Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KONUŞMADAN BAŞLIKLAR
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ (EKİM-2001)
MEDENİ KANUN DEĞİŞİKLİĞİ (2001)

EVREN'İN TBMM'NİN YASAMA YILINI AÇIŞ KONUŞMASI
Konuşma metni...
1 Eylül 1985
TBMM'nin 17. Dönem 3. Yasama Yılı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in konuşmasıyla açıldı.
 
 
Cumhurbaşkanı Evren'in, 17. Dönem 3. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma: 
(1 Eylül 1985)

Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri,

17'nci Dönem 1' inci Yasama Yılı'nın ilk birleşimi olan 7 Aralık 1983 günü, sizlere yine bu kürsüden hitap etmiş fakat 2'nci yasama yılının ilk birleşimi olan 1 Eylül 1984 günü açış konuşmasını yapamamıştım. Geçen yıl böyle bir açış konuşması yapmamış olmamdan üzüntü duyan sayın milletvekili sayısının bir hayli fazla olduğunu ve hatta bu durumu benim yüce Meclis’e karşı bir kırgınlığıma bağlayanların bulunduğunu öğrendim. Anayasa’nın, cumhurbaşkanının arzusuna bağlayan bu açış konuşmasının, bir mecburiyet haline dönüştürülmemesini sağlamak gibi samimi bir düşünceden başka hiçbir maksat gütmeyen bu davranışımdan dolayı ben de üzüldüm. Ancak, sayın milletvekillerinin, bu hassasiyetini şahsıma ve Cumhurbaşkanlığı makamına karşı beslenen sevgi ve saygının bir ifadesi olarak da kabul ettim. Bu çok manalı hassasiyetinizden ötürü hepinize teşekkürlerimi sunuyor ve bu yasama yılının da başarılı geçmesini ve yurdumuz ve milletimiz için hayırlı sonuçlar vermesini dileyerek hepinizi en iyi duygularla selamlıyorum.

Önceki iki yasama yılında demokrasimizin temel organı olan yüce Meclis’imiz, iktidarıyla, muhalefetiyle kısır, tahrip edici ve geçmişte gördüğümüz gibi yurdumuzun siyasi tansiyonunu yükseltecek, anlamsız çekişmelerden, polemiklerden uzak; karşılıklı  hoşgörü, sevgi ve saygıya dayanan yoğun ve verimli bir çalışma temposu içerisinde bulunmuş ve kanımca verimli hizmet vermiştir. Bu nedenle, yüce Meclis’imizin siz değerli üyelerine teşekkür etmeyi zevkli bir görev sayıyorum. Geçmiş dönemlerde bu ulvi çatı altında, millet çoğunluğunun hiçbir zaman tasvip etmediği çirkin olayların cereyan ettiğini ve hatta silahların çekildiğini, 6 ay gibi uzun bir süre hiçbir görevin yapılmadığını daima hatırlayalım. Tarihin tekerrür etmemesi için geçmiş olayları iyi değerlendirelim ve ondan ders almasını bilelim. Ve yine bilelim ki, bizi aynı durumlara getirmek isteyen güçler her zaman olduğu gibi bugün de faaliyetlerini sürdürmektedir. Demokrasi adını her gün ağızlarından eksik etmeyenlerin, Türkiye’de demokrasi var mıdır yok mudur münakaşası yapanların, kendilerini demokrasi kahramanı gösterme çabası içinde bulunanların arzuladıkları sistemin bugüne kadar nelere mal olduğunu ve bundan sonra neye mal olacağını, neyi getirip neyi götüreceğini akılcı bir yaklaşımla iyi değerlendirelim.

Sayın Milletvekilleri,

Milletine karşı inancını, güvenini ve saygısını kendi kişiliğinin ayrılmaz bir parçasına dönüştüren yüce Atatürk’ün temel ilkelerinin başında hepinizin bildiği gibi "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi gelir.

Yüce Atatürk, ancak millet egemenliğine dayanan bir yönetimin, o ülkenin sorunlarına çözümler getireceğine inanmış ve bu görüşünü şartlar ne olursa olsun hayatı boyunca daima savunmuştur.

Unutmayınız ki, milletimizin demokrasiye olan bağlılık ve inancına, sizlerin sorumluluk ve görev anlayışındaki tutarlılık güç katacaktır.

12 Eylül Harekatı sonrasının ilk milletvekilleri olma onuruna sahip sizleri, ilk günden itibaren bu konuda bilinçli ve duyarlı görmek, memnuniyetle ifade etmeliyim ki, demokrasimizin geleceği bakımından güven vericidir.

Hatırlayacaksınız, yine bu kürsüden, 7 Aralık 1983 günü yeni yasama yılı dolayısıyla yaptığım konuşmamda, sizleri birbirinize düşürmek ve bölmek isteyenler bulunabileceğine işaret etmiştim. O günden bu yana gelişen olaylar, haklılığımı ispat etti sanıyorum. Serbest seçimlerle teşekkül eden bu yüce Meclis’i "gayrimeşru", "gayrihukuki" olarak tanımlayabilecek kadar ileri gidenler ve hatta milletimizin ezici çoğunluğuyla onayladığı Anayasa’mızın gayrihukukiliğini öne sürebilecek kadar gaflet içerisinde olanlar çıktı.

Konuşmamın burasında konuyu biraz daha açmak ihtiyacını hissediyorum. Gün geçmiyor ki, demokratik parlamenter sistemin işleyiş ve yapısına ilişkin çeşitli görüş ve değerlendirmelere tanık olmayalım. Benim görüşüm odur ki: demokratik parlamenter sistemi katı, bağnaz yaklaşımlarla değerlendirmeye gidersek yanılgıya düşebiliriz. Tarihi süreç, milletlerin, insan onuruna en yaraşır bir sistem olan bu modeli, ülkelerinin siyasal, sosyal ve toplumsal yapılarına uyum sağlayabilecek bir işlerliğe kavuşturma yolunda çaba harcadıklarını göstermektedir.

Bu sistemle yönetilen milletler, sistemin bazı kaidelerini esas almışlar, bunun yanında ülkelerinin özelliklerinden doğan, örneğin, din, örf ve adetler ve geçmişten alınan acı dersler gibi ilkeleri de dikkate almak zorunda kalmışlardır.

Kişi ve kuruluşlar, bulundukları konuma, Parlamento içinde olup olmadıklarına ya da Türkiye’de komünist bir partinin bulunup bulunmadığına göre demokratik parlamenter sistemi var veya yok saymaya kalkışırlarsa, bu yaklaşım inandırıcılıktan uzak olur.

"Susan Türkiye yerine, konuşan Türkiye" mantığının bu ülkeye nelere mal olduğunu hepimiz biliyoruz. Kaldı ki, bugün susması gerekenler bile her gün konuşmaktadırlar.

Kendilerinin susmalarına veya konuşmalarına göre, rejimi değerlendirenleri, sokaklarda oluk gibi kan akıtılır ve demokrasi göz göre göre adeta katledilirken, iktidar ve muhalefet olarak sistemi esenliğe kavuşturma yerine, akıl almaz bir tutumla her gün birbirlerini karalayıp inatlaşanları ve dolayısıyla şer güçlere cesaret verenleri, aziz milletimiz de herhalde o eşsiz sağduyusuyla mutlaka gerektiği şekilde değerlendirmektedir.

Bugün, Türkiye’de, birçok demokratik ülkede kağıt üzerinde kalan özgürlükler rahatça kullanılmaktadır. Basın, sıkıyönetime rağmen hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan sesini rahatça duyurabilmektedir. Kişi ve kuruluşlar düşüncelerini, mevcut kanunlar çerçevesinde serbestçe ifade edebilmekte ve meydanlarda toplanabilmektedirler. Durum böyleyken, Türkiye’de demokrasi var mıdır, yok mudur tartışmasına girenlerin neyi hedef olarak aldıklarını, o hedefe ulaşırlarsa memlekete ne gibi fayda ve zararlar getireceğini çok iyi değerlendirelim. Değerlendirelim ki, aynı tarihi hatalara tekrar düşmeyelim.

Sayın Milletvekilleri,

Geride bıraktığımız dönemde, yakın bölgemiz ve dünyamız, devam eden ve yeni başlayan savaşlara, toprak işgallerine, dozu gittikçe artan terör olaylarına, anlaşmazlıklara şahit oldu. Bu gelişmeler tabiatıyla büyük, küçük birçok ülkeyi etkiledi ve bu ülkelerin siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan boyutları değişik bunalımlarla karşı karşıya kalmalarına sebep oldu.

Ne mutlu bize ki, dünya genelinde böylesine olumsuz şartlara ve hele sıcak savaşların odak noktasını oluşturabilecek coğrafi konumumuza rağmen, Türkiye olarak, huzur ve güven içinde geleceğe umutla bakabiliyoruz. Ancak, yakın zaman öncesi yaşanılan acı olayları daima hatırlayarak, bu ortamın değerini iyi bilmeli, tutum ve davranışlarımızı kişisel ihtiras ve beklentilerden uzak, daima ülke yararları doğrultusunda yönlendirmeliyiz. Yurdumuzun ufak bir yöresinde cereyan eden şekavet olaylarının, 12 Eylül döneminde değil de, demokratik sisteme geçtikten sonra hız kazanmış olmasının altında yatan gizli planları iyi değerlendirmeliyiz. Bu eşkıyalar, maalesef komşu ülkelerde eğitim görüp beyinleri yıkandıktan sonra silahlandırılıp ülkemize sızdırılmakta, sıkıştıklarında yine aynı ülkelerde barınma imkanı bulmaktadırlar. Terör olayları artık, dünyanın birçok ülkesini rahatsız eden boyutlara ulaşmıştır. Bizim, vaktiyle bütün ülkelerin teröre karşı müşterek tedbir alma çağrımızı o tarihte kulak ardı eden devletler, şimdi aynı çağrıyı kendileri yapmaktadırlar. Ancak, terör hareketlerine karışmış kişiler yurtdışında siyasi mülteci olarak kabul edildikleri ve hatta itibar gördükleri sürece, bu belanın ortadan kalkmasının mümkün olamayacağını açıkça belirtmek isterim. Terörle mücadelede tecrübe sahibi olmuş ve başarılı sonuçlar almış Türkiye’nin, bu konuda bütün milletlere çağrıda bulunarak, uluslararası düzeyde alınması gereken önlemler konusunda öncülük yapması hususunu da yüce Meclis’in takdirlerine sunarım.

Sayın Milletvekilleri,

Şimdi de, son günlerde giderek ön plana çıkarılmaya çalışılan af konusundaki kişisel görüş ve düşüncelerimi sizlere aktarmak istiyorum.

Af elbette insani bir harekettir. İnsan, gerektiğinde ve zamanı geldiğinde affetmesini bilmelidir. Ancak, bir suçluyu bağışlarken, karşı tarafın da hak ve hukukunu düşünmek zorundayız.

Sık sık af çıkarmanın, suçluyu suç işlemekte adeta daha cüretkar bir hale getirdiğini, bugüne kadarki uygulamalar göstermiştir.

Af konusunda, Türkiye, birçok tecrübeden geçmiştir. Politik çıkar ve stratejilere dayalı af zorlamalarının, ülkemize ne büyük zararlar verdiğini yakın zamanda hep birlikte gördük, yaşadık.

Bu sözlerimle affa karşı olduğum sanılmasın.

Ancak, affın şeklini, kapsamını çok iyi değerlendirmek ve düşünmek zorunda olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Parlamento’muzun, geçmiş acı tecrübelerin ışığında, bu konuda en sağlıklı ve tutarlı yolu bulmak için dikkatli ve titiz davranacağına ve özellikle Anayasa’mızın 14’üncü maddesinde sayılan devletin varlığına karşı işlenmiş suçların da kendilerince birtakım tefsirler yaparak af kapsamına alınması tekliflerini zaman zaman ortaya atan iç ve dış mihrakların bu çatlak seslerine itibar etmeyeceğine içtenlikle inanıyorum. Senelerdir, illegal olarak yurtdışında yıkıcı ve bölücü faaliyette bulunan kuruluşların ve radyolarının, hemen hemen her gün genel af konusunda yayın yaptıklarını dikkate alırsak, affın kimler için istendiğini kolaylıkla anlayabiliriz. 1974 yılında da aynı mihraklar af konusunu işlemiş ve maalesef bu kampanyalarında muvaffak da olmuşlardı.

Aynı taktiğin, şimdi yürürlüğe konduğunu yüce Meclis’in dikkatine sunmayı bir görev kabul ettim.

Sayın Milletvekilleri,

Bu vesileyle önemli gördüğüm bir noktaya daha değinmek istiyorum. 1982 Anayasası, hepimizin çok iyi bildiği gibi milletimizin ezici bir çoğunluğuyla kabul edilmiştir. Hepimizin çok iyi hatırlayacağı gibi, o tarihte bu Anayasa’nın karşısında olanlar, daha Türkiye Büyük Millet Meclisi açılır açılmaz, Anayasa’nın değiştirilmesi girişimlerine başladılar. Bu girişimlerini dışarıda ve içeride bugün de aralıksız olarak kurnazca ve insafsızca sürdürmektedirler. Amaçları, bu konuyu devamlı canlı tutarak zihinlerde istifham yaratmaktır. Bunların klasik taktikleri böyledir. Evvela masumane isteklerle sahneye çıkarlar, ardından da esas maksatlarını bir bir ortaya koymaya başlarlar. Şimdi, Anayasa’nın geçici 15’inci maddesiyle uğraşıyorlar. Geçici 15’inci maddeyi yanlış tefsir etmek suretiyle, bu maddeyle işe başlamak istiyorlar. Eğer muvaffak olurlarsa Anayasa’da delik açarak, ardından bu deliği gittikçe genişletmek suretiyle sıraya diğerlerini getirecekler. Nitekim, diğer bazı geçici maddelerle ölüm cezalarının kaldırılması da onların gündemindedir. Ne garip bir tesadüftür ki, Avrupalı bazı taraftarları parlamenterler de, "Ne yapalım bizim aramıza girmek için Anayasa’nızı değiştiriniz; siz de ölüm cezalarını kaldırınız" diye akıl hocalığı yapmaktadırlar. O sayın parlamenterler, aynı teklifi acaba neden kanunlarında ölüm cezası bulunan ve demokratik sistemle yönetilen birçok ülkeye ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne, Sovyetler Birliği’ne, diğer sosyalist ülkelere yapmamaktadırlar? İtiraf etmeliyim ki, bu fikri ortaya atanların çok insani gibi görünen bu düşüncelerine akıl erdirmekte güçlük çekiyorum. Zira, öldürülen 5.500’ün üzerinde vatandaş, yıkılan yuva, tahrip edilen maddi ve manevi değer ve öldürülenler arasında yurda yıllarca hizmet etmiş, başbakanlık, bakanlık, milletvekilliği, hakimlik, savcılık, öğretmenlik, üniversitelerde öğretim görevliliği, sendika başkanlığı yapmışlarla, halkın güvenliğini üstlenmiş polis, jandarma ve vatan savunmasına hazırlanan subay, astsubay, kahraman Mehmetçik ve masum diğer birçok öğrenci, işçi, genç, yaşlı, erkek ve kadın var... Bunlar kısa zamanda unutulacak "Allah rahmet eylesin" denecek, fakat diğer tarafta, bu eylemleri gerçekleştirenler ve bu kadar vatandaşın kanına girenler bir zaman içerisinde hapisten çıkacaklar ve yine aynı eylemleri gerçekleştirmek için kuvvet kazanacaklar. Ya da dışarıda olanlara eylem yapmaları için cesaret verecekler. Bunu akıl, izan kabul eder mi? Onlar kanunlara karşı gelecekler, devleti yıkmaya çalışacaklar, acımasızca birçok masum vatandaşı öldürecekler, ama biz bunlara "Bir daha yapma e mi!" diye nasihatte bulunacağız. Sayın milletvekilleri, bu tabloyu eksiksiz gözlerinizin önüne seriyorum ki, buna göre kararınızı veriniz. Bu konuda belki ben çok katı ve yanlış düşünüyor olabilirim. Eğer öyle kabul ediliyorsa, bunun en salim yolu, ölüm cezası kalksın mı, kalkmasın mı konusunu halkın oyuna sunmaktır. Halkımız, o eşsiz sağduyusuyla her zaman olduğu gibi bu konuda da en iyiyi ve en doğruyu mutlaka bulacaktır. Böylece, bize baskı yapmaya devam eden bazı Batılı dostlarımıza da gerekli cevap verilmiş olacaktır.

Sayın Milletvekilleri,

Bu yasama döneminde çıkarılması gereken ve önemli bulduğum bazı kanun tasarıları üzerinde de görüşlerimi belirtmek istiyorum.

Birincisi, Medeni Kanun’dur. Hepimizin bildiği gibi, bu kanunumuzun birçok maddesi günümüz şartlarına cevap veremediğinden haklı olarak halkımızın büyük bir kesimini rahatsız etmekteydi. Bunu dikkate alarak Milli Güvenlik Konseyi döneminde kabul edilen 1 Haziran 1981 tarih ve 2467 sayılı Kanun’la Türk Kanunu Medenisi ile ilgili çalışmalar yapmak üzere bir komisyon kurulmuş ve bu komisyona iki yıllık bir zaman verilmişti. Komisyon iki yıl içerisinde bu kanun taslağını hazırlayamadığından süre bir yıl daha uzatılmış ve nihayet kanun tasarısı olarak 1984 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur. Bu yasama yılı içerisinde tasarının kanunlaşması halinde, büyük bir boşluğu dolduracağına inanmaktayım.

İkincisi, Türk Ceza Kanunu’nda yapılması gereken değişikliklerdir. 1 Mart 1926 tarihinde kabul edilmiş bulunan 265 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda bugüne kadar 36 değişiklik yapılmasına rağmen hala suç ve ceza adaleti bakımından aksayan yönlerinin bulunduğu ve sosyal yapımıza uymadığı gerçeğinin oluşudur. Bu nedenle, kanunla ilgili çalışmalar yapmak üzere Adalet Bakanlığında, Yargıtay, üniversiteler,  barolar ve mahkeme temsilcilerinden teşekkül eden kurulun çalışmalarını bir an evvel sonuçlandırarak, tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmasının ve Millet Meclisi tarafından yasalaştırılmasının toplumsal açıdan büyük yarar sağlayacağı muhakkaktır.

Son olarak, terörle mücadelede bütün partilerimizin birlik ve beraberlik içerisinde olmalarını hatırlatmak istiyorum. Zira, bu konuda gösterilecek ihmal ve oy kaygısıyla verilecek tavizlerin, bizi nerelere sürüklediğini hep beraber gördük, yaşadık.

Sayın Milletvekilleri,

Ülkemizin çözüm bekleyen çok çeşitli sorunları vardır. Bunların içinde en önemlileri olarak işsizlik, hayat pahalılığı ve konut sorunlarını sayabiliriz. Bu sorunlara bu ulvi çatı altında hal çaresi bulunacaktır. Eğer, sorunlarımızı sokakta halletme yolunu tercih eder ve vatandaşlarımızı her gün bir seçim havası içerisinde tutmaya çalışır ve onu sokağa dökersek sonunda bir de bakarız ki, ülke zarar görmüştür. Yılların birikimi ve demokrasi tatbikatının yanlış anlaşılması ve uygulanması sonucu meydana gelen bu sorunları, bir çırpıda çözmenin kolay bir şey olmadığı muhakkaktır. Bu konuda, hükümet ve Parlamento’nun, etkin ve tutarlı uygulamalarının tespitinde yakın bir işbirliği içerisinde bulunması, muhalefetin, iktidarın yüklendiği sorumluluğu hatırlaması ve iktidarın da muhalefetin sesle kulak vermesi, yararlı gördüğü teklifleri reddetmeyerek kabullenmesi halinde mutlaka olumlu sonuçlar verecektir.

Bu duygu ve düşüncelerle, yeni yasama yılının daima güzellikten, iyilikten ve barıştan yana olan ülkemize ve yüce milletimize hayırlı olmasın temenni ediyor, hepinize başarı, mutluluk ve esenlik dilekleriyle sevgiler, saygılar sunuyorum.



(1 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.