Lozan Barış Antlaşması'nın TBMM Görüşmelerinde Dışişleri Bakanı İsmet İnönü'nün
yaptığı konuşma şöyle:
(23 Ağustos 1923)
Muhterem arkadaşlar! 1914 senesinde infilak eden Harbi Umumiyi Türkiye için tasfiye eden
Muahedename ve senedatı düveliyeyi Huzuru Alinize takdim ettim. Derhatır
buyurursunuz 1914'te Harbi Umumi infilak ettiği zaman bütün milletler meçhuliyet
karşısında, endişei hayat ile ve endişeyi ferda ile düşünüyorlardı. Hiç
şüphesiz Osmanlı İmparatorluğunun ciddi mehalik karşısında bulunduğunu
sahibi idrak ve insaf olan hiçbir kimse reddedemezdi, bu kadar mahmul ve
meşbu bir endişe içinde Osmanlı İmparatorluğunun intihabedeceği vaziyet
ve en muvafık olan fikir ve tedbir ne idi? Bu daima şayanı tetebbu ve şayanı
münakaşa bir zemindir. Ben bugün bu zemine girmeyi arzu etmiyorum, bir
faidei ameliyesi yoktur. Hepimiz derhatır ederiz ki: 1330'daki Osmanlı
İmparatorluğu zimandarını bu büyük vaziyetin tedbirini harbde bir tarafa
iştirak ve iltihakta bulunmuşlardır. Esası münakaşa etmemek hakkındaki
kararımı muhafaza ediyorum. Bununla beraber Harbi Umuminin birçok safahati
tetkik olunmalıdır. Atiye mucibi intibatı olmak için lazımdır. Evvela Harbi
Umumiye tarzı duhulü hiçbir zaman şayanı tenkid olmaktan kurtulamaz. Her
millet Harbi Umumiye hayat ve memat mücadelesi olduğunu samimem ve cidden
bilerek karar vermiştir. Hayat ve memat mücadelesine karar vermek bir kimsenin,
bir heyetin hakkı değildir. Bu; milletin bizzat verebileceği bir karardır.
Bu kadar büyük hadisat milletin karşısında emrivaki olarak bulundurulamazdı.
Arkadaşlar. Harbi Umuminin cereyanı da baştanbaşa medarı ibrettir. Kemali
esaf ve elemle derhatır etmeliyiz ki gunagün suiistimalat baştanbaşa memlekette
bir sistem, bir meslek haline gelmiştir. Hepimiz biliriz ki kendi hudutlarımızı
ve kendi vatanımızı müdafaa etmeye zaten kifayet etmiyen evladı vatan:
Vatan haricinde heder edilmişti.
Arkadaşlar! Bu toprağın evlatlarının kanı ecnebilerin yeddi tasarrufunda
idi. Ecnebiler bu memleketin en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün siyasetine
en kuvvetli bir salahiyetle nüfuz ve hulül etmişlerdi. Sahibi izan ve insaf
hiçbir kimse Osmanlı İmparatorluğunun artık bir mevcudiyeti hâkime ve müstakille
halinde bulunmadığına zerre kadar şüphe etmiyorlardı. İdarei memlekette
milletin kendi iradesi ve ihtiyarı tamamen insilabetmiş idi. Halbuki arkadaşlar
bu vaziyette fert için olduğu gibi millet için, memleket için de kendi
irade ve ihtiyarı en büyük kuvveti ve en kuvvetli medarı istinad olur.
Eğer irade ve ihtiyarına sahibolsa idiler o zamanki zimamdaran Harbi Umuminin
safahatı esnasında tezahür eden fırsatlardan belki istifade ederlerdi ve
memleketimiz için birçok felaketlere mani olmak şöyle dursun belki müttefîkleri
için de daha müsait şeriati sulhiye elde etmesine medar olurlardı. Daima
elemle ve teessürle düşüneceğimiz bu sahafât hiçbir zaman gözümüzün önünden
ayrılmamalıdır. Büyük bir hadisei tarihiyeyi tasfiye ediyoruz.
Muhterem efendiler! Mütarekeden sonra geçen safahat için alamınızı,ıztırabınızı
tahrik etmek istemem. Çok mevani ve müşkülata maruz kalmışızdır. Bundan
bahsedişim, bilhassa siyasî bir noktayı kendi telekkiyatı milliyemiz noktayı
nazarından nazarlarınızda tebarüz ettirmektir. Eski sistemi bu hareketlere
sevk eden bir sebebi asli, bir siyaseti asliye vardır. Bu siyaseti asliyeyi
müsaade ediniz iki cümle ile ifade edeyim: İster Mutlakiyet devrinde, ister
Harbi Umumi devrinde ve isterse ondan sonra olsun ekseriyetle Osmanlı İmparatorluğunun
dahili idaresi için şiari; milletin murakabesinden kendisini kurtarmaya
çalışan, milletin murakabesine karşı ıztırap hisseden bir Mutlakiyet idare
fikri idi. Şekil ne olursa olsun -Osmanlı İmparatorluğunun- ruhunda daima
bu kalmıştı. Dahilde her türlü murakebeden azade kalan bir Mutlakiyeti
idare fikri; idarei dahiliye siyasetini teşkil ediyordu. Harici siyaset
ise ister dostluk, ister ittifak, ister her hangi bir nam altında olursa
olsun intihabettileri bir devlete karşı nihayetsiz bir teslimiyet ile ifade
olunabilir, Mütarekeden evvel ekseriyetle vaziyet bu idi. Mütarekeden sonra
vaziyet ekseriyetle bu oldu ve Osmanlı İmparatorluğunun bütün ananatında
yerleşen sistem ve haleti ruhuye budur. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve
onun Hükümetiyle tecelli ve devam eden siyaseti milliye; bu arz ettiğim
eski siyasete taban tabana zıttır; zıddı tam ve zıddı mutlak halindedir.
Biz dahilde idarei Hükümeti milletin bilakaydüşart murakabesi altında bir
idare, daha vazih bir tabii ile milletin kendi işini bilfiil idare etmesi
şeklinde bir idare anladık ve o sistemi takibettik. Harici siyasette şiarımız
evvela temas edeceğimiz her hangi bir Devlete karşı kendi mevcudiyetimizi
müdrik ve tam müstakil ve menafiimize tamamen sahip bir vaziyet almak suretinde
telakki ettik... En müşkül zamanlarda diğer devletlerle tesis ettiğimiz
münasebat ancak bu suretle ifade olunabilir. (Alkışlar) Atiyen takibedeceğimiz
münasebat ve fesis edeceğimiz dostluklar ve her guna revabıtta dahil evvelemirde
Türkiye'nin ve Türk milletinin hüviyeti müstakillesi, mevcudiyeti tamamen
muhterem ve muteber midir? Bunu bir noktai azimet ve bir noktai temas
addedeceğiz. Bundan sonra başlıyan münasebat hakiki ve maddi bir surette
ve mukabil bir şekilde olmak üzere devam edecektir. Siyaseti hariciyemiz,
şekli idaremizin doğduğu günden beri bu oldu ve ilamaşallah ve ilelebet
bu olacaktır. Onun için Heyeti Aliyenize takdim ettiğimiz muahedatta mukaddime
olarak bu münasebatın devletlerin istiklâl ve hakimiyetine hürmet esasına
riayet vücubunu mülahaza ederek yapılmış alduğu zikrediliyor. Bu bir tesadüf
ve bir lafız değildir ve mukaddes bir (ideal)'e behemehal, vasıl olmak
için yüriyen bir milletin istihsat eylediği bir viziyet ve neticedir.Tevarüs
ettiğimiz Osmanlı İmparatorluğunun şimduye kadar akdettği mukavelat ile
bu mukavelat arasında esaslı bir fark ve büyük bir tefevvuk bu mahiyettedir.
Efendiler! EIimizdeki vesaik bir mücadelei siyasiye devrinin netayicidir.
İstiklâl Mücadelesinin mücadelatı harbiyesi bittikten sonra mücadelatı
siyasiyesi başlamıştır. Bu mücadelatı siyasiye hakikatı halde Mudanya Mütarekesinden
başlar. Mudanya Mütarekesi günlerinde milletimizle bize muhasım olan milletler
arasındaki vaziyeti siyasiye ve halen ruhiye şu tarzda ifade olunabilir.
Bir suretle tesfiyesi ve tatmini kabil olmıyan bir emniyetsizlik vardı.
Uzun senelerin hadisatı her hangi bir teması siyasi için büyük bir emniyetsizlik
vücuda getirmişti. Emniyetsizlik, yekdiğerinin her hangi bir sözüne ve
imzasına emniyetsizlik medarı hayat mıydı? Ve bu mücadele nihayet bulmayacak
mıydı? Avrupa'da ve bizim memleketimizde müfritler vardı ki, bu siyaset
yolunu hiç açmaksızın, başlanan silah hareketi nihayetine kadar yürütmek
istiyorlardı. Bunun nihayeti yoktu. Silah hareketi nihayet bir noktada
durmak lazımdı. Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu noktada kati bir nüfuzu
nazar ve kati bir karar ile tedbir aldı. Evet bu vaziyeti askeriye içinde
milletlerle siyasî temasa girmek ve siyasi ahitler imza etmek mümkündü
ve muvafıktı. İşte böyle selim bir his ile malumunuz olan mütarekename
imzalandı. 0 günden itibaren Muahedenameyi imzalayıncaya kadar, mülahaza
ve kararlarında vuzuhu olmıyan müfritler Mudanya Mütarekesinin hata olduğunu
iddia etmişlerdi. Muhti kendileri idi. Bu hatayı bugün kuvvetle tebarüz
ettiren netice göz önündedir. Mudanya Mütarekenamesini yapmıyarak harekatı
askeriye ile istihsal edebileceğimiz araziyi bir damla kan akıtmaksızın
ve bir taşı yeniden devirmeksizin tamamen istihsal etmiş oluyoruz. Ancak
Mudanya Mütarekesiyle ihdas ettiğimiz mevkii siyasidir ki, ondan sonra
sekiz, dokuz ay süren büyük bir konferansın müspet bir hedefe yürümesini
muciboldu.
Arkadaşlar! Lozan Konferansı milletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu
büyük bir imtihandır. Mübalağa ad buyurmayınız, acaba uzaklardan sesini
işittiğimiz Türkiye medeni alem ortasında ve günagün müşkilat içinde vazıh
ve sarih olarak davasını teşrih ve müdafaa edecek bir seviyei medeniye
ve bir seviye-i siyasiyede midir?Acaba gördüğümüz manzara Anadolu dağlarında
şu veya bu tesadüfün, muhasımlar tarafından irtikabolunan şu veya bu hatanın
tesadüfi neticesi midir? Yoksa müspet ve muayyen bir hedefe doğru bir milletin
bütün kuvvet ve menabii ile vakfınsederek behemahal istihsali gaye için
giriştiği bir mücadele midir? Bunun imtihanı idi. Türkiye Lozanda bugün
cihanı idare eden heyetlerin, mücerren, ilim ve irfan ile mütemayız, vazifelerini
ifa için ciddi bir surette yetişmiş ve çalışmış mümessilleriyle karşıkarşıya
geldi. Bütün heyeti murahhasalar kendi memleketlerine karşı vazifelerini
ifa etmek için büyük gayret göstermişlerdi. Bunu takdir ile yad etmeyi
bir vazifei kadirşinasi addederim.
Heyeti Murahhasamız ki, ben onun min gayriliyakatin riyasetiyle mübahiydim.
Hükümetimiz ve Meclisimiz tarafından itina ile intihabolunmuştu. Sizin
huzurunuzda ve milletin muvacehesinde ve muvacehei alemde, muharebe meydanında
bir asker gibi gece gündüz samimi bir hissi vazife ile çalışmış olan, her
günâ müşkülata galebe için maddî ve manevi bütün kabiliyetlerini sarf etmiş
ve şahsi her türlü endişeden azade olarak sırf vatanın tevdi ettiği vazifeyi
ifa etmek için bezli vücudetmiş olan Heyeti Murahhasa arkadaşlarımı lisanı
hürmetle yad ederim.(Alkışlar) Dünyanın her yerinde birçok muahedat yapa
yapa yalnız ilimde değil, tecrübeleri sayesinde de mühim bir mevki kazanan
mütehassıslarla bizim mütehaasıslarımız ve müşavirlerimiz karşı karşıya
geldiler. Fenni ve ilmi noktai nazardan dahi düşünülecek olursa bu ağır
bir vazife idi. Murahhas olarak vazife almış olan Hasan Bey'in kendisinden
pek çok istifade ettim ve samimi bir müzaheret gördüm-ve bilhassa murahhas
olarak beraber çalıştığım Dr. Rıza Nur Beyi tevkırla yâd etmek isterim
(Alkışlar)
Arkadaşlar! Günagün tesirat altından yalnız ilim ve vukuf ve tecrübe
kâfi değildir. Fevkalade bir metaneti asap lazımdır. Hakikaten bir (ideal)'e
hizmet lazımdır. Fevkalade bir feragatinefs hissi ile yekdiğerine eklenmek
ve yekdiğerine samimi bir müzaheret göstermek lazımdır. Arkadaşlarımdan
ve bilhassa Rıza Nur Bey'den bunu gördüm. Dr. Rıza Nur Bey Türk Heyeti
Murahhasası içinde başlıca medan muvaffakiyet olmuştur. Millete bunu söylemek
vazifemdir. Nasıl bir kıtai askeriye muntazaman ve bir disiplin ile ifayı
vazife ederse arkadaşlar da tamam bir feragatinefs.ile reislerine merbut
olduklarını bütün cihan nazarında göstermişlerdir. Bu hal büyük mücadelede
muvaffakiyetin başlıca bir esasıdır.
Arkadaşlar! Bir vazifei esasiyeyi ifa etmek için şunu da söylemek isterim.
Gerek mücadelatı harbiye esnasında ve gerek sulh müzakeratı esnasında sevki
kaderle ağır mesuliyetler altında bulundum. Ağır mesuliyetler altında memleketin
hayatî menafiine taallük edebilecek ağır kararlar vermek vaziyetinde bulundum
ve bunların hepsinde merkezi idareden aynı olarak ya düşman karşısında
veya sulh müzakeratında olduğu gibi Avrupa ortasında idim,-siyasî tabir
ile- siyasî muhassımlar arasında bulundum. Bu kadar ağır mesuliyetleri
bimuhaba almak için ve bunların içinde en büyük müşkülat karşısında dahi
hedefe karşı yürümek için malik olduğum menbaı kuvvet bilhassa Büyük Millet
Meclisi Reisi Gazi Mustafa Kemal Paşadır. (Alkışlar)
Arkadaşlar! Yalnız şahsi bir minnet ve bir şükran ifade etmek için söylemiyorum,
vazife ve iş noktai nazarından bir hakikati ifade etmek için söylüyorum.
İnsan çok bunaldığı zamanda en muvafık tedbiri bulsa dahi behemahal o muvafık
tedbirin daha büyük ve samimi birisi tarafından teyidedilmesine muhtaçtır.
Büyük ve karışık vaziyetler içerisinde en büyük tedbir o kadar basittir
ki, ekseriya onu bulmak çok müşküldür. Fevkalade karışık, dolaşık, bulutlarla
mestur bir muhit içerisinde yol gösterecek bir isabeti nazar lazımdır.
Bu isabeti nazarı gerek muharebe hayatında ve gerek sulh hayatında bize
gösteren Mustafa Kemal Paşa olmuştur. (Şiddetli Alkışlar) Aldığım vazifelerde
muvaffakiyet hasıl olduysa gerek harbde ve gerek sulhta başlıca âmil olarak
Mustafa Kemal Paşayı muvacehei millette ifade ediyorum.
Sulh Muahedenamesi ve merbutu olan senedat hakkında, günlerden beri
arkadaşlar birçok tenkidat yaptılar. Heyeti umumiyesi hakkında mücmel bir
fikir vermek isterken arkadaşlarımın hitabelerinde temas ettikleri birçok
nıkata da cevap vermiş olacağım, zannediyorum. Muahedename, hudutlarımızı
tâyin ediyor. Cenup hududu, Ankara itilâfnamesiyle tayin edilen hudut,
malumualinizdir. Hatiplerin gösterdiği veçhile birçok millettaşlarımızın
bu hudut haricinde kalmış olması münakaşa götürmez bir hakikattir. Bu hudut
için müteselli olduğumuz cihet sulh meselesidir, muahedename ile milletler
arasında hakiki bir sulh yapmış olacağımız kanaatidir ve bundan fazla olarak
Ânkara itilafnamesinde vaz'edilmiş olan ahkam bu konferansta da ayrıca
teyid olunmuştur. İmza ettiğimiz ve meriyetini tanıdığımız ahkam için daha
karar zamanında her hangi bir tereddüt ve endişe izhar etmeye hakkımız
yoktur. Benim kanaatim odur ki, imza ettiğimiz sulh ile hakiki bir sulh
yapacağız ve bu sulh ile milletler arasında yakın bir anlaşma hasıl olacaktır.
Eğer bu intizarımız tahakkuk ederse gerek muahedename ve gerekse Ankara
İtilafnamesi gibi elimizde bulunan senedat ile Cenup hudutlarında arkadaşlarımızın
izah ettikleri esbabı endişe mündefi olacaktır.
Arkadaşlarım, Garp hududundan da mennuiyet göstermediler. Garp hududu
haricinde birçok millettaşlarımızın kaldığını ve onların bugün de alâm
ve ıztırap içinde bulunduğunuz söyledi. Bilirsiniz ki, Garp hududunda,
bugün temin ettiğimiz huduttan başkası bizim Misaki Millimiz dahilinde
değildi. Bizim Misak-i Millimiz dahilinde ifade ettiğimiz talep, Garbi-Trakya'nın
ara ile tayin olunacak bir şekli idi, Hiçbiriniz bu muahedenamenin yektaraf
ihzar olunmuş bir vesika olduğunu zannetmezsiniz. Elbette birçok esbab
ve birçok iradeler tesadüf etmiş ve ortaya bir hasıla çıkmıştır. EfendiIer,bu
hudut içinde ve bu hudut haricinde bulunan millettaşlarımızın mukadderatı
için istinadettiğimiz nokta sulhun hakikaten teessüs etmesidir. Eğer sulh
hakikaten teessüs ederse, bizi bugün ıztıraba düşüren bütün esbab orada
mündeti olacaktır. Garp hududu haricinde bıraktığımız millettaşlarımızın
istirahatleri için muahedede teminat vardır, bundan başka Türk milletinin
hassasiyeti de ayrıca bir kuvvet ve teminattır. Bundan fazla olarak benim
kanaatim odur ki. Garp hududunda oradaki millettaşlarımızın huzur ve sükün
içinde yaşatılması ve o hudutlardaki komşularımızIa aramızda daimi bir
vesilei niza, bir vesilei ıztırap hadis olmaması, her iki tarafın menfaati
iktizasındandır. Menfaatler bunu emretmektedir. Türkiye yine bu esbab ile
Adaların aleyhimize üssü tahrik ittihaz edilmemesi için de mütesellidir.
Türkiye göreceği asarı hulusu kemaliyle takdir edecektir. Bu itimat ile
muahedatı imza eyledik. Her iki hudut için yapılan mülahazatı, yalnız şüphe
ve endişeye istinadettirmemelidir. Gerçi şüphe ve endişe ekseri ahvalde
medarı tedbir olur. Fakat daima medarı hayat değildir. Emniyet ve itimat
ile tecrübe ve intizar, asıl unsuru hayat odur.
Hudutlar hakkındaki mülahazatı bitirmek için Irak ile olan huduttan
bahsetmek isterim. Bilirsiniz ki, muahede, Irak hududu tahliyenin hitamından
itibaren dokuz ay zarfında hallolunacaktır, diyor. Bu hudut hakkında çok
münakaşat cereyanı etti. Konferansın bu safhasında şayanı kabul bir şekil
bulunamadı. Nihayet Muahedenamede, bu hududun muayyen bir müddet zarfında
dostane bir sureti halli ihtimali ifade edildi. Muahedenameye samimane
hulul eden bir fîkri dostanenin tahakkuk etmesine ciddî bir mani olmasa
gerektir. Bu hududun müzakeratına başlamazdan evvel milletlerle aramızda
bulunan avamili zaruriyel hasmanenin mündefi olması ve dostluk münasebatının
teessüs etmiş bulunmasının gelecek müzakeratı teşhil edeceğini ümidediyoruz.
Arkadaşlar! Hudutlar üzerinde daha ziyade tevakkuf etmek istemem, eski
Osmanlı İmparatorluğu aksamından olduğu halde hudutlarımız haricinde birçok
dindaşlarımızı bırakıyoruz. Daima kemali fahir ile ve kemali saffet ile
ilan edebiliriz ki bugün milli hudutlarımız haricinde kalan dindaşlarımıza
karşı Türk Milleti gördüğünden daha fazla vefa ve samimiyet göstermiştir.(Bravo
sesleri,alkışlar) En dar zamanlarda, hatta kendilerinden müşkilat gördüğümüz
zamanlarda dahi onların selametlerini saffeti derun ile temenni etmekten
başka bir gaye takibetmedik. Bugün de temennimiz kendi muhitleri ve milliyetleri
dahilinde selamet ve saadet içerisinde yaşamalarıdır. Büyük bir İmparatorluğun
inkısamı karşısında bütün cihana karşı yalnız kendi kuvvetiyle uğraşmaya
mecbur kalan Milli Türkiye daha başka bir vaziyet alamazdı, ittihaz ettiğimiz
zaruri hareket bu idi. Herkese ve herkese karşı vazifesini bihakkın ifa
etmişlerin istirahatı vicdaniyesi ile çıkabiliriz.(Bravo sesleri) Muahedenamede
akalliyetlere ait birtakım mevad görüyoruz.
Arkadaşlar! Dahilî anasıra dair muahedede mevaddı mahsusa bulunması,
Harbi Umumiden sonra galipler zümresinde bulunan birçok devletlerin de
kabul ettiği bir sistem haline gelmiştir. Biliyorsunuz ki, Misaki Milli
de bunu kabul etmiştir. İki noktayı nazarı dikkatinize vaz'etmek isterim:
Evvela, galiplerin kabul ettiği maddelerden bir kelime fazla kabul etmemişizdir.
Saniyen husule gelen şekli dahili, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki gunagun
imtiyazat ile asla kabili kıyas degildir. Muahedelerde akaliyetler hakkında
mevad bulunmadığı zaman, yani Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki akalliyetlerin
vaziyeti adeta Devlet içinde Devlet gibi bir vaziyet idi. Fark çok barizdir.
Bugün vatanın mevcudiyeti aleyhine bir vaziyet yoktur. Bundan tamamiyle
müsterih olabilirsiniz.
Arkadaşlar! Siyasi ahkam arasında bütün hatiplerin, tenkid edenlerin,
tasvibedenlerin memnuniyetle kaydettikleri bir noktayı, kapitülasyonların
ilgası noktasını bir iki sözle hikaye etmek isterim. Bu mesele başlıbaşına
bir hadisei tarihiye addolunabilir.
Arkadaşlar! Bazı devletlerle müttefik olarak kan döktüğümüz zamanlarda
kapitülasyonlar konferanslarda mevzubahis olunca müttefiklerimiz hasımlarımızla
beraber bulunuyorlardı. (Çok doğru sesleri) Kapitülasyonların Türkiye'den
kalkması lazım geldiğini Sivastopol seferinden sonra Paris Muahedesi müzakeratında
vadetmişlerdi.
Arkadaşlar! Bütün memleketin mevcudiyetini girdaba düşüren Harbi Umumiye
girdiğimiz zaman da zimamdaran bizi kapitülasyonları ilga ediyoruz ve ilga
edeceğiz diye tatmin etmişlerdi. Mesele o kadar mühim idi. Size derhatır
ettiririm ki: Harbi Umumiye henüz Türkiye girmemiş iken ve müttefikler
Türklerin Harbi Umumiye girmesini esaslı bir amili müessir addederlerken
bizim kapitülasyonları ilga ettiğimizi Almanlar, Avusturyalılar, Ruslar,
Fransızlar ve İngilizlerle beraber protesto etmişterdi. Mevzu o kadar büyük
ve mühim bir hadisedir (Çok doğru sesleri) Arkadaşlar Harbi Umumideki müttefiklerimize
kapitülasyonların ilgası için Harbi Umuminin neticesi tamamen meşkuk olduğu
zamanlarda, yani 1916'da bizimle konuşmak yoluna girdiler. Ama biz evvela
başladık kan dökmeye ve atimizle mukadderatımız tamamiyle meçhul bir safhaya
girdi. HaIi harbin sebebi ilanı hala hallolunmadı.
Arkadaşlar! Daha fazlası vardır. 1916'da Almalarca kabul edilen kapitülasyonların
ilgası keyfiyeti, nazari ve hayali idi: Hakikatte ilga ettirilememiştir.
Kabul ettirilememiştir. Bunu bilirsiniz.(Doğru sesleri)Muahede imza edildi.
Ondan sonra ellerine mektup verildi. Eğer diğer her hangi bir millete kapitüllasyonların
ilgası kabul ettirilirse kendiliğinden o müttefiklere de kapitülasyonların
ilgası şamil olacaktır. Bu ne demektir? İlgayı dünyadaki devletlerin her
birine ayrı ayrı kabul ve imza ettireceksiniz. Herhangi bir millet için
bütün dünyaya ayrı ayrı dikte edecek kuvvei maddiye kabili tasavvur mudur?
Demek ki, Harbi Umuminin gayesi olarak yapılan ilk ilan müttefiklere de
kabul ettirilmedi. Harbin neticesi meşkuk olduğu zamanlarda ancak nazari
ve hayali kuru bir teselli elde edildi. Sonra bugünkü vaziyeti düşününüz,
Türkiye bütün cihan muvacehesinde davasını talebediyor. Sarih ve şüpheden
azade olarak kati bir ifade ile kapitülasyonları ilga ettiriyor. Bu Türkiye'nin
kendi evi içinde diğer herhangi bir millet gibi tamamen müstakil ve efendi
olduğunu kabul ve tasdik etmek demektir.(Şiddetli alkışlar).
Muahedenamenin mühim bir faslına geliyorum. Ahkamı maliyesi, Muhterem
efendileri Bilhesap Harbi Umumiden sonra olan muahedelerde (tamirat) namı
altında umumi bir meselei maliyeye tesadüf olunur. Harbi Umumiden evvelki
zamanlarda tazminat şekli altında ya defaten tesviye olunur veya mukassatan
verilir, bir teamül mevcuttur. Bu ifade tamirat şekli altında mükellefiyeti
maliye şeklinde gösterilmiştir. Biz iki türlü tamirat meselesi karşısında
idik. Birisi müttefiklerle Türkiye arasında, diğeri Türkiye ile Yunanlılar
arasında. Bilirsiniz ki: Müttefikler Türkiye'ye karşı Harbi Umuminin mütareke
ile fasıla bulduğu zamandan beri daima tamirat fikrini ifade etmişlerdir.
Hatta Sakarya'dan sonra 26 Martta aldığımız notada dahi müphem ve umumi
ifadelerle makul bir tazminat sözü zikredilmiştir. Hakikatı halde bu, mesuliyeti
harbiye münakaşasından tevellüdettirilen ve tazminat istenilmiyor imiş
gibi mevzuubahsedilen bir mükellefiyeti maliyedir.
Türkiye bu noktai nazardan konferansta mutalebat karşısında bulundu.
İşgal masrafı ve tebaanın zarar ve ziyanı arasında tamirat parasını istediler.
Meselenin hukuki bir noktai istinadı yoktur. İşgal olunan memleketler bizim
memleketimizdir. Eza ve cefa gören ve tamirata ihtiyacı olan memleket bizim
memleketimizdir. Hiç kimsenin memleketine gitmedik ve hiç kimseye tecavüz
etmedik. Meselenin ciheti hukukiye ve ahlakıyesi böyle olmakla beraber
mevcudolan meselei maddiye birçok devletlerin bizden tamirat namı altında
para istemesi şeklinde tecelli etmiştir. Bu tamirat parasını maktu bir
para şeklinde vazettiler ve bu maktu para uzun bir devrede her sene mukassatan
700 bin altın tediye olunacaktır. Bundan başka Harbi Umumî esnasında Almanlardan
yaptığımız istikrazata mukabil karşılık gösterilmiş olan beş milyon altın
da bize verilmiyordu.
Kezalik Donanma İanesiyle İngiltere'ye sipariş edilmiş olan gemiler
bedeli de bize verilmiyordu. Vaziyet budur. Bize gerek gemiler bedeli için
ve gerek Almanlardan istikraz ettiğimiz paraların karşılığı olan beş milyon
altın için birkaç esbabı hukukiye serd ediyorlardı. Tâbii bu esbabı hukukiye
bizim hakkımızı iptal edecek kudrette ve müdellel değildi. Elhasıl sulha
varmak için nihayet meseleyi bitirmek lazımdır. Meseleyi bitirmek için
atiye muallak hiçbir taahhüdü mali altına girmeksizin maziyi tasfiye etmek
yolunu bulduk. Arkadaşlar! Tamirat meselesi Harbi Umumiden çıkan milletler
üzerinde asıl medarı ıztırabolan noktadır. Ve bu kadar esaslı noktadan
atiye bir para havale etmeksizin çıkıyoruz. Sizi temin ederim ki : Bir
muvaffakiyettir.
Şimdi meselenin ikinci safhasını arz edeceğim. Yunanlılarla aramızda
olan tamirat meselesini: Arkadaşlar! Yunanlıların memleketimizde yapmış
olduğu tahribatı hiç kimse benim kadar yakından görmüş ve benim kadar müteellim
olmuş değildir. Çok kuvvetli söylüyorum hiçolmazsa hepiniz kadar benim
de, Heyeti Murahhasının da müteellim olduğunu kabul etmelisiniz. Hakikaten
birçok ma'murelerimiz taş üstünde taş kalmayacak derecede yerlere serilmişti.
Biz bu tamiratı bütün teferruatıyla nihayete kadar hesabettik:
Konferans ilk safhada inkıta ettiği vakit şekil şu idi : Müttefikler
tamirat namı altında bizim Yunanlılardan talebettiğimiz parayı muhaceret
sebebiyle Yunanlıların istediği para ile takas etmeyi teklif etmişlerdir.
Biz bu kadar esaslı bir meselede, zulme uğradığımız sarih bir tecavüz içerisinde
iki taraflı bir talep ihtimalini ne halen ve ne de atiyen mevzuu bahsedemezdik.
Biz teklif ettik ki : Yunanlılarla aramızda olan tamirat meselesini halen
bir sureti halle raptetmek kabil değilse sulhtan sonra iki devlet arasında
dostane bir surette tetkik ve halledilsin aramızda ihtilaf olursa halli
hakeme havale olunsun. Bizim bu teklifimiz, leh ve aleyhte bir karara iktiran
etmeksizin konferans ilk safhada inkıta etti. Uzun bir fasıladan sonra
ikinci safhada mesele yeniden mevkii münakaşaya girdi. İkinci safhada
Yunanlıların olan tamirat meselesi hiç olmazsa Yunanlılarla aramızda
müzakerata devam veya inkıta kararını verecek bir ehemmiyeti mahsusa aldı.
Bizim istemek mecburiyetinde bulunduğumuz para mühim idi
Yunanlılar da, bu mükellefiyeti maliyeyi kendileri için bir meselei
hayatiye addettiler. Türkiye için ve mücadele uğrunda son mameleklerini
düşman ayağı altında kaybetmiş olan elem zedeler için kabili istihsal bir
habbeyi feda etmek hiç kimsenin haddi ve hakkı dahilinde değildir. Hiçbir
kimse böyle bir şey düşünemez. Kabili istihsal olan ve karı zararından
fazla olan bir tedbir varken ona tevessül etmeksizin her hangi bir lütufkarlıkla
kimse bir şey vermemiştir ve vermek hakkına malik değildir. Öyle bir vaziyet
olsa bu büyük millet kendi hakkını şunun veya bunun elinde heder ettiremez.
Elhasıl Yunan tamiratı konferansta gayri kabili hal bir şekilde tecelli
etti ve ameli tarzı halli ameli olarak derpiş etmek zamanı geldi. Hiç kimse,
eminim şahsı naçizime karşı da olsa hiç kimse birçok zaferler içinde yürümüş
ve pek büyük müşkülâtı muvaffakiyetle iktiham etmiş bir milletin Heyeti
Murahhasasını eğer Yunan tamiratı bir müsademeye müncer olursa mahza müsademede
muvaffakiyet görmediği için bundan içtinabetmiştir, diyemez. Türkiye'de
müsademede ihtimali muvaffakiyet meşkuk olduğu için bundan ihtiraz etmiş
değildir. Biz, konferansta tamirattan dolayı Yunanlılarla müsademe olursa
müsademeyi kazanmak muvaffakiyetinde hiçbir zaman şüphe ve endişe etmedik.
(Bravo sesleri) Arkadaşlar! Eğer herhangi bir meselede muharebeden içtinabederek
bir karar verdik ise bir defa hakikaten milletin menafiine muvafık bir
sulha vasıl olmak vazifei asliyemiz olduğundandır. Bir de müsademenin bedeli
maddisini behemahal tayin etmek lüzumundadır.
Arkadaşlar! Muharebe mukaddes bir şeydir. Ve o (ideal) için yapılır.
Ve o ideal yalnız manevi muvaffâkiyetlerle tatmin olunamaz: Behemahal maddi,
müspet neticelere varmak lazımdır. Yoksa her hangi bir his için her hangi
bir feveran için evladı vatanın kanı akıtılamaz. (Alkışlar) Hepiniz evlat
yetiştirmişsinizdir. Yirmi beş yaşında bir gencin bir lahzada heba olmasına
karar vermek için çok düşünmek lazımdır. Bu ağır bir mesuliyettir. Gerçi
sırası geldiği zaman bir tane yirmi beş yaşındaki genç için değil, yüz
binlerece adam için karar verilmiş, ağır mesuliyetler üzerimize alınmış,
istihsali lazım bir hedefe varmak için kurban diriğ olunmamıştır. Ancak,
daha bidayette akıtılacak kan ve istihsal edilecek netice behemahal mukayese
olunmak lazımdır. Eğer Harekatı Milliyenin zahiren vasıtasız, neticesi
meçhul safahatı içinde bir hareketi cüretkarane görenler olursa bundan
büyük bir galatırüyet olamaz. Harekatı Milliyenin hiçbir safhasında hesapsız
bir karar ve hesapsız bir cüret yoktur.(Yaşa sadaları, alkışlar) Eğer en
vasıtasız, en müşkül zamanlanmızda zahiren ümitsiz zannolunan bir müdafaa
veya bir taarruza karar vermiş isek bunu mahza gözümüz pek olduğu için,
hercibadabad, diyerek vermemişizdir. Böyle bir kararı ancak, içinde bulunduğumuz
vaziyete göre milletimizin talebettiği menafii maddiyeyi yegane temin eden
tedbir o olduğu için vermişizdir. Kararlar hep birer muhassalai muhakemedir.(Bravo
sadaları, şiddetli alkışlar)
Yunan tamiratı bir müsademeye müncer olursa bu müsademeyi kazanacağımıza
şüphemiz olmadığını söyledik. Şimdi bu müsademeyi kazandığımızdan sonraki
safahatı takibedeyim. Şarki -Trakya'da kazanacağımız bir meydan muharebesi
muharebe meydanında arzu ettiğimiz milyarları bize temin edemezdi. Hiç
kimse böyle bir şey düşünemezdi. O vaziyeti ta düşman payitahtına kadar
idame ettirmek lazımgelirdi. Vaziyeti coğrafyası gözünüzün önüne getirmelisiniz.
Bu yalnız Yunan meselesini değil birçok milletler meselesini de karşımıza
çıkarırdı. Bu safhayı da geçiyorum. Arzu edilen neticeye kadar vardık.
Ondan sonra da para yerine alacağımız bir muahede üzerindeki bir imzadan
ibaret olabilirdi. Tamirat parası hiçbir kasada gelen galibe verilmek için
hazırlanmış değildir. (Çok doğru sesleri), (Handeler) Arkadaşlar, imzayı
aldıktan sonra son santimine kadar istihsal etmek için de hali harbi idame
etmek lazımdır. Bunu hayal olarak söylemiyorum. Gözünüz önünde tecrübe
vardır. (Doğru sesleri) Dünyanın dört köşesinde galipler mağluplarına namütenahi
tamirat imza ettirmişlerdir. Bunu istihsal için hasımlarını son çakıya
kadar silahtan tecridetmişlerdir. Galip milletler mi sulhün nimetinden
müstefidoluyor, mağlup milletler mi istifade ediyor? (Bravo sesleri) Bu
sistem sulh imza edildikten sonra dahi nihayete kadar hali harbi idame
demektir.
Arkadaşlar! Böyle bir hattıhareketi takibeden bir Hükümete, bir heyeti
Murahhasaya millet o vakit ne diyecektir? "Tamirat namı altında daha şu
kadar adam ve şu kadar masraf ettiniz. Getirdiğiniz bir satır yazıdan ibarettir.
Bunu da alamıyorsunuz, yalnız alamıyorsunuz değil, almak cehit ve gayreti
altında yeniden birçok teklifat ve yeniden birçok kan talebediyorsunuz:”
Bunu diyeceklerdi. "Bu kadar vazıh bir nokta karşısında niçin yanlış kararverdiniz?"
Milletin bihakkin bize itabedeceği nokta bu idi. Nazarlarınızda kemali
samimiyetle tavzih ettiğim nokta şudur ki Yunan tamiratı için kabili istihsal
bir şey yoktu. Yalnız sühuletle kabili istihsal değil, düşünüldükten sonra
kârı zararından fazla olan ve binnetice milletimizin memnuniyetini daha
ziyade tevlidedebilecek olan her hangi bir sureti hallolsaydı vazifemiz
bunu yapmak idi; milletimizin duçar olduğu ıztırabatı artırmamak ve zararı
olduğu yerde tespit etmek için mantıkın gösterdiği doğru yolu takibetmek
lazım idi. Biz de o tedbiri ittihaz ettik.
Huzurunuzda, muvacehei millette hesap veriyoruz. Eminim ki sahibi insaf
ve idrak olarak, hissiyattan teverrüdederek düşünülürse milletin menafiine
en muvafık olan tarz bundan başka bir şey olamazdı. Biz de onu yaptık.
Meseleyi size basit ve vazıh şekilde ifade ettim. Bittabi Heyeti Celile
bu vaziyetin melhuz ve gayrimelhuz birçok ihtilatatını da derpiş etmek
lutfunda bulunacaktır.
Mesaili maliyenin ikinci safhasına geçiyorum : Düyunu Osmaniye meselesi
: Düyunu Osmaniye için söyleyeceğim sözleri, Heyeti Celileye rica
ederim, bir gayrimütehassıs ağızdan işittiklerini daima derhatır buyursunlar.
Arkadaşlarımdan bir de şu noktayı rica ederim ki gayrimütehassıs adam rakamları
verirken son santime kadar bütün kuyudata tabi olmasını aramaz. Bir fikri
umumi vermek için kaba rakamlar söyleyeceğim. Arkadaşlar! Düyunu Osmaniye
meselesinin sergüzeşti bundan yetmiş sene evvel başlamıştır. Yani 1854'de
başlamış. Takriben 70 senelik bir devredir. Evvela (1854)'ten (1874)'e
kadar yirmi sene müddetle birçok istikrazat yapmışlar. Ondan sonra birçok
muamelatı maliye olmuş. Tenzili düyun yapılmış, bir daha tenzili düyun
yapılmış, Sonra (1890)'dan (1914)'e kadar istikrazat yapılmıştır. Bu ikinci
bir safhadır.Takriben Devlet kasalarına bütün bu yetmiş sene zarfında (220)
milyon lira kadar bir para girmiş bu müddet zarfında kasalarımızdan çıkan
para (I70) milyon lira tahmin olunabilir. Harbi Umumi bidayetinde (140)
milyon lira borcumuz varmış.Benim edindiğim fikir borç alan bir defa istikraz
ettikten sonra mütemadiyen verir ve elli sene sonra hesabettiği vakit takriben
istikraz ettiği vakitki kadar borcu olduğunu görür. Osmanlı İmparatorluğunun
gerek Mutlakıyet ve gerekse Meşrutiyet ricalinin siyaseti maliyesi budur.
Şayanı teessüftür. Mucibi elimdir, bize ağır yük yükletmişlerdir, Arkadaşlar!
(70) seneden beri alınan bu paralarla yapılan yalnız Şark şimendiferidir.
Elimizde ne kadarı var bilirsiniz.
AVNİ BEY (Cebelibereket) - Mütehassıs beylerin nazarı dikkatine!..
İSMET PAŞA (Devamla) - Konya ve Bandırma - Soma hattıdır ve bir
de Konya ovasına sarf ettikleri para takriben (800) bin lira kadardır.
(210), milyon lira para içinden takriben otuz milyon lirası umuru nafıa
için sarf olunmuş demektir. Mabadı ne olmuştur? Yevmi ihtiyacat için bütçe
açıkları kapatılmıştır, saraylar yapılmıştır, seferler açılmıştır. Devletin
varidatı kifayet etmediğinden borcun faizi verilemeyen seneler olmuş, faizi
verilmek için diğer birinden yeniden borç alınmıştır. İşte kasalara giren
takriben 220 milyon liraya yakın bir paranın sergüzeşti budur. Borçların
miktarı bittabi kasalara giren para değildir. Bilhassa 1854'ten 1874'e
kadar olan istikrazlar içinde 32 kuruş alıp 100 kuruşa senet verdiğimiz
istikrazat vardır.Kahrolsun sesleri) Kırk, elli, altmış üzerine fii ihraç
vardır. Binaenaleyh kabul olunabilir ki, 220 milyon istikraz için hakikatte
laakal üç yüz elli milyon lira borçlu olmuşuz. Bu ağır şeraiti bize hazmettirmek
için bize gösterecekleri her hangi bir mazeret ve medarı tesliyet yoktur
Beş seneden beri yalnız ve yalnız kendi kudretimizle bütün cihana karşı
mücadele ediyoruz. Yalnız kendi vesaitimizle mücadele ediyoruz. Düşününüz
arkadaşlar; Çatalca'dan Edirne'ye kadar bir fişek atmadan yürümek için
para bulamamışlar da Rejiden malumunuz olan ağır istikrazı akdetmişlerdir.
Türk ricalinin arasında, bu safhai milliyeyi yaşadıktan sonra bunu kabul
edecek bir izan bulunur mu? Bunu mazeret diye kabul eder miyiz?
RASİH EFENDİ (Antalya) - O ihtisası icabıdır.
İSMET PAŞA (Devamla) - Mütehassıslarımızdan bilhassa ricam şu
idi ki : Bu toprakların başına musallat olan siyaseti maliye, mebdeinden
nihayetine kadar hepimizin anlayacağı kaba rakamlarla, geniş hudut ile
izah edilsin. Ati için medari kuvvet budur. Birçok yanlış yollardan, ancak
geçenlerin suistimalatından mütenebbip olarak kurtulabiliriz.
Mazide olan seyyiat ne kadar ağır olursa olsun varislerin kendi mesuliyetlerini
deruhde etmeleri zaruridir. Onun için Düyunu Umumiyei Osmaniyeyi Osmanlı
İmparatorluğunun bütün varisleri arasında taksim etmek gayrikabili içtinap
bir esası hukukidir. Biz bu inkisamdan Türkiye'nin uhdesine düşecek bari,
hakiki ve fiili bir surette tayin etmeye çalıştık.
Arkadaşlar! Bu da büyük bir meseledir. Osmanlı Hükümeti öteden beri
inkisam ederken daima ayrılan yerlerin borç hisselerinden kurtulmak va'dini
almış, fakat bu hiçbir zaman tahakkuk etmemiştir. Taksimi düyun mevzuubahsolduğu
zaman Türkiye'ye ait olan borçlarnı va'den değil, hakiki ve filli olarak
taksim edilmiş olmasını bir noktai esasiye addettik. Elimizde bulunan muahedenamede
bu nokta tespit edilmiştir. Tasdi etmemek için, borç teferruatına ait bütün
teferruattan bahsetmek istemem. Fakat bize orada çok ızdırap vermiş olan
bir noktayı arz edeyim. Borç taksim olunurken, yalnız mürettebatı seneviye
üzerinden taksim olunabilir, sermaye taksim olunamaz, esası dermeyan olunmuştu.
Bu esasta çok mücadele ettik. Eğer bugün bu muahedede borçları sermaye
üzerinden taksim edilmiş görüyorsanız, tesadüfen konuvermiş bir cümle,
kolayca elde edilivermiş bir kayıt addetmeyiniz.
Konferansın bütün büyük mesaili gibi inkıtaa kadar son gerginliği vücuda
getirdikten sonra istihsal edilebilmiş bir neticedir. Borcu sermaye üzerinden
taksim edelim ve öyle bir usul bulalım. Türkiye'nin ne kadar borcu vardır
- ki bizim tahminimize göre takriben doksan milyon lira kadardır - bu doksan
milyon borç olduğu kendisine söylensin. Bunun maddeten gayrikabil olduğunu
ileri sürdüler. Bunu söyliyenler karşımızda bulunan bittabi vazifeleri
kendi memleketlerinin menfaatlerini temin etmekten ibaret olan zatlar değil,
benim muavenet için zebanzedolan şöhretlerinden ve ihtisaslarından istifade
için yanıma çağırdığım bu memleketin evlatlarıdır. (Kahrolsun sesleri)
Düşününüz! Esaslı mesaili halletmek için Heyeti Murahhasamız ne kadar ızdırap
ve müşkülat içerisinde kalmıştır. Buna rağmen hissiselim ve idrak galebe
etti. Ve karşımızda olan mütehassıslar da hakikaten sermaye üzerinden taksimin
kabili icra olacağını kabil ve tatbik ettiler.
Muahedename ile borçlarımız mazbut bir usul ve muayyen bir tarzda tamamen
taksim edilecekti. Osmanlı İmparatorluğunun hududu millimiz haricinde kalan
kısmının hissesi bizden tamamen izale olunuyor. Bazı hatipler borç taksimi
esnasında niçin varidat nispetinde takdim edilmediğini ve niçin 1914'ten
beri olan harb borçlarının da taksime dahil edilmediğini sordular. Borç
taksim edilebilmek için ya varidat nispeti veya arazi nispeti esas ittihaz
edilecektir. Her ikisi için leh ve aleyhte mülahazat vardır, umumiyetle
mer'i olan varidat nispeti kabul edilmiştir. Bu konferansta bir meselei
siyasiye olarak değil, mali ve hukuki bir nokta olarak kabul edilmiştir.
Arkadaşlar! Yemen arazisinin hududunu ve Osmanlı İmparatorluğunun arazi
dahilinde bulunan Veziretülarab'ın Rub'ulhali arazisini düşününüz, arazi
mesahai sathiyesine istinadederek bunlara hisse vereceğiz. Binaenaleyh
bütün borçlar rub'ulhaliye yüklenecek diyebilir miyiz? Harb düyununu taksime
dahil etmemişiz. Bunda başlıca şunlar dahil olabilir : İstikrazı dahili
yaptık, sonra elimizde tedavül eden Almanlardan aldığımız yüz elli milyon
evrakı nakdiye vardır. Sonra birtakım düyunu mütemevvice vardır. Yalnız
bunlar Osmanlı İmparatorluğunun Suriye ve Irak gibi aksamına taksim olunmamıştır
Fakat Türkiye'de Harbi Umumi esnasında Almanlara yaptığı birçok harb borçlarından
ibra edilmiştir. Eğer harb borçlarını Almanlara olan borçlarımızla beraber
taksim etse idik hasıl olan netice takriben bugün hasıl olan netice olurdu.
Bizim Harbi Umumi esnasında Almanya'ya yaptığımız borçları Düveli müttefika
kendi üzelerine aldılar. Ve Almanlarla imza altına alınmıştı ki, bunlar
Düveli Müttefikaya devredilmiştir. Ve bu muahede ile Düveli Müttefika bize
taahhüdediyor ki, o borçlardan Türkiye ibra edilmiştir.
Efendiler! Düyunu umumiye meselesinin taksim safhasını arz ettim. Düyunu
Osmaniyenin diğer bir safhası vardır ki, belki konferansın en ehemmiyetli
meselelerinden biri addolunabilir. Tediye edeceğimiz senevi borç hangi
para ile tediye edilecektir? Harbi Umumiden, evvel böyle bir mesele yok
idi. Eğer istikraz mukavelatında, bu borç İstanbul'da bir Türk lirası,
Paris'te yirmi iki veya yirmi üç frank, İngiltere'de şu kadar şilin tediye
olunur denilmiş ise bu para alacak adamlara mahalli tediyeyi intihabedebilmek
için bir sühulet fîkriyle konmuştur. Bunda hiç kimse şüphe edemez. Elbette
bir hamil için İstanbul'da aldığı bir Türk lirası ile İngiltere'de alacağı
şu kadar şilin arasında fark olsaydı böyle bir ihtiyara mana kalmazdı.
Harbi Umumiden sonra bütün cihande (kur de şanj) denilen, belliye zuhur
etti. Paralar müsavi değildir. Harbi Umumiden evvelki nispetler tamemen
zirüzeber olmuştur.
Binaenaleyh mukavelat üzerine yazılan İstanbulda bir Türk lirası alacağıma,
Fransa'da yirmiiki, yirmiüç frank alırım dediği zaman bir hamil hakikati
halde İstanbul'da alacağı bir liraya mukabil Paris'te üç lira istiyor.
Ve İngiltere'de sekiz lira istiyor demektir. Asıl mesele ise "Bu paralar
altın olarak vaktiyle verilmiştir. Binaenaleyh bugün de altın olarak verilmek
lazım geleceği iddiasıdır" Efendiler! Biz Harbi Umumiden evvel borç yaptığımız
zaman altın veya evrakı nakdiye gibi bir mesele karşısında değildir, ve
katiyen böyle bir mesele çıkacağını da hiç kimse düşünmemişti. Şu halde
tediyeyi tayin etmek için yeni bir mesele hadis oldu. Eğer altın vereceksek
doksan bir milyon lira borcumuz hakikati halde altı yüz milyon lira borç
demektir. Biz meseleyi hakikî ve mali noktai nazarından kemali vuzuh ve
hulus ile arz ettik. Biz bütün cihana müstevli olan bir beliyeyi asla musul
olmadığımız halde Türkiye'nin hayatı mukabilinde yüklenemeyiz. Maddeten
ve fiilen buna imkân yoktur. Meselenin ciheti nazariyesi her ne olursa
olsun ciheti ameliyesi şudur ki, bizim yaşamımız için böyle bir beliyei
maliyeyi biz yüklenemeyiz. (Alkışlar,bravo sesleri) Bu münakaşanın borcu
tanımamak ve borcu reddetmek ithamiyle hiçbir münasebeti yoktur. Asla kendimizi
böyle bir meselei ahlakiye karşısında kabul etmiyoruz. Borçlarımızı borç
olarak tanıyoruz. Borcu, bizim için mümkün, her sahibi insafı akıl ve mantık
dairesinde kabule sevk edecek olan bir esas dairesinde tediye edebiliriz.
Malayutak bir teklifi bizim tatbik etmemize imkanı maddî yoktur.
Bu mesele konuşulurken tarzı tatbik itibariyle yeni bir safha hâsıl
oldu. "Siz muamelatta esasen bu mukavele üzerinde nasıl yazılmış ise ve
zımnen, mademki vaktiyle altın olarak alınmıştır, altın esası üzerinden
tediye etmek mecburiyetini tanıyınız fakat herkes bilir ki, bu tanımak
nazari ve lafzi bir şeydir. Tediye zamanı geldiği vakit hamillerin menfaati
de borçlunun iflas etmemesiyle kaimdir. Borçlunun borcunu muntazaman tediye
edebilecek bir vaziyeti hayatiyede bulunmasını düşünürler. Binaenaleyh
tarzı tediye meselesinde anlaşılabilinir" denildi. Bu fikir ile sevk edildiğimiz
nokta şu idi ki, bütçemizi, hesabatımızı, varidat ve hasılatımızı kamilen
hamillerin önüne götürelim, izah edelim ve memleketin iktisadiyatı, memleketimizin
menafii ancak şu tarzda tediye ile temin olunabilecektir, diyelim. "Mukavelatın
mahiyetini tadil edecek bir taahhüdü siyasî olarak murahhaslar deruhde
edemezler" esası müdafa olundu. Muhasımlarımız tarafından dermeyan ve telkin
edilen esaslar bunlardır. Derhatur ediyorsunuz ki, bu fikirler Türkçe huruf
ile memlekette neşrolunmuştur. Onlar da, demişlerdi ki, böyle hesap ve
münakaşa olunur mu? Evvela hamillerin karşısına bütçemizle ve hesabatımızla
gitmeliyiz. Elbette onlar da insaf ile tetkik edecek ve anlayacaklardır.
Heyeti Murahhasa yalnız muhasımlariyle değil, muhasımların telkinatını
memleketimizin dahilinde neşir ve işaa edenlerle de mücadele etmiştir.
Muahedenamede altın tediye etmek fikri birkaç vesika ile izhar olunuyordu.
Birisi borç, cetvellerinde para gösterilen her yere altın kelimesi yazılmıştı.
Ondan sonra mukavelat üzerinde hamile verilen hakkı ihtiyar, yani ister
Türk lirası, ister Frank, ister sterlin alabilmek hakkı ayrıca bir izahname
ile teyidedilmiş, ondan sonra Muharrem Kararnamesiyle bilcümle istikraz
mukavelatının muahedename derununda teyidedilmesi talebolunmuştu. Başlıca
üç çeşit vesika vardı. Cetvelde paranın altın olarak yazılmış olması veyahut
bir izahnamede hamilin istediği parayı alabilmesinin tasrihi yekden görülüp
anlaşılacak bir meseledir. Fakat Muharrem Mukavelenamesinin veyahut diğer
mukaletanı teyidi hakkında karşısında bulunduğumuz talep tediye akçesinin
cinsini sarahaten ifade etmiyordu.
Evvela muahedede madde şeklinde vukubulan, sonra bir beyaname şekline
irca olunan bu talep hakikati halde tediye olunacak akçe meselesine de
zımnen taalluk ediyordu. Bunu görür görmez tahmin etmek benim gibi bir
gayrimütehassıs için talebolunur bir kudret addolunamaz. Bu, mesaili maliye
gibi büyük bir meselei hayatiyede erbabı ihtisasın bütün kabiliyetinden
istifade etmek için Heyeti Murahhasamız haricindeki mütehassısları da Düyunu
Umumiye ile münasebetleri ve tecrübeleri sebebiyle kemali safvetle etrafımda
topladım. Böyle bir beyanname vermek tediye olunacak akçenin cinsi hakkında
Türkiye'yi taahhüt altına alır diyebilecek vaziyette bulunanlar bunu bana
dememişlerdir. İhtisasları mı yoktu? İhtisasları varsa vaziyetleri kabili
izah değildi. (Çok doğru sesleri)
Hulasa arkadaşlar, borcun cinsi hakkında vehmile takibettiğimiz noktai
esasiye o kadar hayati idi ki, şu veya bu tedbiri hiçbir zaman kafi görmediğimiz
için talebolunan beyanname veyahut tediyat, tediye edeceğimiz akçenin cinsi
hakkında bizi bir taahhüde vazeder mi? Bunu kemali vuzuhla konferansta
alenen arz ettim, bir şey istiyorsunuz ve diyorsunuz ki, "Bunun içinde
tediye edeceğimiz akçenin cinsi kasdedilmemiştir" bu, böyle midir? Öyle
ise beyannamede; bu maksadı, bu ifadeyi sarahaten zikredelim, diyellm ki,
"Mukavelat...... İlahirihi ama, onun içerisinde altın tediye etmek veya
İsterlin tediye etmek kasdedilmemiştir." Türkiye'nin bütün atisine ve esbabı
hayatiyesine taalluk eden bir meselei esasiye üzerinde bulunuyoruz. Nihayet
tarzı tediye meselesi bütün alemde mevzuubahsolan kuponlar meselesi şekline
girdi. Bizim vaziyetimiz bidayette arz ettiğim gibi dürüst ve vazıhtır.
Biz yükleneceğimiz borçların altın veya sterlin olarak tediyesi hususunda
hiçbir taahhüt alamayız. Maddeten böyle bir tediyeye girişmek imkanına
malik değiliz. Muktedir değiliz. Bir (kur de şanj) beliyesi hasıl olmuş
ise bunun mesuliyeti maddiyesini Türkiye deruhde edemez. Bizim daima ısrarla
takibettiğimiz noktai esasiye budur. Nihayet konferansın atisi hakkında
cidden endişe verecek birçok buhranlar hâsıl olduktan sonra vaziyet şudur
ki, muahedede yapılan cetvellerden altın kelimesi çıkarılmış, hamile Türk
lirası, Frank veya İngiliz lirası almak ihtiyarının ahden teyidini gösteren
izahname çıkarılmıştır. Mukavelatın ve Muharrem kararnamesinin teyidi hakkındaki
talep ki biz onun zımnında paranın ne cins ile tediye olunacağı tehlikesini
de görmüş idik. Bu talepde geri alınmıştır. Murahhaslardan aldığımız zaman
tarafeynden noktai nazarlar vazıhan ifade olundu. Biz de beyan ve ilan
ettik ki, hamillerle müzakeratımızda bu müzakeratın noktai azimeti altın
veyahut isterlin tediye etmemek esasıdır. Bu noktai azimetten sonrasını
müzakere edeceğiz
Muahedenamenin bundan sonra ahkamı iktisadiyesi gelir. Ahkamı iktisadiyede
başlıca istihdaf olunan nokta Harbi Umumiyle inkıta eden münasebatı iktisadiyeyi
tasfiyeden ibarettir. Münasebet inkıta ettikten sonra tarafeyn tebaaları
memleketten ayrılmışlar veyahut memlekette kalmışlar. Birtakım tedabire
maruz olmuşlardır. Elbette bunların malları iade olunacaktır. Kendisine
bunlara ait zarar ve ziyan tazmin edilecek değildir. Çünkü bu nevi matalip
tamirat meselesiyle halledilip bitirilmiştir. Mukavelat, müruruzamanlar
vesaire gibi münhasıran hukuki ve iktisadi olan birtakım mesail vardı ki,
yeniden münasebet tesis edilirken bu münasebatın tasfiyesi zaruri idi.
Bu zeminde vazedilmiş olan Muhtelif Mahkeme, muhterem hatiplerin ifade
ettiği gibi memleketin hakkı kazası ile vesairesiyle ve her hangi bir suretle
münasebettar olan bir teşkilat değildir. Bu muhtelif devletler tebaasının
yeniden tesisi münasebat ettikten sonra mallarını iade etmek eski mukavelenamelerin
meriyeti ve şeraiti meriyetinde ihtirafatı süratle hal için tayin edilmiş
hakemlerdir, öteden beri bu kabil hakemlerdir, her memlekette kabul olunagelmiştir.
Beynelmilel mesailin gittikçe hakemler vasıtasiyle hallolunmasına temayül
görüldüğü malumunuzdur.
Hülasa hakkı kaza noktai nazarından Muhtelit Hakem mahkemelerinden endişe
etmeye hiçbir sebep yoktur. Eski miraslardan Beynelmilel Sıhhiye İdaresinin
lağvolunması da elimizdeki Muahadenamenin hututu barizesinden ve esaslı
muvaffakıyetlerinden biridir. Ondan sonra arkadaşlar, üseranın iadesine
ve mezarlıklara ait birtakım ahkam vardır ki, üseranın iadesine aidolan
ahkam her muharebeden sonra yapılan mutat bir muameledir. Mezarlıklara
ait vaz'edilen ahkâm ise hâkimiyet ve mevcudiyet noktai nazarından mucibi
endişe olmayan bir mahiyettedir. Bunu muhtelif memleketler birbirinin arazisinde
yapmışlardır. Ve bizim tarihimizde ve ananatımızda vardır. Bilirsiniz İstanbul'da
İngiliz mezarlığı vardır. Herhangi bir suretle bu mezarlıkların bizim mevcudiyetimiz
için bir tehlike teşkil edeceğini zannetmek makul değildir ve hiçbir sebep
yoktur. Muharebe meydanlarında ve Osmanlı İmparatorluğunun aksamı üzerinde
bıraktığını yerlerde bizim de aynı suretle mezarlık tesis ederek eslafimiza
hürmetimizi ve şükranımızı sureti daimede ifa etmek hakkımız vardır.
Sulh Muahedenamesinin hututu umumiyesi hakkındaki maruzatımı şu tarzda
yeniden hülasa etmeme müsaade buyurunuz. Bizim elimizde bulunan Muahedename
Harbi Umumiden sonra gördüğümüz muahedenamelere yakından veya uzaktan bir
müşabehet iraeetmez.
Arkadaşlar! Harbi Umumiden sonraki muahedatta birtakım yeni esaslar
vardır ki, asıl bu esaslar arazi tebeddülatı ve arazi felaketlerinden kat
kat ağır netayiç tevlidetmiştir. Bunlardan birisi tamirat esasıdır. Harbi
Umumiden sonraki muahedelerde tamirat esası görürsünüz. Bu, miktarı gayrimalum
ve sureti tediyesi gayrimuayyen damii bir mükellefiyeti maliyedir, Bundan
Harbi Umumiden mağlub olarak çıkan milletler müteessir ve muz tariptirler.
Galibolan milletler de bir şey almış ve sulhun nimetinden isti fade
etmiş vaziyette değildirler. Meselenin diğer milletlere ait ciheti bize
taalluk etmez. Kendi muahedemiz noktai nazarından derim ki, böyle bir tehlikeli
esas muahedenamemizde yoktur.
Arkadaşlar! Harbi Umumi muahedatının esaslı bir barı da hakkı müdafaadan
mahrumiyettir. Her müsademeden sonra veyi mağluplara diye ifade olunan
ıstırabat bugün ağza alınmıyacak kadar ehemmiyetsiz ve mensi kalmıştır.
Bugün mağlubiyeti hissettiren, elemi hissettiren bar, veyl silahsızlara
diye ifade olunuyor.
Memleketin hayatını ve atisini temin edecek olan asıl vasıta hakkı müdafaanın
bilakaydüşart mahfuziyetidir. Bu Muahedename bu noktai nazardan bizi bütün
büyük ve galip milletler vaziyetinde bırakıyor. Bu, büyük bir noktadır.
Hiçblr vesikai düveliye, bir milletin atisinin, teminini deruhde edemez.
Millet atisini ancak kendi kudreti hayatiyesi ve azmi ile temin edebilir
ve muahedatı mümzayayı kemali hulus ve dürüsti ile takibedebilmesi yeni
vaziyetlere; yeni tehlikelere karşı tedbir alabilmesi iktidarı ile mümkündür.
Bu da hakkı müdafaa ile olur. Hakkı müdafaa bizim Muahedenamemizde Türkiye
için mutlak olarak tanınmıştır.
Diğer muahedatın ağır bir noktası da Murakabe komisyonlarıdır. Mütareke
zamanlarında şu veya bu mahalde velev ufak olsun her hangi bir ecnebi heyetin
memleketin umuru hayatiyesini nasıl durduğunu hepiniz derhatır edersiniz.
Bizim muahedemanemizde her hangi bir suretle bir murakabe derpiş edilemezdi
ve Türkiye zaten bu esaslar için kıyam etmişti. Binaenaleyh bu esası da
muahedename ile tespit ve teyidetmiş oluyoruz.
Diğer muahedenamelerin ağır olan bir noktası da ati için iktisadi veya
ticari tahdidattır. Arkadaşlar! Bilirsiniz ki senelerden beri mücadelat
içinde tamamen serbest olduğumuz halde hariçte birçok milletlerle tesisi
münasebet edemedik. Ahden bağlıdırlar. Biz kendi muahedenamemizle Harbi
Umumide galibolan müsavi milletler gibi taahhüdattan azadeyiz, bunu tevlideden
bu muahedenamedir. Arz etmek istediğim getirdiğimiz muahedenamenin Harbi
Umumiden sonra yapılmış olan muahedata yakından ve uzaktan bir müşabehet
irae etmediğini göstermektir.
Bu muahedename milletlerin görüşerek yapabilecekleri bir sulh muahedenamesi
addolunabilir. Bizim istediğimiz zaten bu idi. Her hangi bir cebir ve kuvvetle
bize kabul ettirilmiş bir muahededen içtinabediyorduk. Müzakere ile, mücadele
ile bu tarzda bir muahedenameye vasıl olabileceğimizi takdir ediyorduk.
Netice bizim istediğimiz şekilde istihsal olunmuştur.
Lozan'da imza ettiğimiz vesaikten birisi boğazlar usulüne dair mukavelenamedir.
Boğazların vaziyeti coğrafyası itibariyle ehemmiyeti mahsusası hiçbir zaman
nazarlardan dur olmamıştır. Boğazlar için Harbi Umumiden sonra boğazların
serbestisi tarzında yeni nazariyeler peyda oldu.
Bu nazariyenin sebebi vaz'ı iddia olunduğu gibi ( 1914)'e kadar açık
bulundururken (1914)'te ahde muhalif hareket ederek boğazları kapamaklığımız
değildir. Hakikatte (1914)'te memleketimizi müdafa etmek boğazları kapamak,
açmak, müdafaa etmek suretindeki hakkı tasarrufumuz ahden emin ve müeyyed
idi. Ahde muhalif hareket etmedik. Bunu tavzih etmekle beraber boğazların
serbestisi bir emrivaki olarak tahaddüs etmiş bir mesele idi. Meselenin
Karadeniz ve Akdeniz devletleri için haiz olduğu ehemmiyet o kadar tebarüz
etmiştir ki biz dahi Misakı Millimizde İstanbul'un ve Marmara'nın emniyeti
mahfuz kalmak şartiyle boğazların ticarete ve Münakalatı Umumiyeye küşadını
esas olarak kabul ettik. Misakı Millide kabul ettiğimiz bu esas hakikatı
halde şeraiti cedidenin zaruriyatından idi. Düşünülemiyerek yapılmış bir
fedakarlık tarzında ifade olunamaz.
Boğazların usulünü tayin etmek için olan müzakeratta birçok siyasetler
tavazzuh ve tesadüm etmiştir. Türkiye bu siyasetler içinde Misakı Milli
ile ilan olunan esasata sadakatini ve asıl kendi vazifesi olan Türkiye'nin
mevcudiyet ve emniyetini vikaye etmek esasını takibettik. Serbestii mürur
hazara ve sefere; ticaret ve harb sefinelerine aidolmak üzere muhtelif
fasıllarda izah olunmuştur. Hakikatı halde serbestii mürur ile başlıca
harb gemilerinin ve harb tayyarelerinin hazarda ve seferde müruru tanzim
edilmiştir. Boğazlar meselesini başlıca bu noktalardan tetkik etmelidir.
Çünkü ticaret için, boğazlar tahkim edilmiş ve kapalı addedildiği zamanda
dahi bir memnuniyet yoktu. Boğazların açıklığı için imza ettiğim mukavelede;
harb sefineleri için, havai sefineler için hazarda ve seferde şeraiti mürur
tayin edilmiş bulunuyor. Biz Boğazlar Mukavelenamesinin halli esnasında
muhtelif siyasetler arasında gerek dostluklarımızı muhafaza etmek ve kendi
menafiimizi olduğu kadar dostlarımızın da menafiini muhafaza edecek bir
şekli hal bulmak için yedikudretimizde bulunan mesaiyi sarf ettik. Hiçbir
kimse veya heyet bize dürüst bir vaziyet takibetmemek ithammını serd edemez.
Biz ihtiyacatı umumiyeyi temin etmek ve sulha varmak için bir noktai sabite
üzerinde duramazdık. Bu meseleyi her halde halletmek icabederdi. Alakadar
olan bütün milletlerin bugün vaz'ı imza etmiş olduğu bir mukavelename meseleyi
beynelmilel nazardan tanzim etmiştir.
Şimdi Türkiye'ye taalluk eden nıkatı nazardan mülahazat dermeyan edeyim.
Bizim boğazlar mukavelenamesinde deruhde ettiğimiz mecburiyet; gayriaskeri
bir mıntıka ihdasıdır. Bihakkin denilebilir ki Türkiye, İstanbul ve boğazları,
bu kadar mühim olan yerleri tahkimden feragat etmekle mühim bir şeyden
feragat etmiştir.
Arkadaşlar! Boğazlar üzerinde dökülen kanlar, munhasıran Türkiye'nin
uğradığı bir tecavüzü defetmek için dökülmemiştir. Harbi Umumiyede eğer
boğazları müdafaaya ve birçok kan dökmeye mecbur oldu isek Türkiye'nin
dahil olduğu bir zümrenin müşterek menafiini müdafaa için mecbur olduk.
Vakaa tecavüz doğrudan doğruya evvelâ Türkiye'ye müteveccih idi ve Türkiye
vazifesini her zaman için şayanı iftihar olacak bir surette ifa eyledi.
Âtiyen boğazlar üzerinde yeniden bir tecavüz vakı olursa Türkiye hakkı
müdafaasını mutlak olarak muhafaza edecektir. Bitaraf kaldığımız muharebeler
için geçmek ve gitmek bize taalluk etmez. Fakat Türkiye'nin dahil olduğu
bir muharebede hakkı müdafaamızı istimal etmek bilakaydüşart temin edilmiştir.
Buna derakap bir itiraz varidolabilir. "Fakat vakti hazarda müdafaa esbabı
temin edilmemiş ise bu taarruza karşı ittihaz edeceğimiz tedabir de elbette
noksan olur." Bunun cevabı; bugün içinde bulunduğumuz vaziyettir.
Bugün İstanbul'u boğazları ta Meriç'e kadar alıyoruz. Bunu bize aldıran
ve bu yerleri düşman elinden kurtaran İstanbul'da, Boğazlar'da ve Trakya'da
tahkimat ve kuvvetimizin mevcudiyeti midir? Bugünkü vaziyet gerek İstanbul'un
ve gerek Trakya'nın en iyi müdafaasının nasıl olacağını bize bedaheten
göstermektedir. Anadolu'ya hâkim ve sahibolandır ki, boğazlar ve İstanbul
onun malı olacaktır. Eğer başka türlü bir tertibe imkân olsaydı bugün imza
ile o netice tespit olunmazdı. Bu, vaziyeti coğrafiyenin ve vaziyeti siyasiyenin
ilcayı zarurisidir.
Osmanlı İmparatorluğu bütün menabi ve vesaitini boğazlar etrafında teksif
ederek ve memleketin diğer yerlerini faaliyetten mahrum bırakarak İstanbul'u
ve boğazları müdafaa etmeye çalıştı fakat kaybetti.
Yeni Türkiye, bütün kuvvet ve menabiinin mahalli sarfını tayin ve tanzim
ettiği için İstanbul ve boğazların muhafazasını ilelebed temin etmiş oluyor.
(Sürekli alkışlar)
Efendiler! Boğazların ve İstanbul'un ecnebi bir ele geçmesi nasıl tedabir
ile kabili icradır? Elde bunu ifade eden tarihi bir vesika da vardır. Onun
adını bilirsiniz. Boğazların ve İstanbul'un ecnebi bir elde bulunması için
orada kudretten mahrum, lafzi bir Hükümet lazımdır. Bundan maada Anadolu'da
ledelicap faaliyete geçebilecek bir ordu lazımdır. Bundan maada geri kalan
Türkiye'de çakıya kadar silah bulunmamak lazımdır. Boğazları ecnebi eline
geçirecek İstanbul'u ağyar elinde bırakacak fenni tedabirin heyeti mecmuası
budur, bugün Anadolu'da Türkiye aleyhine kullanılacak ordu veya Devlet
mi vardır? Türkiye hakkı müdafaasını sureti mutlakada muhafaza etmemiş
midir? İşte bunların neticesi olaraktır ki, kendiliğinden İstanbul ve boğazlar
sahibi aslisi olan Türkiye'ye iltihak etmiştir. Bugün vaziyet böyle iken
Türkiye bütün cihan ile münferiden ve serbestçe tesisi sulh ve münasebat
ettikten sonra tehlike nerede vardır? Tehlike oradadır ki, vatan, kendi
dahilinde kudretten mahrum olmasın. Bugün haiz olduğumuz kuvvet muhafaza,
tarsin ve ilaedilirse Garp hudutlarımız için İstanbul ve boğazlar için
tehlike tasavvur etmiyorum. (Alkışlar)
İşte arkadaşlar! Boğazlar Mukavelenamesinin Türkiye'nin emniyeti noktai
nazarından mahiyeti budur. En iyi bir sureti hal bulmak üzere son gayretleri
sarf ettikten sonra meseleyi bu neticeye isal ettik.
Boğazlar Mukavelenamesinde başlıca muhassalai mesaimiz olan bir noktayı
ayrıca ifade etmek isterim. Boğazlar Komisyonu teşkil ediliyor. Bu komisyon
şekli aslisinde gerek ticaret ve gerek harb sefaininin müruru için ve gerek
gayriaskeri mıntıkaya matuf tedabirin takibolunup olunmadığını murakabe
için teşkil olunmuştu. Uzun ve çetin münakaşadan sonra bu Boğazlar Komisyonunun
vazifesi sular üzerinde sefaini harbiye ve askeri tayyarelere hasrolunmuştur.
Karada her hangi bir şekil altında murakabe hakkını bir ecnebi murakebe
heyetine terk etseydik vaziyet hakimiyetimizle gayrikabili telif olurdu.
Bu noktayı esaslı bir mesele olarak mevzuubahis ve müdafaa ettik. Netice
şudur ki, boğazları mürur noktai nazarından açıyoruz. Geçecek sefaini harbiye
birtakım hesabat ile tayin olunacak, komisyonun vazifesi Karadeniz ve Akdeniz
devletlerinin kuvayı harbiyei bahriyesine mütaallik müşterek bir meseleyi
takibetmektir. Maba'dı vazife tamamen İstanbul'un ve boğazların sureti
mutlakada tahtı hakimiyetinde bulunduğu devlete aittir. Takibettiğimiz
bu nazariye muahedede istihsal ve ifade olunmuştur. Bunda Türkiye için
bir mahzur görmedik. Boğazlardan geçecek donanma en kuvvetli Karadeniz
Devleti donanmasından fazla olmayacak. En kuvvetli Karadeniz Devletinin
donanması senenin muayyen bir zamanında tayin olunacaktır. Komisyon geçen
donanmanın hakikaten bu donanmadan aşağı ve yukarı olduğunu takdir ederek
yol verecek. Niçin böyle bütün devletlere ait olan bir meseleyi Türkiye
kendi mesuliyet altında olarak bütün devletlere muhatabolmak vaziyetinde
kalsın? Türkiye beyhude münakaşat ve müşkülata neden katlansın?
Arkadaşlar! Trakya hududuna dair olan Mukavelenamenin ruhu Trakya'daki
hudutlarımızın tarafeyninden otuz kilometre mıntakanın gayriaskeri bulunmasıdır.
Tahkimat olmayacak garnizon bulunmayacak ve ila ahirihi bu tedbirin kabulü
nedir? Hudutlar üzerinde baştanbaşa asker dizmek ve tahkimat yapmak kimsenin
hatırından geçmez. Bu tedbirin esasını açık söylemek lazımdır. Bu Edirne
üzerinde tahkimat bulunmamasını ve muhtemelen hem hudut memleketler tarafından
Meriç vadisinde tahkimat yapılmamasını istihdaf eder. Biz Edirne üzerinde
tahkimat yapmayı zaten düşünmüyoruz. Edirne'nin müdafaası bugün nasıl temin
edilmiştir. Bütün dünya varken ve biz uzakta kalmış iken Edirne bizim elimizdedir.
Vaziyeti askeriye sarahaten gösterir ki, bu vaziyette bir kale yapmak
ve tahkimatta bulunmak beyhude masraf ve külfettir. Bununla beraber devletler
böyle bir tedbirin taahhüdettirilmesinde musir idiler. Noktai nazar şu
idi : Biz Avrupa'ya ne maksatla geçiyoruz! Malumdur ki, bizim maksadımız
hudutlarımız dahilinde komşularımız için ve bütün dünya için amili sulh
ve huzur olmaktır. Eğer biz Avrupa'ya eskiden olduğu gibi bir fikri istila
için geçiyorsak devletler ve Balkanlar için başka bir çare lazımdır zannolunuyordu.
Bu noktayı vazıhan ifade etmekte bizim zararımız mı vardır, faidemiz mi
vardır? Bizim faidemiz olduğuna kaniiz. Siyasetimizin gizli ve kapaklı
bir noktası yoktur. Biz menabii kafi olan arazimiz içinde mevcudiyetimizi,
terakkiyatımızı temin etmekten başka bir şey düşünmüyoruz ve atiyen Balkanlar'da
Türkiye daima bir unsuru muvazenet ve amili sulh ve sükunet olarak ihtiram
görecektir. Hulasa Trakya Mukavelenamesi ile maddi menafiimizden hiçbir
şey kaybetmiş olmuyoruz.
Hudutları gayriaskeri bırakmakla memleketimizi tecavüze maruz bıraktığımız
zannolunursa buna cevabım evvela yine bugünkü vaziyettir. Ondan sonra geçmiş
seferlerdir. Trakya'nın mevcudiyeti hudut üzerinde yapılacak kalelere istinad
ettirilemez. Nasıl baştanbaşa tahkimatsız olan memleketimizi istilaya düştükten
sonra tamamen istirdat ve muhafaza etmişsek son zerresine kadar da tamamen
muhafaza edebiliriz.
Arkadaşlar! Bundan sonra İkamet ve salahiyet hakkında bir Mukavelenamemiz
vardır. Bu mukavelename, bizimle imza eden devletlerle ilk yaptığımız mukavelenamedir.
Yedi sene müddetle yapılmıştır ve tamamen mütekabiliyet esasına müstenittir.
Ehliyeti şahsiye hususunda yektaraf olarak müsaadetta bulunduğumuzdan bahsolunuyor.
Böyle bir mukavelenameyi şeraiti hazıra dahilinde vücuda getirmek için
bizim zaten memleketimizde bulunan ecanip hakkında aksini düşünmediğimiz
bir müsaadeyi yapmaya lüzum vardı. Aslolan noktalar, memlekette mevcudiyet
için gerek tekalif, gerek ikamet ve gerek adliye noktai nazarından hayati
olan noktalar tamamen temin olunmuştur.
Heyeti Celileye arz ettiğimiz vesaikten biri de Ticaret Mukavelenamesidir.
Bu yeni esas üzerinde akdettiğimiz ilk yeni ticaret mukavelenamesidir.
Arkadaşlar! Hatipler bu ticaret mukavelenamesiyle beş sene müddet zarfında
faaliyeti ticariyemizin muattal olacağı endişesini izhar ettiler. Tabii
bu ifade ile ticaret için mukavelenamesiz serbest bir surette yaşayalım,
diye bir mana kasdetmemişlerdir. Mademki, milletler, aralarında ticaret
yapacaklardır; bu bir mukaveleye rapdolunmak lazımdır. Ve mademki bir mukaveledir;
elbette tarafeyn birtakım kuyudat ile kendilerini bağlamışlardır. Kabul
ettiğimiz tarifelerimiz kendi tarifelerimizdir. Mücadelatı harbiye zamanında
her kaydüşarttan azade olarak düşündüğümüz ve tatbik ettiğimiz tarifelerdir.
Esas olarak bunlar nazarı itibara alınmıştır. Buna mukabil karşı taraflarla
tabiî bu tarifeler üzerinde müzakere ve münakaşa edilmiş bazı emsal üzerinde
itilafIar hasıl olmuştur. Gerçi mukabillerimizde bütün mevad üzerine böyle
bir tarife tespit edilmemiştir. En ziyade mazharı müsaade millet muamelesi
kabul edilmiştir. Bu esas, yalnız, bin meseleyi aynı zamanda halletmek
için çalışan iki taraf arasında mesbuk değildir. Daha geçende her iztırahtan
azade olan Fransa ve İspanya arasında da böyle mukavele yapılmıştır. Tarife
yapmak muamelesi o kadar basit ve kolay bir şey değildir. Uzun zaman takip
ve tetkika muhtaçtır. Temenni ederim ki, beş sene zarfında, beş senenin
ikinci senesi ile üçüncü senesi arasında atiyen tatbik edeceğimiz bütün
tarifeleri tamamen ihzar etmiş olalım.
Heyeti Celileye arz ettiğimiz en birisi Rum ve ahalinin mübadelesine
dair Mukavelenamedir. Arkadaşlar! Gayrimuharip ve yerleşmiş ahalinin öteden
beri alıştıkları araziden, muhitten ve şeraitten bilmecburiye, uzaklaştırılmalarından
elbette teessür duyarız. Fakat husule gelen birçok hadisatın şeraiti mücbiresine
galebe edemezdi. Bizim sun'umuz olmaksızım böyle bir teessür, bizim sun'umuz
olmaksızın hadis olan vaziyetler birtakım anasırla beraber yaşamak imkanını
da selbetmişti. Vaziyetin ibram ettiği çareyi kabul etmek mecburiyeti hasıl
oldu. Bununla hulusu niyetimizin asırlardan beri halledemediği hastalığı
esasından tesviye etmiş oluyoruz. Kazanmış olduğumuz menfaat şudur ki,
Anadolu vatanı aslisi hemen hemen yeknesak bir vatan olmuştur. Memleketimize
alacağımız ve muhaceret sebebiyle birçok iztırabat çekecek, millettaşlarımız
gelip geçecek olan bu hali atiye ait derin mülahazat ile iktiham etmelidir.
Dahilde Hükümetçe kabili tatbik olan bütün tedabiri tatbik edeceğiz.
Bütün bu tedabir ile beraber ıztırap ve rahatsızlık olacağını bilmek lazımdır.
Çünkü gayrikabili içtinaptır. Kudreti beşer dahilinde değildir. Efendiler!
Müteselli olduğumuz şudur ki, senelerden beri, hududu milli haricinde kalmış
vatandaşların vaziyetleri mücerreptir. Bugün için, yarın için ve öbür gün
için mukadder olan vaziyetten bütün kabillyetlerini Anavatana hasretmek
suretiyle kurtulmuş oluyorlar. Memleketin başka noktalarında, İstanbul
ve diğer yerlerde bu mübadeleyi niçin tatbik etmediniz? diye bir itiraz
varidolamaz. Mevzuubahsolan meselenin en iyi bir sureti halli için zamanında
azami kuvvet sarf olunur. Fakat bir sureti hal üzerinde karar aldıktan
sonra memleketimiz dahilindeki bütün anasır için vazifemiz maziyi unutturacak
bir sükun tesis etmektir. Yeni Türkiye'nin hududu dahilinde kalacak olan
bütün vatandaşlar yekdiğerleriyle itilaf etmesini bilerek bir vatan içerisinde
huzur ve sükun içinde yaşayacaklardır. Buna katiyen itimadediyoruz. Bu
itimadı Meclisi Âlinin tasdikine arz ettiğimiz muahedat içinde teşviş edecek
hiçbir nokta yoktur.
Sivil mevkufinin ve üseranın iadesine dair takdim ettiğimiz vesika zaten
mevkii tatbikta olan ve hemen bitmekte olan bir şeydir.
Affi umumi Beyannamesi geliyor. Bunun ruhu on seneden beri hadis olan
birçok mesaili bir defada hal ve teskin etmek arzusudur. Kuvvetli olan
noktası budur. Elbette zaif olan noktası vardır. Bu affı umumi ile vatana
karşı olan vazifelerini ihmal etmiş olan ve binaenaleyh her türlü mukaddes
hissiyat muvacehesinde itaptan kendilerini kurtarmayacak olanların affı
umumiden müstefidolmalarıdır, fakat affın başlıbaşına bir kuvveti ve bahusus
geçmiş hadisatı tasfiye ederek mazinin silinmesi ve unutulması gibi evsafı
yanmda mahzuru göze alınabilir. Affı umumiye merbut olmak üzere bir protokol
vardır ki, bu da aftan istifade ettirilmeleri bütün hüsnüniyetimize rağmen
tarafımızdan deruhde edilemiyecek olan 150 kişinin bu aftan istisnasını
ifade ediyor. Çok hüsnüniyetle hareket etmekle beraber çok hadisat olmuştur
ki, hadisatın tekerrüründen içtinap için asgarî bir tedbir almak mecburiyetinden
kendimizi kurtaramadık.
Yunanistan'da bulunan emlaki İslamiye hakkında Yunan murahhaslarının
verdiği vesikayı huzuru alinize takdim ettim. Yunanistan'da kalan emlaki
İslamiyenin masuniyet ve mahfuziyeti hakkında yeni bir vesikadır.
Arkadaşlar! Hatiplerin mevzuubahsettikleri mühim beyannameler geliyor.
Gerek idarei adliye ve gerek idarei sıhhiye içinde olan beyannameler. Bu
beyannameler bizim tarafımızdan verilmiş beyannameler ve hakikati halde
Türkiye'nin kendiliğinden ittihaz ettiği tedbirlerdir. O kadar büyük hadisatı
müşkül şerait lçinde temizlerken bu beyannameleri vererek her hangi bir
surette mucibi tatmin ve temin olmak gayrikabili içtinap bir mecburiyet
halinde idi. Arkadaşlar! Bu beyannamelerde bizim hakkı mevcudiyetimizi,
hakkı hayatımızı, hakkı istiklalimizi fiiliyatta nakzeden nıkat yoktur.
Bazı hatipler mubalağa ile hislerini tersim ettiler ve varmak istediğimiz
ideali vuzuh ile teressüm ettirdiler. Beyannamelerde beş sene müddet var
ve beş sene nihayetinde kendiliğinden, yeni hiçbir münakaşaya, yeniden
hiçbir teşebbüse ihtiyaç olmaksızın kendiliğinden süküt edecek iki beyanname
bizi fiiliyatta ve hakikatte müşkülata duçar etmez. İdarei Adliye için
alacağımız hukuk müşavirleri Adliye Vekilini mürakabe edeceğinden bahsediliyor
ve hangi Kavanin Komisyonuna iştirak edecekleri sual ediliyor. Adliye Vekiline
merbut bir memurun onu murakabe etmesi nasıl var idi hatır olabilir? Kezalik
bu memurların iştirak edecekleri komisyonlar ancak Adliye Vekilinin tahtı
idaresinde bulunan komisyonlar olacaktır. Muahedenin heyeti umumiyesinde,
beyannamede, hakkı kazayı ihlal eden nokta yoktur.
Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından ita edilmiş olan imtiyazlara
ait Protokol geliyor. Osmanlı İmparatorluğu tarafından verilmiş imtiyazat
ile ecnebiler Osmanlı İmparatorluğu ile birçok teşebbüsatı iktisadiyeye
girişmişlerdir. Sermayeler dökülmüş, işler yapılmış, şirketler teessüs
etmiştir. Efendiler! Biz memleketimize gelip sermaye dökecek ve teşebbüsatı
iktisadiyeye girişecek erbabı teşebbüse müşkilat ve mevani ika etmek zihniyetinde
asla değiliz. Bilakis bizim memleketimiz öyle bir muhiti emindir ki, buraya
gelinir, istenilen miktarda sermaye dökülür, her türlü teşebbüsatı iktisadiyeye
girişilebilir. Elverir ki, buraya gelecekler bu memleketin her hangi bir
memleket gibi sahibi malum olan, hukuku hayatiye ve hukuku istiklaliyesi
müsellem olan bir muhit olduğunu bilsinler. Memleketimiz kavanininin hududu
ve icabatı dahilinde kalmak kaydı tabisini ve meşru bir surette kazanmak
lüzumunu kendileri kabul etsinler.
Memlekette şu veya bu tarzda müşkülat çıkarmak şu veya bu tarzda hakimiyet
almak düşünmesinler. Fıtratımız, teşkilatımız, muhitimiz suistimalata müsait
değildir. Bilakis meşru kazançlara emniyet ve teshilat vermek için müsaittir.
Arzu ediyoruz ki, gelsinler, sermaye döksünler, iş yapsınlar, meşru istifade
etsinler. Bu yalnız erbabı teşebbüsün istifadesini temin etmez. Aynı zamanda
tabiî ve esaslı olarak memleket için de mucibi istifade olur. Şimdi bu
esas dahilinde bulunan bir devletin Osmanlı İmpatatorluğu tarafından verilmiş
olan imtiyazat ile memlekette hasıl olan vaziyeti nazarı dikkate almaması
kabil olamazdı. Bu noktai nazardan birçok ihtilafatı hallettik. Kabul ettiğimiz
noktalar menafii memleketle kabili telif olan makul hudutlar dahilindedir.
Bu imtiyazat içinde en çok müşkülat çektiklerimiz Harbi Umumiden evvel
imtiyazı tamamiyet kesbetmemiş olanlardır. Gerek devletler arasında muhabere
edilmiş ve gerek teşebbüsat esnasında muamelesi tamam olmamış imtiyazlar
da mer'idir tarzında umumi bir teklif vardı. Bu teklif sebebiyle çok müşkülat
içinde kaldık.
Herhangi iki hükümet adamı arasında geçmiş belki tamamen malumumuz bile
olmayan bir vesika ile Türkiye'yi meçhul şeraitle meçhul bir imtiyaza raptedemezdik.
İmtiyazat meselesinde Harbi Umumiden husule gelen fasıla kadar müddeti
imtiyazın temdidi de bilhassa konferansın birinci safhasında mevzuubahsoldu.
Biz bu şirketlere henüz muahede imza edilmemiş iken bile müşkülat
çıkarmayacak kadar hulus göstermişken yeniden taahhüdat altına giremezdik.
Biz her nevi şirketlerin memleketimizde teessüs edebileceğini hulusu niyetle
ve fiilen göstermiş bulunuyoruz. Tasdikinize arz ettiğimiz vesikalar içinde
Portekiz ve Belçika ile de sulhün tahakkuku için vesikalar vardır. Bundan
sonra Tahliye Protokolü ve merbutu olan Beyanname gelir. Tahliye Protokolü
Türkiye Büyük Millet Meclisinin tasdikinden itibaren muayyen bir müddet
zarfında kati bir tahliyeyi tazammum eder. Bu protokol hakikî bir sulh
yoluna girmekte olduğumuza amelî olan ilk vesikai emniyettir. Arz ettiğimiz
vesikalar arasında Karaağaç'ın tahliyesine ve bize iade olunan Bozcaada
ve İmroz'un iadesine dair olan Protokol bir de Yugoslavya Devletinin muayyen
bir zaman zarfında muahedeyi imza edebileceğine dair vesaik, bir de bütün
bu mukavelatı bir safhada hulasa eden Senedi Nihai görülür. Şimdiye kadar
olan mülahazatla Lozan'da imza ettiğimiz muahedenameyi ve bütün senedatı
izah etmiş oluyorum.
Muhterem efendiler! Mücahedatı Milliyenin neticei hasılasını takdim
ettiğim muahedeler ve vesikalar tespit ediyor. Bunlar için size ayrıca,
bir hulasa yapayım...
Mütecanis, yeknesak bir vatan, bunun dahilinde harice karşı şu gayritabiî
kuyuttan ve hükümet içinde hükümet ifade eden dahili imtiyazattan müberra
bir vaziyeti gayritabiî mükellefiyatı maliyeden azade bir hal, hakkı müdafaası
mutlak, menabii mebzul ve serbest bir vatan. Bu vatanın adı Türkiye'dir.
(Şiddetli alkışlar) O Türkiye'yi bu muahedenameler ifade ve tavzih etmektedir.
(Alkışlar, bravo sesleri)
Efendiler! Türk milletinin hassai esasiyesi zannolunduğu gibi unsuru
cidal olmak değildir. Uzun zamandan beri haksız muhacemata göğüs germek
mecburiyetinde kaldığındandır ki, son devrelerde hassai cidali nazarı dikkati
celbetmiştir. Türk Milletinin hassai esasiyesi sulh ve müsalemet vadisinde
unsuru terakki ve medeniyet olmaktır.(Alkışlar)
Efendiler! Temin ettiğimiz vatanın harap ve fakir olduğunu hariçte ve
dahilde bilmeyen yoktur. Biz zannetmedik, hiçbir meseleyi hallederken düşünmedik
ki karşımızda bulunan muhataplarımız zayıf yerlerimizi veya kuvvetli yerlerimizi
fark edememişlerdir. Böyle yanlış bir hesaba düşmedik. Eğer böyle bir hataya
düşmüş olsaydık hiçbir mücadelede muvaffak olamazdık. Daima hesabettik
ki her hangi bir mücadelede zayıf ve kuvvetli yerlerimiz ne ise elbette
karşımızdakiler, muhasımlarımız da bunları bilirler. Onun için söylüyorum
ki, vatanın içinde bulunduğu ızdırabı ve bilhassa içinde bulunduğu fakir
ve harabiyi, dahilinde bilmeyen kimse olmadığı gibi haricinde bilmeyen
kimse de yoktur.
Efendiler! Bizi endişeye sevk eden noktalar bütün dünyaca malum olmakla
beraber Türkiye büyük ve kavi bir Devlet, büyük ve kavi bir millet addolunmuştur.(Alkışlar)
Sebebi nedir? Toz, toprak içindeki hayatı henüz Avrupa'nın diğer yerlerindeki
hayatı ile kıyas kabul etmeyen bu memleketin vaziyeti ve asıl kuvveti nedir
ki, zahirine rağmen kavi, atisi emin addolunur?
Efendiler! Bu memleketin menabiî ne kadar kuvvetli, ne kadar mebzul
olduğunu bizden daha iyi bütün dünya bilir. Kabili tasavvur mudur, erişilmez
hedeflere varmak için vesaitsizliğe, maddî müşkilata galebe eden bir memleket
ve bir millet altın hazineleri üzerinde otursun, mahza kapısını açmayı
bilmemek yüzünden fakir ve ıztırabı kabili tedavi olmasın? Aslolan nokta
menbaın kendisine malik olup olmamaktır. Eğer memlekette menbaı kuvvet,
menbaı servet, menbaı inkişaf yok ise bunu yaratmak kimsenin elinde değildir.
Her hangi bir taş parçası demir yapılamaz. Fakat eğer bu kuvvet varsa eksik
olan bunu inkişaf ettirmek için ilimdir, tecrübedir, melekedir, zamandır
ve bunların hepsi kudreti beşer dahilinde olan avamildir ve bunların hepsi
gayrikabili tasavvur müşkülatı iktiham etmiş olan, bütün dünyaya karşı
siyasi ve harbi mücadelesinde ispatı mevcudiyet etmiş olan bir milletin
takati haricinde değildir. Âtiye kemali emniyetle bakıyoruz. Bizim nüfusumuzu,
hayatımızı en yüksek seviyei medeniyeye çıkarmak için her türlü menabi
ve vesait vardır.
Efendiler! Bu vesait ve menabii işletmek için, milletin büyük bir atiye
doğru yürümesi için imkân veriniz. Sulh devresi gelmiştir. Tarif ettiğim
güzel, mukaddes, her türlü şeraiti hayatiyeye malik vatanın inkişafını
temin etmeye derhal başlamak zamanı gelmiştir. Milletin asıl vazifelerini
ifa etmek, unsuru sulh ve müsalemet, amili terakki ve medeniyet olmak için
istidat ve kararına yol gösteriniz. Arkadaşlar! Hedefe varmak için evvela
hedef vazıh ve berrak bir. surette malum olmak lazımdır. Yanar - döner
bir ışık, bulutlar içerisinde meşkuk hedefler arkasında koşanların ilk
müşkilat karşısında ayakları sürçer. Berrak ve mühim bir hedefe varmak
için de bunun dümdüz olduğunu, her türlü müşkülattarı azade bulunduğunu
zannetmek büyük gaflettir.
Büyük hedefin yolu sabır ve sebatı tüketecek zannolunan büyük müşkilat
ile malidir. Varacağım nokta mecmuai milelde en yüksek seviyei terakki
ve temeddündür. Gerçi fakir ve harabız. Fakat altın hazineleri içinde oturuyoruz.
Yarın veya öbürgün behemehal bunları açabilir ve behemehal açmak mecburiyetindeyiz.
Açmak için vasıta, takati beşer harici değildir. Ve semadan da inecek değildir.
Bu vasıta muayyen bir hedefe doğru yılmayarak mütemadiyen çalışmaktır.
Ve bu yol her milletin yürüdüğü terakki yoludur. Artık iş zamanı gelmiştir.
Muhterem vekiller! Mücadelatı milliyemizin neticei hasılasını tayin
edecek olan reylerinizi izhar edeniz. Millet ve bütün dünya vereceğiniz
reye intizar etmektedir.(Devamlı ve sürekli alkışlar arasında kürsüden
indiler)
|