|
DÖRDÜNCÜ OTURUM (devam)
BAŞKAN (Prof. Dr. Cafer Tayyar SADIKLAR) – Sayın konuklar, Dördüncü
Oturumu açıyorum.
Aslında, Dördüncü Oturum yemekten evvel açılmıştı.
Bu oturumda, yabancı gözüyle Türk-Ermeni ilişkileri tartışılacak.
Şüphesiz, kendi kanıtlarımız, kendi görüşlerimiz, araştırmalarımız çok
önemli, ortaya konulanların hepsi önemli; ama, bir de dışarıdaki yabancılar
bu konuya nasıl bakıyor; bunları görüp tespit etmek ve zabıtlara geçirmekte
yarar gördük. Mümkün olduğu kadar çeşitli kanatlardan konuşmacı toparlamaya
çalıştık; fakat, sabah da arz ettiğimiz gibi, birçoğu tamamen tehditlerle
karşılaştıkları için gelemediler.
Tabiî, ilmî toplantılara tehditle gelinemediğine göre, karşımızdakiler,
demek ki, ilmî bir done ortaya koyamıyorlar. Koysalardı, koyabilselerdi,
tarihçilerini davet ettik, her türlü garantiyi verdik; fakat, gelemediler.
Üniversitede de aynı şeyi yaptık, yine gelmediler. Yine de açık, bu toplantılar
açık. Eğer, ellerinde bir kanıt varsa, bir belge varsa, getirsinler, biz
de belgelerimizi koyalım, onlar da belgelerini koysunlar ve dünya kamuoyuna
bu şekilde çıkalım. Tek taraflı olarak çıkmanın anlamı yok.
Bu bakımdan, bu celsenin de çok büyük bir önemi var.
Şimdi, bu celsede, konuşmacılarımızdan, ilk önce, Bulgaristan’dan gelen
Salih Baklacı’yı rica edeceğim. Kendisi kısa bir konuşma yapacak ve zannederim,
bir toplantıya da iştirak edeceği için, erken ayrılmak durumunda.
Salih Bey Sofya İktisat Üniversitesinden mezun olduktan sonra, Sofya
Üniversitesinde Şarkiyat Fakültesi hocalığını yapmış, gazetecilik yapmış
ve bu konularda derin bilgilere sahip ve araştırmaları bulunan bir arkadaşımız.
Salih Bey, buyurun; söz sizin efendim.
SALİH BAKLACI – Sayın Parlamenterler Birliği
üyeleri, Sayın Başkanım, saygıdeğer misafirler; bu sempozyumun ana konusu,
Ermeni soykırımı altında geçen olayları aydınlatmayla ilgili bir sempozyumdur.
Bulgaristan’da 30 000-40 000 kadar Ermeni yaşamakta. Hükümet ve Bulgar
kamuoyu nezdinde bunlar dikkati çekmiyor. Yalnız, soykırımı gününde, belli
bir sayıda entelektüel, Sofya’da Ermenilere hasredilmiş bir şiiri yazan
şair Yavovorof’un büstüne çelenk koymakla bu soykırımını desteklemiş oluyorlar.
Aslında, Ermeni ve Bulgar halkını birbirine yakınlaştıran bir etken,
her ikisinin de, Osmanlı döneminde, güya, Türklerin gadrine uğramış insanlar
olarak bunları birbirine yakınlaştırmaktadır. Bu duygu, büyüklerden çocuklara,
nesilden nesile miras olarak Türk nefreti aktarılmaktadır.
Viyana’ya yakın bir kasabada 19 Kasım 1820 tarihinde Avusturya, Prusya
ve İngiltere, Rusya arasında imzalanan Kutsal İttifakın asıl amacı, Balkanlardan
Türk ve Müslümanları Asya’ya kovmaktı. Büyük devletler, bu amacın gerçekleşmesini,
Balkan ülkelerinde kurulan etnik devletlere bırakmışlardır.
Henüz Bulgaristan hükümeti kurulduğunda, Rus-Türk savaşı yıllarında,
eski Zara’da Müslüman ve Türk Halkına yapılan işkenceyi anlatan Zara Müftüsünün
hatıratı, Bulgar halkının Müslüman ve Türk Halkına gösterdiği gaddarlığı
anlatmaktadır. Bulgar Komünist Partisi liderlerinden Vasil Kolarof’un özgeçmişinde,
çocukluk yıllarında şahit olduğu şöyle bir olayı okuyoruz: “Deli Orman’dan
askere alınıyor diye toplanan kırmızı fes üzerine sarılmış beyaz burma
sarık başlarında civan delikanlılar bir daha köylerine dönmemek üzere kayboluyorlar.”
Yine, Bulgaristan Komünist Partisi fonksiyonerlerinden Dorbiter Perşef,
Türklere uygulanan toptan kırımı şöyle anlatıyor: “Anne babaları, çocuklarına,
Meriç Nehri boyuna gitmemelerini tembihliyorlarmış; zira, nehir boyunda,
öcüler çocukları çalıyorlarmış; fakat, çocuklar merakını yenemiyorlar,
Meriç Nehrine vardıklarında, nehirde suyun sahile aktığı Türk cesetlerini
görüyor.” Böylelikle, daha ilk yıllarında, Bulgaristan Türklerine kıyımlar
uygulanmıştır.
Barışın hüküm sürdüğü yıllarda Balkanlar’da soykırımın bir başka biçiminin
bilinçli ve planlı şekilde nasıl uygulanacağını Sedlof adında bir yazar,
1942 yılında, “Bulgarlaştırma üzerine düşünceler” başlıklı makalesinde,
Bulgaristan Türklerinin nasıl eritileceğine dair öneriler vermekte, özellikle
sınır boylarındaki Türklerin yok edilmesinde ısrar etmektedir. Bu makaleden
iki yıl sonra, 1944 yılında Sosyalist Komünist Partisinin idaresinde kurulan
idare, derhal Bulgaristan Türklerinin üzerinde uygulanacak önlemleri belirlemişlerdir.
Vatan Cephesi Komitesi tarafından 27-28 Aralık 1944 günleri düzenlenen
Bulgaristan Türklerinin konferansında sözü alan Türk delegeler, özellikle
kültür alanında bir sıra istekleri öne sürmüşlerdir; fakat, 6 Şubat 1945
tarihli oturumunda, Türklerin konferansından çıkarılan sonuçlarla ilgili
Parti Sekreteri Trayçikosof şöyle konuşuyor: “Ulusal azınlıkların haklarını
tamamen tanımalıyız; fakat, Türk Halkıyla dikkatli olmalıyız. Fakat, Türk
olarak, hiçbir Türklük faaliyetine sahip olmamalıdırlar. Aksi takdirde,
Bulgaristan’da Türk casusluğuna elverişli koşullar yaratılacaktır. Biz,
Türklerin Avrupa’dan kovulmasını istiyoruz; Asya’ya gitsinler. Burada bir
Türk hareketi dahi, Bulgar ulusunun organizmasını yaralayacaktır.”
Bulgaristan Komünist Partisinin 4 Ocak 1900 tarihli oturumunda Gorgi
Dimitrov diyor ki: “Ulusu temsil edecek kişiler hazırlanmalıdır. Bununla
ilgili olarak, aramızda kalmak koşuluyla, şunu size söyleyeceğim. Güney
sınırımıza çok daha önceden yerleşmiş olan ve memleketimizin daimî ülserini
oluşturan, büyük sorunlar yaratacak olan bir halk yaşamaktadır. Parti ve
hükümet olarak, önümüzde, onu oradan defedip, başka bir yere göçürmenin
çaresini bulma gibi bir sorun durmaktadır. Bu yerlere kendi halkımızı iskân
etmeliyiz. Şumen, Radgat ve öteki yerlerde toplu halde çok sayıda Türk
Halkı yaşamakta. Azınlıklara geniş haklar tanıyan rejimimize karşı müftüler
ve Türk ajanları başkaldırıyorlar. Gençler, Türk milliyetçiliğini açıkça
gösteriyorlar. Gözlerini İstanbul’a ve Ankara’ya çevirmişler. Buna karşı
gereken önlemler alınmalıdır.”
Bulgaristan Komünist Partisinin yine 28 Temmuz 1900 tarihli oturumunda,
Bulgaristan Türklerinin nasıl güney hududundan güneydoğu kısmına aktarılması
beş noktadan oluşan bir karar alınmıştır. Bulgaristan Türkleri arasında
1900 yılının ilk aylarında Türkiye’ye göçme hareketi Bulgar Komünist Partisini
harekete getirmiştir. Dobriter Peşrev’i Kırcalı yöresine gönderiyor, Dobriter
Peşrev orada yerli önderlerle tanışıyor ve döndüğünde böyle bir rapor veriyor:
“Bulgaristan Türklerinin, Türkiye’ye bağlılık ve Bulgaristan’a karşı düşmanlık
duygusuyla yaşadığını, hiçbir zaman onları kendimize bağlayamayacağımızı
gördük. Onun için, bu yerlere kendi insanlarımızı yerleştirmeliyiz” diyor.
Volguçervenkof, 4 Ağustos 1990 tarihli oturumunda Stalin ile olan konuşmasında,
onun sözlerini şöyle aktarıyor: “Güney sınırımızdaki Türk Halkının yarattığı
çalkalantılı durumla ilgili olarak Stalin o Türklerden kurtulmamız için
çareyi ve imkân bulup onları oradan göçürmemizi tavsiye ediyor. Bu unsurlar
mimlidirler. Yine Stalin’in tavsiyesine göre, Pomak’lar arasında Ortodoks
dinini yaymak amacıyla harekete geçmeliyiz ve Ortodoks uğruna savaşacak
gruplar oluşturmalıyız” diyor.
18 Ağustos 1900 tarihli oturumda yedi noktadan oluşan yine başka bir
karar alınıyor. Bu karar göre, Bulgaristan Türkleri zorla göçürülmelidirler.
Bulgaristan Komünist Partisinin 3 Ağustos 1950 tarihli oturumunda, yine
Türklerin zorla göçürülmesiyle ilgili yine kararlar alınıyor ve bu 1944’ten
1950’ye kadar olan dönemde Bulgaristan Komünist Partisinin siyasetini şöyle
dört noktada toplayabiliriz: “Bulgaristan Türkü ve Müslümanına, özellikle
Rodoplarda yaşayan Türklere Bulgar Devletinin muhtemel düşmanı ve Türkiye’nin
birer ajanı gözüyle bakılmaktadır. Sınır boyunda yaşayan ve Türkiye’ye
bağlılığıyla bilinen Türk Halkı, askerî açıdan komünist rejimi için ciddî
tehlikeyi oluşturmaktadır. Üçüncü yerel parti komitelerine, idare makamlarına,
Rodop Türklerinin ve keza, Şumen ve Razgırad, öteki yörelerden Türklerin
zorla göçürülmesiyle ilgili gereken önergeler verilmiştir. Ülkenin çeşitli
bölgelerinde meskûn Pomakların Hıristiyanlaştırılması için çalışılmalıdır”
deniliyor.
Komünist Partisi Merkez Komitesinin 19 Aralık 1967, 13 Ocak 1968 tarihleri
arasında yapılan geniş oturumunun konusu, Bulgaristan Türklerinin ekonomik
gelişim ve kültürel kalkınmasıdır. Bulgar Komünist Partisi Merkez Partisi
yanında Türk Şubesinin şefi ve Merkez Komitesi üyesi Ali Rafiyef, Polit
Büro üyelerinin önünde Türk Halkının maddî durumunun iyileşmesi ve manevî
kalkınmasının bir aşama daha yüksek düzeye ulaşmasıyla ilgili önceden sekreterlik
tarafından onaylanmış öneri üzerinde bildiri sunuyor. Bu bildiride şöyle
deniliyor: Bildiride aşırı Bulgar milliyetçiliğinin yarattığı engellere
değiniliyor. “Bazı kişiler Türk Halkının sorunlarının sadece konuşmakla
çözümleneceğini zannediyorlar. Türk Halkının nüfusça artışını aşırı milliyetçilik
anlayışıyla ve önyargıyla Bulgaristan için bir tehlike olarak görüyorlar.
Türklerle ilgili öne sürülen her öneri ve istek, aşırı Türk milliyetçiliği
olarak nitelendiriliyor. Böyle bir anlayış, Bulgar şovenizmi tarafından
destekleniyor” deniliyor. Bu öneri, 9 Kasım 1967’de Merkez Komitesine sunuluyor.
Ali Rafiyef’in önerilerinin öteki Polit Büro üyeleri tarafından tasdiklenmesi
beklendiği bir anda Todor Jivkov sözü alıyor. “Yoldaşlar, Türkleri özümleme
zamanı gelmiştir. Yeni sosyalist ulusunu meydana getireceğiz. Biz güçlüyüz,
güçlü dostlarımız var” diyor.
Ali Rafiyef, Jivkov’un sözlerinin arasına giriyor, ona dirseğini göstererek
ve haykırırcasına “siz, Türkleri eritemezsiniz, Türklerin Bulgarları beşyüz
yılda eritemediği gibi... Siz aptal bir kişi misiniz” diyor. Jivkov Ali’’ye
dönerek “sizin yeriniz Merkez Komite değil, merkez hapishanedir” diye karşılık
veriyor.
Bu oturumdan sonra, Bulgaristan Komünist Partisinin Türk ve Müslümanlara
olan siyasetine yeni bir unsur ekleniyor, “özümleştirme” diye yeni bir
nitelik kazanıyor. Başbakanı atayan Görgatanasof, 15-18 Ocak 1985 günleri
ilk parti sekreterlerinin toplantısında “son on yıl içinde Bulgar sosyalist
ulusunun etnik birliğinin yaratılmasında ve bu birliğin pekiştirilmesinde
önemli başarılara ulaşılmıştır. 1970 yıllarında, geçmişte İslamlaştırılan
Pomak’ların Bulgar adını yeniden almalarıyla yeniden doğuş süreci başlatıldı
ve Bulgar ulusu bilinci böyle aydınlatıldı ve kavuşturuldu” diyor.
Başbakan Görgatanasof’un konuşmasından sonra Jivkov söz alıyor. “Biliyoruz
ki, Bulgaristan’da etnik grup olarak tanınan “Bulgaristan Türk’ü” denilen
kişilerin Türkiye ile hemen hemen hiçbir alakası yoktur, onlar Türk etnik
grubundan değillerdir. Beşyüz yıllık kölelik döneminde özümleştirilmiş
Bulgarlardır. Biz 9 Eylülden sonra bu sorunu ayarlayamadık. Halkımızın
bir kısmının Türkleşmesinin devamını sağlayan bütün koşulları yarattık.
9 Eylül devriminden sonra, onlar; yani, Türkler, sınıra götüren bütün ana
yolları tutmuşlar. Kırcali’yi alın, Meriç’e ve öteki yörelere götüren gedikleri
alın; bu yerleri hep onlar işgal etmiştir. Keza, Rodoplara gidin, bütün
ana yollarda hep onlar. Asenograd dolayında Türk köyleri var. Bunlar Rodopların
anahtarı gibidir. Şu halde, Atanasof yoldaşın söylediklerini şimdi yapmamız
için her türlü önlemi almalıyız” diyor
24 Aralık 1984 sabahı saat 4’te milis güçleri Kırcali’yi muhasara ediyor,
etrafından kuş uçurtmuyor ve 500 kadar asker ve milis ve gönüllüler Kırcali’yi
sarıyorlar. 25 Aralıkta 3 000 kişilik bir gösteri, Munçugrad’ta, Mestanlı’da
düzenleniyor. Bu hareket esnasında 12 Türk yaralanıyor, bunlardan 3’ü kadın,
1 çocuk ölüyor ve 2 kişi de öldürülüyor. Bulgaristan Türklerinin özümlenmesi
ve soykırımının bitirilmesi için tayin edilen tarih 2 Şubat 1985 günüdür.
Bugünden sonra Bulgaristan’da Türk ve Müslüman adıyla tek bir kişi kalmamıştır.
Müslüman vardır; fakat, Türk yoktur. “Türk” sözcüğünün, hatta, bilimsel
yapıtlarda bile yazılmasına talimatla yasak getirilmiştir. Türk ve Müslüman
Halkı üzerinde özümleme fikri bizzat Todor Jivkov tarafından düşünülmüş,
İçişleri Bakanı Dimitresrayanof, Başbakan Görgatanasof ve Vatan Cephesi
Millî Şurası Başkanı Bençiku Vadinski tarafından uygulanmıştır. 23 Haziran
1989 tarihli bir belgeye göre, Jivkov, Bulgaristan Türk ve Müslüman Halkıyla
ilgili Mihail Gorbaçov’dan yardım aramıştır. Bu da bize gösteriyor ki,
Sovyetler Birliğinin bu özümleştirme, eritme, yok etme meselesinde Stalin’den
başlayan bir destek vardır.
Bulgar totaliter komünist rejiminin Bulgaristan Türk ve Müslüman Halkı
üzerinde bu soykırımının siyasetini uygulayan parti ve devlet adamlarından
şimdiye kadar sorumluluk aranmadı, bu mesul kişileri mahkûm edecek hâkim
bulunmadı; çünkü, bugünkü devlet adamları, insan kıyımı gibi ağır ve utanç
verici ayıbın Bulgar tarihine mal edilmesini istemiyorlar.
Makedon Partisi Başkanı Krasimir Karakaçanof, bundan bir ay önce yazdığı
bir yazısında “onaltı yıl sonra ulusu bölmek gibi yarar getirir bir totaliter
rejimin yaptıklarının sorumluluğunu Bulgar ulusu mu üstlenecektir? Yeni
doğuş süreci, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak telkin edilmek isteniliyor”
diyor.
Karakaçanof’a sorulur: “Bulgar basını beşyüz yıllık Osmanlı feodal egemenliğini
Türk köleliği olarak telkin ediyor. O sisteme ait tarihsel olaylar, o devirle
hiç ilgisi olmayan bambaşka bir devirde ve koşullarda yaşayan çağımızın
Türklerine yükletiliyor ve bu Türklere karşı, Müslümanlara karşı nefret
nesilden nesile veriliyor.
Bulgar hükümetlerinin yüz yıldan beri Türk ve Müslüman halkı üzerinde
uyguladığı zulüm ve terör, Bulgar milletine hiçbir şey kazandırmamıştır;
bilakis, onun sosyal strüktürünü bozmuştur. Günümüzde de, hâlâ bugünkü
devlet adamları, mesela, bir toplantıda, Türklerle yapılan bir toplantıda
Türkçe konuşulmasını yasak ediyor; diyor ki: “Bulgaristan’da resmî dil
Bulgarca’dır, Bulgarca konuşulacak. Hatta, bundan bir ay önce Eğitim Bakanı
Dimitrof, Türk çocuklarına dinî derslerin Bulgarca verilmesinde ısrar ediyor.
Halbuki, bunlar, şimdiye kadar olan olaylardan hiçbir ibret almış değillerdir.
Şimdi kısaca bir şeye değineceğim. Şu anda benim bu alıntılarım kısaltılmıştır;
fakat, önümüzdeki aylarda bu belgeler toplanmıştır ve bunların Türkçesine
başlanıyor. Öte taraftan, ben, Bulgaristan’da, Bilimler Akademisinin yanında
Balkanoji Enstitüsünde yirmi yıl çalıştım. Buraya kovulduğumda, geldiğimde,
Edirne’de İstanbul Üniversitesine bağlı Güneydoğu Avrupa Araştırma Merkezinde
dokuz yıl çalıştım. Sofya’daki enstitü, dünyada balkonoji konusunda önder
bir enstitüdür. Bütün orasının tecrübelerini İstanbul Üniversitesine defalarca
yazdım; fakat, bugüne kadar, İstanbul Üniversitesi, bu merkezde balkanoji
biliminin gelişmesi için hiçbir önlem almadı. Hatta, Trakya Üniversitesinin
yanında böyle bir merkez bulunmakta. Bu iki merkez aralarında çekişirken,
konulara şu ana kadar hiç el atmamışlardır. Hatta, o zaman benim önerilerimden
biri, Türkiye’de Osmanlı döneminde mevcut Bulgarca gazetelerin mevcudiyeti
tespit edilsin, eksiklikler Bulgar Millî Kütüphanesinden tedarik edilsin;
çünkü, Bulgarlar, bu gazetelere bakarak kendi tarihlerini yazıyorlar, biz
de ona göre kendi yorumlarımızı yapmalıyız diye önerdim; fakat, ne yazık
ki, Türkiye’de, bu konuda bir araştırma yapılmamaktadır. Halbuki, Balkanoji
Enstitüsünde Arnavutça 5, Osmanlı-Türkçe 18 kişi, Makedonca, Romence, bütün
Balkan dillerinde 4’er, 5’er kişi çalıştırılıyordu. Çok esefle merkezden
ayrıldım; çünkü, burada benden önce konuşanların beyan ettikleri gibi,
biz, eğer, bu konuda bir araştırma yapıp kendi görüşlerimizi anlatmazsak,
bizden önce yapılanlar kamuoyunu işgal ediyorlar ve onların söyledikleri
geçerli oluyor, bizim defalarca kat kat gayretimiz boşuna gitmiş oluyor.
Dikkatinize teşekkürler. (Alkışlar)
BAŞKAN – Sayın Baklacı, teşekkür ediyoruz.
Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra Türk ve Müslüman Halka dünyanın
birçok yerinde büyük eziyetler yapıldı ve göçe zorlandı. Bunu tarafsız
bilim adamları tarafından en iyi dile getirenlerden biri Stanford Show,
Study and Ottoman and Turkish Story. Stanford Show, halen, Bilkent Üniversitesinde
hocalık yapmaktadır, kitabı da Türkiye’de bulunur. Bu kitabın 464 üncü
sayfasından itibaren The Reseatelman of Refuge in Turkey During
Well
War First diye bir bölümü var. O bölümde, Türk Müslüman Halkının ne
denli göçe zorlandığı ve eğer tehcirse, tehcirlerin en ağırına maruz kaldığını,
tarafsız bir gözle ve bir ilim adamı sıfatıyla yazmıştır. Bunun da zapta
geçmesi için burada tekrarlıyorum. Meraklı olanlar da, bu kitabı kitapçılarda
bulabilirler, okuyabilirler.
Efendim, şimdi ikinci konuşmacıya geçeceğiz.
Şimdi, Rusya’dan Doç. Dr. Kalina Berlova. Leningrad Üniversitesinde
Türkoloji Enstitüsü çalışanlarından ve Moskova’da, Dışişleri Bakanlığında
Dış İlişkiler Enstitüsünde bir anlamda hocalık yapmaktadır.
Şimdi kendilerine söz veriyorum.
Buyurun Sayın Berlova.
DOÇ. DR. KALİNA ANTATİNOVNA BELOVA – Sayın
Başkan, sayın dinleyiciler, sayın meslektaşlarım; sözlerime başlarken,
bu toplantıya Rusya Federasyonunun resmî bir temsilcisi olarak değil, bir
bilim adamı olarak katıldığımı belirtmek isterim.
Konuşmamın konusu kısaca şöyle özetlenebilir: 1917-1921 yıllarında Kafkaslar
ötesindeki olaylara ait yeni arşiv belgeleri.
Yine de, ilk başta, size, Rusya Devletinin Ermeni sorununa yaklaşımını
sunmak istiyorum. Bu yaklaşımı kısaca şöyle özetleyebiliriz: Ermeni sorunu
tarihçilere devredilmesi, siyasetçiler ise çok geçmişte kalan olayları
güncel politikada kullanmamalıdır. Mesela, Rusya’da, biz böyle yaptık.
Birkaç ay önce, bizim Duma’da, daha genel kurula gelmeden, komisyonda,
Ermeni soykırımı tasarısı reddedildi. Türkolog tarihçisi olarak, özellikle
Ermeni sorunu üzerinde detaylı bir çalışma yapmadım; ancak, Türk-Sovyet
ilişkileri üzerinde arşivde yaptığım çalışmalar sırasında bu konuya ait
birçok önemli belgeyi buldum. Bu konuşmamı da, esas olarak, bu belgelere
dayanarak yapacağım.
Şunun altını çizmek isterim ki, bu belgelerin önemli bir kısmı, son
zamana kadar, arşivlerde kapalıydı. Bizi ilgilendiren arşivleri ise, şöyle
sıralayabiliriz, belki, kim çalışmak niyetiyle gelecekse, bunu bilmiş olacak:
Rusya dış politika arşivi-1917’ye kadar, SSCB Ekim Devrimi merkez devlet
arşivi, SSCB dış politika arşivi, Rusya devlet askerî tarih arşivi, Rusya
devlet askerî arşivi ve de eskiden merkez parti arşivi denilen sonra da
Rusya yeni tarih belgelerini koruma ve araştırma merkezi olarak adlandırılan,
şimdiyse, sosyopolitik tarihi, Rusya devlet arşividir. Biraz uzunca, birkaç
kere ismi değiştirildi. En çok, ismi geçen son arşivde çalıştık. Türk-Sovyet
ilişkileri ve Ermeni ilişkileri ile Ermeni sorunuyla ilgili dosyalar, şu
koleksiyonlarda bulunuyor: Komintern fonu, Lenin fonu, Fronze fonu, Orconikise
fonu ki, biliyorsunuz, Sovyet iktidarının ilk yılları çok önemli, ileri
gelen adamlardı. Sonra, doğu halkları propaganda ve harekât konseyi fonu
ve de doğu cephesi devrimci askerî Sovyet fonudur. Yakınlarda da, ümit
ederim ki, hâlâ kapalı olan Stalin fonu da tam olarak açılmış olacak ve
çok iyi, enteresan belgeler çıkacak.
Yeni bulunmuş belgeler üzerinde, bugüne kadar, birçok kişi çalıştı.
Açıkça söyleyeyim, belki, üç kişi çalıştık biz. Bir ben, bir de Rusça bilen
genç Türk araştırmacı Mehmet Perinçek ve de bir Ermeni bilim adamı Erem
Kazancan. Kazancan’ın, 1960’da çıkarılan Bolşevikler ve Jontürkler başlıklı
küçük bir broşür dışında, Rusya’da bu belgeler hâlâ yayınlanmadı. Tam tersine,
Türkiye’de, son derece güncel bir malzeme olarak İşçi Partisinin kaynak
yayınları tarafından çıkarılan Atatürk-Bütün Eserleri’nde, Teori Dergisinde
ve haftalık Aydınlık Dergisinde, düzenli olarak bu belgeler iki senedir
yayımlanıyor ve yayımlanmaya devam edecektir.
Bilindiği gibi, Ekim Devrimiyle kurulan Sovyet Hükümetinin ilk belgelerinden,
Rusya’nın ve doğunun bütün Müslüman emekçileri başlıklı bir bildirisiydi.
Bu bildiriden bir ay sonra, 20 Kasım 1917’de açıklanan bu belgeyle, Çarlık
Rusya’nın bütün gizli anlaşmalarının yırtılıp atıldığı, Türkiye’nin parçalanmasını
ve Türk Ermenistan’ı denen topraklarından Türkiye’den koparılmasını öngören
anlaşmalarının reddedildiği bütün dünyaya ilan edildi. Bu, bizim için çok
önemli bir nokta. Bundan başlayarak, başka belgelere bakarız. Bu bildiriden
bir ay sonra, 16 Aralık 1917’de, Brest-Litovsk şehrinde başlanılan barış
müzakerelerinde, Rusların işgal ettikleri Türk topraklarından çekilmesi
talebi, Zeki Paşa tarafından bildirilen talebi, kabul edilmiş ve buna dayanarak,
18 Aralık 1917’de, Erzincan’da, ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Ama, Rus
ordusunun çekilmesi için, Rus tarafından şöyle bir şart konuldu. Bu bölgelerden
göçmüş ya da başka yerlere sürülmüş kimseler, milliyet ve mezhep farkı
gözetilmeksizin eski vatanlarına dönmelidir. Yani, Rusya’ya kaçan ya da
tehcirde bulunan Ermenilere Türkiye’ye dönme hakkı tanınıyordu. İşte, böyle,
bana göre, Ermeni sorunu gündeme çıktı.
Şunu hatırlatalım ki, Ermeniler, Osmanlı Devletinin vatandaşı olarak,
asırlar boyu, bu devletin her yerinde, İstanbul’da, Trabzon’da, Kilikya’da
ve başka yerlerde, güvenilir bir halk olarak oturup, ticaretten devlet
memurluğuna kadar, her bir işle uğraşabilirdi ve refah da yaşıyorlardı.
Türklere karşı ilk düşmanlık gösterisi, belki, 1828’de, Rusya-İran savaşındaki
Rusya’nın zaferiyle başlıyor. O zaman, Aras nehrinden kuzey tarafına giden
topraklarda Rusya’ya dahil olan Erivan Hanlığı ilan edildi. Sonra da, Rus
ordusu Kars’a kadar ilerledi ve Ermeni Katalikosun sözlerine uyarak, yerli
halk Müslümanlara karşı isyan başladı. 1877’de, Rusya yine Kars-Ardahan
yörelerini eline geçiriyor ve o zamandan beri, Türk Ermenistan’da isyanlar
ve haydutçuluk süresi başlıyor. Osmanlı yönetimi tarafından alınan tedbirler
ise, kin ve nefret doğuruyordu.
O dönem, Kafkasya’nın her yerinde, bilhassa, Tiflis’te ve Bakü’de oturan
Ermeniler arasında, çok zengin burjuvazi tabakalar oluşuyor ki, bunların
temsilcileri, bir bakımdan, Rus ekonomi, kültür ve yönetici elit çevrelerinde
önemli bir rol oynamaya başlıyor. Başka tarafından da millî bağımsızlık
devrimciliğiyle oluşuyor. Bu yolda, 1890’da, Daşnak locası, sonra da bir
parti olarak kuruluyor. Bunun kanıtı olarak, Rusya dış politikası arşivinden
pek bilinmeyen belgeleri aktaracağım. Trabzon’daki Rus konsolosu Mayevski
ve başka diplomatların Dışişleri Bakanlığına gizli mektuplarında, 1898-1909
yılları arasında, şöyle bildiriyorlar ki, Cenevre’de Ermeni komitesinin
Rus, Polonyalı, Jöntürk devrimcileriyle kurduğu temaslarını, Ermenilerin
Makedonya’daki, Kafkasya’daki, Mısır’daki komitelere girdiklerini anlatıyor.
Rus diplomatlarının gizli mektuplarına göre, Ermeni devrimci teşkilatlarının
hedefi, büyük Ermenistan’ın kuruluşudur. Bu hedefe ulaşmak için, Kafkasya’da
ve Kafkas ötesinde bir arada silahlı bir isyan yaparak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin
dikkatlerini Balkanlardaki devrimci olaylara çekmek gerekti. Aynı zamanda,
Hınçak Komitesi, 1890’da, İstanbul’da, Rus Çarının oğlunun karşılamasına
kanlı olaylı yürüyüşünü hazırlıyordu. Aynı yıl, Moskova Üniversitesi Ermeni
profesörleri, Ermeniler için para toplamaya başlıyor ve Rusya buyruklu
Ermeniler, silahlanmış gruplar halinde, kitlece sınır dışı ediliyorlar,
yani, Anadolu’ya gidiyorlardı.
Bunun gibi belgeler gösteriyor ki, sözde emperyalist niyetli Çarlık
Rusya, Ermenilerin tesiri duyduğu ve Ermenilerin çilesinin tek suçlusu
değildi. Birinci Dünya Savaşı zamanındaki olaylara bakalım. 1914 Aralığında
Enver Paşa kumandanlığındaki Türk ordusu, Ruslara karşı Kars tarafına ilerliyor;
ama, Sarıkamış faciası bu ilerlemeyi durduruyor. 1915 başlangıcında, Rus
ordusu İran sınırı boyu, yani, Ağrı Dağının öbür tarafından güneye akıyor.
Tam o zaman, nisan ayında, Van vilayetinde, Hınçak Komitesi tarafından
hazırlanmış olan ve belki de onbeş bin silahlı Ermeni’yi içeren bir isyan
başlıyor. Türk ve Kürt köylerine saldırılar yapılıyor. Bu isyanın neticesi,
harp zamanının mantığına göre, ilk Ermeni tehciri oldu. Bunu izleyen olaylar,
tam manasıyla korkunçtu. Ermeni gönüllü birlikleri, Müslüman nüfusunu keserek,
hem Rus birliklerine yol açıyor hem de hayal ettikleri, ama, azınlık oldukları
topraklarında büyük Ermenistan’a hayat alanı hazırlanıyor. Aynı zamanda,
Rusya’nın büyük Ermenistan’a ihtiyacı olmadığı gibi, Ermeni-Daşnak yöneticilerin
de Rus efendiliği altında bulunmaya ihtiyacı yoktu. Amerikalı bir tarihçi,
Stranford’un yazdığı gibi, Osmanlı Meclisi üyesi Pastermacan, Aran Valeru
isminde Daşnak liderlerin çağrılarına uyarak binlerce Ermeni, evlerini,
yerlerini bırakıp Van merkezli yeni Ermeni devletine akmaya başlıyor. 1915
Temmuz ayının başlarında Van şehri civarında en az 250 000 Ermeni toplanmıştı;
ama, tam o zaman Osmanlı silahlı kuvvetleri Rus ordusunu kovalamaya başlıyor.
Ruslar çekilirken, bu 200 000’lik bir kitle, harp zamanında yaptıkları
devlet hainliği yüzünden korku ve panik içinde Erzurum tarafına kaçıyor.
Yolda 40 000 kişi kadarı Kürtler tarafından öldürülüyor. 3 000 metrelik
dağlarda, soğuktan, açlıktan, zorluklardan kim bilir kaç kişi ölüyor. Bu
kayıpların hepsi, büyük Ermenistan fanatik hayalinin kurbanlarıdır. 1915-1917
arasında, cephenin çizgisi üç dört kere değişiyor. Harp harptır; ya Türk
ordusu taarruzda ya da Ruslar karşı taarruzda ve her değişmede, Ermeni
gönüllü alayı, Rus ordusunun önünde, sakinler ise ardından koşuyor. Müslüman
köylüleri de, son kaçış, tehcirlerde, Ermeni saldırılarında milyonlarca
kurban veriyor.
Ruslar, artık Sovyet Rusya, sözü geçen 18 Aralık 1917’deki Erzincan
Ateşkes Anlaşmasını imzalıyor ve 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Anlaşmasını
imzalıyor ve buna göre, 1878’de Rusya’ya katılan Doğu Anadolu topraklarını
Osmanlı Devletine geri veriyor. Artık, Türk Ermenistan diye bir şey kalmıyor.
Bu topraklardan tehcir edilenler, ya yolda hayatını yitirmiş ya da Suriye’de
kalmış; Rus ordusuyla birlikte kaçanlar ise, ekseriyette Rus Ermenistan’da
yoğunlaşıyor. Artık, buranın nüfusu, Türk Ermenistan’ın da olduğu gibi
azınlıkta değil, tam olarak çoğunlukta idi. İşte, böyle bir durumda, Daşnak
liderleri, Kasım 1917’de iktidarı alıp, Ermeni tarihinde belki ilk defa
olarak, tam bağımsız bir Rus cumhuriyeti ilan ediyor ve iktidarda 1921’e
kadar kalıyor.
Bugünlerde, yani, 1917-1918 ile 1921-1922 arasındaki sürede, Kafkaslarda
faaliyet gösteren baş güçler şunlardır:
1.- Komünist Partisi merkez komitesinin ve Sovyet hükümetinin temsilcileri
ve yerli yardımcıları
2.- Yeni kurulan ve sık sık değişen yerel yönetim organları ki, İngiliz
destekli menşevikler, daşnaklar gibidir.
3.- Yeni yönetimindeki Rus ordusunun birlikleri
4.- Mustafa Kemal Paşanın buyruğunda olan Kazım Karabekir’in kumandanlığındaki
Türk ordusu
5.- Enver Paşa, Halil ve Nuri Paşalar gibi eski İttihat ve Terakki liderleri
6.- Mustafa Suphi’nin kurduğu Türk Komünist Partisi
7.- Sonra da, İngiliz silahlı birlikleri, haydutlar ve başka güçler.
Bulduğumuz arşiv belgeleri, bu güçlerin arasındaki ilişkileri, çatışmaları,
yeni ayrıntılarla aydınlatıyor. Sovyet hükümetinin kimi desteklediği, Stalin’in
şu telgrafıyla ortaya çıkıyor. Şimdi, arşiv belgesinden okuyacağım bir
parça. Stalin, 8 Temmuz 1920 tarihinde, Orconikise’ye gönderdiği ve gece
yarısına kadar ulaştırılsın kayıtlı acil telgrafta şunları yazıyordu: “Bence,
sonsuza kadar zikzak çekerek, iki taraf arasında oynamakla bir yere varılamaz.
Taraflardan birini, bu durumda, elbette ki, Azerbaycan ile Türkiye’yi kesin
şekilde desteklememiz lazımdır. Ben, Lenin’le görüştüm; o da itiraz etmedi.
Stalin.”
En zengin malzeme, bu belgelerin arasında, Türkiye Komünist Partisinin
kuruluşuna ve faaliyetine bağlıdır. TKP’nin ve kominternin Bakü’deki 1921
yılında düzenlenen doğu halkları kurultayı ve oradaki Enver Paşanın faaliyetlerini
anlatan belgeler, çok ama çok ilgi çekicidir. Mustafa Kemal Paşanın Sovyet
yöneticileriyle olan ilişkilerini aydınlatan çok sayıda yeni ayrıntılar
ortaya çıkıyor. Bunların hepsi, Türkçe çıkmış, çevrilmiş, çıkmış ve çıkmakta
olan yayınlardan öğrenilebilir. Bu konular üzerinde, bunun için fazla durmayacağım.
Herkes, bu kitapları alıp okuyabilir ve toplantımızın konusu olan Ermeni
sorununa gelelim.
Bilindiği gibi, Daşnak liderleri, Brest-Litovsk Anlaşmasına hiç razı
olmadı, olamadı da; çünkü, Daşnak Tütün Partisinin programı, batı ülkeleri
ve Rusya’nın desteğine dayanarak, Türk Ermenistan’ının özerkliğinin sağlanmasını
öngörüyordu. Ama, Brest’ten sonra, Rus ordusu bu yerlerden çekilmeye başladı.
Böyle bir durumda, 1918 başlarında, Daşnaklar, cephelerden dönen Rus birliklerinin
elinden silah satın almaya başlıyor ve Ermeni gönüllüleri, yeniden silahlanıyor.
Bu çeteler, Rus subaylarının anlattıklarına göre, Erzincan ve Erzurum Müslüman
nüfusunu yok etmeye çalışıyor. Amerikan araştırmacı Soun’un verilerine
göre, 1914’de, Trabzon, Erzincan, Erzurum, Van ve Bitlis bölgelerinin toplam
Türk-Kürt nüfusu 3 300 000 iken, harpten sonra 600 000 kişi kalıyor. Bunu
doğrulayan da, Divani’nin Stalin’e gönderdiği bir telgrafı okuyacağım,
Divani Stalin’e şöyle yazıyor: “Çünkü, Türk Halkı öylesine çok kurban vermiş
ki, bunu hiçbir zaman kabul edemez” yani, Ermenilerle anlaşmayı yeniden
gözden geçirmek hakkında söz edilir de, buna karşı çıkan Divani şunu yazıyor:
“Çünkü, Türk Halkı öylesine çok kurban vermiş ki, bunu hiçbir zaman kabul
edemez ve kendilerine bu kadar zulmetmiş olan Ermenilere niçin ödün verilmesi
gerektiğini anlayamaz. Özellikle şimdi, Ermeni hükümetinin neyin nesi olduğunun
bilinmediği bir ortamda, bu kesinlikle mümkün değildir. Daşnaklar, henüz
imha edilmemiştir ve Türklerin nefret ettikleri Dıro gibi şahıslar hâlâ
iktidardadır. Halkın tüm tabakalarına hâkim olan görüşe göre, Daşnaklar,
Sovyet yönetimine yamanmaya çalışacaklar. Ermeni aydınlarının ve zenginlerinin
büyük kısmı yurt dışındadır ve çalışmalarını devam ettirecekler. Bu nedenle,
Sovyetleşmiş olsa bile, Ermenistan’a, en azından bir yıl ihtiyatla ve güvenmeden
yaklaşmak gerekir. Çünkü, Sovyet Rusya güçlerinin hafiften zayıflaması
durumunda, çok kötülükler yapabilir. Türklere karşı daha fazla güvensizlik
oluşturulmasını uygun bulmuyorum. Bu husus, onları ciddî biçimde rahatsız
etmektedir.”
Ermeni birliklerinin ve çetelerinin zorbalıklarına karşı çıkan Türk
ordusu, 12 Mart 1918’de, Erzurum’u ele geçirip Ermenileri doğu tarafına
kovalıyor. Sonra da, 30 Ekim 1918’de, Ermeni ittifakçısı olan İngilizleri
Bakü’den temizliyor; ama, çürümekte olan Osmanlı Devletinin ordusu, yine
çekilmek zorunda kaldı ve Ermeniler onsekiz ay boyunca işgal ettikleri
topraklarından kuzeybatı istikâmetine, yani, Trabzon tarafına yönelik devamlı
saldırı yapıyorlardı. Hedefleri, yerli nüfustan temizlenmiş topraklarda,
yine de Ermeni nüfusunun çoğunluğunu yaratmak ve buna dayanarak ABD’nin
başkanı Wilson’un çizdiği projesine göre, denizden denize büyük Ermenistan’ı
kurmaktı. Bu hayal yine de suya düştü. Sovyetler, Kemalistlerle işbirliği
yaparak Ermeni çetelerini silahlandırıp dağıtma yükümlülüğünü üstleniyor
ve Kazım Karabekir, 1920 Eylülünde başlattığı taarruz sonunda, 30 Ekimde
Kars’ı, sonra Gümrü’yü alıyor.
Sonuç olarak, Türk ve Kızıl orduların ortak çabalarıyla, İngiliz işbirlikçi
Daşnak kuvvetleri ortadan kaldırılıyor. Ama, Daşnak liderler Sovyetlere
karşı isyan ettiler ve sonra da bastırıldı. 16 Mart 1921’de, Türkiye-Sovyet
Rusya arasında Moskova Antlaşması imzalanıyor. Bunun bir ay öncesi, politbüroda,
Ermeni meselesiyle ilgili iç tartışmalar da oldu. Mesela, 9 Şubat 1921
tarihli bir iç yazısında, Stalin, Dışişleri Komiseri Çeçerin’in, Van, Muş
ve Bitlis’in Ermenilere verilmesi yolundaki tavrını aptalca ve provokatörce
diye nitelendiriyor ve hatta, Çeçerin’e yasak koymasını istiyor. Stalin,
Lenin’e yazıyor: “Lenin yoldaş, ben, yalnız dün öğrendim ki, Çeçerin, ne
hikmetse, Türklere aptalca ve provokatörce bir talep ileterek, Türk nüfusunun
çoğunlukta olduğu Türkiye vilayetleri Van, Muş ve Bitlis’i boşaltmalarını
istemiştir. Bu emperyalist Ermeni talebi, bizim talebimiz olamaz. Çeçerin’in
milliyetçi ruhlu Ermeni telkinleri doğrultusunda Türklere nota göndermesini
yasaklamak gerekir.”
16 Temmuz 1921 tarihli Ermeni Sorunu başlıklı raporda da, sözde Türk
Ermenistan’ı denilen yerde Müslümanlar çoğunluktadır saptaması var. Son
olarak, şu alıntıyı size göstereceğim. Rapor devamla, izlenecek çizgiyi
şöyle belirlemektedir: “Bütün politikalarımız Türkleri inandırmalıdır ki,
Moskova Antlaşması, bizim gözümüzde bir kâğıt parçası olmayıp, bizimle
Türkiye arasındaki meselelerin kesin çözümüdür. Sözde Türkiye Ermenistan’ının
Türkiye’den koparılması konusunu dile getirmemiz durumunda, Moskova Antlaşmasının
muazzam önemi altüst edilmiş olacaktır.”
İşte, daha fazla bu konuda konuşmayacağım; ama, çok kısa sözle, teklifler
halinde, bazı noktalara dikkatinizi çekeceğim. Mesela, Çarlık Rusya’nın
dış işleri politika arşivinde, mutlaka ama mutlaka çalışmak gerek; çünkü,
bugüne kadar kapalı kalan belgeler çok önemli. Onları çıkarmak ve yayınlamak
gereklidir. Sonra, yine de bir soru var; Sovyetlerin ilk yıllarına ait
olan belgeler yayınlanmakta, yorumlar çok sorumlu olmalı. Mesela, burada,
Türkiye’de Erem Kazancan’ın Bolşevikler ve Jöntürkler adında bir kitabı
çıktı, Türkçe’ye çevrilmiş ve bu kitaptan öğreniyorsunuz ki, maceracılığın
üçlüsüydü. Öyle oluyor ki, bolşevik, Kemalist, ittihatçı gibi maceracının
birliği, Ermeni kırımı, beladan başka bir şey doğuramazdı. Yani, bu üç
güç, serüvenci gibi gösterilir, hem de çok önemsiz belgelere dayanarak;
ama, bu önemi fazla taşımayan belgeler, mutlaka, başka belgelerden taranmış,
alınmış ve gösterilmiştir. Bu, çok tuhaf. Ben, bu kitabı okuduktan sonra
anladım ki, hiçbir şeyden çok önemli şey olabilir; çünkü, bu kitabın isminde
de, onun altını çizmek istediği belli oluyor. Tabiî ki, Lenin, Stalin,
bir bakımdan, Rade Karahan, Troçki, Çiçerin gibi, başka bir bakımdan, onların
arasında fikir birliği yoktu. Belgelerden belli oluyor ki, Lenin, Stalin,
Enver Paşayla hiçbir zaman görüşmedi. Kaçınıyordu görüşmekten ve Enver
Paşaya para verilmedi ve Enver Paşanın istediği gazete; evet, bu sorular
politbüroda konuşulurdu; ama, sonuç olmadı ve Enver Paşanın istediği gazete
çıkarılmaya başlanmadı. Ama, bu önemli şeyler, önemsiz gibi gösteriliyor.
Sonra, başka bir şey, rakamlara özel dikkat verilmeli tabiî. Bu, çok
acıyan bir sorun; ama, size söyleyeceğim ki, bizde perestroika başladıktan
sonra, gazeteler neler yazıyordu. Mesela, Stalin zamanlarında 50 milyon,
hayır efendim 60 milyon, hayır efendim 100 milyon öldürüldü, 1930’larda;
ama, bundan sonra, savaş başlamış. Kim savaştı, kim kazandı; savaştan sonra
harap edilmiş ülkeyi kim yeniden kurdu diye belli değildir o halde. Bunun
için rakamlar çok önemli bir şey. Sonra da, bunu gözden çıkarmamalıyız
ki, 1915’te küçük Asya üzerinde 4 büyük mega bulunuyordu; yani büyük Ermenistan,
büyük Bulgaristan, büyük Ellada ve büyük Turan fikirleri. Bunu her zaman
göze almak gerekir. Hepsi buların halk arasından çıkmamış ki, dışarıdan
gelmiş fikirlerdir bunlar. Sonra da şuna önem vermeliyiz, bu 4 ideali,
monarşileri, yani büyük imparatorlukları parçalamak için kullanılmış. Şimdi,
kullanılmış olursa, bu zavallı halk kullanılmış olursa, ne olur? Tabiî
ki, küreselleşme için millî devletleri, bağımsız devletleri parçalamak
için kullanılacak. Sonra, Ermenilerin belki hiç önem vermediğimiz mantalitesini
öğrenmeliyiz, onların belki zaman mantık dışı davranışları anlamalıyız,
bunu göze alırken, ben bir kitap göstereceğim, geleneksel mantıkları ve
bu kitapta Ermeniler hakkında iki yazı vardır. Türkçeye çevrildiğinde memnuniyetle
okuyacaksınız; çünkü, diyalog kurmadığınız halkı yine da anlamanız gerek.
Son olarak, bugünkü Türk-Ermeni sahiplerinin bazı kozlarını size açacağım,
bazı yazılarını okudum ve bu kozları panturanizm, yani Rusya’yı korkutmak
için devamlı olarak Türkiye’deki panturanizm hakkında konuşulur. Bunu siz
de bilmelisiniz.
Son uçak kaçırılmasıyla ilgili olarak, bizim devlet başkanımız bugünkü
Rus-Türk ilişkilerinin çok iyi olduğunu kaydetti. O kadar iyi ki, terörizmle
mücadelede işbirliği yapabileceğimiz kadar iyidir. Aynı zamanda Rus-Ermini
ilişkileri de iyidir. Bana göre bu durumdan faydalanmak gerek. İnanıyorum
ki, eğer Türk-Ermeni diyalog kurmakta zorluklar varsa, Türkiye ve Rusya
bölge ülkeleri olarak, geçmişteki işbirliğini sağlayarak, yeniden emperyalistlerin
kışkırttığı Ermeni meselesini hem Ermenilerin Türklerin Rusların ve bütün
bölge halklarının lehine çözeceklerdir. Teşekkür ederim dikkatiniz için.
(Alkışlar)
BAŞKAN – Doç. Dr. Sayın Kalina Antatinovna Belova’ya çok teşekkür
ederim. Bu arada son işbirliği teklifine de ayrıca teşekkür ederiz.
Bir şeyin altını çizmek istiyorum: Ben, tarihçi değilim, bu konunun
bir öğrencisiyim, yeni yeni öğrenmeye başladım ve Mac. Cartney’in şu cümlesini
size okumak istiyorum: “O zamanlar bir Ermeni ülkesi var mıydı, bir Ermeni
devleti var mıydı bunu sormalıyız. Birinci Dünya Savaşının başında 6 vilayette
yaşayan Ermeni nüfusu bölge nüfusunun yüzde 17’sinden daha azdı. Şimdi,
Sayın konuşmacının sözlerinde sık sık geçen Türkiye-Ermenistan sözünü pek
anlayamadım, literatürde böyle bir tabir var mı, yani Türk-Ermenistan’ı
diye bir yer olduğunu zannetmiyorum. Belki benim bilgi noksanlığımdan ileri
geliyor bu. (Alkışlar)
DOÇ. DR. KALİNA ANTATİNOVNA BELOVA- Ben de bunun gibi terimleri
çok dikkatli kullanmalı diye dikkat çekiyorum. Mesela Rusya’da bile mesela
asırlar boyu gelişen düşmanlıklar hakkında konuşulur, ama asırlar boyu
düşmanlığı yoktur, Türk-Ermeni düşmanlığı yoktur ve asırlar boyu sözü çok
kullanılır. İlle de Ermeni Türkü...
BAŞKAN – Türk Ermenisi vardır da, Türkiye Ermenistan’ı diye bir
şey yoktur.
DOÇ. DR. KALİNA ANTATINOVNA BELOVA – Doğrusunuz, ben de böyle
bir deyim kullanmaktan kaçınıyorum. Belki fırsat buldum, temizledim bunları.
Tabiî bunun gibi sözlerde dikkatli davranmak gerek.
BAŞKAN – Bir de sayın konuşmacıdan anladığım kadarıyla, Ermeniler büyük
Ermenistan sevdası uğranı, savaş anında iki ordu arasında kalmış ve zaman
Türk Müslüman Halkını öldürmüşler,zaman zaman da kaçarken telefat vermişler.
Bu da anlaşılır bir konudur.
Efendim, üçüncü konuşmacıya geçiyorum: Prof. Dr. Sayın Gennadi Ivanoviç
Starçenkov; buyurun efendim.
PROF. DR. SAYIN GENNADİ IVANOVİÇ STARÇENKOV
– Sayın Başkan, sayın hanımefendiler ve beyefendiler; bu sempozyumu
düzenleyen Türk Parlamenterler Birliğine ve özelikle Sayın Aydın Tuğ beyefendiye
içten teşekkür ediyorum. Bu teşebbüs Türkiye tarafının çeşitli görüşleri
dinledikten sonra, Türk yöneticilerine ve Türk Halkına kanıtlarıyla birlikte
sunma isteğini gösteriyoruz. Saygıdeğer katılımcılar, maalesef ilk baştan
sizi üzeceğim. Bugün Rusya Federasyonu Hükümeti, Rus bilim adamları ve
hatta basın, Ermeni meselesine çok az dikkat çekmektedir. Bu mesele ortalıkta
yokmuş gibi bir izlenim kalmaktadır. Sadece bazı gazete ve dergiler istisnadır
ki, bunlar Ermeni tarihçiler ve siyaset bilimcilerin gayretleriyle arada
sırada 1915 ve başka senelerin trajik olaylarını gündeme çıkarmak da var.
Şunu da belirtmek istiyorum ki, bu tür yayınlardan sonra uzak geçmişteki
olayların aydınlanmasında değişiklikler yapılan Rusya’daki Türk büyükelçiliği
temsilcisinin veya yazarların makaleleri basılmaktadır. Bu görüşmeler bazı
Rus aydınlarının ilgisini çekmektedir. Ermeni meselesi aniden Batı ülkelerinde
aniden gündeme çıktığından dolayı, ben bir ay önce Rusya İlimler Akademisi
Doğu Bilim Enstitüsünde Ermeni soykırımı konusunda ilmî konferans düzenlemiştim
Moskova kentinde. Ben, bu konuda doğu bilimcilerin bugünkü görüşlerini
almak istemiştim. Konuşmacılardan birisi Ermeni, ikincisi Azeri olduysa
dahi konferansa katılanlar az idi. Birinci konuşmacı soykırımın ardından
1,5 kurban ve yaklaşık o kadar sürgün edilmiş mürtecilerden bahsederken,
ikinci konuşmacı ise,birçok Ermeni'nin öldürüldüğü, fakat öteki taraftan
da birçok insanın kurban gittiği halklar arasındaki katliamdan bahsediyordu.
Tartışmaya katılanlar Ruslar, Yahudiler,Kürtler soykırım olgusunu doğruluyorlardı,
fakat yaralılar sayısının abartılı olduğunu düşünüyorlardı. Gerçeği ararken
ben bu arada çeşitli görüşleri göz önüne alarak, Ermeni meselesi konusunda
tüm Sovyet ansiklopedileri ve doğu bilimcilerinin çalışmalarını gözden
geçirdim,bu bildiri, bu konuda Sovyet yayınlarının yazdıklarından ibarettir.
Sovyet ansiklopedisinin son baskısında, şunlar söylenmektedir: İkinci Abdulhamidin
ordusunun kışkırttığı 1915 senesindeki soykırım sonucunda 1,5 milyon Ermeni'nin
öldürüldüğü ve bu civarda sınır dışına kaçanların olduğu veya Osmanlı İmparatorluğunun
diğer bölgelerine sürgün edildiğinden de bahsedilmektedirler. Olayların
böyle yorumu ve kurbanların sayısı Rusya Federasyonunun yaklaşık yarım
asırdaki ilmî yayınlarına özgüdür. 1950 senesindeki büyük Sovyet ansiklopedisinde
1915 – 1916 yıllarında Türklerin 1 milyon civarında Ermenileri katledişleri
ve aynı sayıda onların açlık ve hastalıktan öldükleri, Suudi Arabistan
çöllerine sürgün edildikleri hakkında yazılmaktadır. Onlardan bazıları
mülteci olarak dünyanın çeşitli ülkelerine yerleşmiştir. Rusya’da ekin
ihtilalinin ve Osmanlı İmparatorluğunda millî kurtuluş hareketinin başarılı
neticesinden sonraki dönem Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler ilişkileri
konusunda balayı olarak adlandırılabilir. Bu yıllarda büyük Ermenistan’ı
oluşturma konusunda Daşnak partisinin planları, Doğu meselesini kullanma
konusunda İngiltere ve Rusya’nın planları ve nihayet Kürtlerin Ermenilerin
katliamında yer alma olguları yeterince derin inceleniyordu. Katliam zedelerin
sayısı da çok daha azdı. Büyük Sovyet ansiklopedisinin 1926 yılındaki baskısında
şunlar yazılmaktadır: Sonuçta yaklaşık 300 bin kişi öldürülmüştür, insanların
aynı sayısı Mezopotamya yolunu tutarken ölmüştür, 200 bin kişi Rusya’ya
kaçmıştır ve nihayet yaklaşık 400 bini İslâmı kabul etme yoluyla kurtulmuştur.
Bu büyük katliamdan sonra Türkiye’deki Ermenistan bölgesi Ermenisiz kaldığı
söylenebilir. 1-2 milyon Ermenilerden 300 bin kişinin öldürüldüğüne dikkati
çekerim. Baryan adlı yazarının 1929 yılında basılmış monografisinde Osmanlı
İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşına katıldıktan sonra Daşnak partisinin
8 inci kongresi, ağustos 1914’te, Erzurum’dan tamamen rejime bağlılık gösterme
ve Türkiye’nin egemenliğini elinde silahlarla koruma kararını çıkarmıştır;
fakat, Türkiye yönetimi ve askeri makamlar hem gaddar zorbalıklarla cevap
vermişlerdir. İllerde kanun dışı istimlakler yapılmakta, Ermenilerin 45
yaşına kadar zorla asker yazılması, provokasyon amacıyla siyasî katliamlar
vesaire ortaya çıkmakta. Bütün bunların sonucunda Ermeniler Van’da 1915
yılının nisan ayında isyan etmişlerdir ve bu da Hıristiyan ve emperyalist
Almanya’nın hâkim sınıflarının da suç olduğu, Türkiye’deki Ermenistan’da
Ermenilerin toptan katliamına sebep olmuştur. Daha sonra Ermeni yazarı
için beklenmedik sonuç gelmekte, böylece Ermenilerin isyanı da onların
tarihî ve hakkı idi diyor bu yazar. Eğer, devlet gaddarca halk isyanı ve
isyan edenleri bastırıyorsa, o zaman bu da onun tarihî ve kanunî hakkı,
hâkim sınıfın hakkı, burada Türkiye’nin hâkim sınıfının hakkı olmaktadır.
Bahsedilmiş ve başka kaynaklara dayanarak Ermeni meselesinde çalışmayı
4 bölüme ayırmak mümkündür.
Birincisi, 1915 senesine kadar Osmanlı İmparatorluğunda iç durumun;
ikincisi, yabancı devletlerin imparatorluğun iç işlerine müdahale etmesi;
üçüncüsü, 1915 yılındaki olayların, Kafkasya cephesindeki durumuyla bağlantısı;
dördüncüsü, 1915 senesindeki kurbanlar sayısının değerlendirilmesidir.
Birincisi, 18 ve 19 uncu yüzyıllar içerisinde, Türkler memur olarak çalışmayı,
askerlik yapmayı veya çiftlik sürmeyi prestijli sayıyorlardı, bu yüzden
ticarete ve ortaya çıkmakta olan sanayide öncülüğü çok halklardan oluşan
Osmanlı İmparatorluğunda yer alan Yunanlılar, Ermeniler ve Yahudiler eline
almıştır. Türk olmayan millete mensup olan burjuva, Batı Avrupa ülkelerindeki
burjuva ile iş temaslarına geçmiştir. Türk işletmeciliği gelişmeye başlayınca,
sağlamlanmış, farklı, Türk olmayan milletlere mensup burjuvasıyla karşılaşmakta
idi. Sovyet bilim adamlarının yazdıkları gibi 20 inci Yüzyılın başında
durum az değişmişti; fakat, ben buradan Türk tarihçi Kongar’ın verdiği
sayıları belirteceğim ki, Kongar 1914 yılında Osmanlı sanayisinde yüzde
15 Türk işçisi bulunduğu, Türk fabrikaların yüzde 15’inin Ermeni işçi olduğunu
yazıyor, kalan rakamlar Yahudi, Yunan ve başka milletleri göstermektedir.
Bu yüzden Abdulhamit ortaya çıkarıyordu. Türk işletmeciliği için yol açmak
ve yabancı devletlerin Osmanlı hükümetine artan baskıyı yaptıklarına yardımcı
olan hâkim idarecilerden ülkeyi kurtarmaktır. Onun yönetim döneminde, Türkler
için de ticaret ortaya çıkmıştır. O kendisi ise, daha esaslı sonuca varmıştır,
yani Ermeni meselesine son vermek, Ermenilere son vermek demektir. Sovyet
tarihçiler belirtilmiş meselelerin çözülmesi sırasında kullanılmış çeşitli
metotları vermekteler. Örneğin Türk tüccarların mallarını istimlak etme
yoluyla zengin olduklarını söylemekte, böylece Türk ticarî burjuvası ticarette
başka millet mensuplarının öncülük pozisyonunu kaldırmak için mücadele
ediyordu. Ermenilerin iktisadî ve siyasî pozisyonlardan düşürmek için Sultan
Doğu Anadolu’da yaşayan özellikle Ermeniler ile Kürt halklarının arasında
olan ters taraflarını kullanıyordu. Onun hükümeti Kürtleri, Ermenilerin
bulundukları bölgeye yerleştirerek ve hatta sıkça Ermenilere ait toprakları
istimlak ederek, hatta Kürt önderlerine idarî ve askeri yetki vererek,
göçebe Kürt kabilelerin bir yerde yerleşik olma haline geçmelerine destek
oluyordu. Bundan başka sınıflar arasındaki tezatları gizleme amacıyla,
derebeylik rejimi, herhangi bir metotlarla Türkler ve başka milletler arasında
özellikle Ermenilerin yağmaları önünde durmadan, özellikle Türkler ile
Ermeniler arasında millî düşmanlık artırmak için çaba gösteriyordu. 1890’lı
senelerde sultanın teşebbüsü ile onun adını taşıyan Hamidiye adlı gayri
muntazam süvari sınıfı oluşturulmuştu. Burada daha çok Kürtler yer alıyordu,
fakat Çerkezler ve bazı Türkmen kabile mensupları da vardı. Resmî olarak
süvari Rusya sınırını koruması gerekiyordu, fakat daha çok Ermenileri yağma
etmek için kullanılıyordu. Hamidiyenin yer aldığı 1894 yılında hükümet
tarafından Samsun’da Ermeni katliamı düzenlenmiştir. 1996 yılında ise,
Türkiye’nin yaklaşık tüm bölgelerinde elçilerin müdahalesi 6 binden fazla
Ermeni’nin öldüğü İstanbul’da katliama neden olmuştur. 1894-1896 yıllarında
Ermenilerin 300 bini öldürülmüştür. Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına
katılmasıyla birlikte Türkler de dahil farklı milletlere mensup erkeklerin
ordudan firarı başlamıştır. Onlar daha çok yaşadıkları yerleri korumak
için silahlı birlikler, yani çeteler oluşturuyorlardı. Bu çetelerin hükümet
ordusuyla savaştıkları da oluyordu, fakat makamlar, örneğin Hıristiyan
çetelerle mücadele konusunda, çetelerin oluşması hakkında Müslüman Gürcülerle
anlaşabildiler. Elbette hükümetin teşvik ettiği milletlerarasındaki direnmeler
Ermenilere karşı düşünceleri artırıyordu.
İkincisi, yabancı devletlerin, Osmanlı İmparatorluğunun içişlerine müdahalesi
daha kapitülâsyonların imzalanması döneminde başlamıştır. 19 uncu yüzyılın
sonunda müdahale açıkçası baskı şekline girmiştir. Yazar şunu yazıyordu:
Kapitalist devletler kendi menfaatleri için Türkiye’nin içişlerine müdahale
için ne kadar mümkünse, çok imkanları sağlamayı amaç tutarak, himayesi
altına herhangi bir azınlığı alıyorlardı Ermeniler, emperyalistlerin en
çok ihtimam gösterdikleri objesi idi. Elbette ki Ermenilerin çoğunluk halinde
yaşadıkları beş bölge kast edilmekte idi; Van, Erzurum, Bitlis, Harput
ve Sıvas idi.
Ermenilere çeşitli haklar verme konusunda istekleri müttefik ülkeler
olan İngiltere, Çarlık Rusya gibi ülkelerin etkisi altında, Türk hükümeti
1914 yılının başında reformlar konusunda anlaşma imzalamaya mecbur olmuştu
ki, bu anlaşmaya göre Ermeniler yönetim, dil, askerlik vesaire konularında
yeterince geniş özerklik almaları gerekirdi.
Üçüncüsü, 1915 yılının başında Rus ordusu Kafkasya cephesinde başarılı
hücum yönetmişti, Ermeni bölgelerinin boşaltılması, Çarlık Rusya kendi
bölgesinde, Ermenilerin özerkliğine karşı dirense dahi, büyük Ermenistan’ı
ilan etmiş Daşnak partisinde büyük Ermenistan hayaline neden olmuştur.
Aynı zamanda bu parti, başlıca askerden kaçan Ermenilerden oluşmuş gönüllü
birlikleri kurmuştur. Ermeni çeteler Kürt askeri birliklerine de hücum
ederek, Türk ordusunun cephe gerisinde faaliyet göstermeye başlamışlardır.
Gerginleşmiş durumun şartlarında Rus ordusunun ilerleme tehdidi önünde,jön
Türkler, hükümeti Alman subayların tavsiyelerinden faydalanmıştır ve Ermeni
ve diğer Hıristiyanları sürgün etmeye başlamıştır. Sürgünün fanatik pantürklerin
yöneticileri ele almıştı.
Dördüncüsü, farklı yıllarda yazılmış Sovyet kaynaklarına göre, 1915
senesinde 300 binden 1,5 milyona kadar Ermeni katledilmişti. Bu rakamlardan
her biri Ermeni soykırımı hakkında konuşmak için yeterlidir. Fakat, en
küçük rakam konusunda bile şüphe olabilir. Çünkü, Osmanlı İmparatorluğunda
20 inci Yüzyılın başında nüfus sayımı yoktu. Birinci Dünya Savaşından önce
Ermenilerin genel sayısı ki, bunların yarısından az, Doğu Anadolu’da yaşadığına,
yaklaşık 2 milyon oluşturduğuna dair bildiriler vardır. Bundan başka Türkiye’deki
Ermenistan adını taşıyan bu belirtilmiş bölgede bile Ermeniler nüfusun
yüzde 20’den yüzde 40’ına kadarını oluşturuyordu. Bundan başka trajik olaylar,
iç harp şartlarında olmasa da, halklar arasında birbirine karşı bulundurma
şartlarından oluşmuştur. En çok kayıp elbette Ermeniler tarafında idi;
fakat, Kürtler ve Türkler ve bölgelerin diğer halkları tarafında da kurban
az değildi. Maalesef, meselenin bu tarafı bilim adamlarımız tarafından
hiç incelenmemiştir. Soykırım olayının tespiti, ardından suçlu olanların
ortaya çıkarılması da gerekir. Suçu Kürtlere bırakma teşebbüsleri de vardır;
fakat, tüm onlar da Osmanlı İmparatorluğuna tabi idiler ve jön Türkler
hükümetinin emri üzerine faaliyet gösteriyorlardı. Bu tartışmasız ki, İngiltere’nin,
Rusya’nın ve özellikle en çok katliamı kışkırtmış Almanya’nın büyük suçu
vardır. Nihayet, büyük Ermenistan’ı oluşturma amacını tutan, Osmanlı ordusunun
cephe gerisinde kendi silahlı birlikler oluşturan ve başlıca olarak İngiltere
ve Rusya’nın müdahalesini kışkırtmış, Taşnak Suçun Partisini suçlular arasında
saymak gerekir ki, bu, Rus bilim adamları tarafından henüz ele alınmamıştır
ve yine de genel suç, Kemal Atatürk’ün önderlik ettiği Millî Kurtuluş hareketinin
tahtan indirdiği Jön Türkler Hükümetine aittir. Trajedinin çok daha önemli
düzenleyicisi ise, daha sonra Ermeni teröristleri tarafından öldürülmüştü.
Sonuç olarak çok önemli bir meseleden daha bahsetmek isterdim. Neden;
ille bugün Kuzey Amerika’da ve Batı Avrupa’da 86 senelik olaylar istisnai
aktüalite kazanmıştır. Genellikle son zamanlarda dünyanın birçok ülkelerinde
kuvvetlenmiş zengin Ermeni azanlıklar bahane edilmektedir. Örneğin, daha
10 gün önce Rus Gazetesinde sürgündeki Batı Ermenistan halkının yetkili
makamlarını kurmak için kurucular kongresi hazırlama konusunda Rusya Ermeni
Kongresinin siyasi kurulunun imzasıyla beyanname yayınlanmıştır. Burada
büyük Ermenistan’ı kurma teşebbüslerinin gerçekleşmesinde öncelikle Jön
Türklerin, Kemalistlerin ve Bolşeviklerin sonra ise büyük devletlerin yöneticilerinin
suçlu oldukları belirtilmektedir. Beyanname tüm ülkelerin soy kırımı olduğunu
kabul etme, bölgeleri geri verme ve tazminatı verme meselesini ortaya çıkarmaktadır.
Bu kadar yüksek sesli konuşmalara rağmen, Ermeni azınlıkların önemini abartmaya
gerek yoktur. Şunu da anlamak gerekir ki, eğer, onun faaliyeti Batı ülkelerinin
menfaatlerine hizmet ederse, onun faaliyet göstermesi ancak, o zaman sonuçlar
vereceğini anlamak lazım. Bu yüzden cevabı ancak, bugünün olaylarında aramak
gerekir. Yani, ABD’nin ve 6 milyarlık başka ülkelerin gereken nitelikleri
globalleşmenin objektif sürecinde örneğin globalleşme yardımıyla onlar
tüm ülkeleri yeni dünyadaki medeni değerlere yani, Batının değerlerine
alıştırmayı istemekteler ve tüm egemen devletler kendi millî özellikleriyle
bu yolda engel olmaktalar. Türkiye ise, kendi millî devletini, kendi kültürünü,
kendi medeniyetini, kendi dinini savunmaya devam etmektedir; yani, Amerikan
tarzında globalleşmenin bu taraflarına karşı çıkmaktadır. Bundan başka
Türkiye, ayrı Türk piyasasını ve Türkî Devletler Birliğini kurma konusunda
çabalar göstermektedir. Nihayet, Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkisi ABD’nin
kendi stratejik menfaatleri bölgesi olarak ilan ettiği Kafkasya-Hazar Denizi
Bölgesinde belirli açıdan durumu bozmaktadır. Çağdaş dünyada ise, ABD ve
başka sanayi devletler, eski emperyalist politikası olan böl ve idare et
politikasını başarılı bir şekilde sürdürmekteler, kullanmaktalar. Onlar
tabiî olmayan Yugoslavya’nın parçalanmasını, sonra Irak ve SSCB’nin parçalanmasını
gerçekleştirebildiler bile. Ve işte, dikbaş olan Türkiye içinde Ermeni
meselesi ortaya çıkmıştır. ABD için soy kırımın olup olmadığı önemli değildir.
Hürriyet Gazetesi, yabancıların Osmanlı Arşivlerine göz atmadıkları konusunda
bir kere yazmıştı, onlar için Ermeni meselesinin ülkenin başı üzerinde
demokles’in kılıcı gibi sallanıp duracağı önemlidir. Mamafih, onlarda yedek
olarak Kürt meselesi de vardır. Tüm bunlar Amerika tarzında globalleşmenin
Türk Millî Devletinin sağlamlığı konusunda ağır deneme yaptığını göstermektedir.
Teşekkür ediyoruz.(Alkışlar)
BAŞKAN – Profesör Gennadi’ye teşekkür ediyorum, kendi araştırmalarıyla
ilgili ilginç bilgiler sundular.
Sayın Profesörü dinlerken Bilal Şimşir Üstadımızın Osmanlı Ermenileri
konusunda yazdığı kitaptan bir bölüm aklıma geldi. Eski Patrik Hiri Miyan’la
birlikte 1879’lara gidiyor olay, 1879’larda yayınlanan bir broşür. Broşürde
aynen şöyle deniliyor, Ermeniler tarafından yayınlan bir broşür, ismi de
Nuriyas Çeras. “Avrupa elimize silahları verdi, paslanmadan bu silahları
kullanalım.” Bütün meselenin kökü, özü burada galiba. Silahları paslandırmamak
için Türklerin üzerinde kullandılar.
Efendim, Sayın Konuşmacı ilginç rakamlar verdi, bu rakamların gerçekçiliği
şüphesiz her zaman tartışılacak. O zaman nüfus sayımı yoktu ki, ne kadar
Ermeni var, ne kadar Türk var, bunu bile tam bilmiyoruz. Yalnız, ilginç
olan tarafı, o zaman Osmanlı İmparatorluğunda İçişleri Bakanlığında bu
işle sorumlu olan görevli bir Ermeni idi ve onun verdiği rakamlara göre,
Doğu illerimizdeki Ermeni nüfusunun tamamı kazara öldürülse, verilen rakamları
tutmuyor, yani, Levazya Kanununa uymuyor bu ve rakamlar da, yine, Ermenilerin
rakamları. Bu bakımdan, bu rakamların hepsinin uydurma olduğu muhakkak,
inşallah gerçeğini bir gün buluruz.
Son konuşmacıya geçiyoruz. Son konuşmacımız, aslında, çok önemli belgelerle
geldi, sabrınızı rica edeceğim, onu dinlemekte ve zabıtlara geçirmekte
büyük yarar var.
Selahi Sonyel, bir Kıbrıs Türküdür; fakat, İngiltere’deki bütün arşivlere
girmiş ve bizi bu konuda aydınlatacaktır. Kendisinin niteliği buna yeterlidir.
Şimdi, kendisinden daha fazla bahsetmek yerine araştırmalarını dinleyelim.
Buyurun Sayın Sonyel.
Prof. Dr. SELAHİ SONYEL – Teşekkür ederim
Sayın Başkan.
Değerli dinleyiciler, şimdi, size, “İngiliz Belgelerinin Işığı Altında
Türk-Ermeni İlişikleri 1908-1915” konulu bildirimi sunacağım.
Türk-Ermeni ilişkileri konusunda özellikle, Tanzimat Devrimlerinin başladığı
1839’dan sonraki dönemi kapsayan birçok İngiliz belgeleri vardır; ancak,
bu belgelerin bazıları çekişmeli ve güvenilmezdir. Türk-Ermeni ilişkileri
konusu, vicdansız, yan güdücü ve partizan yazarlarca, maalesef, kötüye
kullanılmıştır, dolayısıyla, araştırmacı olarak var olan çeşitli belgeleri
incelerken onların güvenilir ve doğru olmadığı ve geçerliliği açılarından
uyanık davranmak zorundadır; çünkü, bu belgeleri hazırlayanlar yetkin kişiler
olmadıkları gibi, ön yargılara ve öteki kusurlara da sahip olabilirler.
Bir uyarıya daha dikkat çekmekte yarar vardır. Türkiye’ye gelen misyoner,
diplomat, temsilci ve gezicilerin çoğunluğu pek az veya hiç Türkçe bilmedikleri
için günlük işlerinde ve raporlarını hazırlamada çoğu, vicdansız ve güvenilmez
olan Rum ve Ermeni tercümanlardan yararlanıyorlardı. Dahası, Osmanlı Hıristiyan
azınlıkların kimi önderleri ve maalesef, bazı Osmanlı politikacılar İngiliz
yönetimine Türkiye’deki durum hakkında sahte ve abartılmış bilgiler sağlıyordu.
Şimdi, Türk-Ermeni ilişkileri konusunda ve özellikle, Osmanlı Türk tarihin
en bunalımlı dönemlerinden birini oluşturan 1908 ila 1915 arasında kaydedilmiş
olan gelişmelerle ilgili en ilginç, kulaklarınıza inanamayacağınız ve pek
az veya hiç bilinmeyen İngiliz belgelerinden alıntılar sunacağım.
1908 genç Türk ihtilalinden sonra Türkler ile Ermeniler arasında kısmen
barış ve uzlaşma kaydedilmişse de bu, uzun sürmemiştir. Yeni seçilmiş olan
Ermeni Patrik İzmirliyan’ın İngiliz Yüksek Komiserliği tercümanlarından
meşhur Fits Moris’le 1908 yılı Kasım ayında yaptığı gizli görüşmede ona
anlattığına göre, Patrik, Ermeni toplumunu, Türklerle sadakatle işbirliği
yapmaya, sağduyu ve ılımlı davranmaya ve her türlü aşırı ideallerden kaçınmaya
çağırmış, Türk yönetimiyle halkın, Ermenilere içte ve dürüstlükle adilâne
işlem yapmaya niyetli olduklarını anlatmaya çalışmıştı; ama, maalesef,
Ermeni kulakları, onun bu uyarılarına tıkalı kalmıştı. İstanbul’daki İngiliz
Büyükelçisi Sir Cerard Lofter’in 24 Ekim 1908’de İngiltere Dışişleri Bakanı
Sir Edward Grey’e bildirdiğine göre, Anayasanın yeniden yürürlüğe girmesinden
sonra Ermeniler küstah ve kışkırtıcı bir tutum izlemeye başlamışlardı.
Van’daki İngiliz Konsolos Yardımcısı Yüzbaşı Bertram Dikson ise, Ermenileri,
en kötü politikacıların tipine uygun, yaygaracı, gürültücü, küstah ve arsız
kişiler olarak tanımlıyor. Benim sözlerim değil bunlar efendim, burada
benim sözlerimi hiç bulamayacaksınız, bunlar tamamen İngiliz belgelerinden
alınmıştır.
Büyükelçi Lofter’e 29 Eylül 1908’de gönderdiği yazıda şöyle diyor, bu
Konsolos Yardımcısı. “Ermeni politikası daima bencil olmuştur, bencildir
ve herhalde bencil kalacaktır. Ermeniler Birleşik bir Osmanlı İmparatorluğunu
desteklemiyor, yalnız kendi milliyet ve çıkarlarını düşünüyorlar. Dikson,
Anayasa rejiminin yeniden kurulmuş olmasına karşın Ermenilerin hâlâ ülkeye
gizlice silah ve mermi kaçırdıklarını bildiriyor, şu uyarıda bulunuyordu.
Türkiye’de Ermenilere gereğinden çok özgürlük verilirse, Rusya orada düzen
çevirerek, çekişmeler yaratarak ve Osmanlı Ermenilerini Türklere karşı
kışkırtarak tepki gösterebilir.” Ben şahsen çok ilginç buluyorum bu belgeyi,
fakat, bazı arkadaşlar anladığım kadarıyla hiç ilgilenmiyorlar, tuhafıma
gidiyor.
Yine, Dikson’un anlattığına göre, Ermeni militan önderler özellikle,
Taşnak Suçun Partisine mensup olanlar küstahça davranıyorlardı, genellikle
Rus Ermenilerinde oluşan bu liderler anarşi düzeyine erişmiş ve Kafkasya’da
bazı sınıflar arasında moda haline gelmiş, ileri sosyalizme inanıyor, amaçlarını
sağlamak için tedhiş terörizm usulleri kullanıyorlardı. Dikson İngiliz
Büyükelçi Lofter’e 30 Eylül 1908’de gönderdiği yazıda, Ermenileri çok sert
bir şekilde kınıyor, onlara karşı ağır sözler kullanıyordu. Şimdi, ben
Ermeni yurttaşlarımızı düşünerek bu alıntıyı buradan sildim; fakat, tarih
tahrif edilmiş olacağından ve Ermeniler de herhalde bu adamın kendileri
hakkında ne söylediklerini bilmek isteyecekleri için bunu size üzülerek
arz ediyorum.
Bu İngiliz komiser yardımcısı şöyle diyor: “Ermeni militan önderler,
yeni rejim altında kendini beğenmişlik ve küstahlıklarıyla ve herkese diktatörce
davranılarak Ermenileri Müslümanların gözünden düşürüyorlar. Benim tanıdığım
Ermeni sevilmeyen, bayağı, yaltaklanan, vicdansız, yalancı ve hırsız bir
alçaktır.” Sözlüğe baktım alçak kelimesinin iki anlamı var, birisi aşağı,
öteki anlamı da sokak köpeği. Bir İngiliz Konsolos Yardımcısı yazıyor bunları
Ermenilerle ilgili olarak, ben söylemiyorum.
Dikson’dan çok daha sonra Van’a İngiliz Konsolos Yardımcısı atanmış
olan Ian Simit de 10 Haziran 1914’de yeni İngiliz Büyükelçi Sir Lui Malet’e
gönderdiği yazıda Ermenilerin her olayı abarttıklarını, Türk yönetimi altında
hizmet görmeye ve Türk yöneticilerle ilişki kurmaya gönüllü olmadıklarını
ve onları kendilerinden daha az gelişmiş ve daha az uygar olarak gördüklerini
bildiriyor, şunları ekliyordu. Ermeniler, kendileriyle Türkler arasında
var olan ayrılığın, uçurumun daraltılması için yapılan her deneye epey
içerliyorlar. İngiliz Büyükelçi Lofter’in 18 Ocak 1909’da İngiltere Dışişleri
Bakanı Sir Edvard’a bildirdiğine göre Taşnaklar bir veya iki Ermeni ili
kurulmasını sağlar ümidiyle genç Türklerle işbirliği yapmışlardı; ancak,
yeni Osmanlı yönetimi soy ve din ayırımı yapmadan birleşik bir Osmanlı
yurttaşlığı kurmak amacını güttüğü için Ermeniler büyük hayal kırıklığına
uğramışlardı. İngiliz Konsolos Yardımcısı Yüzbaşı Dikson, Taşnak Suçun
Partisinin amaçlarının inanılamayacak kadar hırslı olduğuna onların Osmanlı
Rus ve İran illerini kapsayacak ve Ermeniler dışındaki tüm halkları yavaşça
arındırılacak bölgelerde bir Ermeni Cumhuriyeti kurmak ümidi içinde olduklarına
inanıyor, Ermeni Papazların kendi toplumlarını genç yaşta evlenmeye, çok
çocuk sahibi olmaya ve böylece, öteki halkları gerilerde bırakmaya veya
batırmaya uyardığını bildiriyordu.
13 Nisan 1909’da Adana’da kaydedilen ve 31 Mart vakası olarak bilinen
korkunç olaylar, Ermenilerin bir yüce Ermenistan kurma hayallerinden kaynaklanmıştır.
Adana ve İstanbul’daki olayların sonucu olarak bildiğiniz gibi, Abdülhamit
tahtından indirilmişti. Mersin’deki İngiliz Konsolos Yardımcısı Binbaşı
Daltuy Willi onun Büyükelçi Lofter’e bildirdiğine göre, Ermeni Hınçak Partisi,
Ermenileri epey kışkırtmış ve Türkleri kaygılandırmıştı. Lofter’in İngiltere
Dışişleri Bakanı Edvard Grey’e 4 Mayıs 1909’da bildirdiğine göre, Ermeni
Piskopos Muşek, kendi halkının ihtiraslarını ve Türklerin kaygılarını kamçılamak
için elinden geleni yapmış, yeni rejimden yararlanan Ermeniler silahlanmaya
başlamıştı. Ermenilerin şiddetli arzularında ve Hınçak ile Taşnak Partilerinin
amaçlarında Türklerden öç alma niyetlerini sezen Müslüman halk arasında
kaygı ve tehlike belirtileri baş göstermişti. Anadolu’daki en deneyimli
misyonerlerden birisi olan Rahip Doktor Krestin’in anlattığına göre, Adana’nın
Ermeni gençlerinin çoğunluğu ihtilalciydi, orada aylardan beri silah ve
mermi satılıyor ve her iki yanın da gizli silahlar bulunuyordu. Doktor
Kresti’ye göre, Adana olaylarına gayet kötü bir adam olarak nitelendirdiği
Ermeni Piskoposun kötü öğütleri büyük ölçüde neden olmuştu. İngiliz Büyükelçi
Lofter, Piskopos Muşey’in silah satışından kâr sağladığını Londra’ya bildiriyordu.
Ucuz silah alıyor, pahalıya satıyor, bu da bir Piskopos. İngiliz Konsolos
Yardımcısı Daltuy Willi, bu Muşey’in davranışlarına o kadar içerliyor ki,
onun daha sonra Mersin’e dönmesine kamu güvenliği nedeniyle engel olmuştu.
Birçok Türk ve Ermeninin yaşamlarını yitirdiği ve olağan olduğu gibi Batıya
yine Ermeni kırımı olarak yansıtılmış olan Adana olaylarından sonra Türk-Ermeni
ilişkileri yeniden gerginleşiyordu. Van’a yeni İngiliz Konsolos Yardımcısı
atanan ve Türkiye’nin doğu illerinde birçok yerleri gezmiş olan Yüzbaşı
Molino Seal 9 Ekim 1911’de kaleme aldığı bir raporda Ermeni İhtilal Komitelerinin
Ermenilerin refahına epey zarar getirdiğini kaydediyor şöyle diyordu. “Şu
gerçek gözden kaçmamalıdır. Ermeni siyasi örgütlerinin var olmadığı veya
zayıf olduğu bütün yerlerde Ermeniler, Türkler ve Kürtlerle uyum içinde
yaşam sürerler. Ermeni ihtilal komitelerinin eylem gösterdiği bölgelerde
Ermeni halk, o komitelerin temsilcilerinden çok ezgi çeker. Bu temsilciler,
Ermeni halktan para kopararak zengin oluyor, düşük fiyata silah satın alarak
Ermeni köylüleri bu silahları daha yüksek fiyata satın almaya zorluyor.
Bu şeytanı ticareti sürdürebilmek için Ermenilere devamlı surette tehlike
içinde oldukları bildiriliyor. Taşnaklar köyleri dolaşarak, Ermeni köylüleri,
Türkler Avrupa’daki illerini yitirdikleri için, Hıristiyanları genel kırıma
tabi tutarak öç alacaklar şeklinde korkutuyor, ev ve ailelerini savunmak
için silah satın almaya zorluyor, bu silah satışlarından büyük kârlar sağlıyor,
aynı zamanda müşterilerine zorbaca davranıyorlardı.”
İngiliz Konsolos Yardımcısı Yüzbaşı Molino Seal şu olayı anlatır. “Bir
Ermeni ajan bir köye giderek Ermeni köylüye mavzer tipi bir tabanca satın
almasını öğütler. Köylü parası olmadığını söyler. Ajan, öküzlerini sat
der. Zavallı köylü yakında ekim mevsiminin başlayacağını hatırlatır ve
tabancanın tarlasını sürmede neye yarayacağını sorar. Buna yanıt olarak
Ermeni ajan tabancasını çeker ve Ermeni köylünün öküzlerini öldürerek kaçar.”
Görüyorsunuz.
Balkan Savaşları günlerinde Anadolunun her yanında geniş kapsamlı olaylar
kaydediliyordu. Uluslararası ve siyasi durum Rumeli’deki Müslümanlara karşı
kötü işlem yapıldığına, cinayetler işlendiğine ve Balkanlardaki Ermenilerin
Türklere karşı savaşmak için komiteler kurduklarına dair alınan haberler
Osmanlı Devletinin uzaktaki illerinde Ermenilere karşı olan düşmanlık duygularını
artırmıştı. Balkan Savaşlarından yararlanan Rus diplomasisi, Türklerin
en sıkış oldukları 1912 yılı Kasım ayında, Avrupa’nın hasta adamı olarak
damgaladığı Osmanlı Devletine son darbeyi vurmak için, Osmanlı Ermenilerini
kışkırtıyordu. Halep’teki İngiliz Konsolos Yardımcısı Fontana, 1913 yılı
Mart ayında İngiliz Büyükelçi Lovfer’e Ermenilerin gizli bir planını iletiyordu,
çok dehşetli bir belgedir bu, bulduğum en yeni belgelerden biridir. 1913’te
Ermenilere gizli bir planını iletiyordu. Bu plana göre, Ermeniler, Zeytun,
Elbistan ve Hacin’deki dağlık bölgeleri işgal edecek, belki Adana’yı ele
geçirecek, o yörede denize çıkışı olan bir Ermeni Prensliği kuracaktı.
Balkan Savaşlarında Bulgar Ordusunda görev yapmış olan Ermeni erlerin tasarlanan
Ermeni Prensliğinin yönetimini ele alarak ona öncülük edeceklerine inanılıyordu.
Rum, Ermeni kışkırtmaları ve bu toplumların Ruslarla ve İngilizlerle
çevirdiği entrikalar nedeniyle 1913 yılı Nisan ayında Anadolu’daki durum
o kadar gerginleşiyordu ki, İngiltere Dışişleri Bakanlığında Türk İmparatorluğunun
hem Asya hem Avrupa’da parçalanmasına ramak kaldığı kehanetinde bulunuluyordu.
Bu durumdan kaygılanan Osmanlı Hükümeti Londra’daki Büyükelçisi Tevfik
Paşa’yı İngiliz Hükümetinin yardımına başvurarak Asya Türkiyesinde İngiliz
yetkililerin nezareti altında devrim yapılması için bir plan sunmaya uyarıyordu.
Bu başvuru, güçlü devletler arasında uzun süren tartışmalara yol açıyordu,
çünkü, Rusya buna karşı çıkıyordu. 1913 yılı yaz ve sonbahar aylarında
Anadolu’da yapılması planlanan devrimler konusunda güçlü devletlerin İstanbul’daki
büyükelçileri arasında görüşmeler yapılıyordu. Bu görüşmelerde itilaf devletlerinden
İngiltere ile Fransa tarafından desteklenen Rusya, Ermenilerin avukatlığını
yapıyor, merkez güçlerinden Almanya ile Avusturya ise, Osmanlı Devletini
destekliyorlardı güya, sözde. Bu görüşmelerin sonucu olarak, 8 Şubat 1914’de
Türkiye’ye tadil edilmiş bir Rusya projesi kabul ettiriliyordu. İttihat
ve Terakki Hükümeti bu projeyi Almanya’nın zorlamasıyla kabulleniyordu
ve projeyi uygulamak niyetinde değildi. Çünkü, onun, Türkiye’nin bölünmesine
yol açacağına inanıyordu. Bu projeye göre, Türkiye’nin 6 doğu ileni geniş
kapsamlı özerklik veriliyordu. Bu iller iki idarî sektöre ayrılacak, bu
sektörler, yabancı genel müfettişler tarafından yönetilecek, bu müfettişleri
padişah atayacak; ama, onların görevlerine son veremeyecek, kimler son
verebilecek, yabancı devletler son verebilecekti. Türkler kendilerine zorla
kabul ettirilen bu projeyi Türkiye’nin bölünmesine yönelik ilk adım olarak
görüyor, dünya savaşı patlar patlamaz, projeyi uygulamaktan vazgeçiyorlardı.
Gerçekten de bu sözde devrim projesi Osmanlı Devletini etki ve istismar
bölgelerine ayırmada güçlü devletlerce kullanılan bir özürdü ve bu şeytani
planlarda onlara Ermeni militanlar yardımcı oluyordu.
1914 yılı Mayıs ve Temmuz ayları arasında Osmanlı Hükümeti -bu çok önemlidir,
çünkü, biz Türk Tarihçiler devamlı surette bizi Birinci Dünya Savaşına
Enver Paşa soktu, kabahat ondadır, o olmasaydı girmezdik, peki, şimdi bir
de şu belgelere bakalım- İçişleri Bakanı Mehmet Talat aracılığıyla Rusya’ya,
Donanma Bakanı Ahmet Cemal Paşa vasıtasıyla da Fransa’ya daha sıkı ilişkiler
kurmaları önerisinde bulunuyor; ama, her iki devlet de bu öneriyi nezaketle
reddediyordu. İngiltere de İttihat ve Terakki Hükümetini bu konuda memnun
etmekten yana değildi; çünkü bütün bu devletler, bu ikiyüzlü devletler,
Osmanlı ülkelerini kendi aralarında paylaşmak için gizli görüşmeler yapmışlardı.
Nasıl kabul edecek seni müttefik olarak, seni parçalamak yoluna gidiyor.
Bu nedenle Osmanlı yönetimi, Almanya’yla birleşmekten başka çıkar yol göremiyordu.
Tabiî, Enver Paşanın da kabahati var, fakat bu gerçekleri de göz önünde
tutmamız lazımdı. Savaş dönemi belgeleri ve istihbarat servisi raporları
birçok Osmanlı Ermenilerinin kendi devletlerine karış itilaf devletlerinin
savaş amaçlarını desteklediklerini açıkça kanıtlar. Şimdi, biraz da o belgelerden
bahsedeceğim. Her söylediğim sözün bir referansı vardır, İngiliz arşivlerinde.
Birinci Dünya Savaşı günlerinde, hatta, savaş başlamadan önce Ermenilerin
itilaf devletleri hesabına ajanlık yaptıklarını gösterecek çok kanıt vardır.
Londra’daki İngiliz devlet arşivinde Dışişleri Bakanlığının araştırmacılarına
söylüyorum, 24 89 ve 39 50 sayılı dosyaları, Ermenilerin ve öteki Hıristiyan
azınlıkların bağlaşıklar yararına casusluk yaptıklarını gösterecek belgelerle
doludur. Orada, gitsinler, görsünler.
Ermeniler, ayrıca, sabotaj hareketlerinde bulunuyor, ülkenin her yanında
birçok isyanlar başlatıyor, Rus askerî güçleriyle birlikte Anadolu’da Türklere
karşı savaşacak gönüllü birlikler çeteler kuruyorlardı. Ermeni yandaşı
İngiliz milletvekili, Nourin Williamson 18 Eylül 1914’te Dışişleri Bakanı
Sir Edward Grey’e bildirdiğine göre, Osmanlı Hükümetinin seferberlik ilanından
sonra, yüzlerce Ermeni Osmanlı Ordusuna katılmaya karşı çıkarak, dağlara
kaçmış ve Van İlinde Türk jandarmalarla asker kaçağı Ermenilerden oluşan
çeteler arasında çarpışmalar olmuştu. Ermeniler hayır diyor, Ermeni bilim
adamları yüzüme karşı “biz isyan etmedik, Türkiye’de hiçbir isyanımız yoktu,
yalan söylüyorsunuz” diyor. Belgeleri gösteriyoruz kendilerine.
İngiliz Büyükelçi Sir Lui Male’ye 25 Eylül 1914’te Dışişleri Bakanı
Grey’e yerel halkın ve özellikle Ermeni’lerin seferberlik ilanından memnun
olmadıklarını, kuzeydoğu illerindeki Ermenilerin yalnız orada değil, Adana
İlinde bile örgütlü ve silahlı olduklarını bildiriyor, şunları ekliyordu,
Ermenilerin bu şekilde hazırlık yapmaları yetkilileri kaygılandırmaktadır.
Uygun zaman gelince Ermeniler, Taşnakların vereceği işaret üzerine isyan
edebilirler. Ettiler. İngiliz edebilirler diyor. Taşnaklar, tedhiş usullerine
dayanarak, kendi üye sayılarına oranla üstünlük sağlamışlardır. Taşnaklara
katılmaya karşı çıkanların ağaçları kesiliyor ve koyun sürüleri alınıp
götürülüyor. Genellikle Ermeniler militanlardan çok ezgi görüyor ve İngiliz
yetkililere bu konuda epey şikâyetler oluyor.
Bu arada, Tiflis’teki Ermeni bürosunun başkanı Aleksandr Hatisyan Çar’a
şu mesajı gönderiyor: Bütün ülkelerdeki Ermeniler kendi kanlarıyla Rusya’nın
zaferi için hizmette bulunmak amacıyla onurlu Rus ordusuna katılmaya acele
ediyorlar. Varsın Rus Bayrağı Çanakkale ve İstanbul Boğazları üzerinde
dalgalansın. Hıristiyan Dini adına ıstırap çeken Türkiye Ermenileri, Rusya’nın
koruyuculuğu altında yeni bir yaşam için yeniden dirilsin. Ulusal Ermeni
bürosu savaş için hazırlık yapmaya başlıyor ve kumba olarak alınan ve Rus
ordularına epey yardımı geçecek olan çeteler kuruyordu. Rus Ermenilerinin
önderi Avedis Aheroniyan’la, Osmanlı Ermenilerinin lideri Bogos Lubar 26
Şubat 1919 günkü barış konferansı huzurunda yapmış oldukları konuşmalarda,
Osmanlı Ermenilerinin itilaf devletlerine olan bağlılık ve yardımlarını
açıkça dile getirmişlerdi. Batum’daki İngiliz Konsolos Stevenson, İngiltere
Dışişleri Bakanlığına 29 Ekim 1914’te gönderdiği yazıda Ermeni örgütlerinin
Anadolu’da Rus askerleriyle birlikte Türklere karşı savaşacak 45 000 kişilik
gönüllü birlikler kurduğunu bildiriyordu. Bu birliklere katılacak olanlar
Gümrü’de toplanarak askerî eğitime tabi tutuluyordu. Ermeni gazeteleri
İran’daki dindaşlarına şu öğütte bulunuyorlardı: Vakti geldiğinde Anadolu
ve Ermenistan’daki Hıristiyan halkı Türk boyunduruğundan büsbütün kurtarmak
için silaha sarılarak Ruslara yardımcı olmaya hazırlanırız. 10 Kasım 1914
günü Londra’daki Birleşik Ermeni Derneği Başkanı Yarbay George Gregory
İngiliz İçişleri Bakanlığına gönderdiği bir yazıda, Ermeni’lerin Almanya,
Avusturya ve Türkiye’ye karşı olan bağlaşıklara sadık olduklarını, onların
birçoğunun Rus Bayrağı altında savaşmakta olduğunu, daha az sayıda Ermeni’nin
Fransız ve İngiliz askerî güçlerine katılarak savaştıklarını vurguluyordu.
Aralarında Lord Bries, Lord Robert Sesil gibi Türk düşmanı Ermeni yandaşları
da bulunan birçok tanınmış İngiliz öğeler, burada tırnak işareti içinde,
savaş döneminde bağlaşıkların Ermenilere kendilerinden yana gönüllü olarak
savaşa katılmada kesinlikle cesaret verdiklerini ve onlara silah sağladıklarını
kabul ederler. Bu, çok dehşetli bir belgedir. Bunların Başpiskoposu kabul
ediyor bunu ve dosyalardadır bunlar.
İngiliz Milletvekillerinden Obre Herbert, bağlaşıkların destekleyecek
Osmanlı azınlıklarının uğrayacakları felaketi şöyle dile getirir, bir de
bunu dinleyin; adam ne diyor, Birinci Dünya Savaşı başlayınca, Osmanlı
Devletindeki Hıristiyan azınlıklar, Fransızlar ve İngiltere Başbakanı meşhur
Loyd George tarafından güçlü devletlerin Türkiye’ye karşı savaşan küçük
müttefikleri olarak selamlanmışlardı. Bundan pohpohlanan Ermeniler diyor
bu adam, Türkiye’yi işgale başlayan Rus Ordusunun yardımına koşmuşlardı
ve bu davranışlarından sonra yaklaşmakta olan korkunç bir tehlikeye maruz
kalmışlardı. Sen mademki onun müttefikisin, benim neyimsin? Benim düşmanımsın.
Bu adam diyor, her şeyde görüşlerini değiştiren Loyd George, fırıldak gibi
adamdı değiştiriyordu, Anadolu’daki azınlıkları bağlaşıklardan yana savaşmaya
çağırdıklarında gösterdiği sebatla Ermeni’lerin felaketini kaçınılmaz yapmıştır
diyor bu adam ve böyle devam ediyor.
Daha birçok belge vardır; inşallah bunları yayınlarız ve görürsünüz.
İşte, bildiğiniz gibi, yer değiştirmeler oluyor, onlarla ilgili birçok
gizli bilgiler Osmanlı arşivlerinden çalınıyor İngiliz istihbarat servisi
tarafından, İngiltere’ye gönderiliyor. Ben de, bu belgeleri ararken orada
buluyorum ve bunların hepsini yayınlıyoruz burada. O belgelerin içinde
tek bir kelimeyle Ermenileri katledin diye tek bir söz geçmez. İngilizlerin
Filistin’de ele geçirdikleri gizli Osmanlı belgelerinde de böyle bir şey
yoktu. Bilakis, İngiliz yetkililerden birisi dikkat ettiniz mi diyor, İçişleri
Bakanı burada diyor, bu tutuklamaları yaparken, bu Taşnakları, maşnakları
kapatırken, dikkat ediniz, birbirleri arasında katliam olmasın!
Şimdi, bu şeyler sırasında, yapılan tahminlere göre 1914 ile 1918 yılları
arasında 1,3 milyonluk Ermeni nüfustan 400 000’e yakın kişi daha çok savaş
koşulları, çete savaşları ve mevsim koşulları yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Ancak, Türklerle öteki Müslümanlar da, aynı nedenlerden ötürü ve Ermeni
tedhişi yüzünden 2 milyonu aşan kayıp vermiştir. Soruyorum, nasıl olur
da, Türkiye’ye sık sık akıl hocalığı yapan Batının kendi okullarında ve
biz bütün bu okul kitaplarını inceledik Avrupa’da, kendi kitaplarında,
okullarında çocuklarına okuttuğu tarih kitaplarında 400 000’e yakın Ermeni
kaybı soykırım olabilir olarak nitelenir ve 2 milyonu aşkın Türk Müslüman’dan
hiç söz bile edilmez? Bu adalet midir, size soruyorum?
Teşekkür ederim. (Alkışlar)
BAŞKAN – Efendim, Profesör Doktor Selahi Sonyel’e çok teşekkür
ediyoruz.
Ayrıca, konuşmamın başında belirtememiştim, kendisi İngiltere Uluslararası
İlişkiler Kraliyet Enstitüsünün de üyesidir.
Efendim, kusura bakmayın, uzadı; fakat, değerli konuşmacılar dışarıdan
gelmişlerdi. Büyük hazırlıklar içindeydiler. Bunların hepsini dinlemek
ihtiyacındaydık. Kendilerine çok teşekkür ediyorum.
Şimdi, bu oturumu müsaadenizle kapatacağız. Bundan sonraki değerlendirme
oturumuna geçeceğiz.
Sayın Başkan, bu değerlendirme oturum için hemen devam edelim istiyorsunuz
zannederim ve Büyükelçilerimiz buradaysa kendilerine kürsüyü devredeceğim
efendim.
Efendim, hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
|