızla ilgili olarak, Ermeni meselesiyse,
bu konuda Türkiye’nin görüşlerini almak ve tercihan o ülkenin insanı tarafından
yazılmış İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca makaleler.. Uzun araştırmalar
değil; makaleler. Fransızca kısmında, Ermeni meselesi diyorsunuz; karşınıza
otuz kırk tane makale çıkıyor. Amaç nedir; bu konuya heyecan duyan Türklerin,
insanların, bu makaleleri seçip, yukarıda, istediği insanlara iletmesi;
e-mail ile, mektupla, postayla, çoğaltarak faksla vs.. Ve, kısa zaman içinde
de adreslerin çoğaltılması, makalelerin de çoğaltılması.
Üçüncü etap, bununla ilgili olarak dün Gündüz Aktan ve İlber Ortaylı
hocalarımızla yaptığımız toplantıda daha ilmî çalışmak isteyenlere de,
ilmî içerikli konuların konulması. Yaptığımız çok basit bir hesaba göre
dünyada bin tane Türk haftada iki saatini bu işe ayırdığında ortaya milyonlarca
mesaj çıkıyor. Bunun çok üstünde, fevkalade bir şey. Biz, bunun adına da,
Türkiye’nin temel sorun ve çıkarları hakkında dünya kamuoyunu aydınlatma
ve bilgilendirme projesi koyduk. Destek almak için ilgili bakanlıklara
da sunduk, destek alacağımıza da inanmaktayız.
Bizim temel ihtiyacımız, dışarıdaki insanların, bütün bu konular hakkında
asgari bilgiye sahip olmamalarından geliyor. Bu bilgi iletmeyi de Türkiye
yapamadı, yalnız Dışişlerinden bekledi. Dışişlerini en çok tenkit eden
insanlarım başında gelirim; ama, bu konularda Dışişlerinin yaptığının onda
birini yapmış başka bir müessese yoktur. Bir tek üniversitemiz diyemez
ki, ben şu konuda, şu kadar bir şey yaptım, yoktur. Bu konularda tenkit
ettiğim için, bana gelen bir üniversite rektöründen cevap “efendim, biz,
o ülkeye dört adet mektup gönderdik” demişti. Koca bir üniversite, dört
adet mektup gönderdik diyordu ki, o, aslında iki mektuptu; biri senato
başkanına, biri de meclis başkanına gönderilmiş aynı mektup. Şimdi, buradan
şu öz eleştiriye geçelim: Üniversitelerimizin, yalnız ilmî çalıştırma değil,
dış dünyayı bilgilendirmek için çok ciddi bir şekilde bu sorumluluğu duymaları
gerekir. Bunun yanında, bütün meslek kuruluşlarının, odaların, eğer denildiği
gibi Odalar Birliğinin 300-350 milyon doları varsa, diğer odaların kendilerine
göre 5-10 milyon dolarları varsa, ne olur, bunun birkaç yüz dolarını, kendimize
değil, dışarıya yönelik olarak harcayalım. Bu konuda çalışma yapacak üniversiteleri
destekleyelim, paraları onlara tahsis edelim. Diğer meslek kuruluşlarının
devreye girmelerini sağlayalım ve bu konuda, dışarıya yönelik olarak temel
hususun da şu olduğunu belirteyim: Her ne kadar, Diyasporayı, Ermenistan
devleti, hükümeti destekliyorsa da, Diyaspora, Amerika, Fransa için sivil
toplum kuruluşudur muhatap olarak; kendi halkıdır, kendi vatandaşıdır.
Yani, biz, Diyasporaya karşı, Türk Devleti olarak politika yürütemeyiz.
Bunu unutmayalım. O zaman, karşımıza Fransız Devleti, Amerikan Devleti
çıkar. Yani, bu, şunun gibidir: Diyelim ki, Çeçen meselesinde, Türkiye’de
yaşayan Çeçen kökenli vatandaşlar, bizim vatandaşımızdır.
Devletinin, Türkiye’de onlara yönelik bir politikası olursa, biz, buna
karışmamazlık edebilir miyiz; edemeyiz. Ama, sivil toplum örgütleri bir
çalışma yapıyorsa, kanun çerçevesinde yapıyorlarsa bir şey diyemeyiz. Bu
da, son derece önemli bir noktadır. Yapılacak işlerin de, doğrudan doğruya
Diyasporaya yönelik olduğunu da, basına, kamuoyuna yönelik olduğunda, sivil
toplum örgütleri, devletten bağımsız kuruluşlar tarafından yapılacağıdır.
Bunun başında da üniversiteler gelir, yüze yakın üniversitemiz vardır.
Siyasetçiler gelir, meslek kuruluşları gelir, daha akla gelebilecek çok
sayıda başka kuruluşlar gelir. Tarih Vakfı gelir, Tarih Kurumu gelir...
Bakın, Tarih Vakfına, biz, zamanında, Kültür Bakanlığımız darphaneyi verdi;
yani, milyonlarca dolarla ölçülemeyecek değerde bir yer. Tarih Vakfına
sordum, sizin dışarıya verebileceğimiz, işte bunu... Tarih Vakfı, bağımsız
bir kuruluş, İngilizce, Fransızca, Almanca olarak hazırladığınız bir metniniz
var mi diye?.. Bir sayfalık bile yok.
Bunları hiç kimseyi eleştirmek için söylemiyorum. Kendi öz eleştirimizi
yapalım; eksiğimizi bilelim. Bu eksiklikleri giderdiğimiz takdirde, 2,5
milyon nüfusa sahip, başında Koçaryan gibi çete reisinin olduğu bir ülkenin,
bizden toprak talebi olacakmış gibi iddialarını bile konuşmanın zul olduğunu
kabul edelim. (Alkışlar)
Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Sayın Akarcalı’ya içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Sanıyorum, özetlemek gerekirse, Sayın Akarcalı, özellikle öz eleştiri
yapılması gerektiği hususunda durdu. Yeteri kadar düzenli ve etkili bir
şekilde çalışmamız için,mutlaka bu öz eleştirinin gerekli olduğunu dile
getirdi.
Bunun dışında dikkate değer gördüğüm bir hususu da tekrarlamak istiyorum.
Özel hukuku kullanmak suretiyle, Ermenilerin, günün birinde, Türk Devletini
sorumlu kılabilecek bir hukuki prosedür içine girme ihtimalleri vardır.
Buna şimdiden uyanık olmamız gerekir dediler.
Özellikle Ermenilerin güç aldığı devletlerin nezdinde, onların gerçek
hüviyetini ortaya koyacak bir politika güdülmesi gerektiği görüşünü savundular.
Kendilerine, bu önlemler ve bu teşhisler için teşekkür ederim.
Sayın Lütem, sıra sizde sanıyorum, lütfedeceksiniz.
ÖMER LÜTEM (E. Büyükelçi) – Teşekkür ederim
Sayın Başkan.
Ben, 1980’den günümüze Ermeni sorununu ve Türkiye’nin tutumunu anlatmaya
çalışacağım. Bu yirmi sene çok önemlidir bu sorun bakımından. Bu süre zarfında
neler geçirdik, bugüne nasıl geldik, bunu söylemeye çalışacağım.
Bu süre, kaba olarak, ikiye ayrılır. 1985, 1986’ya kadar olan döneme
Ermeni terörizmi dönemi diyebiliriz. 1986’dan bugüne kadar olan ve hâlâ
da süren döneme ise, sözde Ermeni soykırımının tanıtılması dönemi diyebiliriz.
Ermeni terörü dönemi, biliyorsunuz, 1973’te Los Angeles’te, yaşlı bir Türkiyeli
Ermeninin, başkonsolosu ve yardımcısını yemeğe davet edip, orada soğukkanlılıkla,
her ikisini de vurmasıyla başlar. Sonradan anladık ki, bu olay, münferit
bir olaydır. Organize Ermeni terörüyle ilgisi yoktur. Yalnız, olayın önemi
şudur: Olay, organize Ermeni terörünü tetiklemiştir, onun sebebini teşkil
etmiştir. Çünkü bu olayın, kamuoyunda çok büyük yankılar yarattığı görülmüştür.
O zamana kadar, Ermeniler, sözde Ermeni soykırımı iddialarını bir türlü
tutturamadıklarından şikâyet ediyorlardı. Cinayet işlemek yoluyla bunu
yayabileceklerini düşündüler, hatta hatta daha sonraları, Ermeni terörizmine
reklam terörizmi de denildi. Gerçekten de reklam bakımından bu terörizm
başarılı olmuştur.
1980’lerin başına gelindiğinde Türkiye için büyük gaileydi, esas itibariyle
devlet memurları, devlet temsilcileri demek daha doğru, öldürülüyordu ve
devlet doğrusu tam olarak onları nasıl koruyacağını da pek bilemiyordu;
çünkü, polisiye tedbirler her zaman pek etkili değildi. 1980’lerin başında
Türkiye’de idarenin de değişmesiyle konu çok esaslı bir şekilde ele alındı
ve bir eylem planı yapıldı. Bu eylem planının esası memurları korumaktan
ziyade ki, bu koruma devam ediyor tabiî, esas itibariyle Ermeni propagandasının
eski tabiriyle cerh edilmesi, onun önlenmesini amaçlıyordu. Her şeyden
önce tabiî bu polisiye kısmı hariç Dışişleri Bakanlığına verildi ve Dışişleri
Bakanlığı ayrı bir ünite kurdu, bir koordinasyon ünitesi. Ülkemizde koordinasyon
son derecede mühimdir, bürokrasiden gelenler bilirler, birçok şeyi yapabiliriz,
koordinasyonsuzluktan yapabileceğimiz şeyleri yapamayız. Onun için böyle
bir makam lazımdı. Neler yapıldı; çok kısa olarak anlatmak istiyorum. Büyük
bir yayın faaliyetine geçildi, makaleler, kitaplar, arşivler yayınlandı.
O günlerde yayınlanan kitaplar bugün hâlâ ana kitaplar. Biliyorsunuz bir
tanesi Sayın Gürün’ün, bir diğeri Sayın Şimşir’in ve aynı zamanda Sayın
Şimşir’in birçok da arşivleri var, vesaire... Fakat, kitap yayınlamakla
iş bitmez, o kitabı okutmak lazım. Bu belki yazmaktan çok daha güç. Onun
için, o kitaplar yabancı dillere çevrildi ve yabancı ülkelerde dağıtılması
da sağlandı. Herhalde çok etkili olmuş olsa ki, Sayın Gürün’ün kitabı Fransa’da
yayınlandığında Paris’te iki üç gün içerisinde Ermeniler tarafından para
verilmek suretiyle toplatıldı ve kalmadı. İkinci defa ikinci baskısının
yapılması için yayınevine müracaat edildiğinde zannediyorum ki yayınevi
de bunu yapmadı; çünkü, ikinci baskıdan alabileceği kârı Ermeniler kendilerine
çoktan vermişlerdi. Bunun dışında kamuoyunu etkilemeye de çok önem verilmiştir
o dönemde gazetecilerden, iş adamlarından kurulu yardımcı gruplar kurulmuştur.
Yine, o dönemde Amerika’daki Türklerin organizasyonu sağlanmıştır. Mektup
kampanyaları yapılmıştır. Kongre, konferans, panel ve sempozyumlar dünyanın
neresinde olursa olsun onlara katılınmıştır. Yine, çok önemli bir faaliyet;
bazı Ermeniler yakalandı, mahkemelere verildi, malî kanunun müsaade ettiği
nispette Türkiye bu mahkemelere, bu davalara müdahil olarak katıldı; yani,
avukat tuttu, daha ileriki safhalarda ise Türk tarihçilerinden, profesörlerinden
tanıklar dinletti, bilirkişiler dinletildi. Yani, bu süre yaklaşık altı
yıl sürdüğünü zannediyorum. Türkiye’nin inisiyatifi elinde bulundurduğu
bir süredir. Bir şey daha söylemek isterim; bu politika Sayın Gürün tarafından
tespit edildi, Sayın Gürün bunları siyasî makamlara kabul ettirdi, uygulamasının
da bir kısmını bizzat yaptı, bunu söylemeyi de bir borç biliyorum.
1986’da Ermeni terörü durdu. Neden durdu; birincisi, bir sempati kaybına
uğradılar. Eskiden şöyle oluyordu: Mesela, Paris Büyükelçimizin 1975’te
katledildiğini gayet iyi hatırlıyorum. Gazeteler bu haberlerle doldu, aynı
kişinin katledildiğini bildiriyorlar, arkasından neden katledildiğini yazıyorlar;
fakat, nedeni izah ederken uzun uzun Ermeni iddialarına yer veriyorlar.
Bu sebeptendir ki bunlara reklam terörizmi dendi. Bu uzun süre devam etti;
yani, fakat günün birinde terörizm kördür derler, gerçekten de öyledir,
yanlışlıkla diyeceğim, yabancıları da vurmaya, öldürmeye başladılar. En
mühim misal, 1983 senesinde Orly’de Türk Hava Yolları bürosunun önünde
yere bir tane içinde bomba olan çanta bıraktılar, bomba infilak etti, tabiî
kuyrukta bekleyenlerin çoğu Türk’tü, onlar öldü; ama, arasında Fransızlar
da vardı, onlar da öldü. O andan itibaren Fransa da bu terörizme karşı
derhal bir tutum alındığını görüyoruz. Bu sempati kaybı, terörizmin durmasının
sebeplerinden en mühimidir.
İkincisi; demin yukarıda saydığım inisiyatifin elimizde olduğunu söylediğim
dönemde yapılanlar da Ermenilerin üzerinde hayli moral bozucu etkiler yaptı.
Bunları da zamanın gazetelerinden anlıyoruz. Tabiî, buna mukabil Türkiye
bakımından, Türkiye açısından lehinde etkiler yaptı. Bir tanesi demin Sayın
Akarcalı bahsetti, 1986’da Büyükelçi Elekdağ’ın girişimleriyle Amerika’da
zannediyorum 69 bilim adamı -ki, bunların arasında son derece de tanınmış
ciddî insanlar var- soykırımı olmadığına dair bir deklarasyon imzaladılar.
Şimdi, bu kişilerin önemli bir kısmı hayatta değil; ama, olanların da böyle
bir şey imzalayacaklarını zannetmiyorum. Yine, Ermeni terörizminin durma
nedenlerinden bir tanesi devletin memurlarını daha iyi korumasıdır. Bu
üç unsur bir araya geldi ve Ermeni terörizmi durdu; ama, olay bitmedi.
Bence olay o zaman başladı; çünkü, terörün durmasıyla beraber hemen hemen
aynı zamanda Ermenilerin soykırımına uğradığının dünya kamuoyunda tanıtılması
faaliyetleri başladı. Bunların başında tabiî bildiğiniz gibi parlamentolarda
tanıtmalardır. Peki, Türkiye’nin tutumu ne oldu; bu çok ilginç, ben pek
anlamıyorum; yani, olayı size izah edeceğim; ama, nedenini izah etmekte
güçlük çekiyorum. Belki, siyasîler, milletvekilleri daha iyi anlayacaklardır,
Türkiye’de şöyle garip bir denklem ortaya çıktı: Kamuoyunun ilgisi olduğu
zaman devletin de ilgisi var. Kamuoyunun ilgisi ne zaman var; cinayet olduğunda
var. Cinayet bitince kamuoyunun ilgisi azalıyor mu; evet. O zaman ne oluyor;
devletin de ilgisi azalıyor; ama, olay ortada duruyor. Yani, kamuoyunun
ilgisinin azalması devletin ilgisinin azalmasını gerektirmemesi lazım;
ama, olay budur. Devletin ilgisi azalınca ağır ağır demin anlattığım faaliyetler
de bir azalma göründü. Bu bir günde olmamıştır, düğmeye basmış gibi olmamıştır,
üç dört sene içerisinde, mesela 1983’te yapılanların 1988’de yapılmadığını,
yapılamadığını görürsünüz; çünkü, dediğim gibi, devletin bu konuya olan
ilgisi azalmıştır. Fakat, aynı dönem içerisinde Ermenilerin faaliyetlerinde
terörizm yok, o hariç muazzam bir artma var. Ne var; soykırımıyla ilgili
makale ve kitapların sayısında çok büyük artış var. Bu konuyla uğraşanların
sayısında, yani yazarların sayısında çok büyük artış var. Yalnız bunlardan
ibaret değil, kongre, konferans, panel, sempozyum vesairelerde de çok büyük
artış var, hâlâ da öyledir; yani, benim tespit edebildiğim ki, her şeyi
okumam mümkün değil, 13-14 tane diyebileceğim panel, konferans, vesaire
8-10 aylık dönem içerisinde yapılmıştır. Yalnızdan bunlardan itibaren değil,
yani büyük bir propaganda girişimiyle karşı karşıyayız, soykırımla ilgili
filmler var. Sayıları çok fazla, bırkısmı önemsiz gibi görünüyor; çünkü,
fazla seyircisi yok; ama, bazıları büyük seyirciye ulaştı. Bunlardan bir
tanesi 1990’lı yılların başında Fransa’da Mayrik filmi gelir. Tamamen soykırımına
uğrayan bir ailenin Türkiye’den kalkıp Fransa’ya gitmesi vesaire... Şu
anda da zannediyorum iki ay içerisinde diğer bir büyük film hazırlığı var,
filmin rejisörü Mısır asıllı Kanada uyruklu bir Ermeni Atom Egoyan; ödüller
kazanmıştır, sanat filimleri yapar; çevireceğin filmi Ararat, oynayacak
kişiler Şarl Aznovur –hepiniz biliyorsunuz- yine sinema sevenler bilir
Cristover Bomer diye bir diğer tanınmış artist. Bu da soykırımını konu
alacak. Bunun yanında yalnız bu kadar değil, yine Türkiye kamuoyuna hemen
hemen yansımayan piyesler var, romanlar var, sergiler var vesaire vesaire...
Şunu söyleyim ki, çünkü, bütün bunları finanse edecek para var; yani, bir
rakama varmak son derece güç; fakat, zannediyorum ki, 50 ilâ 60 milyon
dolardan aşağıya değil Ermenilerin her sene sarf ettikleri. Bu tabiî bir
tür soykırım endüstrisi yaratıyor, parayı verdikçe faaliyet yapabiliyorsunuz,
parayı verdikçe size hizmet arz edenler çıkıyor, parayı verdikçe yetenekli
kişileri bulabiliyorsunuz. Bu büyük bir dairedir, döner. Fakat, asıl siyasî
şeye gelelim, asıl faaliyet yabancı ülkeler parlamentolarında soykırımı
kabul ettirme faaliyetidir. 1985’ten önce 1982’de Kıbrıs parlamentosu bunu
kabul etmiş; bunda hiç şaşıracak bir şey yok; ama, 1985’ten sonra süratle
artmakta olduğunu görüyoruz. Önce Amerika’da eyaletler parlamentolarında
bu faaliyetler var, 1986’da Kaliforniya’da başlıyor, Kaliforniya’nın valisi
Dökmeciyan Ermeni. O sene dört beş tane arkadan böyle gidiyor. Şu ana kadar
zannediyorum ki, 27-28 eyaletinde bu kabul edilmiş vaziyette. Birçok ülkede
birçok belediyede var, Fransa’da sayıları sayılmayacak kadar fazla, İtalya’da
27 belediye bunu kabul etmiş. Diyelim ki, bunlar nispeten küçük şeyler;
ama, ülke parlamentoları var, 1993’te Arjantin var, 1995’te Rus Duması
var, 1996’da Kanada, 1997’de Lübnan, 2000’de Lübnan tekrar, 1998’de Belçika
senatosu -millet meclisi değil- 1998-1999 önemli bir tarih; çünkü, diasporanın
bu faaliyetlerine bu sefer Ermenistan da katılıyor. Bildiğiniz gibi Ermenistan
Ter Petrosyan devrinde bu konuya dokunmamayı bir politika olarak benimsemişti.
Böylelikle dokunmamakla zaten güç durumda olduğu için Türkiye’nin şimşeklerini
çekmemeyi hesap ediyordu; fakat, Koçaryan kimlerle konuştu, nasıl düşündü
belli değil. Demin Sayın Akarcalı ve Sayın Elekdağ da bahsettiler, politika
değiştirdi ve kendi tabiriyle soykırımının tanınmasını, Ermenistan’ın dış
politika öncelikleri arasına aldı. O günden beri bu devam ediyor. Şu anda
Ermeni faaliyetlerinin bir hayli artmış olmasını diasporanın faaliyetlerine
Ermenistan’ın faaliyetlerinin eklenmesiyle görüyoruz. Bu şekliyle gerçekleşti.
Bildiğiniz gibi, 2000 yılında Vatikan, kimse pek konuşmuyor, ama, Vatikan’ın
tanıması da bence çok önemli ve İtalya’da oldu, bizim için bardağı taşıran
damla ise ocak ayında Fransa’nın nihaî tanımasıyla gerçekleşti. İsviçre
ret etti, fakat 3 oy fark var, yani gelecek sefere bu 3 oy farkın giderilebileceğini
onlar da söylüyorlar. Şimdi sırada Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya
var. Türkiye ne yaptı; dediğim gibi, demin saydığım 1980’li yılların başında
başarılı faaliyetlerini tamamen durduğunu söylemem hatadır. Böyle bir şey
yok; ama, bu faaliyetler yavaş yavaş azaldı. Bir kere az sayıda kitap,
az sayıda bilim adamı ve az sayıda uluslar arası toplantı; aşağı yukarı
son onbeş senenin özetini bu oluşturur. Az sayıda kitap ve yazılan kitapların
bir kısmı Ermeni mezalimine ait, Ermeni mezalimi Türkiye’nin maalesef hazin
bir gerçeği; ama, Ermeni mezalimi hakkında kitap yazarsanız Ermeni soykırımı
iddiasına cevap vermiş olmuyorsunuz. Bu bir.
İkincisi: Türkiye’de kitaplar yazılıyor. Türkçe yazılan kitapların etkisi
yıllar sonra olur. Eğer kitapların çabuk etki yapmasını istiyorsak, bunları
yabancı dile, özellikle İngilizceye çevirmek âdeta bir mecburiyet. Çevirmek
de yetmez, dışarıda dağıtmak da sorundur. Sayın Gürün’ün kitabına ne olduğunu
biraz evvel anlatmıştım. Değerli bilim adamlarımız var, fakat gördüğünüz
gibi muayyen bir yaşa geldiler, nispeten genç yaşta olanlar da var, fakat
sayıları az. Daha genç olanlar ise yani asistan, doçent vesaire gibi, onların
sayıları da bir hayli az. Yani, şu anda bir sayı veremeyeceğim ama, şöyle
bir şey etsem, bu Ermeni konusunda çalışan ve birinci derecede öneme sahip
yabancıların sayısının 50-60 olduğunu söylerim; bizde ise bu belki bunun
onda 1’i kadardır. Uluslararası toplantı da pek yapmıyoruz, şimdi yapmaya
başladık; ama, artık, bıçak kemiğe dayandığı için, yıllar evvel yapmamız
gerekirdi.
Netice itibariyle, Ermenilerin soykırımını tanıtma gayretleri çok artarken,
Türkiye de tehcirin soykırım olmadığını kanıtlama çabalarında maalesef
son on yılda azalma var. Sonuç, birçok kişi ifade etti, ben de aynı şeyi
söyleyeyim, sonuç biraz hazin. Halen Batı dünyasında Ermenilerin soykırıma
uğradığına hemen herkes inanıyor. Bulunduğumuz durum budur. Davayı kaybettik
mi, zannetmiyorum. Demin yapmadığımızı söylediğim şeyleri artık yapmaya
başlarsak, ağır ağır, başta çok ağır, biz bu yokuşu çıkarız.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Ermenilerin Türkiye’ye karşı faaliyetlerini ne şekilde
artırdıklarını, bunun dozunu, buna karşılık da bizim aynı paralelde bir
politika gütmediğini, tersine, faaliyetlerimizi biraz daha dozunu azalttığını
çok güzel örneklerle anlatmış bulundunuz. Size teşekkür ediyorum.
Sayın Şimşir, şimdi sıra sizin; lütfen, tebliğinizi dinleyelim.
BİLAL ŞİMŞİR (E. Büyükelçi) – Sayın
Başkan, akşamın bu saatinde, sabahtan beri yoruldu dinleyiciler zannediyorum,
çok kısa ve öz olarak bir şeyler söylemek istiyorum.
Son olarak, Ermenilerin vurduğu, şehit ettiği diplomatlarla ilgili iki
kitabım çıktı Bilgi Yayınevinden Şehit Diplomatlarımız diye.
Özeleştiri derken, ben bu Sempozyumda mesela şehit diplomatlarımız için,
Ermenilerin vurduğu şehit diplomatlarımız için 1 dakika saygı duruşu beklerdim;
bu, unutuldu. Aynı şekilde, bu diplomatlarımızın bazıları mülkiyelidir
aslen. Bugüne kadar siyasal bilgiler fakültesinde bizim falan tarihli mezunlarımız,
şehit diplomatlarımız diye bir anma töreni düzenlendiğini veya 4 Aralıkta
1 dakikalık saygı duruşunda bulunulduğunu görmedim ve buna üzülüyorum.
Aynı şekilde, Galatasaray, bugün lisedir ve üniversitedir, 600 yıllık
müessesedir, birçok şehit vermiştir ama, Galatasaray’dan çıkan çocukların
hiçbirine bunlar anlatılmamıştır. Bu olaylar cereyan ederken, 30 ayrı yerde
konuşma yaptım ben. Sonra, cinayetler durdu, Ermeni meselesi unutuldu ve
çok üzgünüm, eğer biraz bilgili, biraz şuurlu, biraz bilinçli olsaydık
vakti zamanında belki bu insanlarımızın bir kısmını kurtarabilirdik diye
düşünüyorum. Çünkü, Ermeniler bunları vurmaya başladığı zaman, olamaz,
bunları Ermeniler yapmamıştır dedik, bizim mangalda kül bırakmayan medyamız
bunları söylemiştir, istihbarat teşkilatlarımız bunları söylemiştir. Olsa
olsa Rumlar yapmıştır bunu, EOKA teşkilatı diye. Bu kadar cahillik, ancak
tahsille oluyor galiba ve biz, bu yüzden zamanında tedbir alamamışızdır,
yanlış iz sürmüşüzdür, zamanında bunlara zırhlı araç verememişizdir.
Mesela Galip Balkar, zırhlı aracı olsaydı Belgrat’ta, belki sağ olacaktı
belki aramızda. Gene, Sayın Elekdağ Ermenistan’a değindi, fakat, benim
buna eklemek istediğim bir şey vardır, tüm bu cinayetlerin arkasında Ermenistan
vardır. Hem Sovyet Ermenistan hem de bugünkü Ermenistan. Bir örnek vereyim,
Galip Balkar’ı Belgrat’ta vuran, öldüren, şehit eden Kirkor Levonyan yakalanmıştır.
Biz de, yakaladınız diye onlara madalya vermişizdir, mahkûm da edilmiştir,
fakat, birkaç zaman sonra gizlice bunu Ermenistan almıştır. Halen Erivan’dadır.
Ermenistan’ın bizden özür dilemesi lazımdır; yeryüzünde bunun bir örneği
yoktur. Biz, 35 şehit vermişizdir, 700 mensuplu Dışişleri olarak. Yani,
personelimizin yüzde 4,5-5’ine yakın şehit vermişiz; yeryüzünde bunun bir
örneği yoktur. Çeşitli yerlerde, çeşitli zamanlarda vurulan, öldürülen
diplomatlar vardır, Amerikalılar da vardır, bizden de vardır, ta 19 uncu
Yüzyılda bizim saldırıya uğrayan diplomatlarımız vardır; ama, bunlar, istisnaidir,
münferit olaylardır, bu ise, sistematik bir cinayet silsilesidir. Avustralya
dahil, 4 kıtada, 29 ülkede, 34 diplomatımızı vurmuşlardır. Biz, bunu bile
değerlendiremedik, biz bunu bile anlatamadık yeryüzüne.
Bu Ermeni meselesine bizim atalarımız Ermeni gailesi diyorlardı; bu
Ermeni gailesinin 180 yıllık bir geçmişi vardır. İlk 60 yılında bunları
hazırladılar. Rusya hazırladı, Amerika hazırladı ayrı ayrı kollardan ve
Avrupa devletleri hazırladı. İkinci aşamada, bunlar, Anadolu’yu Rumeli’ye
benzetmeye kalkıştılar. Yani, Bulgaristan Devleti kurulduğu gibi Anadolu’da
da bir Ermeni devleti kurmaya kalktılar. 6 Ermeni vilayeti diye edebiyatta
bir şey çıktı ortaya, 6 Ermeni vilayeti bugünkü Kars hariç 252 000 kilometrekarelik
bir yeri kapsıyor. Yani, bugünün üçte 1’inden fazlası. Bugün, Batı Ermenistan
dediği işte budur, Sıvas dahil, bütün Doğu Anadolu’yu kapsayan iddialı
bir şey.
Bunu gençlere söylüyorum, burada pek gençleri göremiyorum ama, bugün
nasıl bir PKK ve Hizbullah var ise, bundan yüz sene önce 1890’larda da
bir Hınçak ve Taşnak teşkilatları vardı ve bu Hınçak ve Taşnak Hizbullah’tan
ve PKK’dan daha fazla can almışlardır. Biz, bunları anlatamadık yeryüzüne.
Tam tersine, hem suçlu hem güçlü durumuna düştüler, Amerikan Senatosu,
Amerikan Temsilciler Meclisi ta 1895’te, 1896’da Türkiye’yi suçlayan kararları
kabul ettiler. Daha o zaman 1915 olayı yok; yirmi yıl öncesine gidiyor.
Yani, Ermeniler, 1890’lardan, 1920’lere kadara devamlı terör estirmişlerdir
Anadolu’da, İstanbul da dahil ve İstanbul’da padişaha dahi saldırı düzenlemişlerdir;
1905 yılında Abdülhamit’e 80 kiloluk bir bomba patlatıp 52 can almışlardır,
ama, Abdülhamit kurtulmuştur. Böyle bir terör örgütü yüz yıldır devam ediyor,
bugün de devam ediyor. Ama, biz, gönlü yüce Türk çabuk unutuyoruz veya
eğitimimiz buna elverişli değil; ileriye bakıyoruz, geriye bakmıyoruz.
Ama, artık, bıçak kemiğe dayandı, biraz geriye de bakmak lazım. Biraz bunları
da dünyaya anlatmak lazım.
Soykırım olmadığı ve Türk Milletinin daha 1920’lerde aklandığını ben
yirmialtı yıl önce yazdım. Malta Sürgünleri diye bir kitabım vardır. Bu
kitabımda, Malta’ya sürülenlerden 50 kadarını Ermeni tehciriyle itham etmek
istemişlerdir; Nürnberg Mahkemesi gibi bir mahkeme kurmayı denemişlerdir;
fakat, İngiliz Başsavcılığı bana delil getirin... O zaman çökmüştür bunların
iddiaları. Her yerde aramışlardır, hiçbir yerde bulamamışlardır, Türk Milleti
o zaman... Bunun üzerinde artık durmamam lazım benim. Ama, temcit pilavı
gibi bize gelip gelip bizi 1915 yılına hapsediyorlar; biz, ondan öncesini
ve ondan sonrasını...
Şimdi, siyasî konuyu, nerede siyasî, nerede tarihî karışıyor birbirine,
bıçak sırtı kadar bir fark var; fakat, şunu söylemek istiyorum: Ermenistan
önce bu Sovyetler Birliği dağılırken, ben Dışişlerinde Ermenistan dahil
bütün o bölgelere bakan Genel Müdürdüm ve biz, hiçbir ayırım gözetmeden
bu eski Sovyet Cumhuriyetlerin bağımsızlığını tanıdık. Ama, ilişki kurmaya
gelince, diplomatik ilişki kurma safhasına gelince, her devletle masaya
oturup birer protokol veya anlaşma imzaladık. Ermenistan’la bunu yapamadık,
çünkü, demin Sayın Elekdağ uzun uzun bahsetti, Ermenistan saldırgan bir
politika izledi. Sayın Akarcalı, Saddam’a benzetti, ben, Sırbistan’ın lideri
Slobodan Miloseviç’e benzetiyorum Ermeni liderlerini. Sırbistan rolünü
oynamıştır. Sovyetler Birliğinden 15 bağımsız devlet çıkmıştır, en saldırganı,
tek saldırgan devleti Ermenistan’dır.
Bizim, tanırken, hükümet bildirimiz vardır. Burada, birkaç ilke vardı,
bir tanesi de sınırların değişmezliği, dokunulmazlığı ilkesidir. Bir devletle
ilişki kurarken, önce mevcut sınırlarının, mesela Türkiye-Ermenistan sınırı
olduğu gibi, Türkiye-Azerbaycan sınırının da tanıması lazımdır ilke olarak;
bunlar tam tersini yapmışlardır ve başka ülkelere saldırgan politika izlememesi
lazımdır, bunun tam tersini yapmışlardır, Azerbaycan’a saldırmışlardır.
Fakat, Türkiye’ye de dil uzatmaya başlamışlardır. Böyle bir devletle diplomatik
ilişki kurulamaz idi, o zaman da kurulamaz bugün de kurulamaz.
Bazı işadamlarımız, Alaton gibi, konuşuyorlar sağda solda, efendim,
Ankara’dakiler beceremediler bu işi demeye getiriyorlar; halbuki, ne güzel
yapacaktık biz, işi de yapacaktık; ama, iş o kadar basit değil. Önce Ermenistan
çete olmaktan, terör çetesi olmaktan, devlet olmaya yönelsin.
Fransız Parlamentosunda bu kanun kabul edildikten sonra, yeni baştan
uyandık gibi âdeta, temenni ediyorum ve samimî olarak diliyorum, bu işi
biraz daha ciddî tutalım ve bu işi biraz daha sürekli yapalım. Son zamanlarda
her yerde böyle konuşmalar yapılıyor, beni de birçok kere çağırıyorlar,
gitmediğim yer kalmadı bugünlerde, korkuyor musun demesinler diye gidiyorum.
Yani, çünkü, bunu benim yüzüme de vurdular, şimdi konuştuk, Trabzon’da
bir konuşmaya gittim, şimdi konuşuyorsunuz, emekli olduktan sonra dediler
bana; Ermeniler sizi vururken neredeydiniz dediler. Benim, Tarih Kurumunda
aktif görevdeyken 16 cilt kitabım çıkmıştır Ermeniler konusunda. Hatta
demişlerdir ki bana adını koyma. Bu gibi kitapları ya hiç yazmazsın ya
da adam gibi adını koyarsın; böyle müstair adla kitap yazılmaz. Ama, bazı
eleştireceğimiz çok şeyler vardır, İngiliz Belgelerinde Ermeni Sorunu gibi,
Osmanlı Diplomatik Belgelerinde Ermeni Sorunu gibi kitaplarım var.
İlk cildi çıktığı zaman, hiç unutmuyorum, yirmi gün sonra bana Ermenilerden
cevap geldi, tepki geldi. Yani, onlar da bir paket kitap gönderdiler bana,
ben de meraktan açtım, sen deli misin dediler, bunun içinde bomba da olabilirdi.
Yani, bu kadar yakından izliyorlar. Fakat, gördüm ki, bizim üniversiteden,
hem de bu konular, siyasî ilimlerle uğraşan hocalarımız yirmi yıl sonra
bu kitapların farkına varıyorlar ve bana da sitem ediyorlar, ya kitabın
çıkmış da niye gönder... Yahu, ben ne yapayım, şimdi, böyle işin ucundan
tutmak olmaz. Eğer böyle devam edersek, bu, burada kalır, kendi kendimize
konuşur, ondan sonra yapmış gibi görünürüz, üniversitelerde böyle üç kişiye
beş kişiye telefon ediyorlar, gel seninle... Tamam yaptık diyorlar, ondan
sonra bitiyor. Ciddî olmak lazım bu konularda.
Benim söyleyeceğim çok şeyler var, fakat, kısa kesmek istiyorum, herkes
de yoruldu, sabrınız için çok teşekkür ederim. (Alkışlar)
BAŞKAN – Efendim, Sayın Şimşir’e ben de çok teşekkür ediyorum
Konuşmanıza başlarken ufak bir sitemde bulundunuz. Bu beni yürekten
yaraladı; onun için, müsaade ederseniz, buna birkaç satırla cevap vermek
istiyorum.
Haklısınız yerden göğe kadar, büyükelçi şehitlerimizin her zaman bu
tür törenlerde anılması gerekir; fakat, Parlamenterler Birliğine hâkim
olan düşünceyi size aktarmak istiyorum: Dikkat buyurduysanız, biz, burada,
bütün şehitlerimiz için saygı duruşunda bulunduk. Bizim için bu kaybettiğimiz
şehit olan büyükelçilerimiz de müstesna şehitledir ve gönlümüzde hatıraları
daima canlı olarak yaşamaktadır. (Alkışlar) Ancak siteminize katılıyorum.
Bizim çok daha fazla duyarlı ve kadirşinas olmamız, heyecanımızın artmasına,
teşvik edilmesine yardımcı olacaktır.
BİLAL ŞİMŞİR – Ermenilerin yüzüne vurmak için...
BAŞKAN – Sağ olun.
Bu suretle, bu oturumun birinci kısmını bitirmiş oluyoruz.
İkinci kısmı, biliyorsunuz, sorulardan oluşuyor. Burada epey soru var.
Bu soruların hepsini cevaplamak imkânı olacak mı, bilmiyorum; ama, müsaade
ederseniz, bir deneyelim.
Evvela, Sayın İlhan Aras’ın sorusu değil, çok kısa bir müdahalesi olacak.
Kendisi eski Erzurum Milletvekili olması itibariyle, bu konuda bazı hatıraları
olması lazım. Çok özet bir biçimde lütfeder bunları bize duyurursanız,
memnun oluruz.
İLHAN ARAS – Sayın Başkanım, saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler;
bu geç vakitte, inanınız, heyecanımdan ötürü zaten fazla konuşmayacağım,
saygımdan ötürü de konuşmayacağım.
Yalnız, doğunun bir insanı olarak, Erzurumlu olarak, arkadaşlarım, akademisyenler
güzel tebliğler sundular, onları dinledikten sonra bilhassa heyecanlandım.
Babam yaşasaydı 105 yaşında olacaktı. Erzurumlu, Çanakkale Savaşlarında
memleketi için gitti, memleket, ora bura demedi, savaştı, bugüne geldik;
ancak, saygıdeğer konuklar, bu memleket -akademisyen arkadaşlarım anlattılar,
ben belki teknik konuşmayacağım- bugünün koşullarında halen havanda su
dövüyor. Çok özür dilerim, burada politika da karıştırmayacağım. Bir Batılı
yazarın da anılarını anlattıktan sonra sözümü keseceğim Sayın Başkanım,
sizi zorda bırakmayacağım.
BAŞKAN – Teşekkür ederim.
Buyurun efendim.
İLHAN ARAS – Sevgili arkadaşlarım, tabiî, saygıyla dinlediğim
bu muhterem arkadaşlarım ilmî ve akademisyen konuştular, ben yaşadığım
için konuşmak istiyorum. Babamı anlattıktan sonra fazla hikâye etmeyeceğim.
Bir Batılı yazarın anılarını okuyorum, sene 1917-1918, Anafartalar’da,
Erzurum’da Aziziye tabyalarında gırtlak gırtlağa savaşlar oluyor. Batılı
yazar diyor ki: “Bu kaplanları biz savaş alanlarında yenemeyiz. Bunları
içten yıkacağız.” Wilson Churchill’e de bunun bir suretini gönderiyor.
Sayın Başkanım, sayın konuklar; olay devam ediyor. Türkiye’ye bakınız.
İçimizde de arayalım, sadece Ermenistan’da, dışarıda aramayalım; bu ülke
hepimizin. Batılı yazar, kaplanları içten yıkacağız meselesi, cumhuriyetten
bu tarafa, bana sağcı demişler, size solcu demişler, ona Atatürkçü demişler,
ona İslamcı demişler, ona bilmem ne demişler de demişler, yıkamamışlar;
fakat, ekonomik olay, öyle bir olay ki Sayın Başkanım, arz ederim, anayı
kızından ayırır. Onun için, havanda su dövmeye gerek yok, memleket hepimizin.
Biz ekmek yeriz, peynir de olmasa yeriz; ama, ülkede bu kem gözleri, bilhassa
Parlamento çatısı altında sevgili hocalarımla beraber lütfen bunları anlatalım.
Arz ederim. (Alkışlar)
BAŞKAN – Sağ olun, çok teşekkür ederim.
Şimdi, efendim, müsaade ederseniz, çok kısa bazı soruları, bazı temennileri
dile getirmek istiyorum.
Evvela, Sayın Şükrü Elekdağ’a bir iki soru var, müsaade ederseniz onu
söyleyeyim, iki soru var. Tazminat ve giderek toprak talebi prosedürü nasıl
gelişebilir? Sayın Elekdağ, birinci sorunuz bu.
İkinci sorunuz; Ermenistan’a karşı bazı tedbirler alınmasını öneriyorsunuz.
Medyada neler oluyor? Ermenistan ile sıcak ilişkileri girilmesi, Kars,
Ardahan sınır illeri ticaretinin başlatılması öneriyorum. Bir TV kanalında
ünlü bir işadamı -burada olmayan kimselerin ismini okumayalım efendim-
bunu açıkça, ısrarla söylüyor, 2,5 milyonluk Ermenistan’dan çekinmemiz
yersizdir; bunlar bize muhtaçtırlar, Türkiye’nin yardımlarıyla Ermenistan
tampon devlet haline getirilebilir. Paranoyak milliyetçiler olmasa, halklar
bu yaklaşımı gerçekleştirir. Medyadaki bu tür yaklaşımlara ne dersiniz;
bizler paranoyaklar mıyız? Bu iki soru zatıâlinize efendim.
Buyurun.
ŞÜKRÜ ELEKDAĞ – Efendim, toprak ve tazminat konusuna Sayın Akarcalı
değindiler ve bu konuda bazı izahat verdiler. Ben, o konuda şunları söyleyeyim:
Californiya’daki Ermeniler, bu konuda son derece sistemli bir şekilde çalışıyorlar.
Californiya Eyaleti Senatosuna 1 Mart 2000 tarihinde sözde soykırım mağduru
ve hayat sigortası sahibi Ermenilerin tazmin edilmelerini öngören bir kanun
tasarısı sundular. Sonra, bu kanun tasarısını eyalet senatosunda ve eyalet
asamblesinde kabul ettirdiler. Sayın Akarcalı’nın sözünü etmiş olduğu bu
10 milyonluk tazminat bu çerçevede harekete geçirildi; fakat, bu, burada
bitmiyor, bunlar devam edecek, yani, ellerinde bir karar var şimdi.
Diğer taraftan, Ermeni avukatlar birliğince Ermeny Observer gazetesine
verilen bir ilanda, sözde Ermeni soykırımı sırasında hayatlarını kaybeden
veya halen hayatta olan Ermenilerden hayat ve gayrimenkul sigorta poliçeleri
ile Osmanlı Bankasında bulunan hesap bilgilerini içeren belgeleri yollamaları
istendi; şimdi bunları topluyorlar. Binaenaleyh, büyük bir araştırma içindeler.
Eğer Amerikan Kongresinden de bu konuda bir karar tasarısı çıkarsa, onu
da muhakkak ki, müsait bir yerine, Amerikan mahkemelerinde hiç olmazsa
bazı eyaletlerde Türkiye aleyhine davalar açması konusunu getirebilirler,
bunları deniyorlar, bu imkânlar ellerinde. Aynı şekilde, Fransa’da da bu
beklenebilir. Fransa’da da bir soykırımı yasası çıktı. Şimdi, bu soykırımı
yasasını şu veya bu şekilde istismar etmeye, uygulamaya, buna dayanarak,
bazı mahkemelerde kararlar aldırtmaya çalışacaklar.
Ermenilere karşı, medyamızda ne oluyor ve bir işadamımızın, Ermenistan
ile ilişkilerin geliştirilmesi hususunda yapmış olduğu önerileri nasıl
karşılıyorsunuz?
Efendim, şimdi, Ermenistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Petrosyan,
Ermenistan Cumhurbaşkanı oldu ve Türkiye’ye karşı ılımlı bir yaklaşım sergiledi.
Tabiatıyla, içeriden çok başka, aynı zamanda radikal sesler geliyor; fakat,
o zaman dinlediğimizde biz Petrosyan’ı, şöyle düşündük: Ermenistan’dan
birtakım rasyonel akılcı sesler geliyor. Bu şekilde iki ülke arasındaki
ilişkileri geliştirmek mümkün olur. Ermenistan’ın Türkiye’ye büyük ihtiyacı
var. Bizim Malkara hudut kapımız açılır. Trabzon, Ermenilerin kullanacakları,
arabî
anlaşma uyarınca, tabiatıyla, bir liman olur, dünyayla bütünleşirler.
Ermeniler, esas itibariyle, becerikli insanlardır. O bakımdan, böyle
bir gelişmeye muazzam ihtiyaçları var. Dünyayla ekonomik bakımından bütünleşmeleri,
bu insanların, bu becerilerini sergilemelerini, bu potansiyeli ortaya koymalarına
imkân verir diye düşündük; fakat, maalesef, bu görüş devam etmedi, radikaller,
Petrosyan’ı bastırdılar ve bir hükümet darbesi gibi bir şekilde Koçaryan
bunun yerine geçti. Koçaryan, geldiğinden beri, Türkiye’ye karşı, biraz
önce belirtmiş olduğumuz şekilde hareket ediyor. Yani, o bakımdan, Ermenistan,
Türkiye’ye karşı toprak talebinde bulunduğu sürece, Batı, Ermenistan’dan
bahsettiği Sevr anlaşmasını canlı tutmaya çalıştığı sürece ve aynı zamanda,
Türkiye’yi dünyadan kopartmaya, daha doğrusu, Amerika’dan, Avrupa’dan kopartmaya
çalıştıkça, izole etmeye çalıştıkça, çünkü, bütün bu faaliyetlerin arkasında
bu var. Tabiatıyla, Ermenistan ile ekonomik ilişkiler kurmak ve aynı zamanda
diplomatik ilişkiler kurma imkânı yok, işadamlarımızın da bunu iyi anlamaları
lazım.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Efendim, müsaade ederseniz, şimdi, Sayın Bülent Akarcalı’ya
bir teşekkür var; evvela o teşekkürü okuyayım, ondan sonra, size tevcih
edilen suali okurum.
Bu teşekkür Sayın Habil Aydınoğlu, Azerbaycan Genç Aydınlar Hareketi
Genel Başkan Yardımcısından geliyor: “Biz, Türkiye’de eğitim gören gençler
olarak, sizin çalışmalarınızı yakından takip ediyoruz. Ermeni terörcülerine
karşı mücadeledeki başarılarınıza ve olaya Türkiye’nin değil, tüm Türklüğün
meselesi olarak baktığınıza göre, sizlere teşekkür ediyoruz.” (Alkışlar)
Bir soru var zatıâlinize; bu da, Vali Sayın İsmet Gürbüz Civelek’ten:
“Halen Ermeni meselesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti tezinin, Türklerin
haklılığını çağdaş teknolojilerden yararlanarak, örneğin, internette site
oluşturarak vesaire, anlatma ve destek arama girişimleriniz, ülkemiz açısından
ne durumdadır?
Buyurun.
BÜLENT AKARCALI – Teşekkür ederim.
Bu konuda, başında da belirttiğim gibi, entegre diyebileceğimiz bir
plan yok. Yani, entegre plan nedir; bir motorun kendi başına iyi olması
yetmiyor. Bir vites kutusunun kendi başına iyi olması yetmiyor. Bunlar
bir araya geldi mi, onların işler bir otomobil çıkarması önemlidir önemli
olana; entegre plan budur. Dolayısıyla, benim yaptığım tekliflerde, kendi
başına değil, bir entegre plan içerisinde düşünülürse geçerlidir. Sayın
Büyükelçimizin de, başkasının da, bu, kendi başına alındığında zararlı
görünebilir, bir plan içerisinde yararlı görünebilir; ama, maalesef, şu
anda, dediğim gibi, çok mevzi gayretler dışında ferdî çalışmalar dışında
herhangi bir şey yok. Mesele son derece bürokratik gidiyor, son derece
kapalı kapılar arkasında gidiyor. Vatandaşına, milletvekiline, bakanına,
valisine güvenmeyen bir devlet anlayışla gidiyor. Kimse, elinde ufacık
yetki olan, bunu şu da biliyor sorayım demeyi düşünmüyor. Biraz önce söylediğim,
Yüce Meclis dahi kendi milletvekillerine, kendi eski milletvekillerine,
ben böyle bir çalışma yapıyorum, yurt dışından 100 milyarca harcayıp, insanlar
getiriyorum, bu kitabı basacağım edeceğim. Bunun bütçesi belki 1 milyon
dolar olacak; ama, bu işi Meclisin kendi dar bürokrasisi dışında bileni
edeni yok. Mecliste şu anda neyse, iyi niyetle, dışarıda da aynısı, maalesef...
Onun için, biz, Vakıf olarak kendi başımıza yaptığımız bu çalışmayı daha
sistematik ve mümkün olduğu kadar entegre götürmeye çalışıyoruz.
Şöyle bitireyim: Karşımızda, şu anda, her gün, mesai saatleri içinde
değil, bununla yaşayan, 365 gün, yüzlerce profesyonel var. Bunlar, o ülkenin
vatandaşı, o ülkenin dilini, örfünü, adetini bilen, çevresinde herkes arkadaşı,
komşusu olan insanlar Diaspora’nın. Yüzlerce dedim, yalnız bu iş için çalışan
profesyonel. Bunların binlerce fiilî destekçisi; yani, bizim, yarın, bu
işi çalışmak için, şöyle bir dosyayı hazırlamak için, yüz bin tane mektubu
göndermek için 500 kişiye ihtiyacımız var dediği zaman, hemen bulabilecek
binlerce fiilî destekçisi var ve onbinlerce para yardımı ve diğer yapan
bir teşkilatı var. Bunlara karşı, biz, biraz önce söylediğim durumdayız.
Şöyle bitiriyorum: Toprak talebi meselesi iki tanedir, aslında üç tanedir
diyeyim. Birini halletmişlerdir. Hallettikleri, işgal ettikleri Azerbaycan
topraklarıdır. Son yıllarda, soykırım iddialarının bu kadar üstüne gitmeleri,
o işgal edilmiş toprakların, işgal edildiğini unutturmaktır ve maalesef,
bugün, Avrupa’da dahi, kimi diplomatik çevrelerde o iş bitmiştir anlamına
gelmektedir. Bunda, Ermeniler 1967 yılında Arap topraklarını işgal eden
İsrail’i örnek aldılar.
İkincisi, işte, Türkiye’den talepleridir.
Üçüncüsü de, özel hukuk bazından, yani, dedelerinden, büyük dedelerinde,
burada olmuş toprakları elde etme hususudur.
Şöyle kapatayım öz eleştiri açısından. Bu size söz ettiğim eylem planını
son derece okunur bir şekilde 200’ün üzerinde yere gönderdim, bütün bakanlara,
parti grup başkanvekillerine, Meclis Başkanlığına, Dışişlerine, Millî Güvenlik
Kuruluna, MİT’e ve bütün üniversitelerimizdeki uluslararası ilişkiler bölümlerine,
bir kapak yazısıyla dedim ki, ben böyle bir eylem planı geliştirdim, doğrudur,
yanlıştır, bununla ilgili görüşlerinizi rica ediyorum, eksiği nedir, düzeltilmesi
gereken kısım nedir ya da bunun yerine ne yapabiliriz? Değerli arkadaşlarım,
bir tane; ama, bir tane cevap gelmedi. Bakın, şimdi, bunu görelim, bu gerçeğimiz.
Bu, vah vah diyerek değiştirebileceğimiz bir olay değil. Bakın, YÖK’ten
üniversitelerin bütün uluslararası bölümlerini aldım, şahsî gitti. Yani,
bilmem ne üniversitesi uluslararası başkanlığına değil, Ahmet oğlu Mehmet,
şu üniversitenin bilmem nesi diyerekten ve 18 yıldır siyasette gayret eden
birisi olarak, bir tane cevap gelmedi. Yalnız bir yerden telefonla aranmışım,
onu tekrar aradığımda yerinde bulamadım o kadar; ama, yazılı...
Efendim, bakın, sizin verdiğiniz cevabı buna katamam; çünkü, sizler,
bu işin içinde, Sayın Sadık Tayarlar, evet, bunu anlattıktan sonra, yani,
buradaki konuştuğum gibi, kendisine o rapordan gönderdim ve kendisi, sağ
olsun, bu raporun fevkalade önemli, içerikli olduğunu ve bunun üzerine
gidilmesi gerektiğini söyledi; ama, esas mesleği bu işlerin üzerine eğilmesi
olanlardan hiçbir şey çıkmadı, onu anlatmaya çalışıyorum. Yani, bunu bilelim,
vah vah demeyelim, bunu aşmaya çalışmamız lazımdır. Eğer, aşmazsak, karşımızdakinin
ne ölçüde çalıştığı, ne ettiği ortadadır ve maalesef, çocuklarımız gelip
burada daha kötü durumların gelişmiş olduğunu tartışır olacaklar.
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Sayın Akarcalı, ben teşekkür ederim.
Çok değerli konuklarımız, saati epey aştık. Bazı arkadaşlarımızdan halen
sualler geliyor, artık, sual sorma prosedürünü kapayalım.
Onun için, müsaade ederseniz, bir iki soru daha var, onları da dikkate
alacağım. Ondan sonra, oturumumuzu kapatacağım.
Yine, Sayın Akarcalı’ya son dakika gelmiş bir soru.
Neden Ermeni soykırımı için anıt dikmiyoruz? Doğu Anadolu’da, Van’da,
Ankara’da, vesaire, Azerbaycan’da benzer anıtları teşvik etmiyoruz?
İkincisi, Lahey Adalet Divanına soykırımı kanuni tarifine uygun bir
istekte bulunarak, Ermeni soykırımını kabul eden siyasal kararların gerçekliliğini
ortadan kaldıramıyoruz?
Sayın Cemal Aytemiz’in sorusu.
BÜLENT AKARCALI – Efendim, anıtı kimler dikecek; mesela, belediyeler.
Bu konuyla ilgili olarak, akılcı olsun diye, İstanbul’da, biliyorsunuz,
bundan sekiz, on yıl önce bir Ermeni vatandaşımız Asala’nın ve bu Diaspora’nın
Türkiye aleyhine yaptıklarını protesto etmek için kendini yakmıştı, Taksim
Meydanında. Yani, dışarıya karşı çok güzel vereceğimiz mesajlar var. Beyoğlu
Belediye Başkanını aradım, dedim ki, oraya çok güzel bir anıt dikebiliriz.
Yani, bu, Türkiye’ye karşı yürütülen kampanyaya en iyi verilecek cevap.
Tefekkür edeceğini belirtti, herhalde, tefekkürü daha devam ediyor. Bu
şekilde, çeşitli yerlere akıllı projeler sunduk Vakıf olarak; ama, diğerlerinin
akıbeti neyse, bunların da akıbeti aynı şekilde devam etmektedir. Eğer,
bu konuya destek verecek arkadaşlarımız varsa, memnuniyetle; ama, her şeyin
ucu, maalesef, para. Yani, hortumlanacak banka bulsam hortumlayacağım,
o konuda da yardımınızı rica ederim.
Teşekkür ediyorum.
Lahey konusu tamamen benim dışımda bir konu, o konuda hiçbir şey diyemeyeceğim;
ama, şunu belirteyim:Zaten olmayan bir tarihî olguyu olmuş gibi, siyaseten
ve psikolojik açıdan bütün Batıya kabul ettirmiş olanlara karşı çıkaracağımız
bir hukukî karar, bizi, ancak, bazı noktalarda koruyacağına inanıyorum.
Biz, her şeyden önce siyasetçiyiz, şuyu vukuundan beterdir olayı siyasette
en çok geçerlidir. Yani, vuku olmadığını zaten karşı taraf tarihî olarak
ispat edebilmiş değil. Koçeryan’ın elimizde var dediği belgeler nerede?
Hiçbir Ermeni tarihçinin anılar dışında ortaya koymuş olduğu bir tek tarihî
belge yoktur. Şimdi, zaten onlar olmayanı var hale getirmişler. Bizim,
kalkıp da mahkemeden alacağı kararı, bizi, belki, bazı noktalarda korur;
ama, dışarıda, bunun olduğuna inanmış olan kütleleri, bu kararla, biz,
inandıramayız, onun yönü apayrıdır.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Akarcalı.
Şimdi, Sayın Ömer Lütem’e bir soru var; okuyorum.
Ermeni terörü 1986’da bitti dediniz. Gerçekten öyle mi, yoksa, PKK’nın
taşeronluğuna mı devredildi? Yabancı literatürde Abdullah Öcalan’ın Ermeni
olduğu yazılmadı mı? Türkiye’de bunu dillendiren siyasiler yok mudur?
ÖMER LÜTEM – Efendim, bu konu zaman zaman basında görülür. İşte,
Ermeni terörü bitti, yerine, Kürt faaliyetleri, Kürt şeyleri aldı gibilerden.
Şimdi, ikisi arasında bir ilişki bulunduğuna dair bilimsel hiçbir kanıt
yok. Bu olmadıktan başka, bakıldığında, iki tarafın menfaatlarının veya
taleplerinin de çatıştığını görüyoruz. Çok basit, iki taraf da aşağı yukarı
aynı toprakları istiyor; onun için, birbirlerinin devamı olması son derece
de güç; ama, şunu düşünmek mümkün: Ermenilerin elinde, demin bahsettim,
çok para var, yani, senede 50-60 milyon dolar harcıyorlar gibi sağda solda,
okuyoruz, belki daha fazladır, muhtemelen, daha fazladır; çünkü, gizli
paraların bilgisi olmaz. Şunu düşünmek mümkün; Türkiye’yi, zayıflatmak
babında Ermeniler tarafından bölücü terör örgütüne para verilmiş olabilir,
başka şekillerde imkânlar sağlanmış olabilir; ama, yalnız ve yalnız Türkiye’yi,
zayıflatmak babında. İşin esasına gelince, menfaatları çatışmaktadır.
Teşekkür ederim.
BÜLENT AKARCALI – Bir şey ekleyebilir miyim, çok kısa olarak.
Sizden bir yardım rica edeyim; Dışişleri Komisyonu olarak, anıt denildi
de aklıma geldi, bu Türkiye’ye yönelik iftiraları, saptırmaları cevaplandırmaya
dair bir kanun teklifini Dışişleri Komisyonunda kabul ettik, Sayın Kamran
İnan hazırladı, ben de katkıda bulundum. Bu kanun, çıkması için İçişleri
Komisyonuna gitti, İçişleri Komisyonu halen gündemine almadı. Buyurun,
gayet somut bir olay. Bu bütün Türkiye’ye yönelik, başta Ermeniler olmak
üzere, ithamlara cevap verecek bir kanun. Bu antidifamation diye bir kavram
vardır İngilizce’de, her türlü iftiraya, şuna buna, böyle bir kanun gayet
güzel hazırlandı, o heyecanlı günlerde hazırlandı, bütün partilerin verdiği
teklifler bir araya getirildi. Uzağa gitmeyelim, İçişleri Komisyonu Başkanına,
Sayın Kamran İnan defalarca rica etti; ama, pes ettik, gündemde değil.
Yani, yapabileceğiniz, yarın, hepiniz birer mektupla İçişleri Komisyonu
Başkanından, bu kanunu hemen gündeme almasını rica edin. Dışişleri karşı
değil, başka bir kuruluş karşı değil; teşekkür ederim.
BAŞKAN – Efendim, ben, sureti katiyyede Başkan sıfatıyla tartışmaya
girmek istemem; fakat, Sayın Akarcalı’nın bu kanunun metnini tam anlamıyla
bildiği hakkında şüphem var. Bu kanunda bazı talihsiz cümleler var, buna
dikkatinizi çekmek istiyorum. Düzeltmediniz komisyonda, “bu tür hareket
eden bütün devletler düşmanımızdır” diyorsunuzdur. Ben bunun ikazını da
yaptım; böyle bir kanun geçtiği zaman, Türkiye, dünyaya mı ilanı harp ediyor.
Bunu dikkatinize sunuyorum, sizin ilgileneceğinizden eminim.
BÜLENT AKARCALI – Ama ben de diyeceğim ki, bu toplantı olmasaydı
demek ki bunu açmasaydık, bu konudaki bir yanlışlık hakkında bir bilgi
sahibi olamayacaktık. Niye peki bize bir bilgi gelmiyor? Ha benim gönderdiğim
mektuplara üniversitelerin cevap vermediğini düzeltmek için, ha bu konudaki
yanlışlık, biz komisyon üyelerine, bu yanlıştır diye telefonla veya bir
yazıyla bile cevap gelmiyor.
BAŞKAN – Beyefendi, yapıldı onların hepsi.
BÜLENT AKARCALI – Bana gelmedi şahsen.
BAŞKAN – Siz mühim değilsiniz, Başkanınıza yaptık.
Müsaade edin, bunları tartışmıyoruz, burada bırakıyorum işi.
Şimdi bir yazı var: Ermenistan Cumhuriyet Anayasasının 13 üncü maddesinde
arması tanımlanırken, Nuh’un Gemisi ve Ağrı Dağı tasvirde yer alıyor. Soykırım
iddia edilen 1915’te Cemiyeti Akvam hükümleri geçerliydi. Ermenilerin de
uluslararası hukukî bir statüsü yoktu. 1991 Ermeni Anayasasına bu hükmün
konulması, bugünkü uluslararası hukukun kuralları göz önüne alındığında
Ermenistan’ın terörist ülke kabulü mümkün olabilir mi? Terörist ülke statüsünde
olmasa bile, başka bir şekilde suçlanması mümkün mü?
Sayın Ramazan Toprak, Aksaray Milletvekili, Adalet Komisyonu üyesi.
Bu soru hiç kimseye tevcih edilmemiştir; arkadaşlarımızdan biri cevap
verirse cevap verirler, olmazsa, zapta geçmekle yetiniyoruz.
Efendim, bu toplantıya katılmış olmanız dolayısıyla, sizlere ve özellikle
çok değerli konuşmacı arkadaşlarıma, bu değerli takdimlerinden dolayı içten
teşekkürlerimi sunuyorum.
Yarın 9.30’da buluşmak üzere oturumu kapıyor, hepinize saygılar sunuyorum.
|