Cumhurbaşkanı Evren'in, 17. Dönem 1. Yasama Yılı'nın
açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma:
(7 Aralık 1983)
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Sayın Başkanı ve Sayın Milletvekilleri,
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Eylül 1980 sabahı milletin özlem ve isteklerine
uyarak ve kanunların kendisine verdiği yetkiye dayanarak, uçuruma doğru
yuvarlanmakta olan Türkiye’mizi felaketten kurtarmak, iç harbi önlemek,
milli birlik ve beraberliği korumak, anarşi ve terörü durdurarak can ve
mal güvenliğini yeniden tesis etmek, ortadan kalkmış olan devlet otoritesini
hakim kılmak, sosyal barışı, milli anlayış ve beraberliği sağlamak, sosyal
adalete, ferdi hak ve hürriyete ve insan haklarına dayalı laik cumhuriyet
rejimine işlerlik kazandırmak maksadıyla giriştiği ve bütünüyle ülke yönetimine
el koyduğu harekatla, zorunlu olarak bir süre için ara verilen demokratik
parlamenter sisteme, 6 Kasım'da yapılan serbest seçimler sonunda oluşan
ve bugün yasama görevine fiilen başlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile
yeniden dönmüş bulunmaktayız. Bu vesileyle yeni dönemin ilk milletvekilleri
olma sıfatını hayatınız boyunca onurla taşıyacak olan sizleri gönülden
kutlar, hepinize başarılar dilerim.
12 Eylül’ün hemen ardından yaptığım bir konuşmamda da ifade ettiğim
gibi, 12 Eylül Harekatı tarih kitaplarında yer alan darbeler gibi olmayıp,
hepimizin üzerine titrediğimiz demokrasimize indirilen bir darbeyi ortadan
kaldırmak için milletimizin isteği doğrultusunda yapılmış bir harekattır.
Harekatın yapıldığı ilk günden bugüne kadar Milli Güvenlik Konseyi olarak
yüce milletimize ne söz vermiş, dünya kamuoyu önünde ne söylemişsek, hepsini
teker teker ve zamanında yerine getirdiğimizi rahatlıkla ifade edebilinim.
Bu sözlerimizin yerine getirilmesinde aziz milletimizin bize karşı göstermiş
olduğu güven ve candan desteğin elbette büyük payı olmuştur. Bundan dolayı,
bu kürsüden büyük Türk milletine en derin şükranlarımı sunmanın engin mutluluğu
içindeyim.
Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri,
Adım adım gerçekleştirdiğimiz işlerin ve demokratik parlamenter sisteme
geçiş hazırlıklarımızın çeşitli safhalarında, maalesef bazı Avrupa ülkelerinden
gördüğümüz menfi tutum ve anlayışsızlığa burada değinmeden geçemeyeceğim.
Bu ülkelerin, Türkiye’nin demokrasiye dönüşü üzerinde haksız da olsa
yaptıkları yıkıcı eleştirileri bir dereceye kadar anlayışla karşılıyorum.
Ancak, demokrasiye dönüşle hiçbir alakası olmayan ve aksine bu dönüş sürecini
uzatan, ekonomik yardımları kesme, adli makamların ve bağımsız mahkemelerin
aldıkları kararlara karışma ve hele birçok ülkedeki diplomatik temsilcilerimize
karşı acımasızca sürdürülen terör ve öldürme olaylarını kınayacaklarına,
adeta bu olayları teşvik eder mahiyette karar suretleri sunma ve sanki
Türkiye’de ayrı bir toplum varmış ve onlara ayrı muamele yapılıyormuş gibi
beyanda bulunma ve daha da acısı zelzele felaketine uğrayan vatandaşlarımıza
dış ülkelerden yapılan yardımların mahalline gönderilip gönderilmediğini
yerinde incelemek ve dağıtımında hazır bulunmak üzere heyetler gönderme
isteği gibi, demokrasiye dönüşle hiçbir ilgisi olmayan tutum ve davranış
içerisinde olmalarını, iyi niyetleriyle bağdaştırmak mümkün değildir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden beri, bu ülkeler, ne yazık
ki, Türkiye’ye hasta adam gözüyle bakmaktan, her fırsatta zorluklar çıkarmaktan,
içişlerine karışma hakkım kendilerinde görmekten bir türlü kurtulamamışlardır.
İşin ilginç yönü, bu huylarını adeta alışkanlık haline getirmiş olmalarıdır.
Bu ülkelere siz değerli milletvekillerinin huzurunda, Atatürk’ün şu sözlerini
hatırlatmak isterim:
"Biz tam bağımsız, onur ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Tam
bağımsızlık, elbette siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel ve
benzeri her alanda tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu sayılanlardan
herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun olan millet ve memleketler, gerçek
manasıyla tüm bağımsızlıktan yoksun demektir."
Evet, Yüce Atatürk böyle söylüyor.
Eğer bu ülkeler Türkiye’nin herhangi bir ittifaka ya da kuruluşa üye
olması veya herhangi bir ülke ya da kuruluşun mali yardımda bulunması halini,
Türkiye’nin içişlerine müdahale etme hakkını kendilerinde görme yetkisini
veriyor kabul ediyorlarsa, o Türkiye bağımsızlık hakkından feragat ediyor
demektir ki, işte o zaman ülkemiz tam bağımsızlığını kaybeder, mütemadiyen
o ülkelerin müdahaleleriyle karşı karşıya kalır.
Nitekim, daha bundan kısa bir süre önce, bir mahkememizin uzun zamandan
beri devam eden bir davayı karara bağlaması sonucunda, mahkum olanlar için
Avrupa Konseyi’nin, burada ismini vermeyeceğim bir grubu adına, şahsıma
çekilen bir telgrafta, mahkemenin bu kararı, vahşice verilmiş bir karar
olarak nitelendirilmekte ve benden bu kararın tekrar gözden geçirilmesi
istenmektedir. Bu gruba mensup üyeler, Türkiye’yi dağ kanunlarıyla idare
edilen bir ülke mi zannetmektedirler? Öyle kabul ediyorlarsa, o takdirde
Türkiye’yi neden Avrupa Konseyi’nde tutmaktadırlar? Anayasa’mızın 10’uncu
maddesinde belirtilen "Herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,
felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun
önünde eşit olduğu ve hiçbir aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınmayacağı"
hükmünü ve yine Anayasa’mıza göre, Türk mahkemelerinin bağımsız olduğunu,
mahkemeler üzerinde hiçbir makamın baskıda bulunamayacağını, bu müracaatı
yapanlar bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar, biliyorlar ama biraz evvel
ifade ettiğim gibi, Türkiye’nin bütün işlerine ve hatta bağımsız mahkemelerine
dahi karışmak hakkını kendilerinde görebiliyorlar.
Biz üç yıldır bu gibi müdahale ve tazyiklere cesaretle karşı koyduk
ve bu konuda en ufak bir taviz vermedik. Değerli Meclis’imizin de bu konuda
daha hassas davranacağından hiç şüphemiz yoktur.
Türkiye ile uğraşmayı kendilerine görev sayan bu gibi ülkelere, kişi
ve kuruluşlara, milletimizin temsilcisi olarak sizlerin ve hükümetin gerekli
cevabı bundan böyle de zamanında ve etkin bir şekilde vereceğine inanıyorum.
Sayın Milletvekilleri,
Yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üç yıllık bir aradan sonra yeniden
çalışmaya başlamış olması, bütün Türk milletini sevindirdiği gibi, gerçek
dostumuz olan ülkeleri de sevindirmiştir.
Bu anlamlı ve güzel sonuç, milletimizin demokrasiye olan bağlılık ve
inancının en çarpıcı göstergesidir.
Ancak, unutmamalıyız ki, alınan bu güzel sonucu gölgelemeye, karalamaya
ve yozlaştırmaya yeltenmek isteyecekler, her zaman olduğu gibi bugün de,
yarın da bulunacaktır. Bunlar, uygun buldukları ortamları, kendilerine
mahsus menfi propagandalarıyla değerlendirmeye çalışacaklar ve Türkiye’yi
dış alemde yalnız bırakmak, içeride ise rahat, huzur ve istikrarı bozmak
için akla gelebilen bütün vasıtaları ustalıkla kullanacaklardır.
Daha önceki örneklerinde de görüldüğü gibi, belki yine Parlamento’yu
hedef alacaklardır. Türkiye’de saygınlığının üzerine toz bile kondurulmaması
gereken müesseselerin başında Parlamento gelir. Çünkü, bu anayasal kurumun
saygınlığı, demokratik parlamenter sistemin kaderiyle çok yakından ilişkilidir.
Saygınlığını koruyan bir parlamento sistemin dinamosudur, en büyük güç
kaynağıdır. Saygınlığına gölge düşmüş bir parlamento ise, sistemin çöküşünü
hızlandırır.
Sayın Milletvekilleri,
Demokrasiye yeniden geçtiğimiz bu dönemde, sizleri güç, ama, onurlu
hizmetler beklemektedir. Ülkemizin bütün sorunlarına bu çatı altında çare
bulunabileceği güven ve görüntüsünü milletimize mutlaka vermek zorundasınız.
Alacağınız kararlarda, uygulamalarda, parti çıkarlarından önce milletin
yaralarını göz önünde tutacağınıza inanıyorum.
Hangi partiye mensup bulunursanız bulununuz, meselelerimize bakış açılarınızda,
karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü hakim olursa, her sorunun üstesinden
mutlaka gelebiliriz.
Siyasal ortamdaki gerginliklerin, hırçınlıkların, ülkemize hiçbir şey
kazandırmadığını, aksine, demokratik parlamenter sistemin tıkanmasına ve
felce uğramasına yol açtığını asla unutmamalıyız.
Yüce Meclis’imiz, değindiğim bu hususlara gereken hassasiyeti gösterir,
12 Eylül 1980’den evvelki dönemlerde olduğu gibi, üyeler birbirlerini karalamaz,
bu kutsi çatı altında kaba kuvvete başvurmaz, demagoji yerine diyaloğu
seçer, birlik ve beraberlik içerisinde üzerlerine düşen görevleri tam olarak
yerine getirirlerse, işte o zaman bu demokrasi ve insanlık düşmanlarına
en güzel cevap verilmiş olur.
Sayın milletvekilleri, sizleri bekleyen birçok meselemiz vardır. Bunların
başında anarşi ve terörle mücadele gelmektedir. Zira, vatandaşlar, ülkede
kendilerini emniyette hissetmedikleri sürece, devlete karşı olan inanç
ve güvenlerini kaybederler. Anarşi ve terörle mücadelede siyasi partiler
mutlaka görüş birliği içinde olmak zorundadırlar.
Şunu kesinlikle bilelim ki, evvelce Türkiye’mizin rahat ve huzurunu
bozmayı başaranlar, tekrar aynı oyunları sahneye koymaktan çekinmeyeceklerdir.
Memleketin bazı bölgelerinde cereyan edebilecek bu gibi oyunları, iktidarı
yıpratmak için politik bir araç, bir strateji gibi kullanmak, belki bu
yola başvuranlara, o an için siyasi kazanç sağlayabilir. Ancak unutulmamalıdır
ki, sağlanmış gibi görünen bu kazanç geçicidir ve ileride kendilerini de
kısa sürede çaresizliğin ve bataklığın ortasına iter. Böylece hem kendileri,
hem de memleket bataklıkta boğulur gider.
Biz bütün dünyaya, uluslararası terörizmle mücadele çağrısında bulunurken,
ülke içinde bunun aksini yapmayı düşünemeyiz.
İkinci önemli meselemiz, ekonomik sıkıntılarımızdır. Son birkaç yıldır
dünyanın içinde bulunduğu ekonomik bunalım, hepimizin malumudur. Ekonomik
yapısı kuvvetli, kendi kendine yeterli, kalkınmış ülkeler, bu krizi nispeten
hafif atlatabilirler. Ama bizim gibi sık sık ekonomik model değiştiren,
üstelik anarşi ve terörün etkisinde kalmış ülkeler, bu krizleri kısa sürede
atlatamazlar, atlatamamışlardır da.
Dünyada bugün kıyasıya sürdürülen bir ekonomik savaş olduğunu unutmayalım.
Bu savaşı da askeri savaşlar gibi kazanmak zorundayız. Ekonomik ilişkilerimizi
bütün ülkelerle ve özellikle Ortadoğu, Arap ülkeleriyle, Müslüman ülkelerle
ve komşularımızla daha da geliştirmek ihtiyacındayız. İhracattaki formaliteleri
ve bürokratik engelleri azaltmalıyız.
Üçüncü olarak üzerinde duracağım husus, Anayasa’mızın birçok maddesinde
belirtilen ve yeniden düzenlenmesi gerekli kanunların geciktirilmeden yüce
Meclis’ten çıkarılmasıdır. Bu kanunların sayısı 62 olup, bunlardan 35’i
Kurucu Meclis zamanında kabul edilerek yürürlüğe konmuş, geriye 27 kanun
kalmıştır. Bunların da bu yasama döneminde çıkarılması gerekmektedir.
Milli Güvenlik Konseyi, 12 Eylül’den sonra, bir taraftan anarşi ve terörle
sıkı ve kesintisiz bir mücadeleyi sürdürürken, diğer yandan da uzun yıllar
el atılmamış veya el atılmış da mevcut iktidarlar tarafından bir türlü
çıkarılamamış, memleketin ihtiyacı olan çok sayıda kanun tasarı ve tekliflerini
kanunlaştırmıştır. Türkiye’nin sosyal ve ekonomik yapısına çağdaş boyutlar
kazandıracağına inandığımız bu düzenlemelerin, ileride aksayan yanları
olursa, elbet sizler de gerekeni yapacaksınız.
Bu yasal düzenlemelerin bir kısmı vatandaşlara ağır gelmiş olabilir.
Ancak, bir konuşmamda da ifade ettiğim gibi, kinin acıdır, fakat sıtmanın
tedavisi için hastaya o acı ilacı vermek lazımdır.
Daha çıkarılması gereken birçok kanunumuz vardır ve olacaktır. Bunlardan
birisi de Toprak ve Tarım Reformu Kanunu'dur. Bu kanunu çıkaramadık. Zira,
Kurucu Meclis’in son zamanına rastlamıştı. Büyük bir vatandaş topluluğunu
ilgilendiren bu kanunun biraz daha incelenmesini ve gelecek Meclis’in,
yani sizlerin buna en doğru şekli vermesini uygun bulduk. Yüce Meclis’in,
yıllardır sürüncemede kalan ve yönetimimiz tarafından tekrar ele alınan
bu konu üzerinde dikkat ve titizlikle duracağına inanıyorum.
Diğer bir meselemiz, bünyemizi kemiren ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan
beri toplumu mahveden rüşvetle mücadeledir. Bu sorunun kolay halledilebilir
bir konu olmadığını biliyorum. Kökünün tamamen kazınmasının mümkün olmadığını
da biliyorum.
Ancak, mücadele kesintisiz sürdürülür, bütün görevliler sorumluluklarının
gereğini tam yaparsa, bu sorun da en asgari seviyede tutulabilir. Rüşvet
alma ve verme her şeyden evvel bir terbiye meselesidir. Bu terbiye, aile
ocağından başlar, okullarımızda devam eder. Eğer bir kişi böyle bir terbiyeyi
almadan hayata atılmışsa, ona ne kadar fazla para verirseniz veriniz, daha
da fazlasına tamah edecek, yine de rüşveti kabullenecektir.
Sayın milletvekilleri, ben bu kürsüden bütün meselelerimize değinmek
istemiyorum. Önemli gördüğüm hususları genel çizgileriyle anlatmaya çalıştım.
Sizler, bu toplumun içinden gelen ve onların vekaletini alan milletvekilleri olarak, aziz
milletimiz hangi konularda sıkıntı çekiyorsa, bunları en az bizler kadar
biliyorsunuz. Bu bakımdan bütün sorunlara bu ulvi çatı altında en iyi hal
çaresini bulacağınıza eminim.
Şimdi biraz da Kıbrıs konusuna değinmek istiyorum.
Sayın Milletvekilleri,
Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarımızın 1963 yılından beri çektikleri sıkıntıları,
yaşadıkları tahammül edilmez baskı ve işkenceleri, toplu öldürülme olaylarını
hepiniz biliyorsunuz. Türk toplumunun on bir yıl katlandığı bu hatırlanması
bile korkunç olaylar cereyan ederken ve Ada bütünüyle Yunanistan’a bağlanma
safhasına gelirken, buna seyirci kalan ve seslerini bile çıkarmayan ülkeler,
Türkiye’nin Londra ve Zürih Antlaşmalarının kendisine verdiği garantörlük
yetkisini kullanıp 120.000 Türk’ün yaşama güvencesini sağlamak maksadıyla
1974 yılında giriştiği Barış Harekatı’nın hemen ardından toplu olarak karşımızda
yer aldılar. O buhranlı dönemi de yine hepiniz gayet iyi hatırlarsınız.
O tarihlerden beri, Kıbrıs’taki Türk toplumunun iki bölgeli, iki toplumlu,
bağımsız ve bağlantısız bir federasyon kurulması için sarf ettiği gayretleri
de biliyorsunuz. Türkiye bütün bu çalışmalarda iyi niyetini daima göstermiş
ve özellikle 12 Eylül 1980’den sonra Kıbrıs probleminin bir an evvel halledilmesi için her türlü çabayı
sarf etmiştir. Bu arada toplumlararası görüşmeleri destekledik ve teşvik
ettik. Buna rağmen Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan’ın da teşvikiyle konuyu
tekrar Birleşmiş Milletler'e götürmüş ve oradan yine Türk toplumunun aleyhine
bir karar çıkartmak suretiyle görüşmelerin devamını önlemiştir.
Bu arada Yunanistan başbakanı, açıkça Ada’nın bir Helen toprağı olduğunu
ifade etmekten ve ülkeleri haçlı seferine çağırmaktan çekinmemiştir. Bütün
bu olaylara rağmen, Türkiye görüşmelerin tekrar başlamasını sağlayabilmek
için, Denktaş’ın yaptığı zirve toplantısı teklifini de desteklemiştir.
Bundan da bir netice alınmadığını gören Kıbrıs Türk toplumu, Türkiye’nin
malumatı dışında bildiğiniz gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan
etmiştir. Türkiye bundan haberi olmamakla beraber ilan edilen bu Cumhuriyet’i
tanımazlık edemezdi. Yönetimde biz olmasaydık da başka bir hükümet bulunsaydı,
o yönetimin de aynı kararı alacağından kesinlikle şüphem yoktur. Zira bu
konu Türk kamuoyuna mal olmuş bir husustur.
Bu olaylar söylediğim şekilde cereyan ettikten sonra, dünyada aleyhimizde
sürdürülen kampanyayı ve alınan haksız kararları da biliyorsunuz. Şimdi,
1974 Harekatı’ndan sonra başlatılan kampanya yine tekrar ediliyor. Bütün
mesele, Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a bağlanması kapılarının kapanmış olmasındadır.
Türkiye hiçbir zaman, Ada’nın Türkiye veya Yunanistan’a bağlanmasına
ve Kıbrıs’taki Türk toplumunun bir azınlık durumuna düşürülmesine müsaade
etmediği gibi, bundan sonra da asla etmeyecektir.
Türkiye iki taraf arasındaki görüşmelerin başlatılmasını ve benzeri
diğer bazı ülkelerde olduğu gibi, eşit şartlarla bir federasyon çatısı
altında bileşmelerini desteklemeye devam edecektir.
Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri,
Her vesileyle belirttiğim gibi, bugüne kadar yönetim olarak bütün çabamız,
demokratik parlamenter sistemi sağlam ve sağlıklı bir yapıya kavuşturmak
yönünde oldu. Sistemin bundan böyle kesintisiz sürmesi içten dileğimizdir.
Bu konuda, başta anayasal kuruluşlar olmak üzere, her kişi ve kuruluş kendisine
düşen görev ve sorumluluğu eksiksiz bir biçimde ve daha önceki tecrübelerin
de ışığında yerine getirmelidir. Dünya ve bölgemiz, her gün yeni oluşum
ve gelişmelere sahne olmakta, savaş rüzgarları olanca hızıyla esmeye devam
etmektedir. Böylesine kritik bir ortamda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli
göreviyle baş başa olması, elbette arzu edilen mühim bir husustur.
Mensubu olmakla sonsuz onur duyduğum Türk Silahlı Kuvvetleri, şimdi
huzur içinde hızla kışlasına çekilmektedir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, artık, yönetime el koymaktan başka çarenin
bulunmadığı ortamlarla karşı karşıya bırakılmamalıdır.
Ben, bu görevde bulunduğum sürece, demokratik sistemin mevcut kurumlarıyla
uyumlu ve kesintisiz bir şekilde sürmesi için bütün gayretimi göstereceğim.
Bu konuda sizlerin de yardımcı olmanızı haklı olarak bekliyorum.
Başta Türkiye Büyük Millet Meclisi olmak üzere, diğer bütün anayasal
kurumlar, artık kendi varlık ve yetkileriyle devrededir. Ülkemiz tarihinde
şimdi yeni bir sayfa açılmıştır. Milletçe el ele ve gönül birliği içinde,
yüce Atatürk’ün inkılap ve ilkeleri doğrultusunda yürüdüğümüz sürece, daha
mutlu ve aydınlık günler mutlaka bizlerin olacaktır.
Sözlerime son vermeden bir hususa daha değinmek istiyorum. Hepinizin
bildiği gibi, yeni siyasi partilerimizin kurulması ve seçimlere katılması
safhalarında, 12 Eylül’den evvel mevcut olup, 12 Eylül’den sonra kapatılan
siyasi partilerin bazı yönetici ve mensuplarının, kapatılan partilerin
devamı mahiyetinde yeni parti kurma girişimleri olmuş ve bunlar Milli Güvenlik
Konseyi’nin zamanında aldığı kararlarla önlenmiştir.
Bu gibi girişimlerde bulunanların, her fırsattan yararlanarak sizleri
bölmek, parçalamak ve bu suretle istikrarsızlık ve huzursuzluk yaratmak
isteyeceklerini unutmayınız. Bu çevrelerin daha şimdiden böyle hazırlıklar
içerisinde oldukları gözlenmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni oluşturan
siz değerli milletvekillerinin böyle çirkin oyunlara alet olmayacağına
ve dolayısıyla Türkiye’mizin 12 Eylül’den evvelki durumlara düşmesine asla
izin vermeyeceğine inanmakla beraber, bu konuda sizleri yine de uyarmakta
büyük yarar gördüm. Onlara bu fırsatı vermeyiniz.
Değerli Başkan ve Milletvekilleri,
Demokratik parlamenter sisteme yeniden geçişimizin gurur ve mutluluğu
içinde, yeni yasama yılının yüce Türk milletine hayırlı, uğurlu ve başardı
olmasını diler, hepinize en iyi dileklerle sevgilerimi ve saygılarımı sunarım. |