|
|
 |
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın
Fazilet
Partisi'nin Kapatılması İstemiyle
Anayasa
Mahkemesi'ne açtığı davaya ilişkin
''Esas
Hakkındaki Görüşü''
(6
Ekim 1999)
1 - 2 - 3
- 4 - 5
1989
tarihli ''İNGİLTERE TERÖRLE MÜCADELE KANUNU''nda düşünceyi açıklama ve
eylem özgürlüğü bakımından, bizim ''Terörle Mücadele Kanunu''muza göre
çok daha kısıtlayıcı ve daha ağır cezalar içeren hükümler bulunmaktadır.
Söz konusu Kanunun bazı maddelerini bilgilerinize arz ediyorum :
1989 TARİHLİ
İNGİLTERE
TERÖRLE MÜCADELE KANUNU
(İLGİLİ HÜKÜMLER)
TEMEL SUÇLAR
BÖLÜM 1
KISIM
2:
Her kim 3
veya daha fazla kişiden müteşekkil ve ...'yi desteklemek için düzenlediğini
bildiği bir toplantıya
a) Üye
olarak katılır veya katıldığını açıklar,
b) Tahrik
eder veya destek sağlar,
c) Düzenler
yardım eder veya ilan ederse
10 YIL
HAPİS CEZASI verilir.
KISIM
3:
Her kim
halkın toplu bulunduğu yerlerde kendisinin üyesi/destekleyicisi olduğunu
belli edecek şekilde,
a) Elbise
vb.birşey giyer ya da,
b) Müzik
çalmak pankart taşımak v.b.faaliyetlerde bulunursa
ASGARİ
6 AY HAPİS CEZASI verilir.
BÖLÜM
II
KISIM
8:
1) Her kim adına
tahdit konulduktan hemen sonra ya da adına tahdit konulmasını icap ettirecek
yeterli kanıt hasıl olduğu anda tahdide uymaz ise, yeri değiştirilir.
2) Her Kim Büyük
Britanya, ingiltere ve Kuzey İrlanda'ya limandan tahditli olduğunu bildiği
veya şüphelendiği bir şahsi sokarsa ya da yardımcı olursa,
5 YIL HAPİS
CEZASI verilir.
BÖLÜM
III
KISIM
9:
Her kim terörizm
ilgili faaliyetlerde kullanılmak üzere;
1) a) Para veya
diğer mallardan toplamaya çalışır,
b) Para veya diğer malları kabul eder,
2) Para
veya diğer malları ile yardımda bulunursa
14 YIL
HAPİS CEZASI verilir.
KISIM
10:
Her kim yasaklanmış
bir faaliyet (Kuzey İrlanda'da yasaklanmış faaliyetler dahil) için;
1) a) Yardım
toplar, toplanmasına çalışır,
b) Bağışta bulunur, borç verir ve bunların elde edilmesine imkan sağlarsa,
c) Para ve diğer malların tedarik edilmesi faaliyetlerine katılırsa,
14 YIL
HAPİS CEZASI verilir.
KISIM
11:
Her kim terörist
faaliyetler için toplanan gelirlerin muhafazası ve kontrolü için yapılan
düzenlemelere katılırsa (S.9 ve 10'dan hasıl olan yardımlar ve terörist
bağışların içindeki terörizm faaliyetlerinden elde edilen gelirler) 14
YIL HAPİS CEZASI verilir.
BÖLÜM
IV
KASIM
18:
Maddi yardımı
olabileceğini bilen veya inanan bilgiye sahip her şahıs:
a) terörist
faaliyette bulunan bir şahsın yakalanmasını, kovuşturmasını veya mahkumiyetinin
emniyetini, geçerli bir mazereti olmaksızın bu bilgileri polise vermeyen
kişi hakkında 5 YIL HAPİS CEZASI verilir.
Şimdi ben ''bizim Terörle Mücadele Kanunumuzu yürürlükten kaldıralım, yerine
İngiltere Terörle Mücadele Kanununu aynen yasalaştırıp, mevzuatımıza dahil
edelim'' desem, yasalarımızı beğenmeyen sözde çağdaş hukukçularımızdan
bir teki dahi ''evet, razıyım'' diyebilir mi?
ALMAN
CEZA KANUNU'ndan bazı hükümlere burada değinmekte yarar bulunmaktadır :
MADDE
84- (Anayasaya aykırı olduğuna hükmedilmiş bulunan bir partinin
devam ettirilmesi) Her kim bu kanunun yer itibariyle uygulanırlık alanı
içinde kalan
1) Anayasa Mahkemesi
tarafından, Anayasaya aykırılığına hükmedilmiş olan bir partinin veya
2) Anayasa Mahkemesi
tarafından yasaklanmış bir partinin yerini alan bir organizasyon olduğu
tesbit edilmiş bulunan bir partinin organizasyona ilişkin birliğini bu
kanunun alanı içinde devam ettirirse, üç aydan beş seneye kadar hürriyeti
bağlayıcı ceza ile cezalandırılır. Bu suça teşebbüs cezalandırılmıştır.
MADDE
85/2- Anayasal düzene veya Devletlerin uzlaşmalarına aykırı düşüncelere
yöneldiği için kesin bir kararla yasaklanmış bulunan bir birliğe veya böyle
bir yasak birliğin yerine kaim olan organizasyon olduğu kesin bir kararla
tespit edilmiş olan bir birliği devam ettirirse, beş seneye kadar hürriyeti
bağlayıcı ceza veya para cezasıyla cezalandırılır. Bu suça teşebbüs cezalandırılmıştır.
MADDE
86/4- Eski nasyonal sosyalist örgütün devam ettirilmesi gayretlerine
yönelik muhtevaya sahip propaganda araçlarını bu kanunun uygulanma alanı
içinde dağıtır veya dağıtmak üzere bu alanda imal eder, bulundurur veya
bu alana ithal ederse, üç seneye kadar hürriyeti bağlayıcı ceza veya para
cezasıyla cezalandırılır.
MADDE
86 a- (Anayasaya aykırı örgütlerin tanıtım işaretlerinin
kullanılması):
Her kim;
1. 86 ncı maddenin
1 nci fıkrasının 1, 2 ve 4 ncü bentlerinde tanımlanmış bulunan parti ve
birliklerin tanıtım işaretlerini dağıtır (verbreiten) veya bir toplantıda
aleni olarak (öffentlich) veya kendisi tarafından dağıtılan (verbreiten)
yazılarda kullanırsa veya
2) Bu tür işaretleri
tasvir eden veya ihtiva eden eşyaları bir numaralı bentte tanımlanmış şekilde
ve türde imal eder, bulundurur veya bu kanunun yer itibariyle uygulanma
alanı içine ithal ederse üç seneye kadar hürriyeti bağlayıcı ceza veya
para cezası ile cezalandırılır.
MADDE
90 b- (Anayasa kuruluşlarını Anayasaya karşı düşmanlık amacıyla
tahkir etme suçu):
Her kim aleni
bir şekilde bir toplantıda veya yazı yaymak suretiyle yasa yapma yetkisine
sahip bir organı, veya federal devletin veya bir eyaletin hükümetini veya
anayasa mahkemesini bu sıfatları dolayısıyla üyelerinden birini,
devletin itibarını tehlikeye düşürecek bir şekilde tahkir eder ve bu şekilde
Almanya Federal Cumhuriyetinin varlığına veya anayasal temel ilkelere karşı
kasten harekete geçerse, üç aydan beş seneye kadar hürriyeti bağlayıcı
ceza ile cezalandırılır.
Fransa
Basın Kanununa göre Fransız siyasi sisteminin temellerini sarsmak ve kamu
düzenini tahrip etmek maksadıyla eleştiride bulunmak yasaktır.
Bu yasağın amacı, halk arasında heyecan ve karışıklık yaratılarak suç işlenmesine
elverişli bir ortam yaratılmasını engellemektir. Bu şekilde, doğrudan teşvik
suretiyle bir suç işlenmesine neden olan kişi, suç ortağı olarak cezalandırılır.
Teşvik sonucunda suç işlenmemiş olsa bile, bu da bazı durumlarda cezayı
muciptir. Örneğin, Vietnam savaşını protesto ederek halkı bu savaşa
son vermek amacıyla eylemde bulunmaya çağırmak veya anarşist veya bölücü
propaganda yapmak bu bağlamda suç sayılarak cezalandırılmıştır.
Almanya'da hür demokratik temel düzeni yıkmaya yönelik eleştiriler, Ceza
Kanununun 90 uncu Maddesinde 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmıştır.
Örneğin, Kızıl Ordu Çetesi teröristlerinin devlet tarafından
sistematik olarak öldürüldüğü iddiası - 1996 yılında bu iddiada bulunulmuş
- bu hüküm çerçevesinde cezalandırılmıştır.
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin, KOSİEK DAVASI'nda verdiği karar çok ilginçtir
:
Fizik öğretmeni olan davacı ve şikayetçi KOSİEK, aşırı sağ kanat Alman
Demokratik Partisi üyesi olarak 4 yıl eyalet parlamentosunda milletvekilliği
yapmış ve Federal Parlamento üyeliği için de adaylığını koymuştur. Adı
geçen, yayınladığı 2 kitapta siyasi düşüncelerini açıklamıştır. Kendisinin
parlamento üyeliği, 8 yıl sona düşünce ve eylemlerinin anayasaya
sadakatini şüpheye düşürdüğü gerekçesiyle sona erdirilmiştir. Adı geçenin
şikayeti, aynı gerekçelerle, Komisyon ve Divan kararlarıyla reddedilmiştir.
1999
yılında, Fransa'da sağcı bir partinin Başkanı olan LE PEN'in dokunulmazlığı,
Avrupa Parlamentosu'nda 20'ye karşı 420 oyla alınan bir kararla ''İkinci
Dünya Harbi'nde gaz odaları bir ayrıntıdır'' dediği için kaldırılmıştır.
Alman
Anayasası çok dikkat çekici bir hüküm ihtiva etmektedir. Anayasanın
18.maddesinde, aralarında ifade özgürlüğünün de bulunduğu bazı temel
hak ve özgürlüklerin başka maksatlarla kötüye kullanılması halinde, bunların
Anayasa Mahkemesi kararıyla kaybettirilebileceği öngörülmüştür.
Alman Anayasa Mahkemesine göre, diğerleri meyanında, başkalarının hayat
ve kişiliklerini serbestçe geliştirme hakkına tecavüz, ifade özgürlüğü,
basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkının kaybettirilmesi için yeterli
bir nedendir.
İspanyol vatandaşı Miguel Castells, Bask Bölgesinin bağımsızlığını
savunan Herri Batasuna'nın Partisi adlı siyasal grubun listesinden seçilmiş
bir senatördür. Castells'in ''İnsafsız Masuniyet'' adlı makalesi, haftalık
bir derginin 4.11.1979 tarihli sayısında yayınlanır. Castells bu makalesinde,
faili meçhul kalmış bazı siyasî cinayetleri anlattıktan sonra ''İktidarda
bulunan sağ kanat, bu çok sayıda suçun faillerini bulmak ve cezalandırmak
için, polisiyle, mahkemeleriyle ve cezaevleriyle her türlü araca sahip;
ama endişelenmeyin, sağ iktidar kendini arayıp bulamaz'' demiştir. Söyledikleri
bundan ibaret.
İspanyol makamları bu yazısı nedeniyle Castells hakkında "hükümeti tahkir
etmek"den dava açmış, Senato 27 Mayıs 1981'de oy çokluğuyla Castalls'ın
dokunulmazlığını kaldırmış, Castalls önce tutuklanmış, daha sonra kefaletle
salıverilmiş, İspanya Yüksek Mahkemesinin Ceza Dairesi 31 Kasım 1982'de
Castalls'ı İspanyol Ceza Kanununun 162 maddesine göre, hükümeti tahkir
etmekten suçlu bularak 1 yıl hapis cezasına mahkûm etmiş; Castalls'ın iddialarını
isbat talebi de, İspanya Anayasa Mahkemesinin 10.4.1985 tarihli kararıyla
reddedilmiştir.
Gerçi dava daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önüne gelmiş ve
Mahkeme 23.4.1992 tarihli kararında, İspanya Devletinin sözleşmenin ifade
özgürlügünü düzenleyen 10.maddesini ihlâl ettiği sonucuna varmışsa
da; terör eylemlerinin devamı karşısında, İspanya Yüksek Mahkemesi, düşünce
özgürlüğüne daha çok kısıtlama getirdiği kabul edilebilecek kararlar vermekten
çekinmemiştir.
Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse :
1997 yılında, İspanya Başsavcısı Herri Batasuna'nın Partisinin
kapatılması için dava açmıştır. 30.10.1997 tarihli oturumda, savcı JOSE
MARİA LUZON konuyla ilgili raporunu mahkemeye sunmuştur. Raporunda, adıgeçen
Parti yöneticilerini ''ikiyüzlü'' olarak nitelendiren savcı, Parti sözcülerinin
kendilerine tahsis edilen seçim propagandası kuşağında, ayrılıkçı terör
örgütü ETA'yı ''Demokratik bir örgüt'' olarak nitelendirmesini ve bu örgütün
barış önerisini duyurmasını delil olarak göstermiş, bu delillerin Herri
Batasuna'nın Partisi Başkanlık Divanı üyelerinin silahlı çete ile işbirliği
suçunu işlediklerinin yeterli kanıtı olduğunu ileri sürmüştür.
Sonuçta,
sadece bu delille Herri Batasuna'nın Partisi kapatılmamıştır ama, Başkanlık
Divanı üyesi olan 23 kişi yedişer buçuk yıl hapse mahkûm olmuşlardır.
Amerika'da,
''Kör İmam'' lakabıyla anılan kişi, vaazlarının New York Ticaret Merkezine
bomba atan teröristleri etkilendiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle müebbet
hapse mahkûm olmuştur. Halen bu cezasını çekmektedir.
Esasen Amerika, pek çok konuda ilkleri gündeme getiren ülke. Mesela
teröristleri destekleyen bir devleti cezalandırmak için ilk sınır ötesi
harekatı Amerika yaptı. Berlin'de Subay Kulubü bombalanmıştı. Ona misilleme
olarak uçakları gitti. Libya'da Başkanlık Sarayını bombaladı. Eleştirmek
için söylemiyorum. Terörizme karşı ilk ciddi sınır ötesi hareketi yaptığı
için söylüyorum. Bölücülüğün acılarını ilk yaşayan ülkelerden biri Amerika.
Bu yüzden bir iç savaş geçirdi. Yüzbinlerce evladını kaybetti, ama sonuçta
ülke bütünlüğü sağlandı. Bununla ilgili çok ilginç bir olayı nakletmek
istiyorum. Litvanya'nın bağımsızlık hakkını savunan New York Times yazarı
William Safir'a bir Sovyet diplomatı şöyle demiş, "Siz Litvanya'nın ayrılma
hakkını destekliyorsunuz ama, aynı zamanda 1861'de Amerika iç savaşlarında
ayrılıkçı Güney eyaletlerini dize getiren ve birliği koruyan Abraham Lincoln'ü
de savunuyorsunuz. Bu çelişki değil mi?" Safir, 15.03.1990 tarihli
The New York Times Gazetesindeki yazısında bu suçlamaya şu karşılığı verdiğini
anlatıyor: "1861'de ayrılmak isteyen Güney eyaletleri arasında sadece Teksas,
tarihinde bağımsız bir Cumhuriyet olmuştu. Ayrıca tüm Güney
eyaletleri Birliğe kendi rızalarıyla katılmışlardı. Oysa üç Baltık Cumhuriyeti
Estonya, Letonya, Litvanya kendi iradeleri dışında Monotof-Ribentrof paktı
sonucu Sovyetler Birliği tarafından zorla birliğe dahil olunmuşlardır".
Hemen şunu söyleyeyim. Belki Teksas, tarihinde bağımsız devlet olmuş, ama
Kürtler hiç bir zaman bağımsız devlet olmamışlardır. 1000 yıldır Türklerle
iç içe yaşıyorlar, hatta dış düşmana karşı birlikte bağımsızlık savaşı
vermişlerdir. Söz Amerika'dan açılmışken bir Amerikan hakiminden bahsetmeden
geçemiyeceğim. Demin, sözünü ettiğim 1993 yılında New York Ticaret Merkezinin
bombalanması olayının sanıkları cezalandırıldılar. Bu eylemi yapan 4 terörist,
240'ar yıl hapse mahkum oldu. Cezaları açıklayan hakim Kevin Dufy cezaların
60'ar yılının eyleme verilen ceza, geri kalan 180 yılının bombalama sırasında
ölenlerin beklenen yaşam süresini yansıttığını belirterek "sizi böylece
ömür boyu hapse mahkum etmiş oluyorum" demiştir.
İtalya'da
olup bitenleri Prof.Dr. Altay GÜNDÜZ şöyle anlatıyor (3.1.1998
tarihli Cumhuriyet Gazetesi):
(İtalya'daki akıl almaz yolsuzluklar 1992 yılında Milanolu yargıçların
Temiz Eller operasyonunu başlatmalarına neden oldu. yaklaşık 1500
işadamı, bürokrat ve politikacı tutuklandı. Aralarında 250 milletvekilinin
bulunduğu üç bin İtalyan hakkında soruşturma açıldı, on sanık intihar etti.
Hıristiyan Demokrat Parti'nin Sicilya Mafyası'yla ilişkisi olduğunu kanıtlayan
belgeler bulundu. Yedi kez başbakanlık yapmış Hıristiyan Demokrat Giulio
Adreotti, mafya türü yapılanmayı örgütlemek ve cinayet teşvik suçundan
yargılandı. Yargıçlar, bu dev yolsuzluğun kökünü kurutmak için 60 bin kişinin
yargılanması gerektiğini bildirdiler... İtalya'da işlerin yolunda gitmediğini
gören Mafya, önce Doğu Avrupa'da ve sonra kapitalist Rusya'da yatırım yapmaya
başladı. 1989 yılında Mafya'nın Doğu Avrupa'ya akıttığı kara paranın 100
ile 200 Milyar ABD Doları olduğu tahmin edilmektedir.
Gölgede
kal: 1950'li yıllarda hemen hemen tüm NATO ülkelerinde, paramiliter
karakterde, genelde Stay Behind ''Geride dur/Gölgede kal'' terimiyle
adlandırılan birimler oluşturuldu. Bunların resmi görevi, Doğu Bloku'nun
Batı'yı işgal etmesi halinde düşman cephesinin arkasına sızmak ve kimi
özel görevleri yerine getirmekti: Düşman topraklarındaki stratejik öneme
sahip hedeflerin yok edilmesi, önemli iletşim ve lojistik hatlarının
sabote edilmesi, düşmanın hükümet dairelerine ve karar organlarına sızılması...
Örgüt ulusal gizli servislere ya da ilgili NATO karargahlarına bağlı çalışıyordu.
Parlamentonun ve kısmen hükümet denetiminin dışındaydı. Kimi hükümet
başkanlarına örgütün varlığı bildirilmemişdi. Örgüt, ülkelere göre
değişik adlar alıyordu : İtalya'da Gladyo, Yunanistan'da Kızıl Koç Postu
ve Türkiye'de Özel Harp Dairesi gibi. Ne var ki kimi örgütler zaman içerisinde
resmi görevlerinin sınırlarını aştılar. Örnekse, gazetecilerin 1990/91
yıllarında yaptıkları araştırmalar, Gladyo mensuplarının yurt içinde de
faaliyette bulunduğunu, muhalefet politikacılarını izlediğini, kara listeler
hazırladığını, solcuların üst düzeylerde görev almaması için çeşitli manipülasyonlara
başvurduğunu gösterdi. Stay Behind örgütlerinin kimi ülkelerde büyük skandallara
yol açmış olmasının nedeni bu tür yurtiçi faaliyetleridir.
Nitekim, Venedikli sorgu yargıcı Felice Casson, ilgili dosyalar üzerindeki
"devlet sırrı" örtüsünün aralanmasından sonra bulgularını şöyle değerlendirmişti.
"Gladyo adlı bu gizli yapılanma, yasanın kriminal silahlı örgütlenmeyle
ilgili koyduğu cezai hükümlerin tüm şartlarını haizdir."
Gladyo mensupları yalnızca askeri haber alma servislerinden seçilenlerle
sınırlı değildi. İtalya'da açıklanan mensup listesine göre Gladyo, bir
.bölümü Mafya klanlarına bağlı işadamlarını, yöneticileri, mimarları ve
borsa uzmanlarını da yapısına almıştı. Devamlı çalışan memur sayısının
az olmasına karşılık 5000 kişilik bir Gladyatör kitlesi olduğu tahmin ediliyordu.
Doğu'nun Batı'yı işgal edemeyeceği anlaşıldıktan sonra da Gladyo faaliyetlerine
devam etmişti. Başbakan Andreotti, 1990 yılında yaptığı bir konuşmada
örgütü lağvetmeyi unuttuklarını (!?) söyledi. Ve bir genelgeyle
bu yapılanmanın ortadan kaldırıldığını bildirdi. Ancak bu bildirime karşın
1992 ve 1993 yılılarında, ipuçları Gladyo mensuplarını işaret eden çok
sayıda kanlı suikast oldu).
Tüm
bu hususlardan bahseden yok. Vatandaşlarımızın doğru bilgilendirilmemesi
için herkes elinden geleni yapıyor. Çağdaş (?) hukukçularımız sadece, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin çeşitli kararlarına yansıyan şu ''genel ilke''yi
tekrarlamakla yetinmektedirler:
(İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve toplumun
gelişimi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturmaktadır.
Bu 2.fıkraya uygun olarak, yanlızca onaylanan,zararsız olduğu kabul edilen
ya da nasıl olursa olsun farketmeyen "bilgi" ya da "düşünceler" için değil,
hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.
Bunlar "demokratik toplum"un onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün
ve açık fikirliliğin gereğidir. 10.maddede açıklandığı gibi bu özgürlük,
her halde dar yorumlanmaması ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna
edici bir biçimde ortaya koyulması gereken istisnalara tabidir).
Bu
genel ilkeyi elindeki davaya uygulurken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
bizim Çağdaş (?) hukukçularımızdan farklı sonuçlara varabilmektedir.
Mesela Mehdi ZANA'nın açtığı davada da (25.11.1977'de sonuçlanmıştır),
biraz önce açıkladığım ''genel ilke'' aynen tekrarlanmış, ancak TCK.nun
312 nci maddesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ''ifade özgürlüğü''ne
ilişkin 10 ncu maddesini ihlal etmediği sonucuna vardığı gibi; söz
konusu ''genel ilke''yi eldeki davaya şu şekilde uygulamıştır:
(... 52. Bay Zana mahkumiyetinin ve cezasının tamamen haksız olduğunu ileri
sürmüştür. 1960'lardan beri Kürt davasının aktif bir savunucusu olarak
her zaman için şiddete karşı olduğunu söylemiştir. Bay Zana Hükümetin,
PKK'nın silahlı mücadelesini desteklediğini ileri sürmekle sözlerini yanlış
yorumlamış olduğunu savunmuştur. Aslında gazetecilere ulusal kurtuluş hareketini
desteklediğini, ancak şiddete karşı olduğunu söylemiş ve kadın ve çocukların
katledilmesini kınamıştır. Her halde, PKK üyesi değildir ve şiddete başvurmayan
eylemi savunan "Özgürlük Yolu" örgütüne üye olmaktan hapis cezası almıştır.
53. Öte yandan hükümet, başvurucunun mahkumiyetinin ve cezasının
10.maddenin 2.fıkrasına göre tamemen haklı olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet,
PKK'nın Güneydoğuda kanlı saldırılarını sürdürdüğü bir sırada başvurucunun
söylediklerinin ciddiyetini vurgulamıştır. Sunuşlarında, toprak bütünlüğünü
tehdit eden bir terör ortamıyla karşı karşıya kalan bir devletin,
böyle bir durumun yalnızca bireylere yönelik olmasına göre daha geniş bir
takdir yetkisine sahip olması gerektiğini belirtmişlerdir.
54. Komisyon, hükümetin görüşlerinin büyük çoğunluğunu benimsemiş
ve 10.maddenin ihlal edilmediği düşüncesini beyan etmiştir.
55. Divan, yukarıda 51. paragrafta ortaya koyulan ilkelerin terörizme karşı
mücadelede ulusal güvenlik ve kamu güvenliğinin sürdürülmesi için alınan
önlemler açısından da geçerli olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda
Divan, her olayın özel koşullarını ve Devletin takdir yetkisini özenle
göz önünde tutarak, bireylerin ifade özgürlüğüne ilişkin temel haklarıyla
demokratik bir toplumun meşru hakkı olan kendini terörist örgütlerin
eylemlerine karşı korumak arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığını
araştırmalıdır.
56. Sonuç olarak Divan eldeki davada, Bay Zana'nın mahkumiyetinin ve cezasının
"zorlayıcı bir toplumsal gereksinim''e yanıt verip vermediğini ve bunların
"izlenen meşru amaçlarla orantılı" olup olmadığını değerlendirmelidir.
Bu amaçla Divan, başvurucunun sözlerinin içeriğini o dönemde Türkiye'nin
Güneydoğu bölgesinde hüküm süren durumun ışığında çözümlemenin önemli olduğu
görüşündedir.
57. Divan başvurucunun açıklamasını, kendisinin de esas olarak reddetmediği,
30 Ağustos 1987'de günlük ulusal gazete Cumhuriyet'te yayınlandığı biçimiyle
temel alacaktır. Açıklama iki cümleden oluşmaktadır. Birinci cümlede
başvurucu, "katliamlardan yana" olmadığını söylerken "PKK ulusal kurtuluş
hareketi"ni desteklediğini belirtmektedir. İkinci cümlede şunu söylemektedir:
"herkes hata yapar, PKK, kadın ve çocukları yanlışlıkla öldürüyor."
58. Bu sözcükler çeşitli biçimlerde yorumlanabilir ancak, her halde, bunlar
çelişkili ve anlamı belirsizdir. Bunlar çelişkilidir çünkü aynı zamanda
hem amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt olan
PKK'yı desteklemek, hem de kendisinin katliamlara karşı olduğunu açıklamak
zor görünmektedir. Bunların anlamı belirsizdir çünkü Bay Zana kadın ve
çocukların katledilmesini uygun bulmazken aynı zamanda bunu herkesin yapabileceği
bir "hata"olarak tanımlamaktadır.
59. Bununla birlikte, bu açıklamaya tek başına bakılmamalıdır. Bu
açıklamanın başvurucunun da farkında olması gereken, olayın somut koşulları
içinde özel bir anlamı vardır. Divanın daha önce belirttiği gibi bu röportaj,
o tarihte gerginliğin dorukta olduğu Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde PKK'nın
sivillere yönelik kanlı saldırılarıyla aynı zamana denk düşmüştür.
60. Bu koşullar altında büyük bir ulusal günlük gazetede yayınlanan
röportajda, Güneydoğunun en önemli kenti olan Diyarbakır'ın eski belediye
başkanının -"ulusal kurtuluş hareketi" olarak tanımladığı- PKK'ya
verdiği desteğin, bu bölgedeki patlamaya hazır havayı daha da ağırlaştıracağı
düşünülebilir.
61. Bu nedenle Divan, başvurucuya verilen cezanın "zorlayıcı bir
toplumsal gereksinime" yanıt verdiğinin kabul edilmesinin uygun olduğunu
ve ulusal makamların ileri sürdüğü nedenlerin "uygun ve yeterli" olduğunu
düşünmektedir.
62. Bütün bu etkenleri ve böyle bir havada ulusal makamların sahip
olduğu takdir yetkisinin sınırlarını göz önünde tutarak Divan, incelenen
müdahalenin izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu düşünmektedir.
Sonuç
olarak, Sözleşmenin 10.maddesi ihlâl edilmemiştir).
Bu çeşit kararlar verilmese, başka bir deyişle "düşünceyi suç olmaktan
çıkarıyoruz" bahanesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "militan demokrasi"
anlayışından tamamen vazgeçse ne olur? Hukukçulardan çok sözettik. İsterseniz
büyük bir edebiyat ustasının, SOLJENİTSİN' in dediklerine kulak
verelim:
(Demokrasiler tarihin uçsuz bucaksız nehirlerinde kaybolmuş adalardır.
Su daima yükselir, tarihin en basit kanunları demokratik toplumlara
karşıdır. Dünyanın kaderi hiç bir zaman böylesine insana
bağlı kalmamıştır. Ben öyle sanıyorum ki insanoğlu için ilk kaide yalanı
kabul etmemesidir. Gerçeği söylemek demek, özgürlüğe yeniden hayat kazandırmak
demektir. Modaya, menfaatlere ve baskılara aldırmadan gerçeği söylemek,
bildiğini söylemek, doğru olmak ve onu durmadan tekrarlamak. Batının geleceğini
düşünüyor ve korkuyoruz. Çünkü 70 yıl önce yaşadıklarımızı burada da görüyorum.
Çocuklarının düşüncelerine boyun eğen büyükler, değişik fakat değersiz
düşünceler içinde eriyip giden genç kuşaklar. Moda dışında kalmaktan
korkan profesörler, devrimci aşırı uçlara duyulan sempati, mahkumiyet hükmü
giymişcesine susan çoğunluk, zayıf hükümetler, kendilerini koruyacak mekanizmaları
felç olmuş toplumlar. Bütün bunların sonucunun ne olduğu bizler tarafından
biliniyor).
ALMAN
ŞAİRİ HEINE ''ŞEYTANIN EN İYİ DOSTLARI, ŞEYTANIN VARLIĞINA
İNANMAYAN LİBERAL AYDINLARDIR'' DEMİŞTİ. BU ÇEŞİT AYDINLAR DÜŞÜNCELERİNİ
TUTARLI GÖSTERMEK İÇİN, BULUNDUKLARI ÜLKEDE REJİME VE ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNE
YÖNELİK TEHLİKELER OLDUĞUNU, BOYUTLARI NE OLURSA OLSUN ASLA KABUL ETMEZLER
VEYA BU TEHLİKELERİN ANCAK VE ANCAK DÜŞÜNCE HÜRRİYETİNE (TAHRİK VE PROPAGANDA
DAHİL) SINIR GETİRİLMEMESİYLE AŞILABİLECEĞİNİ İDDİA EDERLER. ÜLKEMİZDE
DE ''İRTİCA VE BÖLÜCÜLÜK TEHLİKESİ OLDUĞUNU'' SÖYLEYEN, HATTA BUNCA KAN
DÖKÜCÜ EYLEMİNE RAĞMEN PKK'YI AÇIKÇA KINAYAN BİR LİBERAL AYDIN BUGÜNE KADAR
GÖRÜLMEDİ. DÜŞÜNCE HAYATIMIZA RENK KATTIKLARI DOĞRUDUR, ANCAK CEHENNEME
GİDEN YOLA EN GÜZEL TAŞLARI DA ONLAR DÖŞÜYORLAR. ASLINDA HİÇBİR ZAMAN
DEMOKRAT OLMAMIŞ VE OLAMAYACAK OLAN ''SİYASAL İSLAMCILAR'' VE ''BÖLÜCÜLER''CE
BAŞTACI EDİLMELERİ BU NEDENLEDİR.
D- Davalı Parti Genel Başkanı, 10.9.1999 tarihli ''ön savunma''sında,
Yasin Hatipoğlu ile Necmettin Erbakan arasındaki telefon konuşmasının,
hukuka aykırı şekilde ve gizli dinleme ile kasete alındığını, bu şekilde
elde edilen delilin CMUK.nun 254/1 nci maddesi gereğince hükme esas alınamayacağını
iddia etmektedir.
Herşeyden önce şu hususu vurgulayayım, hukuka aykırı şekilde elde edilen
tüm delillerin hükme esas alınmasını yasaklayan hiçbir hukuk düzeni mevcut
değildir.
Bir İçtihadı Birleştirme Kararına ilişkin olarak Yargıtayımıza gönderdiği,
21.9.1988 tarihli görüş bildirme yazısında Prof.Dr. Eralp ÖZGEN şöyle
diyor :
(CMUK'NUN
GEREKÇESİNDE DE AÇIKLANAN TEMEL PRENSİPLERİ :
- HERŞEYİN
DELİL OLABİLECEĞİ,
- HERKESİN
DELİL İLERİ SÜREBİLECEĞİ,
- YARGICIN
RE'SEN DELİL ARAŞTIRABİLECEĞİ, HATTA ZORUNLU OLARAK ARAŞTIRMASI GEREKTİĞİ,
- İSPAT
KÜLFETİNİN MEVCUT OLMADIĞI,
- DELİLLERİ
DEĞERLENDİRMEDE YARGICI BAĞLAYICI DELİL SÖZKONUSU OLMAYIP, YARGICIN TÜM
DELİLLERİ SERBESTÇE DEĞERLENDİRECEĞİ -VİCDANİ KANAAT SİSTEMİ- DİR.
HERHANGİ
BİR CEZA MAHKEMESİNDE BU İLKELERİN BİRİNDEN DAHİ VAZGEÇME, O MAHKEMEDE
"CEZA MUHAKEMESİNİN TEMEL FELSEFE VE YAPISINA" AYKIRI DAVRANMAK ANLAMINI
TAŞIR).
Prof.Dr.
Öztekin TOSUN (Türk Suç Muhakemesi Hukuku, 2.Bası, Cilt 1) Dünyadaki ve
bizdeki uygulamaları şu şekilde özetlemişti:
Muhakeme
kurallarına aykırı olarak ele geçirilmiş delillerin kullanılabileceği görüşü,
oldukça eskidir. Bu görüşe göre, görevini yerine getirmeyen memur bu yüzden
cezalandırılır veya disiplin cezasına çarptırılır; fakat ele geçirdiği
delil muhakemede görmemezliğe gelinemez. Latince, ''Male captum, bene retentum''
yani delil ''kötü alınmışsada iyi kullanılır'' denmiştir (CORDERO).
Böylece, kolluk memuru arama kurallarını ihlal ederek bir eve girip suç
aletini alsa, kolluk memuru bu yüzden görevini kötüye kullanmaktan cezalandırılabilecek,
fakat suç aleti hakim tarafınan gözönünde tutulacaktır. Bunun gibi, bir
kimse eve girip bir suç delilini çalsa bu çalınmış eşya muhkemede bu yüzden
delil olmaktan çıkmayacaktır. Hukuka aykırı sorgu sonucu elde edilen açıklamalar
delil olarak kullanılamazken, onlar dışında kalan delillerin hukuka aykırı
olarak elde edilmelerinde kullanılabilmesini bu görüş yanlıları şöyle açıklamaktadırlar:
Sorguda kurallara uyulmaması çoğunlukla gerçeğe aykırı açıklamalara götürmektedir,
korkulan budur. Halbuki, bir kolluk memurunun hakim kararı olmadan evde
arama yapmasında çoğunlukla hakim kararı olduğu zaman yaptığı aramada bulabileceği
delillerden başkası bulunmuştur denilemez (SCAPA).
Eğer hakim tarafından verilebilecek bir kararla veya başka koşullara uyularak
hukuka uygun bir biçimde elde edilebildiğinden muhakemede kullanılabilecekse
o delilin hukuka aykırı biçimde elde edilmesi, muhakemede kullanılmasını
engellemez-S.566-.
Delilin
elde edilmesinin suç olduğu bir gerçek olabilir; fakat mantık bundan delilin
kullanılmasının yasak olduğu gerçeğini çıkarmaz. Bu iki veri birbirinden
tamamen ayrıdır.
İngiliz
hukukunda bu görüş yerleşmiştir; fakat istisna durumlarda İngiliz
hukukunda da hakim delilin hukuka aykırı elde edilmiş olması nedeni ile
onu reddedebilmektedir. Bu tek istisna, ''kabulü sanığa karşı büyük bir
adilik (Slealta) teşkil edeceği düşünülmesi'' durumudur. Ancak böyle önemli
bir durumdadir ki, İngiliz hukuku hukuka aykırı olarak ele geçirilmiş
delillerin muhakemede kullanılmamasına razı olmuştur. (CORDERO, SCAPORONE)
Bizce
hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin suç muhakemesinde hakim tarafından
görmemezliğe gelinmesi kabul edilemez. Ceza hakiminin maddi gerçeği
araması gereği bunu gerektirir. Doğal olarak, eğer hakime açıkça bu delilleri
kullanması yasaklanmış ise, o zaman bu konu düşünülmüş taşınılmış ve kanunlaştırılmış
olduğu için yapacak pek bir şey kalmaz. Bunun dışında kural hakimin önüne
getirilmiş delilleri incelemeye yetkili olduğudur; delillerin hukuka aykırı
elde etmek suç ise, her suç gibi bununda faili onun yaptırımına katlanmalıdır.
Amerikan
mahkemelerinin tutumu abartılmamalıdır; Çünkü bu muhakemelerin verdiği
kararlar sadece konut dokunulmazlığını ihlal suçunu ve özel hayatın gizliliğini
ihlal suçunu işleyerek kolluğun delil elde ettiği durumlarda bu delillerin
mahkemede kullanılmayacağı biçimindedir. Demek ki sadece iki suç sözkonusu
ise böyle bir istisna kabul edilmektedir. Ayrıca, önemli bir kararda
federal suçlarda böyle olduğu, federe devletlerin kanunlarına aykırılıklarda
ise mahalli mahkemelerin bu delilleri reddetmelerinin şart olmadığı belirtilmiştir.
Almanya'da ise, böyle bir hükmün sadece sanığın ikrarı bakımından kabul
edildiği, bunun ise böyle bir hükmü kabul etmemiş ülkelerde de böyle olduğu
görülmektedir. Öğreti alanında ise, hukuka aykırı biçimde elde edilmiş
delillerin mahkemelerde kullanılabileceği sadece elde edenlerin sorumluluğu
yönüne gidileceğini kabul edenler olduğu gibi, daha az yazarın bu
delillerin kullanılamıyacağı fikrinde olduğu görülmektedir. (CORDERO)
Kanımızca, kanun koyucu hukuka aykırı biçimde elde edilmiş hangi delillerin
mahkemede kullanılamayacağını istisna olarak göstermeli, tehlikeli bir
yolu açmamalıdır.
Özetlemek gerekirse hakimin muhakemede kullanamayacağı delilleri
iki büyük gurupta toplamak mümkün olur: mutlak yasaklı deliller ve nisbi,
göreli yasaklı deliller.
Mutlak yasaklı delilleri hakim hiç kullanamaz; bunlar tanıklık yapmaktan
çekinme hakkı olanların açıklamaları veya tanıklık yasağı kabul edilmişlerin
(devlet sırrı gibi) açıklamalarıdır. Bunlardan hakimin hiçbir zaman faydalanamıyacağı
kabul edilmelidir.
Nisbi, göreli yasaklı deliller ise, hukuka aykırılığın sadece elde edilmesi
işlemine veya biçimine bağlı olduğu durumlarda sözkonusudur. Bunları hakim
kullanır; fakat elde eden hakkında sorumluluk söz konusu olur. Eğer
bunların hakim tarafından kullanılmaması uygun bulunuyorsa, kanunkoyucu
bunu açıkca belirtmelidir; açıkça yasaklamadığı durumlarda bu deliller
kullanılmalıdır-s.272-).
Prof.Dr.
Öztekin TOSUN'un yukarıda yazılı açıklamalarına, 3842 sayılı yasa ile Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunumuzda değişiklik yapılmadan önce tüm mahkemelerimizin
uygulamaları bu doğrultuda olduğu için değindik. Mesela Anayasa Mahkememiz
İsmail ÖZDAĞLAR hakkında açılan davada, gizli dinleme ile elde edilen bir
bandı hükme esas almıştır, bant çözümünü de kararına aynen yazmıştır.
3842 Sayılı Yasa ile Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunumuzda değişiklik yapılınca,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SAVAŞ, Yargıtay Üyesi Sadık MOLLAMAHMUTOĞLU
ile birlikte, 1995 yılında yazdıkları ''Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun
Yorumu'' adlı eserin ''ÖNSÖZ''ünde, şöyle bir değerlendirme yapmışlardı:
(Devletin en temel görevlerinden biri, insanların bir arada yaşamaları
için gerekli olan ortamı hazırlamaktır.
Hüküm verilirken, yaşanmış olan gerçek olayın öğrenilmesi önem kazanır.
Buna "maddi gerçek" denir. Maddi gerçeğin öğrenilmesi toplumun menfaatinedir.
Bununla birlikte, maddi gerçeğin öğrenilmesi için yapılacak araştırmalar,
toplumda yaşayan fertlerin hak ve özgürlüklerini çeşitli açılardan kısıtlayan
birer müdahale niteliğindedir. İşte burada iki önemli değer arasında denge
kurulması gerekmektedir: Maddi gerçek ortaya çıkarılırken, haklar orantılı
bir şekilde kısıtlanmalıdır.
Ceza muhakemesi yaşayan bir varlık gibidir ve ait olduğu toplumdaki değer
yargılarını yansıtır. Ceza muhakemesinin gayesi, insanlık tarihi içinde
üç aşamadan geçmiştir. 1-Suçlunun cezalandırılması, 2-Sanığın korunması,
3-Maddi gerçeğin araştırılması. Bugünkü gaye "insan haklarına saygılı bir
şekilde maddi gerçeğin araştırılması"dır. (Prof. Dr. Feridun YENİSEY, Hazırlık
Soruşturması ve Polis, 3. Bası, 1993 s.29, 30)
Bir hukuk devletinde, ceza takibine yetkili makamların, bir ceza muhakemesi
işlemi yaparken devleti veya ferdi "kayırması" kabul edilemez. Çünkü "ferdin
ayrılması anarşiye, devletin kayrılması da baskıcı bir yönetime yol açar".
(Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Bası, 1994,s.78)
1.12.1992 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 3842 sayılı
yasa ile CMUK'muzda önemli değişiklikler yapılmıştır.
Bazılarına göre "Bu değişiklikleri hazırlatan ve ısrarlı bir takiple TBMM'de
yasalaşmasını sağlayanların heykeli dikilmelidir... TBMM Avrupa'dan ileri
bir yasa yapmıştır". Prof. Dr. Zeki HAFIZOĞULLARI'na göre, "genel bir değerlendirme
yapılırsa, değişikliklerin kanun koyucunun bilgisizliğinin şaheseri olduğu
söylenebilir". Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK'e göre "Bu haliyle CMUK., değil organize
suçlulukla mücadele, adi suçlulukla mücadeleye dahi elverişli değildir".
Prof. Dr. Kayıhan İÇEL ve Prof. Dr. Feridun YENİSEY'e göre ise "Trafiğin
sağdan aktığı bir ülkede bir kişinin soldan akan trafiğe göre araç kullanması
nasıl olumlu sonuç doğurmazsa, kıta Avrupası hukuk sisteminin içerisine
Anglo-Amerikan sistemine ait bazı ögelerin yerleştirilmesi, yasa değişikliğinden
beklenen olumlu sonuçları belli ölçüde engelleme tehlikesini taşımaktadır".
Kitabımızda 143, 144 ve özellikle 254 üncü madde altındaki açıklamaları
okumak bu görüşlerden hangisinin haklı olduğunu anlamanıza yeterli fikir
verecektir sanıyoruz.
Belki de, yapılması gereken tek şey, büyük yasaların bir sistem oluşturduğu
gerçeğinden hareketle, gerçekten demokratik bir Avrupa ülkesi CMUK'nun,
ilgili polis mevzuatıyla birlikte aynen iktibas edilmesidir.
Böylece bir taşla iki kuş vurabiliriz; hem daha gerçekci bir yasa yapmış
ve hem de içeride ve dışırıda yasalarımızın demokratik olmadığını iddia
ederek ülkemizi kötülemeyi alışkanlık haline getiren sözde insan hakları
savunucularına karşı " bizim CMUK.muz, mesela, modern İtalya veya Almanya
CMUK.nun aynısıdır" diyebilme olanağına kavuşmuş olacağız).
Hemen
şunu ifade edeyim: ''gerçekten demokratik bir Avrupa ülkesinin CMUK.nun,
ilgili polis mevzuatıyla birlikte aynen iktibas edilmesine razıyım'' diyen
bir çağdaş (?) hukukçuya bugüne kadar rastlamadık.
3842 sayılı Yasa ile,CMUK.muzun 254 ncü maddesine ''soruşturma ve kovuşturma
organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz''
şeklinde bir ikinci fıkra eklendi.
Dikkat edilecek olursa, yasa koyucunun ''hükme esas alınamaz'' dediği deliller,
''soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri
deliller'' dir. Yasa koyucu çağdaş bütün ülkelerin aksine, hukuka
aykırı şekilde elde edilen bütün delillerin hükme esas alınmaması amacını
gütseydi, ''hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller hükme esas alınamaz''
demekle yetinirdi.
3842 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikten sonra, ''yasak deliller'' konusunu
derinliğine inceleme fırsatı bulmuş bilim adamlarımızın gürüşleri aşağıda
ayrıntılarıyla açıklanmıştır.
Prof.
Dr. Feridun YENİSEY şöyle diyor :
AMERİKAN YÜKSEK MAHKEMESİNİN VERDİĞİ KARARA GÖRE, SADECE ANAYASAYI İHLAL
EDEN BİR HUKUKA AYKIRILIK, DELİLİN KULLANILMAMASINA YOL AÇAR. ANAYASADAKİ
KURALLARI İHLAL ETMEYEN, BAŞKA KURALLARI, BAŞKA HUKUK NORMLARINI İHLAL
EDEN AYKIRILIKLAR, DELİLİN DOSYADAN ÇIKARILMASINA SEBEP OLMAZ. O HALDE
254.MADDEDEKİ BU DÜZENLEMEYİ BİZİM DE ŞÖYLE ANLAMAMIZ GEREKİYOR: ANAYASAL
HAKLARI İHLAL EDEN BİR ŞEKİLDE ELDE EDİLEN DELİLLER KULLANILMAZ. YOKSA,
HER TÜRLÜ HUKUKA AYKIRILIK DEĞİL,
ALMAN ANAYASA MAHKEMESİNİN KABUL ETTİĞİ SİSTEM, SANIK HAKLARI TEORİSİ -RECHT
STREIT TEORİ- DİYE İSİMLENDİRİLİYOR. BU TEORİYE GÖRE, HER SOMUT OLAYDA
SANIĞIN İHLAL EDİLEN MENFAATLERİYLE, TOPLUMUN SUÇLA İHLAL EDİLEN MENFAATLERİ
KARŞILAŞTIRILMALI, DELİLİN DOSYADAN ÇIKARILIP ÇIKARILMAMASINA ONDAN SONRA
KARAR VERİLMELİDİR. EĞER ARAŞTIRMA METODU BİZATİHİ SUÇ İSE, BU DELİL KESİNLİKLE
KULLANILMAMALIDIR.
Mesela Türkiye'nin Hamburg Konsolosluğu telefonlarını dinleyen Alman Anayasayı
Koruma Teşkilatı, Hapishanede hükümlülerle görüşen bir kişinin konsolosluğa
düzenli olarak siyasi hükümlüllerle ilgili bilgi verdiğini tespit ederek,
bu kişi hakkında casusluktan dava açılmıştır. Dava sırasında diplomatik
dokunulmazlığı bulunan konsolosluğun telefonlarının dinlenmesinin hukuka
aykırı olduğu ve bunlardan elde edilen bilgilerin delil olarak kullanılamayacağı
ileri sürülmüşse de mahkeme diplomasi dokunulmazlığı ayrıcalığının konsolosluk
görevlilerini koruduğunu, konsolusluğa bilgi veren kişi bakımından ise
bir koruma getirmediğini kabul ederek delilin kullanılabileceğine karar
vermiştir.
Çağdaş ceza muhakemesinin gayesi, maddi gerçeğin hukuk kuralları çerçevesinde
yapılan araştırmalarla ortaya çıkartılmasıdır. Başka bir ifade ile maddi
gerçeği araştırma ve ortaya çıkartma konusunda Devletin sahip bulunduğu
yetkiler sınırsız değildir. 'Hakikat her na pahasına olursa olsun, araştırılır'
diye bir kural yoktur. Ceza Muhakemesinde delil elde etme belli kurallara
bağlıdır.
Bu nedenle, kanun koyucu bazı olayların ispat edilmesini hiç kabul etmemiş,
bunları önceden yasaklamıştır. Buna delil elde etme yasağı adı verilir.
Bazı delillerin ise, elde edilmesi konusundaki kurallar ihlal edildiğinde,
bu deliller hukuka aykırı delil niteliğini alırlar. Hukuka aykırı
delillerin duruşmada hüküm verirken kullanılması ise ayrı bir sorundur.
Kanunumuzun 254 üncü maddesinin 2 nci fıkrasındaki delil yasağında
ise, mutlak bir yasak söz konusu olmayıp hakimin takdir yetkisini kullanılabileceği
bir düzenleme yer almaktadır. Kanaatimizce burada hakim takdir yetkisini
kullanırken sanığın anayasal haklarınının yapılan işlem ile ihlal edilip
edilmediğine bakmalı ve anayasal hak ihlal edilmiş olduğunu saptadığında
da sanığın işlediği suçun topluma vermiş olduğu zarar ile, delil toplanırken
devlet güçlerininin sanığa ait anayasal hakkı ihlal etmiş olmalarından
doğan toplumsal zararı karşılaştırmalıdır. Sanığın topluma verdiği zarar
daha büyük ise ve 135a maddede olduğu gibi açıkça yasaklamış bir delil
de sözkonusu değil ise, hukuka aykırı nitelik taşıyan delili, hakim hüküm
verirken kullanabilmelidir. (Hukuka Aykırı Deliller, İstanbul Barosu
Yayını, 1995, s.138-)
Prof.Dr.
Bahri ÖZTÜRK, şöyle diyor :
(Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 254.maddesine eklenen 2.fıkra hükmüne
göre hukuka aykırı bir delile bağlı olarak ele geçirilen ve hukuki olarak
geçerli olabilecek diğer tüm delillerin de geçersiz sayılmak suretiyle
sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği şeklinde düşünceler bulunmaktadır.
Bence mahkemelerin hukuka aykırı olduğu ileri sürülen delillerin hukuka
uygun olup olmadığını somut olarak ayrı ayrı değerlendirmeleri, sanık hakları
kadar mağdur haklarının ve toplum hukukunu da gözönünde tutularak maddi
adaletin gerçekleşmesine karar vermeleri gerekir- Adı Geçen Eser, s.350-.
Özel
kişilerin hukuka aykırı yollardan delil elde etmeleri, örneğin bir belgeyi
çalmaları ve bunu yetkili makamlara vermeleri durumunda bu deliller, kural
olarak değerlendirilebilecektir. Çünkü, kanunlarımızda yer alan, özellikle
yasak delil metodları özel kişiler değil, kovuşturma makamları için öngörülmüştür.
"Kovuşturma makamlarına yasak olanın özel kişilere evleviyetle yasak OLACAĞI"
gerekçesi ile bunun aksini ileri sürmek, Kamu Hukukunun en temel prensiplerine
aykırı olur. Zira, Kamu Hukukunda idare bakımından yetki istisna,
YETKİSİZLİK KURALDIR. Oysa vatandaşlar için, eğer ÖLÇÜMÜZ hürriyetçi
demokratik bir sistem ise, YASAK EDİLMEYEN SERBESTTİR. Yasak koymak, Ceza
Hukuku bakımından suç ihdas etmek demek olduğundan, Ceza Hukukunun cihanşümul
ilkelerinden birisi olan; köklerini siyasi liberalizm, demokrasi,
kuvvetler ayrılığı, genel önleme, kusursuz suç ve ceza olmaz prensibinde
bulan ve SUÇLARIN VE CEZALARIN ANCAK KANUNLA KONULABİLECEĞİNİ
öngören KANUNİLİK İLKESİ DE bunu gerektirir. Demek oluyor ki, hürriyetçi
demokrasilerde vatandaş hürdür, KANUNLA YASAKLANMAYAN HER TÜRLÜ DAVRANIŞ
ONUN İÇİN SERBESTTİR. Ancak, insan haklarına yapılan ağır müdahaleler bunun
istisnasını teşkil eder. Özel kişinin sanığa işkence ederek ikrar elde
etmesinde durum budur. Böyle hallerde işkencenin kim tarafından yapıldığının
önemi yoktur.
Özel kişi (Ö), büyük bir kamu bankasının en üst yetkilisi olan (B) den
çaldığı ve içinde (B) nin, kamu bankası ile iş yapan veya bundan kredi
alanlardan haksız olarak aldığı ileri sürülen paraların hesabıyla bazı
üst düzey kamu görevlilerine yine haksız olarak aktardığı paraların hesabına
ilişkin notların yer aldığı NOT DEFTERİNİ gazeteci (G) ye verse; (G) de
bunu programında kullandıktan sonra C.Savcılığına teslim etse, acaba bu
suretle koğuşturma makamlarına intikal eden ve içinde bazı rakamlarla sembollerin
yer aldığı NOT DEFTERİ ceza muhakemesinde kullanılabilir mi?
Hemen kaydedelim ki, kovuşturma makamları bakımından burada DELİL ELDE
ETMEK söz konusu değildir. CMUK. m. 254/2 de geçen soruşturma ve
kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde ELDE ETTİKLERİ DELİLLER hükme
esas alınamaz denilirken geçen ELDE ETMEK ibaresinden maksat, soruşturma
ve kovuşturma organlarının AKTİF OLARAK DELİL TOPLAMALARIDIR; oysa yukarıdaki
olayda söz konusu organlar PASİFTİR. Kendilerinin dışında hukuka
aykırı surette ELDE EDİLMİŞ BULUNAN bir delilin kendilerine sadece TESLİMİ
söz konusudur. Kaldı ki, özel kişi not defterini bu şekilde elde etmemiş
olsa idi, belki de kovuşturma makamları hukuka uygun yollardan aynı delile
ulaşabileceklerdi. Hukuka uygun yollardan yetkili makamlarca elde edilmesi
imkan dahilinde bulunan bir delilin, özel kişilerin hataları yüzünden yetkili
makamlarca kullanılmasının yasaklanması kabul edilemez. Bütün bu gerekçelerle,
bu suretle yetkili makamlara TESLİM EDİLEN delillerin sırf bu açıdan CMUK.
m.254/2 sebebiyle ceza muhakemesinde kullanılamayacağını ileri sürebilmek
mümkün değildir. (Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku,
1999, s. 558 ve devamı-)
Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanununda yer alan ve konusu bakımından yasaklanan deliller,
Devletin kovuşturma organlarını sınırlayan hükümlerdir. Bu nedenle, özel
kişiler tarafından elde edilen delillerin hükümde kullanılması, genellikle
kabul edilmektedir. (Prof. Dr. Feridun YENİSEY, Hukuka Aykırı Deliller,
s.159)
ÖZEL
HAYAT, HAYATIN GİZLİ ALANINDAN farklı olarak NİSBİ BİR KORUMAYA MAZHARDIR.
Bunun konumuz açısından anlamı şudur; Şayet özel hayat ihlal edilerek bir
delil elde edilmişse, bakarım. Bu delilin ceza muhakemesinde kullanılması
GEREKLİ ise, başka bir ifade ile, hüküm kurulabilmesi için mutlaka kullanılması
gerekiyorsa KAMU YARARI açısından bir değerlendirme yaparım. Kamu yararı
varsa kullanır, yoksa kullanmam. Bilindiği gibi, kamu yararının bulunup
bulunmadığını tespit ederken keyfi bir değerlendirme yapılmamakta; iki
kriterden yararlanılmaktadır. Bunlar da HAKKIN NİTELİKSEL ÜSTÜNLÜĞÜ ile
SAYISAL ÜSTÜNLÜK kriterleridir. Gerçekten, örneğin kavşaktaki trafik
lambası sizin gideceğiniz istikamet için yeşil yansa dahi, sizin yolu kesen
yoldan gelen bir ambulansa yol vermenizin sebebi, ambulansın içindeki hasta
veya yaralının hakkının yani YAŞAMA HAKKININ sizin idrak edeceğiniz haktan
(yolu kullanmaktan) niteliksel olarak üstün olmasıdır. Öte yandan bir şahsa
ait bir tarlanın yol veya okul yapmak amacıyla kamulaştırılmasında da,
okulu veya yolu kullanacak olanlar tarlayı kullanan bir kişiye nazaran
sayısal üstünlüğe sahiptir; bu nedenle, hukuk devleti ilkesi esaslarına
uygun olarak yapılan böyle bir kamulaştırmada kamu yararı vardır denir.
(Prof. Dr. BAHRİ ÖZTÜRK, adı geçen eser, s.560)
Seydi KAYMAZ ''Uygulamada ve Teoride Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı Deliller
(1997)'' adlı eserinde, şu hususları vurguluyor:
(Delil yasaklarının amacı zabıtayı disiplin altına almak olarak kabul edilirse,
zabıtanın tekrar hukuka aykırı yöntemlere başvurmasının önüne geçmek amacıyla
hukuka aykırı şekilde elde ettiği tüm deliller yargılamada değerendirilemeyecektir.
Ancak, delil yasaklarının amacı, insan haklarını korumak olarak kabul edilirse,
hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller sırf bu nedenle peşinen değerlendirme
dışı tutulamayacaktır. Bu açıdan delil yasaklarının amacının tespiti büyük
önem taşımaktadır.
Kıta
Avrupası hukuk sistemine göre delil yasaklarının görevi insan hakları ile
temel hak ve hürriyetleri korumaktır. Bu bakımdan zabıta tarafından hukuka
aykırı şekilde elde edilen deliller bu nitelikleri dolayısıyla peşinen
değerlendirme dışı tutulamayacaktır.
3842 sayılı yasa ile CMUK 254. maddeye eklenen 2. fıkrada yer alan "Soruşturma
ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller
hükme esasa alınamaz" şeklindeki hüküm de bu amaca hizmet edecek şekilde
yorumlanmalıdır. Buna göre, işkence ve benzeri yasak sorgu yöntemleri uygulanarak
elde edilen deliller veyahut temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi
suretiyle elde edilen deliller yargılamada kullanılamayacaktır. Bununla
birlikte, önemli bir hak ihlaline neden olmayan basit hukuka aykırılık
hallerinde zabıtanın elde ettiği deliller yargılamada kullanılabilecek,
değerlendirme dışı tutulmayacaktır.
Gerçekten,
önemli bir hak ihlaline neden olmayan hukuka aykırılıklar nedeniyle elde
edilen delillerin değerlendirme dışı tutulması, haksız beraat kararlarının
verilmesine ve yargılamanın kilitlenmesine neden olacaktır. Delil yasaklarına
böyle bir fonksiyonun yüklenmesi hukuk devleti ilkesi ile de bağdaşmamaktadır.
Çünkü hukuk devleti, kısaca, insan haklarını gerçekleştiren, güvenliği
sağlayan, adil devlet olarak tanımlanmaktadır. Hak ihlaline neden olamayan
kurallara aykırılıklar nedeniyle, elde edilen delillerin değerlendirilmemesi
halinde, hukuk devletinin "hukuki güvenlik" ve "adalet" ilkeleri çiğnenmiş
olacaktır. Sonuç olarak, hukuk devleti ilkesinin gerçekleşmesi ve
hukuki barış, ancak delil yasaklarına, insan hak ve hürriyetlerini koruma
görevinin verilmesi halinde mümkün olabilecektir.
Hayatın
gizli alanı ile ilgili elde edilen delillerin de ceza yargılamasında
değerlendirilmemesi lazımdır. Hayatın gizli alanı; hayatın sadece bireyi
ilgilendiren ve ondan başkasının bilemeyeceği kısmı olarak tanımlanmış
ve hayatın gizli alanının mutlak olarak korunduğu, bu nedenle, hayatın
gizli alanı ile ilgili delillerin yargılamada delil olarak değerlendirilemeyeceği
ileri sürülmüştür. Buna göre, örneğin, suç teşkil etmemek şartıyla kişinin
cinsel yaşamı yalnızca kendisini ilgilendirdiğinden, yargılamada bu hususlarla
ilgili olarak kişiye herhangi bir soru sorulamayacak, keza bu hususta herhangi
bir araştırma yapılamayacaktır. Aynı şekilde kişinin dini düşüncesi ile,
belli bir konuda ne gibi bir düşünceye sahip olduğu da bireyin yaşamının
gizli alanına ait olduğundan bu hususlar yargılama konusu olamayacak, delil
olarak değerlendirilemeyecektir.
Özel
hayat ise, herkesin değil, yalnızca insanın yakınları tarafından
bilinen yahut bilinebilen hayat olarak tanımlanmıştır. Hayatın gizli alanından
farklı olarak özel hayatın nisbi bir korumaya mazhar olduğu, özel hayat
ile ilgili olarak elde edilen delillerin değerlendirilip, değerlendirilmemesinin
Anayasa ve yasalar çerçevesinde kamu yararı ve oranlılık ilkesi nazara
alınarak belirlenmesi gerektiği belirtilmektedir.
Doktrinde genel eğilim, CMUK.nda yer alan delillerin toplanması ile ilgili
kuralların devletin soruşturma ve kovuşturma organlarını sınırlayan kurallar
olduğu, bu nedenle özel şahıslar tarafından hukuka aykırı şekilde elde
edilen delillerin kural olarak değerlendirilebileceği şeklindedir.
Gerçekten CMUK..254/2. maddesinde yer alan "soruşturma ve kovuşturma organlarının
hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz." şeklindeki
hüküm yanlızca kamu görevlilerine, soruşturma ve koğuşturma organlarına
hitap eder şekilde kaleme alınmıştır. Burada şu soru akla gelmektedir:
Acaba yasa koyucu özel şahısların hukuka aykırı şekilde elde ettikleri
deliller için bilinçli olarak mı bir değerlendirme yasağı koymamıştır,
yoksa bu ihtimal düşünülmediği için mi bu yönde bir hüküm yasaya konmamıştır?
Hemen belirtelim ki bu sorunun cevabı, yani özel şahısların hukuka aykırı
şekilde delil elde etmesi konusunun yasada açık şekilde düzenlenmemesinin
nedeni yasadan ve yasanın gerekçesinden anlaşılmamaktadır. Devlet görevlileri
dışındaki kişilerin delil elde etmeleri ve bu arada hukuka aykırı şekilde
delil elde etmeleri ihtimali düşünülmediğinden yasaya bu hususta bir hüküm
konulmamış olabileceği gibi, özel şahısların hukuka aykırı şekilde elde
ettikleri delillerin bilinçli olarak değerlendirme yasağı dışında tutulmak
istenmiş olması da mümkündür. Ancak bu son ihtimalin kabulü halinde bile
eğer özel şahıslar tarafınan delil elde etmek için uygulanan yöntemler,
kişinin temel hak ve hürriyetlerini ihlal edici nitelikte ise, örneğin
kişilere işkence yapılmak suretiyle delil elde edilmiş ise, elde edilen
deliller yine yargılamada kullanılamaz. Doktrindeki görüşler de bu merkezdedir.
CMUK.ndaki
mevcut hükümlere göre hukuka aykırı delillerin hazırlık aşamasında hukuka
aykırı olduğuna karar vermek mümkün değildir. Son soruşturma aşamasında
mahkemeye bu konuda tali bir dava açılması da olanaksızdır, çünkü hukukumuzda
tali dava açılabilecek haller kanunda belirtilmiştir, -Hakimin reddi ve
yer itibariyle yetkisizlik davası gibi- bunlar arasında delil yasakları
davası gibi bir dava öngörülmemiştir. Tarafların talebi üzerine veya
resen mahkemenin bir ara kararı ile delilin hukuka aykırı olduğuna karar
verme olanağı da yoktur. Delilleri serbestçe değerlendirme yetkisine sahip
olan ve vicdani kanaatine göre hüküm vermek durumunda olan mahkeme, elbette
ki bazı delilleri hükmüne esas almayabilir. Ancak mevcut hukuk sistemimiz
içerisinde, henüz daha yargılama devam ederken, mahkemenin ara kararı ile
de olsa bir delilin hukuka aykırı olduğuna karar vermesinin mümkün olmadığı
görüşündeyiz. (Seydi KAYMAZ, Adı Geçen Eser, s.249 ve devamı)
Prof.
Dr. Timur DEMİRBAŞ, ''Sanığın Hazırlık Soruşturmasında İfadesinin
Alınması (1996)'' adlı eserinde, konuyu şu şekilde değerlendirmektedir:
(Bizim de katıldığımız hakim görüş ise, özel şahıslar tarafından
elde edilen hukuka aykırı delillerin değerlendirilmesini esaslı olarak
kabul eder. Somut olaydaki değerlendirmeye göre, işkence gibi özel
göze batan insanlık onuruna karşı ihlaller altında kazanılmış deliller
bir istisnadır. Yani, üçüncü kişilerin aşırı insan hakkı ihlali ile hukuka
aykırı bir şekillde elde ettikleri deliller değerlendirme yasağını
sonuçlar. (KLEİNKNECEHT, NJW 1996)
Özel kişilerin hukuka aykırı şekilde delil elde etmeleri ve bunu yetkili
makama vermeleri durumunda, bu deliller kural olarak kullanabilecektir.
Bu bakımdan üçüncü kişi tarafından gizlice kaydedilen bandın kovuşturma
organlarına verilmesi durumunda veya sanığın anılarının üçüncü kişi tarafından
ceza kovuşturma organına verilmesinde, bunlar değerlendirilebilirler. (KARLSRUHER
KOMMENTAR, HAHN) Çünkü, kanunlarımızda, yasak delil metodları,
özel kişilere karşı değil, kovuşturma makamlarına karşı öngörülmüştür.
Buna rağmen, "kovuşturma makamlarına yasak olan özel kişilere karşı da
öncelikle yasak olacağı" gerekçesiyle bunun aksini ileri sürmek, " kamu
hukukunda idare bakımınan yetkinin istisna, yetkisizliğin kural olması"
ilkesine aykırıdır. Demokratik rejimlerde vatandaş özgür olduğundan, kanunla
yasaklanmayan her türlü davranış bunun için serbesttir. Burada, kovuşturma
makamları tarafından delil elde etmek sözkonusu olmadığından, CMUK.m.154/2
nin uygulanması mümkün değildir. CMUK.m.254/2 de ki "soruşturma ve kovuşturma
organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz"
hükmünde yer alan "elde etmek" ibaresinden maksat, soruşturma ve kovuşturma
organlarının aktif olarak delil toplamalarıdır. Buna karşılık özel kişilerin
delil toplamalarında, yukarıda sayılan organların konumu pasiftir, yani
özel kişiler tarafından hukuka aykırı şekilde elde edilmiş bir delilin,
sadece kendilerine teslimi sözkonusudur. Kaldı ki, örneğin özel kişi önemli
bilgilerin bulunduğu ve çalmak suretiyle ele geçirdiği not defterini bu
şekilde elde etmemiş olsa idi bile, belki de kovuşturma makamları hukuka
uygun yollarla aynı delile ulaşabileceklerdi. Bu bakımdan, yetkili makamlara
teslim edilen delilerin CMUK.m. 254/2.nedeniyle ceza muhakemesinde kullanılamayacağını
ileri sürmek mümkün değildir)
.
Ön savunmada sözü edilen Yargıtay 8.C.D.nin 9.6.1999 gün ve 9021/9538 sayılı
kararı soruşturma organlarının gizli dinleme ile elde ettiği bir delile
ilişkindir ve konumuzla bir ilgisi bulunmamaktadır.
Sabahattin
ÖNKİBAR, ''Telekulak'ın Perde Arkası'' başlıklı yazısında (Türkiye
Gazetesi, 9.6.1999) şu bilgileri veriyor :
(Bakın size, bize dün intikal eden dinleme olayları sonucunda devletin
önüne geçtiği eylem ya da suikastlardan bir demet sunacağız.
1) 1995 Mart
ayında Çiller, Menzir ve Kozakçıoğlu'na suikast.
2) 7.11. 96'da
Kenan Evren ve Doğan Güreş'e suikast
3) Yıldırım
Aktuna, Jefi Kamhi, Abdulkadir Aksu, Şevket Can Özbay, Turgut Altınok,
Şerafettin Elçi ve Ayvaz Gökdemir'e suikast
4) Söylemez
Çetesine ulaşılması ve çökertilmesi.
5) Adana Orduevine
bomba atılması eylemi.
6) Nusret Demiral
ve Cem Boyner'e yönelik suikast hedefleri.
7) Alanya plajına
halkın bulunduğu saatlerde bomba atılması hedefi.
8) İstanbul
Aksaray Metro İstasyonu ve çarşılara sabotaj hedefleri.
9) 15.7.96'da
İstanbul Valiliği'ne bomba atma hedefi.
10- Antalya'daki
turistik tesislerin bombalanması ve Elmalı'daki Ziraat Bankası soygununun
faillerinin yakalanması.
11) Ankara Polis
Akademisi ve askeri tesislere yönelik olarak maket uçakla bomba atma hedefi.
12) Hizbullah'ın
30 olayının aydınlatılması.
13) 1996 Mart'ında
Uzan ve Karamehmet ailelerine ait villalara suikast hedefi.
14) Petlas Fabrikası'na
sabotaj eylemi.
15) Yahudi vatantaşlara
ait işyerlerine sabotaj hedefi.
16) İstanbul'da
CHP, DYP ve MHP binalarının önündeki araçlarda bulunan zaman ayarlı bombaların
patlatılması.
17) Batman'da
Mehmet Sincar'ın öldürülme olayı.
18) Tunceli'deki
muhtelif eylemler.
Liste daha bunun
gibi onlarca olayla uzayıp gidiyor.
Bütün bunlar
Devletin telefon izlemesi ile önlenmiştir. Şimdi hal bu iken devlet telefon
dinlememeli diyebilir misiniz?)
Başsavcılığımca talep edilmesi üzerine, telefonla yapılan görüşmelerin
gizlice dinlenmesinin hukuki sonuçları hakkında, Prof. Dr. Feridun
YENİSEY, 11.6.1999 tarihli Bilirkişi Raporunu düzenlemiştir. Tamamını
daha önce mahkemenize gönderdiğim bu Bilirkişi Raporunda şöyle denilmektedir:
(Önleme Dinlemesi: Haberleşmenin dinlenmesi, suç öncesi önleme dinlemesi
ve suç sonrasında yapılan adli dinleme olmak üzere ikiye ayrılır.
Önleme
dinlemesi gerek Amerikan hukukunda ve gerekse Alman hukukunda hakim kararı
olmadan yapılabilen ve bütün telefonları kapsayabilen genel bir dinlemedir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde haberleşmenin dinlenmesi ile ilgili düzenlemeler
yapılırken (Title III: section 2511/3), Başkana, Devletin birlik ve bütünlüğünü,
cebir ve diğer hukuka aykırı yöntemlerle bozmaya yönelik yakın ve filhal
mevcut bir tehlike mevcut bulunan hallerde, hakim kararı olmadan telefonları
dinletmek yetkisi verilmiştir.
Bu doğrultuda olmak üzere, Kongre 1978 yılında "Foreign İntelligence Survellience
Act" (FISA) adlı yasayı yürürlüğe koymuştur. Bu yasa hükümlerine göre Başkan,
Başsavcı aracılığı ile, yabancı devletlerden gelebilecek tehlikeleri sezebilmek
amacıyla, bir seneye kadar süre ile telefonları dinletebilir. (KAMİSAR,
LAFAVE)
Önleme
dinlemesi Alman Hukukunda da kabul edilmiştir. Alman Anayasasının
10. maddesine ilişkin olarak çıkartılan (G 10) Kanunu 1968 yılında yürürlüğe
girmiştir. 1.12.1994 tarihinde yürürlüğe giren Suçlulukla Mücadele Kanunu
(Verbrechensbekampfungsgezetz) "G 10" Kanununun 12. maddesini değiştirmiştir.
Yapılan değişiklik, hakim kararı olmadan gerçekleştirilen telefon
dinlemelerinin alanını genişletmek ve bu şekilde elde edilen bilgilerin
istisnai hallerde delil olarak kullanılmasına yasal zemin hazırlamak amacına
hizmet etmiştir. Demokratik hukuk devletini tehdit eden bir tehlike mevcut
bulunduğu hallerde, bazı devlet organlarına (Verfassungsschutzbehörden
des Bundes und der Lander, das Amt für den Militarischen Abschirmdienst
und der Bundesnachrichtendienst) telefonları dinleme ve bunları kaydetme
yetkisi ile, mektup ve posta gizliliği ile korunan gönderileri inceleme
yetkisi verilmiştir.
Almanya Federal Cumhuriyetine karşı silahlı bir saldırı veya terör eylemleri
yapılması tehlikesi, çok miktarda uyuşturucu maddenin Almanya'ya ithal
edilmesi tehlikesi ve yurt dışında işlenen paralarda sahtecilik suçları
ile, karaparanın aklanması suçlarından doğan tehlikeleri, "geç kalmadan"
tesbit etmek ve bu tür tehlikelere karşı Devletin tedbir alabilmesini sağlamak
amacı ile, hakim kararı olmadan ve geniş kapsamlı bir şekilde telefon dinleme
yetkisi tanınmıştır. (CLAUS ARNDT)
...Hukuka aykırı deliller teorisi çerçevesinde yabancı sistemlerin "hukuka
aykırılıktan" anladıkları, sanığın Anayasa ile teminat altına alınmış olan
haklarından birinin bir "devlet organı" tarafından yapılmış olan bir işlemle
ihlal edilmesidir.
Hukuka
aykırı deliller teorisi, "devletin ajanları tarafından" yapılan hukuka
aykırılıklardan doğan devlet sorumluluğuna dayanan bir teoridir. Gerek
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve gerekse Amerikan Anayasası, hukuka aykırı
delilleri sadece devlet memuru olan kişilerin yaptıkları ve Anayasadaki
sanık haklarını ihlal eden aykırılıklarda gündeme getirmektedirler. Diğer
bir ifade ile hukuka aykırılık yaparak bilgi toplayan ve daha sonra bunu
devlete sunan özel şahıslar bakımından hukuka aykırı delil teorisi tesirini
göstermemektedir.
Radyo
dalgaları ile bağlantı kuran araç telefonlarında da aynı frekansa giren
herkesin konuşmayı manyetik ortamda kolayca zaptetmesi mümkün olduğu için,
genel kullanıma açık radyo dalgaları yayarak yapılan haberleşme, Amerika'da,
hukuka uygunluk halleri arasında zikredilmiştir. Bu anlamda olmak
üzere Federal Ceza Kanununun 2510 ncu maddesinde tanımlar verilirken, herkesin
kolayca alabileceği tarzdaki iletişim, hukuka uygunluk halleri arasında
gösterilmiştir ("readily accessible to the general public"means, with respect
to a radio communication..."). Hukuka uygunluk hallerini gösteren 18 USC
2511/2 (g) de, bu hali düzenlemektedir.
Cep telefonları ayrı bir sistem ile çalıştığı için, bu kurala tabi değildir.
Ancak FM radyo alıcıları tarafından dahi alınabilen araç telefonları bakımından,
elde edilen konuşma kayıtları hakkında istisna söz konusudur. (Prof. Dr.
FERİDUN YENİSEY'in, 11.6.1999 tarihli Bilirkişi Raporu)
Açıklanan
hususlar birlikte değerlendirildiğinde, Necmettin Erbakan ile Yasin Hatiboğlu
arasında bir araç telefonuyla yapılan ve bir özel şahıs tarafından banda
kaydedilen konuşmanın hükme esas alınması değil, alınmamasının yasaya aykırı
olacağı kanaatindeyiz.
1
- 2 - 3 - 4 -
5
Ana
iddianame
Ek
İddianame
  |