Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
ERMENİ TERÖRÜ
SEMPOZYUM

TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ SEMPOZYUMU
13-14 Nisan 2001
ÜÇÜNCÜ  OTURUM 

BAŞKAN (Bahaeddin YEDİYILDIZ) – Sayın konuklar, Türk Parlamenterler Birliği tarafından düzenlenen Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri Uluslararası Sempozyumunun ikinci gününün ilk oturumunu açıyorum.

Programda küçük bir değişiklik yaptık, ilk iki konuşmacının yeri değişti ve bir de, bu oturumda mutlaka olması gereken Türkiye Arşivleri Genel Müdürü konuşmacı olarak programa dahil edildi, önce onu ifade edeyim. Sözü uzatmadan ilk konuşmacımıza söz veriyorum. Kendisi, bize, belgelerle bu Ermeni sorununun genel durumunu -yapmış olduğu kazılardan hareketle- anlatacaklar. Yalnız şunu ifade edeyim, iki saattir oturumun süresi, kendimi de dahil edersem; çünkü birer dakika her konuşmacıdan almak zorundayım, giriş ve kapanışta bir iki cümle söylerken de geçiyor bu vakit. Her konuşmacımızın konuşma süresi 10’ar dakikadır. Bu süreye riayet edilmesini özellikle rica ediyorum.

Buyurun Sayın Özbek.

(Prof. Dr. Metin Özbek dia gösterisiyle konuşmasını yaptı) 

BAŞKAN – Tarih kavramının iki anlamı vardır. Birincisi, yaşanan olayları ifade eder. İkinci anlamı ise, o yaşanan olayları,o olaylardan, olgulardan kalan izlerden hareketle bilgiye dönüştüren bilimdir. Dolayısıyla, Sayın Özbek’in konuşması gerçekten tarihin bu iki anlamını birleştiren bir sunuş olmuştur; çünkü, bilindiği üzere, dün de burada defalarca konuşulduğu üzere, tarihimizin bir kesitinde yaşanan olayların doğru bilgisini elde etmek asıl amacımızdır. Bu sebeple Sayın Özbek’in sunmuş olduğu veriler o günü bize yansıtan izlerdir ve bizim oturumumuzun genel adı da “arşiv ve belgeler” boyutunu kapsıyor; dolayısıyla, bu oturumda konuşmacılarımız konunun belge boyutu ve oradan hareketle bilgi boyutuna geçerek sorunu sizlere sunacaklar.

Konuşma süreleri 10’ar dakikadır. 

Şimdi, ikinci konuşmacımıza sözü veriyorum.

Buyurun Sayın Halaçoğlu. 

PROF. DR. YUSUF HALAÇOĞLU (Türk Tarih Kurumu Başkanı)- Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Çok değerli dinleyicilerimiz, şimdi, bizi zannediyorum biraz da imtihan ediyor Sayın Başkan, böyle bir konuda 10 dakikada sayın parlamenterlerimiz gibi bütün anlatımlarını 10 dakikaya sığdırmak zorunda kalıyorlar zaman zaman, öyle görüyoruz televizyonlardan. Ben de şimdi 10 dakika içerisinde böyle bir konuyu anlatmaya çalışacağım. 

Tabiî, o zaman her şeyin dışına çıkıyorum ve 10 dakikaya sığdırmak için bazı konuları daha kısa bir biçimde ele alıyorum.

Tabiî, Ermeni konusu aslında bu soykırım iddiaları tamamen ilmî olmaktan uzak, siyasî bir yapı içerisinde ele alındığını belirtmek istiyorum öncelikle; çünkü, olay soykırım iddiaları bugün ortaya çıkmış, yani 1990’lı yıllarda ortaya çıkmış hadise değil, bu 1908’lerde, 1877-1878’lerden başlayan belli bir siyasî sürecin devamı niteliğindedir. Nitekim, 1914 yıllarına kadar gerek Rusya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın Osmanlı devleti üzerindeki birtakım emellerini gerçekleştirmek için ortaya koydukları bir siyasetin parçasıdır. Nitekim, özellikle, öncelikle Rusya’nın Doğu Anadolu Bölgesindeki hakimiyet telakkisi Ermenilerin onlar tarafından belli bir mülahazayla örgütlenmesiyle neticelenmiştir. Dolayısıyla biz bu belgeleri veya bu konuyu ele alırken Osmanlı arşivlerinin dışında Rusya arşivlerini, İngiliz, Fransız, Amerikan, hatta Avusturya arşivlerini de ele almak zorunda olduğumuzu belirtmek istiyorum. 

Ben konu olarak şunun üzerinde durmak istiyorum: Tabiî, bu konuda söylendiğinin aksine, her biri birbirinden farklı daha ciddî ve kaynaklara dayalı yayınlar yapılmıştır Türkiye’de. 26 000 Ermeni yayınına karşı çok az Türk yayını yapıldı denilmesine karşılık bu yayınların, Ermenilerin yaptıkları yayınların, genelde tefrikaları başta olmak üzere birbirinden alıntılar şeklinde birtakım iddialardan öte gitmediğini görüyoruz biz. Türkiye’de yapılan yayınlar ise, hemen hepsi arşiv belgelerine dayalı ve hemen hemen hepside birbirinden farklı konuları ve belgeleri ihtiva eden yayınlardır. Aslında, inisiyatifle ele alındığı takdirde bu belgelerin Ermeni konusunu çok rahat bir biçimde ortaya koyacak nitelikte olduğunu da söyleyebiliriz; fakat, konu, biraz önce söylediğim gibi, ilmî platformda değil siyasî platformda tartışılmaktadır. Benim üzerinde durmak istediğim konu, biraz daha detaylandırmadan konuyu ele alacağım, Ermenilerin soykırım iddialarının söz konusu edildiği tarihten itibaren durumlarıdır. Hepimizin bildiği gibi, 24 Nisan 1915 Ermeni soykırım günü olarak anılmaktadır. Bu tarihte ne olmuştu; bu tarihte Osmanlı bütün ikazlara rağmen durulmayan ve devlete karşı hareket eden Ermenileri bir gece içerisinde 2 345 kişiyi tevkif etmişti ve bunlar Ankara ve Çankırı cezaevlerine gönderilmişti. Aslında, hiçbir soykırım veya bir kişi bile öldürülmemişti. Bugün Ermeniler tarafından soykırım günü olarak anılmaya başlamıştır. Sebebi de Ermeni harekâtının belinin kırılmış olmasıdır; çünkü, bütün komite ileri gelenleri bu tutuklama içerisinde yer almıştı. Bundan iki üç gün sonra, yani 27 Mayıs 1915’te ise devlet tehcir kararı almıştır. Aslında tehcir kararının temelinde sadece Ermenilerin yaptıkları katliamlar yatmamaktadır. 8 Şubat 1915’te Sait Halim Paşa ile Rusya arasında imzalanan bir anlaşma vardır. Bu ıslahat adı altındaki anlaşmada, 6 Ermeni vilayetinde, Ermenilerin, mahkemeler dahil olmak üzere, Ermenicenin resmî dil haline geldiğini görüyoruz. Ayrıca, bu bölgenin askerlerinin başka bölgelerde askerlik yapamamaları kararı alınmıştır. Diğer taraftan, yabancı devletlerin teklif ettikleri yabancı uyruklu vali adaylarından biri Osmanlı devleti tarafından vali olarak atanacaktır bu bölgeye; yani, âdeta bir bağımsız Ermenistan kurulmuştur. Bu anlaşma 1914 Şubatı. İşte, bu hadiseyi, Osmanlı devleti, bu anlaşmayı uygulamadan Birinci Dünya Savaşının sancıları çekilmeye başlamıştır. Dolayısıyla, Osmanlı devleti 27 Mayısta aldığı kararla bu bölgedeki Ermenileri Rus sınırından uzak birtakım bölgelere nakletmek istemiştir. Böylece, bu alanda, bu coğrafyada bir Ermenistan kurulma hayali de ortadan kalkmıştır. Nitekim, tehcir kararını ciddî bir biçimde okuduğumuzda Osmanlı devleti bunu açık açık ortaya koyuyor. Bu bölgedeki Ermenilerin bir daha hükümet kurmalarına imkân vermeyecek şeklini açıkça ifade etmiş ve ardından da “yoksa buradaki Ermenileri bu hareket bir imhaya matuf değildir” demiş. 

Şimdi, tehcirle birlikte aslında soykırım iddiaları da ortaya çıkmaya başlamıştır; çünkü, Rusya buradaki emellerinin önüne set çekildiğini açık açık görmüştür. Tabiî ki, Rusya’nın buradaki politikalarına paralel olarak, İngilizlerin özellikle Uzakdoğu’daki sömürgeleriyle irtibatını Trabzon limanı üzerinden sağladığı için o bölgedeki Rus elinin veya siyasî nüfuzunun çekilmiş olması da bu devletleri farklı bir konuma sokmuştur ve Osmanlı devleti buradan Ermenileri nakletmekle aslında parçalanmasının önüne geçmiştir; kendi topraklarının parçalanması ve bir Ermenistan kurulmasının önüne geçmiştir. Bu da bir devletin tabiî hakkıdır. Tehcir sırasında ne olmuştur; tehcir sırasında Osmanlı belgelerinde şifre kalemi, emniyeti umumiye müdüriyeti kalemi gibi açık ve net şekilde hangi şehirden ne kadar Ermeninin nakledildiği tek tek yazılmıştır. Ben bu belgeleri tek tek ortaya koydum inceledim. Mesela, birkaç tanesinden örnek vermek istiyorum. Ankara’dan merkez nahiyeden 21 236 kişi, nakledilmiştir, Erzurum’dan 5 500 kişi, Halep’ten 26 064 kişi, İzmit’ten 58 000 kişi nakledilmiştir, Afyon’dan 5 769 kişi nakledilmiş, 2 222 kişi yerinde kalmış, Kayseri’den 45 036 kişi nakledilmiş, 4 911 kişi yerinde kalmış, nakledilmemiş; çünkü, Protestanlar, Katolikler, kimsesizler, yani yetim çocuklar, dul kadınlar ve yaşlılar nakledilmiyor; Kütahya’dan 1 400 kişi, Elazığ’dan 51 000 kişi, 4 000 kişi yerinde kalmış, Sıvas’tan -en fazla buradan nakledilmiştir- 136 084 kişi nakledilmiş, 6 055 kişi yine vilayette kalmıştır, toplam olarak Osmanlı devletinin tehcire tabi tuttuğu nüfus 438 758 kişidir. Yerlerine varanlar yine devletin isteği üzere her iskân bölgesindeki yetkili, devlete, ne kadar Ermeninin o bölgeye geldiğini de rapor etmiştir. Bu raporlara baktığımız zaman da 382 148 kişinin de iskân bölgesine vardığı belirtilmektedir, arada 56 610 kişilik bir fark vardır. Bu 56 610 kişinin farkı da şuradan kaynaklanmıştır: Bu da yine belgelerle tek tek belirtilmiştir; 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında katledilmiştir eşkıya tarafından, 2 000 kişi Urfa-Halep arasında Meskene bölgesinde urban eşkıyası tarafından -yani Arap eşkıyası tarafından- katledilmiştir, yine 2 000 kişi Mardin civarında Diyarbakır kamplarından; belgede de şöyle yazıyor: Her gün 700 kişi Diyarbakır kamplarından. Şöyle yazıyor belgede de, “her gün 700 kişi Diyarbakır bölgesinden Hıristiyan-Ermeni ayırt edilmeksizin, alınmak suretiyle, koyun boğazlanır gibi boğazlanmıştır” diyor Mardin civarında. Dolayısıyla, toplam 2000 kişinin katledildiği istihbar olunmuştur diyor devlet belgesinde. Bu bizim ülkemizdeki bir bilim adamı tarafından çok yanlış bir biçimde değerlendirilmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa tarafından böyle bir katliam oldu gibi bir iddiada bulunuyor. Teşkilat-ı Mahsusa adı kesinlikle geçmiyor bu belgede. Onun dışında incelediğim aşağı yukarı belki binden fazla belge var, bunların içerisinde bir tanesinde bile Teşkilat-ı Mahsusa adı yoktur. Şimdi, bu bilim adamımız, bir özelliğini söyleyeyim, Osmanlıca bilmiyor ve hiçbir Osmanlı arşivine de girmemiştir. Bunu özellikle belirtmek istiyorum. Şimdi, dolayısıyla, toplam net rakamlar verilen katliam rakamları 4500’dür. Ayrıca, bir de Erzurum’dan Dersim yoluyla nakledilenlerin de yöre eşkıyası tarafından katledildiğini belirtiyor Osmanlı belgeleri ama, kaç kişi olduğunu da söylemiyor. Diyelim ki, Erzurum’dan nakledilen 5500 kişinin de bu yolda ki, sonra emir veriyor, bir daha buradan kesinlikle kafile gönderilmesin, buraya hakim olamıyoruz. Her katliam sonrasında da muhakkak zaptiyeyle gönderilmesi emri veriliyor. Dolayısıyla, 5 bin civarında kişinin burada belki bindir, belki 5 bindir bilmiyorum, ama, 5 bin civarında kişinin burada katledildiğini varsayalım, yani 9-10 bin kişinin ancak katledildiği sonucu ortaya çıkıyor. Yani, Justin Mc Carthy 300 bin kişi öldü diyor falan ama, bunların hangi kaynağa dayandıkları biraz şüpheli, çünkü, sadece raporlarla bu işlerin olmayacağını da bilmek gerekir. Bunun dışında Halep’te, Adana bölgesinde çeşitli kafilelerde meydana gelen tifo, dizanteri gibi hastalıklar sebebiyle de yaptığımız tetkikat sonucunda 25-30 bin civarında bir ölüm vaki olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bizim yaptığımız tespitlerle, gerek katledilenlerle, gerekse hastalık sebebiyle ölenler 40 bin civarındadır. 16 bin civarında kişi ise tehcir biliyorsunuz, şubat 1916 yılından itibaren durduruluyor, bu durdurulma sırasında henüz daha yerlerine varmamış kafileler var. Nitekim, Osmanlı merkezinden vilayetlere Adana, Konya, Mersin vesair vilayetlere gönderilen emirlerle henüz yerlerine varmayan yollarda olan kafilelerin vilayetlere yerleştirilmesi emri veriliyor. Dolayısıyla, onların bu kişiler olduklarını düşünüyorum, dolayısıyla, o aradaki varanlarla varmayanlar arasındaki açık da ortaya konuyor. 

Diyelim ki, bu bizim rakamlarımız. Peki, bu rakamların teyidi nasıl olacak? Yani, yabancı kaynaklar ne diyor bu rakamlara, yani tehcir edilen nüfus hakkında ne diyor? İşte, bunlardan bir tanesi Bugos Nubar Paşanın, ki, Ermeni delegasyonu başkanıdır, Fransa Dışişleri Bakanı Mösyö But’a gönderdiği raporda, diyor ki, şu kadar Ermeni Anadolu’dan sürgün edilmiştir. Bu raporda yer alıyor, sözünü ettiklerim. Kafkasya’ya 250 bin, İran’a 40 bin, Suriye Filistin’e 80 bin ve Musul-Bağdat’a 20 bin olmak üzere 390 bin kişi sürgüne tabi tutulmuştur ama, aslında sürgünlerin toplam sayısı 600-700 bindir diyor. Bunun dışında ayrıca çöllerde şuraya buraya dağılmış sürgünler vardır diyor. Toplam 750 bin civarında sürgünden bahsediyor. Bu kişinin, bunlardan 290 bin kişi, yani İran’a ve Kafkasya’ya gönderilen 290 bin kişiyi çıkacak olursak, çünkü,bu tehcirin dışında sürgün olarak nitelenen kişilerdir. Yani, Suriye tarafına, Şehrizor tarafına gönderilmeyenlerdir. Dolayısıyla, onları çıktığınız zaman, benim rakamlarla eşdeğer hale geliyor. Yine, Amerikan Büyükelçisi Morgantav’ın hayat hikayesi olarak nitelenen kitabında şöyle söylüyor Morgantav, Ermeni Protestanlarının vekili Zenup Bezciyan uğradı, Şımovaniyan, ki bu Türk Ermenisidir, kendisinin tercümanı ve katibidir, danışmanıdır. Kendisini benimle tanıştırdı, okul arkadaşıymışlar. İçerilerdeki şartlar hakkında bana çok şey anlattı. Zor’daki Ermenilerin hallerinden oldukça memnun olduklarını söylemesine şaşırdım. İşlerini kurup, hayatlarını kazanmaya başlamışlar bile. Bunlar ilk gönderilenler olup, katledilmeden oraya varmışa benziyorlar. Bana çeşitli kampların nerelerde olduğunu gösteren bir liste verdi ve yarım milyon kişinin buralara nakledildiğini söyledi. Kış bastırmadan bunlara yardım edilmesi diye devam ediyor. 

Yani, yarım milyon civarında insanın buraya nakledildiğini sandığını söyledi diyor. Şimdi, Morgantav kimdir; Morgantav aslında ilk soykırım iddialarının ortaya çıkmasına vesile olan büyükelçidir. Mersin şehbenderi yani konsolosu Amerika’nın çok düzenli raporlar göndermesine rağmen Morgantav’a ki, bu raporlarından birinde şöyle diyor: Bütün böyle büyük bir naklin gerçekleşmesi sırasındaki karışıklıkları bir yanda tutacak olursak, herkese tren bileti verilmektedir, yiyecekleri verilmektedir. Sıhhiye memurları tayin edilmiştir ve sevkıyat gayet düzenli bir biçimde gitmektedir diye kendisi rapor veriyor. Osmanlı istihbaratı büyük konsolosun bu raporunu ele geçirmiş ve Osmanlıcasını nakletmiş, fakat, tabii, asıl İngilizce olan metni geri elçiliğe göndermiş. Dolayısıyla, onun aslını bulamadığımız için bir şey söyleyemiyorum fakat, Osmanlı Devletinin elde etmiş olduğu bu bilgi tamamen bizim bu şeylerle de bizim bilgilerimizle uyuyor fakat, Morgantav’ın bilgileriyle uymuyor. Morgantav’ın kitabını hangi sebeplerle yazdığını da Sayın Hitlovry ortaya koymuştur. Çok güzel bir araştırmayla, elçi Morgantav’ın öyküsünün perde arkası adıyla yayımladığı kitapta, Morgantav’ın bu hayat hikayesi adlı kitabının nasıl yayımlandığı veya ortaya çıktığı ortaya konmaktadır. 

Bunu da kısaca belirtip,sözlerime son vereceğim: Burada Morgantav’ın hayat öyküsü Amerikan Başkanı Wilson’un emri üzerine Henry isimli bir gazeteci, Dışişleri Bakanı ve Şımovaniyan tarafından üçünün ortaklaşa yazdıkları bir kitaptır ve bu kitap, Amerika’nın dünya savaşına katılımını meşrulaştırmak ve kamuoyu oluşturmaya yöneliktir ve dolayısıyla gerek Toynbee olsun gerekse Lord Brits olsun gerekse Lepsius gibi bu iddialarda bulunan kişiler olsun bunların bütün kitapları da Morgantav’ın bu raporlarına dayanmaktadır.Dolayısıyla, konunun genel anlamıyla hedefi de tamamen siyasi olduğu bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Böyle bir soykırım iddiasının belgelerle de uyuşmadığını ortaya koymaktadır bu bilgiler. 

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Halaçoğlu’na teşekkür ediyorum. 

Söz sırası, DTCF öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yavuz Ercan’ın; buyurun.

YAVUZ ERCAN – Saygıdeğer konuklar, hepinizi saygıyla selamlıyorum. 

Sosyal olaylar, bir yönüyle ortaya çıkmaz. O olayların ortaya çıkışında pek çok neden vardır. Dolayısıyla, böyle olayları, sorunları çözmek için de meseleye birçok yönden yaklaşılması gerekir. Mesela, Türk-Ermeni ilişkileri konusunda konuyu tarihsel araştırma yönüyle, ayrıca devletlerarası hukuk alanında araştırmalarıyla ayrıca uluslar arası ilişkiler alanında araştırma yönüyle yine ayrıca yayınlarıyla, yalnız bu yayınlar sadece içeride veya dışarıda olmamalı, hem içeride hem dışarıda ikna edici etkili yayınlar olmalı. Ayrıca, bu çalışmaların başarıyla sonuçlanması için sürekli konuyla ilgili olarak, sürekli, doğru ve etkili devlet politikasının olması gerekir ve nihayet konunun meselenin bir de propaganda boyutunun da ele alınması şarttır. Bu tür çalışmalar yapılmadığı takdirde, bu meseleler, bu değişik yönden ele alınmadığı takdirde istenen sonuca ulaşmak söz konusu olamaz.

Bu sempozyumda da görüldüğü gibi mesele bu saydıklarımın hemen hemen bütün boyutlarıyla ele alınmıştır. Meselenin daha çok bugün, tarihsel boyutu üzerinde duruluyor. Tarihsel boyut denince, tarihi olaylar ancak belgelerle yazılır. Bu belgeler de genellikle arşivlerde korunur. Onun için bugün bu saatte arşivler, Türkiye’de arşivler ve arşiv belgeleri konusu gündemde.

Arşivleri iki ana grupta ele almak gerekir. Yabancı ve Türk arşivleriz. Yabancı arşivlerden biraz önce Sayın Halaçoğlu kısaca söz etti ve güzel bir haber olarak, hemen şunu da eklemek istiyorum. Türk Tarih Kurumu, Türkiye dışındaki arşivlerle ilgili ciddi ve güzel çalışmalar başlatmış bulunuyor. Yabancı arşivlerin de yine iki boyutu var. Yabancı arşivlerde Türkçe belgeler, yani, Osmanlı Türkçesiyle yazılı belgeler, üzerinde çalışmalar ve yabancı arşivlerde onların o ülkenin kendi diliyle kendi belgeleri olarak ortaya çıkmış ve arşivlerinde korunmakta olan belgeler. Bu iki yönüyle ele alınması gerekir yabancı arşivlerin. Türk Tarih Kurumunun yapmakta olduğu çalışmalar şimdi bir süreden beri başladığı çalışmalar, bu her iki yönde de devam etmektedir. Henüz yabancı ülkelerdeki arşivlerde bulunan Türkçe belgelerin yayımlanması büyük ölçüde sonuçlanmamıştır, devam etmektedir ama, oradaki belgelerin yani yabancılara ait belgelerin, arşivlerdeki yabancılara ait belgelerin yayımını Tarih Kurumu bir süredir başlatmış bulunuyor ki, sanıyorum birçok kişi biliyor. Bunlardan bir tanesi en çok tanınanı Sayın Şimşir’in mesela İngiliz arşivleri ki, belgelerin yayımı gibi Türk Tarih Kurumu yayımı olarak bunlar çıktı. 

Arşivlerin ikinci ana konusuna gelince Türk arşivleri... Türk arşivlerini de yine iki bölümde ele almak gerekir. Cumhuriyet öncesi, cumhuriyetten önceki dönemde yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkiye’deki arşivlerinin durumu. Nasıl başladı, neler yapıldı veya neler yapılmadı ve ikincisi cumhuriyet döneminde arşivlerle ilgili çalışmalar nasıl başladı ve bugüne kadar nasıl geldi ve sanıyorum Sayın Sarınay, Arşiv Genel Müdürü bu konuda bize bilgi verecektir. Arşivlerde yapılan çalışmaların ilk anda ele alınması gerekeni, arşivlerin kataloglarının ve tasnifinin yapılması, sonra katalogların hazırlanması konusudur. Ancak, genel anlamda sadece arşiv çalışmaları değil, genel anlamda sadece arşiv çalışmaları değil, genel anlamda sadece Türk-Ermeni ilişkileri meselesi de değil, tarih alanındaki çalışmalar, büyük ölçüde bana göre pek fazla planlı ve programlı yapılmamıştır, yapılamamıştır. Bugün eğer özellikle bu konuda karşımızda, ya da çalışmalarımızın sonunda istediğimiz noktaya gelmediğimizi görüyorsak, bu fazlaca planlı ve programlı olmayan çalışmanın etkisi büyük. Mesela, Kıbrıs, Ege kıta sahanlığı, FIR hattı sorunu, Batı Trakya Türkleri üzerindeki Yunan baskıları nedeniyle ya da bu sorunlar ortaya çıktıkça, tarihçiler çoğunlukla Türk-Yunan ilişkileri konusunu hemen ele alıp, üzerinde çalışmaya başlamışlar veya Osmanlı Devletinde Rumlar konusu gündeme gelmiş. Aynı zamanda Bulgaristan Türklerinin asimilasyonu sırasında 80’li yıllarda hepimiz hatırlıyoruz, ortaya çıkınca bu kez Türk-Bulgar ilişkileri tarihçilerin ana konusu olmuş. Yahudilerin İspanya’dan daha doğrusu İberik Yarımadasından İspanya ve Portekiz’den kovulmalarının veya Türkiye’ye kabul edilmelerinin 500 üncü yıldönümü nedeniyle 1492-1992, bu kez Türk-Yahudi ilişkileri veya Türk devletlerinde yaşayan veya yaşamış Yahudilerle ilgili çalışmalar yine tarihçilerin gündemini doldurdu. Bunun gibi Ermenilerin terör eylemlerine başlamaları ve bazı ülkelerin bu olayı Türklere karşı diplomatik bir malzeme olarak kullanması üzerine, Ermeniler konusunda birçok çalışmalar yapıldı ve yeni yayınlar çıktı. Elbette Türkiye’nin karşısında ya da karşı karşıya bulunduğu çeşitli olaylar söz konusu olduğunda araştırmacıların veya araştırmaların çoğunluğunun bu olayla ilgili olması doğrudur. Ancak, bu tür konularla çalışmak için de mutlaka Türkiye’nin kafasına yumruk yemesi gerekmez. Daha önce de bu meseleleri Türkiye planlı ve programlı olarak ele almalı ve önceden bir hazırlık yapılmalıdır. Üzülerek söylemek zorundayım ki, 1965 yılında Ermeniler tehcirin veya sözde soykırımın 50 nci yıldönümünü bahane ederek, olaylar çıkarmaya başladığı tarihe kadar Türkiye’de Türk Ermeni ilişkileriyle ilgili tek ciddi kitap yazılmıştır, bir tanedir o da, Esat Uraz’ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi adlı kitabıdır ne yazık ki. 

Türkiye bu tarihe kadar yaklaşık yarım yüzyıl bu konuyla ya da Türkiye’deki tarihçiler bu konuyla hemen hemen hiç ilgilenmediler. Oysa,bu yanlıştı. Belki şimdiki kadar yoğun olmamalı ama, yine en azından bu konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapılmalı ve uzmanlar yetiştirilmeli idi. Dünkü konuşmalarda da bu konu kısmen gündeme geldi. 

Arşiv çalışmalarında da yaklaşık olarak benzer bir durum var; yani bu meseleler karşımıza çıkıp, bizi rahatsız etmeye başladığı zaman arşivler üzerinde ciddi çalışmalar da yapılmaya başladı ki, bunun tarihi ne yazık ki, 1980’li yıllardır. Oysa, bir kıyaslama yapmak gerekirse, arşiv ve arşiv malzemesi konusunda, söz gelişi, Fransa’da Napolyon Bonaparte zamanında okul açılmıştır, ecol dü cards diye yani belgeler okulu adıyla bir arşivcilik okulu açılmıştır. Oysa bizde arşiv veya arşivcilik bölümleri ya da ana bilim dallarının açılması üniversitelerde, ancak 1980’li yıllardır. Biz bu konuya ne yazık ki, bu kadar geç başladık, bu konuda bu kadar geç kaldık. Elbette hazırlanan, yapılan tasnifler kolay olmamıştır, sadece bir tanesinde Başbakanlık Osmanlı arşivinde yaklaşık 150 milyon belge vardır. Yine, 1980’li yıllara kadar yani arşivlerimiz bugünkü durumuna gelinceye kadar o arşivlerde yine yaklaşık 10-15 memur ya da arşivist çalışır ki, bunlar gerçekte arşivist değil, Arap harflerini bilen eski yazı okuyabilen emekli memurlardı çoğunlukla. Bu kadar insanın ya da bir avuç insanın bu kadar çok belge yığınının altından kalkması ve tasnifini tamamlaması elbette söz konusu değildi, ancak, çok geç kaldık ve bu meseleler gerçekten Türkiye’nin canını yakmaya başladı, bu konudaki çalışmalar da hızlandırıldı ama, aradaki gecikme açıklık o kadar fazla ki, kısa bir sürede bunları tamamlamak söz konusu olmuyor. Arşivlerdeki belgeleri iki grupta toplamak mümkün. Bunlardan bir grubu, gayrimüslimlerle ilgili genel belgeler. Yani, burada sadece Ermenilerin değil, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşamış bütün gayrimüslimlere ait bilgileri içeren belgeler vardır. Bir kısmı bu şekildedir ve tabii ki,onların içinde Ermenilerle ilgili kayıtları da bulmak mümkün. Somut örnek vermek gerekirse, söz gelişi, bunlardan bir tanesi Başbakanlık Osmanlı Arşivinde evamir-i maliye kalemine tabi psikopos mukataası kalemi defterleridir ki, Kamil Kepeci tasnifi içindedir bunlar ve 1517 ile 1837 yılları arasındaki dönemi kapsar bu defterlerin içindeki bilgiler. Bu halifelik, yani psikopos halifeliği 1837 yılında kaldırılmış ve buraya ait, gayrimüslimlerle ilgili yazışmalar Divan-ı Hümayuna devredilmiştir ve bu defterlerin içinde de imparatorluk sınırları içinde bulunan manastır ve kiliselerle ilgili bütün kayıtlar ya da bu işlere bakan memurlar vardı ve bu kayıtları bu defterlerde tutarlardı. Patriklerle metropolitlere verilen beratlar, onlardan alınan pişkeşlerin kayıtları ve gayrimüslimlere ait her türlü hak ve ayrıcalıklarla ilgili hükümler bu defterlere yazılırdı. Daha sonraki dönemlere ait arşiv malzemesi içerisinde mesela bir başkası da gayrimüslim cemaatlere ait defterlerdir. Ancak, bu defterler 1820 ile 1918 yılları arasındaki dönemi kapsıyor daha sonraki devirlere ait. Birçok defterden oluşuyor bu da. Mesela bunlardan birisi şurut-u milel-i muhtelife defteri yani, Osmanlı topraklarında yaşamış çeşitli gayrimüslim topluluklara ait kayıtları içeren bir defter. Onun dışında ayrıca her gayrimüslim toplum için özel defterler tutmuş Osmanlı görevlileri. Mesela Rumların berat defteri var. Melkit Rum Katoliki defteri var bunların tarihlerini ve daha birçok var onları geçiyorum, bizimle ilgili olarak, mesela arşivde bu seri içinde bu koleksiyon içerisinde mesela Ermeni ahkam defterleri var, Ermeni berat defteri var, Ermenilerin yine atik ahkam defteri var 1820 ile 1857 yılları arasındaki kayıtları içeriyor. Ayrıca yine çeşitli yıllara ait Ermeni berat defterleri var. Arşivin bir başka gayrimüslimlerle bu arada tabii ki, Ermenilerle de ilgili, kayıtları içeren belgeleri arasında kilise defterleri var. Bu defterler de yine 1869 ile 1921 yılları arasını kapsayan 7 büyük defterden oluşmaktadır. Gayrimüslimlerin tabii bu arada Ermenilerin de iktisadi ya da mali durumlarıyla ilgili araştırma yapmak isteyenler yine arşivdeki cizye muhasebesi kalemi defterlerine bakması gerekir ki, bu özellikle defterlerde vergi durumu ya da gayrimüslimlerin yaşamlarındaki parasal sorunlar buraya kaydedilmiştir. 

Daha bunun gibi pek çok belge koleksiyonu var, ancak, zamanımız bunların hepsini saymaya elvermiyor. 

Sizlere bu belgelerden bir örnek, sadece defterlerin adını saydım. Acaba bu defterlerin içindeki belgelerde neler yazıyor, bir örnek olsun diye, bunlardan benim en çok ilgimi çeken Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Kudüs Osmanlı yönetimine geçtikten sonra padişahı karşılamaya gelen Kudüs’teki çeşitli dinsel gruplara ait cemaat liderleri var, bunlar arasında gelenlerden birisi de Kudüs Gregoryen Ermeni patriki 3 üncü Serkis’tir. Padişah, kendisini karşılamaya gelen bu dini başkanlara birer ferman, birer berat vererek, onlara bir takım hak ve imtiyazlar tanımıştır ki, yine Kudüs Rum Patriki Atali’ye de aynı nitelikte bir ferman verilmiştir. Bu fermanın tümünü değil, ayrıntılı olarak bilgiler veriliyor bu fermanda ancak zaman kısalığı nedeniyle bugünkü Türkçeyle ve son derece özetleyerek aktarmak istiyorum bir bölümünü. Böyle bir belgenin içinde neler yazardı acaba, bir Osmanlı padişahı, yöneticisi bir gayrimüslime ya da Osmanlı tebası olan bir başka milletten insana ya da başka dinden insana nasıl bakardı, sizlere bir fikir versin diye sadece onu özetleyerek sözlerimi bitirmek istiyorum. Fermanın tarihi, 9 Kasım1517. Şöyle diyor ferman “ 25 zafer Cuma günü Kudüs’e geldiğimde Ermeni Patriki Serkis ve diğer din adamları benden yardım istediler. Kendilerine bu fermanı verdim ve buyurdum ki, eskiden beri bazı koşullarla ellerinde bulunan kilise, manastır ve diğer kutsal yerleri Kudüs’ün içinde ve dışında bulunan kilise ve ibadethaneleri eskiden hangi koşullarla ellerinde bulunuyorsa, yine aynı şekilde devam etmek üzere, Ermeni toplumuna patrik olanlar sahip olacaklardır. Hazreti Ömer ve Salahaddin Eyyubi zamanında verilen fermanlar gereğince, bütün kutsal yerleri taşınır ve taşınmaz malları kendilerinde kalacak ve ibadetlerini istedikleri gibi yapacaklardır. Mallarına sahip olurken ve ibadetleri sırasında devlet görevlilerinden ve başkalarından hiç kimse karışmayacak ve rahatsız etmeyecektir. Bugünden itibaren ayrıntılarıyla anlatıldığı üzere verilen ferman gereğince hareket edilip, başka toplumlardan hiç kimseyi karıştırmayıp, bu konuda çocuklarımdan veziriazamlardan bölgenin ileri gelenlerinden kadılardan, beylerbeyi, sancakbeyi,mir, miran ve voyvodaları hazine ve verasetle ilgili görevliler, subaşılar, zeamet sahipleri, tımar sahipleri, mübaşirler, amiller, işerleri ve diğer bütün kapıkullarından ve başkalarından özet olarak büyükten ve küçükten yaratılmış hiçbir fertten ne olursa olsun ne sebeple olursa olsun ne şekilde olursa olsun karışmayacak, rahatsız etmeyecek, değiştirmeyecek ve bozmayacaktır. Her kim karışır, rahatsız eder, değiştirir ve bozarsa Tanrı katında suçlu sayılsınlar. Ermeni halkı böyle bilsin ve şerefli tuğrama güvensinler. 9 Kasım 1517, Kudüs. “ 

İşte, bir Osmanlı padişahı ve onun benzeri olarak diğer Osmanlı yöneticilerinin gayrimüslim halka genel olarak hepsine elbette onlardan biri olan Ermenilere de bakışı böyleydi ve bu durum 1862 yılına kadar aynen 1862 yılına kadar aynen süregeldi.Gerçi 62’den sonra da değişmedi ama, 62’den sonra Türk-Ermeni ilişkilerinin şekli değişti. 

Sözlerim bu kadar. Teşekkür ediyorum dinlediğiniz için. (Alkışlar)

BAŞKAN – Ben de teşekkür ederim.

Söz sırası Van Milletvekili Sayın Hüseyin Çelik’te, kendisi kürsüden konuşmak isterler; buyurun efendim. 

HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Sayın Başkan, değerli dinleyenler; sözlerime başlamadan, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Öncelikle bir özrümü beyan etmek istiyorum. Bu gece sabaha kadar süren İstanbul’da bir televizyon programına katıldım ve hiç uyumadan buraya geldim, bundan dolayı sürçülisan olursa, affınıza istirham ediyorum. 

Bendeniz Vanlı olmam hasebiyle, çocukluk yıllarımdan itibaren gerek dedelerimden, ninelerimden gerekse Van’daki yaşlı amcalardan, ninelerden bu Ermeni olaylarıyla ilgili olarak birçok şeyi dinleyerek büyüdüm ve 1978 yılından itibaren, üniversitede bir öğrenciyken, bu insanların o günlere ait hatıralarını derledim ve Van’da Ermeni Mezalimi adı altında bir kitap olarak yayımladım. Osmanlı devleti yönetiminde Ermenilerin durumuyla ilgili olarak birçok değerli konuşmacı, burada, birçok şey söylemiştir. Bunlara hiç girmek istemiyorum. Ancak, bu görgü tanıklarından öğrendiğimize göre, Ermenilerle Van’daki halk son derece insanî, iyi komşuluk münasebetleri içerisindedirler, Rusya’dan gelen Ermeni komiteleri, bu huzur ve sükûnu bozuncaya kadar. Bunun tipik bir örneği olarak, İkinci Meşrutiyetten sonra Van’da yapılan ilk mahalli seçimlerde -bu çok ilginçtir- Van’da Müslüman nüfus ezici bir çoğunluğa sahip olmasına rağmen, bir Ermeni vatandaşı Bedros Kapamacıyan’ı belediye başkanı olarak seçiyorlar; Van Belediye Başkanlığına, Müslüman nüfus bir Ermeniyi seçiyor. Gerçekten, Bedros Kapamacıyan, gerek Ermeniler gerekse oradaki Müslüman ahali tarafından fazlasıyla sevilmektedir. Çok iyi çalışmalar yapmaktadır ve Ermeni komitelerinin, Ermeni çetelerinin faaliyetlerine de sempatiyle bakmadığı gibi engel olmaya çalışmaktadır. Bundan önceki dönemden itibaren Van Milletvekili olarak seçilen Vaham Papazyan ve Van’daki bu çete faaliyetlerini yürüten Aram Manukyan, belediye başkanını öldürülmesine karar veriyorlar ve 10 Aralık 1912’de Bedros Kapamacıyan, Van’daki Ermeniler tarafından öldürülüyor. Görüştüğümüz görgü tanıkları, Kapamacıyan’ın oğlu tarafından öldürüldüğünü ifade ediyorlar; ancak, resmî kayıtlarda böyle bir bilgiye rastlamadık. Dönemin Van Valisi Ali Rıza Paşa, bu Ermeni çetelerinin, Ermeni komitelerinin faaliyetlerine göz yummadığı için, biliyorsunuz İkinci Meşrutiyetten sonra, Babıali üzerinde Ermeni lobisinin oldukça büyük bir etkinliği vardır; Ali Paşa, Babıali’ye basık yapılarak, görevden alınıyor; Batum üzerinden İstanbul’a gelmek üzere yola çıkan Ali Paşa, Batum’da Rus Ermenileri tarafından şehit ediliyor: Van’da çok sevilen bir türkü vardır; Ali Paşa için yakılmıştır. Bir dörtülüğünde der ki “üç atım var biri yedek, kalkın arkadaşlar gidek, Ali Paşa’yı vurmuşlar, yavrusuna haber edek” der. Yine, bir başka dörtlükte “Ali Paşa giyer kürkü, biri sansar biri tilki, Ali Paşayı vurdular, yıkılsın şu Van’ın mülkü” der. Yani, kendi sevdikleri valilerinin ardından valinin ölümünden dolayı Van Valisi Ali Paşa öldükten sonra, Van yılıksın şeklinde, türkü yakıyorlar. 

Yine, orada, Ermeni vatandaşların da yönetime katılmalarını temin etmek için, Ali Paşa, kendi yardımcılığına Ohannes Ferit Boyacıyan’ı getiriyor. Gevaş Kaymakamlığına ise onun kardeşi olan Armanak Efendiyi getiriyor. Gevaş, Van’a 35 kilometre mesafededir. Ermenilerin çok önemsedikleri Akdamar Adası ve Akdamar Kilisesi bu ilçemizin sınırları içerisindedir. Armanak Efendi, özellikle bu adadaki fesat şebekesine göz yummadığı için, onların faaliyetlerine mani olmaya çalıştığı için, o da, yine kendi soydaşları Ermeniler tarafından öldürülür. 

1915’e gelindiğinde genellikle bugüne kadar Ermenilerin iddialarında biraz önce Tarih Kurumumuz Başkanı Sayın Halaçoğlu’da bunu belirttiler, Ermeniler diyorlar ki, bize tehcir uygulandığı için biz isyan ettik veya o günkü Ermeniler, tehcire maruz kaldıkları için isyan ettiler şeklinde bir iddiaya sahiptirler. Nitekim, Franz Verfel isimli Avusturyalı şair, Musa Dağının 40 Günü ismiyle yazdığı roman 1931 yılında yayınlanmıştır. Bu tezden hareketle, Ermeniler tehcire maruz kaldıkları için isyan ettiler tezine dayanarak, son derece dramatik bir manzara çiziyor ve Avrupa kamuoyunda, âdeta, gece yarısı ekspresinin Türklerle, Türkiye ile ilgili olarak oluşturduğu olumsuz imaja benzer bir imajın uyanmasına sebep oluyor. Halbuki, Franz Verfel’in iddialarını, yine bir Avusturyalı araştırmacı olan Profesör Doktor Eric Feel yaptığı araştırmalarla tamamen reddediyor; oradaki iddiaları, kesinlikle reddediyor. 

Değerli dinleyiciler, ben, detaylara girmeyeceğim; zaten zaman sınırlı, bir iki şey daha söyleyerek huzurunuzdan ayrılmak istiyorum. Sayın Halaçoğlu’nun da belirttiği gibi, Van isyanı, tehcir kararının alınmasının sebeplerinden birisidir; tek sebebi değildir. 30 000 silahlı Ermeninin Van’da Osmanlı Devletine karşı başlattıkları isyan ve sivil halka, özellikle Van’da o sıralarda eli silah tutan bütün erkekler silah altındadır, doğu cephesi çözüldüğü için bütün askerî birlikler Sarıkamış Cephesine sevk edilmiştir; Van’da, sadece, ihtiyarlar, çocuklar ve kadınlar vardır. Orta yaşlı insanlardan milisler oluşturulmuştur. Ama, bunlara karşı 30 000 silahlı Ermeni mevcuttur. Bunların silahlanmalarını ve faaliyetlerini, Osmanlı ordusunda Enver Paşa tarafından görevlendirilen Venezüellalı bir subay tarafından günü gününe Van’daki Ermeni isyanı nisan başından sonuna kadar bir günlükte anlatılmıştır; neler olmuştur; gelişmeler nasıl cereyan etmiştir? Bunu, Logalist bütün detaylarıyla anlatıyor. Logalist, Osmanlı Ordusunda Ermeni isyanını bastırmakla görevli birisi olduğu halde, kitabında, tavrını dindaşlarından yana koyuyor; ama, satır aralarında yazdıklarına baktığınız zaman, Ermenilerin Van’ı adeta bir cephane haline getirdiğini de kesinlikle görüyoruz. İsyan, 4 Nisan 1915’te başlamıştır; halbuki, tehcir kararı Rumi Takvimle 14 Mayısta; ama, Miladi Tarihle 27 Mayıs 1915’te alınmıştır. Dolayısıyla, Ermenilerin bu iddiası, kesinlikle doğru değildir. Tehcire tabi tutuldukları için isyan etmemişlerdir; aksine, isyan ettikleri için Van’daki isyan tehcirin sebeplerinden birisidir diyebiliriz. 

Şimdi, zaman zaman, bazı vatandaşlarımız, özellikle, Türkiye’nin tezlerini müdafaa ederken, biz hiçbir Ermeni’nin burnunu kanatmadık, biz kimseyi öldürmedik, biz merhametli bir milletiz şeklinde bazı ifadelerde bulunuyorlar. 

Değerli dostlar, dünyanın hiçbir yerinde, size silahla saldırmaya gelen insanlara çiçek buketleriyle karşılık veremezsiniz. Ermeni öldürülmüştür; ama, Ermeni Ermeni olduğu için öldürülmemiştir; Ermeni, asi, saldırgan ve o günkü şartlarda bölücü olduğu için öldürülmüştür. Bugün, Türkiye’de, bakın dağlarda, benim de milletvekili bulunduğum vilayetin dağlarında, PKK terör örgütüne mensup insanlarla bizim güvenlik kuvvetlerimiz çatışıyorlar ve bu insanlar öldürülüyor. PKK’lılar Kürt olduğu için öldürülmüyor; PKK’lılar, asi, saldırgan ve bölücü oldukları için öldürülüyor. Bunu net bir şekilde ortaya koymamız lazım; yani, biz, hiçbir Ermeni’yi öldürmedik, biz onların burnunu kanatmadık şeklindeki bir beyan, kesinlikle inandırıcı değildir. Ayrıca, bizim millî haysiyetimize, onurumuza, gururumuza da yakışmayan bir ifadedir. Savaş şartlarında, bunu söylerken, bir soykırım uygulanmıştır şeklinde de asla bir şey söylemek mümkün değil; Ziya Gökalp’e biliyorsunuz Malta sürgünü esnasında soruyorlar; bu bir kıtaldır diyorlar; o diyor ki, hayır, bu bir kıtal değil, bu bir mukateledir; yani, karşılıklı öldürme olayıdır; savaş iki taraf arasında yapılır ve her iki taraftan da insanlar ölür. Dolayısıyla, gerek tehcir esnasında tehcirin olumsuz şartlarından dolayı ölen Ermeniler vardır, gerekse çatışmalar esnasında ölen, öldürülen Ermeniler vardır; öte taraftan, bakınız, Van’dan 40-50 000 insan göçmüştür 1915 ilkbaharında ve yine, meşhur türküde diyor ki “arpa ektim biçemedim -Vanlının ağzından söyleniyor- bir düş gördüm seçemedim; alışmışam soğuk suya, ıssız sular içemedim.” Vanlılar, o buz gibi sulara alışan Vanlılar, Diyarbakır’da, Halep’te, o sıcak suları içememiştir. Gerçekten, koleradan ve alışmadıkları tabiat şartlarından dolayı, âdeta, telef olmuşlardır. Van’dan 40–50 000 kişi ayrılmış, 3-4 000 insan geri dönebilmiştir. Bunların bir kısmı, yine, Ermeni çeteleri tarafından öldürülmüştür, şehit edilmişlerdir. Bir kısmı kötü tabiat şartlarından dolayı hastalıklardan dolayı telef olmuşlardır. Dolayısıyla, biz, bu savaş şartlarını göz önünde bulundurarak, bu meseleye bir yorum getirmek durumundayız. Ayrıca şunu belirtmek istiyorum: Bakın, bu ayrıca, eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir insan veya bir ulus, bir millet kendi düşmanını ortadan kaldırmak isterse, onu imha etmek isterse, en zor durumda olduğu, bitip tükendiği bir zamanda bunu yapmaz; çok güçlü olduğu zaman bunu yapar. Şimdi, Kanuni Sultan Süleyman veya biraz önce Sayın Ercan okudu, Yavuz Sultan Selim bir ferman çıkarsaydı, ülkedeki bütün gayrimüslimleri, sadece Ermenileri değil, Rumları, Yahudileri, vesaire, kılıçtan geçirseydi, o gün, dünyada, buna itiraz edebilecek, niçin bunu yapıyorsunuz diyebilecek bir güç var mıydı? Ama, bu, yapılmamıştır. Kanuni döneminde de, Yavuz döneminde de bu insanlara devlette yer verilmiştir, sanatkarlıklarından istifade edilmiştir ve gerçekten, bu zimni hukukunun gereği olarak, yani, İslam hukukundaki o zimni hukukunun gereği olarak bu insanlara insanca muamele edilmiştir, şefkatle muamele edilmiştir. Siz, Birinci Dünya Savaşında Galiçya’dan Yemen’e kadar dokuz cephede çarpışıyorsunuz, bitmiş tükenmiş durumdasınız ve ölüm kalım mücadelesi verirken, bir millete karşı, bir kavme karşı topyekün bir soykırım uyguluyorsunuz; bu, inandırıcı değil, mantıklı değil ve eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. 

Şimdi, zaman zaman, efendim, işte, Ermeniler soy itibariyle Urartulardan gelmektedir; dolayısıyla, doğudaki vilayetlerin gerçek sahibi Ermenilerdir, orada da şu kadar kilisesi vardır; bazıları da hayır, bu kiliseler, aslında, hiç olmazsa daha iyi olur. Aksi takdirde, bu sanat eserleri kiliseler, vesaire, onların tapusu gibi olur şeklinde yorumlar yapıyorlar. Bunun da abes olduğunu düşünüyorum. 

Değerli dostlar, eğer, her millet, tarihin derinliklerinde yaşadıkları topraklara dönme iddiasında bulunursa, dünya haritası altüst olur. Her şeyden önce, bakın, Amerika Birleşik devletlerinin, Amerika kıtasının boşaltılması lazım. Avustralya’nın boşaltılması lazım. Ama, bakın, Macarlar, Ortaasya kavmidir, Finliler Ortaasya kavmidir, Türkler Ortaasya’dan gelmiştir. Bugün, özellikle İkinci Dünya savasından sonra, dünya haritası, üç aşağı beş yukarı son şeklini almıştır. Bazı saldırgan, iştahı doymayan milletleri bir tarafa bırakırsanız, bu meselenin çok yanlış olduğunu düşünüyorum. 

Son bir şey söyleyeyim Sayın Başkan müsaadenizle, tarihteki acıları deşmenin hiç kimseye faydası olmadığını düşünüyorum. Bugün, Avrupa Birliğine girmeye çalışıyoruz, rivayetlere göre -ne kadar doğrudur bilemiyorum- biz, sadece Çanakkale’de İngilizlere karşı 253 000 şehit vermişiz; fakat, bu, bütün tarihi kinleri, adavetleri, acıları unuttuk biz. Diyoruz ki -tabir yerindeyse- temiz bir sayfa açalım; bugün, dünya barışının korunması için de buna ihtiyaç vardır; tarih içerisinde savaştığımız bütün milletlerle eğer yeniden bir savaş psikolojisi içine girersek veya diğer milletler böyle bir durum içine girerse, dünyanın düzeni alt üst olur. 

Değerli dostlar, Fransa’daki bu Ermeni soykırım yasa tasarısıyla ilgili olarak, Fransa’ya gönderilen Parlamento heyeti içerisinde bendeniz de vardım. Burada, çok muhterem hocamız, Profesör Doktor Nevzat Yalçıntaş Bey var; onunla birlikte gitmiştik. Oradaki bir gözlemimi de arz ederek sözlerimi bitirmek istiyorum; Ermeniler, bütün dünyada 4 milyon olduğu halde, Ermeni’nin dindarı, dinsizi, komünisti, antikomünisti, sosyalisti, kiliseye gideni, gitmeyeni vesaire vesaire... Hepsi bu davada hemfikirdir, müttefiktir, âdeta, bir yumruk gibidir. Bizim bu uluslararası meselelerde veya başımıza örülmeye çalışılan bu dertlerde, problemlerde başarılı olabilmemiz için, öncelikle, kendi içimizde bir sıkılaşmamız, yürek birliği, gönül birliği içerisinde olmamız lazım. 

Maalesef, devletimizin içpolitikadaki dalaleti yurtdışına da yansımıştır. İnsanlarımız, şucu bucu diye kategorize edilmiştir. Fransa’da 400 000 Ermeni, âdeta, Fransa’nın kılcal damarlarına girerken, oradaki 300 000 nüfuslu Türk kesinlikle etkin değildir, organize halde değildir ve ses getirecek bir aktivite içerisinde olamıyor. Niçin; birine sen solcusun, sen bizden uzak dur, sen zaten zararlısın, sen milli görüşçüsün, sen Süleymancısın, sen Nurcusun, sen Fethullahçısın demişiz. Geriye kim kaldı soruyorum sizlere. Dolayısıyla, biz, insanımızı kategorize edip kenara itme yerine, bu milli meselelerde onları kucaklamak zorunda olduğumuzu da burada huzurunuzda belirtmek istiyorum. 

Sabrınızı taşırdığım için özür diliyorum. Sayın Başkan, müsamahanız için teşekkür eder saygılar sunarım efendim. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Efendim, Sayın Çelik’e teşekkür ediyorum. 

Şimdi, söz sırası Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’te. 

Buyurun efendim. 

DOĞU PERİNÇEK (TİP Genel Başkanı) – Sayın Başkan, Sayın Türk Parlamenterler Birliği Başkanı, üyeleri ve sayın konuklar, saygıyla selamlıyorum. 

İzin verirseniz, güncel bir giriş yapacağım. Paris’te, biliyorsunuz, iki ay kadar önce, bir anıt dikildi; Ermeni soykırım anıtı. Sayın Büyükelçimiz de burada; yani, koskoca Paris’te, 10 milyon nüfuslu; başka bir yer yok muydu? Nereye dikildi; bilmiyorum hatırlıyor musunuz, Sevr Sarayının önüne dikildi. Şimdi, Türkiye’de, biliyorsunuz, bizzat bizim insanlarımız, bir Sevr paranoyasından, fobisinden, korkusundan söz ediyorlar. Yani, biz, Türkiye olarak, son 100-150 yılın parçalanma hatıraları içerisinde bir paranoya yaşıyoruz. Acaba, paranoya kimdedir? Bakınız, bu, yalnız, Sevr Sarayının önüne dikilen bir anıt değildir. Çok temel bir belge var; o da, Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisinde, şu anda bulunan Ermeni soykırımına ilişkin ABD kayıtlarının teyidi kararı. Ekim ayında -biliyorsunuz- temsilciler meclisine gelmişti. Bu kararın içinde, Sevr Antlaşmasına bir gönderme yapılmaktadır. Bu karar, bir kök metin olduğu için, bütün Batı devletlerinde dolaşan metinler bu kitapta da yayınlanmıştır. Hepsi, sanki, bu kararda özetlenmiştir ve sanki bu metinler bir merkezden -artık o merkez neresidir; süper NATO mudur?- yazılmıştır ve işte bu karar maalesef, Dışişleri Bakanlığının da Mecliste vesaire ekim ayında bulunmadığını da öğrenmiştik. Bu kararda, işte, Sevr Antlaşmasının 230 uncu maddesine çok önemli bir gönderme yapılmaktadır. Orada denilmektedir ki, Sevr Antlaşması, 20 nci Yüzyılın, insanlığa karşı işlenmiş suçlara karşı örnek antlaşmasıdır. Bakınız, Amerika Birleşik Devletleri, kanun tasarısında Sevr Antlaşmasını emsal, örnek, insanlık hukukunun temeli olarak ve 20 nci Yüzyılda insan haklarının başlangıcı olarak görmektedir. Biz, ne biliyorduk? Sevr Antlaşması, Türkiyemizi, vatanımızı paylaşan bir antlaşma. Ama, onlar başka bir anlam vermekte ve Sevr Sarayının önüne de gözümüze batıra batıra işte o anıtı dikmektedirler ve yine, bu Amerikan Temsilciler Meclisi kararında, bu Sevr Antlaşmasının Nürmberg ve Tokyo şartlarında yaşadığını belirtmektedirler; yani, bir zincir kuruyorlar, bir hukuki zincir kurmaktadırlar. Temeli Sevr, insan haklarına karşı işlenmiş, Türklerin işlediği büyük suç, arkasından Nürmberg ve Tokyo şartları gelmektedir. Bu hukuki zincir son derece önemlidir. Çünkü, işaretleri görülmektedir. Sözde Ermeni soykırımı konusu, Birleşmiş Milletlere getirilecektir; göreceksiniz, önümüzdeki dönemde bunu yaşayacağız ve zaten, getirilmiştir. Birleşmiş Milletler Komisyon kararında, yine, Sevr’e atıfta bulunularak, Sevr meselesi insan hakları hukukunun doruğuna oturtulmuştur. Bu şu bakımdan önemlidir; dün, sayın konuşmacıları dinledik, Lahey’e gidelim, uluslararası hukuk bizden yanadır vesaire... Uluslararası hukuk, Türkiye’ye karşı inşa edilmiştir. Sevr, Tokyo, Nürmberg, Lahey’e falan gitmek, vahim yanılgılardır. Bunları savunmak, korkunç, vahim yanılgılardır. Düğmeye ekim ayında basılmıştır. Bakınız, bu, şu bakımdan önemli; efendim, Ermeni lobisi yaptı; efendim, Ermeni diyasporası yaptı; hayır, düğmeye, Amerika Birleşik Devletlerinde ekim ayında basılmıştır. Arkasından peş peşe kararlar gelmiştir. Avrupa Parlamentosu kararı, Fransa kararı, İtalya Meclisine gitmesi, Alman Federal Meclisine getirilen tasarı, Alman Federal Meclisinin çalışma komisyonunun on sayfalık vahim, korkunç, saldırgan, haksız, düşmanca raporu. Demek ki, bir yerden düğmeye basılmıştır ve o düğmeye basan da Ermeni lobisi falan değildir; Amerika Birleşik Devletleridir ve bizim müttefik bellediklerimizdir. Bunu tespit etmek çok önemli ve o Amerika Birleşik Devletleri karar tasarısında, 2 nci madde birinci bent, 1915 ile 1923 arasında Osmanlı Devleti taammüden, tasarlayarak ve planlayarak Hıristiyan ahaliyi -saymaktadır, Rumlar, Ermeniler, Nasturiler, Süryaniler- kesmiştir. Bu, bizim devrimci tarihimizin ve Kurtuluş Savaşımızın mahkûm edilmesidir. Bizim Kurtuluş Savaşımız 1919-1922 değildir; bizim Kurtuluş Savaşımız, 1914’te başlar 1922’de biter; sekiz yıldır. Bu, şu bakımdan önemlidir; biz, bir Kurtuluş Savaşı verdik. Onlar, bizim, Kurtuluş Savaşımızı mahkûm etmektedirler. Türkler, ulusal devlet kurmaya hak kazanmış değildir; kendilerini yönetemezler, Asyalardan buralara gelmişlerdir. Bizim, aynı zamanda tezlerimizin temeli onların bu suçlamasında vardır. Nedir? Biz bir kurtuluş savaşı verdik ve sizin katliam dedikleriniz, bir halkın, bir milletin ulus devletini kurması, yaşama meselesidir. Bu, son derece önemlidir. 

Yine Amerikan kararı, ihtilaf devletlerinin 24 Mayıs 1915 günü yayımladıkları bir bildiri veya Osmanlı Devletine verdikleri bir nota var; o notaya gönderme yapmaktadırlar; yani, paylaşanların yanındadırlar. Sevr’in yanındadırlar, Türkiye’yi paylaşanların yanındadırlar, haksızdırlar, yenilmişlerdir. İnsanlığa karşı soykırım yapmıştır diye ilk Türkiye’ye yönelik suçlama oradadır ve yine, Amerikan Temsilciler Meclisi kanun tasarısında Damat Ferit Paşa övülmektedir. Mustafa Kemaller, Kazım Karabekir Paşalar, bizim 1915’ten 1923’e kadarki bütün devrimci önderlerimiz, ittihatçılar dahil, ben burada ittihatçıların suçlanmasını da hayretle karşılıyorum, onlar bizim devrimci tarihimizdir. Türkiye’nin; hatalarıyla, yanlışlarıyla; ama, yurtseverlerdir; vatan savunması vermişlerdir. Leninler, 1914 ile 1918 arasında Dünya Savaşını bir paylaşım savaşı ve iki kamp açısından da haksız bir savaş olarak saptarken, demişlerdir ki, bir tek Türkiye vatanı için savaşıyor. Haklı olan bir tek Türkiye vardır. Dünya, anti emperyalist kamuoyunun görüşü buyken, emperyalistler kendi haklılıklarının peşindedirler ve Damat Feritlere mesaj yollarken, selam yollarken o tasarılarında, bizim Kurtuluş Savaşımızı bir kere daha mahkum etmektedirler ve yine Amerikan metninden, Türkiye’nin Kürt soykırımı yaptığı ima edilmektedir; hatta, açıkça yazılmaktadır. Denilmektedir ki, işte, dünya, Türkiye’yi cezalandırmamıştır. Cezalandırmadığı için, soykırımlar devam etmiştir. Yani, aynı zamanda buradan şunu da çıkarmak mümkündür; Türkiye cezalandırılmalıdır. 

Şimdi, bu metin, Avrupa Parlamentosunun metinlerinde geçmektedir ve yine bu metinde bütün Türkiye’yi mahkûm eden kararlara, örneğin Avrupa Parlamentosu kararına 19 uncu 24 uncu bentler arasında atıfta bulunulmaktadır ve sonuç itibariyle, Türkiye, bir kara listeye alınmaktadır. Kasap Saddam Hüseyin, kasap Miloseviç ve –affedersiniz- kasap Mustafa Kemal Atatürk. Bakınız, resmî metinlerde, Almanya’nın Federal Meclisteki raporunda Mustafa Kemal’den büyük devrimcimizden, ulusal devletimizin büyük kurucusundan, 5 milyon Hıristiyanın katili diye söz edilmektedir. Bu bir köşe yazısı değildir; bu bir parlamentonun hazırlattığı resmî bir rapordur ve niye böyledir; çünkü, biliyorsunuz, Amerika’nın başıbozuk devletler listesi var; Türkiye, gayri resmi olarak bugün oraya alınmaktadır. Türkiye, başıbozuk bir devlettir, tarihiyle, her şeyiyle başıbozuk bir devlettir. Kurucusuyla; katil olan kurucusuyla ve yine, bu metinde, Amerikan başkanlarına, Wilson’a, Regan’a, Buch’a –baba Buch- Clinton’a gönderme yapılmaktadır; çünkü, bu Amerikan Başkanları, her 24 Nisan günü soykırım anma gününde, soykırımı tekrar ederler ve 24 Nisan geliyor işte, yine tekrar edeceklerdir ve Hitler masalı, yalanı, yine Amerikan tasarısında yer almaktadır. Daha önemlisi, Amerikan tasarısı bu bir politika ilanıdır diyor; çünkü, üçüncü bölümün başlığı politika ilanı; yani, akademik bir metin değildir. Parlamentolar, akademik kuruluşlar değildir. Kanunlar uygulanır, kanunlar uygulanmak içindir. Yoksa, kanunlar, Türkler soykırım yaptı. Ne anlama geliyor böyle bir tarihi yanlış, yalan iddia. Uygulanmak için ve Dışişleri Bakanlığına ve Amerikan Başkanına bunu uygulama görevi o kanunun son maddeleri bütün kanunlarda olduğu gibi vermektedir. 

Geçiyoruz Avrupa Parlamentosuna 18 Temmuz 1987. Türkiye’nin tazminat vermesi dahil, soykırım suçlusu olarak mahkûm edilmektedir ve Birleşmiş Milletlerin komisyon kararına yine bu metinde gönderme vardır. Avrupa Topluluğuna o zaman biliyorsunuz henüz Avrupa Topluluğu değildi, Avrupa Topluluğuna giriş şarta bağlanmaktadır o kararda, denilmektedir ki, Ermeni soykırımını Türkiye tanıyacak; bir. Kıbrıs’taki işgalden vazgeçecek, Türk Ordusu orada işgalcidir; iki. Kürt konusunda hukukî düzenlemeleri yapacak; üç. İnsan haklarını düzenleyecek; dört. Aynı şekilde Alman Federal Meclisinde şu an bekletilen bir karar vardır ve Alman ideologları, Tesahofman Alman istihbaratının Kafkas masası şefidir. Yoksa, bir köşe yazarı değildir takdim edildiği gibi. Alman devletinin görüşlerini ifade etmektedir, nitekim, federal Meclisteki raporda bu görüşler ifade edilmiştir. Mustafa Kemal’in katilliği dahil Trabzon’da hamamda gaz verilerek Ermenilerin katledildiği iddiası da Federal Meclis raporunda vardır. Alman istihbaratının şefleri, Türkiye ulusal devleti yapaydır, sunî devlettir, tıpkı Rusya gibi dağılacaktır diyor. 

Çok temel bir mesele sayın dinleyenler, bir paket programla Türkiye karşı karşıyadır. Mesele bir Sırp-Ermeni soykırımı değil. Tek başına alınması yanlıştır, zaten bu paketi önümüze onlar koymaktadır. Bakın nerelerde koymaktadır: Avrupa Parlamentosunun en son kararında, biliyorsunuz 2000 Kasımında bir style="mso-spacerun: karar daha aldılar, orada ne vardı; Kıbrıs’ta Türk Ordusu işgalcidir, Ege meselesi, Kürt meselesi, hepsi, toplu olarak ve Ermeni soykırımı da orada anılmaktadır. Bu paket program, Katılım Ortaklığı belgesinde Türkiye’nin aday üyelik protokolünde, her yerde önümüze konulmaktadır. Demek ki, biz, bir toplam tehditler karşı karşıyayız. Yoksa, bir tarih tartışması içinde değiliz. Bunun bir tarih tartışması olmadığını idrak etmek, en temel meseledir; çünkü, cevaplar da, arşivlerden vesaire verilmeyecektir. Bu, Türkiye ulusal devletinin yaşama sorunudur. 

Küreselleşme açık söyleniyor, Kemalizmin sonu gelmiştir, ulusal devlet bitmiştir; küreselleşme demek, ulusal devletin bitmesidir. Avrupa Birliği bir devletler topluluğudur ve Foreign Affairs Foreing Reports, Mediterranean Quarterly, Joint Forces Quarterly gibi Amerika devletinin, CIA’nın, Dışişleri Bakanlığının ve Amerikan Genelkurmayının dergilerinde, ben, devamlı izliyorum, sürekli olarak Türk Ordusuna saldırılmaktadır. Türk Ordusu, Türk generalleri hedeftir; çünkü, bir ulusal devleti yıkmak için onun silahlı gücünü yıkacaksınız. Ordusunu yıkacaksınız ve yine düğmeye basılmıştır, Ordu temel hedeftir. İşte, Avrupa Birliği aday üyeliğinden bir rastladığımız olay nedir: “MGK’nin işi ne?” Bütün oklar, basın, Türk basını dahil, ayni Amerikan muhipleri, İngiliz muhipleri dahil. 

Bu sorun, Birleşmiş Milletlere taşınacaktır ve hukukî zeminler döşenmektedir. Yani, bir ülkeye müdahale için, bu silahlı boyutlara bile varabilir, eğer, Türkiye, kendisini toparlayamaz, caydırıcı bir güç inşa edemez, ordusunu sağlam tutamaz, ekonomisini bir millî direnme ekonomisi haline getiremezse -bu çok önemlidir; biz, bir millî direnme programı yapacağız- bir kere tehdidin nereden geldiğini doğru saptayacağız, doğru mevziileneceğiz, yığınakta yapılan hata giderilemez. Bu, çok temel bir kuraldır. Yığınakta hata yapıldığı zaman, doğru mevziilenilemediği zaman, bunun düzeltilmesi mümkün değildir. 

Türkiye, bugün yığınakta hata yapmaktadır. Dünkü bütün konuşmalar, Türkiye’nin yığınakta hata yaptığını göstermektedir. Türkiye’nin hükümetlerinin izlediği politikalar, Dışişleri Bakanlığı, MİT’i, hepsi yığınakta hata yapmaktadır. Neden; çünkü, hedef, Ermeni Lobisidir, Ermenistan’dır, Küçük Ermenistan’dır. Ermenistan üflediği zaman, Türkiye için bir tehdit değildir. Ermenistan, arkasında Amerika olduğu için, Avrupa Birliği olduğu için ve Amerika’nın Türkiye’yi kendi stratejisinde bir yere yerleştirmesi dolayısıyla bir teferruat olarak kullanılan bir piyon olarak ifade edilebilir bu tabloda. Amerika’nın stratejisini doğru belirlememiz lazım. Ermeni soykırım meselesi buraya oturur. 

Amerika Birleşik Devletlerini biz değiştiremeyiz, Amerika’yı kandıramayız. Dün burada konuşmacıların belirttiği gibi. Amerika’yı kandıralım diyorlar, Amerika’yı kandıramayız. Amerika, Orta Asya’yı ele geçirecek, dünyanın petrol rezervleri, dünyanın doğalgaz rezervleri, kıymetleri madenleri, bütün rekabet, Orta Asya’da odaklanmaktadır ve Türkiye’ye biçtiği rol şudur: “Sen, kriz bölgelerinde benim müdahale gücüm olacaksın.” ekonomisi, tarımı çöken, sanayisi çöken Türkiye, nasıl yaşayacak; ihraç malı yok. Mehmetçiğin kanını ihraç edecek, Mehmetçiğin kanını satarak Türkiye yaşatılacak. Türkiye’ye böyle bir rol dayatılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri, 1996’dan itibaren bu rolü kabul etmemiştir. Türk hükümetleri kabul etmiştir. Açınız, 28 Şubata kadar ki hükümet programlarının hepsinde, Türkiye kriz bölgelerinde müdahale misyonunu görecektir diye yazılıdır, hükümet programlarına girmiştir. Yani, CIA raporlarında, Amerikan Harp Akademilerinin raporlarında saptananlar, aynen bizim hükümet raporlarına yansımıştır. Bu bozulmuştur, Türkiye, Kuzey Irak’ta bir kukla devleti reddederek, Kıbrıs’ta, Ege’de direnerek ve vatanını savunarak, bunu bozmuştur ve Amerika, Asya kayasına çarptı. 

Hiç karamsar olacak bir şey yoktur. Yani, karşımızda Amerika var, Avrupa var; hayır, Amerika, Asya kayasına çarpmıştır. Şanghay Beşlisi, bizim Orta Asya Türk cumhuriyetleri dahil, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Çin, Rusya. Onları da parçaladılar, Rusya’yı iki kere parçaladılar. Çin’i şu şekilde tehdit ediyorlar, İran’ı tehdit ediyorlar, Irak’ı böldüler. Bölünenler ve paylaşılanlar “paydos” demektedir. 

Türkiye, kendisine yönelen tehdidi bozacak dünya dengelerini yakalamıştır; ama, Türkiye’nin ihtiyacı nedir; Mustafa Kemal’in politikaları, bölge merkezli politika; Avrupa’dan ve Amerika’dan gelen tehdidi, Asya’yla dengeleyecek bir kavrayış. Bu da nedir; ulusal devleti koruyacağız. Ulusal bağımsızlığımızı koruyacağız. Türk Ordusu ve halkı arasındaki birliği pekiştireceğiz ve caydıracağız ve ulusal ekonomimizi, ulusal savunmayla birleşen bir anlayışla inşa edeceğiz. 

Bakınız, Papendreu geliyor “indirin silahları” diyor. Bu, bir psikolojik savaştır. Basın, hep bir ağızdan, Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Papendreu’nun basını gibi çıkmıştır ve Türkiye halkı, kendi ordusuna karşı. Yani, bunlar silahlanıyor, bakın, efendim iaşelerini kısalım. Bu, korkunç bir yanılgıdır, yanılsamadır. Türkiye, caydırıcı bir güce sahip olmak durumundadır ve o zaman Amerika da, Avrupa da Türkiye’yle normal ilişkiler kurmak zorunda kalacaktır. Amerika’yla, Avrupa’yla ilişkilerimizin normalleştirilmesi lazım. Böyle, kölece bir ruh, önlerinde boyun eğen, efendim, Türkiye’yi IMF müsteşarlarıyla yönetmek, gelen giden, Amerika’dan Türkiye’ye başbakanlar, başbakan yardımcıları tayin etmek... Bunlara karşı boyun eğmeyen, teslim olmayan bir Türkiye ve bu olacaktır, göreceksiniz. Bunun artık, Türkiye eşiğine gelmiştir, Türkiye, tekrar Kemalist devrim rotasına girecektir. 

Saygılar sunuyorum. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Sayın Perinçek’e teşekkür ediyorum. 

Şimdi, söz sırası, araştırmacı yazar Sayın Aytunç Altındal Beyefendide. 

Buyurun efendim. 

AYTUNÇ ALTINDAL – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Sayın Başkan, değerli konuklar; Yüce Meclisin çatısı altında, Ermeni meselesini konuşmak için buradayız. Ne mutlu ki, Meclisimiz de, nihayet bu konuya el attılar, Parlamenterler Birliği sayesinde, bu olayı Meclise taşıdılar. Gönül isterdi ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir genel görüşme açsın ve bunu, bizzat parlamenterlerimiz kendi aralarında bir kere daha tartışsın isterdi; ama, biz, bununla da kifafınefs edelim. 

Değerli konuklar, ben, ne oldu, neler oldu üzerinde değil, ne yapmalıyız üzerinde durmak istiyorum. Olaya, hangi bakış açısıyla baktığımı anlatmak istiyorum ve arşivleme ve belgeleme çalışmaları hakkında sizlere bazı lojistik bilgiler aktarmak istiyorum. Olaya bakış açısında, öncelikle, Türkiye’nin son elli yılda bir devlet politikası yoktur, olmamıştır ve de özellikle oluşturulmamıştır. Türkiye’nin Ermeni meselesine nasıl bakması gerektiği, maalesef, hiçbir zaman ele alınmamış ve devlet politikası olarak belirlenmemiştir. Bu, ilk saptamamızdır. 

Bildiğimiz gibi, 1948’den bu yana, bize empoze edilmiş olan “bu olayı, siz tarihçilere bırakın” anlayışı egemen olmuştur; ama, günümüzde, başta İsrail olmak üzere, hiç kimse, kendi millî meselesini, tarihçilere bırakıp, sırt üstü yatmamıştır, maalesef, bir tek Türkiye’deki iktidarlar, sırt üstü yatmışlardır. 1950’lerden itibaren gelinen bakış açısında, Türkiye’nin Ermeni meselesinde, hemen hemen hiç yol alamamış olduğu, bir gerçektir. Dolayısıyla, olayı tarihçilere bırakalım anlayışının, ben, karşısındayım. Bu olay siyasî, diplomatik ve hukukî bir olaydır. Bize, bunu çok acı bir şekilde, Washington’da kongreye gittiğimiz zaman, çeşitli faaliyetleri engellemek için gittiğimiz zaman, son beş yıl içinde, her seferinde “burası kongre binası, tarih kurumu değil” dediler bize; fakat, biz bunu, maalesef, bir türlü Dışişleri Bakanlığımıza anlatamadık. Onlar, hâlâ “bu işi tarihçilere bırakalım” dediler. 

İkinci husus, ortada bir Ermeni sorunu var mı? Türkiye’nin yurtiçinde ve dışındaki Ermenilerle, en ufak bir sorunu yoktur; fakat, Osmanlı döneminden, 1850’lerden başlayarak, bugünkü cumhuriyetimize kadar ve bugünlerimize kadar yönelmiş olan, bir Ermeni terörü sorunu vardır. Şunu hiç unutmayalım ki, Osmanlı dönemindeki olay, Ermeni teröre olayıydı, burada bir manipülasyon yapılıyor, buna dikkat etmemiz gerekir. Çeşitli metinlerde, bugün karşımıza getirilen metinlerde “efendim, siz, Osmanlı’nın devamı değilsiniz, doğru, siz cumhuriyetsiniz” diyorlar; fakat, af buyurun özür dilerim terimden, işin içinde bir üç kâğıtçılık var. Ne diyorlar: “Türk Ordusu yaptı bunu.” Neyi Türk Ordusu yaptı; Osmanlı yaptı demiyor, Türk Ordusu öldürdü diyor. Dolayısıyladır ki, Türk Ordusu o günde var, bugün de var, demek ki bugünkü Türk Ordusu da suçludur diyor ve buradan yola çıkarak, Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik çok ağır ve de Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi içinde bölmeye yönelik faaliyetler düzenliyorlar. 

Bunların hepsini, biz, birebir yaşıyoruz, içinde bulunuyoruz. Aramızda, bunlarla birebir yüzleşmemiş olanlar vardır; fakat, biz içinden geliyoruz ve biliyoruz bunları. Yurtdışında görüyoruz bu olayları. 

Üçüncü husus, uluslararası mahkemeler bizi haklı görür. Bu da, çok tatlı bir Batıcılık hayali. Yani, uluslararası mahkemelerde, bizim haklı çıkabileceğimizi ümit etmek mümkün değil. Ben, biraz da sert bir ifadeyle, bazı konuşmalarımda şöyle bir şey söyledim, Hz İsa’yı gittiği yerden geri getirip, bizim lehimize tanık olarak dinletsek, adamlar istemiyorlar. Kardeşim, kabul etmiyorum diyor, ben seni bir defa mahkûm ettim; mahkûm ettim ve seni tazminat ve toprak ödemeye mahkûm edeceğim diyor. Yani, biz, ne yaparsak yapalım, ister belge koyalım, ister arşivlerimizi açalım -ki hepsi açık- isterseniz hepimiz amuda kalkıp, biz böyle bir şey yapmadık diyelim, adamlar dinlemiyor, adamlar bitirmiş bu meseleyi. Bu, üçüncü husus. 

Şimdi, bu arşivleme ve belgeleme çalışmalarına yaparken, belirli bir strateji izlemek gerekiyor. Ben, böyle bir teklif getiriyorum, kabul edilir edilmez ayrı meseledir; ama, dilerim ki, bu işin bir metodolojisi olur, bir metotla bakmamız lazım. Ondan sonra da, Türkiye Cumhuriyet Devletinin bir stratejini oluşturmak lazım. 

Birinci husus -burada altı tane husus var, çok kısa, bunları hemen geçeceğim- bu olayın psikolojik boyutu var. Yani, Ermenilere baktığımız zaman, kendilerinin Ermeni milliyetçiliği denilen olayın, temelde, bildiğimiz milliyetçilik kategorisiyle açıklanamadığını; fakat, çok ilginç bir olay, kurban felsefesi dediğimiz, kurban olma psikolojisi dediğimiz, psikolojiyle açıklandığını görüyoruz. Ermeniler, kendilerinin victimails edildiğini, dolayısıyla da ikibin yıl içinde Hıristiyan aleminin tek kurban edilmiş milletini olduğunu, tıpkı İsa gibi, onların da, Müslümanlar tarafından çarmıha gerilip öldürüldüklerini öne süren bir felsefeleri var. Yani, milliyetçilikleri, biz kurban edilmiş Hıristiyanlarız felsefesi üzerine oturuyor. 

Dolayısıyladır ki, geçenlerde bir toplantıda değerli kardeşimiz Mim Kemal Öke’de güzel bir şekilde değindi, biz, bu genosit olayını, soykırımı reddettikçe, adamların altındaki halıyı çekiyoruz; ama, bize düşen görev, bunun hastalıklı bir bünye olduğunu göstermektir psikolojik boyutunda. Yani, kendini durmadan kurban kabul ederek, efendim, ben Hıristiyanlığa işte, böyle katkıda bulundum demenin, hastalıklı bir ruh halinden başka bir anlam taşımadığını, bunun milliyetçilik de olmadığını anlatmak zorundayız. Bu, işin psikolojik tarafı. 

İkinci husus, yine psikolojik bir olay, Hıristiyan aleminde, biliyorsunuz, kiliselerin, özellikle Vatikan’ın, bugün Vatikan dediğimiz Katolik kilisesinin büyük katliamları var; fakat, İslam aleminde, dünya tarihine mal olmuş büyük katliam yok. Yani, İslam dini, hoşgörü dini olarak gelirken, Hıristiyanlık, hoşgörüsüzlük dini olarak ortada. Dolayısıyladır ki, 2000 yılına gelindiğinde, adamlar dediler ki, artık Hıristiyanlığın üzerindeki bu suçlamayı istemiyoruz. İşte, Türkler Müslüman’dır. Onlar da Hıristiyanları kestiler, kıyım yaptılar, dolayısıyla 1 milyarlık Müslüman alemi de hiç kuşkunuz olmasın ki, katliamcı bir dinin temsilcileridir. Bir boyutu da bu.

Diğer bir husus, işin sosyolojik boyutu var. Sosyolojik boyuta bakarken, bir ayırım yapmamız gerekiyor. Önce, Diaspora Ermenilerini ayırmak, sonra Türkiye’de yaşayan Ermenileri ayırmak, sonra terörist Ermeniler, sonra Ermenistan Cumhuriyetinde yaşayan insanları ayrı ayrı kategorilerde ele almamız gerekiyor. Topluca, Ermeniler şöyledir, Ermeniler böyledir demekten ve suçlamaktan kaçınmalıyız. 

Şimdi, burada devreye, uzun zamandır sokulmuş olan Yahudilerin başına gelen, Ermeniler başına gelen karşılaştırması var; ama, dikkatten kaçan bir husus, Nürenberg Yasaları. Nürenberg Mahkemeleri değil, Nürenberg Yasaları, yani, Hitler’in 1933’ten sonra iktidara tam olarak geldikten sonra sırayla çıkardığı 23 yasadan oluşan bölüm. Burada, dikkat edilirse, çok mühim bir olay var. Yahudilere ilk defa Avrupa’da vatandaş olma hakkı... Burada bir parantez açıp bir noktayı vereyim, Avrupa’da Yahudilere vatandaş olma hakkı verilmeden önce, Yahudiler, toplumda af buyurun işte çiziyorlardı, prensler, papazlar, tüccarlar vesaire sokak kadınları, altına bir çizgi Yahudi diye yazıyorlardı. Yani, sıralamada, toplumsal hiyerarşideki yerleri buydu. İlk defa 1850’lerde, 1800’lü yılların başlarında ama, 1820’lerden itibaren, vatandaş olma hakkı verildi; ama, aynı dönemde, dikkat ederseniz, Osmanlı devletinde, bir çok Ermeni devleti yönetiyordu. Yani, devletin içinde etkin görevdeydi, mal mülk sahibiydi, zengindi vesaireydi. Nürenberg Dönemine gelindiğinde ise, genosit kavramının ilk ayağını oluşturan husus gerçekleştirildi, neydi o, Nürenberg yasalarından Hitler dedi ki, Yahudiler, birinci sınıf vatandaş değildirler, insan olarak ikinci sınıftadırlar dedi. Yani, bunlar vatandaş değil, nasyoneldir dedir. Dolaysıyla ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş olacaksınız. Türkiye’deki tehcir vesaire veya genosit gibi suçlamalarda, bir ikinci sınıf vatandaşlığa düşürme yaşandı mı, böyle bir tek kanun gösterebilir mi kimse; hiç kimse gösteremez. Dolayısıyla, bizim dikkat etmemiz gereken hususlardan bir de, Nürenberg Yasalarının topluca ele alınarak, hukukçularımız tarafından yeniden getirilmesidir.

Kültürel boyutu var, burada, kiliseleri, özellikle de Vatikan’ı dikkate almamız gerekiyor. Ermeni kiliselerinin faaliyetleri ile Vatikan’ın ekümenizm faaliyeti bir ve aynı paralellik göstermektedir. Yönlendiren Vatikan’dır. Nitekim Papa II. Jean Paul, 20 Kasım 2000 tarihinde yaptığı tarihi açıklamada “Türkler 1915-1923 yılları arasında 8 milyon Hıristiyan’ı kurban etmişlerdir” dedi. Burada, demin Sayın Perinçek’te dikkati çekti, bizim Kurtuluş Savaşımızı bir katliam olarak yorumladı. Kim yapıyor bu işi; Papa yapıyor, artık bunun üzerinde bir otoritesi yok Hıristiyan aleminin, Katolikler için. O zaman, dikkatimizi yöneltmemiz gereken unsurlardan bir de, kiliseler, kiliselerin faaliyetleri ve Vatikan. 

Burada, dördüncü boyut, tarih boyutu. Osmanlıdaki isyanlar ve tehcir diye baktığımız zaman, eğer tehcir olayı mutlaka genosit olarak suçlanacaksa, ilk tehciri yapanlar, biliyorsunuz, İngilizlerdir. İngilizler, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya tam 2 milyon insan atmışlardır ve inanır mısınız ki, bakın bunlar, maalesef Türkiye’de gündeme gelemiyor, anlatılamıyor. Televole kültürü -kültür demek bile ayıp da- yani televole anlayışı çerçevesinde, şu söylediklerimiz, buralarda kalıyor ve geçecek. O İngiltere, demokrasinin beşiği olduğunu öne süren İngiltere, 2 milyon insanı ki, bir örnek vereceğim hepimiz güleceğiz, 2 milyon insanı çeşitli gerekçelerle Avustralya ve Yeni Zelanda’ya göndermiş ve 1986 yılına kadar, 15 sene öncesine kadar Avustralya ve Yeni Zelanda’ya İngiltere’ye girmek isteyen dördüncü nesil insanların özel izin alması gerekmiştir. İzin, vize değil. Özel izinle girebilmişlerdir İngiltere’ye. Yani, 2 milyon insanı başından atmış ve o sırada, bu tehcir olayı sırasında 28 000 kişi de yollarda ölmüştür. Dolayısıyladır ki, eğer, Osmanlıdaki tehcir, genosit kabul ediliyorsa, öncelikle İngiltere’nin Avustralya ve Yeni Zelanda’ya yaptığı tehcir de genosit kavramı içine alınmalıdır diyoruz; çünkü, ölü sayısı, İngiltere’nin verdiği rakamlarla 28 000. Yeni Zelanda ve Avustralya 60 000 veriyor. Buna göre, burada dikkat etmemiz gereken, demek ki, tehcir bizim keşfimiz değil, bizden önce Avrupalıların keşfi olduğu meselesidir. 

Tabiî, bunların arasında, bildiğiniz gibi Rusya’dan Kafkaslardan Balkanlardan 1,5-2 milyona yakın Müslüman’da topraklarını reddettirilerek, maalesef, bizim topraklarımıza, Anadolu’ya gönderilmiştir. Bu tehcir değil midir?. Bunu da kim yapmıştır; Fransız ve İngilizler yapmıştır. Balkanlardan Müslümanları sürmüşler, yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan kopartıp, Anadolu’nun bağrına itmişlerdir. Bu da tehcirdir. 

Beşinci boyut siyasî boyutu. Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında kurdukları meselede, bu olayın siyasî tarafını biz, hiçbir zaman göremedik. Yani, efendim, bunlar aslında bir Ermeni meselesi var ya, yok, işte biz bunu şöyle yapalım, üstünü örtelim, gözlerimizi kapayalım, şeklinde bakıldı. Bu olayın, özü itibariyle siyasî olduğunu unutmamız gerekiyor. Yani, biz de siyasî mücadele yapmalıyız, bu siyasî mücadeleyi yaparken de, son nokta hukukî boyut. Bizim hukukçularımız, tabiî ki tarihçilerimiz, siyasî mücadeleyi yönlendirecek olan kişilere, yeterli malzemeyi sağlamalıdırlar. Burada da, tarihçi ve hukukçularımıza görev düşüyor. Uluslararası hukuku çok iyi bilen ve tarih konusunda da uzmanlaşmış olan çok değerli tarihçilerimiz var, onlarda buralarda, zaten ortaya koydular, vermek gerekiyor. Ben, size bir örnek olarak, kendim ortaya getirdiğim bir noktadan değinerek bitireceğim sözümü. 

Aynı dönemde, Türkiye toprakları üzerinde doktorluk yapmış olan yabancılar var. Bu adamlar İsviçreli hatta Venezüellalı hatta Norveçli, İngiliz, Fransız insanlar var. Bunların hazırladıkları raporlar. Bunların bir kısmını gördük, baktık, inceledik, çok ilginç sonuçlar var. Örneğin, defin ruhsatlarına göre, silahlı darp yoluyla ölen Müslüman sayısı, Ermeni’den fazla. Onların kendi yazdıkları 1915 ve daha sonrasıyla ilgili. Şimdi, bunu da aldık World Health Organizationa gittik, bunlar, acaba kabul edilebilir mi, siz bunları belge olarak kabul edebilir misiniz diye sordum, “Evet, bunlar doktor raporlarıdır, bu belgeleri kabul ediyoruz” dediler; fakat, ne yazıktır ki, Türkiye’den belge götürdüğünüz zaman “Türkiye’nin belgesini kabul etmiyorum” diyor. Niye kabul etmiyorsun diyorsun, “sizin mahkemelerinizi kabul etmiyoruz ki, bunu belgesini kabul edeyim” diyor. 

Neden bu böyle oluyor, inanın, Türkiye’nin kendi gücü, Türkiye çok güçlü bir devlet bu kesin; fakat, bu devletin gücünü kullanamayan siyasilerimiz ve de maalesef, burada serzenişte bulunmak zorundayım, bir Dışişleri Bakanlığımız var. Umarım, bir an önce Türkiye silkinir, bu konu, PKK konusu vesaire gibi değil, bu konu, bir başörtüsü sorunu da değil, açıkça söylemek lazım, bu konu Türkiye için inanılmayacak kadar önemli bir konu; fakat, hâlâ bu konuda bir gayret göremiyorum ben. 

Dinlediğiniz için saygılar sunuyorum. Allah’a emanet olun. Sağ olun. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Sayın Altındal’a ben de teşekkür ediyorum. 

Son konuşmacımıza söz veriyorum; Devlet Arşivleri Genel Müdürü Sayın Doç Dr Yusuf Sarınay. 

Buyurun Sayın Sarınay. 

ÖNCEKİ SAYFA    SONRAKİ SAYFA


(21 NİSAN  2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş