Cumhurbaşkanı Evren'in, 17. Dönem 3. Yasama Yılı'nın
açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma:
(1 Eylül 1985)
Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri,
17'nci Dönem 1' inci Yasama Yılı'nın ilk birleşimi olan 7 Aralık 1983
günü, sizlere yine bu kürsüden hitap etmiş fakat 2'nci yasama yılının ilk
birleşimi olan 1 Eylül 1984 günü açış konuşmasını yapamamıştım. Geçen yıl
böyle bir açış konuşması yapmamış olmamdan üzüntü duyan sayın milletvekili
sayısının bir hayli fazla olduğunu ve hatta bu durumu benim yüce Meclis’e
karşı bir kırgınlığıma bağlayanların bulunduğunu öğrendim. Anayasa’nın,
cumhurbaşkanının arzusuna bağlayan bu açış konuşmasının, bir mecburiyet
haline dönüştürülmemesini sağlamak gibi samimi bir düşünceden başka hiçbir
maksat gütmeyen bu davranışımdan dolayı ben de üzüldüm. Ancak, sayın milletvekillerinin,
bu hassasiyetini şahsıma ve Cumhurbaşkanlığı makamına karşı beslenen sevgi
ve saygının bir ifadesi olarak da kabul ettim. Bu çok manalı hassasiyetinizden
ötürü hepinize teşekkürlerimi sunuyor ve bu yasama yılının da başarılı
geçmesini ve yurdumuz ve milletimiz için hayırlı sonuçlar vermesini dileyerek
hepinizi en iyi duygularla selamlıyorum.
Önceki iki yasama yılında demokrasimizin temel organı olan yüce Meclis’imiz,
iktidarıyla, muhalefetiyle kısır, tahrip edici ve geçmişte gördüğümüz gibi
yurdumuzun siyasi tansiyonunu yükseltecek, anlamsız çekişmelerden, polemiklerden
uzak; karşılıklı hoşgörü, sevgi ve saygıya dayanan yoğun ve verimli
bir çalışma temposu içerisinde bulunmuş ve kanımca verimli hizmet vermiştir.
Bu nedenle, yüce Meclis’imizin siz değerli üyelerine teşekkür etmeyi zevkli
bir görev sayıyorum. Geçmiş dönemlerde bu ulvi çatı altında, millet çoğunluğunun
hiçbir zaman tasvip etmediği çirkin olayların cereyan ettiğini ve hatta
silahların çekildiğini, 6 ay gibi uzun bir süre hiçbir görevin yapılmadığını
daima hatırlayalım. Tarihin tekerrür etmemesi için geçmiş olayları iyi
değerlendirelim ve ondan ders almasını bilelim. Ve yine bilelim ki, bizi
aynı durumlara getirmek isteyen güçler her zaman olduğu gibi bugün de faaliyetlerini
sürdürmektedir. Demokrasi adını her gün ağızlarından eksik etmeyenlerin,
Türkiye’de demokrasi var mıdır yok mudur münakaşası yapanların, kendilerini
demokrasi kahramanı gösterme çabası içinde bulunanların arzuladıkları sistemin
bugüne kadar nelere mal olduğunu ve bundan sonra neye mal olacağını, neyi
getirip neyi götüreceğini akılcı bir yaklaşımla iyi değerlendirelim.
Sayın Milletvekilleri,
Milletine karşı inancını, güvenini ve saygısını kendi kişiliğinin ayrılmaz
bir parçasına dönüştüren yüce Atatürk’ün temel ilkelerinin başında hepinizin
bildiği gibi "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi gelir.
Yüce Atatürk, ancak millet egemenliğine dayanan bir yönetimin, o ülkenin
sorunlarına çözümler getireceğine inanmış ve bu görüşünü şartlar ne olursa
olsun hayatı boyunca daima savunmuştur.
Unutmayınız ki, milletimizin demokrasiye olan bağlılık ve inancına,
sizlerin sorumluluk ve görev anlayışındaki tutarlılık güç katacaktır.
12 Eylül Harekatı sonrasının ilk milletvekilleri olma onuruna sahip
sizleri, ilk günden itibaren bu konuda bilinçli ve duyarlı görmek, memnuniyetle
ifade etmeliyim ki, demokrasimizin geleceği bakımından güven vericidir.
Hatırlayacaksınız, yine bu kürsüden, 7 Aralık 1983 günü yeni yasama
yılı dolayısıyla yaptığım konuşmamda, sizleri birbirinize düşürmek ve bölmek
isteyenler bulunabileceğine işaret etmiştim. O günden bu yana gelişen olaylar,
haklılığımı ispat etti sanıyorum. Serbest seçimlerle teşekkül eden bu yüce
Meclis’i "gayrimeşru", "gayrihukuki" olarak tanımlayabilecek kadar ileri
gidenler ve hatta milletimizin ezici çoğunluğuyla onayladığı Anayasa’mızın
gayrihukukiliğini öne sürebilecek kadar gaflet içerisinde olanlar çıktı.
Konuşmamın burasında konuyu biraz daha açmak ihtiyacını hissediyorum.
Gün geçmiyor ki, demokratik parlamenter sistemin işleyiş ve yapısına ilişkin
çeşitli görüş ve değerlendirmelere tanık olmayalım. Benim görüşüm odur
ki: demokratik parlamenter sistemi katı, bağnaz yaklaşımlarla değerlendirmeye
gidersek yanılgıya düşebiliriz. Tarihi süreç, milletlerin, insan onuruna
en yaraşır bir sistem olan bu modeli, ülkelerinin siyasal, sosyal ve toplumsal
yapılarına uyum sağlayabilecek bir işlerliğe kavuşturma yolunda çaba harcadıklarını
göstermektedir.
Bu sistemle yönetilen milletler, sistemin bazı kaidelerini esas almışlar,
bunun yanında ülkelerinin özelliklerinden doğan, örneğin, din, örf ve adetler
ve geçmişten alınan acı dersler gibi ilkeleri de dikkate almak zorunda
kalmışlardır.
Kişi ve kuruluşlar, bulundukları konuma, Parlamento içinde olup olmadıklarına
ya da Türkiye’de komünist bir partinin bulunup bulunmadığına göre demokratik
parlamenter sistemi var veya yok saymaya kalkışırlarsa, bu yaklaşım inandırıcılıktan
uzak olur.
"Susan Türkiye yerine, konuşan Türkiye" mantığının bu ülkeye nelere
mal olduğunu hepimiz biliyoruz. Kaldı ki, bugün susması gerekenler bile
her gün konuşmaktadırlar.
Kendilerinin susmalarına veya konuşmalarına göre, rejimi değerlendirenleri,
sokaklarda oluk gibi kan akıtılır ve demokrasi göz göre göre adeta katledilirken,
iktidar ve muhalefet olarak sistemi esenliğe kavuşturma yerine, akıl almaz
bir tutumla her gün birbirlerini karalayıp inatlaşanları ve dolayısıyla
şer güçlere cesaret verenleri, aziz milletimiz de herhalde o eşsiz sağduyusuyla
mutlaka gerektiği şekilde değerlendirmektedir.
Bugün, Türkiye’de, birçok demokratik ülkede kağıt üzerinde kalan özgürlükler
rahatça kullanılmaktadır. Basın, sıkıyönetime rağmen hiçbir kısıtlamaya
tabi olmadan sesini rahatça duyurabilmektedir. Kişi ve kuruluşlar düşüncelerini,
mevcut kanunlar çerçevesinde serbestçe ifade edebilmekte ve meydanlarda
toplanabilmektedirler. Durum böyleyken, Türkiye’de demokrasi var mıdır,
yok mudur tartışmasına girenlerin neyi hedef olarak aldıklarını, o hedefe
ulaşırlarsa memlekete ne gibi fayda ve zararlar getireceğini çok iyi değerlendirelim.
Değerlendirelim ki, aynı tarihi hatalara tekrar düşmeyelim.
Sayın Milletvekilleri,
Geride bıraktığımız dönemde, yakın bölgemiz ve dünyamız, devam eden
ve yeni başlayan savaşlara, toprak işgallerine, dozu gittikçe artan terör
olaylarına, anlaşmazlıklara şahit oldu. Bu gelişmeler tabiatıyla büyük,
küçük birçok ülkeyi etkiledi ve bu ülkelerin siyasal, sosyal ve ekonomik
bakımdan boyutları değişik bunalımlarla karşı karşıya kalmalarına sebep
oldu.
Ne mutlu bize ki, dünya genelinde böylesine olumsuz şartlara ve hele
sıcak savaşların odak noktasını oluşturabilecek coğrafi konumumuza rağmen,
Türkiye olarak, huzur ve güven içinde geleceğe umutla bakabiliyoruz. Ancak,
yakın zaman öncesi yaşanılan acı olayları daima hatırlayarak, bu ortamın
değerini iyi bilmeli, tutum ve davranışlarımızı kişisel ihtiras ve beklentilerden
uzak, daima ülke yararları doğrultusunda yönlendirmeliyiz. Yurdumuzun ufak
bir yöresinde cereyan eden şekavet olaylarının, 12 Eylül döneminde değil
de, demokratik sisteme geçtikten sonra hız kazanmış olmasının altında yatan
gizli planları iyi değerlendirmeliyiz. Bu eşkıyalar, maalesef komşu ülkelerde
eğitim görüp beyinleri yıkandıktan sonra silahlandırılıp ülkemize sızdırılmakta,
sıkıştıklarında yine aynı ülkelerde barınma imkanı bulmaktadırlar. Terör
olayları artık, dünyanın birçok ülkesini rahatsız eden boyutlara ulaşmıştır.
Bizim, vaktiyle bütün ülkelerin teröre karşı müşterek tedbir alma çağrımızı
o tarihte kulak ardı eden devletler, şimdi aynı çağrıyı kendileri yapmaktadırlar.
Ancak, terör hareketlerine karışmış kişiler yurtdışında siyasi mülteci
olarak kabul edildikleri ve hatta itibar gördükleri sürece, bu belanın
ortadan kalkmasının mümkün olamayacağını açıkça belirtmek isterim. Terörle
mücadelede tecrübe sahibi olmuş ve başarılı sonuçlar almış Türkiye’nin,
bu konuda bütün milletlere çağrıda bulunarak, uluslararası düzeyde alınması
gereken önlemler konusunda öncülük yapması hususunu da yüce Meclis’in takdirlerine
sunarım.
Sayın Milletvekilleri,
Şimdi de, son günlerde giderek ön plana çıkarılmaya çalışılan af konusundaki
kişisel görüş ve düşüncelerimi sizlere aktarmak istiyorum.
Af elbette insani bir harekettir. İnsan, gerektiğinde ve zamanı geldiğinde
affetmesini bilmelidir. Ancak, bir suçluyu bağışlarken, karşı tarafın da
hak ve hukukunu düşünmek zorundayız.
Sık sık af çıkarmanın, suçluyu suç işlemekte adeta daha cüretkar bir
hale getirdiğini, bugüne kadarki uygulamalar göstermiştir.
Af konusunda, Türkiye, birçok tecrübeden geçmiştir. Politik çıkar ve
stratejilere dayalı af zorlamalarının, ülkemize ne büyük zararlar verdiğini
yakın zamanda hep birlikte gördük, yaşadık.
Bu sözlerimle affa karşı olduğum sanılmasın.
Ancak, affın şeklini, kapsamını çok iyi değerlendirmek ve düşünmek zorunda
olduğumuzu belirtmek istiyorum.
Parlamento’muzun, geçmiş acı tecrübelerin ışığında, bu konuda en sağlıklı
ve tutarlı yolu bulmak için dikkatli ve titiz davranacağına ve özellikle
Anayasa’mızın 14’üncü maddesinde sayılan devletin varlığına karşı işlenmiş
suçların da kendilerince birtakım tefsirler yaparak af kapsamına alınması
tekliflerini zaman zaman ortaya atan iç ve dış mihrakların bu çatlak seslerine
itibar etmeyeceğine içtenlikle inanıyorum. Senelerdir, illegal olarak yurtdışında
yıkıcı ve bölücü faaliyette bulunan kuruluşların ve radyolarının, hemen
hemen her gün genel af konusunda yayın yaptıklarını dikkate alırsak, affın
kimler için istendiğini kolaylıkla anlayabiliriz. 1974 yılında da aynı
mihraklar af konusunu işlemiş ve maalesef bu kampanyalarında muvaffak da
olmuşlardı.
Aynı taktiğin, şimdi yürürlüğe konduğunu yüce Meclis’in dikkatine sunmayı
bir görev kabul ettim.
Sayın Milletvekilleri,
Bu vesileyle önemli gördüğüm bir noktaya daha değinmek istiyorum. 1982
Anayasası, hepimizin çok iyi bildiği gibi milletimizin ezici bir çoğunluğuyla
kabul edilmiştir. Hepimizin çok iyi hatırlayacağı gibi, o tarihte bu Anayasa’nın
karşısında olanlar, daha Türkiye Büyük Millet Meclisi açılır açılmaz, Anayasa’nın
değiştirilmesi girişimlerine başladılar. Bu girişimlerini dışarıda ve içeride
bugün de aralıksız olarak kurnazca ve insafsızca sürdürmektedirler. Amaçları,
bu konuyu devamlı canlı tutarak zihinlerde istifham yaratmaktır. Bunların
klasik taktikleri böyledir. Evvela masumane isteklerle sahneye çıkarlar,
ardından da esas maksatlarını bir bir ortaya koymaya başlarlar. Şimdi,
Anayasa’nın geçici 15’inci maddesiyle uğraşıyorlar. Geçici 15’inci maddeyi
yanlış tefsir etmek suretiyle, bu maddeyle işe başlamak istiyorlar. Eğer
muvaffak olurlarsa Anayasa’da delik açarak, ardından bu deliği gittikçe
genişletmek suretiyle sıraya diğerlerini getirecekler. Nitekim, diğer bazı
geçici maddelerle ölüm cezalarının kaldırılması da onların gündemindedir.
Ne garip bir tesadüftür ki, Avrupalı bazı taraftarları parlamenterler de,
"Ne yapalım bizim aramıza girmek için Anayasa’nızı değiştiriniz; siz de
ölüm cezalarını kaldırınız" diye akıl hocalığı yapmaktadırlar. O sayın
parlamenterler, aynı teklifi acaba neden kanunlarında ölüm cezası bulunan
ve demokratik sistemle yönetilen birçok ülkeye ve özellikle Amerika Birleşik
Devletleri’ne, Sovyetler Birliği’ne, diğer sosyalist ülkelere yapmamaktadırlar?
İtiraf etmeliyim ki, bu fikri ortaya atanların çok insani gibi görünen
bu düşüncelerine akıl erdirmekte güçlük çekiyorum. Zira, öldürülen 5.500’ün
üzerinde vatandaş, yıkılan yuva, tahrip edilen maddi ve manevi değer ve
öldürülenler arasında yurda yıllarca hizmet etmiş, başbakanlık, bakanlık,
milletvekilliği, hakimlik, savcılık, öğretmenlik, üniversitelerde öğretim
görevliliği, sendika başkanlığı yapmışlarla, halkın güvenliğini üstlenmiş
polis, jandarma ve vatan savunmasına hazırlanan subay, astsubay, kahraman
Mehmetçik ve masum diğer birçok öğrenci, işçi, genç, yaşlı, erkek ve kadın
var... Bunlar kısa zamanda unutulacak "Allah rahmet eylesin" denecek, fakat
diğer tarafta, bu eylemleri gerçekleştirenler ve bu kadar vatandaşın kanına
girenler bir zaman içerisinde hapisten çıkacaklar ve yine aynı eylemleri
gerçekleştirmek için kuvvet kazanacaklar. Ya da dışarıda olanlara eylem
yapmaları için cesaret verecekler. Bunu akıl, izan kabul eder mi? Onlar
kanunlara karşı gelecekler, devleti yıkmaya çalışacaklar, acımasızca birçok
masum vatandaşı öldürecekler, ama biz bunlara "Bir daha yapma e mi!" diye
nasihatte bulunacağız. Sayın milletvekilleri, bu tabloyu eksiksiz gözlerinizin
önüne seriyorum ki, buna göre kararınızı veriniz. Bu konuda belki ben çok
katı ve yanlış düşünüyor olabilirim. Eğer öyle kabul ediliyorsa, bunun
en salim yolu, ölüm cezası kalksın mı, kalkmasın mı konusunu halkın oyuna
sunmaktır. Halkımız, o eşsiz sağduyusuyla her zaman olduğu gibi bu konuda
da en iyiyi ve en doğruyu mutlaka bulacaktır. Böylece, bize baskı yapmaya
devam eden bazı Batılı dostlarımıza da gerekli cevap verilmiş olacaktır.
Sayın Milletvekilleri,
Bu yasama döneminde çıkarılması gereken ve önemli bulduğum bazı kanun
tasarıları üzerinde de görüşlerimi belirtmek istiyorum.
Birincisi, Medeni Kanun’dur. Hepimizin bildiği gibi, bu kanunumuzun
birçok maddesi günümüz şartlarına cevap veremediğinden haklı olarak halkımızın
büyük bir kesimini rahatsız etmekteydi. Bunu dikkate alarak Milli Güvenlik
Konseyi döneminde kabul edilen 1 Haziran 1981 tarih ve 2467 sayılı Kanun’la
Türk Kanunu Medenisi ile ilgili çalışmalar yapmak üzere bir komisyon kurulmuş
ve bu komisyona iki yıllık bir zaman verilmişti. Komisyon iki yıl içerisinde
bu kanun taslağını hazırlayamadığından süre bir yıl daha uzatılmış ve nihayet
kanun tasarısı olarak 1984 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur.
Bu yasama yılı içerisinde tasarının kanunlaşması halinde, büyük bir boşluğu
dolduracağına inanmaktayım.
İkincisi, Türk Ceza Kanunu’nda yapılması gereken değişikliklerdir. 1
Mart 1926 tarihinde kabul edilmiş bulunan 265 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda
bugüne kadar 36 değişiklik yapılmasına rağmen hala suç ve ceza adaleti
bakımından aksayan yönlerinin bulunduğu ve sosyal yapımıza uymadığı gerçeğinin
oluşudur. Bu nedenle, kanunla ilgili çalışmalar yapmak üzere Adalet Bakanlığında,
Yargıtay, üniversiteler, barolar ve mahkeme temsilcilerinden teşekkül
eden kurulun çalışmalarını bir an evvel sonuçlandırarak, tasarının Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne sunulmasının ve Millet Meclisi tarafından yasalaştırılmasının
toplumsal açıdan büyük yarar sağlayacağı muhakkaktır.
Son olarak, terörle mücadelede bütün partilerimizin birlik ve beraberlik
içerisinde olmalarını hatırlatmak istiyorum. Zira, bu konuda gösterilecek
ihmal ve oy kaygısıyla verilecek tavizlerin, bizi nerelere sürüklediğini
hep beraber gördük, yaşadık.
Sayın Milletvekilleri,
Ülkemizin çözüm bekleyen çok çeşitli sorunları vardır. Bunların içinde
en önemlileri olarak işsizlik, hayat pahalılığı ve konut sorunlarını sayabiliriz.
Bu sorunlara bu ulvi çatı altında hal çaresi bulunacaktır. Eğer, sorunlarımızı
sokakta halletme yolunu tercih eder ve vatandaşlarımızı her gün bir seçim
havası içerisinde tutmaya çalışır ve onu sokağa dökersek sonunda bir de
bakarız ki, ülke zarar görmüştür. Yılların birikimi ve demokrasi tatbikatının
yanlış anlaşılması ve uygulanması sonucu meydana gelen bu sorunları, bir
çırpıda çözmenin kolay bir şey olmadığı muhakkaktır. Bu konuda, hükümet
ve Parlamento’nun, etkin ve tutarlı uygulamalarının tespitinde yakın bir
işbirliği içerisinde bulunması, muhalefetin, iktidarın yüklendiği sorumluluğu
hatırlaması ve iktidarın da muhalefetin sesle kulak vermesi, yararlı gördüğü
teklifleri reddetmeyerek kabullenmesi halinde mutlaka olumlu sonuçlar verecektir.
Bu duygu ve düşüncelerle, yeni yasama yılının daima güzellikten, iyilikten
ve barıştan yana olan ülkemize ve yüce milletimize hayırlı olmasın temenni
ediyor, hepinize başarı, mutluluk ve esenlik dilekleriyle sevgiler, saygılar
sunuyorum. |