|
|
 |
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın
Fazilet
Partisi'nin Kapatılması İstemiyle
Anayasa
Mahkemesi'ne açtığı davaya ilişkin
''Esas
Hakkındaki Görüşü''
(6
Ekim 1999)
1
- 2 - 3 - 4
- 5
Anayasa
Mahkememiz ''Hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller hiçbir şekilde
hükme esas alınamaz'' şeklinde bir karar verirse, bunun doğuracağı korkunç
sonuçları bir örnek olayla açıklığa kavuşturmak istiyorum :
Önce Leyla ZANA ve arkadaşlarına ilişkin, Ankara 1 Nolu
Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 8.12.1994 tarihinde verilen ve kamuoyunda
''DEP
Kararı'' diye anılan kararın gerekçesinden 112, 113 ve 114 ncü sahifeleri
aşağıya aynen alıyorum :
(Sanık Leyla ZANA'nın 20 Ekim 1991 seçim kampanyasındaki konuşmaları, TBMM'nde
yeminini eda ettikten sonra Kürtçe slogan atması, Alman Bavyera ve SAT
Televizyonlarında yaptığı röportajlar, Suruç ilçesinde Belediye Başkanı
seçimi münasebetiyle kadınlardan oluşan topluluğa yaptığı konuşma, Kopenhag'da
düzenlediği basın toplantısındaki açıklamaları, Sanık Leyla ZANA'nın Milletvekili
dokunulmazlığı korumasında yaptığı siyasi çalışmalarıdır. Siyasi çalışmalarından
Leyla ZANA'nın PKK ile aynı paralelde faaliyet gösterdiği anlaşılır. PKK'nın
amacı Devletin bir kısım toprakları üzerinde Marksist-Leninist esaslara
dayalı müstakil bir Kürt Devleti kurmaktır. Leyla ZANA'nın 1991 seçim kampanyasından
itibaren yaptığı konuşmalar, basına verdiği demeçler incelendiğinde Leyla
ZANA'nın da aynı kasıtla siyasi çalışma yaptığı görülür. Bunlar Leyla ZANA'nın
açıktan yaptığı çalışmalardır. Dosyada Leyla ZANA'nın PKK örgütü içinde
illegal faaliyet gösterdiğini açıklayan deliller de mevcuttur.
Bucak ailesi Siverek ve Hilvan'a yayılmış, kalabalık ve köklü ailedir.
Başlangıçtan itibaren Bucak ailesi PKK'ya karşı çıkmış, PKK'yla silahlı
çatışmaya girmiştir. PKK örgütünün Bucak ailesinin hakim olduğu Siverek
ve Hilvan'a giremediği, Bucak ailesinin PKK'ya karşı çıkması sebebiyle
aileden 140 kişinin PKK militanları tarafından öldürüldüğü, Bucak ailesi
büyüğü Serhat Edip BUCAK'ın 20 Ekim 1991 seçimlerinde Milletvekili
seçilmesinden sonra SHP'den Milletvekili seçilen Zübeyir AYDAR, Leyla ZANA,
Sedat YURTTAŞ ile tanıştığı, bu tanışmadan sonra 1992 yılı Bahar aylarından
bir akşam Zübeyir AYDAR'ın önceden haber vererek Sedat Edip BUCAK'ı evinde
ziyaret ettiği, ziyaret sırasında Zübeyir AYDAR'ın:
-PKK'nın Bucak ailesine 12 Eylül 1980 öncesi yanlışlar yaptığını söyledikten
sonra "Ben PKK adına Bucak ailesinden özür diliyorum. Siverek ve
Hilvan'da PKK'nın faaliyet göstermesine karşı gelmeyin. Biz Bucak
Ailesine ve mensuplarına hiç bir zarar vermeyeceğiz. Siverek ve Hilvan'da
kamu kurum ve kuruluşları, askeri ve polis tesisleri ve insanları bizim
hedefimiz olacak. Size zarar vermeyeceğiz. PKK'ya müsade edin" dediği,
Sedat Edip BUCAK'ın:
''Biz PKK'ya müsade edemeyiz. PKK. Siverek ve Hilvan'a girmesin"
demesi üzerine, Zübeyir AYDAR'ın:
"PKK, Kürdistan'da her karış toprağa girmek zorundadır. Hilvan ve Siverek
de Kürdistan'dır. Buralara da girmek zorundadır" dedikten sonra evden ayrıldığı,
1992 yılı sonbaharında Leyla ZANA, Zübeyir AYDAR ve Ali YİĞİT'in, Sedat
Edip BUCAK'ı Oran'daki Milletvekili Lojmanlarının içerisinde bulunan Meclis
Lokantasına akşam yemeğine davet ettikleri, akşam yemeğinde Zübeyir AYDAR,
Ali YİĞİT ve Sanık Leyla ZANA'da başka o tarihlerde HEP Genel Sekreteri
olan Ahmet KARATAŞ'ında bulunduğu, Ahmet KARATAŞ'ın Sedat Edip BUCAK'a
;
''PKK'nın Hilvan ve Siverek'de devlet aleyhtarı faaliyet yürütmesine ses
çıkarmamasını, karşı çıkmamasını, örgütün Bucak ailesine zarar vermeyeceğini
söylediği, Sedat Edip BUCAK'ın Hilvan ve Siverek Bölgesinde Bucak ailesinin
bulunduğunu, örgütün fikir ve görüşlerini benimsemediklerini, örgüte karşı
çıkacaklarını söylemesi üzerine sanık Leyla ZANA'nın;
"Bir hemşehrinle görüş, daha iyi olur", diyerek söze karıştığı, Leyla ZANA'nın
ısrarla bir hemşerinle görüş demesi üzerine Sedat Edip BUCAK'ın;
"Benim hemşerim kim? " diye sorduğu, sanık Leyla ZANA'nın da;
"Benim Genel Sekreterim sayın Abdullah ÖCALAN, senin hemşehrin. Telefon
numarasını verelim. Abdullah ÖCALAN'la görüş. PKK'nın Hilvan ve Siverek'e
girip girmemesi konusunda daha rahat anlaşırsınız" cevabını verdiği, Sedat
Edip BUCAK'ın Abdullah ÖCALAN'la görüşmeyi kabul etmediği,
8
Nisan 1993 günü sanık Leyla ZANA'nın yanında Abdülcebbar GEZİCİ olduğu
halde Sedat Edip BUCAK'ı evinde ziyaret ettiği, Abdülcebbar GEZİCİ'yi,
Sedat Edip BUCAK'a Abdülcebbar YILDIZ adıyla tanıttığı, Abdülcebbar GEZİCİ'nin
Kürtlerle Kürdistan üzerine bir giriş konuşması yaptıktan sonra Sedat Edip
BUCAK'a;
"PKK'nın Siverek'e gireceğini, Bucak ailesine zarar vermeyeceğini, buna
karşılık Bucak ailesinin devlete yardım etmesi halinde cezalandırılacağını,
Bucak ailesinin PKK'ya karşı tavır almaması gerektiğini, Bucak ailesinin
gerillaya örgüte yani PKK'ya zarar vermesi halinde Bucak ailesi mensuplarının
da cezalandırılacağını" söylediği, Sedat Edip BUCAK'ın;
"Seni buraya gönderen kim?" sorusunu Abdülcebbar GEZİCİ'nin;
"Ben Kürdistan Halkının isteği doğrultusunda geldim" dediği, Sedat Edip
BUCAK'ın;
"Bu cevap yeterli değil" demesi üzerine, Abdülcebbar GEZİCİ'nin;
"Sayın Genel Sekreter Abdullah ÖCALAN beni buraya gönderdi. Leyla
hanımla da yanına geldik" cevabını verdiği, Sedat Edip BUCAK'ın ;
"Siverek ve Hilvan'a girmeyin " demesine karşılık Abdülcebbar GEZİCİ'nin;
"Biz Siverek ve Hilvan'da size zarar vermeyeceğiz. Askere, Polise,
Kamu Kurumlarına yönelik Devletle mücadelemiz var. Devlete eylem
yapacağız" dediği, Sedat Edip BUCAK'ın ;
"Hilvan ve Siverek'de havaya sıkılacak bir kurşunu dahi bize Bucak ailesine
sıkılmış addederiz. Halka sıkılmış addederiz. Müsaade edemeyiz." diye karşı
çıkması üzerine Abdülcebbar GEZİCİ'nin Sedat Edip BUCAK'a;
"Senin bu teklifin çok anlamsız. Biz Kürdistan'da her karış topraga girmek
zorundayız. Gireceğiz." dediği, bu sözler üzerine Sedat Edip BUCAK'ın sinirlendiği,
ayağa kalktığı ve Abdülcebbar GEZİCİ'ye hitaben;
"Siverek de, Hilvan da orada, gidin girin" diye bağırdığı, bunun üzerine
sanık Leyla ZANA'nın araya girerek;
"Sedat çok çabuk sinirleniyorsun, bunu konuşarak çözeriz, anlaşalım. Eğer
sen Abdullah ÖCALAN'la görüşürsen daha iyi olur. Ama sen ben aramam dersen,
senin vereceğin telefona ve saate göre Abdullah ÖCALAN seni arar" dediği,
Sedat Edip Bucak'ın;
Abdullah ÖCALAN'ın da kendisini aramasını kabul etmediği anlaşılmaktadır).
Yukarıda içeriği yazılı suç konusu konuşmalar, ''gizli dinleme''
ile, başka bir ifade ile ''hukuka aykırı şekilde'' elde edilmiştir.
Şimdi Anayasa Mahkememiz ''Hukuka aykırı şekilde elde edilen hiçbir
şekilde hükme esas alınamaz'' şeklinde bir karar verirse:
1- Yargıtayımız, bu şekilde elde edilen delillere dayanarak verilen
kararları onadığından, iki yüksek mahkememiz arasında, çok önemli bir konuda
uygulama farklılığı ortaya çıkacaktır.
2- Devlet güvenliğimizle ilgili böylesine vahim suçlar işleyen pek
çok sanık, delil yetersizliğinden cezalandırılamayacaktır.
3- Böyle bir delili hükme esas almayacak yeryüzünde hiçbir hukuk
düzeni mevcut olmadığından ve hiçbir zaman da olmayacağından; Anayasa Mahkememiz
daima ''sanığın haklarını'', ''kamu güvenliği''ne üstün tutan ''ilk'' ve
''tek'' mahkeme olarak anılacaktır.
Takdir
yüce heyetinizindir.
F- Son günlerde ''yeni bir Anayasa'' ve ''yeni bir Laiklik anlayışı''
tartışmaları yoğunluk kazanmıştır.
Başsavcılığım, Anayasamızı eleştirmek değil, uygulamakla görevli olduğundan
resmi bir belge olan ''esas hakkında görüş''ümüzü bildirirken, bu tartışmalara
ilişkin şahsi görüşümü yazmayı uygun görmüyorum.
Anayasamızın 24/son maddesinde ''Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi
veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya
siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa
olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar
edemez veya kötüye kullanamaz.''
Anayasamızın açıkça yasakladığı eylemlere kayıtsız kalırsak, başka
bir deyişle hukukçular olarak görevimizi yapmaz, Anayasamızı uygulamaktan
vazgeçersek ne olur ? Hemen söyleyelim ki kamu düzenimiz bozulur. En azından
bir karmaşa ortamına sürükleniriz.
Türkiye Cumhuriyeti, bunca düşmanına karşın bugüne kadar ayakta
kalabilmişse ve ulusumuzun çeşitli din ve mezheplerden oluşan fertleri
uyum içinde birarada yaşayabilmişse, bunu; Cumhuriyetimizi kuran, gerçekçi
vatansever insanlarımızın, sonraki yönetici ve hukukçularımızın, tarihimizi,
sosyal ve kültürel durumumuzu, dinimizin özelliklerini de gözönünde tutarak
hayata geçirdikleri laiklik anlayışına borçluyuz.
Bugüne kadarki tüm Anayasa Mahkemesi kararlarına da yansıyan bu laiklik
anlayışını, Refah Partisinin kapatılması davasına ilişkin olarak düzenlediğimiz
iddianame, esas hakkında görüş ve sözlü açıklamamızda ayrıntılarıyla dile
getirmiştik. Bu belgeler elinizde mevcut olduğundan, ''aynen tekrarladığımızı''
söylemekle yetiniyoruz.
Burada sadece, o belgelerde değinme olanağını bulamadığımız, bizi daha
gerçekçi yapacağına ve görüş ufkumuzu daha da genişleteceğine inandığım
bir söyleşiye, bir makaleye, bir ''fıkıh yazarı''nın vurguladığı hususlara,
son yıllarda Avrupa ve Amerika'da laiklikle ilgili olarak verilen bazı
kararlara ve uygulamalara değinmekle yetineceğim:
a- Gazeteci Sedat ERGİN, İlahiyat Profesörü Ethem RUHİ FIĞLALI ile
yaptığı söyleşiyi, 12.9.1999 tarihli HÜRRİYET Gazetesinde şöyle anlatıyor
:
(Muğla Üniversitesi Rektörü Prof.FIĞLALI, Türkiye ve İslamiyete ilişkin
farklılıkları dikkate almayanları eleştiriyor :
"İslamiyet'te üç temel unsur vardır. Bunlar Kuran-ı Kerim'de üç ayrı grupta
toplayabileceğimiz inanç, ibadet ve muamelat dediğimiz hüküm ayetleridir.
Bunlardan inanç ve ibadet evrensel olarak bir değişmezlik vasfı taşırlar.
Bu ilkeler İslamiyet'in ilk gününden itibaren geçerlidir, yarın da geçerli
olacaktır."
Prof. Fığlalı, üçüncü gurupta bulunan ve sayısını 228 olarak verdiği hüküm
ayetlerindeki farklılığa şöyle dikkat çekiyor:
"Bu ayetlerin çoğu bugün pozitif hukukun alanına girmektedir. Bunlar içinde
ceza hukuku, miras hukuku, borçlar hukuku, devletler hukukunu alakadar
eden ayetler vardır. Bunların her biri İslam tarihi içinde içtihadi ve
yoruma dayalı ayetler olmuştur. İçinde yaşanılan şartlara göre ve kamu
yararı düşünülerek yeniden biçimlendirilebilirler."
Prof. Fığlalı'ya göre, buradaki en önemli sorun, İslamiyet'in ilk dönemlerinden
itibaren bu ayetlerin de değiştirilemezliğine ilişkin yaygın bir karşı
görüşün varlığından kaynaklanıyor. Prof. Fığlalı, "Oysa değiştirilemezliğin
ileri sürülmesi Kuran'ın mantığına ve mesajına da aykırıdır" diye ekliyor
ve şöyle devam ediyor:
"Türkiye'deki grupların her biri çoğunlukla ahkam ayetlerinin de aynen
uygulanmasını istemektedirler. Bu isteklerini Kuran'ın 'Allah'ın indirdiği
ile hükmetmeyenler kafirdirler' ayetine dayandırıyorlar. Bu ayeti esas
almak suretiyle Kuran-ı Kerim'deki her ayetin, her cümlenin, her hükmün
mutlaka, bir değişikliğe uğratılmaksızın uygulanmasını istemektedirler.
Oysa laikliğin temel kuralı hukukun din kurallarına göre değil, insan aklına
göre düzenlenmesidir. Çelişki buradadır."
Prof. Fığlalı, bir adım daha ileri gidiyor:
"Bu grupların çoğunluğu, kendi doğrularını ortaya koymayı bir cihat gibi
değerlendirip, kendi doğruları dışındaki görüşlere hayat hakkı tanımama
eğilimindedir. Bu anlayıştan hareketle başkalarının haklarını kısıtlamayı,
cihadın yani dinin bir gereği olarak görmektedirler"diyor).
b- Değerli yazar Gündüz AKTAN, 17.7.1999 tarihli RADİKAL Gazetesindeki
makalesinde:
(Sorun sanılandan büyük. Tarihte dine ilişkin sorunlar hep büyük olmuş
ve bazen şiddetli çatışmaların da yer aldığı uzun tarih süreçlerinde, o
da kısmen, çözümlenebilmiş,
Türkiye çözmediği sorunlarıyla birlikte yaşayan bir ülke. Sorun çözmeyi
sistem değişikliklerinin otomatik sonuçlarına bırakıyor. Demokrasi tüm
şartlarıyla gelirse, insan haklarına saygı gösterilirse ve 'çağdaş' çokkültürlülük
benimsenirse, sorunların kendiliğinden çözümleneceği sanılıyor. Bu yaklaşım
bir tür sorumluluktan kaçmak demek. Tersine, din sorununun halli, demokrasi
ve insan haklarının yerleşmesi açısından çok daha etkili olabilir.
Dev bir göçmen ülkesi olan Amerika bir yana bırakılırsa, derin toplumsal
bölünme yaratan bir farklılaşmayı, çokkültürlülük çerçevesine sığdırabilen
herhangibir Batı ülkesi yok. Batı Avrupa tehlikeli bir ırkçılığa
yol açmadan sayıca küçük yabancı grupları dahi bünyesinde barındırmaktan
aciz.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi, din ve inanç özgürlüğünün
'ortaya konması' (manifest) ile ilgili. Bir ülkede iki farklı toplum kesimi
oluşturacak şekilde din ve inançların 'yaşanması'na imkan vermiyor. Kaldı
ki din ve inanç özgürlüğü adına, örneğin, kadın haklarının daraltılmasını
demokrasi gereği olarak sunmak mümkün değil) demektedir.
c- AKİT Gazetesi, Fıkıh (İslam hukuku) yazarı olduğu iddiasıyla
yazılar yazan Yusuf KERİMOĞLU, 1.4.1998 günü şöyle yazıyor:
(Isparta'dan Songül Akman/Mektubunuzda: "Ben Isparta Meslek Yüksek Okulu
öğrencisiyim. Lise olarak İmam-Hatip çıkışlıyım. Biz İmam-Hatip okulunda
iken hocalarımıza; Darü'l İslam ve Daru'l Harp konusunu sorar, hepsinden
farklı cevaplar alırdık! Hocalarımızın suallerden memnun olmadıklarını
hisseder ve muğlak cevaplar kalbimizi mutmain etmezdi. Şimdi Isparta'da
"Türkiye'nin
Darü'l İslam değil, Darü'l Harp olduğunu söyleyen bir grup müslüman vardır.
Bu konuya bir açıklık getirir misiniz? İkinci sualim masonluk ile
ilgilidir. Masonluk nasıl bir itikadi sistemdir?" diyorsunuz.
CEVAP: İçinde yaşadığımız toplumda "Vatan" ve "Vatandaşlık"
tabirlerini herkes bilir. Namaz kılan kimseler "Vatan-i Asli, Vatan-ı İkamet
ve Vatan-ı Sefer mefhumlarına yabancı değildirler. Ancak "Dar" mefhumunu
unutmuşlardır. Halbuki bu mefhum, İslami siyaset ve mücadele fıkhı açısından
oldukça önemli bir kavramdır. Şemsu'leimme (İmamların güneşi) Serahsi,
meseleyi açık olarak ortaya koymuş ve "Dar mefhumu; idare ve hakimiyete
göre mahiyet kazanır. Müslümanların hakimiyeti altında olan ve İslam ahkamının
tatbik edildiği beldelere Darü'l İslam denilir" tarifini yapmıştır. Yine
fakih İmam-ı Kuhistani: "Darü'l İslam; mü'minlerin emirinin sultası (iktidarı)
altında olan ve İslam ahkamının tatbik edildiği beldedir. Darü'l Harp ise;
kafirlerin reisinin idaresi altında olan ve küfür ahkamının icra (tatbik)
edildiği yerdir" diyerek, iktidarın önemi üzerinde durmuştur. İmam-ı Kasani,
"Bir dar'ın (ülkenin) İslam'a veya küfre nisbet edilmesinden maksad; bizzat
İslam ve küfrün kendisi değildir. Maksat emniyet ve korkudur. Eğer
bir beldede emniyet ve hakimiyet müslümanlara, korku da aynı şekilde kafirlere
ait ise orası, "Darü'l İslam'dır. Ancak emniyet ve hakimiyet kafirlere,
korku da müslümanlara ait ise orası Darü'l Harptir. Zira ahkamın tatbiki,
emniyet ve korku ile ilgilidir" şeklinde izah etmiştir. Hanefi fükahası,
bu tarifler üzerinde kesinlikle ittifak etmiştir. Tek bir ihtilaf dahi
gösterilemez. "Dar" mefhumunun nüfus oranları ile bir ilgisi yoktur. Nitekim
Molla Husrev: "İçerisinde küfür ahkamının tatbik edildiği Darü'l Harb olan
bir belde, İslam ahkamının tatbik edilmesi ile birlikte Daru'l İslam'a
dönüşür. Her ne kadar o beldede mukim olan kafirler, orada ikamete devam
etseler de, o belde Darü'l İslam'a bitişik olmasa da durum aynıdır" hükmünü
beyan etmiştir. Fukaha arasında "Darü'l İslam olan bir belde, hangi şartlarda
Darü'l Harb'e dönüşür" sualine cevap verirken, farklı içtihadlar gündeme
girmiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra)'ya göre üç şartın tahakkuk etmesi
gerekir. İmameyn kavline göre ise: "Darü'l İslam olan bir belde, küfür
ahkamının icra edilmesi ile birlikte, Darü'l Harb haline gelir. Kıyas budur".
Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi rejimi; laikliği esas almış ve İslam şeriatını
reddetmiştir. Müslümanların, cemaat haline gelmelerine dahi müsaade edilmemiştir.
Ukubat, muamelat ve sair hükümlerin tatbiki de yasaklanmıştır. Meselenin
özü budur).
Laik eğitim veren okullarda tek tip insan yetiştiği görülmemiştir
ama, dini eğitim veren okullar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Türkiye
Cumhuriyeti Eğitim Birliği (Tevhidi Tedrisat) Kanununu uygulamaktan hiçbir
zaman vazgeçmemelidir.
d- 7.1.1999 tarihli Milliyet Gazetesi şöyle bir havadise yer verdi:
(FRANSA'nın batısında yer alan Normandiya bölgesindeki Flers kentindeki
bir lisenin öğretmenleri, Esmanur adındaki bir Türk öğrencinin sınıfa türbanla
gelmesini protesto etmek için yarın greve gidiyor.
800
öğrencinin okuduğu Jean Monnet kolejinde görev yapan 70 öğretmenin büyük
bölümü, önceki gün bir oylama yaptılar. Oylama sonucu, Fransız eğitim yasalarına
ve laikliğe karşı olduğu gerekçesiyle Türk öğrencinin türbanla okula gelmesini
protesto için grev kararı alındı. Kısa süre önce bu okula kayıt yaptıran
12 yaşındaki Türk öğrenci Esmanur'un, Eylül ayında, kentteki diğer 2 liseden
de öğretmenlerin protestoları üzerine uzaklaştırıldığı belirtildi).
e-Türkiye Barolar Birliği Dergisi (1997/3-4) ve Manisa Barosu Dergisinde
yayınlanan İsviçre Yüksek Mahkemesinin 12.11.1997 sayılı kararının
içeriği aşağıda yazılı olduğu şekildedir:
(İsviçre Yüksek Mahkemesi (Federal Mahkeme), "Devletin dinsel tarafsızlığına
(laiklik'ine) ve dinsel barışı koruma işlevine "öncelik" tanıyarak, bir
müslüman bayan öğretmenin, sınıfta, başına "Türban" takarak girmesini yasaklayan,
idari makam kararını onayladı. Federal Mahkeme, bu kararı alırken, tarafların
yararlarını tüm yönleri ile karşılaştırarak, dava konusu olayda, inanç
özgürlüğünün ihlal olunduğu savını reddetti.
Cenevre Kanton Hükümeti, 16 Ekim 1996 tarihli kararı ile, Kantonal Eğitim
Müdürlüğünün, müslüman bir bayan öğretmenin, derslere, islam dini geleneğine
uyarak, başına türban takıp girmesini yasaklamıştı, Bu karar üzerine, bayan
öğretmen, Lozan'daki Yüksek Mahkeme'ye (Federal Mahkeme) başvurarak, karara
itiraz etmişti. Bayan öğretmen, verdiği temyiz dilekçesinde "bol elbise"
(ferace) giymesinin ve başına "türban" takmasının, dinsel simge olmadığını,
tersine, Batı Ülkelerindeki çağdaş giysilere uygun düştüğünü savlamıştı.
Buna karşılık, Yüksek Mahkeme ise, bayan öğretmenin estetik bir nedenle
değil, aksine, dinsel zorunluluk olduğuna inandığı için böyle giyinerek,
bu tür giysinin "kuvvetli bir dinsel simge" (un symbole religieux fort)
oluşturduğuna karar verdi.
Oybirliği ile Alınan Karar
İsviçre Yüksek Mahkemesi II. Kamu Hukuku Dairesi'nin kararında kişilerin
"din ve vicdan özgürlüğü'nün, İsviçre Federal Anayasası'nın 49. maddesi
ve "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 9 uncu maddesi ile güvence altına
alınmış olduğunu açıklamıştır. Her ne kadar, ilgili yönünden, kendi giysileri
ile açığa vurulan dinsel kimliği büyük bir önem taşımakta ise de, belli
koşullarda bu tür giysilerin yasaklanması, "inanç örgürlüğü"nün özüne tecavüz
sayılamaz. Çünkü, idari merci tarafından yapılan bu yasaklamada, "önemli
derecede kamu yararı"nın varlığı söz konusudur. Yüksek Mahkeme,
dava konusu olayda, bütün bu olasılıkların gerçekleştiği kanısına varmış
ve bayan öğretmenin itirazını oybirliği ile reddetmiştir.
Yüksek Mahkeme kararına göre, "Kanton Eğitim Müdürlüğü"nün, kişilerin inanç
özgürlüklerine müdahalesi, dinsel yönden yansız (nötr) bir öğrenim yapılmasını
güvence altına alma amacına yönelik olduğundan, onaylanır bir davranıştır.
Bu davranış, aynı zamanda, "Devlet ve Kilise Ayrılığı"nı (Laiklik) açıkça
hükme bağlayan Kanton Anayasası'na uygunluğunda gereğidir. Bütün bu açıklamalar,
öğretim personeline getirilen "dinsel simgeli giysilerle derslere girme
yasağı"nın, İsviçre Federal Anayasası ile doğrudan bir ilişkisi bulunmadığı
savını havada bırakmaktadır. Kaldı ki, Federal Anayasa dahi, resmi
okullarda dinsel yönden yansız (nötr) bir öğrenim yapılmasını emretmektedir.
(Anay. Mad. 27-3). Son olarak, Yüksek Mahkeme, idari merciin, müslüman
bayan öğretmenin, derslere islami giysilerle (bol elbise/ferace ve türban)
girmesinin yasaklanmasında, "önemli derecede kamu yararı bulunduğu"
yolundaki görüşünü de onaylamıştır. Zira bu konuda, sadece çocukların
ve ana-babalarının dinsel etkilemelere karşı korunması değil, fakat aynı
zamanda giderek daha da frajil (kırılgan) hale gelme eyilimi gösteren "dinsel
barış"ın korunması da söz konusudur.
Tarafların yararları inceden inceye karşılaştırıldı.
Yüksek Mahkeme, karar aşamasında, tarafların karşılıklı yararlarını inceden
inceye karşılaştırmıştır. Bu karşılaştırmayı yaparken, bayan öğretmenin,
dinsel inançlarının gereğini yerine getirememe veyahutta işinden olma gibi
ağır bir seçenekle karşı karşıya geldiğini de gözönünde tutmuştur. Ancak,
öğretmenin,
okul otoritesini temsil etmekle yükümlü bir görevli olarak, dinsel açıdan
yansız (nötr) öğrenim sağlanmasına aktif katkıda bulunma zorunluluğu ağır
basmıştır. Öğretmen, çeşitli dinsel inançlı çocukların inançlarına saygılı
olmak ve de kendi dinsel görüşünü sergilemekten kaçınmak zorundadır.
Bu arada Yüksek Mahkeme daha önce aldığı bir başka karara da atıfta
bulunmuştur. Buna göre, sınıflarda, Hz. İsa'nın çarmıha gerilişini simgeleyen
heykelciliğin (Kruzifix) bulundurulmasının dinsel yansızlıkla (nötralite)
bağdaşmadığını kararlaştırmıştır (Kar. No. 116 I a 252). Buradan,
örnekleme ile, öğretmenin, sınıfa, dinsel giysilerle girmesinin, onaylanmayacağı
vurgulanmıştır. Öte yandan, öğretmenin bu davranışının Federal Anayasada
güvence altına alınan "kadın-erkek eşitliği"ne aykırı olduğuna değinilmiştir).
Amerika'dan bir örnek:
Daha çok Minesota eyaletinde yaşayan bir özel tarikatın mensuplarının dini
inancı parlak renkleri yasaklamaktadır. O yüzden çoğu çiftçilikle uğraşan
tarikat mensupları mat renkli giysileri, gri, siyah gibi elbiseleri tercih
etmektedir. Eyalet Motorlu Araçlar Kanunu, traktör gibi, biçerdöven gibi
özel amaçlı araçların trafikte dolaşırken parlak kavuniçi renkli bir özel
işaret taşımaları gerektiğini emretmektedir. Tarikat mensupları bu işareti
traktörlerine takmayı reddederler. Konu Yüksek Mahkeme'ye kadar gelir.
Mahkeme 'kamusal alanda dinsel özgürlüklerin sınırsız olmadığına, aksine
sınırlanabileceğine' karar verir. (İsmet BERKAN, Kamusal Alanda
Dinsel Özgürlükler, Radikal Gazetesi, 2.5.1998)
f- Şu sıralar Amerika'da ilgiyle izlenen laiklik davalarından birkaç örnek
vermek istiyorum. İlk örnek, Republic adlı bir Missouri kasabasından.
Bu kasabanın kent armasının üzerinde bulunan balık resminin kaldırılması
için dava açılmış. Çünkü bu balığın Roma İmparatorluğu zamanında yaşamış
ilk Hırıstiyanlarca kullanıldığı öne sürülmüş. Böyle bir simgenin kullanılması,
anayasanın din ile devlet işlerinin kesin olarak ayrılmasını emreden maddesini
ihlal ediyormuş. Kısacası, Amerika'da kent armalarına kilise, havra,
cami, haç, ay ya da başka bir dinsel sembolün konması laikliğe aykırı sayılıyor.
Daha ötesi de var. İndiana'nın Elkhart kentinde de, kamuya ait bir parkın
ortasındaki Hazreti Musa'nın 10 Emri anıtının kaldırılması istenmiş. Wisconsin'de
ise bir parka konmuş olan Hazreti İsa heykeli dava konusu olmuş. Kent yönetimi
parkın girişine 'Burada Hazreti İsa'nın heykelinin olması Hırıstiyanlığı
savunduğumuz anlamına gelmiyor' diye bir levha koymuş ama, dava devam ediyor.
Dikkat edilsin: Buralarda karşı çıkılan Hazreti Musa'nın emirleri ya da
Hazreti İsa'nın kendisi değil, bu dinsel sembollerin kamuya ait yerlerde
bulunması. (Haluk ŞAHİN, Amerika Laikliğin neresinde?, Radikal Gazetesi,
4.7.1998)
g- Oregon kararı, Amerikan yerlilerinin dinsel törenlerinde, "peyote" kaktüsünün
uyuşturucu özünün kullanılışına ilişkindi. Yerli ibadetindeki bu uygulama,
eyaletin "narkotik" yasalarına aykırı bulununca Yüksek Mahkeme'ye başvuran
davacılar, dinsel kısıtlamaları yeni ve daha esnek bir koşula bağlayan,
şu karar ile karşılaştılar:
"Bir eyaletin yasaları, özgürlükleri sınırlasa bile, dinsel inancı
değil, dinsel uygulamaları ilgilendirdiği sürece Anayasa'nın Birinci Maddesi'nin
ihlaline yolaçmaz." Böylece "dinsel uygulama - dinsel inanç" ayrımı
kıstas oldu.
Oregon kararını emsal alan ilk adımı, Mesleki Güvenlik ve Sağlık İdaresi
(OSHA) attı. Dinleri gereği türban takan Sihler, 1975'ten itibaren inşaat
vb.yerlerde baret giyme mecburiyetinden muaftılar; OSHA Kasım 1990'da bu
muafiyeti kaldırdı.
Aynı gerekçe ile, izleyen yıllarda Yahudiler'e otopsi uygulanmaması, cezaevlerindeki
Müslümanlar'a domuz eti yedirilmemesi, Amiş dinindekilerin üniforma giymemesi
gibi talepler de reddedildi.
"Uygulama-inanç" ayrımına karşı yasal mücadele Kongre'de iki yıl sürdü.
1993'te
geçen Dinsel Özgürlüklerin Restorasyonu Yasası (RFRA), Anayasa'nın Birinci
Maddesi'ne dayanarak, eyaletlerin dinsel hakları kısıtlama yetkisini ortadan
kaldırdı.
- Haziran 1997'deki Yüksek Mahkeme kararı ise bu kez, RFRA'yı iptal
etti. Gerekçe, Anayasa'daki dinsel özgürlük tanımının yorumunu Kongre'nin
değil, ancak bağımsız yargının yapabileceğiydi.
Karara Texas'taki bir olay yol açtı. Boerne kentinde kilise yaptırmak isteyen
San Antonio Katolik Başpiskoposu, eyalet yetkililerinin sözkonusu araziyi
"tarihi koruma alanı" göstererek, inşaat izni vermemesine karşı çıktı.
Ancak Mahkeme, "dinsel uygulamayı yasanın üstünde tutan" RFRA'nın, "anayasa
dışı" olduğuna karar verdi; Yüksek Mahkeme de bunu tevid etti. (Yasemin
ÇONGAR, Dinsel Haklar ve Devlet, Milliyet Gazetesi, 20.4.1998)
SONUÇ
: İddianamemiz, 4.6.1999 tarihli yazımızla Mahkemenize sunduğumuz
ek deliller, esas hakkında görüşümüz birlikte değerlendirilerek :
1-
12.8.1999 tarihinde kabul edilen 4445 sayılı Yasanın 18 nci maddesiyle
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 103 ncü maddesine eklenen ikinci
fıkranın Anayasamıza aykırı olduğundan İPTALİNE,
2-
FAZİLET PARTİSİNİN TEMELLİ KAPATILMASINA,
Karar
verilmesi gerektiği görüşünde olduğumuzu bilgilerinize arz ederim. 6.10.1999
Vural SAVAŞ
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı
1
- 2 - 3 - 4
- 5
Ana
iddianame
Ek
İddianame
  |