Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
ERMENİ TERÖRÜ
SEMPOZYUM

TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ SEMPOZYUMU
13-14 Nisan 2001
ÜÇÜNCÜ  OTURUM (devam)

DOÇ. DR. YUSUF SARINAY (Devlet Arşivleri Genel Müdürü) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Değerli milletvekilleri, kıymetli dinleyiciler; şimdi, iki gündür tartışılan Ermeni sorununun bu ikinci gününde, belgeler boyutu ele alınmaktadır. Belgeler boyutu ele alınınca da, şüphesiz, konunun merkezinde, Türkiye açısından Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ve buna bağlı olarak da Osmanlı arşivleri gelmektedir. 

Şimdi, ben, kısaca durumu şöyle arz etmek istiyorum. Osmanlı arşivlerinin tüm dünya araştırmacı ve bilim adamlarına açık olduğunun altını çizmek isterim; çünkü, dünyada modern arşivciliğin ana prensibi haline gelen açıklık prensibini, biz de artık, gönül rahatlığıyla ülkemizde uygulamak zorundayız ve bunun de gereğini yapmaktayız. 

Konuyla ilgili, özellikle Ermeni sorunuyla ilgili milyonlarca belge, tarihî gerçeklerin aydınlatılması için hazır durumdadır. Genel olarak 1920 ve 1925 yıllından itibaren Türk arşivlerine yabancılar girmiştir, zannedildiği gibi kapalı bir durum yoktur; ama, özellikle eleman yetersizliği ve tasnif hizmetlerinin yetersiz olmasından dolayı, 1980’lerin ortasından itibaren Türk arşivlerinde Osmanlı arşivlerinde tasnif hizmetleri hızlanmıştır ve buna paralel olarak da, araştırmacıların yoğun bir ilgisi vardır. 

Osmanlı arşivlerinde 2000 yılı sonu itibariyle 74 değişik ülkeye mensup 3 100 araştırmacı araştırma yapmıştır. Yerli araştırmacılar 12 000 civarındadır. Burada, şu noktayı vurgulamakta yarar var, bu son derece yetersiz bir sayıdır. Yani, bugün bir Avrupa ülkesinde yıllık ortalama 20 000-25 000 civarında bir arşivde yapılan araştırma. Bizim, söylediğim rakam, toplam rakamdır. Herhangi bir kısıtlama da söz konusu değildir. 

Yani, yurtiçi müracaatlarda bizim arşivimize aynı gün veya ertesi gün araştırma izni verilmektedir, yurtdışında büyükelçiliklerimiz ve konsolosluklar vasıtasıyla yapılan müracaatlar, en geç 30 gün içerisinde cevaplandırılmak, sonuca bağlanmaktadır. Bu da, yazışmadan kaynaklanan bir süredir, yoksa, herhangi bir kısıtlamadan değil. 

Osmanlı arşivlerinde 150 milyon civarında belge var. Bizim, belki tenkit edildiğimiz en önemli eksikliğimiz buradan kaynaklanıyor, gönül rahatlığıyla bunu da söylemekte yarar var. Bugün 60 milyon civarındadır tasnifli belgemiz. Ancak, Ermeni olaylarının geçtiği 1880’lerden 1921’e kadar olan bütün fonlar tasnifli ve araştırmacıya açıktır. Daha tasnif edilmeyen fonların büyük kısmı, daha erken dönemlere aittir. Özellikle, sadaret evrakının bütün alt birimleri, ayniyat, nezaret, irade tasnifi, Yıldız evrakının tamamı, zaptiye nezareti, Meclisi Vükela mazbataları, Şurayı Devlet, Dahiliye Nezareti ve bağlı birimleri, Namei Hümayun defterleri, Hariciye Nezaretinin yine bağlı birimleri, tamamen araştırmacılara açıktır ve tasniflidir. Burada herhangi bir sıkıntımız söz konusu değildir. 

Özellikle, devlet arşivlerinin bu araştırma hizmetlerini öncelikle Osmanlı arşivlerini kastederek söylüyorum, daha seri bir şekilde araştırma hizmeti verebilmek için, teknolojik altyapı eksikliği, bu yıl içerisinde giderilmiştir, mikrofilm artı dijital ortama belgelerin alınması çalışmaları hızlandırılmıştır. 2002 başlarından itibaren de, önce bilgisayar ortamına aktarılan katalogların internet üzerinde dünyaya yayını söz konusudur. Ankara ve İstanbul’un bir elektronik site haline getirilerek Ankara’daki araştırma salonundan da, Osmanlı arşiv hizmetlerini verebilecektir 2002 yılından itibaren; çünkü, arşivcilik, akşamdan sabaha bir anda hamle yapılacak bir alan değil, zamana ve elemana ihtiyaç duyulan bir alan. Bu açıdan, şu anda, zamana karşı bir yarış içerisinde bulunuyoruz. 

Bu arada, üzerinde çalıştığımız bir diğer husus, Avrupa Birliği uyum sürecine bağlı olarak, arşiv yönetmeliklerimizdeki değişiklik çalışmalarıdır; çünkü, birtakım paralel olmayan hususlar var, bu açıdan da tenkit edilebilmekteyiz. 

Ancak, benim burada altını çizmek istediğim bir nokta var, sürekli arşivleri eleştiren, dünya kamuoyu, Batı kamuoyu, maalesef biraz sonra söyleyeceğim iç kamuoyunda da bu var. Ermeni sorunu konusunda araştırma yapan yabancılar son derece sınırlıdır. Bütün istatistikleri elimizdedir; çünkü, her arşiv gibi, biz de istatistik tutuyoruz çalışma konuları itibariyle. Yani, 10 kişiyi geçmez. Ermeni konusunu, özel olarak, araştırma konusu olarak bildirilen. Halbuki, Türk arşivcilerinde bir hayli vardır Türk tarihçileri arasında. Halbuki, Ara Sarafyan, Hilmar Kayzer gibi, Avrupa’da özellikle Ermeni soykırım iddialarının militanca savunmasını yapan birtakım araştırmacılar dahi, bütün belgeler verilmiştir. Mesela, Ara Sarafyan, 3 000, Hilmar Kayzer, 6 000 adet arşivden, sadece Ermeni sorunuyla ilgili belge fotokopisi almıştır. Bu aynı insanlar gidiyor, mesela, Ara Sarafyan, İngiltere’de basın toplantısı yapıyor, televizyon kanalına çıkıyor “belge vermiyorlar Osmanlı arşivinde” diyor; kayıtlar burada, yani, kesinlikle yanlış bilgi veriyor. Mesela, Hilmar Kayzer’in, Çukurova tarihi ve Ermeni katliamı isimli konu başlığı vermiş; arşivde izin almıştır, herhangi bir tahrik etmek için aslında bu isimleri kullanarak izin alıyor; buna rağmen, izinler veriliyor. 

Buna rağmen, tabiî, Batı kamuoyunda özellikle Ermeni diasporası tarafından başlatılan bu kampanyanın, zaman içerisinde Türkiye’de de bazı kesimleri, medyayı falan etkilemiş olması son derece üzüntü verici; çünkü, arşiv, gelip çalışılmadan, ziyaret edilmeden açık olup olmadığı konusunda kanaate varmak oldukça zordur. Gelen hiç kimse, arşivde çalışma yapan hiç kimse, arşivin kapalı olduğunu söylememektedir; ancak, Türkiye’nin pek çok kurumunda olduğu, birtakım imkânlar sınırlıdır, oradan kaynaklanan işler biraz yavaş gitmektedir. Onun dışında herhangi bir sınırlama söz konusu değildir. Bunun da başında tasnif hizmetleri vardır ve belgelerin süratle çıkarılması konusu vardır; en çok tenkit edildiğimiz konudur bu ve birkaç aydır belgeler günde iki defa araştırmacıların hizmetine çıkmaktadır artık Osmanlı arşivlerinde. Bu, en çok tenkit edilen hususlardan olduğu için söylüyorum. 

Ancak, Batı’nın arşiv yönetmeliklerini incelediğiniz zaman, bir Fransız, İngiliz arşiv yönetmeliklerinde açıktan sınırlamalar ve yasaklamalar vardır. Kimse, Fransa’yı, 7 madde yasak koymuşsunuz diye eleştirmiyor; bu, benim kendi millî politikamdır diyebiliyor Fransa. Bizim, burada, açık yüreklilikle herhangi bir sınırlama getirmezken, birde batı tarafından veya diaspora tarafından dayatmayla karşı karşıya kalmamız hiç hoş değil. Gerçi diaspora da Ermeni soykırım iddiasında bulunan perçok bilim adamı veya siyasetçinin Osmanlı arşiv belgeleri üzerinde araştırma yapabilecek bilgi birikimi, Osmanlıcası da yok. Zaten adamlar gelse belgeyi okuyamayacak,onun için de gelmiyorlar ve kestirmeden siyasi olarak kanaatlerini ortaya koymuşlardır, biz kararımızı verdik, Türk arşivlerine de ihtiyacımız yoktur havasına girmektedirler. Yoksa açıktan herkes davet ediliyor, gelmiyorlar.Onun için Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü olarak işin çaresi, bu tip Ermeni belgelerinin yoğun bulunduğu fonlara ait belgeleri yayınlamak, imkanlar ölçüsünde yabancı dillere de çevirip yayınlamaktan başka çaremiz yok. Çünkü belgeyi araştırmacı.... Çıkarılan kanunda dahi.... yerli yerinde kullanmamız da yarar vardır diye düşünüyorum. style='font-size: 9.0pt; 

Belgelerden birkaç örnek vermek istiyorum özellikle bu sevk ve iskânla ilgili Osmanlı’nın tutumunu ve mantalitesini ortaya koymak açısından. Belgelerde, mesela, sevk edilen Ermenilerin canlarının korunmasıyla ilgili, yiyecek ve içeceklerin sağlanması, suiistimalleri görülen görevlilerin Divanı Harbe teslimleri konusunda hemen hemen bütün vilayetlere Dahiliye Nezaretinin tamimi, Protestan Ermenilerin sevk edilmemesi, Antalya Ermenilerin sevk edilmemesi, hasta Ermenilerin sevk edilmemesi, Ermeni sevkıyatında usulsüzlük yapan kaymakamın azli, Sıvas Aziziye Kaymakamı, Ermeni kafilelerin iaşelerinin temini, sevkıyat sırasında herhangi bir tecavüze meydan verilmemesi, hıyanet etmeyen ve komitelerle ilişkileri olmayan Ermenilerin sevk edilmemesi, kimsesiz ve muhtaç Ermenilere iaşe temini, malların muhafazası gibi yüzlerce, binlerce belge söz konusu. Daha sonra geri dönme işlemleri de yapılıyor. Geri dönenlere müsaade edildiğine dair tüm vilayetlere genel bir tamim, Ermenilerin sevkından alınacak tedbirler, emlaklarının iadesi, geri dönüşlerinde kolaylık gösterilmesi, tren kullanılması, resmî dairelere geçici olarak nakledilen eşyaların sahiplerine iadesi gibi bu belgeleri yüzlerce çoğaltmak mümkündür; bu belgelerden hareketle olayı değerlendirdiğimiz zaman, zaten Osmanlı Devleti gerçekten askerî ve güvenlik nedeniyle bu göç işini yapmıştır ve siyasî olarak kafasındaki şey geçicidir, kesinlikle kalıcı göç ve iskân olayı da değil. Daha savaş bitmeden, Mondros Mütarekesi imzalanmadan dönüşler başlıyor ve yerleştirmeler başlıyor belgelerden izlediğimiz zaman. 

Şimdi, bir olayın daha altını çizmek istiyorum. Osmanlı Devleti, bu olayı yaparken, daha 1916 yılında Divanı Harp mahkemelerini çalıştırmaya başlıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası Divanı Örfi, Nemrut Mustafa Divanı hariç, 1397 kişi ihmalinden yargılanıp çeşitli cezalara çarptırılıyor. Devlet bu konuda da son derece hassastır. 

Diğer taraftan, yine, devlet salnamelerine baktığımızda, isim ve unvanlarıyla Ermeni resmî görevlilerinin merkezî hükümette dahi devlet salnamelerinde 1917, 1918 yılının salnamelerinde dahi pek çok Ermeni memur var yüksek derecede. Yani, böyle bir devlet, nasıl bir sistematik soykırım planlayacak?! Yine nüfus istatistikleri var. 

Ayrıca, 1919 yılında tarafsız devletlere, gelin, durumu inceleyin şeklinde ciddî notalar var. Bunun ötesinde, İngiltere’nin bunu engellediğini anlayınca, Salih Paşa tekrar ısrar ediyor 17 Mart 1920’de; bu defa, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya ısrarla, gelip inceleyin bizi itham etmeden önce; çok değişik, özellikle Hariciye Nezareti evrakında pek çok bu konularda yazışmalar söz konusu. 

Şimdi, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün yayınlarından da görüleceği üzere, aslında, katliama uğrayan pek çok noktada, sistemli katliama uğrayan Türkler olmasına rağmen, bunu, maalesef, sesimizi yeteri kadar duyuramamışızdır. Bir noktada, bu olaylara sebep olan Fransa, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri misyonerlerinin yaptıkları faaliyetlerle ilgili de devlet arşivlerinde yüzlerce belge söz konusudur, bu olayları bizzat teşvik eden ülke olarak. 

Yine, Genel Müdürlüğümüzün önemli faaliyetlerinden biri de, yurtdışı temaslardır. 22 ülkeyle işbirliği protokolleri vardır. Bu ülkelerle belge ve bilgi değişimi içerisindeyiz. Bu kapsamda son zamanlarda Azerbaycan ve Gürcistan arşivlerinden elde ettiğimiz -karşılıklı ilkesiyle- belgeler vardır. Mesela, Azerbaycan 1918-1920 yılları arasında Ermenilerin, Bakü, Gökçay, Kurdamir, Şemai, Zengezul, Kuba şehirleri ve çevresinde yaptıkları yüzbinlerce insan ölmüştür. Azerbaycan’da fevkalade soruşturma komitesi, komisyonu kuruluyor, itilaf devletlerinin de bilgisi dahilinde. Ermenistan da olayın tarafıdır; gerçi, her zaman olayı örtbas etmeye çalışıyor; ama, bu belgelerin de büyük bir kısmını biz Türkiye’ye getirdik; 36 cilt civarında, peyderpey bunu da yayımlamayı düşünüyoruz. 

İkincisi, Gürcistan arşivleri de anahtar arşivlerden biridir bu konuda. Gürcistan arşivlerinden de özellikle Anadolu’da isyan çıkarmak üzere Rusya’dan Türkiye’ye gönderilen Ermenilerle ilgili, Ermenilerin Birinci Dünya Savaşında Türklere karşı Rusların yanında savaşmaları ve diğer konuları da yer alan belgeler bizde araştırmaya açıktır; bunları da biz araştırmaya açtık. Ancak, Gürcistan arşivindeki konuyla ilgili pek çok önemli fonun, 1950’li yıllarda Sovyet yönetimi tarafından Moskova’ya götürüldüğünü Gürcistan arşivi yetkilileri bize ifade ettiler; tabiî, eksiklikler var, çok kopukluklar var. Bu belgeleri de dikkatle gözden geçirmekte yarar var. 

Yani, Ermeni sorununda, asıl kaynaklara inilerek, objektif tavır sergilemekte yarar vardır. Halbuki, günümüzde, tarih -uluslararası hukukun gereklerine göre- Batı’da tahrif edilmektedir. 

Beni dinlediğiniz için hepinize saygılar sunarım. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Efendim, Sayın Sarınay’a ben de teşekkür ediyorum. 

Böylece, konuşmacılarımız görüşlerini sundular. 

Şimdi, sorular kısmına geçeceğiz. 

Gelen soruları, ben, konuşmacı arkadaşlara verdim, kimisine çok sayıda soru geldi; kimisine daha az. Bir de, aynı kâğıda iki konuşmacımız için soru geldi; ben, onu kendim okuyacağım ve ilk konuşmacımız Sayın Prof. Dr. Metin Özbek’e soru var, Prof. Dr. Tayyar Sadıklar Beyefendinin bir sorusu.  style='font-size: 9.0pt; 

Soru şu: “Kazılarda bulunan kafataslardan Ermeni-Türk ayırımı yapılabilir mi? 

Prof. Dr. METİN ÖZBEK – Değerli misafirlerimiz, Türkiye’nin değişik yerlerinde uzun süreli kazılar yapıyoruz. Benim uzmanlık alanım, antropoloji. Toplu mezarlar açıyoruz değişik devrelere ilişkin. Bu mezarlarda ortaya çıkan insanların, değişik yöntem ve tekniklerle inceliyoruz. Hangi yaşta ölmüş, cinsiyeti, hangi hastalıklardan ölmüş; eğer normal ölüm değilse, ne tür silahlarla öldürülmüşler, o silahlara maruz kaldıklarında hemen mi ölmüşler ya da uzun süre yaşadıktan sonra mı ölmüşler? Bu tip teknik bilgileri, biz, genellikle biliyoruz. 

Anadolu’nun değişik yerleri derken, Doğu Anadolu’da yaptığımız kazılarda, tarihçilerden aldığımız bilgiler doğrultusunda ortaya çıkan toplu mezarlarda gerçekten çok sayıda yakın tarihimizi ilgilendiren belgelere tanık olduk; bunlar iskeletler. Bu iskeletlerde, iki temel fiziksel yapı kendini göstermektedir. Bunlardan birisi, bizim, genellikle Müslüman vatandaşlarımızı simgeleyen dolikosefal ve borekesebalalpli ya da mediteranen dediğimiz Akdeniz tipleri. Bir Kürdü bir Türkten iskelet düzeyinde ayırt edemiyoruz; bu, bir gerçek, fiziksel olarak büyük benzerlikleri var iskelet düzeyinde; ama, Müslümanları, Ermenilerden ayırt edebiliyoruz. Temel Ermenilerin anatomik özellikleri, kranoyamatrik düzeyde; bu da, kafa damının yüksekliği, oksipital bölgede ortaya çıkan planı oksipitali dediğimiz tipik yassılık ve sefalikindeks dediğimiz 90’un üzerinde genellikle kendini gösteren baş yapısı. Bu özellikler bireysel olarak değil, toplumsal olarak Ermenileri simgeliyor. Bu Armenoi tip dinarik temel ırksal yapının doğudaki varyetesidir. Bunu bizler değil, Krimyan adlı Ermeni fizikantropolog olmak üzere, tüm Avrupalılar çok iyi biliyorlar. 

Bu temel anatomik yapılar içerisinde ve fizikselantropolojik veriler dahilinde, biz, Doğu Anadolu’da yaptığımız toplu mezar kazılarında iki temel yapıyı ortaya çıkardık. Hiç tartışmasız Zeve Şehitliği, Müslümanların etnografik verilerle ve fizikantrolojik kazılarla kendini gösteren bir şehitliğidir. Bu, insanlığın yüzkarasıdır. Burada Müslümanlar katledilmişlerdir ve belgeler, demin de gösterdiğimiz gibi, temel ayrıntılarıyla ortadadır. 

Van Çavuşoğlu samanlığı Kışla Mahallesinde, tarih hiçbir zaman gizli kalmıyor, ortaya çıkıyor, iskeletler yok olmuyorlar, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarca yıl kalsalar dahi, nasıl öldürülmüşlerse, tümü temel anatomik ayrıntılarıyla ortaya çıkıyor. Biz bunları saptıyoruz ve yayınlıyoruz. Biz bu kazıları naklen yaparken, birçok uluslar arası televizyon kurumu geldi, biz onlara demeçler verdik, anlattık; ayrıntılarıyla gösterdik, müzeye teslime ettiğimiz iskeletler bugün Van soykırım seksiyonu olarak sergilenmektedir. Aslında, ben, bu terimi kullanmıyorum; çünkü, ölen Ermeniler de var. Subatan, Kars, bizim bilinçli olarak kazdığımız bir yerdir; burada Ermenilere rastladık; ama... 

BAŞKAN – Sayın Özbek, ikinci tebliği yapmayalım lütfen. 

Prof. Dr. METİN ÖZBEK – Oldu; kısaca veriyorum. 

Öbür taraftan, Çavuşoğlu samanlığında bulduğumuz Müslümanlar da, yine aynı şekilde katledilmişler ve işkence görerek, üstelik yakılmışlar; dolayısıyla, bu iki temel ayrı fiziksel yapıyı net bir şekilde etnografik verilerle kanıtladık. 

Sanıyorum, Sayın Cafer Tayyar Sadıklar Hocamıza ayrıntılı bilgi vermiş oluyoruz. 

Teşekkür ederiz ilgileriniz için. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum. 

Efendim, şimdi, sırasına göre devam edeceğiz soru-cevaplara. Yalnız, demin de dediğim gibi, bayağı kabarık sorular geldi. Şimdi, konuşmacılarımızdan, bu soru soranların sorularını olduğu gibi okumalarını istemeyeceğim ben; çünkü, onları okurlarsa, bayağı zaman alacak. Onun için, zaten kendileri soruları gördüler. Genel olarak ne soruluyorsa, onların cevabını özlü bir biçimde ve en fazla 5 dakikayı geçmemek üzere rica edeceğim ne kadar çok olursa olsun soru, biliyorum, çok soru geldi bazı arkadaşlarımıza; ama, o mümkündür; çünkü, zaten birbirine benzer sorular var. Zamanımız çok daraldı, çok iyi kullanmamız gerekiyor. 

Şimdi, söz, Sayın Halaçoğlu’nun. 

Buyurun. 

Prof. Dr.YUSUF HALAÇOĞLU – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Şimdi, gelen sorular hayli yekûnlu; kısaca hepsini cevaplamaya çalışacağım. 

Sayın Suphi Karaman’ın sorularına cevap vermek istiyorum önce. 

Tabiî ki, 1915’te ilk soykırım iddiaları ortaya çıktı; ama, tabiî, 1915 değil, 1923 yıllarına kadar da bu iddialar devam ediyor. Yani, 1923 yıllarına kadar da bu soykırımı Türkler devam ettirdiler gibi bir iddia var; ancak, biliyorsunuz, son zamanlarda Yunanistan da, Ege bölgesinde Rumları katlettiğimizi iddia etti milli mücadele döneminde. Şimdi, herkes, tabiî, Türklerin bir şeyi katlettiğini herhalde moda şeklinde söylemeye başladılar. Biz, bunu gayri ciddî görüyoruz. Tam tersine,1918’ten itibaren, Ermeniler Türkleri 1915’ten öncesinden çok daha fazlasından katletmiştir. Bu, belgelerle sabit. Yani, bir iddiadan öteye gidecek bir hadise değil bu. Sözgelimi, Fransa, 1918’te Çukurova, Antep, Maraş bölgesini işgal ettiği dönemde, Fransız ordusunun yarısı, biliyorsunuz ki, Ermenilerden teşekkül etmiştir; asıl katliamı da Fransızların gözetiminde Ermeniler yapmıştır, hatta hatta, papazları, biz, şimdi elimize fırsat geçti; bundan sonra, bunun intikamını alacağız diye de kendi beyanatları ve belgeleri var. 

Tabiî, burada önemli olan bir mesele var. Bizim arşivlerimizin hep kapalı olduğunu iddia eden Ermeniler, kendi arşivlerini hiçbir zaman açmıyorlar. Amerika’da Ermeni arşivlerine giremiyorsunuz ve açık değil. Dolayısıyla, bizim yapmamız gereken konu, tabiî, en büyük eksiğimiz olarak da görüyorum Türkiye’de, Ermenice bilen araştırmacı yetiştirmemiz. Şu an Ermeni belgelerini araştırdığımız takdirde, gazete ve dergilerine baktığımız takdirde, bu konuda çok net kendi beyanları vardır, ne kadar Türkleri katlettiğini ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Dolayısıyla, bunun bu açıdan da değerlendirilmesi lazım. 

Sovyet arşivleriyle ilgili olarak söyleyecek olursak, Tarih Kurumunun, Bilimler Akademisiyle bir protokolü var, 23 konuda işbirliğimiz var ve proje geliştiriyoruz. Şu an 3 bine yakın Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı dönemine ait Sovyetler Birliği arşivinden belge elde ettik. Bunlar, konsolos raporları ile elçilik raporları; dolayısıyla, bunlar tercüme ediliyor, şu ana kadar birçoğu tercüme edilmiş vaziyette, 1912 yılına kadarki tercüme edildi, 1923’e kadar da gidiyor bu. Buradan alıyoruz, yani, Tanıtma Fonundan veya herhangi bir yerden Türk Tarih Kurumu için ödenek verilmesi filan söz konusu değil, para sıkıntısı çekmiyoruz, böyle bir sıkıntımız yok, sadece mevzuat sıkıntısı çekiyoruz açık söyleyeyim. Bu mevzuat sıkıntısı da şu: Buranın bir akademi şeklinde Atatürk’ün söylediği gibi, 1936’daki teşkilatlandırılması lazım; bu, maalesef, 1994’ten beri uğraşıyoruz, bir türlü başaramadık bunu. Zannediyorum, bu 15 kanun tasarısı kadar bu da önemlidir diye düşünüyorum; herhalde 16 ncıya dahil etmek lazım. 

Bir diğer konu da, emekli milletvekillerimizden İsmail Şengül sorduğu soru: Teşkilatı Mahsusa Osmanlı İmparatorluğunda idarî bir yapı mıydı diye soruyor; tabiî ki, her devletin bir gizli haber alma örgütü vardır. Bu teşkilat, aslında, gerçekten Paris’te veya Jöntürklerle işbirliği yapan ve bunlarla ilgili birtakım hareketleri gözleyen bir kurum olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim, bu teşkilat, sözgelimi, Harput Amerikan Büyükelçisi Losdivisi raporlarını ele geçirmiş; Ermenilerin Türkleri nasıl katlettiğini anlatan bir rapordur bu ve bunu usulü dairesince açmışlar ve içindeki bilgileri aldıktan sonra, geri usulu dairesince kapatılıp Amerikan Büyükelçiliğine geri gönderdiklerini söylüyorlar. Bu, işe yarıyor tabiî; ama, bana ilim adamının ismini sormuş, kimlerdir diye soruyor; herkes biliyor aslında bu ilim adamlarının kimler olduğunu, bunu saklamak filan gibi düşünce değil. Ben söyleyeyim, Sabancı Üniversitesindeki Halil Berktay bir tanesi, bir diğeri de, diğer birtakım şeyler, herkes biliyor yani kim olduklarını. 

Şimdi, diğer bir soruyu, büyükelçimiz Sayın Engin Bey sormuş: “Bazı Ermeni kökenli araştırıcılarımızın –bu, önemli olduğu için okumak zorundayım- Müslüman olmuş Ermeniler konusunda araştırma yaptıkları ve bu amaçla ülkemizdeki nüfus sicillerinde çalıştıkları bilinmektedir. Müslüman olmuş Ermenilerin sayısı ve konunun ihtiva edebileceği sorunlar hakkında görüşünüzü bildirmenizi rica ediyorum” demiş. Şimdi, bu, tabiî ki, yapılıyor. Aslında bizde çeşitli şekilde ihtida etmiş farklı milletlerden insanlar vardır ve bunlar hiçbir zaman bu ihtidalarından dolayı da herhangi bir ihanet içerisinde bulunduklarını söylememiz mümkün değil. Her şeyden önce, bizde Türk kimliği Müslümanlıkla birleşmiştir, İslam kimliğiyle birleşmiştir; nitekim, Bosna-Hersek’te görüyorsunuz. Boşnaklar, Türk olarak adlandırılıyor, Müslüman olarak değil. Dolayısıyla, Müslümanlığı kabul etmiş; ama, Türk kültürünü benimsemiş insanların Türk olmanın ötesinde bir şekilde düşüneceklerini ben zannetmiyorum; fakat, bu, tabiî, bir politikadır. 

Biliyorsunuz, Rumlar da Pontus adı altında Karadenizde yapıyorlar bu işi ve siz Müslüman olmuş Rumlarsınız diye kafaları bulandırmaya çalışıyorlar. Tabiî, burada, Türkiye’nin alması gereken tedbir, bana göre, eğitim yönüdür. Bu bakımdan, eğitim kurumlarımızın sadece 8 yıla çıkarmak değil, belki 12 yıla çıkarmak gerekiyor; ama, kalitesini artırmak hedef olmalıdır diye düşünüyorum. 

Diğer bir soru, 1862 ile 1915 arasında da, hatta 1774’ten 19 uncu Yüzyıla kadar da tabiî ki hadiseler vardı. Sayın Perinçek’in söylediği gibi, bir konuyu iyi tespit etmemiz lazım, yanılgıya düşmememiz lazım. Yani, oradaki, Fransa’daki 400 000 Ermeninin çıkardığı bir hadise olarak da görmemek lazım konuyu. Yani, başta Amerika olmak üzere, diğer birtakım ülkelerin Türkiye’ye karşı, Osmanlı Devleti zamanından beri takip ettiği siyaseti çok iyi gözlemek lazım, tıpkı meteoroloji gibidir bu. Yani, hadiseleri çok iyi değerlendirmezseniz, alacağınız veya yönünüzü de farklı yöne çevirirsiniz; dolayısıyla, karşı karşıya geldiğiniz sorunlar da sizi yanlış yerden vurur. Bu bakımdan, tespiti çok iyi yapmamız lazım. Bu tespite göre de tedbirlerimizi almamız lazım. Stratejiler çok önemlidir; ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya, bütün tarih boyunca önemli bir stratejik yere sahiptir. Burası çeşitli kavimlerin istilasına uğramıştır, çeşitli konularla karşı karşıya gelmiştir, bugün de gelmektedir. Birşeyi unutmamamız lazım; hiç kimse bize dost değildir; herkesle işbirliği yapabiliriz; ama, dostluk değil, farklı şeydir, hiç kimse de kimseyle dostluk yapmaz. Bunları çok iyi değerlendirelim. 

Son soru da şu: “6 vilayette Ermenice nasıl resmî dil olabiliyor” diye soruyor. Şimdi, bugün, nasıl Türkiye’ye yapılan baskılar bizlerin tepkisini çekiyorsa ve bu kadar ağır baskı altındaysa Türkiye ve bunlara bazı şartlarda boyun eğmek zorunda kalıyorsak, Osmanlı Devletinde bunun çok daha yoğun olduğunu göz önüne alabilirsiniz. Bütün Batı devletleri ve Rusya başta olmak üzere, Osmanlı Devletine bir ıslahat projesi altında ki, bunlar, misyoner faaliyetleriyle başlamıştır, okullar kurulmuştur, kiliseler kurulmuştur. Yani, bunları uzun anlatmam gerekir; hepsini anlatamıyorum. 

Tarih Kurumunda bir kitap çıkardık Ermeni Tehciri ve Gerçekler adıyla. Burada, aşağı yukarı, bunların hepsinin cevabını bulmak mümkündür; dolayısıyla, resmen, bu, kabul ettirilmiştir. Türkçenin yanında, resmî dil olarak Ermenice anlaşma metninde yer almaktadır. Ayrıca, oradaki nüfus oranları da o kadar çok değildir; bazı vilayetlerde yüzde 15’lere, yüzde 20’lere kadar çıkmaktadır, bazılarında yüzde 10 ve daha alttadır Ermeni nüfusu bu 6 vilayette. 

Onun dışında, kısaca duracağım bir konu daha var. Atatürk’ün sürgündeki Ermenilerden Fransa Dışişleri Bakanlığına gönderilen 400 000 Ermeni meselesi var. Şimdi, bu, tabiî, 1919’da söylenmiş bir hadisedir, Atatürk’ün bu ifadesi 1919’da olmuştur. Bizim söylediğimiz, tehcire tabi tutulan nüfus, fiilen tehcir dediğimiz, mecburi iskân adını verdiğimiz bir bölgeden, yine Osmanlı toprağı olan bir bölgeden bir başka bölgeye nakildir ve devlet, kendi güvenliği için yapmıştır bunu; katledecek olsaydı, orada ederdi zaten; ama, niye Suriye’ye götürsün, bir sürü para harcayarak. 

Şimdi, bu 400 000 Ermeni meselesi de şudur: Temelde 1828 yılında, Çarlık Rusyası ile İran arasında Türkmençay Anlaşması yapılmıştır. Bu Türkmençay Anlaşmasıyla, Nahcivan ve Erivan dediğimiz, Osmanlı’nın Revan dediği bölgede bir Ermeni vilayeti kurulmuştur. Bu vilayete nüfus nakli söz konusu edilmiştir, İran’dan edilmiştir ve Anadolu’dan da edilmiştir, hatta Rusya’nın diğer bölgelerinden edilmiştir. Bu 400 000 civarındaki Rusya’ya sürgün edildiği söylenen Ermeninin zaten birçoğu kendiliğinden gitmiştir. Kemal Beydilli tarafından bu konuda bir makale de yazılmıştır. Ayrıca, 1914 yılından itibaren, 1915 yılı sırasında da Rusya’ya göç olmuştur. Ayrıca, Van ve Kars bölgelerinin işgali sırasında, burada, tekrar bu bölgelere getirilmiştir, Ermeniler yerleştirilmiştir. Buradaki sürgün meseleleri de veya Ermenilerin 400 000 civarındaki nüfusu da bunlardan dolayıdır, bunlardan söz ediliyor orada. 

Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Tabiî, ben, belki hızlı konuşmamdan dolayı, doğuda 6 Ermeni ili demiştim, onda herhangi bir şey söylemiyorum Sayın Aslan’a; doğrudur, yani, öyle bir sürçülisan olmuştur. Vilayatı sitte olarak adlandırılıyor burası. Ben, belki hızlı söylerken bunu bu şekilde ifade ettim, kusuruma bakmayın. 

Teşekkür ediyorum. 

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum. 

Söz sırası Sayın Ercan’ın. 

Buyurun efendim. 

Prof. Dr. YAVUZ ERCAN – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Ben de iki soru, bir katkı var. 

Soru sahibi Sayın Prof. Dr. Yılmaz Altuğ, sorusu şu: “Siz konuşmanızda, arşivlerimizin geri olduğunu söylüyorsunuz; oysa, Fransız tarihçisi Jan Boluver’in yazdığı “Türklerin Tarihi” adlı eserde, bunun aksi söyleniyor. Diyor ki: “Türklerin en değerli niteliklerinden biri arşivcilik olduğunu söylüyor ve 9 uncu Yüzyıldan itibaren Türkler çok güzel arşivler tuttular.” Siz ne diyorsunuz bu konuda? Bu açıklamayı yaptıktan sonra, tekrar benden görüş istiyor. 

Şimdi, arşivlerin içinde ihtiva ettiği belgelerin zenginliği ile nitelikleri farklı şeyler. Türklerin, arşive gerçekten önem verdikleri herkes tarafından biliniyor; hatta, çok ilginçtir, Osmanlı Devleti, sadece iki yer için hazine kelimesini kullanmıştır. Bunlardan biri Hazine-i Hassadır; yani, devlet hazinesidir; değerli eşyaların bulunduğu, saklandığı, korunduğu yerlerdir. Diğeri Hazine-i Evraktır; bunun anlamı, bugünkü karşılığı, arşivdir. Yani, arşivi hazine gibi, o kadar değerli gördüğü için bu terimi kullanmış, adını öyle koymuştur Osmanlılar. Yani, gerçekten, arşive önem vermişler ve Osmanlı tarihinin ilk yarısında, arşiv konusunda son derece başarılı bir örnek ortaya koymuşlardır; ama, ne yazık ki, devletin ikinci yarısında, tarihinin ikinci yarısında, devlet kurumlarının çöküşü sırasında arşiv kurumu da nasibini almıştır. Zaten arşiv konusunda da bir geriye gidiş, bir çöküş, bir gerileme olmasa idi, Mustafa Reşit Paşa tekrar bu konuyu gündeme getirmez ve bugün, bildiğim kadarıyla, hâlâ Osmanlı arşivinde bir numaralı depo olarak kullanılan bina –o zaman yaptırılmıştır, arşiv deposudur- düşünün, Türkiye’deki teknolojik gerilikten dolayı, İtalya’dan mimar getirilmiş ve arşiv deposu yaptırılmıştır Fossati adında bir mimara inşa ettirilmiştir. Yani, bir çöküş var. Cumhuriyetin başlarında da arşivin önemi pek anlaşılmamış veya her neyse üzerinde pek fazla durulmamış ta 1980’li yıllara kadar. Ben bunu söylemek istemiştim. Tabiî, yani Jeanne Paul Roon’un görüşü doğru. Türkler arşive önem vermişler. Öyle olmasaydı zaten bu kadar zengin arşiv malzemelerimiz olmazdı; ama, Sayın Genel Müdürün de anlattığı gibi tasnifleri, bütün çabalara rağmen 1980’li yıllardan beri hâlâ tamamlanamadı ve bildiğim kadarıyla da tasnifi tamamlanmış tek arşiv Genel Kurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşividir. 8 milyona yakın belge var ve çok daha eskiden beri oranın tasnifi tamamlanmış ve hizmete açıktır. Şimdi çok daha yeni bir anlayışla yeniden tasnife tabi tutulmaktadır orası. 

Sayın Altuğ’a cevabım bu kadar. 

İkinci soru sahibi Sayın İbrahim Uşak. Esat Uras’ın kitabından bahsetmiştim. 1965’ten önce yayınlanan hemen hemen tek kitaptı ciddi olarak demiştim. Onun Ermenice bildiğini, Ermeni kaynaklarını kullandığını, dolayısıyla bu değerli eserini yazdığını söylüyor, doğrudur; ama “benim bildiğim kadarıyla Türkiye’de toplam, bugün, şu anda Ermenice bilen dört kişi, Türk asıllı olup da Ermenice bilen 4 kişi akademisyen var. Acaba bunların sayısını artırmak veya üniversitelerimizde bölümler açsak, yani gerekmez mi, yararlı olmaz mı? Böylece ülkemizde Ermeni kaynaklarını da inceletebilecek Türk akademisyenlere ihtiyacımız vardır. Siz ne düşünüyorsunuz?” diyor. Ben de aynı şeyleri düşünüyorum. Gerçekten doğrudur. Esat Uras Ermenice bildiği için Ermeni kaynaklarını da kullanmıştır. Eserinin en büyük özelliği de oradan gelmektedir ve çok yakın zamana kadar da Türk asıllı olup Türkiye’de Ermenice bilen insan ne yazık ki yoktu. Hatırlarsınız, Esenboğa Havaalanının bombalanması sırasındaki mahkemede de tercümanlığı Patrikhanenin sekreteri yapmıştı; ama, işte çeşitli kurumlarda çeşitli kişiler bu yanlışı gördüler ve düzeltme yoluna hemen gidildi. Yine, gençlerden, Ermenice öğrenmek, Ermeni dili ve tarihi üzerinde uzman yetişmek üzere yurt dışına insanlar gönderildi. Söylediği doğrudur 4 kişidir bunlar şimdilik, azdır. Bölüm açılabilir, ana bilim dalı açılabilir. Yani, açılması da gerekmeyebilir. Tarih bölümleri vardır, o bölümler içerisinde; ama, bu konuyu uzmanlık alanı olarak seçmiş insanlar; ama, o dili de bilip, Ermenice bilip o kaynakları da kullanmak üzere çalışabilirler. Yani, bölüm açılabilir de açılması da şart değildir. 

Üçüncüsü, Sayın Suphi Karaman’ın bir katkısı. Yavuz’un fermanını özetlemiştim size. “Onun gibi, ben Bulgaristan’dayken Sofya’nın 70 kilometre güneyinde Riski Manastırın Müzesinde duvara asılı bir ferman daha gördüm. Aynı padişah Bulgar tebasına aynı hakları tanımış.” diyor. Zaman kısalığı dolayısıyla ben örneklerin hepsini sayamadım, hepsinden söz edemedim. Bunun gibi, sadece iki değil, 200 değil, yüzlerce ferman var, binlerce belge var. Ben size defterlerden, defter koleksiyonlarından birkaç tanesinin sadece adını söyledim o kadar. İçeriklerinden de söz etmedim, neler bulunduğunu da tam olarak anlatamadım. Yüzlerce defter var, binlerce belge ve kayıt var bu konularda. Geçen yıl da Sırbistan’da bir manastırın duvarında Fatih’in verdiği ferman yine çıktı. Benzer nitelikte pek çok var, doğrudur, katkınız için teşekkür ediyorum Sayın Karaman. 

Benim söyleyeceklerim bu kadar. 

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ercan. 

Şimdi söz sayın Çelik’in. 

Buyurun Sayın Çelik. 

Doç. Dr. HÜSEYİN ÇELİK (Van Milletvekili) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Bana yöneltilen birinci soru, Afyon Milletvekili Sayın Gaffar Yakın’dan geliyor. Sayın Gaffar Yakın, uluslararası bir tarihçiler heyeti kurulmasını, burada Ermeni araştırmacıların da bulunmasını, varsa ellerindeki belgeleri ortaya koyarak bu meselenin kökten çözülmesi gerektiğini söylüyor, böyle bir teklifte bulunuyor “olamaz mı?” diye soruyor. 

Şimdi efendim, elbette olabilir; ancak, biraz önce Sayın Sarınay da söyledi, mütareke döneminde Osmanlı hükümeti uluslararası bir mahkeme kurulmasını, uluslararası bir araştırma heyeti kurulmasını öneriyor İngilizler buna mani oluyorlar. Çünkü, çıkacak sonucu biliyorlar. 

Biliyorsunuz Bernard Lewis yazdıklarından dolayı Fransız mahkemeleri tarafından mahkûm edildi. Biz Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak bir kitap yayınlıyoruz Ermeni meselesiyle ilgili olarak. Birçok Avrupalı tarihçiye müracaat edildi, bunların bir kısmı makalelerini yazıp gönderdikleri halde sonra sarfınazar ettiler geri çektiler, tehdit aldıklarını söylediler. Eğer Ermeniler bu konuda istekli olursa bu olabilir diye düşünüyorum. 

Bir başka soru soran dinleyicimiz Hüseyin Kanyılmaz TRT Prodoktörü. Diyor ki “Avrupa’daki Türk vatandaşlarımıza çifte vatandaşlık hakkı kazandırılarak onlar orada daha etkin hale getirilemez mi?” Elbette getirilebilir. Bunun için ciddi gayretler gösterilmesi gerektiğini ben de düşünüyorum, kendisine teşekkür ediyorum. 

İkinci bir sorusu: “Biz bunu kendi halkımıza anlatamamışız. Ermeni meselesiyle ilgili gerçekleri kendi insanımıza bile anlatamamışız. Bu konuda ne yapılabilir?” Aydınlarımızın çoğu bu soykırıma inanıyor. Belki çoğu demek abartılı olur; ama, bir kısmı inanıyor. Ormana “balta seni kesiyor” demişler “ne yapayım sapı bendendir” demiş. 

Şimdi, ayrıca, biz Türk Milletinin çok kötü bir huyu vardır. Başımıza gelen bütün felaketleri, musibetleri kendi dışımızdaki unsurlara havale ederek kendimizi sorumluluktan kurtarmak gibi kötü bir alışkanlığımız var. Fark edin ki ben çobanım, koyunlarıma sahip çıkmıyorum, sürüme köpek katmıyorum, silah almıyorum, yedek çoban almıyorum, kurtlar gelip benim sürümü yedikten sonra ortalığa çıkıp kahrolsun kurtlar diye bağırıyorum. Pratikte bunun hiçbir faydası yoktur. Kahrolması gereken o çabandır ve hijyenik şartlar sağlamıyorsunuz hasta olduktan sonra mikroplara ana avrat küfrediyorsunuz. Dini bütün bir Müslümansınız, günah işliyorsunuz, Allah’ın huzuruna gittiğinizde sizden hesap sorduğu zaman ey Yarabbi ne yapayım şeytanı yarattın başımıza musallat ettin o dürttü ben de işledim diyorsunuz. Bu sizi sorumluluktan kurtarmaz. Bizim millet olarak böyle kolaycı bir tarafımız vardır. Zamanında tedbir almıyoruz, yangın çıkıyor ondan sonra tulumbacı yaygaracılığıyla meselenin üzerine gidiyoruz. Bu yanlış. Bu konudaki gerçekleri elbette kendi halkımıza öncelikle anlatmak zorundayız. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığına, üniversitelere, medyaya, elbette siyaset kurumuna, sivil toplum örgütlerine çok iş düşüyor. Son zamanlarda, özellikle milletvekillerine ve siyasete tarizde bulunmak, onlara sitem etmek hatta onları tahkir ve tezyif etmek bir moda haline geldi. Buradaki konuşmacıları tenzih ediyorum; ama, bu konudaki fatura da yine siyasetçilere çıkarıldı. Efendim, üniversiteler ne yaptı da siyaset geri kaldı, medya ne yaptı da siyaset geri kaldı? Bu konuda eğer bir zaaf varsa, bir yanlış varsa, bir eksiğimiz, bir aksağımız varsa bu bizim müşterek problemimizdir. Burada da faturayı yine siyasetçilere çıkarmayalım. 

Saygılar sunuyorum efendim. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik. 

Şimdi söz sırası Sayın Perincek’in. 

Sayın Perincek, konuşmanıza geçmeden önce, Profesör Doktor Tayyar Sadıklar Beyefendinin bir sorusu var, onu size yöneltmek istiyorum. Derler ki: “Rus arşivlerinde bu konuyla ilgili belgeler hakkında bilginiz varsa lütfeder misiniz?” Özellikle sizden bu konuyu dinlemek istiyorlardı. Kısaca rica edeceğiz. 

DOĞU PERİNCEK (TİP Genel Başkanı) – Şimdi efendim, Doçent Doktor Esat Arslan “Türkiye’deki Ermeni lobisi hakkında neler düşünüyorsunuz?” diyor. 

Doğrudur, Türkiye’de de bir Ermeni lobisi vardır; ama, bu Ermeni lobisi değildir. Bu aslında Amerikan ve Alman lobisidir ve bu son zamanda “İşte, Türkler kasaptır, Ermeni soykırımları yaptı, falan gibi” tezleri işlemektedirler; ama, bunlar ısmarlamadır, bunlara ısmarlanmıştır, memurdur bunlar. Memur olduklarını hemen ispat edeceğim. Hamburg’da bir Toplumsal İncelemeler Enstitüsü vardır, Alman istihbaratının kontrolündedir, kaynakları Alman istihbaratı tarafından sağlanmaktadır. Oraya aydınlarımız götürülüp devşirilmektedir ve verilen görevler onlara şunlardır: Türkiye’de işkence, Türkiye’de Ermeni soykırımı, Türkiye’de Kürtlerin kırılması falan gibi. Bütün başlıklar bunlardır ve bu ısmarlama çalışmaları yapanlar bir bakıyorsunuz çat Erivan’da, aynı ekip bir bakıyorsunuz Paris’teki Ermeni konferansında, aynı ekip Miami’de konferansta, aynı ekip Mülheim’de iki gün önce toplanan konferansta. Bunlar, son zamanda biliyorsunuz, proje yap euroyu al, dolarını al, uçuşuyor havada dolarlar, projeler. Bunlara şu görev verilmiştir. Ermeni soykırımını teşkilatı mahsusa örgütlemiştir ve teşkilatı mahsusa daha sonra Atatürk’ün teşkilatı mahsusası olmuştur ve devamlılık, yani İttihat Terakki ile başlayan soykırımın Kurtuluş Savaşıyla devam ettiği şeklindeki tezleri kanıtlama görevi verilmiştir ve hatta açıkça da yazılmaktadır. Mesela Tessa Hoffman’ın bu konudaki kitabında “Taner Akcam, aferin, Türk Kurtuluş Savaşının ulusal devleti kuran savaşın aslında bir soykırım olduğunu bir Türk olarak ispatlamıştır” diye de açıkça yazılmaktadır. Bunlara verilen görev budur. Oral Çalışlar, Taner Akcam, vesaire. 

Şimdi, tabiî, Sayın Cafer Tayyar Sadıklar’ın sorusu da burada çok önemli. Bunlar sol kökenliydi, dönek, devşirme sol kökenliydi. Şimdi sola bakıyoruz, Lenin, Stalin, Sovyet belgeleri, komüntern belgeleri, Batı Kurultayı belgeleri ve Sovyet arşivleri. Ben vaktimi harcamamak için oraya girmedim, öğleden sonra çok kıymetli Rus araştırmacılarımız var. Sovyet belgeleri tamamen Türkiye’nin yanındadır. Biz bunların yüzlercesini çevirdik, ne yazık ki, Tanıtma Fonu “Lenin, Stalin’in Türk dostu olduğu meydana çıkar sonra, onun için bunlara para vermeyelim, falan” demiştir MİT’ ten gelen mütalayla. Yani, Türkiye kendini savunmak yerine hâlâ kafayı komünizm düşmanlığına ve Lenin, Stalin’le hesaplaşmaya takmıştır. 

Bu Sovyet belgelerinde şunlar söylenmektedir: “Türkler çok kurban verdi.” Midivani Stalin’e telgraf çekiyor. Hiçbir şeyi kabul ettiremezsiniz. O kadar çok kurban vermiştir ki, ve şurada şurada Türklerin, Müslümanların kesildikleri falan bu belgelere girmiştir ve sayın hariciyecilerimizin özellikle dikkatine sunuyorum. Brestlitovsk Anlaşmasını Türkiye değerlendirmiyor. Biliyorsunuz 1918 yılında Osmanlı ile Sovyet hükümeti arasında bir Brestlitovsk Anlaşması var. Bunun çok önemli bir ek protokolu, ek anlaşması vardır. Orada 7 nci maddede der ki, Ermeni çeteleri silahsızlandırılacak. 6-8 hafta içerisinde Rus askerî Türkiye Ermenistan’ından çekilecek, yani Vilayeti Sitte’den ve Ermeni çeteler güvenlik için silahsızlandırılacak. Çünkü, güvenliği tehdit eden ve katliam yapan unsurun Ermeni çeteleri olduğu bir uluslararası anlaşmaya girmiştir. Bu çok önemli. Uluslararası anlaşma bizim yanımızdadır ve devamı vardır. Denmektedir ki: “Türk Ordusu silahsızlanmayacak. Çünkü, Türk Ordusu bir kurtuluş savaşı yapmaktadır, vatanını kurtarmaktadır ve batı cephesinde Türk Ordusunun daha görevleri vardır” şeklindedir. Bu Brestlitovsk Anlaşmasını da değerlendirmeye sunuyorum. 

Şimdi, bir başka soru yine Sayın Esat Arslan’ın. Çok teşekkür ederim kendilerine. Çok dikkatle izliyorlar. 48 ve 51 Birleşmiş Milletler komisyon kararlarını, vesaire. Kendilerine çok teşekkür ediyorum. Orada Bulgaristan’la ilgili de, Bulgarların kıyıma uğratıldığı şeklinde bir teşebbüsün de olduğundan söz ediyorlar. Şunu görmemiz lazım. Türkiye kasap ülke ilan edilmektedir. 

Bakınız, bütün bu tarihler niye bugün karıştırılıyor? Niye 1930’larda, 1940’larda, 1950’lerde değil? Çünkü, demin söylediğim dünya durumu ve Amerika’nın ve batının stratejisiyle ilgilidir, bu bakımdan çok önemlidir. 

Bir başka soru, Sayın Valimiz İsmet Gürbüz Civelek’ten gelmiş. “Şu çelişki değil midir? Siz dediniz ki, Türk ordusuna, kriz bölgelerine müdahale misyonu Amerika tarafından verilmek istenmektedir; ama, aynı zamanda Amerika Türk Ordusunu yıpratmaktadır. Müdahale misyonu verdiği Türk Ordusunun niye yıpranmasını istesin? Onun güçlü olmasını istemez mi?” Çok güzel, önemli ve kafa karışıklığı olan bir noktadır. Çünkü, 30 Ağustos 1994 tarihinden itibaren bakınız Türk Ordusunun belgelerini, Genelkurmay Başkanlığının açıklamalarını dikkatle inceleyiniz 30 Ağustos 1994’e kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesinden de Türk Ordusunun görevinin kriz bölgelerine müdahale misyonu olduğu şeklinde beyanatları vardır; fakat, 30 Ağustos 1994’ten itibaren bu beyanatlar kesilmiştir. Bu bir. 

İkincisi, 1995 yılının Mayıs ayında bir çelik harekâtı oldu. Bu bir dönüm noktasıdır. Türk Ordusu Kuzey Irak’a girmiştir, Amerika’nın egemenlik alanına. Çünkü, orası ne Irak’tır, Amerikan Silahlı Kuvvetleri denetimi altındadır ve o alana, Amerika’nın egemenlik alanına Türk Ordusu girmiştir. Bu da büyük bir suçtur Amerika açısından ve Amerikan kaynaklarına bakıyoruz, bu andan itibaren “Türk generalleri hizadan çıkmıştır, Türk generalleri Saddam’ın dostlarıdır, Türk generalleri başka bir bölge içi çözüm ve Kürt devletinin önlenmesi şeklinde bir çabaya girmiştir” şeklinde hükümler vardır. 1996 sonbaharında ise biliyorsunuz Amerika’nın oradaki 3 bin “CIA Peşmergesi” adı verilen özel ordusu, bu bir ajan kuvvet değildir özel silahlı kuvvetleri, vurucu güçtür, Kürt devletinin vurucu gücü olarak örgütlenmiştir. O operasyon sonucu Türk Ordusu, o zamanki Çiller Hükümetinin de bilmediği, Saddam Hüseyin ve Barzani arasında bir işbirliği sonucu Guam Adasına götürülmek zorunda kalmıştır. Bu büyük suçtur ve Coint Forces Cuartarly, Amerikan Genelkurmayına yakın Dergi “Amerika’nın Vietnam Savaşından sonra aldığı en büyük yenilgidir” diye yazmıştır. Yani, ben nesnel bilgi ve belgelere dayanarak söylüyorum ve gene Türk Ordusu nifak teşebbüslerine maruz kalmış ve 1998 yılı mart ayında, hatırlayacaksınız, bizzat Türk komuta kademesi kendisine yönelik nifak teşebbüslerine karşı ortak bir tavır almıştır, Türk Ordusuna karşı nifak girişimleri başlamıştır ve bu nifak teşebbüsleri de başarısızlığa uğradıktan sonra cepheden, Türk Ordusunu kendi halkından, bölgeden tecrit eden, bakınız, bugünkü komutan hakkında bizzat Strateji Dergisinde, efendim, Çevik Bir, falan gibi bazı orgenerallerin çıkardığı Strateji Dergisinde bir Amerikan albayı “bölgenin ve Türkiye’nin başındaki bela” diye yazmıştır ve 1999 yılının 5 Aralık günü Türkiye aday üyelik protokolünü imzaladıktan sonra birdenbire basında bir kampanya başlamıştır. “MGK’nin işi ne?” 5 Aralık Hürriyet’in baş yazısı. Sayın Ekşi burada. “MGK’nin işi ne?” diye başlık atmıştır. Güngör Mengi “MGK’nin işi ne?” Sedat Ergin-Milliyet “MGK’nin işi ne?” Bu MGK meselesi, katılım ortaklığı belgesi, aday üyelik protokolü, vesaire, en son biliyorsunuz katılım ortaklığı belgesi ve millî belgenin oluşturulmasında da en temel mesele MGK. MGK bunlara bakmaktadır. Çünkü, MGK Türkiye’nin güvenliğinin önemli bir organıdır ve güvenliğinden sorumlu ordunun Türkiye’nin karar mekanizmalarına yardımının anayasal kurumudur. Burası da saldırı hedefidir ve çarmıhtaki Türkiye’ye içeriden vurulmaktadır, dışarıdan vurulmaktadır. Şimdi bu komplolar devam etmektedir. Bakınız, bugün eylemler olacak, göreceksiniz baş slogan MGK olacaktır, hedef slogan. Çünkü, batının kontrol ettiği birtakım sendikalar, vesaire doğrudan doğruya Türk Ordusuna karşı yönlendirilmektedir. Yani, batı, Türk Ordusunu teslim almayı, Amerika bugün taktiğinin merkezine oturtmuştur. Çünkü, bu işler silahla çözülecektir. Türkiye’nin bunu idrak etmesi lazımdır. Bu işler silahla çözülecektir, Birleşmiş Milletlere falan getirilmesi meseleleri de tamamen bunun hukukî zeminidir. 

Şimdi birkaç cümle daha söylemek istiyorum. 

Türkiye yalnız değil. Bakınız, ben Ekim ayında Çin Halk Cumhuriyetindeydim Başbakan Yardımcısıyla görüştüm, sonra Kore Demokratik Halk Cumhuriyetine geçtim Devlet Başkanıyla görüştüm, Rusya’da en büyük parti olan Zuganof’la görüşmeler yaptım. Biraz önce bir arkadaşımız Rusya’da idi Putin’in yardımcılarıyla ve Zuganof’un yardımcılarıyla görüştü. Biz bunları anlattığımız zaman, yani biz bir kurtuluş savaşı yaptık. Ermeni soykırımı falan filan yok. Bak, Leninler, Stalinler, Sovyet belgeleri neler demiş diye anlattığımız zaman çok büyük bir anlayışla karşılaşıyoruz. Çünkü, onlar da aynı komploların hedefi olmuşlardır, iki defa parçalanmışlardır ve mesela, bugün Putin Rusya’sı, öğleden sonra herhalde araştırmacılar da konuşacaktır, Türkiye’nin hem Kürt sorunundaki hem de Ermeni sorunundaki tezlerini anlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti çok net anlamaktadır, İran anlar, bütün ezilen dünya bizi anlar ve aslında biz batının bu tehdidini tecrit edebiliriz ve onlarla ilişkilerimizi normalleştirme şansımız vardır. Mesele, bunun bir arşiv kavgası olmadığını bir siyasî mücadele olduğunu ve bizim açımızdan da bir vatan savunması olduğunu idrak etmek ve öyle Amerika’yı falan ikna ederek, Amerika’nın stratejisini, taktiklerini, millî hedeflerini, vesaire değiştireceği gibi ham hayallerden kurtulmaktır. 

Teşekkür ederim. 

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Perincek. 

Şimdi sıra Sayın Altındal’da. 

Buyurun efendim. 

AYTUNÇ ALTINDAL (Araştırmacı-Yazar) – Teşekkür ederim. 

Sayın Saadet Güner, Türk Demokrasi Vakfı Proje Koordinatörünün sorusu, güzel bir soru. “Barış yapıcı, koruyucu çabalar, çatışmanın önlenmesi, çözümü, arabuluculuk gibi kopsept ve kavramlar yükselen değerler durumunda bugün; ama, Ermeniler ise kendi meselelerine din ve ırk ayırımı çerçevesinde bakıyorlar. Bu ters değil midir, yani, bu, yükselen değerlere ters düşmüyor mu?” deniyor. 

Şöyle düşünürsek, bugünkü Ermenistan Cumhuriyetinin kendisi bizatihi terörist bir devlet statüsündedir. Türkiye, gerçekte, Ermenistan’ı terörist devletler statüsüne sokturabilir; ama, bunun için, tabiî ki, önce güçlü bir iktidar bulunması lazım. Niçin terörist devlet statüsüne sokturabilir?.. Ermenistan Cumhuriyetinin Anayasasının belirli maddeleri Birleşmiş Milletler carterlerine aykırı ve konstütürksyonalizm dediğimiz anayasa yapıcılık ilkelerine aykırı maddeler bulunmaktadır. Örneğin, 11, 12, 13 üncü maddelerinde bırakın yükselen değerleri, yani, barış, kardeşlik, eşitlik, özgürlük gibi kulağa ve ruha hoş gelen kavramları bir kenara bırakın, adamlar diyor ki açıkça “kaybedilmiş toprakların yeniden kazanılması, ölenlerin tazminata bağlanması” ve en önemlisi “Ermenistan Cumhuriyeti Bayrağında bulunan Ağrı Dağı bizim sembolümüzdür. Bunları geri alıncaya kadar savaşmaya hazırız” diyor. Siz böyle bir anayasa yazılabileceğini düşünebiliyor musunuz? Böyle bir anayasayı, maazallah, Libya’da olsaydı ne yaparlardı, İran’da olsa ne yaparlardı veya Sudan’da olsa ne yaparlardı veya Kore’de olsa; ama, ne yapıyorlar bakın “bir an önce Avrupa Birliğine alalım” diyorlar. Kimi?... Ermenistan’ı. Yahu, böyle bir anayasayla nasıl giriyor da bana, kurucusu olduğum Avrupa Birliğine “sen henüz olmadın kapının dibinde bekle” dedirtiyorsunuz. Olur mu böyle şey; ama, işte bu çifte standart hayatın her alanında işliyor. 1973-1985 yılları arasında Ermeniler 192 silahlı saldırıda bulunuyorlar, bombalı saldırıda bulunuyorlar, bunun adı terörizm olmuyor, diplomatlarımız öldürülüyor, daha da önemlisi ülkemizin Birleşmiş Milletlerdeki temsilcisi öldürülüyor, Sayın Hocamızın da belirttiği gibi, Viyana’da Evren Ergun Bey şehit edildi, sonuç, hâlâ kimse Birleşmiş Milletlere gidip de yahu senin kendi personelini öldürdü bu adamlar, terörizmi Birleşmiş Milletlerin içine soktu demiyor. Ya ne yapıyor?.. Hem para veriyor, hem destek veriyor hem de Türkiye’nin içinde birtakım helenofiller Ermeni meselesini sürekli olarak bizim üstümüze yıkaraktan Türklerin bir soykırım yaptığı, vesaire palavrasını yayıyorlar. Yahu “soykırım” kelimesinin ortaya çıkışı 1948. Ondan önce dünyanın hiçbir dilinde ve uluslararası hukukta jenosit diye bir kavram ve kelime yok. Olmayan bir kelimeyle öldürmüş oluyoruz. Olmayan bir kavramla, geçmişteki, 1915’te Ermeni öldürmüş bulunuyoruz. Böyle zırva; fakat, tek taraflı ve kesinlikle Türkiye’yi bölmeye matuf girişimler var. 

Bakınız, Birleşmiş Milletler carteri ortada, Dışişleri mensuplarımız da burada, 23’e B, 21’e 1, 22’ye 2. Bunlar hepsi Osmanlı topraklarıyla ilgili maddeler. “Henüz Osmanlı topraklarının paylaşılması bitmemiştir” diyor. Özetle söylüyorum. “Hâlâ iki halk kendi ayakları üzerinde durabileceği şekilde devletini kurmuş değildir” diyor. Bu böyle sürdüğü müddetçe bizim de başımızdaki bu dava bitmeyecektir. Biz bu olayları Birleşmiş Milletlerde de çözmek zorundayız; ama, biz kendi içimize kapanıyoruz ve içimizde de maalesef, satılmış adamlar var. Gerçekten de var. Yani, bunları yurt dışına gittiğiniz zaman, Türkiye’de böyle gayet muhteşem gösterilen, çeşitli gazetelerin, maalesef söylemek zorundayız, Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi gazetelerin pohpohladığı birtakım adamların yurt dışında Türkiye aleyhinde faaliyetlerine fiilen ve bizzat şahit oluyoruz. Ağzımızı açmıyoruz, söylemiyoruz. Neden?.. Utandığımız için söyleyemiyoruz. Yani, yahu bu da bizden; ama, hain diyemiyoruz utancımızdan; ama, artık bunu anlamak lazım Allah rızası için. 

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum saadet Hanıma: Ermenilerin, bizatihi bugünkü Ermenistan’ın Anayasası bile insanlığa aykırı suçlar, jenosit değil insanlığa karşı suçlar, Grams aganite humanite konsepti içinde yer almaktadır. Burada da artık, Türkiye, hattı müdafaa yok sathı müdafaa vardır anlayışıyla bir hücum taktiğiyle bu işlere girmelidir diyorum. 

Teşekkür ederim. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Altındal. 

Şimdi son sözü Sayın Sarınay’a veriyorum. 

Buyurun Sayın Sarınay. 

YUSUF SARINAY – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Sayın Aytaç Güner’in “bu arşiv bilgisayara geçirilemez mi?” diye bir sorusu var. Zaten bizim amacımız o. Şu anda arşiv yazılım programı bitmek üzere. Teknolojik altyapıyı tamamladık. Amacımız, arşivlerde bilgisayar ortamında araştırma hizmeti vermek. 

Bir diğer soru Sayın Gülseren Hanımdan. “Kırım’la ilgili araştırma, orada yapılan katliamlarla ilgili çalışma yapamaz mısınız?” diyor. Şüphesiz arşivci tamamıyla araştırmacılığa soyunursa amacını aşar. Bizim ana görevimiz araştırmacıya veriyi sunmaktır. Onun için, bizim araştırma işine girmemiz doğru olmaz. 

Bir diğer soru Sayın Şevket Doğan’ın. “Arşivlerdeki bilgiler bize verilmedi diyenleri Dışişleri kanalıyla aynı yayınlarda tekzip edemez misiniz?” Şüphesiz bu Türkiye içinde dahi ciddi sıkıntı oluyor bu tekzip konusu. Ayrıca, bürokrasinin gereği medya ve basınla diyaloğumuzun da son derece sınırlı olduğunu Türkiye içinde dahi takdir edersiniz. Yurt dışında zaten hemen hemen imkânsız gibi bir şey. 

Teşekkür ederim efendim. 

BAŞKAN – Ben teşekkür ediyorum. 

Sayın dinleyiciler, böylece oturumun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Birkaç husus var duyurmam gereken, onları duyuracağım sonra iki üç cümleyle de ben kendi görüşlerimi söyleyip oturumu kapatacağım. 

Sayın Oktay Ekşi söz istiyor. Kendisini dinlemek isterdik, ben özellikle memnun olurdum. Çünkü, yakından tanıdığım, sevdiğim bir arkadaşımız, büyüğümüz, gazetecimiz; ancak, buradaki prensiplere göre söz vermemiz mümkün değil. Çünkü, soru-cevap, yazılı aldık. Şimdi birine söz verdiğimiz zaman herkes söz hakkı ister ben de onun altından kalkamam. Onun için çok özür diliyorum kendisinden, söz veremediğim için. 

AYDIN TUĞ – Sayın Başkan, kendisi öğleden sonraki toplantıda konuşmacıdır. Kendisi işini bırakıp buraya gelmişlerdir ve kendileri hakkında birtakım sözler söylenmiştir. Bizim aldığımız prensip kararının dışına çıkaraktan, dün de olmuştu böyle bir olay, sadece kendisine çok kısa bir süre eğer lütfederseniz, konuşma hakkı verirseniz iyi olur. Yani, öğleden sonraki hakkını vermiş oluyorsunuz aynı zamanda. 

BAŞKAN – Efendim, eğer bu sempozyumu düzenleyenler böyle diyorsa ben uyarım. 

Buyurun Sayın Ekşi. 

Süreniz 5 dakika Sayın Ekşi. 

OKTAY EKŞİ – 5 Dakikaya bile ihtiyaç olmayacak Sayın Başkan. 

Sayın Başkan, önce teşekkürlerimi arz ediyorum. 

Ayrıca, bu vesileyle arz edeyim, maalesef, öğleden sonra bulunma şansım olmayacak; çünkü bu saatlerde açıklanmak üzere bulunan program, beni, zorunlu olarak o konuyu ele almaya yönlendiriyor ve mecburen sizlerden af diliyorum. Maalesef öğleden sonra bulunamayacağım. 

Zaten bu nedenle Sayın Başkan, söz almaya ihtiyaç duydum ki, sevgili eskiden beri dostum olan Doğu Perinçek’in beyanına ilişkin bir iki cümle arz edeyim. 

Perinçek dostumla 1960’lı yıllardan beri tanışırım. Bir yazımdan söz ederek bir kampanyanın parçası olarak “Millî Güvenlik Kurulunun karşısında bir kampanyanın içinde Oktay Ekşi de yer aldı” dediler. Dediği bir Millî Güvenlik Kurulu organına ilişkin bir eleştiri ise -ki çok mümkün- yaparım, doğrudur. Yalnız eksiktir. Ben Millî Güvenlik Kurulunun bir danışma organı olarak Anayasada alması gereken yeri 1961 Anayasasında bu konu tartışılırken verdiğim oy doğrultusunda hâlâ savunuyorum. Kırk yıl sonra da söylüyorum, savunuyorum. Millî Güvenlik Kurulu, Türkiye’de bu sistem içinde ve ayrıca Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından önemli bir kurumudur gereklidir danışma kurulu olmak kaydıyla, danışma fonksiyonu içinde bulunmak kaydıyla. Bizdeki Millî Güvenlik Kurulunun olması gerekenden fazla yetkiler kullandığını pek çok vesileyle yazdım, yazacağım da. Çünkü bu benim temel inancım. Millî Güvenlik Kurulunun kaldırılması talebi TÜSİAD tarafından hazırlatılan Anayasa raporunda Bülent Taner tarafından ileri sürüldüğü zaman en şiddetle karşı da çıkanlardan birisi de ben oldum kendi sütunumda. Arzım, bu noktanın netleşmesi, bilinmesi idi. 

Tabiî, Perinçek buna fırsat verdiği için teşekkürlerimi sunuyorum. Yalnız o resmin için Amerika Birleşik Devletleri tarafından başlatılmış bir kampanyanın bir mensubu olarak sokmuş olmasından dolayı sevgili Perinçek bu ismi üzüntümü de arz etme gereğini duyuyorum. 

Ben yirmialtı seneden beri belli bir gazetede başyazar olarak çalışan bir gazeteciyim. Kırk sene öncesine ilişkin kanaatimi de az önce bir konuda arz ettim. Kırk değil, yaşımın geldiği altmışsekize kadar söylüyorum, hayatım boyunca tutarlı olmaya çok dikkat ettim. Benim için bugüne kadar Ankara’dan başka hiçbir başkent olmadı. Ne Washington oldu, ne Moskova oldu, ne Pekin oldu, sadece Ankara oldu. 

Teşekkür ediyorum. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Teşekkür ederim. 

Efendim, şimdi basım için konuşmacılara verdiğimiz soru kâğıtlarını geri rica ediyoruz. Basımda lazım olacak efendim. 

Vakit bitti aslında, kendime hiç söz vermemek istiyordum ama, sadece bir hususu söyleyeceğim. Konuşmacıların yaptıkları sunuşlarda da ortaya çıktı, asıl soruna sadece nokta sorunu olarak değil, daha global olarak bakmamız gerekiyor. Sayın Ercan özellikle vurguladı, bu gibi konuları, problemleri biz ortaya çıkınca ele alıyoruz, o zaman incelemeye girişiyoruz, hatta o zaman çeşitli komisyonlar kuruyoruz, hem de değişik yerlerde kuruyoruz komisyonları. Asıl o işi yapacak yerlerde değil, onların fonksiyonlarını yapacakları tarzda dizayn etmek yerine, mademki böyle bir problem var, hadi bir komisyon kuralım, bir enstitü kuralım falan şeklinde geçici bir şey oluyor, onu da yapamıyoruz. 

Bu konu da böyle. Yani ne zamanki ASALA ortaya çıkıyor, bu konuyu incelemeye başlıyoruz diğerleri gibi. Bu konuda benim kendi yaşadığım olay var, onu paylaşarak son vereceğim sözlerime. Buradan önce defalarca bu konu gündeme geldi biliyorsunuz. Bundan onbeş onaltı yıl önce de söz konusu oldu kamuoyunda ve o zaman bizim üniversiteye bir yazı geldi. O yazıda devletin en üst kuruluşlarından, üst temsilcilerin bir araya geldikleri ve hassas konuları görüştükleri, bunların incelenmesi gerektiği, özellikle de yurt dışında Türkiye aleyhine büyük çalışmalar yapıldığı, kitaplar yayınlandığı, atlaslar yayınlandığı, bunların incelenerek onlara bilimsel cevaplar verilmesi gerektiği konusunda anlaşıldı ve de işbölümü yapıldığı belirtiliyor. İşbölümünde de konunun bilimsel yönden araştırılmasının YÖK’e verildiği söyleniyor idi ve de YÖK’ten de işte üniversitelere bir yazı, “üniversiteniz bu konuda ne yapıyor, ne yapabilir?” Soru bu. Benim üniversitemde bu yazı bana geldi cevap verilmesi için. Ben oturdum on onbeş sayfalık bir rapor yazdım. Üniversiteyi gerçekten inceledim, baktım; zaten içindeyiz, biliyoruz. Doğrudan bu konuyla alakadar olan, konu üzerinde çalışan kimse yok. Tabiî, dolaylı olarak inceleyenler var. Tarihçiler elbette Osmanlı tarihini incelerken, dolayısıyla da bu konuyla karşı karşıya geldiklerinde çalışmalar yapmakta, icabında konuşmakta değişik yerlerde ve saire. O tür var; ama, doğrudan kendisini bu konuya adamış olan kimse yoktu o zaman.

İkincisi, kurumsal olarak hiç araştırma yapılmıyordu, yani bir enstitü de yoktu bu şekilde ve benim tespitim şu oldu: Üniversitemizde bu konuda doğrudan çalışma yapan kimse yoktur. Bu şartlar dahilinde; çünkü Türkiye’de sadece benim üniversitemde değil, bilim ortamı yoktur, o halde işi kökünden halletmemiz gerekir. Üniversitelerimizi, çünkü bilgiye ihtiyacımız varsa, bilgi üretilecekse, üniversitelerimizi bilgi üretebilir, araştırma yapabilir yerler haline getirmemiz lazım. Ülkemizi bilgi üretebilir, bilim yapılabilir bir ortama kavuşturmamız lazımdır dedim ve özellikle de mutlaka Ermenice, diğer dilleri ve modern dilleri bilen uzmanların, arşiv uzmanlarının, saha uzmanlarının antropologların, arkeologların bir araya geldiği ve bugünkü bilgi teknolojisinden de istifade edilebilecek bir veri tabanı kurularak çalışmalara başlanabileceğini yazdım. Burada, hepiniz biliyorsunuz, dünyada bir ülkede bilim yapılabilmesi için gayrisâfi millî hâsıladan ayrılan pay ve ar-gede çalışan insan gücü son derece önemli. İşte o yönlere dikkat çektim. Yazı gitti. Aradan iki ay sonra cevap geldi. Diğer bir iki üniversitenin de adı geçiyordu ve bir iki öğretim üyesinin ve benim üniversitemde de Bahattin Yediyıldız’dan oluşan araştırma birimi kurulmuştur, araştırmalara hemen başlanması, üç ayda bir raporların verilmesi... 

Ben ne diyorum: Gelen yazı ne? Şimdi buna tekrar cevap yazdım. Herhalde verilen raporda konu tam anlatılamamış, burada şu denilmek isteniyordu. Hatta oradan bir paragraf yazdım. Sonunda YÖK ikna oldu. 50 uzmanın bulunduğu bir araştırma merkezi bu konularda kurulacak idi. Dediler “bunun üzerinde duracağız.” Bu olmadı. Bu onaltı-onyedi yıl önceydi. Aradan on yıl geçti, gene devletin zirvesinden bir yazı geldi üniversiteye. Aynı konular, ne yapıyorsunuz, ne yapılabilir? 

Ben bu sefer rapor yazmaya ihtiyaç duymadım; çünkü hazırdı, dosya vardı. Bir üst yazı yazdım tek sayfalık. Anlattım durumu. On sene önce bu soru sorulmuş, durum tespit edilmiş, çözüm yolu da önerilmişti. Aynı noktadayız, yine oradan başlanılması gerekir. Yazı gitti. Hiçbir ses gelmedi. 

Şimdi Fransa’da bu soykırım meselesi ortaya çıktı, tekrar konuşuyoruz. İşte paneller, sempozyumlar, televizyonlarda programlar yapıyoruz. Ama, ben, korkuyorum ki, on sene sonra aynı noktadayız demek zorunda kalırız bu gidişle. Niçin?... İşte ekonomide de kriz yaşıyoruz. Ben iktisatçı değilim ama, dinlediğim kadarıyla herkes diyor ki, “bu krizden çıkışın yolu, üretimdir. Üretim yapmazsanız bu para operasyonlarıyla bu iş halledilmez.” Ben de ona inanıyorum. Borçlu biri üretmeyecek, borç alacak, harcayacak, ondan sonra kurtulacak. Nasıl kurtulacak? Benim aklım ermiyor. 

Milletler tarihini bilgiye dayanarak yaparlar. Yani, millet varsa mutlaka bilgiye dayalı eylem yapar, hareket yapar, iş yapar ve tarih yapar; milletler arasında yerini alır. Eğer bilgi yoksa, hiçbir şey yapamaz. İşte bizim yaptığımızı yaparız. Üzerimize saldırılır, o zaman cevap vermeye çalışırız. Bu olmaz. Bunu kökten değiştirmemiz gerekli. Detaylara girmiyorum çünkü vakti suiistimal ettim epeyce. Her şeyden önce çok daha temelde Türkiye’deki üniversiteleri bilim yapan yerler haline getirmemiz lazım. Çünkü, bugün üniversiteler, ek derslerle öğretim üyelerinin üzerine otuz saat ders yükleyerek iş götürmekte, mektepleşmiştir. Ben bunu bir üniversite mensubu olarak söylüyorum. Ne zaman bilim yapacak üniversite? Dolayısıyla, oraları düzeltmediğimiz sürece, bu iş hallolmaz. Sayın milletvekili “hep milletvekillerini suçluyorlar” dedi. Burada suç kimin? Bu tavuk-yumurta hikâyesi. Elbette bizlerin, üniversite hocalarının büyük kabahati var. Bilim yapamıyor isek, niçin yapılamadığını, nasıl yapılabileceğini geniş geniş anlatmamız, yaymamız lazım. Bu yok. Suçluyuz; ama, Parlamentodan da bunu görmeyi, işte üniversitenin hali meydanda, onu düzeltmemesi. Orada da suç var. Yani suçsuz yok, suçsuz olan yok, hepimiz suçluyuz. 

HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkanım, YÖK’e Parlamento müdahale edemiyor. 

BAŞKAN – Lütfen... Yasa çıkarırsınız, kanun gücünüz var yani. Olur mu? 

Dolayısıyla, falanca suçlu, falanca suçsuz deme durumunda değiliz. Bu ülke bizim, millet olarak biz varız, problemimizi hepimiz çözeceğiz; ama, problemi çözmek de işte araştırma geliştirmeye dayalı. Yani, üniversiteleri üniversite yapmadıkça, ne ekonomik durumu düzeltebiliriz ne de siyasî durumu, politik durumu, ideolojik durumu... Hiçbirin yapamayız. 

Bu şekilde ben sözlerimi bitiriyorum. Yalnız, Parlamenterler Birliği, bu sempozyumu tertipleyen değerli yetkililer, bir konuyu hatırlattılar. Gerçekten bizim saat 12.00’de bitirmemiz gerekiyor idi. Bitmedi. Onun için teşekkür ediyorum, konuşmacılara teşekkür ediyorum, dinleyicilerimize teşekkür ediyorum ve bu sempozyumu düzenleyenlere teşekkür ederek hepinize saygılar sunuyorum ve sözü Sayın Profesör Doktor Cafer Tayyar Sadıklar Beyefendiye bırakıyorum. 

İyi günler, saygılar. (Alkışlar) 

DÖRDÜNCÜ  OTURUM 

BAŞKAN – Sayın Konuklar, sempozyumun düzenleyicilerinden biri olarak sempozyumun bundan sonraki bölümünün daha sağlıklı yürümesi için bir değişiklik yaptık. 

Şimdi bundan sonraki oturumun başlangıcını şimdi yapacağız ve saat 13.00 civarında da bitireceğiz birinci bölümünü. İkinci bölümüne öğleden sonra devam edeceğiz. 

Bu bölüm, daha çok, yabancılar gözüyle bu konunun işlenmesi. Nasıl görüyor yabancılar bu konuyu? Biz komite olarak bu konuda düşünmüş, yazı yazmış, araştırma yapmış herkese ulaşmaya çalıştık. Özellikle Ermenilere ulaşmaya çalıştık. Maalesef, Ermeni tarihçiler önce gelmeyi kabul ettiler, sonra vazgeçtiler. Sadece bu burada olmadı. Başkent Üniversitesinde de böyle bir gayretimiz oldu. Önce gelmeyi kabul ettiler, sonra vazgeçtiler. Gerekçelerini de ben halen bilmiyorum. 

Bunun yanında, hatırlarsınız, 1986 yılında, zannediyorum Sayın Elekdağ’ın gayretleriyle Amerika’da birçok bilim adamı “bu bir soykırımı değildir, Türkiye’ye haksızlık yapılıyor” dedi. Şimdi o imzası olanlara ulaşılmaya çalışıldı, çoğu vazgeçmiş. Niye vazgeçmiş? Çünkü tehdit edilmişler. Daha acısını söyleyeceğim: Türkiyemizde, üniversitemizde hocalık yapan yabancı Amerikalı hocalara ulaştık ki bu konularda yazıları, kitapları var, rica ettik teşrifleri için, gelmediler, gelemediler, korktular. Yani, bu “korku” kelimesinin altını çiziyorum. Çünkü haklılardı, arabasını yakmışlar hocaların, evlerine tehditler gönderilmiş. Bu durumda gelemediler. Şimdi ilmî bir toplantı yapıyoruz. Eğer dağarcığınızda bir şey varsa, bizi suçlayacağınız bir şey varsa gelin söyleyin dedik. Biz de karşı görüşlerimizi söyleyelim ve bunu da dünyaya yayalım. Gelmediler. Günah bizden gitti bir anlamda. Şimdi gelenlerle beraber toplantının bir bölümünü gerçekleştireceğiz. Evet, bu arada İngiltere’den bir uzman, Rusya’dan bir uzman Bulgaristan’dan bir uzman geldi. Onlarla öğleden sonra devam edeceğiz. 

Ancak, bu arada bu konularda hakikaten çok kitap yazmış, makale yazmış, konuşma yapmış iki araştırmacı Mc Carty ve Mango isimli iki araştırmacı geçende İstanbul’a geldiler, konuşma yaptılar NTV’de bunların konuşmaları yayınlandı. 

Sayın Başkanımız bu konuda kendileriyle ilişki kurdu, tebliğlerini rica etti ve bu tebliğler alındı. Bu tebliğlerin zapta geçmesi bakımından burada okunmasında fayda görüyoruz. Bu tebliğleri şimdi okuması için Sayın Tuğ’dan rica edeceğim. Sayın Mango’nun tebliğini okumak üzere ve diğer tebliği de eğer bir arkadaş bulursak okutacağız. 

Buyurun Sayın Tuğ 

AYDIN TUĞ – Saygıdeğer konuklar, Doktor Mango, benim çok yakın dostumdur. Bu uluslar arası toplantılarda son üç kez beraber olduk. Gerçekten, Türkiye hakkında birçok eseri olan bir insan. Bu sempozyuma özel olarak kendisi Parlamenterler Birliği olarak davet edilmiştir. Hatta, bir Türkiye ziyaretinde, Şubat ayında, ben kendilerini Parlamenterler Birliğimize getirip, Sayın Başkanlığa, Genel Başkanlığa ve diğer yönetim kurulundaki arkadaşlarımla tanıştırmıştım ve birkaç gün de burada bizim misafirimiz oldu ve İngiltere’ye dönmüştü. Son olarak bu sempozyuma tekrar davet ettik, fakat zannediyorum bazı sağlık sorunları var; o nedenle özür diledi. Tebliğ istedik kendisinden. Bunu zevkle yapacağını söyledi. Tebliğini biraz daha kısaltması için tekrar gönderdik, onu da yaptı. Hem İngilizce hem Türkçe tebliği benim okumam kaydıyla, altını da çizerek gönderdi. 

Şimdi Sayın Başkanın izinleri olursa, ben bunu Türkçe okuyorum; çünkü zannedersem dinleyicilerin büyük bir kısmı Türk, o nedenle yabancılar da ani tercümeden yararlanacaklar. 

Ermeni meselesinin, biri genelde, diğeri özelde Türk-Ermeni münasebetli olarak iki yönü vardır. Bunlardan birisi geçmişe ilişkin olup tarihî niteliktedir. Bu çerçevede tarihî süreç içerisinde Türk-Ermeni münasebetlerinin gerçeklere uygun ve dengeli bir şekilde izahı meselesidir. Diğer yönü ise ileriye dönüktür. Yani, Ermenistan’ın ve Ermenilerin dünyadaki yeri ve aralarında nüfusu yoğun Türkiye’nin de bulunduğu komşularıyla münasebetleridir. Ancak, bu iki yönün birbiriyle bağlı olduğu ortadadır. Geçmiş, daha doğrusu, geçmişten kaynaklanan izlenimler, münasebetlerin bugününü ve geleceğini etkilemekte, günümüzdeki süreç geçmişin uzantısına bağlanmaktadır. Buradaki öncelikli sorun, geleceği geçmişin tutsaklığından kurtarmak ve eski yanlış izlenimlere son vermenin ötesinde, siyasî ihtirasların daha da ileriye götürülerek istismarından vazgeçmektir. 

Geçmişe bakıldığında bir gerçek temayüz etmektedir. Ermeniler, 1071’de meydana gelen Malazgirt Harbinden sonra Türklerin idaresine girmişlerdir. Bunu takip eden sekiz asır müddetince Türkler ve Ermeniler arasındaki münasebetler barışçıl ve yapıcı bir şekilde devam etmiştir. Ermenilerin çoğu Türkçe’yi zaman içerisinde kendi dilleri olarak kabul etmişler, Selçukluların ve daha sonra Osmanlıların ekonomik ve kültürel hayatlarına becerileriyle katkıda bulunmuşlardır. 

19 uncu asrın ortasına kadar refah düzeyi gelişen Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğunun en zengin topluluklarından biri olmuş, sadece ticarî ve meslekî alanlarda değil, kamu hizmetlerinde de göze çarpıcı mevkilerde hizmet vermişlerdir. Bu ortamda doğan fırsatlar, Ermenileri Osmanlı İmparatorluğunun dört yanına ve hatta ötesine çekerken, bunların birçoğu yaşadıkları ve o tarihlerde çoğunluğunu Müslümanlardan oluşturan Doğu Anadolu topraklarından ayrılmışlardır. 

Ermeni milliyetçiliği, Osmanlıların 1878 tarihinde Ruslara yenilmesine kadar bir siyasî güç kimliğine kavuşmamıştır. Ermeni milliyetçiliği, büyük çoğunluğu Müslümanlar ve Türk nüfusundan oluşan bir bölgede Ermeni devleti kurmayı amaçlamıştır. Bir nesil süresince bu teşebbüs, Ermeniler ve Türklerin birlikte yaşamlarının sonu olmuş ve Ermenilerin Anadolu’dan çıkarılmalarına yol açmıştır. 

Ermenilerin bu trajedisi yegâne örnek değildir. Çok milletli imparatorlukların yerine homojen toplulukların yerine getirdiği devletlerin ortaya çıkmasına neden olan tarihî süreç, birçok milletten milyonlarca insanın yok olması sonucunu doğurmuştur. 

17 nci asrın sonunda başlayıp 1923’te Türklerin İstiklal Savaşıyla son bulan dönemde, Osmanlıların geniş sınırlarını terk etmeleri sırasında çekilmeye başlayan Türkler ve diğer Müslüman toplumlar bu büyük kayıpların kurbanları olmuşlardır. 

Meydana gelen kayıpların nihaî sayımında katledilenler, yerlerinden sürülen veya kaçanlar iki millet arasında kayıplar bakımından bir denge açısından değerlendirilmemiştir. Bu bağlamda, Yunanistan’ı terk eden Türklere kıyasla Türkiye’yi terk eden Yunanlıların sayısı daha fazla olmuş, öte yandan Bulgaristan’ı terk eden Türklerin sayısı da Türkiye’yi terk eden Bulgarlardan çok daha fazla olmuş. Bu meyanda, milyonlarca Türk ve Müslüman kimseler, Macaristan’ı, Romanya’yı, eski Yugoslavya’yı ve Rusya’yı terk etmişler. Bu hareket sırasında birçokları yok olmuş, buna karşın Osmanlı topraklarından ve bu ülkelere bir akım vuku bulmamıştır. 

Ermenilere gelince; kayıpları oran itibariyle komşu Müslümanlardan daha fazla olmuşsa da kesin rakamlar itibariyle Müslüman toplumlar daha fazla kayıp vermişlerdir. Ermeni milliyetçileri Birinci Dünya Harbi sırasında Rus Çarlığının zaferinin oyununa gelmiş ve kaybetmişlerdir. Bununla beraber, başlangıçta benimsedikleri ve yerli halkın çoğunluğunu teşkil eden Azerî Türklerin yaşadığı küçük bir bölgede ulus devletlerini kurmuşlardır. Ermenilerin Anadolu’daki mevcudiyetlerini sona erdiren tarihî süreç yeterince belirgin olmakla beraber, olayların detayını tespit etmek için büyük çapta tarihî çalışmalara ihtiyaç vardır. Her iki taraf da insanca kayıplarının sayısı karşılıklı katliamların ne ölçüde kasten veya tesadüfî olduğu meydana gelen gaddarca hareketlerden kimlerin sorumlu bulunduğu konularında iddialar devam edecektir. 

Tarihçiler bu bağlamda görevlerini yerine getirmeye bırakılmalıdır. Bu görev, ne kadar dehşet verici olsa bile, bu görevlerin bireysel olmasa da elbirliği içinde sorunun tüm yönlerini ve bütün toplumların kayıplarını incelemeleri, ulus devletlerin yaratılmasında yaşanan kanlı tarih sürecinde katlanılan tüm acıları ait olduğu bu dönem içerisinde değerlendirmeleri temenni edilir. 

Burada şunu ilave etmeliyim ki, bu süreci Türkler başlatmadı. Bunun çok basit bir açıklaması vardır. Çokuluslu bir imparatorluğun yöneticileri olduklarından parçalanmada Türklerin hiç çıkarı yoktur. Burada yeni bir aşamaya geliyoruz. İmparatorlukların dağılması, dünya milletler topluluğunun yapılanmasında ulus devletlerin bu yapının tuğlalarını oluşturduğu anlamına gelmektedir. Birleşmiş milletler ismi altında kurulan dünya teşkilatı bunu teyit etmektedir. Anılan isim, bir ideali, ulus devletleri barış içinde kaynaşmaları gereğini ortaya koymaktadır. 

Atatürk’ün biyografisini yazan bir araştırmacı olarak, Türk ulus devleti yaratılırken, barışın hedef alındığını çok iyi biliyoruz. Öncelikle, komşulara ve daha ileriye götürülerek dünyaya barış benimsetilmiştir. Türkiye cumhuriyeti yetmişyedi yıllık hayatında buna daima bağlı kalmıştır. 

Atatürk geçmişin barışı tehlikeye sokmasına izin verilmemesi konusunda daima kararlıydı. Onun inancına göre, 1923 Lozan Antlaşması, geçmiş asırlardan kalan hesapları kapatmıştır. Bu hesaplar, hiçbir zaman, özellikle politikacılar tarafından yeniden aydınlanmamalıydı. Oysa, Ermenilerle ilgili olarak başta Ermeni milliyetçileri olmak üzere ve bu milliyetçilerin diğer ülkelerde yandaş olarak buldukları siyasî dostlar, politikacılar bunun tam tersini yapmaktadırlar. Bu davranışlar, tarihî gerçekleri ortaya çıkarmak için değil -ki, bu tarihçilere bırakılması gereken bir görevdir- iyi sonuç vermeyen çeşitli maksatları taşımaktadırlar. 

Bazıları Ermeni milleti kimliğini geçmişin ıstırap ve intikam duyguları üzerine inşa etmeyi arzulamaktadır. Diğerleri, tazminat iddiaları yoluyla maddî kazanç temini konusunda ümitler beslemektedirler. Geçmişteki mültecilerin günümüzdeki çocukları bu tür tazminat iddialarında bulundukları takdirde, dünyayı, sayısız davaların açılacağı bir sahneye dönüştürecektir. 

Öte yandan, bir grup Ermeniler ve Ermeni taraftarları, politikacılar, geçmişi toprak talepleri için haklı göstermektedirler; ancak, Ermenilerin bu tür taleplerinden kaynaklanan mesele, haklarını almamış Ermenilerin bulunmasından ileri gelmektedir. Bu durumda, komşu Azerbaycan aleyhine Ermeni yayılmacılığına şahit olmaktayız. Böylece, geçmişte ölmüş Ermenilerin hatıralarını canlandırmanın amacı, Azerilerin ıstıraplarından sonuç almaktır. Zira, 1 milyondan fazla Azeri evlerinden edilmiştir. Ermeniler, Azerbaycan topraklarının beşte 1’ini işgale devam etmektedirler. İşgal altında bu beşte 1 topraklar, sadece Karabağ bölgesini içermekle kalmamakta –ki, burada, Ermeni çoğunluğu otonom bir yönetime sahipti- Karabağ çevresindeki geniş arazi topraklarını da içine almaktadır ve yine geçmişte olduğu gibi, Osmanlı Anadolu’sunu parçalayarak Ermeni Devletini kurmayı arzulayan Rusya ve Batıya bağlanmışlar, bugünde, bu milliyetçi Ermeniler, Rusya ve Batıya dayanarak Kafkaslarda daha büyük bir Ermenistan yaratmanın peşindedirler. Bu tehlikeli bir teşebbüstür. Zira, becerileri ne olursa olsun, sayıca az olan Ermenilerin müstakbel emniyet ve refahı, komşuları ile iyi münasebetlere dayanmaktadır. 

Ermenistan, küçük bir kara ülkesi olup, fakir kaynaklara sahiptir. Ermeni Diaspora’sının gönderdiği paralarla ayakta durabilmektedirler. Göç alan değil, göç veren bir ülkedir. Günümüzdeki rahatsız ilişkilere rağmen, Ermeniler, hatta, Türkiye’de iş imkanlarını aramaktadırlar. 

Ermenistan iki önemli varlığa sahiptir. Halkının becerileri ile Kafkasları kesen kritik yolda bir konumda olmalarıdır. Düşmanca politikaları, Türkiye ve Azerbaycan’a karşı uygulanması, Ermenilerin, bu becerilerini kullanabilmelerini sınırlandırmakta ve ülkeyi çıkışı olmayan bir yola itmektedir. Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermeye çalışılırken, Ermeni milliyetçileri, kendi vatandaşlarına çok daha fazla zararlar vermektedirler. 

Ermenilerin geçmişteki ıstıraplarını vurgulayan yabancıların destekledikleri kanun ve beyanlar, Ermenilerin bugünkü durumunu iyileştirmemektedir. Türklerin, dost bir Ermenistan’dan fazla, Ermenilerin dost ve refah içerisindeki bir Türkiye’ye ihtiyaçları çok vardır. İki ülke arasındaki münasebetler, birisinin kazancı, diğerinin kaybı şeklinde ele alınmamalıdır. Her iki ülke de, işbirliği münasebetlerinde kazançlı çıkacaklardır. Üçüncü taraflar bunu takdir etmelidir. Geçmişin düşmanlık duygularını deşmemelidirler. Batıdaki bazı siyasetçiler ve gazeteciler, Ermenilerin yapay tarihlerini savunmakla kendilerini iyi hissetmek ve liberal ve ilerici davrandıklarını sanmaktadırlar. Oysa, Türk-Ermeni barış ve işbirliği amacına hizmet etmeleri daha uygun bir davranış olacaktır; gerçek liberallik ve ileri görüşlülük de asıl budur. 

Efendim, Sayın Mango’nun bize gönderdiği tebliğin özetidir bu; İngilizce metni de vardır. Ben, kendisinden, iki kez yazdığım faksta, bu özeti istirham etmiştim, size okumakla beni görevlendirdiği için, dinlediğiniz için de teşekkür ediyorum. 

Teşekkür ederim Sayın Başkanım. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Sayın Tuğ, teşekkür ederim. 

Şimdi, Maccarty’nin tebliğini okumak üzere, Sayın Sonyel’i rica ediyorum. 

Buyurun Sayın Sonyel. 

PROF. DR. SALİH SONYEL – Sayın Başkan, değerli konuklar; Castin Maccarthy’nin bildirisi 16 sayfa tutar, hepsini okuyacak olsam İngilizce 1 saatten fazla alır, hepiniz de toplantıyı terk edersiniz; çünkü, yemek vaktidir. Bunun bir ingilizce özetini sunuyorum size. 

Ermeni konusu açısından, politikacıların tarih yazma arzusuna karşı bunu bırakın tarihçilere diyorum. Bunun ne anlama geldiğini düşünmenin zamanı gelmiştir; çünkü, tarih bir yerde, tek taraflı millî bir inançla tarihin olması gereken arasındaki farka işaret etmektir. 

Tarihçi, gerçek bir tarihî, veriler, inançlarını desteklemediği zaman bunu bilir; ama, milliyetçiler hiçbir zaman özür dilemez. Ermeni sorunu, hep ulusal bir yaklaşımla, milliyetçi bir yaklaşımla ele alınmıştır ve normal bir tarihçi bakışıyla yaklaşıldığı zaman konuya, mantıklı bir anlatım ortaya çıkıyor. 

Birinci Dünyanın başlangıcında, Ermeniler, iddia ettikleri alanın sadece 6 vilayette yüzde 17’sini teşkil ediyordu nüfusun. Müslüman ve Ermeni karşıtlığını incelemek için tarihî prensipler uygulanmalıdır. Bu prensiplerin birincisi, etnik anlaşmazlıklar uzun zaman içerisinde gelişirler. 

İkinci olarak da, çok yeni zamanlara kadar etnik grupların ölümlerinin çoğu harp nedeniyle olmuştur ve en azından iki taraf savaş halinde olduğu için olmuştur. 

Üçüncü olarak da, milliyetçiler ile isyancılar arasında savaş olduğu zaman, çatışmayı başlatan isyancılar olmuştur. Halbuki, yerleşik devletlerin amacı, huzur ve barıştır. Evet, Ermeni Türk ilişkilerindeki anlaşmazlık uzun zamanda gelişmiştir ve Ermeni, Müslüman çatışması, Rusya’nın emperyalist genişleme emelleri sırasında olmuştur. 

Ermeni isyancıların hareketleri, karşılıklı olarak hem Ermeniler hem Osmanlı Türkleri arasında bir güvensizlik ve korku yaratmıştır ve 1880 ve 1890’lı yıllarda bunun kökleri Rus İmparatorluğunda olmuştur. Burada, seçilen yol terör olmuştur. İsyancılar, açıkça, plan olarak, gayet güzel, Osmanlılara karşı Bulgaristan’da yapılanın aynısı olacaktı. Bulgaristan’da, önce, isyancılar suçsuz Müslümanları katletmişlerdi. 260 bin Türkün ölümü ve Bulgaristan’ın yüzde 17 oranında nüfusuna tekabül ediyor, Ermeniler de aynı planı yola koymak istediler; ama, bir şeyler yanlış gelişti. Bulgar planına Müslümanları öldürerek başlamışlar ve diğer Ermenilere de baskı yapmışlar, kendi insanları da büyük bir acı çekmişlerdi; ama, ne yapmaya çalışıyordu bu Ermeni isyancılar? Sırplar ve Bulgarlar isyan yaptığında, orada, çoğunluk Sırp veya Bulgar’dı ve onlar kendi ülkelerinden Türkleri atmaya çalışmışlardı; ama, bu Ermeniler için aynı değildir, onların içinde bulundukları toplum zaten çoğunlukla Müslümanların yaşadıkları toplumdu ve tek yapılabilecek şey Müslümanları oradan kaçırmaktı. 

En başarılı isyan Van’da oldu. 1915 Martında Van, Osmanlının zayıf bir birliğinden alındı ve kaçamayan bütün Müslümanlar öldürüldü. Tarihî prensipler yine gerçekleşmişti. İsyankarlar işe başlamış, ondan sonra, harp eden iki taraf oluşmuştu. Ondan sonra, Müslümanlar, sadece Ermenilerin düşman olduğunu ve kendilerini öldürecek kişiler olduğunun beklentisi içine girdiler. Doğu Anadolu’da, iki savaş yapıldı. Birincisi, Rusya ve Osmanlı ordularının savaşı, bir de, yerel Müslüman ve Ermenilerin savaşı oldu. Ordular arasındaki savaşta, hem askerler hem siviller insanî bir şekilde ele alınmışlardı; ama, bazen de öldü; ama, Müslümanlar ile Ermeniler arasında bu böyle olmuştur ve bütün vahşetiyle ailelerini korumak zorunda kalanlarca bu savaş gerçekleştirilmişti ve Ermenilerin Anadolu’nun çoğundan çıkarılması, mesela, bu savaşın tarihinde, evet, Osmanlılar Ermenilerden korkmakta haklıydı ve de tehcir konusu da, Ortadoğu ve Balkanların çok eski bir defans mantığıydı. Osmanlı Devleti Ermenileri koruyamadı ve korumadı; ama, ona rağmen, 200 bin tehcir edilen Ermeni Suriye’ye vardı ve yani, üçte 2’si tehcire maruz kalanların yerlerine varabildi. Ermenilerin tehciri sırasında, bu kadar çok kişinin hayatta kaldığını gözardı etmek isterler ve aynı şekilde, Osmanlı kontrolü altındaki Ermenilerin çoğu, Batı şehirlerinde, mesela, İstanbul, İzmir ve Edirne’de olanlar ne tehcire mecbur kalmışlardır; çünkü, bir tehdit oluşturmamışlardır. Eğer, bir soykırım söz konusu ise, Türklerin de katli, 1915-1916 katliamlarında da işin içine konulmalıdır. Ermenilerin Erzincan’da, Bayburt’ta, Tercan’da, Erzurum’da ve bütün Ermeni geri çekilmesi yolundaki, köylerdeki ölümleri, Müslümanların öldürülmesi de mutlaka hesaba katılmalıdır. Fransız ve İngilizlerin suçlamaları burada sorgulanmalıdır. Erivan’ın üçte 2’sinin, orada yapılan katliam hatırlanmalıdır. İşte, Türkler ile Ermeniler arasındaki tarih budur. Tarih bilindiği zaman, o zaman, Türkleri suçlayanların bu tür çalışmalarına cevap verilebilir. (Alkışlar) 

BAŞKAN – Teşekkür ederiz. 

Sabrınız için teşekkür ederiz. 

Efendim, bu metinler çok önemli. Bazı itiraz sesleri duydum, onun için açıklamak zorundayız; bunların zapta geçmesi ve tercüme edilirken muhakkak kullanılması lazım. Şüphesiz, bizim araştırmacılarımızın da görüşleri çok önemli; ama, bir tarafsız tarihçinin, bir tarafsız araştırmacının bu konudaki bu kadar açık sözlü görüşlerinin zapta geçip, bunun yayınlanması, muhakkak gerekliydi, onun için burada okuttuk. Sizin sabırlarınızı taşırdık. 
 

ÖNCEKİ SAYFA    SONRAKİ SAYFA


(21 NİSAN  2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş