Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 FP Davası
ANA İDDİANAME
SAVCILIĞIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
SÖZLÜ AÇIKLAMA METNİ
 
 
 

FAZİLET PARTİSİ DAVASI 

Fazilet Partisi'nin Kapatılması İstemiyle
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 
Anayasa Mahkemesi'ne açılan davanın ek iddianamesi... 
(4 Haziran 1999)
 


T.C.
YARGITAY
CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI



 
 

ANKARA, 4.6.1999
 SAYl: SP.95 Muh.1999/252
 
 

Anayasa Mahkemesi Başkanlığına

     Fazilet Partisi'nin kapatılmasına ilişkin olarak düzenlediğimiz 7.5.1999 gün ve 116 sayılı iddianamemizde, adı geçen partinin ``Yalnız Yüksek Mahkeme`ce kapatılan RP`nin değil, aslında ülkede dini siyasete alet ettiği için kapatılan tüm siyasi partilerin devamı niteliğinde olduğu`` kanaatine vardığımızı vurgulamış,  Anayasamızın 69. maddesinin 7. fıkrasındaki  ``temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz`` hükmü ve bu hükmün Anayasa`ya konuluş amacı gözönünde tutulduğunda, bu nedenle Fazilet Partisi`nin kapatılmasına karar verilmesi halinde, iddianamemizin ''SONUÇ'' bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan kararların da verilmesi gerektiği, aksi takdirde Fazilet Partisi`nin kapatılması ile amaçlanan sonucun sağlanamayacağını ve aynı şahısların benzer partileri kurma ve benzer eylemlerde bulunmasının engellenemeyeceğine içtenlikle inandığımızdan;  ayrıca Merve Kavakçı`nın milletvekili seçtirilip, TBMM`de türbanıyla yemin etmesinin Fazilet Partisi üst düzey yöneticileri tarafından önceden planlandığı, parti politikası olarak 2.5.1999 tarihinde eyleme dönüştürüldüğü, bu eylemin yapılacağının tüm Fazilet Partisi  milletvekillerince bilindiği, olay anında ve olay sonrası söz konusu milletvekillerince bu eyleme destek de verildiği, bu eylemin de başlıbaşına Fazilet Partisi`nin kapatılması ve iddianamemizin ''SONUÇ'' bölümünün (2) numaralı bendinde açıklanan kararların verilmesi için yeterli delil oluşturacağı kanaatinde olduğumuzdan ``usul ekonomisi`` kurallarını göz önünde tuturak, delillerimizi genellikle bu iki hususa hasretmiştik.
     Ancak Yüksek Mahkemenizin, soruşturmanın genişletilmesi kanaatine varmasını saygıyla karşılıyor, 13.5.1999 gün 106/429 sayılı yazınızla istenen ve bugüne kadar Başsavcılığımın arşivlerine girmiş konu ile ilgili delilleri, ek delillerimizle birlikte bilgilerinize arz ediyorum.

     1- Fazilet Partisi Genel Başkanı RECAİ KUTAN -  Bazı kimseler çıkmışlar, hatta bunların içinde rektör unvanı olanlar, profesör unvanı olanlar da var. Diyorlar ki, bu rektörler, bu profesörler, ''Efendim, biz başörtülü kızların üniversiteye girmesini Cumhuriyeti korumak için istiyoruz'' diyorlar. Buna olsa olsa kargalar güler, bu iddiaya. Sevgili kardeşlerim, bu ne biçim cumhuriyet anlayışı ki, milletin inancına, milletin kültürüne, örfünü, adetine, düşmanca bir tavır içerisindedir. Sizin bu cumhuriyet anlayışınıza, olsa olsa muz cumhuriyeti derler. (10 Ekim 1998, Kayseri Mitingi, Videobant ve çözüm tutanağı)
    RECAİ KUTAN -  Elbette başörtülü bir hanımefendi kardeşimiz Parlamentoya girmeli. Bileğinin hakkıyla olabiliyorsa, bakan da olmalı. Bakanlar Kurulu`na girmeli. Millet karar verirse, bizden aday olmaması için bir sebep yok. Bir hanımımız inancı gereği başını örtüyor, eğitimini yapıyor, siyaset sahnesinde de ülkeye hizmet etmek istiyorsa, elbette önü sonuna kadar açık olmalı`` (Milliyet Gazetesi - 12 Ekim 1998) 
    RECAİ KUTAN -  Türkiye`de Anayasal bir kuruluş var. Adına (YÖK) diyorlar. Bunlar diyorlar ki, (Başörtülü hanım kızlarımız okulda başlarını açmalı.) Anayasal bir başka kuruluş var. O da Diyanet İşleri Başkanlığı. O ne diyor? (Müslüman hanımlarımız ve kızlarımız, başlarını örtmelidirler.) Allah`ın emri olduğu için. Bu kızlarımız ne yapacak? YÖK`ün dediğini mi, Diyanet`in dediğini mi dinleyecek? Bu şaşkınlıktır. (Milli  Gazete - 4 Nisan 1999)
    RECAİ KUTAN - Bunlar başörtüsüne el uzattılar. Bunlar kimlerin başını örtmesine izin veriyor? Bir kardeşimiz tarlada ot yoluyorsa, ya da zengin birinin evinde hizmetkarlık yapıyorsa sorun yok, örtebilir. Ama bir hanım evladımız, (Ben bu ülkenin en iyi doktoru olacağım) derse, başını örtmesine, (Razı olmayız, izin vermeyiz) diyorlar. Bu zulümlerin hepsi Allah`ın izniyle FP iktidarında ortadan kaldırılacaktır, söz veriyorum. (Kırıkkale`de 11 Nisan 1999 tarihinde yapılan miting)
    RECAİ KUTAN  - Bu hayat tarzını Merve Hanım benimsemiş durumda. Bu şekilde vatandaşın önüne çıkmış, başörtülü fotoğrafı ile YSK`ya başvurmuş ve uygun görülmüş. Parti olarak telkinde bulunmayız. Merve Hanım`a müdahale etmeyiz. Merve Hanım Parlamento`ya girer, yeminini eder, parlamenter olarak görev yapar. (Sabah Gazetesi - 27 Nisan 1999)
    RECAİ KUTAN - Rektör kışlana geri dön. Öğretim üyesi misin, cunta bekçisi mi? (rektör için (Onbaşı Rektör) sıfatını kullanıyor) (görüntülü kaset ve bu kasetin çözümüne ilişkin tutanak)

    2- Fazilet Partisi  Genel İdare Kurulu Üyesi NAZLI  ILICAK - Bakın şu şapkayı görüyorsunuz değil mi? Biz, böyle şapkayı bırakıp gidenlerden değiliz. Fazilet Partisi  iktidar olunca bu zulüm çözülecek. Bu başörtüsü zulmü çözülecek, bakın nasıl çözülecek. Çünkü, Fazilet Partisi başörtülü hanımefendileri Parlamento`ya sokacak. Çünkü başörtülü milletvekili olacak. Bakalım ne diyecekler milletin seçtiklerine. Çünkü başörtülü bakan olacak bu memlekette... Nerede bir zulüm varsa, o zulmü çekenlerin bir siyasi talebi olur. (Bu sözler aynı mitingte bulunan Recai Kutan'ın huzurunda söylenmektedir) (10 Ekim 1998 Kayseri mitingi)

      3- Sivas-Suşehri ilçesi Karşıyaka Mahallesinde bir kahvehanede 8.3.1999 tarihinde bir konuşma yapan Fazilet Partisi Meclis Grup Başkanvekili 
     ABDÜLLATİF ŞENER-    Peki bunlar niye imam hatip okullarını kapattılar, Kur'an kurslarına gidişi zorlaştırdılar. Üniversitedeki, imam hatip okullarındaki kız öğrencilerle mücadele ediyorlar, başörtüsüyle. Çünkü bunların vatandaşların inançları değerleri, menfaatleri diye bir endişeleri yok... hiçbir Avrupa ülkesinde Amerika'da, Asyası'nda, nereye giderseniz gidin, rahibe okullarında, rahibe olmak için okuyan öğrencilerin başlarındaki örtüyü çıkarmaya hiçbir siyasi partinin gücü yeter mi? Hiçbir siyasi iktidarın gücü yeter mi? Hiçbir devletin gücü yeter mi? Yetmez. Kimsenin aklına da gelmez oralarda. Bırakın Avrupa ülkelerini, Türkiye'de ruhban okulları var. Türkiye'deki ruhban okulları öğrencilerinin başındaki örtüyü açmaya, kimsenin cesaret etmesi değil, niyet etmesi bile mümkün değil. Peki ne oluyor da Türkiye'de imam-hatip okuluna giden... İmam hatip okulu nedir? Dini bir okul. Oraya giden kız öğrenci başını açacak diyor. Kim diyor? Vali genelge çıkarıyor. Aslına bakarsanız, Bursa`da yaşanan olay bir deney. Orada tutarsa bütün Türkiye`de yaygınlaştıracaklar ve de milletin oyu ile iktidara gelen siyasiler, milletin inançlarına uygun, saygılı davranış içinde bulunması gerektiğini hiç düşünmüyor. Aldırış da etmiyor. Onu bir problem olarak da görmüyor... Bunun hesabının sorulması lazım. Üniversitelerde de aynı hadiseler yaşanıyor. Dünyanın hiçbir yerinde görülmez bir hadisedir. Bütün bunların çözümünün tek adresi var. Bu adres Fazilet Partisi`dir. Neden öyledir? Bakın Merve Kavakçı ismi kazanacak bir yerdedir. O bölgeden inşallah 10 civarında milletvekili çıkaracağız. 4. sıradadır. Bu kardeşiniz Meclis`e girecektir. Kim bu? Bu arkadaşımız, hanım bacımız. Türkiye`de tıp fakültesinden başörtülüdür diye atılmış, kaydı silinmiş bir insan. Ama babası üniversiteden arkadaşımızdır, profesördür. Babası bir ihtisas sebebiyle ABD'ne gitmiş, 5-6 sene kalmıştır. Kızını da yayına almış, Amerika'ya götürmüştür. Bu kız, Amerika'da Bilgisayar Mühendisliği Fakültesi'nden başörtüsü ile diplomasını almış, gelmiştir. İşte Türkiye ile Amerika arasındaki fark. Bir yerden başörtüsü ile diploma alıp geliyor, bir yerde kayıt yapmıyorlar. Kaydını yapmış öğrenciyi okuldan atıyorlar. Aradaki fark bu. İnanıyoruz ki, Türkiye`de bütün problemlerin çözüleceği merci TBMM`dir ve TBMM`ye milletin inançlarını ve menfaatlerini taşıma niyetinde olan siyasi kadrolar girdiği takdirde, bütün dertler ve meseleler çözülür. Böyle bir misyondaki bir insanın Meclis`e milletvekili olarak girmesi demek, Meclis`te sorunun çözülmesi demek, artık Türkiye`de, bu konuda hiçbir mercide, hiçbir makamda, hiçbir kurumda böyle bir sorunun tartışılamayacağı anlamına gelir.
     ABDÜLLATİF ŞENER - Eğer toplumda belli bir yaşama biçimini tercih etmiş olan insanların, belli bir düşünce biçimini tercih etmiş olan insanların, Anayasa'da güvence altına alınan fikir ve düşünce özgürlükleri baskı altına alınıyorsa, eğitim hakları baskı altına alınıyor, engellenmeye çalışılıyorsa, biz, buna da karşıyız. (TBMM Tutanak Dergisi 3.11.1998- 13. Birleşim. s.373) 
     ABDÜLLATİF ŞENER - (Kanal 7 televizyonu, 26.5.1998 günü saat 18 haber bülteni) SPİKER <<Refah Partisi'nin kapatılmasından sonra Erbakan'ın izlediği tutumu değerlendiren ABDÜLLATİF ŞENER, ERBAKAN'ı İnsan Hakları Ödülü'ne aday gösterdi. Söz alan ABDÜLLATİF ŞENER <<Büyük bir basiret göstermiş, toplumdaki huzur, barış, kardeşlik duygularını geliştirmiştir, pekiştirmiştir. Ben bu açıdan Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ı İnsan Hakları Ödülü'ne layık mümtaz bir şahsiyet olarak alıyorum>> demiştir. SPİKER- ABDÜLLATİF ŞENER, son olarak verdiği konserde başörtüsü özgürlüğünü savunan sanatçı Ahmet Kaya'yı da kutladı>> demiştir. 

      4- Fazilet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ABDULLAH GÜL - Adalet, hukuk, demokrasi, insan hakları özgürlükler inanca saygı, eğer bu şeyler ayaklar altına alınmasaydı, bu millet kendi öz yurdunda garip, öz vatanında parya muamelesine tabi tutulur muydu?... Hırsızlık yapanlar, boğazlarına kadar yolsuzluk yapanlar, çetelerle mafyalarla kolkola gezenler bugün laiklik zırhı içine bürünüp, devletin en itibarlı koltuklarında otururlar mıydı? Sadece okumak istiyorum. Başka birşey istemiyorum. Sessizce okula gidenler polis zoruyla üniversite kapısından, (Başörtün var, sakalın var) diye atılır mıydı? (10 Ekim 1998 Kayseri mitingi)
     ABDULLAH GÜL -  Adalet mülkün temelidir. Her şeyin temeli olan hukuk siyasallaştırılmıştır bugün Türkiye’de. Niçin mi; misal vereyim, siz, bana, hür, demokratik bir ülke gösterin ki, o ülkenin Anayasa Mahkemesinin üyeleri, o ülkenin yüksek yargı organlarının üyeleri Genelkurmay Karargahına gidip brifing alsınlar ve aldıkları brifing üzerine de davalar görsünler!... (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) siz, bana, yine, bir demokratik ülke gösterin ki, milletin milletvekilleri bu kürsüde konuşurken tedirgin olsunlar; konuşmalarından sorumlu tutulsunlar!... Siz, yine, bana, bir demokratik ülke gösterin ki, o ülkenin en büyük üniversitesinin rektörü, başörtüsü ve sakalla uğraşmak için “gerekirse bilime ara verin” diyebilsin’  (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 31 .3.1998, 73.Birleşim, s.255).
     ABDULLAH GÜL - Sayın Bülent Ecevit Türkiye’de. sizin Başbakan yardımcısı olduğunuz dönemde üniversiteler, bilim ve özgürlük yuvası olmaktan çıktı, baskının ve zulmün en yoğunlaştığı, yoğunlukla yaşandığı yerler oldu. Hiç içiniz sızlamadı mı üniversite kapısında coplanan kızları görmekten? Kanun ve hukuka aykırı şekilde masum kız çocuklarının anayasal eğitim hakları zorbalıkla ellerinden alınırken anne ve babalarının gözyaşını görürken hiç acı hissetmediniz mi?
     ...Sayın Başkan, sayın milletvekilleri: son dönemlerde hükümet eliyle yapılan kışkırtıcılık. bölücülük ve tahrik, hiçbir aklıselim sahibinin izah edemeyeceği noktaya ulaşmıştır. Bununla, Bursa’da bir süredir olup bitenleri kastetmek istiyorum. Bir ülkenin kendi kendisine yapabileceği en büyük kötülük Bursa’da yapılmaktadır. Bir aydan beri, Bursa’daki imam-hatip okullarındaki kız öğrencilerin başörtüsüyle uğraşmak, çocuk yaştaki evlatlarımızı, babaları ve ağabeyleri yaşlarındaki polislerle karşı karşıya getirmek ve onları sokaklarda sürükletmek, sıradan insanlar olan anne ve babalarını günlerce sokaklara dökmek, sizler için en büyük mahcubiyet olacaktır. İnsanların, özyurdunda garip. özvatanında parya haline getirildiği Türkiye.’de. Filistin benzeri manzaraları ekranlara getirmek  kimin iktidarı döneminde olmaktadır?
       ...55 nci hükümetteki icraatlardan dolayı ödüllendirilerek Milli Eğitim Bakanlığından Başbakan Yardımcılığına terfi ettirilen sayın bakana da sesleniyorum şimdi: Siz, birkaç gün önce, 9 Ocak 1999 günü, şehit öğretmenlerin eşlerin., annelerine ve babalarına madalyalar taktınız; ülkenin bütünlüğünü korumak için bu milletin çocuklarına en kötü şartlarda bile eğitim vermek için her türlü tehlikeyi göze alıp bölücü örgüt tarafından şehit edilen öğretmenlerin annelerine, babalarına ve genç hanımlarına madalyalar taktınız. Bütün televizyon ekranları ve basın bu görüntüleri aziz milletimize aynen iletti. Şimdi size soruyorum.
      Sayın bakan; başörtülü diye okul kapılarında polis zoruyla sürüklediğiniz o kızlara benzeyen başörtülü annelere, başörtülü gencecik mahzun dul hanımlara ve hatta hatta eşini vatan için şehit veren sizin o “kara çarşaflı” dediğiniz şehit eşine madalyaları takarken hiç vicdanınız sızlamadı mı! (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Oğullarını bu vatan için şehit veren annelerin kızlarını üniversite kapısında başörtülü diye sürüklerken, Sayın Ecevit, hiç başınızı iki elinizin arasına alıp düşünmediniz mi; bu olup bitenler bu ülkede oluyor diye hiç düşünmediniz mi! Bu ülkede, sadece babalarını. evlatlarını. eşlerini ya da kardeşlerini ölüme gönderme karşılığında mı başörtüsü yasal hale gelecektir! (T.B.M.M. Tutanak dergisi, 15.1.1999, 43.Birleşim, s.147-148)
      ABDULLAH GÜL - (1996-1999 öğrenim yılı başında, eşi Hayrunnisa Gül’ün başörtülü fotoğrafıyla A.Ü.Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesine kayıt için getirdiği, noter ve gazetecileri de çağırdığı) Kayıt gerçekleşmeyince “bugün Moskova’da yaşıyor olsavdık, böyle bir engelle karşılaşmazdı eşim” demiştir>> <Görüntülü kaset ve çözümüne ilişkin tutanak.)

      5. MİLLETVEKİLI MUSA UZUNKAYA- Sayın Bakan, durup dururken, 1997-1998 öğretim yılının ikinci yarısında uygulanmak üzere, 12.1.1998 tarih ve 98/04 sayılı Kılık Kıyafet Genelgesini okullara göndererek az önce arkadaşlarımızın işaret ettiği gibi, yakın bir geçmişte, sadece Hazreti Muhammed’in doğum günü vesilesiyle girdiği daha önceki yarışmalarda derecelere girmiş genç yavrularımızın imam-hatipte okuyan kızlarımızın, başı örtülüdür diye, Kayseri’de Ankara’da ve İstanbul’da yarışmalardan kovulması, uzaklaştırılması, soruyorum Allah aşkına, iç barışı baltalamaktan başka hangi işe yaramıştır? (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) Gözü yaşlı bu çocukların aileleriyle, size karşı, daha önce varsa sevgilerini, husumete çevirmediğinizi nasıl söyleyebilirsiniz! Gensorunun sonucu ne olursa olsun. Sayın Bakan ve Hükümetinden veya bundan başka bu Meclisten çıkacak tüm hükümetlerden, bizim ve halkımızın beklediği şey, çıkar ve menfaatları için yanlarında olan, yanlışlarında bile, onları alkışlayanlar, ülkeyi ve nimetlerini peşkeş çekmek için, doğrudan halkı, doğrudan Anadolu kokan insanımızı kucaklamak; akşam, evine hıçkırıklarla dönen, sadece başını örttüğü için, ekranlar ve noterler huzurunda ilim yuvasının kapısından koyulan yavrusunun gözyaşlarıyla her gün bir dilimi çalınan ekmeğini katık yapan insanımıza, “Aman Allahım! Milli Mücadelenin, Mustafa Kemallerin, Antepli Şahinlerin, Karadenizli milislerin, Egeli zeybeklerin, Sütçü imamların ve aziz Cumhuriyetin çocuklarının, yine Cumhuriyet çocuklarından reva görülecek muamelesi bu muydu?” dedirtmeyelim... (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 17.3.1998, Birleşim, s.52)

     6- MİLLETVEKİLİ MUSA OKCU (Batman) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Batman ve Bingöl’deki son olaylarla ilgili söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın milletvekilleri, 55'nci Hükümetin kurdurulmasının önemli gerçeklerinden biri, Cumhuriyetin temel niteliklerinin tehlikede olması bahanesidir. Bu noktadan hareketle, önce, sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulamasını dayattılar. Bu da yetmedi, sanki Cumhuriyeti sarsacak tehlike, kızlarımızın, kadınlarımızın başörtüsüne gizlenmiştir veya saklanmıştır... Bu büyük tehlikeye karşı alınacak tedbir nihayet bulunmuştur. Nedir o tedbir; 18.7.1982’de, Bakanlar Kurulunun, kamu görevlileri için hazırlanmış olduğu kılık-kıyafet yönetmeliğini tekrar yürürlüğe koymak oldu. Tam onaltı yıl önce hazırlanmış bir yönetmelik yeni akla geliyor... Gerçekte ise, bu yönetmeliğin başörtüsüyle, laiklikle, irticayla bir alakası yoktur. Yönetmeliğin 5'nci maddesinin (e) fıkrası kadınlarla (b) fıkrası erkeklerle ilgilidir. Bu yönetmelik -zamanım olmadığı için, tamamını okuyamayacağım- kadınların giyim tarzından ayakkabısına. elbisesine, eteğine, saç durumuna tırnağına; erkekler için de, saç durumundan favorisine, bıyığının şekline, giyeceği pantolona, ayakkabıya kadar bu tip şeylerle ilgilidir. Bu yönetmelik yürürlüğe girdiği zaman en çok sol gruplar reaksiyon gösterdiler ve hemen hemen hiç tatbik edilemedi. Ancak, bazı çevrelerin tezgahladığı provokasyonlar zinciri içerisinde, bu, içinde bulunduğumuz günlerde gündeme getirilmiştir; yani, yürürlük tarihinden onaltı yıl sonra Anadolu'nun inançlı çocuklarına dayatılıyor. Düşünün, yirmi yıldır, başını inancı gereği örten bir doktor hanımı veya bir öğretmen hanımı, birdenbire başını açmaya zorlamamız sonucu neler hissedecektir. Aynı durumda. başı açık olan bir hanımı, başını örtmeye zorlarsanız göstereceği tepki nasıl tabii ise, diğerinin tepkisi de doğal karşılanmamalı mı? Sayın milletvekilleri, halk, bu oldubitti zorlamalara karşı demokratik hakkını kullanmasın mı; meşru yollardan tepkisini göstermesin mi? Demokrat olduklarını, insan hak ve özgürlüklerinden, inanç ve vicdan özgürlüklerinden yana olduklarını iddia edenler, bu tip yasaklamalara  tenezzül etmezler; aksi takdirde toplumun demokratik tepkisine hazır olmalıdırlar. Hükümet, eğer bu yönetmeliğin uygulanması için vilayetlere genelge gönderdiyse. halkın önünü de tıkamamalı; halka tepkisini ortaya koyma hakkı vermelidir. Zaten, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa göre, toplum, bu hakkını kullanma imkanına sahiptir. Suna rağmen hem halkın önünü keser hem de baskı uygularsanız toplumu da, devleti de sıkıntıya sokacak sosyal patlamaların davetçisi olursunuz.
Sayın milletvekilleri, Batman ve Bingöl’de. halk, sadece inancının gereğini yerine getirmiştir, tepkisini oltaya koymuştur; ancak, bu gösteriler izinsiz yapılmıştır, buna da izin vermediği için, gösteri yapanlar kadar. Hükümet de suç işlemiştir. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 22.4.1998, 80. Birleşim, s.172).

     7- MİLLETVEKİLİ MEHMET ALİ ŞAHİN - Peki, yürürlükte, kadın kıyafetiyle ilgili bu düzenleme var mı? Değerli arkadaşlarım, sekiz yıl önceki Meclis zabıtlarını inceledim; bu kanun çıkarılırken kim ne söylemiş ve bu madde ile ilgili kanuna ilave edilirken, hangi amaçla ilave edilmiş? Gerekçesi şu; üniversitelerde kılık kıyafetle ilgili sorunları toptan çözmek için gelmiş; konuşmalar bunu gösteriyor, gerekçe bunu gösteriyor. Hafta tasarı, Meclise, önce “genel ahlak ve adaba aykırı olmamak kaydıyla" diye gelmiş; bir önergeyle, görüşmeler esnasında, bu yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla” şeklinde değiştirilmiş. Bunun üzerine, meclisteki o zamanın muhalefet partisi SHP yani, Sosyaldemokrat Halkçı Parti İzmir Milletvekili Turan Bayazıt grubu adına söz almış ve demiş ki: “yapılacak bazı değişiklikler kulağıma geldi; genel ahlak, adap sözcükleri çıkarılacakmış 'yürürlükteki kanunlar' sözcüğü konacakmış. Bu doğru değildir; çünkü, bugün, Türkiye’de kadının kıyafetini düzenleyen bir yasa yoktur: Atatürk de, kadın kıyafeti için bir yasa çıkarmamıştır. Çıkarmamıştır, isteseydi onu da çıkarırdı....” Ancak, siz, bu maddede “kanunlara aykırı olmamak kaydı” ifadesini koyduğunuz takdirde, mevcut olan bu kanun zaten bulunmadığından, kısıtlama getiren, sınırlama getiren hiçbir kanun mevcut olmadığından, bu maddedeki ifade sadece aldatıcı bir anlam taşıyacaktır.” Sayın Bayazıt'ın bu değerlendirmeleri doğrudur. Meclis bu muhalefete rağmen, şimdi yürürlükte bulunan düzenlemeyi kanunlaştırmıştır. Bu madde yürürlükte kaldığı sürece üniversitelerde başörtüsü diye bir sorun olamaz. Yönetmelikle hukuki mütalaalarla kanun hükmünü hiç kimse değiştiremez. Bu millet iradesini gasp otur, millet iradesini hiçe saymak olur. (FP sıralarından alkışlar). Nitekim, Anayasa Mahkemesinin değerlendirmesine de  kimse sığınmasın; çünkü. Anayasanın 153'nci maddesi, Anayasa Mahkemesi de bu kurala uymak zorundadır. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 4.8.1998, 98.Birleşim, s.20).

     8- MİLLETVEKİLİ BÜLENT ARINÇ - Şu anda, 2547 sayılı Kanununun ek 17 nci maddesi, yürürlükte bulunan yasalara uygun olmak koşuluyla kılık ve kıyafetin üniversitelerde serbest olmasını öngörmektedir. Bu konuda bir yasal düzenleme olmadığı da bilinmektedir. Yürürlükteki yasalar denilince, başta Anayasa gelir. Anayasada ise, kılık ve kıyafeti düzenleyen, ayrı ve özel bir hüküm yoktur. Burada anlaşılmak istenilen şey, giysinin çağdaş kıyafete aykırı olmamasıdır; oysa, çağdaş kıyafetin de, ne kanunlarda ne bir başka yerde açık ve net bir tarih yoktur. Örf, adete göre, düşünce ve kültür farklılıklarına göre, insanların...
Bunun meşru ve haklı görülebilecek yönleri vardır. "Danıştay kararları böyle, Anayasa Mahkemesi kararları böyle” de denilebilir. Bütün bunların hepsi tartışmalıdır. Bunları, Türkiye Büyük Millet Meclisinde de - Meclis araştırması istemlerimiz var- sırası gelince, çok geniş bir biçimde görüşeceğiz; ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, şu anda, bu acılı duruma el koymasını, başta Sayın Bakanımız olmak üzere, Sayın hükümetimizin bu konuda hassasiyet göstermesini talep ediyorum. 
Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararlarının, zaman içerisinde değişkenlik gösterdiğini de biliyoruz. Burada savunduğumuz ve savunacağımız en öncelikli konu, insan hak ve hürriyetleridir, bireysel hak ve özgürlüklerin kullanılmasıdır. Bu konuda, devlet “niçin basını örtüvorsun” şeklinde hiç kimseye bir soru yöneltemez. Çağdaş demokrasilerde bunun yeri yoktur. İnsanların kalbini yarıp bakmak veya asıl maksadını araştırmak devletin görevi değildir. Devlet maddi eylemlerle sınırlıdır ve bunların hukuk devleti içinde karşılıkları vardır, (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 11.8.1998 101. Birleşim, s.298).

       BÜLENT ARINÇ - KAVAKÇI elbette ki siyasal simge olarak türban takıyor. Peruklu demokrasi olmaz. 75 yılda Meclis’e türbanlı milletvekili gelmediğini söylüyorlar. Ama bundan sonra türbanlı milletvekili girmeyeceği anlamına gelmez. Kavakçı bu konuda ilk olacak. (Bülent Arınç’ın Manisa’da bu şekilde konuştuğunu belgeleyen gazete fotokopisi).

       9- MİLLETVEKİLİ MUSTAFA KAMALAK - Bir cümleyle hukuk bakımından başörtüsü yasağı tam anlamıyla bir zorbalıktır: hiçbir  yasaklayıcı kanun hükmü. hukuk kuralı yoktur.
İkinci nokta; dini bakımından başörtüsü nedir: Değerli arkadaşlarım, türban yahut başörtüsünün, dinle bir ilgisi yoktur; türban, siyasal bir simgedir deniliyor; belki öyledir; ama diyorum ki, bu ülkede Diyanet İşleri Başkanı, hükümetin bir memurudur, müftüler, vaizler, imamlar devletin bir memurudur. Eğer, başörtüsü, dini bir vecibe değil, siyasi bir simgeyse, Hükümet, lütfen, emretsin, Diyanet İşleri Başkanı devletin televizyonuna çıksın, vaizler kürsüye çıksın, imamlar hutbede okusun, desinler ki “başörtüsü siyasal bir simgedir" ve bu kavga bitsin. Kısacası, dini bakımdan başörtüsü yasağı laiklik ilkesinin tam anlamıyla bir ihlalidir. Fikirleri olmadığı için dayatma yolunu tercih ediyorlar ve diyoruz ki «ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet; çalış, muktedir isen, idraki kaldır ademiyetten (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 17.5.1998, 103. Birleşim, s.17).

     10- MİLLETVEKİLİ FETHULLAH ERBAŞ - 11 Ekim 1998 günü yapılan «inanca saygı, düşünceye özgürlük için el ele» eylemine milyonlarca insanımız katıldı. 
...Pazar günü yapılan bu eylem, Türk insanının demokrasiye ve insanca saygıyı özleminin bir ifadesidir. Türk insanı, daha fazla özgürlük istiyor, inancına saygı istiyor; ancak, idare edenler, bunu görmezlikten geliyorlar, polisiye tedbirlerle bu istekleri bastırmaya çalışıyorlar; bakıyorlar ama görmüyorlar. işitiyorlar ama anlamıyorlar.
Türk solu, bu olayda sınıfta kalmıştır. Hani özgürlükçü demokrasi çığlıkları atanlar? Şimdi, antidemokratik anlayış sahiplerinin bile dile getirmeye utandığı cümleleri bu eylem için kullandılar.
Türk basını da sınıfta kaldı; manşetler ve olayın çarpıtılması, demokratik eylemleri yapan kişilere göre değerlendirmeler, meslektaşlarına sahip çıkmama bunun örnekledir.
İdarecilerimiz, pazar günü el ele tutuşmayı çok gördüler ve zinciri kırmak için polisleri seferber ettiler. Eylemin sonunda da, başta basın mensuplarını gözaltına aldılar. Gecenin bir saatinde evlere baskınlar düzenlendi, karakollara adamlar taşındı; sabah sorguları yapıldı, savcılıklara götürüldüler; Ahmet Taşgetiren, Abdurrahman Dilipak serbest bırakıldı, Ekrem Kızıltaş ve diğerleri serbest bırakılmayı bekliyorlar. Ben bu gibi olaylarda kabağın birinin başında patlayacağını bekliyordum; hep İstanbul'a bakıyordum; heyhat! Bir de baktım ki, 1993 yılında Yüce Meclise vermiş olduğumuz yasa teklifinin kanunlaşmasıyla kağıt üzerinde kurulan bir fakülteyi, beş yılda bölgenin en büyük tıp merkezi haline getiren Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesinin dekanı, çalışkan, dürüst ve herkes tarafından çok sevilen Prof. Dr. Dursun Odabaşı’nın başına patlamıştır. Fakülteyi, gece gündüz çalışarak, her kesimden Vanlının -z-enginiyle fakiriyle- desteğiyle yüzlerce yataklı bir üniversite hastanesi haline getiren bu demokrasi ve Cumhuriyet aşığı insan, ulusal bir TV yayınından öğrendiğimize göre, o gün hastane civarında çocuklarıyla birlikte gezerken. polislerin önüne katıp dağıtmaya çalıştığı bir kalabalıkla karşılaşması sonunda, yine insanını müdafaa etmek için, olmayan ve Van’da yapılamayan, yapılması da düşünülmeyen bu eylemlerin tertipleyicisi gibi gösterilerek YÖK tarafından "meslekten ihraç" talebiyle açığa alınmıştır. (T.B.M.M Tutanak Dergisi. 14.10.1998, 7. Birleşim, s.530).

    11- MİLLETVEKİLİ NACİ TERZİ - Bütün illerimize üniversite açılmasını beklerken, bir temennimizi de zikretmeden geçemeyeceğiz. Tabii, ilim, irfan yuvası olan üniversitelerimiz her ile açılmasının, demin de ifade ettiğim gibi, hem ekonomik yönden, hem sosyal yönden hem göçü önleme bakımından hem terörü önleme bakımından büyük faydaları vardır; ama, bu arzumuzu, bugün, üniversitelerimizin ve Yök’ün içerisinde bulunmuş olduğu olumsuz durumu da sergilemekten vazgeçemeyeceğiz Biz, çağdaş, bilimsel, insan haklarına, hukuka saygılı, ülke ekonomisine katkıda bulunan bir üniversite ve üniversite yönetimi istiyoruz. İnsan  haklarına saygı göstermeyen  dayatmacı  birtakım yönetmeliklerle,  hukuka saygı göstermeyen, çağdaş bilimin dışında bulunan ve insanlığa, ülke insanına saygı göstermeyen YÖK'ün ve üniversitelerimizin de bugün içinde bulunmuş olduğu tavrı kınıyor, protesto ediyor ve en kısa zamanda üniversitelerimizin illerimize açılmasını temenni ediyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 17.11.1998, 19. Birleşim, s.360).

    12- MİLLETVEKİLİ REMZİ ÇETİN - Başta, İstanbul Üniversitesi rektörü olmak üzere, bazı yöneticilerin, milli birlik ve beraberliğimizi ve devlet millet bütünleşmesini ciddi şekilde zedeleyen bir tutum içine girmesi, son derece vahim bir hatadır. İnatla ve ısrarla başörtüsünü yasaklamaya kalkmaları ve kılık kıyafete müdahaleci olmayı sürdürmeleri. milli yapımıza, kültürümüze, inancımıza, evrensel insan haklarına, fıtri insan hasletlerine, tarihimize, medeniyetimize, insan karakterine ve ahlakına. milli hosgörü anlayışımıza ve bütün dünyada medeni insanların ve devletlerin kabul ettiği bütün değerlere son derece aykırıdır. (T.B.M.M Tutanak Dergisi, 16.6.1998, 102. Birleşim, s.392)

       Bu konuşmayı cevaplamak için kürsüye gelen Milli Eğitim Bakanı HİKMET ULUĞBAY'a Fazilet Partisi Milletvekili RAMAZAN YENİDEDE «siz milletin okuma hakkını elinden aldınız. Milletin okuma hakkını elinden alanların burada konuşmaya hakkı yoktur» diyerek yerinden müdahale etmiştir. (Tutanak Dergisi, s.396).

     13- MİLLETVEKİLİ MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU - Hazır, fırsatı gelmişken, çok dikkatimi çeken bir hususu, bizim toplumumuzu da yakından ilgilendiren bir hususu bilgilerinize arz etmek istiyorum: Biliyorsunuz, Anayasamız, 1982 Kasımı'nda kabul edilmişti. Anayasamız bazı güzel düzenlemeler getirmişti insan hakları konusunda, özgürlükler konusunda: ama, anayasamızdan bir yıl, birbuçuk yıl önce düzenlenmiş olan bazı yönetmelikler var ve bu yönetmeliklerin bütünü, tamamı Anayasamızın ruhuna aykırı olduğu halde, hala yürürlükte kalmaya devam ediyor. Mesela, bunlardan bir tanesini söyleyeyim ki, milli eğitimle ilgilidir. Bugün, Bursa’da bazı okullarda talebeleri sokağa döken, onların ailelerini sokağa döken, onlara polisin copla işkence yapmasına kadar varan neticeleri getiren ve toplumun huzurunu bozan milli eğitimle ilgili bir düzenleme var. İşte, bu düzenleme anayasanın kabulünden önce tanzim edilmiş, bir ihtilal hükümeti tarafından tanzim edilmiş, askeri bir yönetimin baskılarını, arzularını, isteklerini üzerinde taşıyan bir yönetmeliktir. 0 yönetmelik 17 yıldan bu tarafa uygulanmamış; ama maalesef bugün uygulanmaya başlanmıştır. 18'nci yılda uygulamaya başlanmıştır.
      Değerli arkadaşlar, düşünebiliyor musunuz, bir toplumun vicdanında makes bulmayan bir yönetmelik uygulanmak suretiyle toplum rahatsız ediliyor. Bunu, içinde bulunduğunuz şu anda iktidarda bulunduğunuz sizlere de ithaf ediyorum... O yönetmelikler kamu vicdanında makes bulmuyorsa, uyulmaz. suça teşvik ediliyorsa uyulmaz. (T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 29.12. 1998, 38. Birleşirn, s.4:3).

    Bu konuşma şu şekilde cevaplandırılmıştır:

    MİLLİ EĞİTİM BAKANI HİKMET ULUĞBAY - (Ankara) - Teşekkürler Sayın Başkan. Sayın Başkan, değerli üyeler; konumuz geçici bütçe olmasına rağmen, bir değerli milletvekili arkadaşımız bütçeyle ilgisi olmayan bir konuyu Meclisin gündemine getirmiştir. Ben, bu gündeme getirilişi biraz üzüntüyle karşıladım.
    Üzüldüm diyorum, şunun için üzüldüm: Türkiye Büyük Millet Meclisi, kanun ve hukuk rejiminin sahip çıkılacağı, sürdürüleceği bir ortamdır. Bu çatının altında, bir değerli milletvekili çıkıyor, Meclisten çıkan kanunlar ve onlara dayanılarak oluşmuş bir mevzuata, uygulaması yapıldığı için eleştiri getiriyor ve kurallar rejimi yerine., anarşiyi davet eden, kanuna karşı çıkmayı özendiren bir davranışın savunuculuğunu yapıyor. Üzüldüğüm nokta bu. (DSP sıralarından alkışlar) 
    Sokaktaki herhangi bir vatandaşımız yapsa, anlayışla karşılarım. Yasa koyucu olma işlevini ve yetkisini almış bir değerli milletvekili, gelecek, hukuk rejiminin savunulması gereken, kalesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisinde kanundışı davranışları özendirecek ve bunlara prim verecek; hatta ve hatta bazı arkadaşlarımız -eğer basın doğru yazıyorsa- okula gidip, siyasi parti kimliğiyle~ kurallara uyulmaması için arka çıkacak. (T.S.M.M. Tutanak Dergisi, s.414).

    14- Fazilet Partili Altındağ Belediye Başkanı Mehmet Ziya Kahraman 7.5.1999 tarihinde yapılan ve kendisinin başkanlık yaptığı Belediye Meclisi toplantısına, bazı meclis üyelerinin şiddetli muhalefetine rağmen, Fazilet Partili  Belediye Meclisi üyesi Havva Bektaş’ın başörtülü olarak katılmasına «burası halkın meclisi» diyerek izin vermiştir. (görüntülü kaset)

    15- Fazilet Partisi Tanıtma Başkanlığı “SULAR TERSİNE AKMAZ" adıyla düzenlediği görüntülü kasette, "Eğitim Hakkı Engellendi” başlığıyla verilen bölümde, «Özgür düşüncenin kalesi olan üniversitelere kışla düzeni getirildi... Kılık kıyafetleri farklı diye, okumak isteyen öğrencilerin karşısına polis çıkarıldı. Üniversite rektörleri keyfi uygulamalarla görevlerinden alındılar» sözlerinin hemen arkasından "başörtüye uzanan eller kırılsın" sloganını atan kız öğrenciler görüntülenivor. (Görüntülü kaset).

    16- Anadolu Ajansı'nın 4.6.1998 tarihli haber bülteninde «Çapa’da bulunan Tıp Fakültesi Temel Bilimler binası önünde eylemlerini sürdüren türbanlı öğrencilerin bugünkü gösterisine, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Grup Başkanvekili Hüseyin Evliyaoğlu ile İstanbul’daki 15 ilçe belediye başkanı da katıldı» denilmektedir. 

     17- MİLLETVEKİLİ CEMİL ÇİÇEK - 9.6.1998 tarihinde Fazilet Partisi’ne katılırken yaptığı konuşmada ''Marjinal grupların çıkardığı kavgalar, çıkar çevrelerinin ortaya attığı iddialar, siyasetin ve siyasetçinin gündemini oluşturuyor. Millet ise sıkışmış vazjyette. Bir çıkış yolu arıyor. Ülkeyi yönetenlerden. dürüstlük, açıklık ve mertlik bekliyor. Bunun en acı ve açık örneği üniversitelerde yaşanan kılık - kıyafet  rahatsızlığıdır. Millet dinin emirleri ile devletin emirleri ve yasaklar arasında sıkışıp kalmıştır. Şimdi, bu talihsiz millet ne yapacaktır? Devleti için dinini mi, dini için devletini mi karşısına alacak'' demiştir. (9.6.1998 tarihli Anadolu Ajansı Bülteni).

    18- 11 Ekim1998 günü, tek bir düğmeyle idare edilircesine, pek çok İlimizde saat tam 11'de yasal izin alınmadan türban eylemi yapılmıştır. Ankara’da, Fazilet Partisi Milletvekili MEHMET ELKATMIŞ. göstericilerle birlikte el ele tutuşarak eyleme destek vermiştir. Çorum'da göstericilere destek verenler arasında Fazilet Partisi  milletvekilleri  MEHMET  AYKAÇ ve ZÜLFİKAR GAZİ de bu1unmaktadır. Bu eylemler dolayısıyla Fazilet Partisi Giresun İl Başkanı KEMAL GEMİCİ de gözaltına alınmıştır. (12.10.1998 tarihli Hürriyet Gazetesi).

    19- Cerrahpaşa Tıp Fakültesi önünde başlayıp, 24.8.1998 tarihinde Ankara’da sona eren «Türban Yasağını Protesto Yürüvüşü»nde. Fazilet Partili Milletvekilleri ABDULATİF ŞENER, RAMAZAN YENİDEDE. AHMET DOĞAN. HÜSEYİN YILDIRIM, AHMET KIR, FİKRET KARAPEKMEZ ile Beyoğlu Belediye Başkanı NUSRET BAYRAKTAR. Bağçılar Belediye Başkanı  FEYZULLAH KIYIKLI hazır bulunmuştur. (24.10.1998 tarihli Hürriyet Gazetesi).

     20- MİLLETVEKİLİ ABDULLAH GENCER - Değerli kardeşlerim bugün kuran kurslarında öğrenci yoktur. Yarın hiç olmayacak. Hafızlık artık tarihe karıştı. Şu ana kadar olanı söylüyorum. Biz bin yıldır şerefle kuran kaybolmasın diye hafızlık müesseselerini kurmuş ve yürütmüşüz. Bundan şeref duymuşuz. Çanakkale’de şehitlerimizin birçoğuna bakınız, hafızlardır, ehli kurandır. Bakın harcı kaybettiğiniz zaman her şeyi kaybedersiniz Dostlara çok söyledik, yapmayın dedik, etmeyin, yanlış yapıyorsunuz. Bu yanlıştan gelin geri dönelim, bu bir fazilet işidir dedik. Ama maalesef herhalde emir çok büyük yerlerden geldi, o yanlışlardan dönemediler.  Ama aziz milletimiz bunu görüyor. Görüyor mu? (Topluluk görüyor diye cevap veriyor) Görüyor Allah’ın izniyle, 19 Nisan’da bunun sonuçlarını da hep beraber göreceğiz. Bir Cumhuriyet Halk Partili dost öyle söylüyor, bana söylüyor, “Ellerim kırılsaydı da keşke otuz senedir bu oyu vermeseydim" diyor. Bunlar kavga etti, teşvik etti, diğerleri de oylarıyla bizimkilerle beraber bu kanunu çıkardılar diyor. Her yerde bunlar söyleniyor endişeniz olmasın. Değerli kardeşlerim başka neler yapamadık. Başörtüsü problemini çözemedik. Ama çalışma yapmadık mı? Elbette. İki türlü çalışma yaptık. Bir tanesi. gerek teşkilatlarımız, gerek milletvekillerimiz bu problemlerin olduğu yerlere devamlı gittiler. Oradaki yavrularımızla görüştüler, manevi desteklerde bulundular. Bu çok büyük bir hadisedir. (ABDULLAH GENCER’in, Konya’da 16.1.1999 tarihinde. Belediye Başkanı Adayları tanıtım toplantısında yaptığı bu konuşmanın görüntülü kaseti ve.çözümüne ilişkin tutanak) 

      21- MİLLETVEKİLİ BEKİR SOBACI - Solcu Milletvekillerimizin Meclis'te pankart açan militanları koruduğu bir ülkede, İstanbul'da, Çapa’da. Cerrahpaşa'da doktor olmasına üç ay kalmış kız çocuklarını okuldan attılar. Onlar iki otobüsle Ankara’ya geldiler, Kızılcahamam’da yolları kesildi. Ankara’ya sokulmadılar. Gittik. Yirmi Mjlletvekili o kızlarımızı aldık. Kızılay’da basın toplantısı yaptırdık. Meçlise getirdik, partileri ziyaret ettirdik. Ama biz kızlarımıza destek olurken, partileri izin vermediği için, mill1yetçiliği kimseye bırakmayan milletvekilleri Kızılcahamam'a gelemediler. İşte biz bunları Ankara'da yaşadık. Burada milliyetçi-sağcı, orada kirli tezgahın destekçileri. Yok öyle şey, burası ERBAA (BEKİR SOBACI'nın 13.4.1999 tarihinde Erbaa’da bir açık hava toplantısında yaptığı konuşmanın görüntülü kaseti)

      22- MİLLETVEKİLİ RAMAZAN YENİDEDE - Bildiğiniz gibi, 12 Haziran Cuma günü önce Partimden istifa ettim. Sonra da istifamı geri aldım... Mesele sadece benim üniversitede okuyan kızımla ilgili değildir... Kızım bu sabır testisini taşıyan suyun sadece küçük bir damlasıdır. Bu hareket temelde zulme karşı bir isyandır. Zorbalığa karşı bir isyandır. Çağdışı baskılara karşı bir isyandır. Bu hareket, hukuku çiğneyenlere, demokrasi adına demokrasiyi katledenlere, Laiklik adına laikliği hançerleyenlere, insan hak ve özgürlüklerinin üzerine kin ve salya kusanlara, suyu bulandırıp bulanık suda balık avlamaya kalkışanlara Atatürkçülük ve çağdaşlık kılıfına bürünerek ülkeyi soyanlara, meydanlarda eşitlik naraları atıp en ilkel kabilelerde bile görülmeyen vahşeti toplumun bir kesimine reva görenlere, medeniyet adına bedeviyet cehaletine düşmüş sözüm ona aydınlara karşı bir isyandır... Ben dinsizin dinsizliğine, donsuzun donsuzluğurıa nasıl karışmıyorsam ve karışma hakkına sahip değilsem,  bir başkası dinlinin dinine, donlunun donuna karışma hakkına sahip değildir. Buradaki don elbise,  örtü anlamındadır. Birisi çıkar bunların başörtüleri siyasi bir simgedir derse. bir başkası kalkar, birileri için bunların kıyafetleri ahlaksızlık ve fahişelik simgesi diyebilir. Bu mantıksız ve o kadar tehlikeli tespitlerden şiddetle kaçınılmalıdır... Benim bu hareketim, bu ülkede kendilerini imtiyazlı vatandaş, başkalarını ise kul. köle gibi gören ve buna da devleti alet eden bir avuç çıkarcıya  karşı bir isyandır. Kan emen bu sülükleri milletin sırtından koparmadıkça. bu ülkenin gelişmesi ve ayağa kalkması mümkün değildir... Hırsız ben Atatürkçü'vüm ve laikim diyor, soysuz böyle diyor. Çalıştığı kurumda birçok kadını taciz eden adam ben Atatürkçü ve çağdaşım diyor. Hazine yerlerini işgal edenlerin elinden bu yerleri almaya giden kamu görevlilerinin karşısına Atatürk posterleriyle çıkılıyor. Zulüm. baskı. işkence. dayatma. soygun,. vurgun1 her türlü antidemokratik uygulama hep bu kılıf içinde yürütülüyor. Hiç kimsenin bazı çıkarlar uğruna bu ülkeyi kana bulamava hakkı yoktur. Bu gemi batarsa hepimiz batarız. Herkes aklını basına almalıdır. Taşların bağlandığı köpeklerin salıverildiği bir ülkede huzurlu yaşamak asla mümkün değildir... Zulm ile abad olanın ahiri berbat olur... Burası Türkiye, .yamyamlar ülkesi değil ve bu ülke sahipsiz de değil. (Fazilet Partisi Denizli Milletvekili RAMAZAN YENİDEDE’nin 15.8.1998 tarihinde yaptığı basın toplantısı. Bu basın toplantısında söylediklerinin tam metni, 12.5.1999 tarihinde DGM C.Savcısı Nuh Çetinkaya tarafından alınan ifadesi, adı geçen C.Savcısı tarafından «Halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek umumun emniyeti işin tehlikeli olacak şekilde kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek» suçundan ve TCK.nun 312/2'nci maddesinin uygulanması istemiyle sanık RAMAZAN YENİDEDE hakkında düzenlenen 27.5.1999 gün ve 141/143 sayılı iddianamenin onanlı örnekleri).

    23- Prof. Dr. CAHİT TANYOL (Cumhuriyet Gazetesi, 15.5.1999) MERVE KAVAKÇI’ya TBMM’de yaptırılan türban eylemini şöyle değerlendiriyor:
     (Yakın tarihimizde iki önemli irtica olayına rastlıyoruz. 31 Mart ayaklanması ve Menemen Olayı. Fakat suçun derinliği ve geleceğe uzanan yıkıcılığı bakımından 2 Mayıs 1999 Pazar günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tanık olduğumuz Merve Kavakçı olayının yanında, gerek Derviş Vahdeti ve gerekse Kubilay’ı şehit eden bir kaç Nakşibendi softasının eylemi hiç mi hiç kalır. Hainliğin böylesini de gördük... İster 31 Mart olsun, ister Menemen olayı, her ikisi de sokak eylemi niteliğindedir. Oysa Fazilet Partisi’nin önderliğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde patlak veren “irtica”, devletin beynini hedef almış bulunuyor. Kapatılan Refah Partisi’nin tıpkıbasımı, ama ondan daha saldırgan, sinsi ve tehlikeli. Bu, Fazilet adlı Refah Partisinin kendisini bu adla yenilediği tarihten beri izlemiş olduğu politika, Cumhuriyetin laik temellerini yıkmak amacını güdüyordu. Son olarak, tehlikeli ve korkunç dış kaynaklı bir gericiliğin taşıyıcılığını yapan bir kadını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin içine salanların beslemiş oldukları gizli ve kirli niyet, anlam bakımından Apo’nun cinayetlerinden daha ağır bir suçtur. Apo’nunki geçicidir, sadece devleti yorar. Fazilet Partisi’nin TBMM’de gerçekleştirmek istediği bu eylem, devleti çürütür. Buna kimsenin gücü yetmez.)

     13.5.1999 gün ve 106/429 sayılı yazınızla istenen delilleri bu şekilde bilgilerinize arz ettikten sonra, Fazilet Partisi’nin temelli kapatılan Refah Partisi'nin bir başka ad altında kurulmuş devamı olduğuna ilişkin EK DELİLLERİMİZİ AŞAĞIDA BİLGİLERİNİZE ARZ EDİYORUZ:

    1- a) ''Erbakan son sözünü söyledi: Meclis’e gidin ve gereğini yapın. HOCA GEMİLERİ YAKTI. Erbakan, Fazilet Partisini bölme pahasına küskünleri desteklemekte kararlı. Kutan’a, ‘seçimlere bensiz girmek içine siniyor mu? diye çıkışan Hoca, partililerin ‘vazgeçelim’ çağrılarını umursamıyor?'' manşetiyle çıkan RADİKAL GAZETESİ’nin 12 Mart 1999 tarihli nüshası.
     b) Demokrat Türkiye Partisinin «22 Mart 1999 Pazartesi günü yapılacak güvenoylamasından sonra; yani 23 Mart 1999 Salı gününden itibaren Genel Kurulda kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesine devam olunması» önerisinin, Fazilet Partili T.B.M.M. Başkan Vekili YASİN HATİBOĞLU tarafından, tamamen usule aykırı şekilde gündeme alınıp, oylanmasının sağlandığını belgeleyen, 21.3.1999 Pazar günü yapılan 60'ncı Birleşime ait T.B.M.M. Tutanak Dergisi.
      c) 21.3.1999 tarihli oturumun bitiminden sonra YASİN HATİBOĞLU’nun bu oturumda yaptığı işlemlerin usule ve kurallara uygun olmadığını itiraf ettiği; bazı deneyimli ve şöhretli politikacıların, Fazilet Partili milletvekillerinin, seçimlerin ertelenmesi ve hükümetin düşürülmesi yolunda yönlendirilmesi için Fazilet Partisi yöneticileri yerine NECMETTİN ERBAKAN’la ilişki kurdukları ve Fazilet Partisinin temelli kapatılan Refah Partisi Genel Başkanı NECMETTİN ERBAKAN’ın emir ve talimatlarına uygun şekilde yönetildiğini belgeleyen, 21.6.1999 günü saat 20.l5’de, NECMETTİN ERBAKAN’ın YASİN HATİBOĞLU ile bir araç te1efonu aracılığı ile yaptığı konuşmanın kaseti ve çözümüne ilişkin tutanak. (Bu kaset ismini açıklamak istemeyen bir vatandaşımız tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural  SAVAŞ’a teslim edilmiştir. "Soruşturma ve kovuşturma organları" tarafından elde edilmediği için CMUK'un 254'ncü maddesi gereğince Mahkemenize delil olarak sunulmasında ve hükme esas alınmasında mahzur bulunmamakla birlikte; haberleşmenin gizliliği ihlal edilerek, başka bir deyişle hukuka aykırı şekilde elde edildiğinden, kasetin çözümü bizzat VURAL SAVAŞ tarafından yapılmış olup, konuşma metninden yalnızca Raportörün. Anayasa Mahkemesi üyeleri ile davalı parti avukatlarının bilgilendirilmesinin daha uygun olacağı kanaatindeyiz).

     2- «RP FAZİLET’E TAŞINIYOR. Erbakan talimatı verdi, milletvekilleri akın akın Fazilet Partisine geçti» başlıklı 24.2.1998 tarihli YENİ YÜZYIL Gazetesi ile «FAZİLET’E AKIN. Erbakan işaret verdi, eski Refahlılar yeni partiye koştu» başlıklı 24.2.1998 tarihli MİLLİYET GAZETESİ, «HOCA YAPACAĞINI YAPTI. FP’li Kavakçı, Erbakan’ın talimatıyla Genel Kurul Salonu’na türbanlı girdi. TAHRİK TUTMADI» başlıklarıyla çıkan 3.5.1999 tarihli RADİKAL Gazetesi.

    3- Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararın Resmi Gazetede yayınlandığı gün (22.2,1998), saat l4’de Necmettin Erbakan’ın Balgat’taki konutuna gelen İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ALİ OĞUZ «yeni oluşumdaki parti liderliği görevi kime verilirse verilsin en iyi şekilde yerine getirilecektir. Bu emanet kime tevdi edilirse bihakkın yapar. Şu an Recai Bey. Tayyip Bey, Bülent Bey üzerinde duruluyor. Ama bunlardan hiçbirisine isabet etmez de Hoca şıradan bir arkadaşımıza (sen yap) diyebilir» dedi. ALİ OĞUZ  «Yeni kurulacak parti konusunda bir netlik var mı?» şeklindeki soruya «zaten bir tane kurulmuş partimiz var. Onunla yürürüz» karşılığını verdi. (Anadolu Ajansı Haber Bülteni)

    4- 3.5.1999 tarihli RADİKAL Gazetesinde, NEŞE DÜZEL ile temelli kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkan yardımcısı ŞEVKET KAZAN arasında «Pazartesi Konuşmaları» başlığıyla verilen bir söyleşi yayınlandı. Bu söyleşide:
     NEŞE DÜZEL - Fazilet’te yeni bir hareketin başladığı ve bu hareketin eskileri tasfiye etmek istediği söyleniyor. Tasfiye edilebileceğinizi düşünüyor musunuz? Yoksa sizi tasfiye edebilecek bir güç yok mudur?
     ŞEVKET KAZAN -  Tasfiye diye bir şey söz konusu değil. Öyle olması isteniyor. Bazı yeni gelmiş bizi tam tanımamış insanlar üzerinde, birtakım etkiler oluşturulmak istenebilir. Ama onlar da gelip bizi tanıyacaklar. Ben bu camianın abisiyim. Ne bana ne de Erbakan Hoca’ya dargın, kızgın kimse yok. Hem Tayyip meselesi yeni değil. On yıldan beri söyleniyor. Bu çocuk benim yanımda büyüdü. Ben 1977’de İstanbul Belediye Başkan adayıyken, bu duvarlara afiş yapıştıran bir delikanlıydı. Yanımızda gelişti.
     NEŞE DÜZEL - Bülent Arınç başkanlığa aday olacağını söyledi.
     ŞEVKET KAZAN - Bülent Arınç güzel konuşmakla parti lideri olamaz. Başkan olmaya layık olanlar Recai Bey gibi konuşur. Genel Başkan olacağım demekle kimse genel başkan olamaz. Bu yetenektir. Biz Refah’ta kendimizden sonra lider kadro hazırladık. Her şeyin bir zamanı vardır.
     NEŞE DÜZEL - Siz ve Erbakan bugün yasaklı iki politikacısınız. Yeniden siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
     ŞEVKET KAZAN -  Siyasetten kopmadık ki, dönelim. Ben siyasetin her bakımdan içindeyim, kanun teklifleri hazırlayıp,. “mecliste bunları kanunlaştırın" diye arkadaşlara gönderiyorum) şeklinde konuşmalar bulunmaktadır (3.5.1999 tarihli RADİKAL GAZETESİ 7 numaralı zarftadır).

    5- Anayasamızın 69 ncu maddesinin sekizinci fıkrasına göre «Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi'nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete'de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar»
    Bir siyasi partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olmamış üyelerinin hepsi başka bir partide görev yapabilirler mi? Buna verilecek cevap ''kesinlikle hayır''dır. Zira kanun koyucu, temelli kapatılan bir partinin başka bir parti adı altında devamını önlemek için önemli bir tedbir düşünmüştür. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun halen yürürlükte olan ve Anayasamıza aykırı bir yönü bulunmayan 95 nci maddesine göre «Temelli kapatılan siyasi partiler kapatılma tarihinde üyeliği devam eden; kurucuları,  genel başkanı. merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim vş disiplin kurulu üyeleri ve T.B.M.M. siyasi parti grubu üyeleri başka bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamazlar»
     Yasanın bu açık hükmüne rağmen ve adeta Fazilet Partisinin Refah Partisinin devamı olduğunu kanıtlamak istercesin, bir  kısmı kurucu da olan Refah Partisinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyelerinden RECAİ KUTAN, ABDULLAH GÜL, RIZA ULUCAK,  FEHİM ADAK. MUSA DEMİRCİ, ABDÜLKADİR AKSU, OĞUZHAN ASİLTÜRK, İSMAİL KAHRAMAN, CEVAT AYHAN, NECATİ ÇELİK,  BÜLENT ARINÇ,  AZMI ATEŞ, TEMEL KARAMOLLAOĞLU,  SÜLEYMAN ARİF EMRE,  BAHRİ ZENGİN, SUAT FIRAT: Refah Partisinden Fazilet Partisine geçen T.B.M.M. Refah Partisi Grubu Üyelerinden İBRAHİM ERTAN YÜLEK,  MEHMET ALTINSOY, ÖMER VEHBİ HATİBOĞLU,  MUSTAFA KAMALAK ve ŞEREF MALKOÇ Fazilet Partisi Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi ALI GÜNERİ ise Denetim Kurulu üyesi olmuşlardır. 

    6- MERVE KAVAKCI’nın birkaç konuşmasının değerlendirilmesinden dahi gerşekleştirilmek istenilen hedefler bakımından Fazilet Partisinin kapatılan  Refah Partisinin devamı niteliğinde bir parti olduğu, Devlet düzenimizi dini esaslara dayandırmak için gösterilen faaliyetlere uluslararası destek sağlamak için adı geçen her iki parti yöneticileri tarafından da görevlendirildiği bilinen bu faaliyetleri nedeniyle milletvekili adayı olarak özenle seçildiği açıklıkla anlaşılmaktadır. Şöyle ki:
      26 Aralık 1997 tarihinde ABD’nin Chicago kentinde, ABD merkezli Filistin İslami Birliği (IAP) tarafından düzenlenen konferansta yaptığı konuşmada:
      MERVE KAVAKÇI - AB ülkeleri şunu gayet iyi biliyorlar ki, şimdi islami dirilişin gerçekleştiği Türkiye, AB’rıin bir üyesi olamaz. Şu da çok ironiktir ki, Türk Halkı, daha doğrusu Türk hükümeti bu gerçeği kabul etmek istemiyor. Çünkü bence biz, Kurarı’ın hala anlaşılrnasından yoksunuz ve gereksinimlerimiz için Kuran’a dönmekten hala yoksunuz. Müslümanlara baktığımız zaman kendimizi ya Keşmir, Bosna, Filistin, Çeçenistan, Cezayir ve Arnavutluk gibi bir savaş bölgesi veya siyasi baskı altında, siyonist rejime karşı savaşırken görüyoruz veya kendimizi. Türkiye’de gördüğümüz gibi, ülkemizin sözde Müslüman hükümetine karşı mücadele verirken görüyoruz... 21. yüzyılın eşiğinde, dünyanın her tarafındaki Müslümanlar bir şekilde islami birliğin bayrağı altında toplanmalı, böylece gerektiğinde tek bir merkezi vücut olarak hareket etmemiz sağlanmalı... Biliyoruz ki, yüzyılın sonuna yaklaşırken düşmanın elindeki silahlarla biz de silahlanmalıyız.... Bir avuç siyonist, iyi organize olmaları ve birleşmeleri sayesinde bütün dünyayı kontrol altında tutabilmekte. Keşke biz de müslüman olmayanlara karşı, müslüman toplumlar olarak iki ayağımızın üzerinde, bir bayrak altında durabilsek... Bugünkü siyonist ideolojinin parçası olanlar; ki hem içimizde, hem dışımızdalar, büyük baskı yapıyorlar. Ancak inşallah kalbimizdeki cihat ruhuyla bugün karşılaştığımız sıkıntıları aşacağımıza inanıyorum.... Bizler, tüm islami bilgilere sahip doktorlar olmalıyız, tüm islami bilgilere sahip mühendisler olmalıyız ki, böylece bizim sözde Müslüman dünyamızda veya gayri müslim dünyada, islamı temsil edebilelim. Bu yolla hem kendimizi güçlendirebileceğiz, hem de cihadımızın parçası olarak konumuzu güçlendirebileceğiz. Dolayısıyla kişisel ve sosyal hayatlarımızdaki her türlü ilerleme, cihat olarak görülebilir. Sosyal yönde cihat, iyi ve aktif bir müslüman örgütün parçası, aktif bir üyesi olarak gerçekleştirilebilir... Ancak şunu söylemeliyim ki bunlar cihadın politik yanı. Ve herkesin cihat yapması için siyasette olması gerekmiyor. Ancak bu alan, benim kendim için cihat yapmak için seçtiğim alan. Ama. başka bir kız kardeşim veya erkek kardeşim, cihat yapabileceği başka bir alanda aktif olabilir... Hizb-i Refah’ın ideolojisi, Türkiye’deki Müslümanlar için cihat vapmak değil. Bütün dünyadaki Müslümanlar için cihat yapmak ve bütün insanlık için cihat yaprnak. Neden? Çünkü eğer Tobago, Tirinidad veya Panama’da bir kız kardeşim İslamdan haberdar değilse, mesajımı, Allah’ın sözünü ona iletmek, benim Türkiye’deki sorumluluğumdur. Bizim dava çalışmamızda, erkeklerinkine paralel şekilde, yukarıdan aşağıya bir hiyerarşjk model kurduk. Her şehirde merkezdekiyle aynı yapılanma var. Bir kişi, seçimden sorumlu. Başka birisi eğitimden, halkla ilişkilerden, mali işlerden. Her şehirde 11 departman var. Ve her şehirde mahallelerde, kasabalarda, cihat yapmak jçin Hizb-i Refah pozisvonları mevcut. Ve her mahallede sokak ve apartman temsilcileri var, dolayısıyla apartman apartman çalışarak, Hizb-i Refah kadınlar insanları davaya çağırıyor... IAP’rıin seçkin üyeleri, 21 .yüzyıla girerken, sonunda şunu söylemek isterim ki, Dünya müslümanları olarak amacımız, yüzyıllar önce olduğu gibi. Kur’anda belirtildiği  gibi olmalıdır demiştir. (Anadolu Ajansı bülteni). (Bu konuşmanın görüntülü kaseti ve çözümüne ilişkin tutanak).

      25.5.1999 günü, ATV'de 19 Haber bülteninde yayınlanan, 1996 yılında. Kuzey Amerika Islami Birliği Kongresinde yaptığı konuşmada:
     MERVE KAVAKÇI - Artık şunu duyurabilirim ki, yeni REFAH Hükümetiyle Türkiye’deki ve Dünyadaki müslümanların islam birliği adı altında yekvücut olarak inşallah çok yakında birleşme zamanı gelmiştir... Refah Partisi’nin iktidara gelmesi otuz yıllık bir çalışmanın ürünüdür... 24 Haziran'da Türkiye’de 54. Hükümeti kurduk. Bu başarı sıkı bir çalışmanın ürünüdür. Bu da ibadet ve cihat anlamına gelmektedir (salondan tekbir sesleri) Hizb-i Refah Kadınlar komisyonu olarak, davamızda yukarıdan aşağı hiyerarşik bir sistem kullandık. Erkeklerinki gibi bir karargahımız var. Onlarla paralel çalışmalar yürüttük. Kuşkusuz daima Başbakanımız Necmettin Erbakan'ın kumandası altında olduk. Kapı kapı ev ev propaganda çalışmasında, karargahta raporlar aldık. Refahı kabul eden islamı de kabul etmiştir. Belirli caddedeki. belirli evde neler olduğunun bize bildirilmesi gerekiyordu. Islama davet edilen o evin Refah’ı kabul edip etmediğini bilmemize imkan vardı. Sonuçta  her ay. küçük birimlerdeki bilgiler bir üst birime gitmekte, oradan da karargahta, yani benim çalıştığım bölümde toplanmaktaydı. İnsanlar iki guruptadır, insanlığı de ikiye bölebiliriz. Hizb-i Refahtan olanlar, islamı kabul edenler ve islamı kabul etmeye hazır olanlar... Geçen ay Sudan’daki Refah’lı kadın dostlarımızla birlikteydik. Sudan’daki kardeşlerimiz, bütün Dünya’dan giden 150 kadın örgütüyle biraraya geldi (Merve Kavakçı Kur'andan ayetler okuduğu konuşmasını tekbir sesleri arasında bitirdikten sonra, sorulara geçildi). «İsrail ile Hükümetin imzaladığı anlaşma hala geçerli mi? iptal etmediniz mi?» sorusuna MERVE KAVAKÇI -Dışişleri Bakanlığı koalisyon ortağı DYP lideri Tansu Çiller'de. Kısıtlı işler yapabiliyoruz. Daha fazlasını yapamayız. Şu anda REFAH’ın fonksiyonu, Batı Dünyasının ve Süper güçlerin büyük etkisi altındaki Hükümeti frenlemektir. İç ve dış politika açısından Refah Partisi çok dikkatli çalışmaktadır. Bu yüzden konuşmamda REFAH’ın. sistemin içindeki legal bir parti olduğunu vurguladım. Onların REFAH’ı Türkiye’deki demokratik sistemin dışına itmelerine fırsat vermeyeceğiz. Ama gelecekte şüphesiz sadece Türkiye’nin değil, bütün Dünyanın müslümanları için elimizden geleni yaparız ve gelecek seçimde  koalisyon kurmak zorunda kalmayacağız ve inşallah İsrail-Türkiye meselesi konusunda farkı göreceksiniz. Ama tek başımıza iktidara gelmeliyiz. Şimdi iktidarda yalnız değiliz. Sabırla beklemek ve gelecekte pahalıya malolacak hatalı bir hareket yapmadan, çok dikkatli çalışmak zorundayız. Asselamünaleyküm ve rahmetullah, demiştir. (görüntülü kaset)

     10 Mayıs 1999 tarihli AKİT GAZETESİ’nde, «İBDA» örgütünün ilanı yayınlandı. Bu ilanda şöyle deniyor: (MERVE’LER DİKDURUN 1999 KURTULUŞ YILINIZ). 
     Söz konusu ilan Prof. Dr. NUR SERTEL tarafından şöyle değerlendirilmektedir:
     "(Kılık-kıyafetin bireysel bir tercih olduğu ve türbanla Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne, üniversitelere girmenin ya da devlet memuru olmanın engellenmesinin demokrasi ile bağdaşmayacağına ilişkin siyasal islamcı söylemlerin ne derece inandırıcı olduğu uzun zamandır tartışıla gelmektedir.
      Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başı örtülü olarak girmenin bireysel bir tercih olmanın çok ötesinde anlam taşıdığı açıktır. Amaç, siyasal islamın bayrağı olan türbanı ve onun temsil ettiği radikal islamcı görüşleri Meclis’e taşımak ve ardından da üniversitelerdeki ve devlet memuriyetindeki türban yasaklarını kaldırmaktır.
      Kamuoyunda bu konuda oluşan tepkinin yersiz olmadığı, türbana ve onu Millet Meclisi'ne taşımak isteyenlere sahip çıkan kesimlerin niteliği ile giderek daha da açıklığa kavuşmaktadır.
      Bunun en somut kanıtlarını yine islamcı medyanın yayın organlarında görmek mümkündür.
      Federatif yapılı bir islam devletinin kurulması amacıyla faaliyet gösteren ve bu amaç doğrultusunda silahlı mücadele yönetimini benimseyen 1BDA-C (İslami Büyükdoğu Akıncılar Cephesi) Merve Kavakçı’ya sahip çıkan örgütler arasında yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin gayri meşru olduğunu iddia ederek devlete karşı mücadele eden, PKK dahil tüm terör örgütlerini desteklemekle tanınan ye bunlarla ortak mücadele ortamı arayışını sürdüren IBDA-C’nin, bir islamcı gazeteye verdiği ilanla "Merveler dik durun, 1999 kurtuluş yılınız” ifadesini kullanması, türbanın basit bir kıyafet tercihi olmanın çok ötesinde anlam taşıdığını ortaya koymaktadır.
      Siyasal İslamcı yazarların, islam devletine özlemlerini ifade eden ve şeriatı savunan, islam devleti ile demokrasinin bağdaştırılmasının mümkün olamayacağını açıkça belirten yazılarında, 28 Şubat sürecinden sonra büyük bir değişim meydana gelmiş ve tüm İslamcı kesim, demokrasinin amansız savunucusu kesilmiştir. Ancak bu demokratikleşme girişiminin ne kadar içtenlik taşıdığı, bunalım (kriz) anlarında ortaya çıkmaktadır.
“Biz kadınların kıyafetine karışmıyoruz, isteyen, istediği gibi giyinebilir. isteyen mini etek giyer, isteyen türban teker” iddialarının gerçeği yansıtmadığı ortadadır.
      Bir islamcı gazetenin, ADD toplantısına katılan ve “Atatürk ilkelerinin bekçisiyiz" pankartı önünde oturan laik cumhuriyeti benimsemiş Türk kadınını “Analar ve mamalar" manşeti ile hakaret etmesi, çağdaş Türk kadınının siyasal lslamcılarca hangi gözle görüldüğünü sergilemektedir. Aynı yazıdaki "başörtüsüne karşı çıkan kokanalar” söylemi de, örtünmeyen kadınlara yönelik kin ve nefret duygularının hakarete varan bir örneğidir.
      Bir başka demokrasi örneğini (!) “Dünkü Cariye Kıyafeti” başlıklı köşe yazısından özleyelim:
      “Bu asrın ilk çeyreğine kadar bütün Islam dünyasında hür kadınlar çarşaflarından soyunmamışlardı. Zaten kölelik mefhumu da ortadan kalkmaya başladığı için, sokakta örtüye dikkat etmeyen kadın kalmamıştı Asrın ilk çeyreğinden itibaren bu anlayış değişmeye başladı. Cahiliye devrinin köle kadınının kıyafeti müslümanlar içinde de revaç bulmaya başladı. Asrın yarısından itibaren cariye kıyafeti yer tuttu, son çeyreğinden itibaren her şey zıvanadan çıktı. Değme mankenlere taş çıkartacak kıyafet ve makyajla sokağa çıkan hatun kişiler, kendilerini örtülü sayıyor, dünün cariyelerinden daha fazla tahrikkar halleriyle sarkıntılık yolunu elleriyle açıyorlar.
     Yani uzun lafın kısası, çıkın, sokaklara bir bakın: Cariye kıyafetine bürünmüş kadınlara sarkıntılık yapılıyor mu, yapılmıyor mu? El kadar bebeklere bile tecavüz furyası başlamış mı, başlamamış mı?
     Allahaşkına, 1400 sene önce ‘cilbab’ emrine bugün, o günden daha fazla muhtaç değil miyiz? O gün sadece köle kadınlar bu kıyafetle sokağa çıkıyorlarmış, bugün ise kendisini hür kabul eden kadınlar, aynı kıyafete bürünmekte beis görmüyorlar... Neden hür kadınlar kendilerini köle yapmak istiyorlar? Beşerin hürriyetini muhafaza etmesi gereken devletler, niçin cariyelik yolunu açıyorlar?”
      Yukarıdaki satırlar, çağdaş kıyafet içindeki Türk kadınına hangi gözle bakıldığını ve devletin bu konudaki tutumuna yönelik eleştiriyi açıkça ortaya koymaktadır. Bu yazıdan çıkan sonuca göre, iktidar gücü ele geçirildiğinde devlet, tüm kadınların kıyafetlerini, onları cariyelikten uzaklaştıracak biçimde yeniden düzenlemeye adeta zorunlu kılınmaktadır." - Prof. Dr. NUR SERTEL, Türban ve Türk Kadını, Cumhuriyet Gazetesi, 13.5.1999).

      Konu ile yakından ilgisi dolayısıyla, 3.7.1993 tarihinde T.B.M.M. çatısı altında cereyan eden bir tartışmayı aşağıda bilgilerinize sunuyoruz:
      (Necmettin Erbakan: eskiden beri bu hanımefendi (TANSU ÇİLLER) CIA'ya rapor veriyormuş. İşte, son günlerde gazetelerde yapılan açıklamaları görüyorsunuz. Ne çıktı orta yere? Bir iddia çıktı: Sayın Çiller, 23.4.1973'te Amerikan vatandaşı olmak için müracaat etmiş. Bu müracaatın altında referans olarak ne diyor? Türkiye’nin Amerikalı Dostları Derneği, Türk-Amerikan İşadamları Derneği, IMF Finansal Stratejik Planlama Dairesi, Amerika Dış Politika Prensipleri Uluslararası Araştırma Dairesi, ABD Milli Savunma bilgi verilen, FBI bilgi işlem kayıtları, CIA yabancılar istihbarat Birimi... Vatandaşlığa kabul tarihi yapılan iddiayı söylüyorum: 1.7.1979.
Şimdi buna karşı ne buyrulur? (DYP sıralarından "gazete haberleri” sesleri) ‘Ben müracaat etmedim, onlar teklif etti’ diyor. Haydaa! Amerika kime vatandaşlık teklif eder allahaşkına  (RP sıralarından alkışlar) Yani, bu vatandaşlık işleri dış ülkelerde nasıl cereyan eder, bilmez miyiz?
      Yılmaz Ovalı (Bursa): Sana da mı yapıyor?
      Necmettin Erbakan (Devamla): Herkes bir form doldurur müracaat eder. Hiçbir yönetim ‘gel de benim vatandaşım ol’ demez. Böyle şey mi olur? Şimdi bakınız, ilk önce, işte ikisinin arasında tercih yaptım ve Türk vatandaşlığını tercih ettim’ diyordu, bu vesikalar ortaya çıkınca ‘Ben vatandaş olmadım’ diyor. Bu kadar önemli bir itham, böyle bir cümleyle geçiştirilemez. Böyle şey mi olur’? Neden geçiştirilemez? Çünkü, Amerikan vatandaşı olmak için, mutlaka Amerika’da yemin etmek lazım gelir. Amerikan vatandaşı olmak için yapılan yeminde ise Amerika’ya bağlılık şart konulmuştur. Böyle Amerika’ya bağlılık üzerine yemin eden insan, nasıl Türkiye’nin başbakanı olur? (RP sıralarından alkışlar) Onun için, bu ithamın ‘olmadım’ diyerek ve hatta...
     Ahmet Sayın (Burdur): Çok ayıp, çok ayıp... (DYP sıralarından gürültüler)
     Necmettin Erbakan (Devamla): Bakınız, şüphe uyandıran bir şey de şudur... (DYP sıralarından gürültüler)
     Başkan: Dinleyin arkadaşlar...
     Necmettin Erbakan (Devamla): Ne var, çifte vatandaşlıkta bir mahzur mu var? Tabii, eğer Amerikan menfaatlerini koruyacağına bir insan yemin etmişse, elbette çok büyük mahzuru var. Bundan büyük mahzun mu olur? (RP sıralarından ‘Bravo’ sesleri, alkışlar)....
Kendisine tavsiye ediyorum; bu da Amerika'dan “Amerikan vatandaşı değildir, bizde böyle bir vatandaş yoktur" diye bir kağıt getirsin. (RP sıralarından alkışlar) (T.B.M.M. Tutarak Dergisi, 3.7.1993 tarihli oturum, 121. Birleşim, s.444-446)

     Başsavcılığımın elde edebildiği ve yukarıda açıkladığım delilleri bilgilerinize saygı ile arz ederim.
 

                                                                   Vural SAVAŞ
                                                                       Yargıtay
                                                             Cumhuriyet Başsavcısı
 
 
 

Ekleri: 15 zarf içinde konmuş 
kaset ve tutanaklar, bir klasör ve delil 
olarak kullandığımız T.B.M.M.Tutanak Dergileri.
 
 

Ana iddianame
Savcılığın Esas Hakkındaki Görüşü

sayfa başı