2-DAVANIN
ESASINA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİMİZ :
A- "İnsan hakları"na en büyük değerin verildiği bir çağda yaşıyoruz.
Ancak günümüzde, en vahim insan hakkı ihlalleri, artık devletler ve devlet
görevlileri tarafından değil, terörist örgütler tarafından yapılmaktadır.
Bu sebepten, Anayasa, yasalar ve çeşitli milletlerarası antlaşmalarla kabul
edilen İnsan Haklarını hayata geçirmek, ülke bütünlüğünü korumak ve demokratik
düzeni ayakta tutmak, ancak terörizmle mücadelede başarı kazanmakla mümkündür.
Büyük hukuk düşünürü ve pek çok teröristin avukatlığını yapan Jacgues VERGES
şöyle diyor : "Bir gerilla grubu ile bir devlet arasındaki savaşın, ellerde
beyaz eldivenler ve İnsan Hakları Bildirisiyle yapılmasını beklemek, ne
ikiyüzlülük!"
Hannah ARONT'un dediği gibi "Dehşetin mutlak suretle hüküm sürdüğü yerde,
herşey ve herkes susmaya mahkumdur". Terörizmi tanımlayan masuma karşı
hesaplanmış olan saldırıdır. 05.12.1985 tarihli INTERNATIONAL HERALD TRIBUNE
gazetesinde yayınlanan bir Rand Corporation raporuna göre: Uluslararası
terörist eylemler bir yılda %12 ile %15 oranında artarak artık müesseseleşmiştir.
20 nci yüzyılda ADOLF HİTLER de korku ve menfaat ile bütün halkların teslimiyete
yönelebileceğini iddia ediyordu: "Terör, en kuvvetli siyasi silahtır ve
ben bazı aptal burjuvaları şok durumuna sokuyor diye ondan mahrum olamam".
Bunu Herman RAUSCINING 1939 da "Hitler Bana Dedi" adlı kitabında zikretmektedir.
FÜHRER'le konuşan bir diğer yazar olan Hanstöngel de Hitler'in şu sözlerini
ilave ediyor: "Demokrasiler, daima böyle saldırılar karşısında yapıları
bakımından aciz kalacaklardır; zira savunmak için kendilerinin de otoriter
bir rejim kurmaları gerekmektedir". (Prof.Dr.Yılmaz ALTUĞ, İ.Ü.H.F.M. 1986-1987,
s.47)
4-5 Ekim 1991 tarihleri arasında Antalya'da düzenlenen ve Uluslararası
Basın Enstitüsü Direktörü Peter GALLINER, Avrupa İnsan Hakları Divanı Yargıcı
Thor VILHJAMSON, Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi Üyesi Love KELLBERG,
Avrupa Parlamentosu Siyasi İşler Komisyonu Üyesi Maria Loisa CERRETTI,
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Genel Sekreter Yardımcısı Jan MARTENSON
gibi şahsiyetlerin de katıldığı bir sempozyumda konuşan Bruna STEGAGNINI
şöyle diyor : "Terörizm trajedisini yaşamayanlar için, alınan önlemleri
ve sınırlamaları eleştirmek çok kolaydır. Ancak, ben, birincil ve en önemli
insan hakkı olan yaşamı sürdürme hakkını ve yurttaşların güvenliğini korumayı
amaçlayan bu önlemleri ve sınırlamaları getirmenin Türk Devleti'nin görevi
olduğuna inanıyorum".
Anayasamızın konu ile ilgili çeşitli hükümleri birlikte değerlendirildiğinde
şu husus açık bir biçimde anlaşılmaktadır : Devlet yanlız "İnsan Hakları"
için değil, başka amaçlar için de vardır. Toplumun huzuru, milli
dayanışma ve adalet anlayışı" için de vardır. Toplumun huzurunu sağlamak,
ulusal dayanışmayı gerçekleştirmek ve adalet anlayışını egemen kılmak çerçevesinde
varolan, bu çerçeve içinde yer alan devlet, yine de başıboş ve keyfi davranmayacak,
insan haklarına "saygılı" olacaktır. İnsana değer verilmesi, insan onurunun
yine kollanması gerekecektir. Ama insan hakları, artık devletin varoluş
nedeni olmaktan çıkmıştır- Prof.Dr. Mümtaz SOYSAL, Anayasa Yargısı No:4,
100 Soruda Anayasanın Anlamı, S.188-190-.
Kanunlar ideallere değil, ideolojilere hiç değil, sadece ve sadece toplumun
şartlarına dayanmalıdır- Türkiye'de Ceza Mahkemesi Hukukunun ilim haline
gelmesinde büyük katkısı olan Prof.Dr.Nurullah KUNTER'in son dersinde söylediklerinden
İ.Ü.H.F.M., 1982, S.797-.
Prof.Dr.BAHRİ
ÖZTÜRK, ''Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku'' adlı eserinde (3.Bası,
1994 S.496) şöyle diyor :
(Suçların işlenmesinde baş döndürücü bir şekilde hızla gelişen teknolojiden
yararlanılması ve bunun için organizasyonlar oluşturulması sadece suçların
önlenmesini zorlaştırmamakta, aynı zamanda işlenen suçların ortaya çıkarılıp
koğuşturulmasını da önemli ölçüde zorlaştırmakta, bazı durumlarda imkansız
kılmaktadır.
Bir hukuk devletinin bu gelişmelere seyirci kalması beklenemez. Suçlarla
mücadele etmeyen veya edemeyen, onları önlemeye çalışmayan, önleyemediklerini
koğuşturmayan veya koğuşturamayan devlete hukuk devleti denemez.
Zira, bilindiği gibi, hukuk devleti üç sütun üzerinde kurulur. Bunlardan
birincisi insan haklarının gerçekleştirilmesi, ikincisi adaletin sağlanması
ve nihayet üçüncüsü de hukukî güvenliğin, barışın, düzenin temin edilmesidir.
O
halde insan hakları ve adaletin yanında ülkesinde düzeni, hukukî
güvenliği ve barışı sağlamak her hukuk devletinin varlık sebebidir.
Ne var ki suçlarla mücadele etmeyen veya edemeyen; işlenen suçları koğuşturmayan
veya koğuşturamayan bir devlet, adaleti ve kamu düzenini, barışı sağlayamaz
ve böyle bir devlet hukuk devleti olarak nitelenemez).
Bu gerçekten hareketle Avrupa'nın hemen bütün demokratik ülkeleri, terör
ve anayasalarına aykırı eylemlerinin başlamasıyla birlikte, yasalarında
değişiklik yaparak, bu çeşit suçları işleyen sanıklar için kısıtlayıcı,
özel hükümler getirmişlerdir.
Biraz
sonra vereceğim örnekler dikkatlice incelenirse; maruz kaldığı terörün
boyutları, rejimine ve ülke bütünlüğüne yönelik somut ve süre gelen tehlikeler
gözönünde tutulduğunda ve benzer olaylarla karşılaşan diğer demokratik
ülkelerin yasaları ve uygulamalarıyla kıyaslandığında, Türkiye Cumhuriyetini
yeterince demokratik olmamakla suçlayanların ne derecede büyük bir haksızlık
yaptıkları kesinlikle anlaşılacaktır sanıyorum.
Örneklere geçmeden hemen belirtileyim ki, yirminci yüzyılda yetişmiş en
önemli bilim adamlarından ve 14.5.1998 günü Atatürk Barış Ödülünü de alan
BERNARD
LEWİS, Cumhuriyetimizin demokratik yapısını, bazı aydınlarımızdan daha
insaflı bir şekilde değerlendiriyor (Ödülü aldıktan sonra Milliyet Gazetesinde
Şahin ALPAY'la yaptığı söyleşide) şöyle diyor :
(Türkiye'nin
demokrasi deneyimi, koşullar ve engeller dikkate alındığında çok başarılı.
Fransız Devrimi'nden bu yana 200 yıldan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında
Fransızlar iki monarşi, iki imparatorluk, iki diktatörlük ve beş cumhuriyet
yaşadılar... Bugün Avrupalılar Türkleri yeterince demokrat olmamakla suçluyorlar.
Aynı Avrupalılar 200 yıl önceki değil, dünkü Hitler'in, Mussolini'nin ve
Laval'in mirascıları. Oysa Türkiye'de bir Hitler ya da Mussolini hiç olmadı,
oalcağını da sanmıyorum).
a- Almanya'da terörizmin artması ve bu suçların sanıkları ile müdafiileri
arasındaki temasların sorunlar yaratması üzerine, müdafiin ve dolayısıyla
sanığın haklarına kısıntılar getirilmiştir. Mesala hakimin okunmasına müsaade
etmediği yazılar kabul edilmemekte, görüşmenin gizlice birşey verilmesini
önleyecek biçimde yapılması sağlanmakta, hatta bazı hallerde müdafiin müdafilik
görevi yapması yasaklanmaktadır. Bütün bu kısıntıların demokratik Devletin
teröristlere karşı korunması ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin bütün
muhakeme sisteminde uygulanabilmesi için yapıldığı belirtilmektedir- OTTO
TRIPFTERER, The Criminal Justince System Of The Federal Republic of Germany;
Prof.Dr.NURULLAH KUNTER, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9.Baskı,s.475-.
b- Yine Almanya'da, Alman CMUK.nun 148 nci maddesine 1976'da yeni bir fıkra
eklenerek, soruşturmanın konusu terörist eylemler için örgüt kurma olduğunda,
tutuklu sanığa gönderilen veya birlikte getirilen yazılı belge veya diğer
eşyanın hâkime gösterilmeden sanığa iletilmesine izin verilmeyeceği
kuralı getirilmiştir-NUR BAŞAR CENTEL, Ceza Muhakemesi Hukukunda Müdafi,
1984, S.147-.
c- İngiltere'de "Police and Criminal Evidence Act" 1989 yılında değiştirilmiş
ve yakalanan terör suçu sanıklarının polis tarafından yedi güne kadar gözaltında
tutulması kabul edilmiş, poliste alınan ifade sırasında avukat bulundurma
hakkı gibi haklardan terör suçu sanıklarının yararlandırılması yolu kapatılmıştır-
R.MORGAN, 1992, "Pre - Trial Detantion in England an Vales"" in Dünkel
F.and Vegg eds-.
d- Alman CMUK.nun 112/11.maddesine göre, bazı ağır suçlarda, teknik anlamda
tutuklama nedeni bulunmaksızın tutuklamaya başvurulabileceği öngörülmektedir.
Bu maddeye göre, mevsuf ve basit adam adam öldürme, soykırım, terör
örgütü kurma, yaptığı eylemle başkasının yaşamı ya da vücut bütünlüğünü
tehlikeye düşürme, patlayıcı madde kullanma suçlarından birini işlemiş
olma kuvvetli şüphesi altında bulunan kişi, kaçma ve delillere karartma
şüphesi mevcut olmasa da, tutuklanabilir.
Terör
örgütü üyeleri ve yardımcıları, suç sayılan faaliyetlerini gizlemeyi alışkanlık
haline getirdiklerinden, kural olarak, bu örgütlere üyelik ve örgütü koruma,
Alman uygulamasında, delilleri karartma şüphesine dayanak sayılmaktadır.
1965'de
yürürlüğe giren değişiklik yasası ile Almanya'da "tekrarlama tehlikesi"
tutuklama nedenleri arasına alınmıştır. Alman hukukunda, bu tutuklama
nedeninin muhakemeyi güvenceleme aracı değil, toplumu, sanığın başkaca
önemli suçlarından korumak için önleyici tedbir olduğu belirtilmektedir.
Alman CMUK.nun 148/11.nci maddesi ile de, terör örgütü kurmakla suçlanan
tutuklu sanıkla müdafiinin yazışmalarının, önce hâkim tarafından kontrolüne
olanak verilmiştir.- Nur CENTEL, Ceza Muhakemesinin Hukukunda Tutuklama
ve Yakalama, 1992,s.47, 51,64,65,119-.
e- Belçika'da bu tür tehlikeli hükümler, tek kişilik hücrelerde yatırılırlar.
Bütün eşyaları hergün hücrelerinden dışarıya alınır ve tekrar yerleştirilir,
hücre gece aydınlatılır, hükümlüler gündüz hücrelerinden dışarıya çıkartılırlar.
Avluya çıktıklarında da hergün hücrelerinde arama yapılır.
Bu hükümlülerin ilk sekiz günlerinde 15 dakika da bir hücreleri gözlenir.
Bu kategoriye giren suçluların çalıştırılmaları kabul edilmemiş, ziyaretçileri
ile görüşmeleri ve mektuplaşmaları engellenmiştir. İngiltere'de bu
gruba giren tutuklu ve hükümlüler bir infaz kurumunda onbeş günden fazla
bırakılmamaktadır.
Burada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilgiç bazı kararlarına değinmek
istiyorum :
Almanya'da, avukatların suça karışmış olması, yargının işlemesini engellemesi,sanıkları
suç işlemeye teşvik ederek tutuklu bulundukları yerlerin güvenliklerinin
bozulmasına neden olması ve nihayet siyasi suçlarda devlet güvenliğinin
tehlikeye atılması gibi hallerde, mahkemeye, avukatı duruşmadan çıkarma
yetkisi tanınmıştır.
Alman CMUK.nun söz konusu hükümleri çerçevesinde yapılan uygulamalar bir
çok davaya konu olmuştur. Örneğin, cezaevindeki müvekkiliyle görüşmek
isteyen bir avukata üzerini aratmadığı için giriş izni verilmemesi
üzerine yapılan şikayeti inceleyen, Hamm Eyalet Yüksek Mahkemesi, Cezaların
İnfazı Hakkında Kanunun 24.maddesinin, cezaevi yönetimine ziyaretçilerin
üst baş arama yetkisi tanıdığına işaretle, avukatların bu konuda bir ayrıcalığa
sahip olmadığına karar vermiştir.
Aynı şekilde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Alman suç örgütü Baeder-Meinhof
(Kızıl Ordu Cephesi) çetesi mensuplarının bu konudaki tüm başvurularını
geri çevirmiştir. Şikayetler genelde, cezaevi şartlarının kötülüğü, diğer
hükümlü ve tutuklulardan tecrit edilerek hücreye konulma, işkence
ve insanlık dışı muameleye maruz kalma ve yazışma ve haberleşme özgürlüğünün
kısıtlanması ve avukatlarla görüşmelerinin engellenmesi konuları
üzerine yoğunlaşmıştır.
Örgüt mensuplarının Berlin'li Avukat Machler'in şikayetini inceleyen Komisyon,
Sözleşmeye herhangi bir aykırılık tesbit etmemiştir. Komisyonun değerlendirmesine
göre, özellikle tutuklunun uzun süre hücrede tecrit edilerek diğer
hükümlü ve tutuklularla temastan men edilmesi arzu edilen bir durum olmamakla
beraber, bu tür bir önlem kendisinin kaçmasını önlemek ve cezaevinin düzenini
sağlamak açısından zorunlu olabilir. Kaldı ki, şikayetçinin ziyaretçileri
engellenmemiş ve hücresinde okuma malzemesi ve radyo bulundurmasına da
izin verilmiştir. Ayrıca, bizzat kendisinin, Kızıl Ordu grubunun,
bu olay dolayısıyla mücadeleye devam edeceğini açıklaması ve diğer mahkumlara
kaçmasına yardım için çağrıda bulunması, tecrit edilerek hücreye konulması
için makul ve haklı gerekçelerdir.
Keza aynı örgütün üyesi olmakla suçlanan bayan avukat Berberich, Ekim 1970'de
tutuklanmış ve Haziran 1974de 12 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Adı
geçenin aynı gerekçelerle ve özellikle tutukluluk süresinin uzunluğu dolayısıyla
Komisyona yaptığı şikayet reddedilmiştir. Aynı şekilde, anılan örgüt
mensuplarından Baeder, Matnz, Meinhof ve Grundman'ın, kendilerinin hücreye
konulmak suretiyle diğerlerinden tecrit edilmeleri, ziyaretçilerinin kısıtlanması,
yazışmalarınının ve gazete okumalarının engellenmesi dolayısıyla Komisyona
yaptıkları başvurular da kabul edilmemiştir. Örgüt üyelerinden
G.Ensslin, A.Baeder ve J.Raspe'nin 30 Ağustos 1977 Münih Stammeheim Cezaevinde
esrarengiz bir şekilde ihtihar etmeleri üzerine Komisyon üyeleri cezaevini
ziyaret ederek cezaevi koşullarını yerinde incelemiş ve adı geçenlere işkence
veya aşağılayıcı muamele yapılmadığı ve ölümlerinde de bir gayrı tabiilik
bulunmadığı sonucuna varmıştır-Doc.Dr.Şeref ÜNAL, Milletlerarası Hukuk
Açısından Güneydoğu Sorunu ve Terörle Mücadele, 1997, S.64 ve devamı-..
f) Almanya'da 1976 yılında "terör suçu" yaratan Ceza Kanununun 129/a maddesi
kabul edilmiş, usul kanununda değişiklik yapılarak, bu madde ile, sınırlı
sayıdaki belli suçlarda tukuklama yetkisi genişletilmiştir. 1977
yılında SCHLEYER'in kaçırılmasından sonra, terör sanığı ile avukatının
temasları, eylem devam ettiği sürece tamamen yasaklanmıştır. 1978
yılında yapılan bir başka değişiklikle, terör suçu kuşkusu mevcut
bulunan durumlarda "evde arama yapmak yetkisi" genişletilmiş, terör sanığı
ile avukatının görüşmesi sırasında araya "ayırıcı bir cam" konulması uygulaması
getirilmiştir (m.148/2). 1986 yılında terör suçunun cezası ağırlaştırılmış,
terör suçuna tahrik suçu yaratılmıştır-Prof.Dr.Feridun YENİSEY, 13.05.1992
tarihli Cumhuriyet Gazetesi-.
g- Yunanistan'da Terörle Mücadele Kanunu basına aşırı kısıtlamalar getirmiştir.
h- Alman CMUK.nun 1975 değişikliği ile, soruşturmanın hiçbir aşamasında,
sanık tarafından seçilen avukat sayısının üçü geçmeyeceği kuralı konulmuştur.
i- Fransa'da, 1970 den beri, CMUK.numuzun 110 uncu maddesinde olduğu gibi
tutuklamada üst sınır yoktur.
j- Tüm demokratik ülkelerde, polise verilen yetkiler genişletilmiş;
Telefon dinleme, bilgisayarın suç araştırmasında kullanılması, adam izleme,
gizli ajan kullanılması, peşine polis takma, belirli durumlarda uzaktan
teknik aletlerle konutların içinin dinlenilmesi yasalaştırılmıştır.
İstanbul Barosunca düzenlenen ve 3-24 Şubat 1995 tarihleri arasında
yapılan ''Hukuka Aykırı Deliller Sempozyumu''nda konuşan Prof.Dr.
Feridun YENİSEY, bu konuda şu bilgileri veriyor :
(Devlet güvenliğini ilgilendiren veyahut da örgütlü suç dediğimiz suçlarda,
genel ceza muhakemesinden farklı bir hüküm gurubu var mı? Evet, var. Dünyanın
her ülkesinde, örgütlü suçluluk nedeniyle, toplumda yaşayan fertlerin hakları
ve özgürlükleri daha çok kısıtlanıyor. Terör işin içine girince daha sıkı
bir kısıtlama olduğunu görüyoruz. Şimdi burada birkaç örnek verelim, Batı
kanunlarında yeni uygulanmaya başlayan, Bunlardan birincisi, Trol-a metodu
dediğimiz metod. Bilgisayar kullanılıyor sanık yakalamak için. Bilgisayar
nasıl kullanılıyor? Belli krimojen özellikler tesbit ediliyor ve bu belli
kriminojen özellikleri taşıyan kişilerin bilgisayardan taraması yapılıyor.
İki milyonluk bir şehirden özellikleri ortaya koyarak yüz bine indiriyorsunuz,
tekrar tarama yapıp elli bine, yirmi bine, on bine, beşyüz, altı yüze iniyor
ve o beşyüz, altıyüz kişinin hayatı izlenmeye başlıyor. Bunlar potansiyel
terör eylemcisi yahut potansiyel örgütlü suçluluk elemanı olarak kabul
edilebiliyor. Tabii kriminojen özellik gösteren davranış taşıyorlarsa.
Ve böylece gerçekten birçok suç ortaya çıkartılmış. Özellikle de mali suçlarda,
ekonomik suçlarda bu yapılıyor. Bütün banka trend aksiyonları bilgisayar
vasıtasıyla taranmaya başlıyor, ençok hareket hangi hesapta var? İsimler
birleştiriliyor, birçok formüller filan var. Onlara göre adamı gözaltına
alıyorlar, Fakat bu yakalayarak değil, hareketleri takip ediliyor,
telefonu dinleniyor kapısının önüne sabit bir video kamerası konuyor ve
evinin önü 24 saat kamereya alınıyor, otomobiline bir biker konuluyor.
Nereye giderse adam izleniyor ve daha sonra da eğer bu kişi gerçekten bir
şüphe sebebi bulunarak gözaltına alınırsa, yakalanırsa onunla temas eden
herkes de şüpheli durumuna giriyor. İşte Dİ PİETRO'nun çalışma sistemi
bu:Temiz eller operasyonu bu yöntemlerle yapılıyor).
Yine Prof. Dr. Feridun YENİSEY, 7.2.1995 tarihli Yeniyüzyıl Gazetesine
yazdığı ''Mafyayı Önleme Yasasının Önemi'' başlıklı makalesinde, konunun
bir başka yönüne ışık tutuyor :
(İtalya'da yeni bir Ceza Muhakemesi Kanunu hazırlandı. Bu kanun, halen
Amerika'da uygulanmakta olan taraf muhakemesi sistemini Avrupa'ya taşıdı.
Ancak yapılan bu değişiklik, bütün iyi niyetlere rağmen başarı sağlamadı.
Özellikle örgütlü suçluluk alanında büyük oranda artış oldu. Bunun üzerine
1991 yılında çıkarılan bir dizi yasa ile, savcı ve polisin yetkileri genişletildi.
Yeni bilimsel metodların, suçizi araştırılmasında uygulanması kabul edildi.
Bilgisayarın suçizi bulunmasında kullanılması büyük başarı sağladı. Meselâ
vergi kayıtları veya kişisel bilgiler içeren veriler sorgulanarak
şüphelilere ulaşmak mümkün oldu. Gizli ajan kullanılması, telefonların
yanısıra evde yapılan konuşmaların uzaktan teknik aletlerle dinlenmesi
yasallaşınca, örgütler ardarda su yüzüne çıkarıldı.
Temiz eller operasyonunun bir tek kişinin başarısı değil. Sistemde yapılan
değişikliğin bir sonucu olduğu gözden uzak tutulmamalıdır).
Gizli
dinleme konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilginç bir kararına
değinmek istiyorum:
Olayda ikisi hakim olan 5 hukukçu Komisyona başvurarak, telefonlarının
dinlendiği ve yazışmalarının açıldığından yakınmışlardır. Konuya ilişkin,
G-10 tabir edilen Alman mevzuatı, bazı şartlar altında ilgililere
haber vermeden muhaberatın gizlice izlenmesine imkan sağlamaktadır.
Buna karşı yargı yoluna başvuru da mümkün değildir. Şikayetçiler, söz konusu
Alman kanununun, Sözleşmenin, özel hayatın gizliliğine ilişkin 8.ve hak
arama özgürlüğüne ilişkin 6.maddelerine aykırı olduğunu iddia etmişlerdir.
Mahkemeye
göre :
"Polis devletlerinde olduğu gibi, vatandaşların gizlice izlenmesi, ancak
demokratik kurumların korunması açısından zaruri olan hallerde hoşgörülebilir.
Demokratik
toplumlar günümüzde, çok sofistike bir casusluk ve terörizm tehlikesi altındadır.
Dolayısıyla devlet, bu gibi tehlikelere etkin bir şekilde karşı koyabilmek
için gizli izleme ve gözetim yöntemleri uygulayabilmelidir. Bu
nedenle bazı mevzuatın istisnai durumlarda bu imkanı sağlaması demokratik
bir toplumun gereği olarak, milli güvenlik ve suçluluğun önlenmesi bakımından
zaruri sayılabilir."
Federal Almanya'da Niedersachen Kriminaloji Araştırma Enstütüsü Direktörü
Prof.Dr.
Chiristian PFEIFFER''in anlattıkları çok ilginç, şöyle diyor sayın
PFEIFFER (Hukuk Devletinde Terör ve Örgütlü Suçlarla Mücadele, 1996, s.364
ve devamı) :
(Bizde eksik olan bir hususu bir örnekle açıklamak istiyorum: New York'daki
dostlarımın daveti üzerine uzun bir süre New York Force Against Organized
Crime'de ''Organize Suçlara Karşı Güç Teşkilatı'' bulundum. Buradaki dostum
olan bu teşkilatın lideri, ABD'de organize suça karşı ne şekilde mücadele
ettiklerine dair cömert bir şekilde bilgilendirdi.
Burada bir şey açıklığa kavuştu: Amerikan polisinin, Alman polisine
karşı önemli bir avantajı vardır; Belirli sınırlar içinde dava ikamesi
muhtariyeti sistemini uygulayabilir. Bunu size bir örnekle açıklamak
istiyorum: New York'daki bir lokanta sahibi koruma parası için şantaja
uğramaktadır. Her hafta belirli bir para meblağını Amerikan mafyasına ödemek
zorunda bırakılmıştır. Almanya'da mahkeme salonunda tanık olarak bulunması
ve ailesini tehlikeye atacağı için polise gitmeye cesaret edemez. Hamburg'daki
örneği hatırlayacaksınız. ABD'de bunu neden yapabiliyor? Çünkü Amerikan
polis memuru kendisine şunu söyleyecektir: Verdiğiniz bilgileri gizlilik
içinde kullanacağımı size garanti edebilirim. Yasa bana bu olanağı tanımaktadır.
Ben sadece bu faili takip etmekle görevliyim. Bunu da bu günden itibaren
yapacağım. Sizin bana verdiğiniz bilgiler temelinde bu kişinin tüm
gün boyunca gözetlenmesini sağlayacağım. Bu kişinin bir örgüt adına para
tahsilatında bulunan bir kişi olmasının teyid olmasından sonra arabasına
bir mikrofon yerleştireceğiz.
Belki de evine de bir mikrofon yerleştireceğiz. Kendisine gizli araştırmacılar
vasıtasıyla yaklaşmayı deneyeceğiz. Aylar boyunca bu kişinin her adımını,
arkasındaki adamları, talimat verenini ortaya çıkarana kadar takip edeceğiz.
Çünkü bu kişi genelde sadece bir cephe askeridir. Bir örgüt adına görevi
en ön cephede yerine getirmek için, parayı tahsil etmek ve şantajları ifade
etmek için faaliyet gösteren bir kişidir. Biz ise arkasındaki adamlarla
ilgilenmekteyiz. Yanı bilgiyi aldığımız andan itibaren ceza takibatı yürütüyoruz.,
ancak bilgileri aldığımız, bizi harekete geçiren tanığı rahat bırakıyoruz,
bu kişi mahkeme önünde ifade vermeyecektir. İleride bir ceza davası ikame
edilmiş olacak, ancak bu dava bilgileri edindiğimiz günden itibaren
elde edilen polis deneyimlerine dayandırılacaktır.
Diğer dikkatimi çeken bir husus da, ABD'deki özel polisin organize suçlara
karşı sahip olduğu mükemmel donanım oldu. Sordum : Siyasetçiler tarafından
bu husus bu kadar ciddiye mi alınıyor, yani en son tekniklere, hızlı arabalara
ve muhteşem binalara sahip olmanız. "Hayır" dediler, "biz kendi kendimizi
finanse ediyoruz."
Sordum: Nasıl? Oldukça Amerikalı sayılabilecek bir yöntemle, ABD'de ispatlama
yükümlülüğünün tersine döndürülmesi esası biliniyor, eğer organize suçlar
söz konusuysa. Yani bir mafya patronunu yakalıyorsanız ve bu kişinin bankada
5 milyon doları, bir gemisi ve çok sayıda evi varsa, bu serveti yasal paralarla
edindiğini onun ispatlaması gerekmektedir. Paranın nereden geldiğini kanıtlayamazsa
veya miras olarak intikal etmemişse, paranın tamamı devlete geçer . Ve
para kime gider? Bu kişiyi yakalayan polis makamına. Bu nedenle bu kadar
iyi bir donanıma sahipler. En azından New York eyaletindeki uygulama bu
yöndedir. Polis ödüllendiriliyor. Araştırmadaki başarıları için (tabii
ki aşırı olarak değil, adam milyarder ise, paranın tamamı onlara gitmiyor)
ancak mantıklı bir boyutta, devletin ispat yükünün tersine çevrilmesiyle
elde ettiği gelirlere ortak oluyorlar.
Bu da şu anda Almanya'da teklif edilmektedir. Tabii ki çok problemli bir
yöntemle. Muhalefette bulunan Sosyal demokratik parti, henüz tutukladığımız
bir kişinin tüm servetine el konulması teklifini getirdi. Ve bu kişinin
de bunun üzerine, soruşturma amaçlı tutuklu iken, paranın kendisine ait
olup olmadığını, yasal yoldan kazanılıp kazanılmadığını kanıtlayacaktır.
Bu benim için biraz ileriye gitmektedir. Tutuklanan bir kişi henüz mahkum
edilmemiştir.
İnsan Hakları Konvansiyonu'nun 6 ncı maddesindeki suçsuzluk varsayımı (bana
göre) her ilgili kişiyi kesinleşmiş bir mahkumiyet alana kadar korumaktadır.
Yapabileceğimiz tek şey, bu kişinin tutuklu olduğu süre içinde servetine
el koymamız ve mahkum olmasını beklemektir. Ondan sonra olaya el koyabiliriz
ve "şimdi bu parayı nereden temin ettiğini ispatla bakalım" diyebiliriz.
Ancak en erken bu aşamada ve daha önce değil.
Amerikalılarla Almanların bu önerilerini tartıştım, dediler ki: "Bunu asla
sosyal demokratlarınızın teklif ettikleri şekilde yapmamanız gerekir, çünkü
bu durumda başınıza tazminat davaları belasını sararsanız." Çünkü bir çok
durumda, söz konusu kişinin fail olmasından emin olmamıza rağmen, istediğimiz
kararı alamamaktayız. Bu arada tüm servetine el koyarsak bize karşı dava
açabilir ve tekrar geri isteyebilir, artı kaybettiği karları da isteyebilir.
Bu da devlet için pahalıya mal olacak bir iştir ve bu nedenle bu kadar
hızlı hareket etmememizi tavsiye ettiler).
k- 1970 de "Quebec FLN" terörist örgütünün saldırısı ile karşı karşıya
kalan Kanada Başbakanı, kamu düzeninin korunmasını insan haklarının önüne
almakta tereddüt etmemiştir-5 Aralık 1977 tarihli NEWSWEEK Dergisi -.
l- İngiltere'de 1989 tarihli Terörizmi Önleme Kanunu,daha önceki aynı başlıklı
1974, 1976 ve 1984 tarihli kanunların yeni bir şeklidir. Kanun,terör örgütleri,
sınırdışı etme, terörizme mali yardımda bulunma ve bu konulara ilişkin
yakalama, tutuklama ve yargılama yetkilerini düzenlemektedir.
Kanunda, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (İRA) ve irlanda Milli Kurtuluş Ordusu,
terör örgütleri olarak ilan edilmiştir. Ancak İçişleri Bakanı parlamentonun
onayı ile İngiltere ve Kuzey İrlanda'daki terör olayları ile ilgili başka
örgütleri de bu listeye dahil edebilir.Kanunda terörizm, "siyasi amaçlı
şiddet kullanmak ve toplumun tümü veya bir kısmı üzerinde korku yaratmak"
olarak tanımlanmıştır. Kanunda, terör örgütlerine üyelik, örgütleri desteklemek,
örgüt adına toplantılar düzenlemek, yardım toplamak ve örgüt üyeliğinin
sembülü olan giysileri giymek ceza tehdidi altında yasaklanmıştır.
Kanunun II.Bölümünde İçişleri Bakanlığına, İngiltere ve Kuzey İrlandada'ki
terör olayları ile ilgisi olduğundan şüphelenilen kişilerin İngiltere'ye
girmesini yasaklamak veya ülkede yaşayanları sınırdışı etmek yetkisi tanınmıştır.
Buna
göre, İngiltere'de 3 yıldan az bir süre yaşamış olan bir İngiliz vatandaşının
Kuzey İrlanda'ya girmesi men edilebilir. Aynı şekilde, Kuzey İrlanda'da
Ulster şehrinde yerleşik bir İngiliz vatandaşının İngiltere'nin diğer bölgelerine
girmesi yasaklanabilir. Bu yasak İngiliz vatandaşı olmayan yabancılar hakkında
da geçerlidir. Bunlar genelde, sınırda herhangi bir denetime tabi tutulmayan
İrlanda Cumhuriyeti vatandaşları olup, İngiltere'ye girmeleri engellenebilir
veya girenler sınırdışı edilebilir.
m- Bu bağlamda en tehlikeli hükümler, 1988 tarihli Kuzey irlanda
Suç Delili kanununda yer almaktadır. buna göre, bir ceza davasında mahkeme,
sanığın tutum ve davranışlarından sonuç çıkararak kendisini mahkum edebilir.
Bu bağlamda, sanığın, polisteki sorgusu ve mahkemede yargılanması sırasında
ifade vermekten kaçınması, kimliği ve sahip olduğu eşya konusundaki bilgileri
gizlemesi, mahkûmiyetine yeterli bir suç sayılmıştır.-Civil Liberties:
Cases and materials, London 1991, s.261-.
n- Alman Ceza Kanunu terörle mücadele açısından zaten etkili
hükümler ihtiva etmektedir. Örneğin Kanunun, "Demokratik Hukuk Devletini
Tehlikeye Atma" başlığı altındaki 84 ve onu izleyen maddelerinde, anayasaya
aykırı örgütlerin veya yerlerine kurulan ikame örgütlerin bayrak,
flama veya mensuplarının üniformasını taşımak ya da slogan veya selam
tarzlarını taklit etmek suç sayılmıştır.
o- İspanya'nın 26 Aralık 1984 tarih ve 9/84 Sayılı Terör Kanunu,
"Silahlı Grupların ve Terörist Unsurların Eylemlerine Karşı Anayasanın
55.Maddesinin Geliştirilmesi" gibi çok uzun bir başlık taşımaktadır.
İspanya Anayasasında, silahlı gruplar ve teröristerle mücadele amacıyla,
kişi özgürlüğü ve özel hayat ve aile hayatının korunmasına ilişkin hükümlerin
askıya alınabileceği öngörülmüştür. Adından da anlaşılacağı gibi, söz konusu
kanun, bu hükümlerin nasıl uygulanacağını belirlemek amacıyla kabul edilmiştir.
Kanunun 16.maddesinde polise, 1.maddede öngörülen suçlardan birisini işlediği
şüphesiyle herhangi bir kişiyi mahkeme kararı olmaksızın yakalama ve 72
saat gözaltında bulundurma yetkisi tanınmıştır.
Polis, yakalanan kişinin gözaltında bulunduğu sürece herhangi bir kimse
ile görüşme ve haberleşmesini de yasaklama yetkisine sahiptir.
Aynı şekilde, kanunun 16.maddesinde, güvenlik güçlerinin kanun kapsamına
giren suçların kovuşturulması çerçevesinde mahkeme kararı olmadan arama
yapabileceği öngörülmüştür.
Kanunun II.maddesine göre, terör eylemlerine ilişkin suçların yargılaması,
merkezi olarak Madrit'te, bu amaçla kurulmuş özel yetkili bir mahkemede
yapılmaktadır.
İspanya konuya ilişkin mevzuatının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle çelişebileceği
endişesiyle, Komisyon ve Mahkemenin yetkisini kabul ederken aşağıdaki beyanda
bulunmuştur :
"İspanya, Hükümeti, Sözleşmenin 15 ve 17.maddeleri hükümlerini, Anayasanın
55 ve 116. maddelerinde belirtilen önlemlerin alınmasına imkan verdiği
şekilde yorumladığını beyan eder." -Doç.Dr. Şeref ÜNAL, Milletlerarası
Hukuk Açısından Güneydoğu Sorunu ve Terörle Mücadele, S.65-.
p- Terör olgusuyla karşılaşan İngiltere, daha ileri gitmiş ''salahiyetli
bir mahkeme kararı olmadan kimsenin tutuklanamayacağı'', ''tutuklanan bir
kişiye, tutuklanmasını icap ettiren sebepler ve kendisine vaki isnatların
en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir'' şeklindeki, imzaladığı
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5 nci maddesi hükümlerini, idari tutuklamalar
yaparak ve tutuklama nedenlerini sanık ve yakınlarına bildirmeyerek, birçok
kez ihlal etmekten çekinmemiştir.
Konu Brannigan ve Mc Bride davasıyla (28.5.1993) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine
götürülmüştür. Divan kararı şöyle :
(Divan Kuzey İrlanda ve İngiltere'de terörist şiddetin sonuçları ve yaygınlığının
ulusun varlığını tehdit eden boyutta olduğunu kabul etmiştir. Alınan önlemlerin
değerlendirilmesine gelince : Divan 1974'den itibaren İngiliz Hükümetinin
terörizmle mücadele etmek için idari yakalama ve tutuklama yetkisine
ihtiyaç duyduğunu görmüştür. Brogan kararı İngiliz Hükümetini bir
tercih karşısında bırakmıştı. Ya tutuklama kararı aleyhine yargıç önüne
çıkarılma usulü uygulanacaktı, yada bu konuya ilişkin askıya alma bildiriminde
bulunacaktı. İngiliz Hükümeti sonuncuyu seçti.
Denetimin en duyarlı konusu tutuklamanın yargıç kararı olmadan uzatılması
yetkisiydi. İngiliz Hükümetine göre, tutuklama nedenlerinin şüpheliler
ve avukatlarından gizli tutulması terörle mücadelenin en önemli koşuluydu.
Öte yandan tutuklama kararının yargıca aldırılması onu teröristlerin hedefi
haline getirecek yada halkın eleştirisi ile karşı karşıya bırakacakdı.
İngiliz Hükümeti, Kuzey İrlanda'da sayıları az olan yargıçların halkın
güvenini kaybetmesi veya hedef olmasını yargı bağımsızlığına aykırı saymaktaydı.
Divan, kendisini Hükümet yerine koyamayacağını, olağanüstü hal gerekleri
ile, bireysel hakları bağdaştırmak yada dengede tutmak işinin öncelikle
iç hukuk otoritelerine düşdüğünü belirtmekle yetinmiştir- Karar
için bakınız. Prof.Dr.Tekin AKILLIOĞLU, Terör ve İnsan Hakları, İnsan Hakları
Merkezi Dergisi, 1995/Kasım,s.18-28-.
İnsan Hakları Mahkemesinin ülkemize karşı tarafsız davrandığını iddia eden
hukukçularımıza soruyorum. Daha geniş boyutta terör eylemlerine muhatap
olan Türkiye'de idari makamlarca tutuklamalar yapılıp, tutuklama nedenleri
sanık ve yakınlarına bildirilmeseydi, aleyhimize karar verilmez miydi?
Yine İngiltere, İnsan Hakları Mahkemesince tazminat ödemeye mahkum edilmesine
ve bu tazminatı ödemesine rağmen "SAS Komandolarının, idari makamlardan
emir aldığında, adam öldürmek dahil hertürlü eylemi yapabileceği ve bu
eylemlerinden sorumlu tutulamayacağına" ilişkin iç hukuk düzenindeki yasa
maddelerini kaldırmamıştır. İngiliz hakimleri, iç hukuk düzenindeki İnsan
Hakları Sözleşmeleriyle bağdaşmayan bu yasa maddelerine dayanarak SAS Komandolarını
beraat ettirmeye devam etmektedirler.
Mc
Cann ve diğerleri davasında Komisyon, IRA mensubu oldukları tespit edilerek
takibe alınan 3 Kuzey İrlanda ve aynı zamanda İngiliz vatandaşının, İngiliz
SAS Komandoları (Özel Hava Servisi) tarafından Cebelitarık'ta vurularak
öldürülmeleri ve sanıkların İngiliz Mahkemelerince beraat ettirilmeleri
olayını incelemiştir.
Olay sonrası ölenlerin yakınları, güvenlik güçlerinin yargısız infaz
yaptıklarından yakınmışlardır. Komisyon, güvenlik güçlerinin görevlerini
yaptıklarına, işaretle, Sözleşmenin yaşama hakkına ilişkin 2.maddesinin
ihlal edilmediği sonucuna varmışsa da davanın daha sonra intikal ettirildiği
Mahkeme Sözleşmenin ihlal edildiğini tespit etmiştir.
Terör suçu sanıklarına, İngiltere güvenlik kuvvetlerince yapılan uygulamalar,
çağdaş bir hukukçunun içine sindirebileceği nitelikte değildir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, Kuzey İrlanda Hükümeti'nin, İngiltere
aleyhine açıtığı ve aşağıda içeriğini açıkladığım davada, bu uygulamalar
belgelenmiştir.
İrlanda
- İngiltere Davası (19 Ocak 1978)
Kuzey İrlanda'daki olaylar nedeniyle Kuzey İrlanda Hükümeti 9 Ağustos 1971
tarihinde yönetime, yargıç kararı aranması koşulunu kaldırarak tutuklama,
gözaltına alma ve bir yerde zorunlu olarak tutma yetkileri tanıdı. 30 Mart
1972 tarihinde ise İngiltere otoriteleri yerel yönetimlerin yetkilerini
devraldı. Resmi açıklamalarda bu önlemlerin askeri amaçlı gizli bir örgüt
olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mensuplarını hedef aldığı belirtildi.
Bu arada taç yanlısı (loyalistes) şiddet olayına karıştığından kuşkulanılan
kişilere karşı da bu önlemlerin uygulandığı görüldü. 16 Aralık 1971 tarihinde
İrlanda Hükümeti Birleşik Krallığın, Kuzey İrlanda'da AİHS'nin pek çok
kuralını, bu arada işkence ve kötü uygulama yasağını ihlal ettiği yolunda
şikayette bulundu. Komisyon ve Divanın bu konuda verdiği kararlar AİHS
açısınan kavrama getirtilen bazı önlemli açıklamalar niteliğindedir.
Komisyon, örnek olarak seçtiği olayları inceleyerek vardığı sonuçlarda,
itiraf ve kanıt sağlamak amacıyla sistemli bir biçimde ve bir arada yapılan
beş kötü uygulamanın AİHS'nin 3.maddesiyle yasaklanan "işkence ve
kötü uygulamalar" kapsamına girdiğini kabul etti.
"Beş teknik" deyimiyle adlandırılan bu kötü uygulamalar, sorguya
çekilen kişilerin "çözülme"lerini sağlamak amacına yönelik, yön bulma ve
duyularını yitirmelerine yol açan "ileri" tekniklerden oluşmaktadır. Bu
uygulamalar özetle, ilgilinin başına örtü geçirilmesi, şiddetli ve sürekli
gürültüye maruz bırakılması, uykudan mahrum edilmesi, yiyecek kısıtlaması,
ve dar bir yerde duvara karşı ayakta durmaya zorlamaktır.
Komisyon kararının bu uygulamaları AİHS'nin 3.maddesi kapsamında görmesi
olumlu bir yaklaşım olmakla birlikte, bunlardan yanlızca birinin tek başına
uygulanmasının işkencenin varlığını kabule yeterli sayılmaması, işkence
veya kötü uygulama sayılması için tümünün bir arada ve sürekli olarak yapılmasını
araması olumsuzdur. Başka bir deyişle işkence kavramının alanını daraltmaktadır.
Divanın kararı da bir başka açıdan olumsuz niteliktedir.
Divan, Komisyonun aksine söz konusu uygulamaların "kötü muamele" sayılmalarına
karşın, "işkence" kapsamında olmadığına karar vermiştir-Prof.Dr.Tekin AKILLIOĞLU,
''İşkencenin, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı, Zalimce Davranışların ve Cezaların
Önlenmesi'', Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü İnsan Hakları
Yıllığı, 1988/1989, S.23-.
Temel
hak ve özgürlüklerin yasalar ile kısıtlanmasının veya zaman zaman ortadan
kaldırılmasının gerekçesini Alman Yasal Sistemi şu şekilde izah etmektedir
:
(Terör ile mücadeleye yönelik yasal düzenlemeler yapılırken, öncelikle
bu mücadelenin gerçek ihtiyaçları doğru tespit edilmeye çalışılmış ve bu
ihtiyaçlar ve terörle mücadelede hedefe ulaşmayı sağlayıcı yasal düzenlemeler
getirilmiştir. Bu yapılırken elbette kişilerin bir takım anayasal hak ve
özgürlükleri kısıtlanmış veya bazı hallerde tamamı ile askıya alınmıştır.
aa. Terörizmin tehlikelerinden toplumu koruma gerekliliği kişisel
özgürlüklerin kaybından ve terör şüphelisi olan kişinin haklarından daha
ağır basar.
bb. Konu ile ilgili olarak verdiği bir kararda Alman Yüksek Mahkemesi;
Alman Anayasasının Alman Hükümetini, sadece vatandaşları kişisel
olarak korumakla değil, aynı zamanda Alman ulusunu bir bütün olarak korumakla
yükümlü tuttuğunu içtihat etmiştir- Feyiz ERDOĞAN, Uluslararası
Terörizm ve terörizm ile ilgili Alman Ceza Hukuku, Askeri Adalet Dergisi,
Ocak/1994 S.41-49-).
''Militan
demokrasi'' terimiyle nitelendirilebilecek bu yasal düzenlemeler, demokratik
ülkelerin Anayasal ve siyasi partilerle ilgili yasal düzenlemelerine de
yansımıştır. Doktirinde de baskın görüş: ''militan demokrasi'' anlayışından
asla vazgeçilmemesi gerektiği yolundadır.
Hele
bir ülke : 1- Ekonomik kalkınmasını tamamlayamamışsa, 2- Ekonomik kalkınmasını
tamamlamış olsa bile, o ülkede etnik farklılıklar ve mezhep farklılıkları
varsa ve farklılıklar ülkeyi bölmek isteyen iç ve dış mihraklarca kaşınıyorsa,
3- Bir ülkede, terör eylemleri yaygınsa ve süreklilik kazanmışsa (bu durumda
askeri darbeler olmasa, içharp çıkmasa dahi, vatandaşlar sandık başına
gittiğinde, Hitler ve Mussolini örneğinde olduğu gibi, otoriter ve baskıcı
bir rejim vaat edenlerin partilerine daha çok oy vermektedirler)
''militan demokrasi'' anlayışı benimsenmeden, sorunların üstesinden gelinemez.
Ülkelerinin gerçeklerini ve sorunlarını bilen, sosyoloji ve siyasi tarihin
ortaya koyduğu bilimsel gerçekler üzerinde azda olsa düşünme fırsatı bulmuş
iyi niyetli aydınların aksini iddia edemiyecekleri kanısındayım.
''Militan demokrasi'' anlayışı ile ilgili olarak Başsavcılığımca, Refah
Partisi ve Demokratik Kitle Partisi ile ilgili olarak düzenlenen iddianame,
esas hakkında mütalâa ve sözlü açıklamalarda bazı bilgiler verilmeye çalışılmışdı.
Tekrarlardan kaçınmak için onlara değinmeyeceğim.
Ancak, Doç.Dr. Fazıl SAĞLAM tarafından hazırlanan ve 1999 yılı Temmuz ayında
yayınlanan ''Siyasal Partiler Hukukunun Güncel Sorunları'' adlı kitapta
bu konuda yazılanlar, esas hakkında görüşümüzün bundan sonraki bölümüne
ışık tutar nitelikte olduğundan, o kitaptan bazı bölümleri yazmak
zorunluluğu duymaktayım :
(Federal Almanya, siyasal partilere anayasal bir kurum olarak
anayasasında ilk kez yer veren ülkelerin başında gelmektedir. Siyasal partiler
hukukukunun İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki gelişmesinde önemli bir rol
oynayacak olan bu Anayasa'nın 21.maddesi aynen şöyledir :
"Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katılırlar. Kuruluşları
serbesttir. İç düzenleri demokratik ilkelere uygun olmak zorundadır. Sahip
oldukları maddi araçların kaynağı ve kullanımı hakkında kamusal hesap vermekle
yükümlüdürler.
Amaçları ve mensuplarının davranışlarıyla özgürlükçü demokratik
temel düzeni ihlal etmeye veya ortadan kaldırmaya veya Federal Alman Cumhuriyeti'nin
varlığını tehlikeye düşürmeye yönelen partiler Anayasa'ya aykırıdır. Anayasa'ya
aykırılık konusunda Federal Anayasa Mahkemesi karar verir.
Bu çerçeve içinde diğer hususlar federal yasa ile düzenlenir"
Alman Hukuku'nun siyasal partiler alanındaki asıl büyük önemi, değişik
ölçülerde de olsa birçok ülkenin yasama sürecini etkilemiş olmasıdır. Bu
etki, kendisini demokrasi anlayışında da göstermiştir.
Bonn
Anayasası'nın 21.maddesinin en önemli özelliği, militan demokrasi anlayışını
yansıtmasıdır. Alman Anayasa Mahkemesi bu anlayışı "streitbare Demokratie"
(mücadeleci, kavgacı demokrasi) terimi ile ifade etmektedir.
Almanya'da siyasal partilerin demokrasi için taşıdığı vazgeçilmez önemi
hukuk alanında savunan, "partiler devleti" kavramını ortaya atan
Gerhard LEIBHOLZ, bir makalesinde Bonn Anayasası'nın "milatan demokrasi"
anlayışını benimsemiş olmasını şu görüşlerle desteklemektedir :
"Alman Anayasası, 21.maddenin 2.fıkrasıyla Veimar Anayasası'nın yanlış
bir özgürlük anlayışıyla kendi zararına yol açacak biçimde gözden kaçırdığı
bir düzenlemeyi getirmiştir. Her anayasa gibi, liberal - demokrat
bir anayasanın da düşmanlarına karşı hukukun silahıyla kendisini koruma
hakkına sahip olduğunda kuşku yoktur. Hiçbir anayasadan, hele liberal bir
hukuk devleti demokrasisi öngören bir anayasadan, kendisini ortadan kaldıracak
koşulları onaylaması ve böylece intiharını yasallaştırması beklenemez.
Liberal demokraside de özgürlük, maddesiz, (substanslos) bir relativizmin
ve nihilizmin görmek istediği gibi, hukuksal bağlardan yoksun değildir.
Böylesine yanlış anlaşılmış bir özgürlük, önce özgürlüğün kendisini ve
böylece özgürlükçü demokratik temel düzeni abes bir noktaya ve sonunda
yok olmaya götürür. Özgürlük, siyasal alanda da keyfilikle özdeş değildir.
Liberal bir demokraside de özgürlük, kendisine siyasal açıdan işlerlik
kazandıran varoluş temellerine bağlı olmayı şart kılar. Bu bağlılığa değişmezlik
sağlamak ve buna karşı olanları devlet düşmanı olarak değerlendirmek
liberal demokrasinin hakkıdır."
Büyük hukukçu MANZİNİ de:
(Her halde açıktır ki, ister totaliter, ister liberal, ister demokratik,
isterse sosyalist vs.olsun, her devlet, işlevlerinin ve menfaatlerinin
bilincindeyse, varlığını, düzenini, faaliyetlerini etkili kılmak ve canlandırmak
için, zorunlu olan moral/ahlâki enerji bakımından tehlikeli görünen her
şeye karşı kendini korumak görev ve hakkına sahiptir) demiştir.
Yüzyılımızın
büyük düşünürü KARL POPER'in söylediği gibi, "demokrasi, karşılıklı anlayış
ve hoşgörünün hakim olduğu bir rejimdir. Ne var ki "hoşgörü" çelişkili
bir kavramdır. Sınırsız hoşgörü (tolerance), hoşgörüyü ortadan kaldırır.
Hoşgörü sahibi olmayanlara hoşgörü gösterilmesi, hoşgörülü bir toplumun
dayatmacılara karşı savunmasız bırakılması, hoşgörüsüyle birlikte, hoşgörülü
kişinin kendisini de yok eder.
Gerek Alman Hukuk Öğretisi ve gerekse Federal Anayasa Mahkemesi içdihatları,
militan demokrasi anlayışı ile özgürlük, özellikle siyasal düşünce özgürlüğü
arasındaki riskli ilişkiyi, oldukça eleştirici bir gözle değerlendirmeye
ve hassas bir denge içinde tutmaya çalışmışlardır. Bu konuda HESSE'yi örnek
olarak göstermek doğru olur-s.10-.
Bilindiği gibi Almanya'da siyasal partilerin yasaklanmasına ilişkin hüküm,
Federal Anayasa Mahkemesi tarafından iki kez uygulanmıştır. 23 Ekim 1952
tarihinde Sozialistische Reichspartei (SRP) (Sosyalist Devlet Partisi)
ve en son 17 Ağustos 1956 tarihinde de Kommunistische Partei Deutschland
(KPD) (Alman Komünist Partisi)'nin kapatılmasına karar verilmiştir.
Bu
tarihten sonra Almanya'da parti yasağı konusunun gündeme gelmemiş olmasını
demokratik düzenin yerleşmesi ve kamu oyu ve geniş yığınlarca benimsenmesiyle
açıklamak mümkündür. Böyle bir ortamda düzen dışı (marjinal) parti ya da
akımların demokratik düzen için somut bir tehlike oluşturmaması parti yasağına
ilişkin Anayasa hükmünün harekete geçirilmesine gerek bırakmamıştır-S.11-.
Parti
yasağı sorunu, özellikle ülkemiz bakımından güncelliğini sürekli koruyan
bir konudur. Başka ülkeler bakımından güncel önemi arka planda kalsa da
bu sorun "demokrasilerde parti yasağı yoktur" şeklinde yüzeysel söylemlerle
geçiştirilebilecek bir konu değildir. Bir kere parti yasağı sorununun
"militan demokrasi" anlayışınının doğal bir yansıması olduğuna yukarıda
değinmiştik. Ancak parti yasağı, militan demokrasi anlayışının öngördüğü
ölçüde olmasa bile, klasik özgürlük anlayışının eğemen olduğu toplumlarda
da varlığını hissettiren bir konudur. Bu ülkelerde, ya da militan demokrasi
anlayışının etkili olduğu birçok ülkede parti yasağının güncel bir
öneminin bulunmaması bu sorunun, her çeşit hukuk düzeninde şu veya bu biçim
ve ölçüde her zaman var olduğu gerçeğini unutturmamalıdır- S.55-.
İsrail'de,
Parlamentoya ilişkin temel Yasanın 7a maddesinde 1985 yılında yapılan
bir değişiklikle seçime katılamıyacak olan partilere ilişkin yeni bir bir
hüküm getirilmiştir :
"Aşağıdaki
partiler seçimlere katılamazlar: 1) İsrail devletinin yahudi halkınının
devleti olduğunu inkar eden partiler; 2) İsrail devletinin demokratik karakterini
inkar eden partiler; 3) Irk ayırımını kışkırtan partiler."
İtalya'da
parti yasağı Anayasa'da dolaylı ve sınırlı bir biçimde düzenlenmiştir.
Anayasa'nın geçici XII. maddesi, kapatılmış bulunan Faşist Parti'nin herhangi
bir biçim altında yeniden açılmasını yasaklamaktadır. Bu yasakla ilgili
olarak ayrıca bir de 20.06.1952 tarih ve 645 sayılı bir uygulama yasası
çıkarılmıştır. Bu yasada "siyasal mücadelenin bir aracı olarak güç kullanmayı
yüceltmek, güç kullanma tehdidinde bulunmak veya güç kullanmak, Anayasa'da
güvence altına alınan özgürlükleri bastırmak, demokrasiyi ve kurumlarını,
mukavemet hareketinin değerlerini karalamak, ırkçı politikalar geliştirmek
veya
adı geçen partiye özgü olan ilke, olay ve yöntemleri yüceltmeye yönelik
bir etkinlik yürütmek veya
Faşist görünüşte gösteriler yapmak
suretiyle faşist partiye özgü antidemokratik amaçların izlenmesi" yasaklanmaktadır.
Fransa'da
1901 tarihli Dernekler Yasası'nın 3.maddesinde öngörülen yasaklar partiler
için de geçerlidir. Bu maddeye göre, devletin ülke bütünlüğüne ve cumhuri
devlet biçimine zarar vermeyi amaçlayan dernekler batıldır. Bu
durumdaki bir derneğin feshine, üyelerinden birinin ya da savcının başvurusu
üzerine Mahkemece (Tribünal de grande instance) karar verilir.
Parti
yasağı bakımından bir başka önemli yasa 10 Ocak 1936 tarihli Savaş Grupları
ve Özel Milisler Hakkındaki Yasa'dır. (loi sur les grouppes de
combat et les milices privees). 1934 yılında radikal sağ gruplar tarafından
yaratılan huzursuzluklara karşı çıkarılan bu yasa, oldukça sık uygulanmıştır.
Uygulama, genelde parlamento dışı muhalefete yönelik olmakla birlikte istisnaen
partileri de hedef alabiliyor.
Aşağıda yazılı örgütler bu yasaya dayanılarak kapatılmıştır. lifue daction
franscaise (1936), Parti national populaire (1936), Parti natianal breton
(1936), Mouvement yor le rriompfe des libertes demokratiqfes '1954) Parti
communiste algerien (1955), Comite d'entente por l'Algerienc francaise
(1961) Organisation de l'armee secrete (1961) Service d'action civique
(1982) Front de liberation nationalede la Corse (1983) alliance revolutionnaire
des Carabies (1984), FROMONT 1990, s.243.
Bu
yasanın 1 inci maddesi şöyledir :
Cumhurbaşkanının Bakanlar Kuruluna danışarak alacağı kararla aşağıdaki
dernek ve de facto savaş grupları yasaklanabilir:
1. Sokaklarda silahlı gösteri yürüyüşü düzenleyenler;
2. veya hükümetten izinli savunma hizmetine hazırlama derneği statüsünde
olmaksızın, askeri biçim ve örgüt düzeni dolayısıyla savaş birlikleri ve
özel milis niteliği taşıyanlar,
3. veya ülkenin dokunulmazlığına ve cumhuri devlet biçimine saldırı
amacı taşıyanlar;
6. veya ayrım amacıyla bir kişiye ya da kişi grubuna karşı (nesli)
menşei, bir halka, ulusa veya dine mensup olması veya olmaması nedeniyle
kin gütmeyi veya güç kullanmayı tahrik eden veya böyle bir ayrımı haklı
kılmaya veya teşvik etmeye yönelik görüş ya da teoriler yayanlar"
1
- 2 - 3 - 4 -
5
Ana
iddianame
Ek
İddianame

