|
|
 |
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın
Fazilet
Partisi'nin Kapatılması İstemiyle
Anayasa
Mahkemesi'ne açtığı davaya ilişkin
''Esas
Hakkındaki Görüşü''
(6
Ekim 1999)
1 - 2 - 3 - 4
- 5
11
Haziran 1979 tarihli İdari Usul Yasası'na göre böyle bir kararın gerekçeli
olması gerekiyor. Kapatma kararlarının yargısal denetimi Conceil d'Etat'da
yapılıyor.
Kapatılan
siyasi örgütün üyelerinin toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı
ortadan kalkmıyor. Ancak, bunların aynı örgütü yeniden kurmaları, 6 ay
ile iki yıl arası hapis ve 60 ile 18.000 Frank para cezasını gerektiren
bir suç oluşturmaktadır-S.58-.
İspanya
Anayasası militan demokrasi anlayışını benimsemiş olmasına rağmen,
parti yasağına ilişkin bir hüküm içermemektedir. Parti yasağına ilişkin
düzenlemeler Partiler Yasası'nın 5.madesinde yer alıyor. Bu maddeye göre
bir partinin yasaklanması ya da faaliyetlerinin durdurulması Mahkeme kararı
ile ve ancak aşağıdaki durumlarda mümkündür :
-İspanya Ceza Yasası tarafından illegal örgüt olarak tanımlanmış bir durumun
ortaya çıkması;
-Partinin örgütü ya da etkinliği ile antidemokratik bir tutum ve
davranış içinde olması-s.58-.
Portekiz'de, parti kapatmaya neden olan olgular şöyle belirlenmiştir
:
Parti amaçlarının samimi olmaması veya kamu ahlakı veya düzenine
ters düşmesi. (Ulusal bağımsızlık ve Portekiz Devleti'nin birliği
alanlarındaki Anayasa'da öngörülen engellerin aşılması da dahil olmak üzere)
parti amaçlarının sistemli olarak ve kamu ahlak ve düzenine ters düşecek
veya silahlı kuvvetlerin disiplinini bozacak biçimde haksız araçlarla izlenmesi;
Faşist ideolojinin benimsenmesi-S.61.
Avusturya'da, "Nasyonal Sosyalist Parti'nin Yasaklanmasına
İlişkin Yasa" Anayasa düzeyinde bir kural olup, Siyasal Partiler
Yasası'nın 1.paragrafında yine anayasal düzeyde öngörülmüş bulunan siyasal
partilerin kuruluş özgürlüğüne getirilmiş bir sınırlamadır. Bu yasanın
3 a maddesine göre, kanunen yasaklanmış bulunan bir nasyonalsosyalist
örgütü ayakta tutmaya veya yeniden kurmaya yönelik girişimler yasaklanmıştır.
Ayrıca aynı madde, bunun da ötesinde üyelerinin nasyonalsosyalist
anlamda faaliyeti ile Avusturya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını yok etme
veya kamu düzenini ve Cumhuriyetin yeniden inşasını bozma amacı güden birliklerin
kurulmasını da yasaklamaktadır-S.62-.
Ayrıca, yine Avusturya'da, herhangi bir resmî makam, kurulu bulunan veya
kurulacak olan yasak amaçlı partinin faaliyetleri ile ilgili olarak, o
partinin tüzel kişiliğini tanımamak hakkına sahiptir. Örneğin, tapu dairesi
böyle bir partinin tüzel kişiliğini reddederek parti adına gayrimenkul
kaydı yapmayabilmekte, telefon idaresi partiye telefon bağlantısı kurmayabilmekte,
seçim kurulu da böyle bir partinin seçimlere katılmasını önleyebilmektedir.
Böyle bir engelleme sözkonusu olduğunda, tüzel kişiliği tanınmayan siyasi
partinin, aleyhindeki idari kararlara karşı, Anayasa Mahkemesine kadar
uzanan bir yasal itiraz hakkı bulunmaktadır.
Tüm bu ülkelerde, partilere ilişkin yasağın uygulanması, hukusal nitelik
yanında daha büyük bir ağıklıkla siyasal bir nitelik taşımaktadır. Siyasal
partiler, siyasal yaşamın taşıyıcı unsurları olduğuna göre, bunlardan birinin
devreden çıkarılması, meşru bir hukuksal temele dayalı olsa bile, siyasal
etkileri daha ağır basan siyasal içerikli bir karardır. Bu nedenle karşılaştırma
yapılan ülkelerin çoğunda bu konuda açık bir çekingenlik gözlemlenmektedir.
Ancak bu ülkelerin hiçbirinde parti yasağına llişkin yürürlükteki
kuralların kaldırılması yönünde bir eğilimin de bulunmadığına dikkati çekmek
gerekir. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz. Ülkeler, özgürlükçü demokratik
düzenin yerleşikliği ve mevcut siyasal partilerin rejimle barışıklığı ölçüsünde
ve özellikle uygulama aşamasında parti yasağından uzak kalma eğilimi gösteriyorlar.
Ancak rejime yönelik tehdit ve tehlikelere karşı hukuksal önlemleri hazır
bulundurmaktan da geri durmuyorlar. Bu önlemlerin derecesi, ülkelerde klasik
ya da militan demokrasi anlayışının yaygınlığı ölçüsünde değişiyor.
Ancak, militan demokrasi anlayışınının benimsenmediği ileri
sürülen ülkelerde dahi, somut bir tehdit ya da tehlikenin söz konusu
olduğu dönemlerde bu tür yasakların ortaya çıktığı, tehtid ve tehlike
ortadan kalkmış gözükse bile yasağın yürürlükte kaldığı, genel bir gözlem
olarak kendini gösteriyor. Yukarıdaki karşılaştırmada bunun somut
örnekleri sergilenmiş bulunmaktadır. Karşılaştırılan ülkelerde yasağa
hiç yer vermeyen Yunanistan ve Japonya'da dahi somut bir gereksinimin başgöstermesi
halinde aynı sürece girileceği kuşkusuzdur. Zaten Yunanistan'da yasağa
dayanak oluşturacak anayasal bir hüküm varlığı yanında, Japonya'da da dernek
özgürlüğü çerçevesinde ölçülülük ilkesiyle haklı kılınacak bir sınırlamanın
tartışma konusu olmaması bu yargımızı doğrulayan hukuksal verilerdir-s.72-
Birçok ülkede siyasal partiler, anayasal düzenlemelerle belirli bir
siyasal amaca bağlı kılınmışlardır. Bu amaç, siyasal partilere
özgürlükçü demokratik düzene sadakat yükümlüğü getirmektedir. Ayrıca siyasal
partilere dernek özgürlüğü güvencesi dışında bir varlık tanımadığını
ileri süren ülkelerde dahi, partilerin kazandığı ayrıcalıklı statü, onlara
tanınan özgürlüğün böyle bir amaçsal bağdan soyutlanmasına imkan vermemektedir.
İşte parti yasağı sorununun düğüm noktasını burada aramak gerekir.
Bundan şu sonuç çıkıyor. Demokrasi anlayışı militan olsun olmasın, her
ülke kendi varlığını ve rejimini tehdit eden siyasal parti ya da hareketleri,
bu tehdit ya da tehlike somutlaştığı ölçüde yasaklama eğilimine girer.
Militan olan ve olmayan demokrasi anlayışları arasında bu açıdan yanlızca
bir söylem farkı, bir derece farkı bulunmaktadır. Burada demokrasinin
temel felsefesi açısından her iki yaklaşım için de önemli olan, "özgürlüğün
temel bir değer olarak korunması ve yasağın bu temel değere hizmet ettiği
ölçüde var olması ve uygulanması"dır. Bir ülke, bu hassas dengeyi koruyabildiği
ölçüde demokrattır. Bu açıdan bakıldığında bir ülkede salt
yasağın varlığı o ülkenin demokratik niteliğine halel getirmez. Yeter ki
yasaklamanın boyutu, özgürlükçü demokratik düzeni ve ülkenin varlığını
koruma amacıyla ölçülü bir denge içinde tutulabilsin. Bu dengenin korunmasında
yanlızca devlete ya da kurulu düzenin partilerine değil, kurulu düzene
karşıt partilere de büyük bir sorumluluk düşmektedir. İnsan hakları ve
ona dayalı demokrasi, evrensel bir değer olduğunu büyük ölçüde kanıtlamıştır.
Öyle ki marjinal partiler bile bundan kendi amaçları yönünde yararlanma
şansına sahiptir. Yeter ki bu yöndeki mücadeleleri, oyunun temel kuralları
içinde kalsın, başka bir deyişle demokratik rejimin kendilerine sağladığı
haklar kötüye kullanılmasın. Bu temel koşullara uymaları kaydıyla marjinal
partilerin bile özgürlükçü demokratik bir düzende yasağa muhatap olmaksızın
demokratik yöntemlerle geniş bir siyasal alan bulmaları mümkündür. Bu imkanı
kullanmak yerine rejimi yıkma amacı güden ve bu amaca ulaşmak üzere
demokrasinin kendilerine sağladığı hakları kötüye kullanan ve gerektiğinde
şiddete başvurma hazırlığına yönelen partilerin, kendilerine yönelik bir
yasağın varlığından ve uygulanmasından yakınmaya hakları yoktur-S..74-.
Türkiye'de siyasal partiler hukukunun önündeki en büyük engel, siyasal
partiler yelpazesinde demokrasiyi içtenlikle benimsememiş partilerin yaygınlığıdır.
Ülkemizde bugün egemen olan siyasal kültürün sağlıklı bir demokrasinin
yerleşmesi için yeterince olgunlaşmış olduğunu söylemek güçtür. "Parti
içi demokrasinin yokluğu", "liderler sultası" gibi söylemlerin yaygınlığı
demokrasi kültüründeki eksikliğin bir göstergesidir. Partilere egemen olan
kadroların büyük bir çoğunluğu demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak düşünmemekte,
onu kendilerini siyasal iktidara götürmekle işlevini tamamlayacak bir araç
olarak görmektedir.
Ama asıl tehlikelisi, rejimle barışık olmayan, Devletin ülkesi ve
ulusuyla bölünmez bütünlüğünü, üniter yapısını, laik düzenini tartışma
konusu yapan kısa ya da uzun vadede bu niteliklerde şu ya da bu ölçüde
değişiklik yapmayı amaçlayan partilerin siyasal partiler yelpazesinde küçümsenmeyecek
bir yer tutmasıdır. Bu tür partilerin her somut olayda rejim pazarlığına
yönelmesi, Türkiye'de demokratik bir konsensusun varlığını şüpheye
düşürecek boyutlara varmıştır.
Oysa böyle bir konsensus ancak Cumhuriyet Anayasaları'nın ortak mirası
olan temel ilkelerde tam bir birliğin sağlanması ile mümkündür. Bu ilkeler,
ulusal egemenlik ve ulusal bütünlük kavramları ile birlikte insan haklarına
dayalı, Atatürk milliyetçiliği anlamında milli, demokratik, laik
ve sosyal hukuk devleti olarak özetlenebilir. Çoğulcu demokrasi, ancak
böyle bir temel üzerinde sağlanacak bir uzlaşma ile yükselip gelişebilir.
Demokrasi uzlaşmaya dayalı bir denge rejimidir, ama temel ilkelerde görüş
birliği içinde olmayan siyasal aktörlerin günlük politikada uzlaşmaya dayalı
çoğulcu bir denge kurmaları mümkün değildir.
Yukarıda parti yasağı konusunda yaptığımız genel değerlendirmede de vurguladığımız
gibi bu dengenin korunmasında yanlızca devlete ya da kurulu düzenin partilerine
değil, kurulu düzene karşıt partilere de büyük bir sorumluluk düşmektedir.
İnsan hakları ve ona dayalı demokrasi, evrensel bir değer olduğunu büyük
ölçüde kanıtlamıştır. Öyle ki marjinal partiler bile bundan kendi amaçları
yönünde yararlanma şansına sahiptir. Yeter ki bu yöndeki mücadeleleri,
oyunun temel kuralları içinde kalsın,başka bir deyişle demokratik rejimin
kendilerine sağladığı haklar kötüye kullanılmasın.Bu temel koşullara uymaları
kaydıyla marjinal partilerin bile özgürlükçü demokratik bir düzende yasağa
muhatap olmaksızın demokratik yöntemlerle geniş bir siyasal alan bulmaları
mümkündür. Bu imkanı kullanmak yerine rejimi yıkma amacı güden ve bu amaca
ulaşmak üzere demokrasinin kendilerine sağladığı hakları kötüye kullanan
ve gerektiğinde şiddete başvurma hazırlığına yönelen partilerin, kendilerine
yönelik bir yasağın varlığından ve uygulanmasından yakınmaya hakları yoktur-S.148-
Federal Almanya Anayasası'nın 21.maddesinde yer alan hükmü, Türk Anayasası
ile karşılaştırmak konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Bilindiği
üzre Alman Anayasası'nın 21.maddesi "Amaçları ve mensuplarının davranışlarıyla
özgürlükçü demokratik temel düzeni ihlal etmeye veya ortadan kaldırmaya
veya Federal Alman Cumhuriyetini varlığını tehlikeye düşürmeye yönelen
partileri, anayasaya aykırı" olarak nitelemekte ve bu tür partileri kapatma
yetkisini Anayasa Mahkemesine vermektedir. Burada henüz somut bir
örneği ortaya çıkmadığı için üzerinde fazla durulmayan "Fedaral Alman Cumhuriyeti'nin
varlığını tehlikeye düşürme" hükmüne dikkati çekmek istiyoruz.
Bu hüküm, siyasal partilerin yanlızca özgürlükçü demokratik temel
düzeni ihlal etmeye veya ortadan kaldırmaya yönelen partileri değil, Federal
Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeye yönelen partileri de yasak kapsamına
almaktadır. Bu bağlamda devletin federal yapısının Alman Anayasası'nın
79/3.maddesi uyarınca anayasanın değişmez hükümlerinden olduğunu da eklemek
gerekir. Bu durum, Alman Birliğinin geleneksel federatif yapısını üniter
bir devlet yapısına dönüştüren nasyonalsosyalist düzene bir tekpikinin
ifadesidir. Bu nedenle Almanya'da federalizm özgürlükçü demokratik düzenin
de bir güvencesi olarak görülür.
Görülüyor ki durum Türkiye'dekinin tam tersidir. Türkiye Cumhuriyeti üniter
bir devlet olarak kurulmuş, Cumhuriyet Anayasaları üniter bir yapıyı esas
almıştır. "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" ilkesi, "millet
egemenliği", " Atatürk Milliyetçiliğine bağlı devlet" ilkeleri federatif
bir yapıyı olanaksız kılmaktadır.
Ayrıca 1982 Anayasası, 3.maddesinde yer alan : "Türkiye Devleti ülkesi
ve milletiyle bölünmez bir bütündür" kuralına değişmez bir nitelik kazandırmış,
siyasal partilerin aynı ilkeye aykırı tüzük, program ve eylemlerini temelli
kapatma nedeni olarak düzenlemiştir.
Şu halde nasıl ki Federal Almanya'da bir siyasal partinin devletin
federal yapısını değiştirip üniter bir yapı kurmak amacıyla Federal Cumhuriyetin
varlığını tehlikeye düşürmeye yönelmesi bir parti kapatma nedeniyse, Türkiye'de
bir siyasal partinin, federal bir devlet kurma amacıyla devletin üniter
yapısını tehlikeye düşürecek bir eylem içine girmesi de aynı şekilde bir
parti kapatma nedenidir. Bunun AİHS'nin 11.maddesiyle bağdaşmaz bir yönünün
bulunmaması gerekir-S.161-.)
Doç.Dr. Fazıl SAĞLAM'ın yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığım görüşlerine
aynen katılıyoruz. Esasen Anayasa Mahkememizin bugüne kadar verdiği parti
kapatma kararları, bu görüşlere ve ''militan demokrasi'' anlayışına tamamen
uygundur. Sosyal gerçeklerimize ve Anayasamıza uygun bulunduğunda kuşku
bulunmayan bu kararlar, Anayasa Mahkememize gerçek bir saygınlık kazandırmıştır.
B- Anayasa Mahkememizi, istikrarlı, Anayasa ve yasalarımıza uygun
çizgisinden saptırmak için, anayasal düzenimizle hiçbir zaman barışık olmamış,
devletimizin kuruluş felsefesini benimsememiş, bir kısmı Sevri hortlatmaya
çalışan iç ve dış mihraklarla hoş karşılanamayacak ilişkiler içinde olduğu
bilinen bazı yazarlar ve sözde bilim adamları, hâkimlerimize ve savcılarımıza
Anayasamızı ve yürürlükteki yasalarımızı uygulatmamak için büyük
bir gayret içine girmişlerdir.
Özellikle, Anayasamızın 90 ncı maddesinin son fıkrasındaki ''usulüne
göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar
hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz''
hükmü ile, ''Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi''ni imzalamamız ve ''İnsan
Hakları Avrupa Mahkemesi''nin yargı yetkisini kabul etmemiz öne sürülerek,
Anayasa Mahkememiz ve diğer mahkemelerimiz, Anayasamızı ve yasalarımızı
uygulayamaz hale getirilmek istenmektedir. Bu görüşlerin, giderek daha
çok hukukçuyu etkilediği de bilinmektedir.
Bu nedenle, bu konu üzerinde ne kadar düşünsek ve tartışsak azdır. Çünkü
başka türlü doğruyu bulamayız.
Bu konudaki görüşlerimizi, çeşitli vesilelerle Anayasa Mahkemesi üyeleri
önünde açıklamak fırsatını bulduk. Bunların hiçbirini tekrarlamadan, son
iki yılda açıklanmış yeni bilimsel görüşleri bilginize sunmakta yarar görüyorum.
a- Son yılların en iyi araştırmacılarından biri olan Doç.Dr.Metin FEYZİOĞLU,
1998 yılında yayınlanan ''Tanıklık ve Dürüst Muhakeme'' adlı eserinde (s.5-9)
şöyle diyor :
(AİHS ve Türkiye tarafından onaylanan ek potokollerinin acaba iç hukuktaki
yeri nedir? Bunlar Anayasa hükmü niteliğinde midir, yoksa sıradan
kanun hükümleri midir? Bilindiği üzere Anayasanın 90/5.maddesine göre"Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.
Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz."
Görüldüğü gibi Anayasa, usulünce yürürlüğe konulmuş antlaşmaların kanun
hükmünde olduklarını kabul etmiştir. Acaba kanun hükmünde olmak ne anlama
gelmektedir? Bir normun kanun hükmünde olması, öncelikle, onun normlar
hiyerarşisinde kanunlarla aynı sırada olması demektir.
Kelsen'in normlar hiyerarşisi sistemine göre, her norm geçerliliğini, kendinden
önceki normdan ve sonuç olarak en tepedeki norm olan temel normdan alır.
Milletlerarası antlaşmalar da geçerliliklerini, Anayasadan almaktadır.
Peki geçerliliğini Anayasadan alan ve bu nedenle normlar hiyerarşisinde
kanunlarla aynı sırada bulunan bir milletlerarası antlaşma, gerkçekten
sıradan bir kanunla aynı seviyede midir? Örneğin AİHS'nin her ferde yaşama
hakkı tanıyan maddesi ile yine örneğin Bankalar Kanunu'nun banka denetçilerini
düzenleyen maddesine aynı değeri vermek mümkün müdür? Bu soruya, hukuk
tekniği açısından ve salt iç hukuk çerçevesinde kalmak kaydıyla, olumlu
cevap vermekten başka çare yoktur.
Bir milletlerarası antlaşma hakkında Anayasaya aykırılık iddiası
ile Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) başvurulamıyor olması, onu, kanunların üzerinde
bir mevkiye yükseltmez. Bir hukuk normunun diğerinin üzerinde olabilmesi
için, alttaki normun, geçerliliğini, üstekinden alması zorunludur. Oysa
yukarıda değindiğimiz üzere, usulüne göre onaylanmış milletlerarası artlaşmalar,
bir iç hukuk kuralı olarak geçerliliklerini Anayasadan almaktadır. Gerçekten
kanun koyucu, Anayasa'ya aykırı olmamak şartıyla,herhangi bir milletlerarası
antlaşmanın istediği hükmünü, antlaşmayı ihlâl etmek pahasına, tek taraflı
olarak kaldırabilir veya değiştirebilir.
AYM bir kanunun Anayasaya uygunluğunu denetlerken, AİHS'ni temel ölçü norm
olarak alabilecek midir? Buna, yine normativist-pozitivist pencereden bakıp
olumlu cevap vermek mümkün görünmemektedir. Çünkü, Anayasa Mahkemesinin
görevi, Anayasaya uygunluk denetimi yapmaktır. Monist görüşe göre milletleraarası
hukuk, iç hukukun üzerindedir, ama, AYM milletlerarası hukuk tarafından
kurulmamış ve görevlendirilmemiştir. AYM'ni ilk elden kuran ve görevlendiren
Anayasadır. AYM'nin ulaşabildiği temel ölçü normlar, bizzat Anayasa tarafından,
Anayasa ile sınırlanmıştır. Devletin milletlerarası hukukun temel
ilkesi olan ahde vefaya aykırı davranması, Anayasa'ya aykırılık değil,
onun üzerinde olan bir hukuk kuralına aykırılıktır. AYM, normlar piramidinin
Anayasadan yukarıdaki basamaklarına çıkamaz. Anayasaya değil de ondan üst
basamaklara aykırı iç hukuk normlarının yaratılmasının müeyyideleri, milletlerarası
hukuk tarafından düzenlenir ve devletler ile milletlerarası kuruluşlarca
yerine getirilir).
b- Prof.Dr. Erdoğan TEZİÇ, 1998 yılında beşinci basısı yapılan
''Anayasa Hukuku'' adlı eserinde şöyle demektedir (s.9) :
(Antlaşma ile Anayasanın açıkça çatışdığı durumlarda, 1982 Anayasasına
göre, Anayasa Mahkemesi antlaşmayı değil, anayasayı uygulamak, sorunun
nihai çözümünü ulaslararası yargı yerlerine bırakmak durumundadır).
c- Prof.Dr. Rona AYBAY, ''Uluslararası Antlaşmalar Anayasa
Üstü mü?'' başlıklı makalesinde (6.5.1998 tarihli Cumhuriyet Gazetesi)
şöyle diyor :
(Kimi hukukçular, onaylanmış antlaşmalarla ilgili olarak anayasaya aykırılık
iddiası ileri sürülmesi yolunun anayasayla kapatılmış olduğuna bakarak
onaylanmış uluslararası antlaşmaların kanunlardan daha üst düzeyde, giderek
anayasa düzeyinde olduğunu ileri sürüyorlar. Bu görüş antlaşmaların "anayasa
üstü" bir düzeyde olduğu sonucuna bile varabiliyor. Oysa anayasaya göre
onaylanmış uluslararası antlaşmalar "kanun hükmünde" dir. Anayasanın bu
hükmünün amacı, Türkiye'nin onayladığı antlaşmaların Türk yasalarına girmiş
olduğunu; Türk mahkemelerinde görülmekte olan davalarda Türk yasası imiş
gibi uygulanması gerektiğini belirtmektir.
Anayasanın, uluslararası antlaşmaların "kanun hükmünde" olduğunu belirten
anlatımının hemen ardından, bu antlaşmalarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi'ne
başvurulması yolunu kapatan düzenlemesi, antlaşmaları "kanun üstü" konuma
getirmiştir, denebilir mi?
Kanımca, buna olanak yoktur. Türk hukukunda, anayasaya aykırılığı ileri
sürülerek Ayasasa Mahkemesi'ne başvurulamayacak başka "yasalar" da vardır.
Örneğin 12 Eylül döneminde "kanun" adı altında yapılmış düzenlemelerin
"anayasaya aykırılığı iddia edilemez" (1982 metni Geç.m.15), Kanımca ,
bu anlatıma bakarak, bu tür kanunların öteki kanunlardan daha üst bir düzeyde
olduğu söylenemez. Bu "kanun"ların, yasama organınca değiştirilmesine ya
da yürürlükten kaldırılmasına bir engel yoktur. Bunun için, nitelikli çoğunluk
da gerekmez. Demek ki soruna bu açıdan bakıldığında, uluslararası antlaşmaların
"kanun-üstü" ya da "anayasa eşidi" bir düzeyde olduğu sonucuna varılamaz.
Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş bir uluslararası antlaşmayı kanun değerinde saymanın
doğal sonucu şudur : Antlaşmanın kapsadığı konulara ilişkin olaylarda,
eski kanunlarda antlaşmayla çelişen hükümler varsa; antlaşma o hükümlerin
yerine geçmiş olacaktır. Ancak bunun gerekçesi, antlaşmanın daha "üstün"
olması değil, daha yeni tarihli ve kanun gücünde olmasıdır. Konunun bir
başka yönü de şu soruyla ilgilidir. "TBMM'nin onaylanmış bir uluslarası
antlaşmayla çelişen bir kanun yapma yetkisi var mıdır?" Konuya Türk hukuku
açısından bakıldığında, bu soruya şöyle yanıt verilebilir. Türk Anayasa
hukukunun geleneklerine göre, yasama organının kanun yapma yetkisi konu
bakımından sınırsızdır. Onaylanmış bir antlaşmayla çelişen hükümler içeren
bir kanun yapmak da TBMM'nin yetkisi içindedir. Onaylanmış
bir antlaşmayla çelişen hükümler içeren kanun yapılması, uluslararası hukuk
açısından "istenilmeyen", "kabul edilemez" ve giderek devletin uluslararası
sorumluluğuna yol açabilecek bir durum olabilir. Ama bütün bunlar, yasama
organının kendi anayasasından almış olduğu kanun yapma iktidarını
(gücünü) ortadan kaldıramaz.
Her hukuk kuralı gibi, antlaşmaların da, duruma uygun ve gerçekçi sonuçlar
verecek biçimde yorumlayıp uygulanması gerekir.
Buna olanak bulunmayan durumlarda, yetkili ulusal organlar, uygun düzenlemeler
yapabilmelidirler. Türk Boğazlarına ilişkin olarak 1936 yılında yapılmış
Montrö Sözleşmesi'yle ilgili uygulamalar bu konuda canlı bir örnektir.
Günün ve gecenin her saatinde, ticaret gemileri için tanınmış serbest geçiş
hakkı, kötü hava koşulları ya da köprü inşaatı gibi haklı nedenlerle
kısıtlanabilmektedir. Usa uygun ve gerçekçi sınırlar içinde kalan bu uygulamalar,
hem İstanbul kentinde yaşayan milyonların hem de geçiş yapan gemilerdeki
insanların can ve mal güvenliği için zorunludur.
Uluslararası antlaşmalarla ilgili olarak yapılacak benzeri yasal düzenlemeler,
gerçekçi düzeyde kaldığı sürece, Türk diplomatlarının deneyimi ve becerisiyle
uluslarası forumlarda savunulabilir.
Uluslararası antlaşmaların Türk hukukundaki yerini incelerken gözden kaçırılmaması
gereken önemli bir nokta vardır. Türkiye Cumhuriyeti, bir ulusal kurtuluş
savaşı sonunda kurulmuştur. Osmanlı Devleti'ne yabancı güçlerce yükletilen
çeşitli yakışıksız , giderek utanç verici antlaşmanın, Kurtuluş Savaşı'nın
nedenleri arasında önemli bir yeri olduğu unutulmamalıdır).
d- Doç.Dr. Fazıl SAĞLAM, yukarıda anılan eserinde, konu ile
ilgili olarak şöyle demektedir (S.152-154) :
(Türk hukuk düzeninde contra constitutionem bir yorumla AİHS'ne,
yasalara veya Anayasa'ya üstün bir yer tanımanın tutarlı bir açıklamasını
yapmak mümkün değildir. Anayasa'ya göre uluslararası andlaşmalar,
-insan haklarıyla da ilgili olsalar- yasa hükmündedir. Bu nedenle Anayasa
Mahkemesi'nin hem sonraki yasa ve hem de özel yasa olması ve hem de Anayasa'nın
68/5 ve 69/1.maddelerinin somutlaşmış bir düzenlemesi olması nedeniyle
Siyasal Partiler Kanunu'nun 96/3.maddesini ihmal etmesi mümkün değildir.
Bu konuda öğretide gözlemlenen tedirginlik ve çözüm arayışının temelde
haklı yanları olduğu söylenebilir. Ancak öğretinin bir kısmının benimsediği
çözümleri sağlamak için AİHS'nin yasalara ya da Anayasa'ya
üstünlüğü tezini savunmak hukuk doğmatiği bakımından yanlış olduğu gibi,
hukuk politikası bakımından da zorunlu değildir. Çünkü özellikle
AİH Komisyonu'na bireysel başvuru hakkını ve AİH Divanının
yargı yetkisini zorunlu olarak tanıyan ülkeler açısından AİHS'nin, Anayasa
dahil olmak üzere iç hukuku dolaylı bir biçimde etkilemesi kaçınılmaz bir
sonuçtur. Ancak bu etkileme, "AİHS'nin iç hukuka olan üstünlüğü"nün bir
sonucu olmayıp, bir yandan yargı organları arasındaki doğal etkileşimin,
öte yandan uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin bir ürünüdür.
AİH Komisyonu'na bireysel başvuru hakkının tanınması ve AİHM'nin
yargı yetkisinin kabul edilmesi ve taraf ülkelerin bu Mahkemenin kararlarına
uymayı taahhüt etmiş olmaları (m.50 ve 53), yukarıda açıklanan etkileşimi
AİHM'den ulusal yargı yerlerine doğru artıran bir etkendir. Ama bunun ülkemizin
iç hukuku açısından "AİHS'nin üstünlüğü" ya da "AİHM kararlarının doğrudan
etkisi" ile bir ilgisi yoktur.
Böyle bir "üstünlük" ya da "doğrudan etki ilişkisi" kurulamaz mı?
Elbette kurulabilir. Nitekim bazı ülkeler iç hukuklarında buna yönelik
adımlar atmışlardır. Örneğin Hollanda ve Avusturya AİHS'ne anayasal değer
tanıyan ülkelerdir. Bunun gibi Fransa, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkeler
de AİHS'ne yasaların üstünde bir değer tanımaktadır. Bazı ülkelerin AİHM
kararını bir yargılamanın yenilenmesi (Lüksenburg, İsviçre Apenzell-Ausserhoden
kantonu) veya temyiz nedeni (İsviçre) olarak benimsemeleri, AİHM kararlarının
iç hukuk üzerinde doğrudan etkisi yönünde atılan adımlara örnek olarak
gösterilebilir. Ancak iç hukukumuzda henüz bu yönde bir gelişme yoktur.
AİHS'nin 11.Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra geçerli olan şekliyle
46/1.maddesi, taraf devletlere "AİHM son kararlarına uyma yükümlülüğü"nü
getirmektedir. Bu madde AİHS'nin eski metnindeki 53.maddesine tekabül etmektedir.
Taraf ülkeler için öngörülen yükümlülük bakımından eski ve yeni metin arasında
bir fark yoktur. Bu bağlamda AİHM kararlarınının iç hukuk düzeninde
tesis edilen bir kamu gücü işlemini doğrudan kaldırma sonucunu doğurmayacağı
tartışmasızdır. Bu husus 41.maddenin (eski 50.maddenin) anlamından
çıkarılmaktadır. Zira 41.maddede öngörülen tazminat, ilgili tarafın
iç hukukunun (AİHM tarafından AİHS hükümlerine aykırı bulunan) karar veya
tedbirin sonuçlarını "ancak kısmen gidermeye elverişli olması" koşuluna
bağlı tutulmuştur. Şu halde öncelikle geçerli olan iç hukuk düzenlemesidir.
Bu düzenleme yetersiz olursa tazminata hükmedilecektir. Buradan da anlaşılıyor
ki, AİHM'nin kararlarının kapsamı, sözleşmeye aykırılığın tesbiti ve 41.madde
uyarınca bir tazminata hükmedilmesi ile sınırlıdır).
e- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına körü körüne uymanın, başka
bir deyişle, Anayasa Mahkememizin ve diğer mahkemelerin haklı, millî menfaatlerimize
ve Anayasamıza uygun olup olmadığına bakmaksızın sözkonusu mahkemenin içtihatlarına
uygun karar üretmesinin sonuçları ne olur?
Yıllarca Avrupa insan Hakları Mahkemesinde savunmalarımızı hazırlamaya
çalışan, Marmara Üriversitesi Hukuk Fakültesi Uluslarası Hukuk Bölümü Öğretim
Üyelerinden Prof.Dr. Aslan GÜNDÜZ, Yeni Türkiye Dergisinde
yayınlanan bir makalesinde (Temmuz/Ağustos, 1998, S.1367) şöyle diyor:
(Önemli sonuçları olabilecek bir başka karar ise, 25 Mayıs 1998'de, İnsan
Hakları Mahkemesi'nin bu defa Sosyalist Parti davasında Anayasamız ve devlet
sistemimizle ilgili olarak verdiği karardır. Bu defaki karar yenilir yutulur
cinsinden olmayan ifadeler taşımaktadır. Türkiye'nin bu kararla ihsas edilen
düzeni kabul edip edemeyeceğini bilmiyoruz. Daha doğrusu bu konuda kimin
hangi kararı alacağını da bilmiyoruz. Ama şurası bir gerçektir ki
Mahkeme Atatürk ile kurulan Cumhuriyet'in temellerini sarsabilecek önerilere
yeşil ışık yakmış görünmektedir. Etkili Türk kamuoyunun bunu bildiğini
sanmıyoruz. Sorun, kamuoyundan sanki saklanmaktadır. Eğer durum böyleyse,
bunun kaçınılmaz sonuca hiçbir olumlu bir etkisi olmıyacaktır.
Mahkemenin kararı, Türkiye'nin tartışılmaz devlet yapısını, üniterliğini,
resmi dilini, bayrağını, tartışma konusu yapan, etnik bir esasa göre değişmesini
isteyen SP'nin resmi yayınlarını ve yetkililerinin konuşmalarını sözleşmeye
uygun bulmakta ve Anayasamızın ilgili hükümlerini ve Anayasa Mahkemesi'nin
bu konudaki kararını ve devletin yapısını örtülü bir şekilde demokrasiye
ve sonuçta AİHS'ne aykırı bulunmaktadır.
Olayların cereyan ettiği mekandan soyut bir şekilde davayı ele alan
Mahkeme, SP yöneticisinin sözlerinde samimi olmayabileceğini kabul ediyor
ama onları yalanlayacak somut kanıt olmadığı için onları doğru kabul ediyor.
Ancak, aynı şekilde olaylara Strazburg'daki hakimlerden daha yakın olan
milli makamların, bu arada Anayasa Mahkemesi'nin milli birlik için gördüğü
tehlikeyi neden doğru olarak kabul etmediği doğrusu kuşkuya yer veriyor.
Kanın döküldüğü bir yerde bir partinin giderek oradakilere "ey ahali
sizin hakkınız aslında yeniyor. Devlet kurma hakkınız var. Ayrılma hakkınız
var. Bunlar inkar ediliyor... Bu devlet de sizin değildir" gibisinden bir
program ve söylemle ortaya çıkarsa bunun barışa katkısı olmayacaktır. Bu
gibi bir ifade özgürlüğünü sözleşme korumamaktadır ve korumamalıdır.
Strazburg'daki
Mahkemenin self-determinasyon konusunda kararlar vermeye yetkisi yoktur.
Bu davada yaptığı değerlendirmede olayları ve sonuçlarını hiç de iyi düşünmediği
açıktır. Bu dava Türkiye'nin devlet yapısını tarihinin en kanlı terör olaylarının
yaşandığı bir sırada sorgulayan ve silahla bir yerlere varmaya çalışan
gruplara cesaret vermeye müsait bir karardır. Bu karar İngiltere'ye karşı
verilemezdi. Almanya'ya karşı verilemezdi. Fransa'ya karşı
verilemezdi. Ama bize karşı verildi.
Şimdi
Türkiye'nin geldiği nokta ilginç bir nokta. Eğer bu Mahkemenin kararlarına
tümüyle uyarsa, sonunda Kemalist devlet yapısı dahil olmak üzere Anayasada
yazılı olan birçok şeyi değiştirmesi gerekecektir. Bu sessiz sedasız bir
şekilde ve Mahkeme vasıtası ile İDEOLOJİSİZ BİR ANAYASA benimsemek anlamına
gelir. Bu haliyle devlet bir arada tutulabilir mi? Onu bilemiyoruz).
f- Bizim gibi üniter bir devlet olan Fransa yüksek mahkemelerinin benzer
konulardaki tutumu, gerçekten bir vatanseverlik örneğindir. İki örnek vermek
istiyorum:
aa- 1991 yılında Fransa Millet Meclisi, Korsika'yla ilgili bir yasa maddesi
kabul etti. Madde aynen şöyle idi : ''Fransız Cumhuriyeti, Fransız halkının
bir birleşim öğesi niteliğiyle tarihi ve kültürel topluluk oluşturan Korsika
halkını, kendi kültürel benliğini muhafaza etmek ve kendisine özgü iktisadi
ve sosyal çıkarlarını savunmak haklarını teminat altına alır. Ada olmak
niteliğine bağlı bu haklar, milli birliğe saygı, Anayasanın, Cumhuriyet
Kanunlarının ve işbu statünün çizdiği çerçeve içinde kullanır''. Masum
görünen bu maddeyi dahi FRANSIZ ADALET DİVANI, ''Cumhuriyet tekdir ve bölünemez''
kuralına aykırı bularak iptal etmiştir.
bb- Şu sıralarda Fransa'da ilginç bir tartışma var. Konu "Avrupa
Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı".
Bu konuda, Avrupa Konseyi'nin üyelerinin 12'si, 5 Kasım 1992'de şartı imzaladılar.
Aralarından 7'si de bunu parlamentolarından geçirdi.
Ama Fransa'da işler biraz karıştı. Özetleyerek anlatalım. Jospin hükümetinin
bölgesel ve azınlık dilleri konusunda hazırladığı metni Cumhurbaşkanı Chirac
Anayasa Mahkemesi'ne götürdü 20 Mayıs'ta. Yüksek Mahkeme ya da Fransa'daki
deyimiyle Anayasa Konseyi 16 Haziran'da kararını açıkladı. AK Anlaşması,
1958 tarihli Fransız Anayasası'na aykırıydı. Chirac bunun üzerine Anayasa
Mahkemesi'nin reddettiği bir metne yandaş olamayacağını açıkladı.
Anayasa değişikliği konusu gündeme gelince de Sosyalist Parti'nin sol kanadından
Jean Pierre Chevenement, "bu anlaşmanın uygulanması halinde Fransa'nın
parçalanacağını ileri sürerek" karşı çıktı- ALİ SİRMEN, Onlar Ki Herkese
Verirler Talkımı, Cumhuriyet Gazetesi, 2.7.1999-.
Sosyalist Başbakan Lionel Jospin şimdi, ülke anayasasını bu belge ile uyumlu
hale getirmek için çabalıyor. Ancak karşısında Cumhurbaşkanı
Jacques Chirac duruyor. Chirac'ın sözcüsü konu ile ilgili olarak önceki
gün bir açıklama yaparak, "cumhuriyetimizin temel ilkelerini ihlal edeceğinden
Cumhurbaşkanı bu anayasa değişikliğine karşıdır" diye açıklama yaptı.
Fransa'da bu değişikliğe karşı çıkanlar, ülkedeki azınlık dillerinin Fransızca
ile aynı statü kazanmasını istemiyorlar. Ülkenin önde gelen Gaulist politikacılarından
Charles Pasqua daha net konuşarak, "bu anayasa değişikliğinin Fransa'nın
ulusal bütünlüğünü tehlikeye düşüreceğini " söylüyor.
Konu aynı zamanda Jospin hükümetinde de görüş ayrılıklarına yol açmış bulunuyor.
İçişleri Bakanı Pierre Chevenement, "Fransa'yı Balkanlaştıracağı için>>
bu değişikliğe karşı olduğunu belirtiyor.
Gözlemciler bu değişikliğe karşı olanların Bask, Katalan veya Gaskon gibi
dilleri konuşan azınlıklardan çok Alsace'da yaşayan 2 milyon nüfuslu Alman
azınlıktan çekindiklerini belirtiyorlar. Alsace'ın iki dünya savaşında
oynadığı rolü bilenler için bu endişe şaşılacak bir şey değil.
Azınlık dillerinin sorun yaratığı bir diğer ülke ise Amerika Birleşik Devletleri.
Kaliforniyalıların yüzde 61'i, 2 Haziran 1998 tarihinde yapılan bir referandumla,
227 sayılı tasarıyı kabul ederek eyalet içinde eğitimin sadece İngilizce
dilinde yapılmasını sağladılar. Üstelik de, federal hükümet adına konuşan
Başkan Bill Clinton'un muhalefetine rağmen. Oysa eğitim, eyalete akın eden
milyonlarca Hispanik göçmenin dil sorunu gözetilerek daha önce İspanyol
dilinde de veriliyordu.
Başta Vali Pete Wilson olmak üzere, bu tasarının geçmesi için seferber
olanlar, yürüttükleri başarılı kampanyalarını, "İngilizce bilmeyen nesiller
yetişiyor ve bu yüzden dilimiz, kültürümüz elden gidiyor" argümanı üzerinde
kurmuşlardı-Semih İDİZ, Azınlık Diller Sorunu, Star Gazetesi 26.6.1999-.
C- Burada çok önemli bir hususa değinmek istiyorum.
Sonradan Dışışleri Bakanlığımızı da yapan bir politikacı yazarımız, terör
eylemleri ülkemizde ilk başlığında ''Güzel Huzursuzluk'' başlıklı
bir makale yazmışdı. Sonradan çıkardığı kitaba da bu isme vermişdi. Şöyle
diyordu bu makalede sayın yazar : "Bir tek bombayla yüzbinlerin öldürülebildiği
bir uygarlık düzeyinde, şiddet eylemleri denen şeyler olsa olsa çatapat
eğlencesi sayılabilir''.
İnsanlık tarihinin muhakkak ki en acımasız terör örgütü olan PKK'nın eylemleri
aralıksız sürerken Türk medyasının köşebaşlarını tutmuş yazarlarının,
aydınlarımızın önemli bir kısmının terör olgusuna yaklaşımı pek farklı
değil. Sanki görevleri terörü mazur göstermek.
Aslında bunların tüm sorunlarımıza yaklaşımları farklı olmamıştır. hep
''Batı''dan, ''Bilim''den, ''çağdaşlık''tan sözederler. Ancak, bir tek
sorunun dahi bilimsel analizini doğru dürüst yapabildikleri görülmemiştir.
Sorunlara daima ütopik ve kolay çözüm yolları aramak, popülizm, hiçbir
zaman gerçekci olmamak; ekonomik, kültürel, sosyal farklılıkları gözönünde
tutmaksızın, başka bir deyişle, adeta sosyoloji bilimini inkâr ederek,
her ülkenin sorunlarına,o günün modasına uygun benzer reçeteler önermek,
taklitçiliği bilimsellik sanmak temel özellikleri.
Kısa bir süre öncesine kadar ''gerçek demokrasi, marksist demokrasidir''
diyerek Anayasal düzenimize karşı silahlı eylem yapmaları için gençlerimizi
kışkırtanlar, dini esaslara dayanan bir devlet düzeni kurabilmek için ''Adil
Düzen'' safsatasını yaymaya çalışanlar, eli kanlı bölücülerin paralı veya
parasız savunuculuğunu üstlenenler elele vermişler, hep birlikte, her sorunumuza
aynı reçeteyi öneriyorlar ve giderek daha etkili oluyorlar.
Özellikle vurguladıkları şunlardır:
Sınırsız düşünce ve örgütlenme özgürlüğü her derde devadır. Bir sağlansa,
ülkemizde bölücü eylemler de, irticai faaliyetler de taban
bulamaz, teröristler eylemlerinden vazgeçerler. Çoğunluğun her kararına
boyun eğmek demokrasinin gereğidir. Zaten Atatürk bugün yaşasaydı, 1930'larda
olduğu gibi bunların üzerine gitmezdi. Müstemleke idarelerinden daha fazla
Avrupa'nın sesine kulak verelim. Onlar bizim demokratikleşmemizi, çağdaşlaşmamızı
bizden çok istiyorlar. Globalleşen Dünyaya ancak böyle ayak uydurulur...
Halkımızın çağdaş ve dinamik kesimi ile, sayıları giderek azalmakta
da olsa gerçek aydınlarımız, ''bölücü eylemler''in ve ''irtica'' tehlikesinin
sağlığında olduğundan kat be kat arttığı bugünün Türkiye'sinde yaşasaydı,
Atatürk'ün neler yapacağını çok iyi biliyorlar. Ona ve eserine yeterince
sahip çıkamamanın utancını yaşıyorlar.
Aslında ''Düşünce suç olmaktan çıkarılmalıdır'' sloganının ardı ardına
ve koro halinde tekrarlanmasıyla istenen, irtica ve süreklilik kazanan
bölücü eylemler ''açık ve somut tehlike'' oluşturmaya devam ederken,hergün
en az bir erimiz şehit edilirken, ''ülke bütünlüğünü hedef alan yazıları
ve sözlü propaganda''nın, ''Halkı ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı
gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik''in serbest bırakılmasıdır.
Acaba, iddia edildiği gibi, çağdaş demokrasilerde düşünceyi açıklama
hürriyeti sınırsız mı? Dünya tarihinde, teröristlere ve yandaşlarına propaganda
ve örgütlenme özgürlüğü tanıyarak terörü önleyebilmiş ülke var mı? Her
iki soruya da verilebilecek doğru cevap: ''Kesinlikle hayır''dır.
Birkaç örnek üzerinde düşünmek dahi, düşüncelerimizin haklılığını ortaya
koyacaktır sanıyorum.
Eski tarihlere gidersek, örnek çok. Hitler ve Mussolini, İtalya ve Almanya'da
demokratik ortam, düşünceyi açıklama ve örgütlenme hürriyeti olmadığı için
değil, onların yaptırdıkları propagandalar ve terör eylemleri önlenemediği
için iktidar olup, Avrupa 'yı kana bulamışlardır. Akıllı insanlar
ve iyi yönetilen devletler başkalarının hatalarından, akılsız insanlar
ve kötü yönetilen devletler kendi hatalarından ders alırlar. Bizim aydınlarımız
ne başkalarının, nede kendi hatalarından ders almasını biliyorlar. Faturasını
da genellikle iyi niyetli Türk gençlerine ödettiriyorlar.
Pekçok ülkenin komünizm trajedisini yaşamasının nedenlerini de hepimiz
biliyoruz. Bunların detayına girmeyeceğim. Vereceğim örnekler 90'lı yıllardan
ve en demokratik ülkelere ilişkin olacak.
Bilindiği gibi, düşünce özgürlüğü ile bağdaşmayan hallerin başında
''sansür'' uygulamaları gelir.
Kuzey İrlanda'da 1971-1994 yılları arasında, terör olayları ile bağlantılı
olarak radyo ve televizyona yayın yasağı konulmuştur. Aynı yasak, 1988-1994
yılları
arasında bütün İngiltere'de uygulanmıştır.
İngiliz basını ise bu dönemde, örnek bir sorumluluk duygusu sergilemiş
ve terörle bağlantılı olarak toplumda karmaşa, galeyan ve heyecan
uyandırıcı yayınlar yapmaktan özenle kaçınmıştır. Halen bu ülkede,
suçu destekleyen ve devlet otoritesini tahribe yönelik yayınlar yapılması
yasaktır.
Örneğin, İngiltere'de televizyonda Nelson Mandela ile yapılan bir görüşmeye
yayın yasağı konulmuştur. Bu görüşmede, Mandela şu sözleri söylemiştir
:"IRA, kendi mukadderatını belirlemek üzere kurtuluş mücadelesi yapmaktadır.
Onlar yabancı bir devlet olan İngiltere'nin sömürgesinden kurtulmak istemektedirler.
Biz sömürgeciliğin her türüne karşıyız. Buna karşı mücadele edenleri destekliyoruz."
İngiltere'de, son yıllara gelinceye kadar uygulanan ''yayın yasağı''nın
kapsamının anlaşılabilmesi için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, İngiltere
aleyhine açılan bir davaya değineceğim :
BETTY PURCEL VE ARKADAŞLARI DAVASI
(NO;89/15404) :
(Bayan Betty Purcel ve 16 arkadaşı TV veya radyo gazetecisi olup Ulusal
Gazeteciler Birliği ve Sınai Meslek Hizmetleri Teknik Birliği adlı iki
sendika üyesidirler.
Şikayetçiler 1960 tarihli Radyo İdaresi Kanunu'nun 31.maddesinde
yapılan değişiklikle ifade özgürlüğü hakkının kısıtlandığını öne sürmektedir.
Buna
göre, Bakan emriyle suç övücü yada Devlet otoritesini zayıflatıcı bulunan
yayınların yasaklanması öngörülmektedir.
Yayın
yasağı 12 ay yürürlükte kalabilmekte ve İrlanda Parlamentosu kararıyla
uzatılabilmektedir.
1989
tarihli Bakan kararı ile yasaklanan yayın konuları şöyle idi :
IRA,
Sinn Fein, Repuhlican Sinn Fein, Ulster Defence Association, Irish National
Liberation Army (INLA) adlı örgütlere ilişkin her türlü yayın yasaktır.
Kuzey İrlanda'da yürürlükte bulunan 1978 tarihli kanun uyarınca yasaklanan
her türlü örgüt hakkındaki yayınlar da yasaktır.
Bir siyasi partiye ayrılmış olup da Sinn Fein veya Republican Sinn Fein
adlı örgütler hesabına veya onlarca gerçekleştirilen veya onları destekleyen,
teşvik eden öven yayınlar da yasaktır.
Sinn Fein ve Republican Sinn Fein'i temsil eden veya o iddiada bulunan
kişilerin bulunduğu her türlü yayın yasaktır.
Komisyon adıgeçenlerin ifade hürriyeti ve bilgilendirme hakkı adına yaptıkları
başvurular, sınırlamaların demokratik bir toplumda terörle mücadele için
zorunlu tedbir niteliği ortaya konulduğu gerekçesiyle Komisyon tarafından
dayanaktan yoksun bulunmuştur. (Prof.Dr.Tekin AKILLIOĞLU, Terör ve İnsan
Hakları, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, 1995/Kasım, s.18-28).
Terörle ilgili yayın yasağının beşinci yılında (1993) süren tartışmalara
cevap veren Kültür Bakanı PETER BROKE, ''terör örgütleriyle onların taraftarlarının
hâlâ silahlı mücadeleyi ve adam öldürmeyi meşru siyasî araç olarak gördüğü
bir ortamda, sözkonusu yayın yasağını kaldırmayı düşünemeyeceklerini; Muhafazakar
Hükümet olarak, teröristlerin ve yandaşlarının, demokrasiye saygılı insanlarla
aynı yayın haklarından yararlanmaması ilkesinin kamuoyunda hâlâ esaslı
destek gördügüne inandıklarını'' belirtmiştir-Entellektüel Bakış, Terör/Medya
ve Sansür İngiltere'de Ne Durumda?, Sabah Gazetesi, 21.10.1993-.
Bu yaklaşım demokratik bulunmayarak eleştirilebilir. Jery Robin "Do It"
adlı eserinde "Bir renkli televizyon aleti olmadan ihtilalcı olmazsınız,
o bir tabanca kadar elzemdir" diyor. Berlin polis şeflerinden KlausTürner
"terörizm, kitle medyasının, gazetelerin, radyo ve televizyonun suikastlere
verdiği aleniyet olmadan tasavvur edilemez. Medya ile teröristler arasında
zımni bir ittifak var gibidir. Teröristler kitle medyasına yeni okuyucu
ve dinleyici kitlesi kazandıran ilginç bir malzeme sağlamaktadırlar. Buna
karşı kitle medyası da kamuoyunun teröristleri ciddiye alması için ihtiyaçları
olan aleniyeti sağlamaktadır" diyor. Avrupa Konseyinin kabul ettiği
852 numaralı tavsiye kararının 10 ncu paragrafında teröristlerin
eylemlerini anlatan medyalar halkın enformasyon hakkı ile eylemlerine haketmedikleri
bir aleniyet sağlayarak teröristlere yardımdan kaçınma gereği arasında
adil bir denge kurmak için bir oto kontrol kurmak mecburiyetini gözözüne
almalıdırlar" diyor. Kanada Ceza Yasası'nın 281 nci maddesi, Federal Almanya
Ceza Yasasının 131 nci maddesi, İspanya'da Tedhişçiliğe Karşı Kararname'nin
4. ve 19 ncu maddeleri, şiddet hareketlerini yüceltici, tedhiş gruplarını
tahrikedici ve devlet düzenini yıkıcı hareketlerin yayımlanmasını
belirli kurallara bağlamıştır. Ülkemde ise malesef televizyon kanallarından
çoğu bu kuralların hiç birine uymuyor. Nerede ise PKK lideri Abdullah
ÖCALAN'ın günlük emirlerini yayınlayacaklar, bu gidişe dur diyebilecek
maalesef bir otorite de yok. Avrupa 'da yasalar böyle iken, uygulamalar
böyle iken, sık sık Türkiye'ye imzaladığı milletlerarası sözleşmeler uymuyor
diye baskı yapılmaya çalışılıyor.Bu sözleşmeleri bir tek Türkiye
mi imzaladı? Bu tür sözleşmelerin gereğini en çok yerine getiren ülke biziz,
en çok da biz eleştiriliyoruz.
1
- 2 - 3 - 4 -
5
Ana
iddianame
Ek
İddianame
  |