|
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Savaş'ın,
Fazilet
Partisi Davası'nda Anayasa Mahkemesi'nde
yaptığı
sözlü açıklamanın metni...
(18
Ocak 2000)
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI
VURAL SAVAŞ’IN, FAZİLET
PARTİSİNİN
KAPATILMASINA İLİŞKİN
OLARAK,
18.1.2000 TARİHİNDE ANAYASA
MAHKEMESİNDE
YAPTIĞI SÖZLÜ AÇIKLAMA
Anayasa Mahkememizin değerli Başkan ve üyeleri.
Sözlü açıklamama başlarken hepinizi saygı ile selamlıyorum.
Mahkemeniz, Refah Partisi aleyhine açılan kapatma davasının görüşülmesi
sırasında «davaya bakmakta olan mahkeme» sıfatıyla Siyasi Partiler Kanununun
1 03/2.rnaddesinin Anayasaya aykırı olduğu kanısına vararak, davayı bu
aşamada bekletip, sözkonusu maddeyi bu açıdan incelemiş ve 22.2.1998 tarihli
Resmi Gazete’de yayınlanan 91.1998 gün ve 2/1 sayılı kararıyla iptaline
karar vermiştir.
7.5.1999 tarihli İddianamemizle Fazilet Partisinin kapatılması için dava
açmamızdan sonra kabul edilen 4445 sayılı Yasanın 18. maddesiyle 2820 sayılı
Siyasi Partiler Kanununun 103. maddesinin ikinci fıkrası yeniden düzenlenmiştir.
6.10.1999 tarihli «Esas Hakkındaki Görüş»ümüzde ayrıntılarıyla açıkladığımız
nedenlerle, bu düzenleme de Anayasamıza aykırıdır. Mahkemenizce, sözkonusu
maddenin ikinci fıkrasının öncelikle incelenerek, yeniden iptal edileceğine
inanıyoruz.
A. Anayasamızın 24/son maddesinde;
(Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen
de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut
nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını
yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz)
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 87.nci maddesinde ise:
(Siyasi partiler, Devletin sosyal veya ekonomik, siyasi veya hukuki temel
düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya
siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini
veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her
ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye
kullanamazlar)
Hükümlerine yer verilmiştir.
Refah
Partisinin kapatılmasına iliskin Anayasa Mahkememizin 16.1.1998 gün ve
1/1 sayılı kararında:
(Kamusal
kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan
belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan öte ayrım amacı niteliğindedir.
Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimler Anayasa karsısında geçerli olamaz
ve bu tür eylemler Anayasa’daki laiklik ilkesine aykırılık oluşturur.
Anayasa’nın 153.maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının
yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlayacağı, 138.maddesinde de, yasama ve yürütme organları ile
idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organlarla idarenin
mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremeyeceği öngörülmüştür. Anayasa’nın 68. maddesinin
dördüncü fıkrasında siyasi partilerin “hukuk devleti ilkesi”ne uymakla
yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anavasa’nın 153 .maddesinin son fıkrasına
göre, gerçek ve tüzel kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararları siyasi
partileri de bağlar.
Anayasa Mahkemesi’nin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen ek madde
16’nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü E.1989/1, K.1989/12 sayılı kararında,
laik bir devlete hukuk kurallarının kaynağının dinde değil akılda bulunduğu,
kişilerin iç dünyasına ilişkin olması gereken dini inançlara göre yasal
düzenleme yapılmasının Anayasa’nın 2.. 10.. 24. ve 174. maddelerine aykırı
olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesi’nin 23.2.1984 günlü 207/330; 16.11.1987
günlü 128/486; 27.6.1988 günlü 178/512 sayılı kararları ile Danıştay İdari
Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 16.6.1994 günlü, 61/327 sayılı kararlarında
da, Yüksek Öğretim Kurumlarında başörtüsü ve türban takan öğrencilerin
Atatürk devrimleri ile laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandıkları
ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir. Buna karşın,
davalı Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile kimi parti yetkililerinin
mahkeme kararlarını etkisiz hale getirmek için resmi daire ve üniversitelerde
türban kullanmayı teşvik eden laiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı
konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın laiklik ve düşünce özgürlüğüne ilişkin
kurallarına verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun
konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak nokta bulunmaktadır. Komisyon
No: 18783/91, L.B/Türkiye K.t. günlü, 3.5.1993, No.16278/90, S.K/Türkiye
K.t. 3.5.1993 günlü kararlarında, yüksek öğrenimini laik bir üniversitede
yapmayı seçen bir öğrencinin bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş
sayılacağını, üniversitelerce getirilen düzenlemelerin, farklı inanıştaki
öğrencilerin birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin
dinsel inançlarını açığa vurma özgürlüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabileceğini,
özellikle nüfusun büyük bir çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu
ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçimde sınırlama
olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dini uygulamayan veya başka bir
dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğini, laik üniversitelerin,
öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken, kimi kökten
dincilerin yüksek öğretimde kamu düzenini bozmamalarını ve diğerlerinin
inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilecekleri açıklanarak
L.B. ve Ş.K. isimli öğrencilere, laik üniversite düzeninin gereklerine
uygun biçimde fotoğraf vermedikleri gerekçesiyle okul diploması verilmemesi,
din ve vicdan özgürlüğüne müdahale olarak görülmemiş ve şikayetin kabul
edilemez olduğuna karar verilmiştir.
Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın laiklik ilkesine ilişkin Anayasa
ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardı ederek, resmi
daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvik eden konuşmaları
laik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur) denilmektedir.
Bu karar, 22.2.1998 gün
ve 23266 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak. tüm siyasi partilerimiz ve
vatandaşlarımızca öğrenilmiştir.
Bilindiği gibi, siyasal islamcıların faaliyetlerinin orada « açık ve
yakın tehlike>> oluşturmamasına, rağmen Cenevre Kanton Hükümeti, 16.10.1996
tarihli kararı ile, Kantonal Eğitim Müdürlüğünün, Müslüman bir bayan öğretmenin,
derslere, İslam dini geleneğine uyarak, başına türban takıp derslere girmesini
yasaklamıştı.
Bu
karara yapılan itirazı değerlendiren İsviçre Yüksek Mahkemesinin 12.11.1997
gün ve 419/1996 sayılı kararında ( Karar için Bakınız Manisa Barosu
Dergisi, Nisan 1998, Sayı 65):
(Her ne kadar, ilgili yönünden, kendi giysileri ile açığa vurulan dinsel
kimliği büyük bir önem taşımakta ise de, belli koşullarda bu tür giysilerin
yasaklanması. «inanç özgürlüğü» nün özüne tecavüz sayılamaz. Çünkü, idari
merci tarafından yapılan bu yasaklamada, «önemli derecede kamu yararı»nın
varlığı sözkonusudur) denilmektedir.
Hal böyleyken ve hiçbir uluslararası sözleşmede «dinsel kimliğini açığa
vuran giysilerle öğrenim görme veya kamu kuruluşlarında görev yapmanın
inanç özgürlüğünün bir parçası olduğu veya insan haklarından sayıldığına»
dair herhangi bir hüküm bulunmamasına rağmen, Fazilet Partisi Genel Başkanı
dahil tüm yöneticileri, milletvekilleri ve belediye başkanları, vatandaşlarımızın
bir kısmının dinsel inançlarını en kolay bu yoldan sömürüp. laik devlet
düzenimizle çatışmaya sokabileceklerinin bilincinde olarak ve Anayasa Mahkememizin
anılan kararını hiçe sayarak, meydan meydan, köy köy dolaşıp, tüm televizyonlardaki
açık oturum ve söyleşilere katılarak, « kamu kurumlarında ve üniversitelerde
başörtüsü ile çalışma ye öğrenim görmenin vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu,
yasaklar getiren mevzuat ve bunları uygulayan kamu görevlilerinin laikliğe
aykırı davranışta bulunarak suç işlediklerini» iddia ederek, halkımızın
bir bölümünü Devletimize karşı kışkırtmayı alışkanlık haline getirmişlerdir.
Bu kışkırtmaların sonucunu, «başörtüsüne uzanan eller kırılsın> sloganının
atıldığı, bu sloganın yazıldığı pankartların taşındığı toplantılar ve yasalarımıza
aykırı yürüyüşler düzenlenmiş, televizyon ekranlarına da yansıyan bu toplantı
veya yürüyüşlerde, Fazilet Partisi yöneticisi, milletvekili veya belediye
başkanlarından bir çoğunun hazır bulunduğu, bu slogan ve pankartları işitmeleri
ve görmelerine rağmen, başörtüsü yasağının mutlaka kalkması gerektiğine
ilişkin konuşmalar yaptıkları görülmüştür.
18 Nisan 1999 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinden önce, annesi
türbanını çıkartmadığı için bir kamu kuruluşundan uzaklaştırılmak zorunda
bırakılmış, kendisi de türbanlı ve «hiçbir zaman ve hiçbir yerde türbanını
çıkarmayacağını» her zaman söyleyen MERVE KAVAKÇI adlı hanım, Fazilet Partisi
yöneticileri tarafından seçilebilecek biryerden önce milletvekili adayı
gösterilmiş; başta Recai Kutan olmak üzere Fazilet Partisinin tüm yöneticileri
MERVE KAVAKÇI’nın özel olarak seçildiği ve Mecliste yapacağı eylemi tüm
Fazilet Partisi Milletvekilleri ve parti yöneticilerinin önceden bildiği
anlaşılmaktadır.
Yine bilginize sunduğum görüntülü kasetlerin incelenmesinden, başörtüsü
ile yemin etme eylemi yapmak için T.B.M.M.’ne, NAZLI ILICAK’ın refakatinde
gelen MERVE KAVAKÇI için yaptıkları tezahürat ve yemin törenin sonuna doğru
salonda bulunmadığı halde, MERVE KAVAKÇI’ın ismi okununca Fazilet Partisi
milletvekillerinin tümünün katıldığı tezahürattan; 3.5.1999 günü MERVE
KAVAKÇI’nın T.B.M.M.’ de yaptığı ve başörtüsü eylemini, insafsız ve ancak
bir ajan provakötöre yakışacak biçimde, Amerika’da zencilerin insan hakları
için yaptığı mücadeleye benzettiği Basın toplantısına, Fazilet Partisi
Grup Başkanvekili ABDULLATİF ŞENER’le birlikte, Fazilet Partisinin pekçok
milletvekilinin katılması, eyleminin Fazilet Partisi yöneticileri tarafından
planlandığını ve teşvik edildiğini açık bir biçimde göstermektedir.
Olay, tarafsız, içtiği andın anlamını bilen ve pekçok kamu görevlisinin
aksine içtiği anda bağlı kalan Cumhurbaşkanımız SÜLEYMAN DEMİREL tarafından,
olay gecesi, TRT 1 de yayınlanan « Politikanın Nabzı» programında şu şekilde
değerlendirilmiştir.
(T.B.M.M. bu çeşit hadiselere sahne olmamalıydı. Olayı herkesin kınadığını
hissediyorum. Bu münferit hadise aslında bugünün hadisesi değildir. Günlerdir
planlanan bir hadisedir..., Yani bir hadise çıkarılacaktır... Bu aslında
provakotörlüktür. Bu tip ajan provakatörler çok görülmüştür. Gemi azıya
alınmıştır.... Bu işi bu hale getiren kişi, bunu yaymaya memurdur.
...Eğer bunu İslamın şartı sayıyorsa, bu bölücülüktür.... İslam da fitne
çıkarmak, katilden beterdir. . . .Açıklıkla söyleyeyim bu bir cereyandır.
Demokratik Cumhurivete karsı bir cereyandır. Bu cereyanın sahiplerine,
devlet dairelerinde, Meclis gibi nizamı 75 yıldır uygulanan bir yerde gösteri
yapmalarına imkan verilemez) demiştir.
Olgun kişiliğiyle tanınan Başbakanımız BÜLENT ECEVİT dahi çileden çıkmış,
Meclis Kürsüsünden ve olay anında:
(Türkiye’de hiç kimse hanımların özel yaşamında giyimine, kuşamına, inançları
gereği başını örtmesine karışmıyor. Ancak T.B.M.M. hiç kimsenin özel yaşam
mekanı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar,
devletin kurallarına, geleneklerine uymak zorundadırlar. Burası Devlete
meydan okunacak yer değildir) demek zorunda kalmıştır.
İddianamemizin düzenlenmesinden sonra, Mahkemeniz soruşturmanın genişletilmesi
kararına varmış, 13.5.1999 gün ve 106/429 sayılı yazınızla Başsavcılığımdan,
iddianamemize dayanak yaptığımız tüm delilleri istemiştir.
4.6.1999 tarihli yazımızla, Başsavcılığımızın arşivine girmiş, Fazilet
Partisi üst düzey yöneticilerinin Başörtüsü konusunda yaptığı eylemler
ve yaptıkları konuşmalar 13 sahifede özetlenerek görüntülü kasetler, T.B.M.M.
Tutanak Dergileriyle birlikte mahkememize gönderilmişdi.
Bu belgelerin incelenmesinden açıkça anlaşılacağı gibi, Fazilet Partisi
yöneticilerinin yaptığı ve yaptırdığı başörtüsü eylemleri Refah Partisi
Yöneticilerin yaptığı eylemlerden çok daha fazladır.
Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Üniversitelerimizdeki başörtüsü
yasağını bahane ederek Türkiye Cumhuriyetini «Muz Cumhuriyeti» olarak nitelendirmekten
çekinmemiştir.
«Türban» konusunu, partilerinin kapatılmasını göze alarak daimi olarak
gündemde tutmaya çalışmalarının gerçek nedeni nedir?
Prof. Dr. CAHİT TANYOL, 1999 yılında yayınlanan « NEDEN TÜRBAN» adlı kitabında,
Başsavcılığımın görüşlerine uygun şekilde konuya açıklık getirdiğinden,
sözkonusu kitaptan birkaç bölümü aynen okumak istiyorum:
(İmam Hatip Okullarının amacı din adamı yetiştirmektir. Fakat bu okullar
fırsatlardan yararlanarak eski medreselerin hortlatılmasına zemin hazırlamıştır.
RP’nin yer almış olduğu koalisyon döneminde meslek okullarına üniversiteye
girme hakkı tanındı. Refah Partisinin bu kanunu çıkarmaktaki amacı İmam
Hatip çıkışlıların devletin köşe başlarını tutmasını sağlamaktı. Bütün
çabalarına rağmen yalnız Harbiye’ye giremediler. Biraz mırıldandılar, pabuç
pahalı geldi. Öğretim hakkı dediler. Devletin diğer örgütlerine sızmak
suretiyle subaşlarına kendi adamlarını yerleştirdiler. Bir de görüldü ki,
mülki idare başta olmak üzere, devlet mekanizmasının bütün köşe bucakları
İmam Hatip kökenlilerle doldurulmuş. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye
Kurulu onların eline geçmiş, Üniversitelerin her dalında molla kılıklı
öğretim üyelerinin sayısı çoğalmış, liselerde felsefe ve sosyoloji dersleri
itelenerek kapı önüne atılmış. Onların yerine, bütün sınıflara zorunlu
din dersleri konulmuş. Her üniversitede bir İlahiyat Fakültesi, her ilde
bir İslam enstitüsü, sayısı yüz binleri bulan kız ve erkek İmam Hatip Okulları
ve bir o kadar Kur’an kursları, bütçesi ve kadroları alabildiğine şişkin
bir Diyanet İşleri Başkanlığı, sayılı milyonların çok üstünde cami ve mescit
yapma seferberliği.... bütün bunlar tabanda bir siyasi sömürü ağının dayanakları.
Şu anda Türkiye bir irtica ve din sömürüsüne teslim olmuş durumda. Şu anda
Türkiye’de her gün Menemen olaylarına taş çıkaracak irtica suçları işlenmektedir.
Her gün üniversitelerin önü, camilerin çevresi polis kordonu altında. Yapılan
gösterilerin amacı devleti çürütmek, kanunları işlemez hale getirmek. Türban
gibi anlamsız bir olayın, ikide bir insan hakları maskesi altında Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ni, Anayasa Mahkemesi’ni, üniversiteleri işgal etmesi
ülkede anarşik bir ortam yaratmaktan öte bir yarar sağlamaz.
Gazetelere yansımış şu olay üzerinde ibretle, dikkatle durmak ve düşünmek
gerek; devletin kimler tarafından işlemez hale getirildiğinin somut örneğidir,
aktarıyorum:
“Fazilet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül’ün eşi 18 yıl sonra
yeniden üniversiteye dönmek için üniversite sınavına girdi, DTCF Arap Dili
Edebiyatı bölümünün sınavını kazandı. Başı açık fotoğraf vermediği için
kayıt yaptıramadı. Gül eşinin üniversiteye kaydını yaptırmak için refakatinde
avukatlarını ve bir de Ankara 16. Noteri Başkatibini de fakülteye getiriyor.
Abdullah Gül’ün eşi Bayan Gül evraklarını kayıt görevlisine veriyor. Fakat
kayıt görevlisi; başı açık vesikalık fotoğraf vermek zorundasınız, yoksa
kaydınızı yapamayız diyor. Araya beraberlerinde getirdikleri avukat ve
noter Başkatibi giriyorsa da, onların tanıklığı da işe yaramıyor ve Gül
Hanımın kaydı yapılmıyor. Bu zulüm (!) karşısında Abdullah Gül: “ Türkiye’de
18 yıl önce olağanüstü bir durum vardı. Eşim o yıllarda da üniversitede
başörtüsü sıkıntısı olduğu için aynı nedenle üniversiteye kaydını yaptıramamıştı.
Üç çocuk büyüttükten sonra girdiği üniversite sınavını kazandığı halde
fakülteye yine kaydını yaptıramıyor. Görünen o ki Türkiye’ de 18 yıldır
değişen bir şey yok. Bugün Moskova’da yaşıyor olsaydık, eşim böyle bir
engelle karşılaşmazdı» diyor. Üstelik bu büyük Müslümancının beyanatının
da yalan olduğunu gazeteler yazdı. Bu zat ikinci Refah Partisi’nin Başkan
vekili ve Birinci Refah Partisi iktidarı döneminde de Bakanlık koltuğunu
işgal etmiş. Beyninde en ufak bir devlet bilinci, en ufak bir kanunlara
saygı bulunmuş olsaydı, üniversitedeki basit bir kayıt görevlisinin uyarısı
karşısında utançtan yerlere geçmesi gerekirdi. 18 yıldır değişen bir şey
yok, demek o şaibeli sayılan iktidarlarına rağmen devleti çürütememişler
ve 18 yıl içinde bu zatın kafasında en ufak bir gelişme olmamış. Eğer bu
olay kendi iktidarları döneminde geçmiş olsaydı, bu zihniyetteki adamlar
görevlinin karşısına, kolluk kuvvetleriyle değil, magandaları, “Öl de ölelim,
vur de vuralım!” narasını atan fedailerle çıkardı.
Bu Abdullah Gül bir istisna değil. Belli zihniyetteki bir siyasi partinin
protopidir. Aslında bunların onayladığı ve savunduğu bu türbanlılar taifesinin
ve yandaşlarının amacı, ne din özgürlüğü ne de insan haklarıdır. Bunların
amacı laik devleti tutan bütün payandaları yıkmak, inanç maskesi altında
insanların din duygusunu sömürerek devleti ele geçirmektedir. Abdullah
Gül ve takımı bugün bizi yaygın bir irtica tehlikesiyle yüz yüze getiren
bir zihniyeti temsil etmektedirler.
İrticanın tipik ve somut kanıtı olan bu türban olayı ülkeyi bir iç ayaklanmaya
doğru itmektedir. Amacına ulaşıncaya kadar bu türban olayı üniversitelerde
sürüp gidecektir. Bunun iki utanç verici yanı vardır; Biri, ülkenin sosyal,
ekonomik ve siyasal bir yığın derdi varken, bütün devlet kurumlarının,
başta parlamento olmak üzere bu zorlama sorun üzerinde durmalarıdır. İkincisi,
önemsizliğine rağmen önemli hale getirilen bu olay, gerici çevreler tarafından
din ve namus duygularını kışkırtma aracı olarak kolayca kullanılabilir.
Yönetmeliğe rağmen üniversitenin direnme gücünü yıpratabilirler. Nitekim
Başbakan bunun işaretini verdi bile. Yalnız sayın Başbakan’ın bu tutumunun
ne kadar tehlikeli olduğunu, olayın türbanla kapanamayacağını, bunun arkasından
çarşaf, çarşafın arkasından Arap alfabesinin ardından irtica şehitleri,
onun arkasından Menemen yobazlarının aklanması çorap söküğü gibi birbirini
izleyecektir.
Ben bir fantezi sergilemiyorum. Görünen köy kılavuz istemez.
Başta eski ve yeni Genel Kurmay başkanları olmak üzere benim bu kuşkum
bir çok yazarlar tarafından tekrarlanmıştır. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral
Karadayı, emekli olmadan önce giderayak bu irtica tehlikesine şöyle parmak
basıyor:
“28 Şubat 1977’de MGK’nın tavsiye kararı yeni bir süreç başlattı. Bu çerçevede
başlatılan iktidar değişikliği ile, önce 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulamaya
konuldu. Başbakanlık takip ve koordinasyon kurulu teşkil edildi. Bu konunun
çözümü için yeni mevzuat çıkarılmasında güçlükler yaşandı. Diğer yandan
hala tasfiye edilmemiş irtica kadroları mevzuatın dahi uygulanmasında yetersiz
kaldı. İrtica ile mücadele kapsamında 13 adet yasa tasarısı 14 Ocak 1998
ve onu izleyen tarihlerde hükümet tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
sevk edildiği halde bu güne kadar hiçbir yasa tasarısı kanunlaşmadı. Birtakım
çevrelerin irtica ile mücadeleyi tartışmaya açması dikkat çekicidir. İrtica
kesimini cesaretlendiren bu beyanlar, irticanın 28 Şubat öncesine göre
daha örgütlenmesine ve örgütsel faaliyette bulunmasına zemin hazırlıyor”
Bu satırları yazdığım sırada İzmir Üniversitesinde türban tartışması yüzünden
bir genç bıçaklanıyor. Daha geçenlerde bir okul öğretmeni kıyafet yönetmeliğine
aykırı bir kılıkla sınıfa girdiği için okulda öğrenci velileri arasında
bir tartışma ve dövüşme çıkıyor. Bu gidişle okulların kapıları da sokağa
teslim edilecek.
Diğer tarafta da İmam Hatip
Okullarının orta kısmı kapatıldı diye siyasi partiler ve irtica çevreleri
tarafından kışkırtılan kalabalıklar, aylardan beri yumruklarına «Allahu
Ekber>>i siper ederek kanunu protesto ediyorlar.
İrticanın kaynakları, yuvalandıkları yerler belli; Neden din ve vicdan
özgürlüğü başörtüsünün içine yerleştirilerek, üniversitelerin kapısına
engizisyon mahkemeleri yaftası yapıştırılıyor. Bursa’da Kız İmam Hatip
Okulları’na başörtüsüyle girmek isteyen öğrencilere görevi gereği engel
oldu diye vali protesto ediliyor. Halk kitleleri devlete, kanunlara karşı
kışkırtılıyor. Bu eylem başta sabık RP olmak üzere, bütün genci basın ve
siyasi partiler tarafından destek gördüğü halde kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Cuma namazlarının, Ramazan aylarının ve bayramlarının türban eylemi için
uygun bir ortam olarak seçilmesindeki amaç belli olduğu halde Diyanet İşleri
Başkanlığı bu başörtüsü sömürüsüne karşı neden olumlu veya olumsuz bir
tavır almıyor da Sağlık Bakanlığı’nı ilgilendiren alanlarda fetva veriyor?
Onun bu tutumunu “sukut ikrardan gelir” diye mi yorumlamak gerek? Görevi
ve işlevi halkın inanç ve ibadetleriyle sınırlı olması gereken bu kuruma
her yıl milyarları aşan bir bütçe ayrılmaktadır. Her an yön değiştirmeye
ve ülkeyi bir iç savaşın eşiğine getirmeye yatkın olan bu anlamsız türban
olayı karşısında Diyanet İşleri Başkanlığı tavrını belli etmezse büyük
bir vebal ve günah altında kalır. Gazetelerin yazdığına göre Diyanet türbancıların
safında imiş. Öyleyse büyük tehlikedeyiz. Belli ki irtica ucuz ve tehlikeli
bir araç olarak kendisine başörtüsünü almış bulunmaktadır. Başörtüsü yüzünden
üniversite rektörü yuhalanıyor. Öğretim ve eğitim kurumlar, ürkütülüyor,
siyasi partiler için bu, ucuz bir oy deposu olarak düşünülüyor. Bunlar
iktidara geldikleri takdirde üniversitelerden türban yasağını kaldıracaklarını
propaganda etmeleri gün meselesidir. Biz diyoruz ki türbanı savunmak, şeriatı
savunmaktan daha ağır bir suçtur. Çünkü biri, tartışmaya açık, bir kanunun
çiğnenmesidir, içeriğinde çağın ihtiyaçlarını gideremeyen bir hak ve adalet
kavramı bulunmaktadır. Diğeri; giyim kuşam gibi bireysel özgürlüğe yasak
koyan bir devlet terörü olarak propaganda edilmekte ve bu terörün aynı
zamanda Kur’an’ın emirlerini mümine yasaklamakta olduğu ileri sürülmektedir.
Din sömürücüleri bu noktada iffet ve namus kavramlarını eklemek suretiyle
toplumu kışkırtmaya çalışmaktadırlar. Olaylar şimdiden okul sınırlarını
aşmış ve toplumsal bir direnişe dönüşmüştür. Türk tarihinin hiçbir döneminde
ne irtica böylesine güçlenmiş ve ne de devlete kafa tutacak bir duruma
gelmiştir. Günümüzdeki irtica, Atatürk devrimlerinin sınırlarını aşarak,
Türk milletinin geleneksel inançlarını tahrip etmekte ve devleti bu zamana
kadar hiç olmadığı bir tehlikeli ortama itmektedir).
Prof. Dr. CAHİT TANYOL'un, ayrıntılarıyla açıklamaya çalıştığım görüşleri,
fikirlerini köşe başlarını tutmuş bazı gazete yazarlarını okuyarak veya
televizyonlardaki güdümlü tartışma programlarını izleyerek yapan aydınlarımıza
abartılı olarak görülebilir. Ancak bir tek belge üzerinde dahi düşünmek,
başörtüsü eylemlerinin Fazilet Partisi yöneticileri tarafından ne amaçla
ve planlı şekilde tezgahlandığını ve CAHİT TANYOL’un ne kadar haklı olduğunu
göstermeye yeterlidir sanıyorum.
Görüntülü kasetini daha önce mahkememize sunduğum, Sivas-Suşehri ilçesi,
Karşıyaka mahallesinde, bir kahvehanede, 8.3.1999 tarihinde yaptığı bir
konuşmada, Fazilet Partisi Grup Başkan Vekili ABDULLATİF ŞENER şöyle
diyor:
(Peki bunlar niye imam-hatip okullarını kapattılar, Kur’an kurslarına gidişi
zorlaştırdılar. Üniversitelerdeki, imam-hatip okullarındaki kız öğrencilerle
mücadele ediyorlar, başörtüsüyle. Çünkü bunların vatandaşların inançları,
değerleri, menfaatleri diye bir telaşları, endişeleri yok... Hiçbir Avrupa
ülkesinde, Amerika’da, Asya’sında, nereye giderseniz gidin, rahibe okullarında,
rahibe olmak için okuyan öğrencilerin başlarındaki örtüyü çıkarmaya hiçbir
siyasi partinin gücü yeter mi? Hiçbir siyasi iktidarın gücü yeter ini?
Hiçbir devletin gücü yeter ini? Yetmez. Kimsenin aklına da gelmez oralarda.
Bırakın Avrupa ülkelerini. Türkiye’de ruhban okulları var. Türkiye’deki
ruhban okulları öğrencilerinin başındaki örtüyü açmaya, kimsenin cesaret
etmesi değil, niyet etmesi bile mümkün değil. Peki ne oluyor da Türkiye’de
imam-hatip okuluna giden. İmam-hatip okulu nedir? Dini bir okul. ‘Oraya
giden kız öğrenci başını açacak” diyor. Kim diyor? Vali genelge çıkarıyor.
Aslına bakarsanız Bursa’da yaşanan olay bir deney. Orada tutarsa bütün
Türkiye’de yaygınlaştıracaklar ve de milletin oyu ile iktidara gelen siyasiler,
milletin inançlarına uygun, saygılı davranış içinde bulunması gerektiğini
hiç düşünmüyor, aldırış da etmiyor, onu bir problem olarak da görmüyor...
Bunun hesabının sorulması lazım. Üniversitelerde de aynı hadiseler yaşanıyor.
Dünyanın hiçbir yerinde görülmez bir hadisedir. Bütün bunların çözümünün
tek adresi var. Bu adres Fazilet Partisidir. Neden öyledir? Bakın MERVE
KAVAKÇI ismi kazanacak bir yerdedir. 0 bölgeden inşallah 10 civarında milletvekili
çıkaracağız, dördüncü sıradadır. Bu kardeşiniz meclise
girecektir. Kim bu? Arkadaşımız, hanım bacımız, Türkiye’de tıp
fakültesinden, başörtülüdür diye atılmış, kaydı silinmiş bir insan. Ama
babası üniversiteden arkadaşımızdır, profesördür. Babası bir ihtisas sebebiyle
A.B.D.’ne gitmiş, 5-6 sene kalmıştır. Kızını da yanına almış, Amerikaya
götürmüştür, Bu kız, Amerika’da Bilgisayar Mühendisliği Fakültesinden başörtüsü
ile diplomasını almış, gelmiştir. İşte Türkiye ile Amerika arasındaki fark.
Bir yerden başörtüsü ile diploma alıp geliyor, bir yerde kayıt yapmıyorlar.
Kaydını yapmış öğrenciyi okuldan atıyorlar. Aradaki fark bu. İnanıyoruz
ki Türkiye'de bütün problemlerin çözüleceği merci T.B.M,M.dir ve T,B.M.M.’ne
milletin inançlarını ve menfaatlerini taşıma niyetinde olan siyasi kadrolar
girdiği takdirde, bütün dertler ve meseleler çözülür, Böyle bir misyondaki
bir insanın meclise milletvekili olarak girmesi demek, artık Türkiye’de
bu konuda hicbir mercide, hicbir makamda, hicbir kurumda böyle bir sorunun
tartışılamıyacağı anlamına gelir).
Mahkemeniz başörtüsü meselesini bugüne kadar doğru değerlendirmiş, bu konuyu
istismar konusu yapan bir partiyi kapatmıştır. Fazilet Partisi bu konuyu
daha geniş boyutlarda istismar konusu yapmış ve adeta Mahkemeniz kararlarına
meydan okurcasına istismar konusu yapmaya devam etmektedir. Bu konuda,
propaganda kervanına daha çok sözde bilim adamı, hukukçu ve köşe yazarını
katmayı başarmışlardır. Öylesine güçlenmişlerdir ki, bu akıma karşı çıkmak
cesaret işi haline gelmiştir. Havlu atmanın gerekçesini bulmak çok kolay
«biz artık Atatürkçü bir laiklik anlayışından yana değil, daha çağdaş bir
laiklik anlayışından yanayız. Bu eylemler, düşünce ve inanç özgürlüğünün
bir parçasıdır. Jakoben tutumlarla Avrupa Birliğinin kapısından içeri giremeyiz.
Yeni binyılda çağdaş görüntü vermemizin tek yolu irtica yanlılarına ve
bölücülere her türlü örgütlenme, propaganda ve eylem özgürlüğü tanımaktır.
Gerçi Anayasamız ve bazı yasalarımız kısıtlamalar getiriyor. Ancak, ben
kendimi o kurallara bağlı kılamam, bağlı olduğum tek şey, kendi anlayışıma
göre yorumladığım evrensel hukuk normlarıdır» der. Sorumluluklarımızdan
kolaylıkla sıyrılabiliriz ve epeyce de alkış toplarız. Ben şahsen yüksek
mahkemelerimizin, aslında çağdaşlaşmamız için tek yol olan geleneksel çizgisinden
sapmasının binbir emekle kurulan Türkiye Cumhuriyetinin sonunu getireceğine
inanıyorum.
B- Anayasamızın 69 ncu maddesinin yedinci fıkrasına ve Siyasi Partiler
Kanunun 95 nci maddesine göre «Kapatılan siyasi parti bir başka ad altında
kurulamaz>.
Bir siyasi partinin, kapatılan bir siyasi partinin başka bir ad altında
kurulan yeni şekli olup olmadığı, hangi delillerle belirlenecektir?
Fazilet Partisinin kapatılması istemini içeren iddianamemizde «malum olanın
ayrıca isbatı gerekmez» demiş, epeyce eleştiri almışdık.
Halbuki, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 238 nci maddesinin ikinci
fıkrasına göre <<maruf ve meşhur olan veya ikrar olunan hususlar
münazaalı sayılmaz>>.
Usul hakkında kıyas yapılabilir. Şekli hakikatle yetinen hukuk usulünde
dahi bu ilke geçerli geçerli olduğuna göre, maddi gerçeğin arandığı ceza
usulünde ve parti kapatma davalarında bu ilke daha çok geçerlidir.
Daha önce defalarca vurguladığımız gibi, Anayasal düzenlerini koruma kararlılığında
olan Almanya Anayasa Mahkemesi, malüm olanın isbatı konusunda delil
serbestliğini çok geniş ölçülerde kabul etmiştir. Komünist Partinin kapatılması
davasına ilişkin kararın gerekçesinde (bu gerekçe İnsan Hakları Mahkemesince
de haklı bulunmuştur) şöyle deniyor:
(Batı’nın liberal demokrasilerinin, Anayasanın 21. maddesinin 2. fıkrasına
tekabül eden bir parti yasağını kabul etmemeleri bir tesadüf değildir.
Bu, 1919 tarihli Alman Devleti Anayasası ve o zamanki eyalet anayasaları
için
de yabancı bir müessese idi. Anayasada olduğu gibi, partileri daha henüz
teminat altına almamış ve onları sarahaten ve hukuken müesseseleştirememiş
Anayasa sistemlerinde vatandaşların tahditsiz olarak siyasi partilere iltihak
etmeleri serbest bırakılmış veya hatta bu, 1947 tarihli İtalyan anayasasında
olduğu gibi sarih olarak teminat altına alınmış ve yürürlükte olan devlet
nizamına bir partinin prensip itibarıyla aykırı tutumu bile bilinerek göze
alınmıştır. Devlete zarar vermenin en aşırı hallerinde mes’ul şahıslara
karsı ceza hukukunun müeyyideleri hazır bulundurulmaktadır. Hür demokratik
bir devlette en iyi garantinin vatandaşların zihniyetlerinde bulunduğu
iyimser görüşü, bunun sebebi olabilir. Serbest seçim hakkı bulunduğundan,
devletin düşman partilere karşı korunması, seçmenlerin oylarını vermemeleri
seklinde ifadesini bulabilir ve bulmalıdır. Böylece onlar, sisteme
uygun bir şekilde, devletin siyasi iradesinin teşekkülüne iştirakten uzaklaştırılacaklardır.
...Liberal anayasalar 20. asrın başlarına kadar, hür devlet nizamının
esaslarıyla mücadele eden siyasi partileri hemen hemen hiç hesap etmemişlerdir.
Bunlara göre, bütün partilere karşı mutlak bir müsamaha ve tarafsızlık
tutumu uygundu. Bu nevi partiler için, insanın değerlerini müdafaa eden
ve teminat altına almakla mükellef olan, hür demokrasiye karsı. bitaraf
bir tutum takınmak artık mümkün değildir ve onlar için yani şimdi ortaya
çıkan “hürriyetin düşmanlarına kayıtsız şartsız hürriyet” verilmesi
ile ilgili problemi çözmek için, hangi hukuki vasıtanın tesis edileceği
bir anayasa politikası problemi olmaktadır. Weimar Anayasası bir hal
tarzından sarfınazar etmiş, politik bitaraflığını muhafaza etmişti ve bu
sebepten, bu totaliter partilerin en mütecavizi tarafından yok edilmişti.
Bu neyi siyasi istikametlerin ilerde yeniden devlet üzerinde nüfuz kazanabilmesine
karşı tesirli hukuki teminatların tesisi, Anayasayı yapanların düşüncelerine
hakim olmuştur. Şayet Anayasa bu suretle bir taraftan siyasi partilere
karşı prensip itibarıyla müsamahayı isteyen hala ananevi hür demokrasi
istikametini takip etse idi bile, sadece bitaraf kalma yüzünden kendi değer_sistemini
tesis ve korumaktan sarfınazar edecek kadar ileriye gidemezdi.
Anayasaya aykırı maksatların isbatı için en önemli delil, Anayasanın 21
nci maddesinin ikinci fıkrasına göre, partinin gayeleridir. Sözkonusu
hüküm, önleyici karakterlerine uygun olarak, bu hususta «önemsiz»
uzak gayeler arasında bir ayrım yapmamaktadır.
Önemli olan sadece, bir partinin gayelerine göre, hür demokratik ana nizama
zarar vermek veya onu bertaraf etmek maksadının olup olmadığıdır.
Gayelerinden bu maksat halihazırda isbat edilebiliyorsa, onun düşüncesine
göre, bu maksadın başarıya erişeceği veya erişmesi lazım gelen zamanın
hukuki bir önemi yoktur. Kanun vazıının maksadı, Anayasanın devamı
müddetince, hür demokratik ananizamı zedeleyecek hiçbir partinin inkişafına
müsaade etmemektir.
Bir
partinin hedefleri kaideten şunlardan anlaşılır:
Programından ve diğer parti makamlarının açıklamalarından partinin siyasi
ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış muharrirlerinin
yazılarından, ileri gelen görevlilerin sözlerinden, partinin içinde kullanılan
eğitim ve propaganda vasıtalarından ve bunların başka parti tarafından
çıkarılan veya onun nüfuzu altında bulunan gazete ve dergilerden bu çıkarılır.
Parti organlarının ve taraftarlarının tutumları, maksadın tesbiti hususunda.
netice çıkarmaya imkan verebilir.
Bütün gayelerin yazılı olması veya herhangi bir suretle tesbit edilmiş
bulunması anlamında, maksadın yazılı delillere dayanması şeklinde, Anayasanın
21 nci maddesinin ikinci fıkrasında bir hüküm yoktur. Bir partinin Anayasaya
aykırı maksatlarının, hiçbir zaman açıkça ilan edilmediği bilinen bir keyfiyettir.
Geçen on yılın siyasi tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasi vasıtaların
şeklinden, hareketlerinin tarzından, onun hukuki maksadını anlamak ve sahte
olanları ayırt etmek için kafi derecede bilgi vermiştir).
Bu genel açıklamalardan sonra Fazilet Partisinin, Refah Partisinin devamı
niteliğinde bir parti olup olmadığının değerlendirilmesini yapabiliriz.
1- Sokaktaki çocuktan, en olgun ve deneyimli kişilere kadar halkımızın
tamamına yakınında, Fazilet Partisinin, Refah Partisinin devamını sağlamak
için muvazaalı bir şekilde kurdurulmuş bir parti olduğu kanaati vardır.
Hala anlayamayan varsa, sokaktaki ilk rastladığı kişiye sorup öğrenebilir.
2- Saygınlığı olan ve objektif yayın ilkelerini benimsemiş tüm basın ve
yayın organlarında aynı kanaati vurgulayan manşetler yer almıştır. Birkaç
örnek vermek gerekirse:
<<RP FAZİLET ‘E TAŞINIYOR. Erbakan talimat verdi, milletvekilleri
akın akın Fazilet Partisine geçti» başlıklı 24.2.1988 tarihli YENİ YÜZYIL
Gazetesi ile, «FAZİLET’E AKIN. Erbakan işaret veri, eski Refahlılar yeni
partiye koştu» başlıklı 24.2.1988 tarihli MİLLİYET GAZETESİ, «HOCA YAPACAĞINI
YAPTI, FP’li Kavakçı, Erbakan’ın talimatıyla Genel Kurul Salonu’na türbanlı
girdi. TAHRİK TUTMADI» başlıklılarıyla çıkan 3.5.1999 tarihli RADİKAL Gazetesi
(sözkonusu gazeteler 7 numaralı zarftadır).
Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararın Resmi Gazetede
yayınlandığı gün (22.2.1998), saat 14’de Necmettin Erbakan’ın Balgat’taki
konutuna gelen İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ALİ OĞUZ «yeni oluşumdaki parti liderliği
görevi kime verilirse verilsin en iyi şekilde yerine getirilecektir. Bu
emanet kime tevdi edilirse bihakkın yapar. Şu an Recai Bey, Tayyip bey.
Bülent bey üzerinde duruluyor. Ama bunlardan hiçbirine isabet etmez de
Hoca sıradan bir arkadaşımıza (sen yap) diyebilir» dedi. ALİ OĞUZ «Yeni
kurulacak parti konusunda bir netlik var mı?>> seklindeki soruya «zaten
bir tane kurulmuş partimiz var. Onunla yürürüz» karşılığını yerdi,
(Bakınız 4 numaralı zarftaki Anadolu Ajansı Bülteni)
3.5.1999 tarihli RADİKAL Gazetesinde NEŞE DÜZEL ile, temelli kapatılan
Refah Partisi ‘nin Genel Başkan Yardımcısı ŞEVKET KAZAN arasında «Pazartesi
Konuşmaları» başlığıyla verilen bir söyleşi yayınlandı. Bu söyleşide:
NEŞE DÜZEL — Fazilet’te yeni
bir hareketin başladığı ve bu hareketin eskileri tasfiye etmek istediği
söyleniyor. Tasfiye edilebileceğinizi düşünüyor musunuz? Yoksa sizi tasfiye
edebilecek bir güç yok mudur?
ŞEVKET KAZAN- Tasfiye diye
bir şey söz konusu değil, öyle olması isteniyor. Bazı yeni gelmiş bizi
tam tanımamış insanlar üzerinde birtakım etkiler oluşturulmak istenebilir.
Ama onlar da gelip bizi tanıyacaklar. Ben bu camianın abisiyim. Ne
bana ne de Erbakan Hoca’ya dargın, kızgın kimse yok. Hem Tayyip meselesi
yeni değil. On yıldan beri söyleniyor. Bu çocuk benim yanımda büyüdü. Ben
1977’de İstanbul Belediye Başkan adayıyken, bu duvarlara afiş yapıştıran
bir delikanlıydı. Yanımızda gelişti.
NEŞE DÜZEL — Bülent Arınç
başkanlığa aday olacağını söyledi.
ŞEVKET KAZAN — Bülent
Arınç güzel konuşmakla parti lideri olamaz. Başkan olmaya layık olanlar
Recai Bey gibi konuşur. Genel Başkan olacağım demekle kimse genel başkan
olamaz. Bu yetenektir. Biz Refah’ta kendimizden sonra lider kadro hazırladık.
Her şeyin bir zamanı vardır.
NEŞE DÜZEL - Siz ve Erbakan
bugün yasaklı iki politikacısınız. Yeniden siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
ŞEVKET KAZAN — Siyasetten
kopmadık ki, dönelim. Ben siyasetin her bakımdan içindeyim,
kanun teklifleri hazırlayıp “meclis’te bunları
kanunlaştırın” diye arkadaşlara gönderiyorum)
şeklinde konuşmalar bulunmaktadır (3.5.1999 tarih RADİKAL GAZETESİ 7 numaralı
zarfladır)
3- Kapatılan Refah Partisinin eski milletvekilleri, kapatılma tarihinden
çok kısa bir süre sonra ve toplu halde Fazilet Partisine geçmişlerdir.
4- Anayasamızın 69 ncu maddesinin sekizinci fıkrasına göre «Bir siyasi
partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları
dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının
Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle
bir başka partinin kurucusu, üyesi yöneticisi ve deneticisi olamazlar»
Bir
siyasi partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olmamış üyelerinin
hepsi başka bir partide görev yapabilirler mi? Buna Fazilet Partisinin
kapatılması istemiyle dava açtığımız tarihte verilecek cevap «kesinlikle
hayır»dır. Zira kanun koyucu. temelli kapatılan bir partinin başka bir
parti adı altında devamını önlemek icin önemli bir tedbir düşünmüştür.
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunun değişiklikten önceki ve Anayasamıza
aykırı bir yönü bulunmayan 95 nci maddesine göre «Temelli kapatılan
siyasi partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden; kurucuları, genel
başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin
kurulu üyeleri ve T.B.M,M. siyasi parti grubu üyeleri başka bir siyasi
partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olamazlar»
Yasanın
bu açık hükmüne rağmen ve adeta Fazilet Partisinin Refah Partisinin devamı
olduğunu kanıtlamak istercesine, bir kısmı kurucu da olan Refah Partisinin
Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyelerinden RECAİ KUTAN, ABDULLAH GÜL, RIZA
ULUCAK, FEHİM ADAK, MUSA DEMİRCİ, ABDÜLKADİR AKSU, OĞUZHAN ASİLTÜRK,
İSMAİL KAHRAMAN, CEVAT AYHAN, NECATİ ÇELİK, BÜLENT ARINÇ, AZMİ
ATEŞ, TEMEL KARAMOLLAOĞLU, SÜLEYMAN ARİF EMRE, BAHRİ
ZENGİN, FUAT FIRAT;
Refah Partisinden Fazilet Partisine geçen T.B.M.M. Refah Partisi Grubu
Üyelerinden İBRAHİM ERTAN YÜLEK, MEHMET ALTINSOY, ÖMER VEHBİ HATİBOĞLU,
MUSTAFA KAMALAK ve ŞEREF MALKOÇ Fazilet Partisi Merkez Karar ve Yönetim
Kurulu Üyesi, ALİ GÜNERİ ise Denetim Kurulu Üyesi olmuşlardır.(Bu husustaki
belgeler 9 numaralı zarftadır).
Hernekadar Siyasi Partiler Kanununun 95 nci maddesi « Bir siyasi Partinin
kapatılmasına söz ve eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri,
Anayasa Mahkemesinin kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli
olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu,
üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar>> şeklinde değiştirilmişse de;
Refah Partisinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyelerinin hemen hepsinin
Fazilet Partisinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi olmalarının, Fazilet
Partisinin Refah Partisinin devamı niteliğinde bir parti olduğu izlenimi
yaratmak için yapıldığı herkes tarafından bilinmektedir.
5 - a) <<Erbakan son sözünü söyledi: meclis’e gidin ve gereğini yapın.
HOCA GEMİLERİ YAKTI, Erbakan, Fazilet Partisini bölme pahasına küskünleri
desteklemekte kararlı, Kutan'a seçimlere bensiz girmek içine siniyor mu’?
Diye çıkışan Hoca, partililerin “ vazgeçelim” çağrılarını umursamıyor»
manşetiyle çıkan RADİKAL GAZETESİ’nin 12 Mart 1999 tarihli nüshası (6 Numaralı
zarftadır).
b) Demokrat Türkiye Partisinin «22 Mart 1999 Pazartesi günü yapılacak güven
oylamasından sonra; yani, 23 .Mart 1999 Salı gününden itibaren Genel Kurulda
kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesine devam olunması>> ÖNERİSİNİN,
Fazilet Partili T.B.M.M. Başkan Vekili YASİN HATİPOĞLU tarafından, tamamen
usule aykırı şekilde gündeme alınıp, oylanmasının sağlandığını belgeleyen,
21.3.1999 Pazar günü yapılan 60 ncı Birleşime ait T.B.M.M. Tutanak Dergisi
(6 numaralı zarftadır).
Nitekim, T.B.M.M. üyeleri Ahmet İyimaya. Nejat Arseven ile 151 milletvekilinin
başvurusu üzerine Mahkemeniz, 26.3.1999 gün ve 14/6 sayı ile, sözkonusu
önergenin doğrudan gündeme alınmasıyla ilgili 21.3.1999 günlü Genel Kurul
Kararının Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.
Genel Kurul toplantısından sonra, araç telefonuyla yaptığı konuşmada YASİN
HATİPOĞLU, NECMETTİN ERBAKAN’a «şu yaptığımız işlerin hiçbiri, ne usule
uygun, ne kitaba uygun, ama yaptık, bir noktaya götürdük. Bundan sonra
arkadaşlar gayret edecekler indirecekler aşağıya» demiş, güven oylamasını
da usule aykırı şekilde yapılmasını isteyen NECMETTİN ERBAKAN, YASİN HATİPOĞLU’na
« Başladığın işi tamamlarsan madalyayı tam alırsın, yarıda bırakıp gidersen
madalya yarım olur» demiştir.
Tüm
bu delillerden, Fazilet Partisinin, kapatılan Refah Partisinin, başka bir
adla kurulmuş devamı niteliğinde bir parti olduğu açıklıkla anlaşılmaktadır.
c- Başsavcılığımın da, Mahkemenizin de karşılaştığı en büyük güçlük, Anayasa
Hukuku, Ceza Muhakemesi Usulü Hukuku ve Siyasi Partiler Hukuku sahalarında
uzman kişilerin, özellikle:
1- Demokrasilerde Siyasi Parti kapatılamaz,
2- Çağımız özgürlükler çağıdır, düşünce ülkemizde suç sayılıyor,
3- Hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller, hiçbir zaman hükme esas
alınamaz şeklinde görüşleri mütemadiyen ileri sürerek ve Anayasamızın 90
ncı maddesine yanlış anlamlar yükleyerek, biz uygulamacıları yanıltmaya
çalışmaları ve giderek daha çok taraftar kazanmalarıdır.
Bu gidişle, Anayasal düzenimizi hukuk yoluyla savunmamız, suçlarla yasal
yollardan mücadele edebilmemiz olanaksız hale gelecek,
Uzmanlarımız niçin bu haldedir?
8.3.1992 tarihli New York Times Gazetesinde de yayınlanan, 1994 yılında
Harp Akademileri Yayınları arasında çıkan «Bugünün ve Geleceğin Güç Merkezleri
ve Genelgeleri ile Türkiye’ye Etkileri» adlı kitapta yer alan, 1963
yılında Başbakanken yaptığı bir konuşmada İSMET INÖNÜ şu gerçekleri dile
getiriyor:
( Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz.
Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim
ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar
ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde
uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa
işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. 0 da olmazsa karşı tedbir alıyorlar.
Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu
memurdan önce, Sefirden öğreniyorum. Bağımsızlık savaşından sonra Lozan’da
esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum
idi. Tazminat işini iki devlet arasında çözerdik. Bütün mücadele idaremize
yapılmak istenen müdahale yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük
ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların neden ısrar ettiklerini
biliyorduk. Onlar bizim neden inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir
bu işler, peygamber edasıyla size dünyaları vaadederler. İmzayı attınız
mı ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir, üsleri
gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun üzerine
vakit geçirmeden gitmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız
iç politika güdemezsiniz, Havanda su döversiniz. Fakat sanmayınız ki bu
kolay bir iştir. Denediğinizde başına neler geleceği bilinmez).
1999 yılında yayınlanan, kısa bir sürede tükendiği için genişletilmiş ikinci
basım yapılan METİN AYDOĞAN tarafından yazılan <<BİTMEYEN OYUN>>
adlı eserde yer alan belgeye göre, Amerikan Yardım Teşkilatından RİCHARD
PODOL, Washington’a gönderdiği raporda <<Türkiye’de önemli mevkilerde
Amerikan eğitimi görmemiş bir Türk’ün bulunduğu bakanlık ya da iktisadi
devlet kuruluşu hemen hemen kalmamıştır. Müsteşarlık ve genel müdürlük
mevkilerinden de daha yüksek görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenmektedir.
Amerikan Yardım Teşkilatı, bütün çabalarını bu gruba yöneltmelidir.>>
Bizleri
yanıltmaya çalışan hukukçu uzmanların bir kısmı sadece dış güdümlü
değildir. İçlerinde çıkar amaçlı suç örgütlerinin
avukatlığını üstlenmemiş veya irticai faaliyette bulunan veya bölücü örgütlerden
ve partilerden <<bilirkişi ücreti>> veya <<danışmanlık
ücreti>> adı altında astronomik ücret almamış pek az kişi kalmıştır. Bu
örgütlerin dış destekli parasal güçleri, astronomik boyuttadır ve şimdi
Türk basınını tamamen kendi güdümlerine almaya çalışmaktadırlar.
Amaçlarına bilerek ve bilmeyerek hizmet eden kişiler desteklenecek. Başta
Türk Ordusu ve Adliyemiz olmak üzere, kamu düzenimizi ve ülke bütünlüğümüzü
korumaya çalışan kişi ve kurumlar yıpratılacaktır.
Bir kısmını Fazilet Partisi hakkında hazırladığım « Esas Hakkında Görüş»
de açıklığa kavuşturmaya çalıştığım gibi:
1- « Devlet nizamına aykırı bir partinin tutumunun bilinerek göze alınması;
devletin düşman partilere karşı korunmasının, seçmenlerin oylarını vermemesi
şeklinde ifadesini bulması gerektiği» görüşü eskidir.
Demokratik ülkelerde, anayasa
dişi eğilimi olan veya bölücülük yapan siyasi partilere ilişkin kısıtlayıcı
hükümler ve örgütlü suçlarla mücadele edebilmek için kişisel özgürlüklerin
kısıtlanması, son elli yıl içinde her geçen yıl giderek artmıştır,
Hukuk devletlerinde, yasalar mutlaka uygulanır.
Demokratik ülkelerde partiler, Anayasal düzenlerine aykırı eylemler yapmadıkları,
Mahkeme kararlarına saygılı davrandıkları için kapatılmıyorlar.
Bunun aksi bir tek şekilde kanıtlanabilir. Refah Partisi gibi söylemleri
veya HADEP tipi eylemleri olan bir Parti gerçek bir demokratik ülkede ortaya
çıkar ve kapatılmaz veya İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi kapatılmıştan
beter bir hale sokulmaz. 0 zaman biz de doğruları söylemeyi alışkanlık
haline getirmiş bir kişi olarak «demokrasilerde siyasi parti kapatılmaz
veya böyle partilere karşı yasal tedbirler alınmaz» deriz.
Burada denebilir ki, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ile, Sosyalist Partinin
kapatılmasını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sözleşmeye aykırı buldu,
Gerçekten hiçbir eylemi olmadığı halde, Anayasamız ye Siyasi Partiler Kanunumuz
öyle emrettiği için Türkiye Birleşik Komünist Partisi kapatılmıştı.
12.8.1999 tarihinde kabul edilen 4445 sayılı yasa ile, Siyasi Partiler
Kanununun 104 ncü maddesinin birinci fıkrası değiştirilmiş, tüzük ve programları
nedeniyle partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Ancak sözkonusu fıkranın
atıfta bulunduğu Siyasi Partiler Kanununun değişik 101/a maddesi gereğince
yine de «Bir Siyasi Partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına,
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi
amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi» halinde, Anayasa Mahkemenizin
o parti hakkında kapatma kararı vermesi zorunludur.
Anayasamızın 90 ncı maddesinden ne anlaşılması gerektiği ve İnsan Hakları
Avrupa Mahkemesinin kararlarının bağlayıcılığı konusundaki görüşlerimizi,
Fazilet Partisine ilişkin esas hakkında görüşümüzü bildirirken açıklamıştık.
Burada tekrarlamayacağım. Ancak, 12.1.2000 günü, Ankara Barosunun düzenlediği
Hukuk Kurultayında, Prof. Dr. ERGUN ÖZBUDUN’un benzer görüşleri yinelediğini
söylemekle yetineceğim.
Yeri gelmişken soruyoruz, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin ilkelerine
uymuyor diye, 1999 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinin kabul ettiği
bir yasayı uygulamayacak mıyız?
Elbette
uygulayacağız. Bizi bağlayan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarındaki
gerekçeler değil, Anayasamız ve yasalarımızdır.
İnsan
Hakları Avrupa mahkemesinin, Sosyalist Parti hakkında verdiği karar, sözleşmeye
uygun değildir.
Bu mahkemenin işleyişini en yakından bilen ve yıllarca bu mahkemede savunmalarımızı
hazırlamış Prof. Dr. ASLAN GÜNDÜZ, Yeni Türkiye Dergisinde yayınlanan bir
makalesinde (Temmuz/Ağustos 1998, s.1367) bu konuda şöyle diyor;
(Önemli sonuçlar olabilecek bir başka karar ise, 25 Mayıs 1998’de, “İnsan
Hakları Mahkemesinin bu defa Sosyalist Parti davasında Anayasamız ve devlet
sistemimizle ilgili olarak verdiği karardır. Bu defaki karar yenilir yutulur
cinsinden olmıyan ifadeler taşımaktadır. Türkiye’nin bu kararla ihsas edilen
düzeni kabul edip edemeyeceğini bilmiyoruz. Daha doğrusu bu konuda kimin
hangi kararı alacağını da bilmiyoruz. Ama şurası bir gerçektir ki Mahkeme
Atatürk’le kurulan Cumhuriyetin temellerini sarsabilecek önerilere yeşil
ışık yakmış görünmektedir. Etkili Türk kamuoyunun bunu bildiğini sanmıyoruz.
Sorun, kamuoyundan sanki saklanmaktadır. Eğer durum böyleyse, bunun kaçınılmaz
sonuca hiçbir olumlu bir etkisi olmıyacaktır.
Mahkemenin
kararı, Türkiye’nin tartışılmaz devlet yapısını,. üniterliğini, resmi dilini,
bayrağını tartışma konusu yapan, etnik bir esasa göre değişmesini isteyen
SP.’nin resmi yayınlarını ve yetkililerinin konuşmalarını sözleşmeye uygun
bulmakta ve Anayasamızın ilgili hükümlerini ve Anayasa Mahkemesi’nin bu
konudaki kararını ve devletin yapısını örtülü bir şekilde demokrasiye ve
sonuçta AİHS’ne aykırı bulunmaktadır.
Olayların cereyan ettiği mekandan soyut bir şekilde davayı ele alan Mahkeme,
SP yöneticisinin sözlerinde samimi olmayabileceğini kabul ediyor ama onları
yalanlayacak somut kanıt olmadığı için onları doğru kabul ediyor. Ancak,
aynı şekilde olaylara Strazburg’daki hakimlerden daha yakın olan milli
makamların, bu arada Anayasa Mahkemesinin milli birlik için gördüğü tehlikeyi
neden doğru olarak kabul etmediği doğrusu kuşkuya yer veriyor. Kanın
döküldüğü bir yerde bir partinin giderek oradakilere ''ey ahali sizin hakkınız
aslında yeniyor. Devlet kurma hakkınız var. Ayrılma hakkınız var. Bunlar
inkar ediliyor... Bu devlet de sizin değildir'' gibisinden bir program
ve söylemle ortaya çıkarsa bunun barışa katkısı olmayacaktır. Bu gibi bir
ifade özgürlüğünü sözleşme korumamaktadır ve korunmamalıdır.
Strazburg’daki
Mahkemenin self-determinasyon konusunda kararlar vermeye yetkisi yoktur.
Bu davada yaptığı değerlendirmede olayları ve sonuçlarını hiç de iyi düşünmediği
acıktır. Bu dava Türkiye’nin devlet yapısını tarihinin en kanlı terör olaylarının
yaşandığı bir sırada sorgulayan ve silahla bir yerlere varmaya çalışan
gruplara cesaret vermeye müsait bir karardır. Bu karar İngiltere’ye karşı
verilemezdi. Almanya’ya karşı verilemezdi. Fransa’ya karşı verilemezdi.
Ama bize karşı verildi.
Şimdi
Türkiye’nin geldiği nokta ilginç bir nokta. Eğer bu Mahkemenin kararlarına
tümüyle uyarsa, sonunda Kemalist devlet yapısı dahil olmak üzere Anayasada
yazılı olan birçok şeyi değiştirmesi gerekecektir. Bu sessiz sedasız bir
şekilde ve Mahkeme vasıtası ile İDEOLOJİSİZ BİR ANAYASA benimsemek anlamına
gelir. Bu haliyle devlet bir arada tutulabilir mi? Onu bilemiyoruz.
2- Ülkemizde düşünce değil, «Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı sözlü propaganda ile toplantı
ve gösteri yürüyüşü yapmak» ile, «Halkı, sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge
farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek» yasaklanmıştır.
Ord. Prof. Dr. SULHİ DÖNMEZER’in, 18.4.1998 tarihinde Milliyet Gazetesinde
NİLGÜN CERRAHOĞLU,ile yaptığı söyleşide belirttiği gibi «bu çeşit yasaklar
hemen bütün demokratik ülkelerin yasalarında vardır, Zaten böyle yasaklar
olmasa millet birbirinin boğazına saldırır».
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi dahi, TCK.un 312 nci maddesini sözleşmeye
aykırı bulmamıştır.
Bu çeşit maddeler, açık, somut ve yakın tehlike şartlarının oluştuğu ülkelerde
daha fazla uygulanır. Ülkemizde bu çeşit yasaları ihlalden daha çok mahkumiyet
kararı veriliyorsa, irticai ve bölücü eylemlerin hiçbir demokratik ülkede
olmadığı kadar artmış olmasından dolayıdır. Tehlike arttı diye yasaların
uygulanmasından vazgeçilemez.
Ne çeşit propaganda ve tahriklerin açık, somut ve yakın tehlike oluşturacağını
her ülkenin hakimi daha iyi takdir eder.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesini oluşturan hakimlerin bizim bazı uygulamalarımızı
doğru değerlendirememeleri doğaldır. Nitekim biz de onların bazı uygulamalarını
anlayamıyoruz. Mesela düşünce hürriyetine getirilebilecek en büyük kısıtlama
olan ve İngiltere’nin yıllarca yaptığı sansür uygulamalarını, yine İngiltere’nin
sözleşmeyi ihlal ederek hakim kararı olmadan tutuklama yapması ve tutuklulara
tutuklama nedenlerinin bildirilmemesinin İnsan Hakları Avrupa Mahkemesince
toleransla karşılanmasını anlamıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti, maruz kaldığı tehlikelere oranla, en az yasal kısıtlamalara
başvurmuş, en demokratik davranabilrrıiş ve insan haklarını ihlal etme
bakımından sicili en temiz ülkedir,
Ülkemizde en vahim insan hakkı ihlallerine, devlet görevlileri değil; Birleşmiş
Milletler kararlarına aykırı olarak Dünyanın gelmiş geçmiş en kanlı terör
örgütü olan P.K.K.ya destek veren ve çoğu Avrupa birliğine üye olan Devletler
sebep oluyor
Türkiye
Cumhuriyeti, yasaları çağdışı olduğu için değil: sözde insan hakları savunucuları
sayesinde alınması gereken yasal ve idari tedbirleri alamadığı, mevcut
yasalarını da uygulayamaz hale getirildiği için hukuk devleti olmaktan
çıkmıştır. Terör örgütleri, binlerce okulda eğitim yaptırmıyor, milyonlarca
çocuğumuzu yıllarca öğrenim haklarından yoksun bırakabiliyor. Benim devlet
görevlilerim cezaevi koğuşlarına bile giremiyor, Terör örgütleriyle organik
bağlantısı olduğu belirlenen siyasi partiler dahi faaliyetten alıkonamıyor.
Devletimizin, devlet güvenliğini ilgilendiren konularda bile yasal yollardan
bilgi toplaması olanaklı hale getirilemivor. Ülkenin belli yörelerinde
can güvenliği, korkusuzca yaşama, seyahat ve yatırım yapma özgürlüğü yok
edilmiş, çıkar amaçlı suç örgütleri her yıl, bir önceki yıla göre daha
etkin hale geliyor. Mahkemelerimiz de. tüm demokratik ülkelerin mahkemelerinde
sanıkların cezalandırılabilmesi için rahatlıkla kullanılabilen
delillerin bir kısmı kullanılamıyor. Ülkem, bir suçlular cenneti
haline getirilmiş, masumu korumanın, sanığı korumak kadar önemli
bir insan hakkı olduğunu düşünen yok, Yasalarımıza
en saygılı olması gereken bazı Barolarımız dahi, yasalarımızı açıkça ihlal
etmekten çekinmiyorlar. Mesela, terör örgütüne üye olmak ve yataklık yapmak
suçlarından, TCK.un 168 ve 169 ncu maddelerinin uygulanması suretiyle
Devlet Güvenlik Mahkemelerince mahkum olan
avukatların, yasalarımıza aykırı şekilde avukatlık yapmalarına « biz Devlet
Güvenlik Mahkemelerinin kararlarını tanımıyoruz» diyerek izin veriyorlar.
Siyasi Partiler, mahkeme kararlarına uymayacaklarını açıkça ilan edebiliyorlar.
Böyle bir devlete «hukuk devleti» denebilir mi? Böyle bir ülkede hukukun
üstünlüğünden söz edilebilir mi? Gerçek insan haklarının hayata getirilmesi
için atılan her adımın «insan hakkı» ihlali olarak ilan edildiği başka
ülke Dünyada yok.
3- « Hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin mahkemelerimizde kullanılıp
kullanılamayacağına» ilişkin olarak, bazı hukukçularımızca ileri sürülen
görüşlerin hiçbiri, çağdaş ülkelerin uygulamalarıyla bağdaşmıyor. Şöyle
ki:
a- Bu konudaki bilim adamlarının görüşlerini ve çağdaş ülkelerin uygulamalarını,
kitap haline getirdiğini «Fazilet Partisi Hakkında Esas Hakkında Görüş»
ün 73-96 sahifeleri arasında ayrıntıları ile açıkladığım için burada tekrarlamayacağım.
b- Ancak, aksi görüşte olanlar, özel şahıslarca, hırsızlık suretiyle
bile olsun, hukuka aykırı şekilde elde edilmiş delillerin hükme esas alınamayacağına
ilişkin, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi dahil, çağdaş ve demokratik ülke
mahkemelerinden verilmiş bir tek örnek karar dahi gösteremezler,
Ben
görüşlerimi doğrulayan pek çok karara. söz konusu kitapçıkta değindim.
Orada değinmediğim telefon dinlemeleriyle ilgili çok önemli bir karara
burada değineceğim.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, SCHENCK davasında, kendisinden karısı öldürmesini
isteyen kocanın telefon konuşmasını gizlice banda kaydeden kiralık katilin
verdiği bandın delil olarak kullanılmasını, «mahkemenin bütünü ile dürüst
bir şekilde yapılması şartı ile, hukuka aykırı bir şekilde yapılan bant
kaydının sözleşmeye uygun olduğu» gerekçesiyle kabul etmiştir.
c- Dünyanın hiçbir yerinde savcılar, ama özel şahıslarca, ama devlet görevlilerince
getirilsin, bir delil hukuka aykırı şekilde elde edildi diye o delili dosyadan
çıkarmak, başka bir deyişle davayı gören mahkemenin bilgisine sunmamak
hakkına sahip değildir. Savcının böyle bir eylemi, suç oluşturur. Böyle
bir delilin dosyadan çıkarılması için dava açma hakkı bir tek Amerika’da
kabul edilmiştir. Ona da görevli hakim karar verir. Bizim hukukumuzda böyle
bir dava hakkı yok. Hiçbir mahkeme herhangi bir delilin dosyadan çıkarılmasına
karar veremez. 0 delili de incelemek zorundadır, ancak bir halde, o da
soruşturma ve kovuşturma organlarınca hukuka aykırı şekilde elde edildiği
kanaatına varırsa «hükme esas alamaz». Yani, mesela mahkumiyet kararında
bu delile dayandığını vurgulayamaz.
d- CMUK.nun 254 ncü maddesindeki « soruşturma ve kovuşturma organlarının
hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz» hükmünü
de doğru ve yasanın amacına uygun biçimde yorumlamak gerekir. Yasa koyucu
bu hükmü Anayasal düzenimize kastedenler, caniler, çıkar amaçlı suç örgütü
mensupları kolaylıkla cezalandırılmaktan kurtulsun diye kabul etmemiştir.
Dikkat edilirse «kanuna aykırılık»tan söz edilmiyor, «hukuka aykırılık»
vurgulanıyor «kanun» ve «hukuk» kelimeleri herzaman aynı anlama gelmez.
Burada «hukuk» kelimesi, «hak» kelimesinin çoğulu olarak kullanılmıştır.
Herhangi bir insan hakkı ihlaline yol açmıyan kanuna aykırılıklar, delilin
hükme esas alınmamasında gerekçe olarak gösterilemez.
Değerli
yazar TÜRKER ALKAN, 16.1.2000 tarihli RADİKAL GAZETESİ’ne yazdığı « Amerika’
da Din Neden Güçlüdür» başlıklı makalede şöyle yazıyor:
(Amerika’daki kiliseler, pek çok diğer toplumdaki kiliselerden farklı olarak,
herhangi bir politik akımla işbirliğine girmekten kaçınmışlardır.” WALD,S.15-X
Yıllardır ''Amerika’daki kadar laiklik, Amerikan türü laiklik,” deyip duruyor
bazıları. Amerikan Anayasası ve Yüksek Mahkeme’nin çeşitli kararları ile
oluşan 'ayrım duvarını' görmezlikten gelerek. Devlet okullarında İncil
okumanın, dua etmenin (hatta dua niyetine bir dakikalık sessiz duruşun)
bile Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklandığı Amerika’daki laiklik uygulamasını
'yumuşak', din derslerinin Anayasa ile zorunlu kılındığı, devletin din
adamı yetiştirdiği Türkiye’deki uygulamayı ise nedense 'sert' buluyorlar!
Ve laikliği dine karşı bir komplo olarak görüyorlar. Oysa dini, en etkin
biçimde egemen olacağı bireysel vicdana yönlendiren laiklik, hiç de başarılı
olmadığı devlet yönetiminden dini ayırmakla, hem dine, hem de devlete büyük
bir iyilikte bulunmaktadır, Dine asıl kötülüğü edenler, din kurumunu devlet
işlerine sokarak yıpratanlar, dini siyasal ihtiraslarına ve çıkarlarına
alet edenlerdir,
Amerikan örneğinin de sergilediği gibi, din ve devlet işlerinin ayrılması,
ancak dinin güçlenmesi ve etkin olması sonucunu doğurabilir. Bir de bizdeki
duruma bakın. Erbakan’dan Adnan Hoca’ya, İBDA-C’ye kadar uzayan dine dayalı
siyaset girişimleri sonucunda din güçlendi mi, yoksa zayıfladı mı, ne dersiniz?).
Ord.
Prof. Dr. SULHİ DÖNMEZER'in 14.1.2000 tarihinde, Ankara Barosunca düzenlenen
«Hukuk Kurultayı 2000» e sunduğu 27 sahifelik bildiriyi sözlü açıklamama
ek olarak bilginize sunuyorum
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 no,lu protokolün 2. maddesinde
şu hükme yer verilmiştir:
(Kimse tahsil etmek hakkından mahrum edilemez. Devlet, eğitim ve öğretim
sahasında deruhte edeceği vazifelerin ifasında, ebebeynin bu eğitim ve
öğretimi kendi dini ve felsefi akidelerine göre temin etme hakkına riayet
edecektir.)
Bu madde yanlış yorumlanarak, sekiz yıllık eğitim ve İmam Hatip Okullarının
sayısına Devletimizce yapılan müdahalelerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine
ek 1 no.lu Protokolün 2. maddesine aykırı olduğu iddia edilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yıllarca hakimlik yapan Prof. Dr. FEYYAZ
GÖLCÜKLÜ ve Komisyon Üyesi Prof. Dr. A.ŞEREF GÖZÜBÜYÜK tarafından yazılan
ve 1998’de ikinci baskısı yapılan «Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması»
adlı eserde bu madde şöyle açıklanmaktadır:
( Ders programlarının yapımı ve düzeni, ilke olarak devletlerin takdir
yetkisi içindedir. Aksi takdirde kurumlaşmış bir öğretim düzeni kurmak
imkansız olacaktır.
Buna karşılık 2. madde devletin, eğitim ve öğretim alanında üstlendiği
görevi yerine getirirken., programlarda yer alan bilgilerin dağıtımının
objektif eleştirel ve çoğulcu olmasına özen göstermesini gerektirir. Başka
bir deyişle bu hüküm devletin, ana- babanın dini ve felsefi inançlarına
aykırı nitelikte belli bir fikri asılama ve amacı gütmesini yasaklamaktadır.
İşte aşılmaması gereken sınır budur. Amaç, okullardaki ders programlarında
ana-babaların inanç özgürlüğünü korumak, ona saygılı olmaktır.
Devletin, mevcut eğitim öğretim düzeni içinde bu inançlara saygılı olması
yeterlidir; devletin ana- babanın inançları yönünde eğitim sağlamak
zorunluğu yoktur, Devletler, devlet okullarındaki eğitim ve öğretimin
içerik ve düzeni konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip bulunmakla
beraber, ana-babanın dini ve felsefi inançlarını incitecek telkinlerde
bulunup fikirler aşılamaktan kaçınacaklardı- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin
9.3.1977, 7.12.1982 tarihli kararları-).
Açık ve yakın tehlike şartları oluşmuşsa, tüm Batı demokrasilerinde, düşünce
hürriyetine bile sınır getirilebilir. Ülkemizde bölücülük ve irtica açık
ve yakın tehlike olmaktan çıkmış, <<yaşanan tehlike>> halini almıştır.
<<Yaşanan tehlike>> meşru müdafaa hakkı veren, yani mutlaka bertaraf
edilmesi gereken tehlikedir ve şu anda Türkiye Cumhuriyeti, irtica ve bölücülüğe
karşı meşru müdafaa halindedir. Üzerimize düşeni yapmazsak, Türkiye Cumhuriyeti'nde,
sonun başlangıcı için zemin yaratırız ve bu zemin maalesef oluşmaya başlamıştır.
SONUÇ
Anayasa Mahkemesi, Anayasamızın bekçisi olmak üzere kurulmuş bir kurumdur.
Türkiye
Cumhuriyeti, karşılaştığı ekonomik zorluklara, halkımızın önemli bir kesiminin
kültürel seviyesinin düşüklüğüne, dış destekli bölücü ve irticai akımların
giderek güçlenmesine, her devirde rastlanan aydın ihanetlerine, iç ve dış
kışkırtmalara rağmen ayakta kalabilmişse: Mahkemelerimizin, Türk Ordusunun
ve halkımızın önemli bir kesiminin. Cumhuriyetimizin temel felsefesinden,
Anayasamızın temel ilkelerinden ve özellikle Atatürk
Milliyetçiliğine bağlı laiklik anlayışından hiçbir zaman ödün vermemeleri
sayesindedir.
Cumhuriyetimizin ne kadar iç ve dış düşmanı varsa, el birliği ile, Cumhuriyetimizi
yasal yollardan savunmasız bırakmaya çalışıyorlar.
İrtica ye bölücülük tehlikesinin bu boyutlarda olmadığı zamanlarda dahi;
meslektaşları arasında çağdaş, bilgili, uzağı gören kişiler olarak bilinen
tüm Anayasa Mahkemesi üyeleri görevlerini cesaretle yapmış, amaçları ülkemizi
bölmek veya Anayasamıza aykırı bir düzen kurmak isteyen partileri, kopabilecek
yaygaraya aldırmadan kapatmaktan çekinmemişlerdir.
Türk
demokrasisinin yaşayabilmesi, Anayasa dışı eğilimleri olan partilerin
Anayasa ve yasalarımıza aykırı eylemlerinin önlenebilmesine bağlıdır.
Fazilet
Partisi, açıkladığım eylemleriyle, Anayasa Mahkememizin kararlarına ve
Anayasamızın yasaklayıcı hükümlerine adeta meydan okuyor. Ancak,
unuttukları birşey var. Cumhuriyetimizi savunmakla
görevli kurumlarımızı yozlaştırmak, onların zannettiği kadar kolay değil.
Tüm bu nedenlerle ve Anayasamızın 2, 24/son, 68, 69, 84, Siyasi Partiler
Kanunun 78, 86, ve 87 nci maddeleri gereğince Fazilet Partisinin temelli
kapatılmasına karar veırilmesi görüşünde olduğumuzu bilgilerinize arz ederim.
18.1.2000
Vural Savaş
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı
(ORİJİNAL METİN)
(18 OCAK 2000)
  |