|
Basın
affı yasasına kısmi iptal...
Anayasa
Mahkemesi, kamuoyunda "Basın Affı" olarak bilinen 4454 sayılı Basın ve
Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair
Kanun’un 1. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "... basın yoluyla yahut
sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup..." ibaresini, Anayasa'nın
eşitlik ilkesine aykırı bularak 19 Eylül 2000 tarihinde iptal etti.
Anayasa
Mahkemesi, Fazilet Partisi'nin (FP) başvurusu üzerine aldığı iptal kararında,
aynı tür suçun daha ağırını erteleme kapsamına alıp, hafif olanını bu olanaktan
yararlandırmamanın adil olmadığına işaret etti. Kararda, 4454 sayılı Yasa’nın
1. maddesinin birinci fıkrasının iptal edilen bölümü nedeniyle “doğan hukuksal
boşluğun kamu düzenini ve kamu yararını olumsuz yönde etkileyeceği” belirtilerek,
gerekli düzenlemelerin yapılması için yasama organının süre tanımak amacıyla
iptal kararının Resmi Gazete’de yayımından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe
girmesinin uygun görüldüğü de ifade edildi. Bu durumda iptal kararı 12
Ekim 2001’de yürürlüğe girecek.
Anayasa
Mahkemesi'nin söz konusu hükmü iptaline ilişkin kararının gerekçesi, 12
Ekim 2000 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlandı. (Sayı: 24198)
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 1999/39
Karar Sayısı : 2000/23
Karar Günü : 19.9.2000
İPTAL DAVASINI AÇAN :
Anamuhalefet (Fazilet) Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu Adına
Grup Başkanı Mehmet Recai KUTAN
İPTAL DAVASININ KONUSU:
3.9.1999 günlü, 23805 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 28.8.1999 günlü,
4454 sayılı Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesine Dair Kanun’un 1. maddesinin birinci fıkrasının "... basın
yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup..."
bölümünün Anayasa’nın 10. maddesine aykırılığı savıyla iptali ve yürürlüğünün
durdurulması istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİNİN GEREKÇESİ
Yürürlüğün durdurulması istemini
de içeren dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“Hemen ilk bakışta fark edileceği
gibi maddenin birinci fıkrasında yer alan “... basın yoluyla yahut sözlü
veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup...” ifadesi Anayasa’nın
10’uncu maddesine açıkça aykırıdır. Bilindiği gibi Anayasa’nın “Kanun önünde
eşitlik” başlığını taşıyan 10’uncu maddesi aynen şöyledir:
“X. Kanun Önünde Eşitlik
MADDE 10.- Herkes, dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye
veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün
işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
Anayasa’nın 10’uncu maddesinin
gerekçesi ise yine aynen şöyledir:
“Madde, demokrasinin üç vazgeçilmez
ilkesinden birini teşkil etmektedir. İnsanın insan olması dolayısıyla doğuştan
bir değeri ve haysiyeti vardır. Bu onun tabii bir hakkıdır. Bu hak dolayısıyla
herhangi bir niteliğe veya ölçüye dayanılarak insanlar arasında ayırım
yapılamaz. İnsanlar arasında kanunların uygulanması açısından da hiçbir
fark gözetilemez. İnsanlar arasındaki eşitliğin temellerinden birini de
böylece kanunlar önünde eşitlik ilkesi sağlar.
Komisyonumuz bu hakka saygı
göstermenin Devlet organları ve idari makamlar için de bir görev olduğunu
belirtmektedir. Devletin organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde
insanlar arasında ayırım yapmadan Devlet faaliyetlerini yürütmek zorundadırlar.”
Anayasanın 10’uncu maddesinin
hem bizzat metninden hem de gerekçesinden anlaşılacağı gibi 28.08.1999
tarih ve 4454 sayılı Kanun’un 1inci maddesinin ilk fıkrasında yer alan
“...basın yoluyla yahut sözlü
veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup...” ifadesi “eşitlik ilkesi”ne
açıkça aykırıdır.
Çünkü sadece ve sadece “...basın
yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla...” suç işlemiş olan
kimselerin 12 yılı aşmayan hürriyeti bağlayıcı cezaları (hapis ve ağır
hapis cezaları) ertelenmektedir. Böylece bu etkin araçlarla suç işleyen
kimseler “imtiyazlı” hale getirilmektedirler. Buna karşılık basit yollarla
suç işlemiş olan kimselerin para cezaları dahi ertelenmemektedir.
Nitekim bazı kimseler basın
yoluyla (gazete, dergi v.s, ile), sözlü araçlarla (radyolar ile) ve görüntülü
cihazlarla (televizyonlarla) suç işlemişlerdir. Bu kimseler söz konusu
araçlarla birkaç defa -hatta gazetelere yansıdığına göre bir kısım 40-50
defa- suç işlemiştir.
Bu suçların toplam hapis
cezası, belki de yüzlerce yıla ulaşmaktadır. Ancak 28.08.1999 tarih ve
4454 sayılı Kanun ile her bir suç ayrı ayrı değerlendirilmiş ve her bir
suç için üst sınırı oniki yılı geçmeyen hapis cezalarının infazı üç yıl
süre ile ertelenmiştir.
Buna karşılık basın yoluyla
işlenmiş suça konu olan bir haber veya makaleden veyahut radyo ya da televizyon
konuşmasından alıntı yapıp da bir seminer, sempozyum veya 3-5 kişilik toplantıda
kullanan mesela bir araştırmacı (öğretmen bilim adamı) ertelemeden istifade
edemeyecektir.
Başka bir deyişle, uydular
aracılığı ile tüm dünyaya televizyonlardan defalarca hitap eden bir kimse,
suç sayısı ne olursa olsun cezası ayrı ayrı oniki yılı geçmeyen bütün hapis
cezaları için ertelemeden yararlanacak, buna karşılık söz konusu kimsenin
sadece bir konuşmasından, alıntı yapıp, diyelim, 3-5 kişilik seminerde
kullandığı için daha düşük bir cezaya mahkum olan kimse ertelemeden faydalanamayacaktır.
Hatta mahkumiyetleri düşük olanların para cezaları dahi ertelenmeyecektir.
Böyle bir uygulamanın, Anayasa’nın
hem 2. maddesindeki “adalet anlayışı”na hem de 10. maddesindeki ‘!kanun
önünde eşitlik ilkesine” aykırı olduğu, hiçbir duraksamaya
yer bırakmayacak kadar açıktır.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin
birçok kararı da bu yöndedir.
“Anayasanın 10. maddesinde
herkesin, hiç bir ayrım yapılmadan kanun önünde eşit olduğu kabul edilmiştir.
Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere, yasaların uygulanmasında
dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve
benzeri sebeplerle bir ayının yapılamayacak, yasalar herkese eşitlikle
uygulanacaktır. (Any. Mah. T:28.04.1983, E.1981/13, K.1983/18)
“Özgürlüklerle ilgili olarak
Anayasada yer alan en önemli kavramlardan birini de yasa önünde eşitlik
ilkesi oluşturmaktadır. Bu kural 1982 Anayasasında 1961 Anayasasına nazaran
daha ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir. Şöyle ki; eşitlik açısından
ayırım yapılmayacak hususlar madde metninde sayılanlarla sınırlı değildir.
“Benzeri sebeplerle” de ayırım
yapılamayacağı esası getirilmek suretiyle ayırım yapılamayacak konular
genişletilmiş Ve böylece kurala uygulama açısından da açıklık kazandırılmıştır.
Anayasanın 10. maddesinde
yer alan eşitlik kavramlarıyla kanun önünde eşitlik yani hukuki eşitlik
kastedilmiştir. Bu ilkeyle bir tek kişiye veya kimi topluluklara aynı durumda
bulunan yurttaşlardan daha çok veya daha geniş hak ve yetkiler tanımak
yoluyla kanun karşısında eşitlik ilkesinin çiğnenmesi yasaklanmaktadır.
Anayasanın kanun önünde eşitlik
ilkesini getiren 10.maddesiyle güdülen amacın, aynı durumda bulunan kimselerin
yasalarca aynı işleme tabi tutulmasını sağlamak ve yurttaşlara yasa karşısında
dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep
ve benzeri sebeplerle ayrımlı davranılmasını önlemek olduğu Anayasa
Mahkemesi’nin çeşitli kararlarında vurgulanmıştır.” (Any.Mah., T:04.11.1986,
E.1986/111, K: 1986/126).
“Anayasa’nın “Kanun önünde
eşitlik” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrasının öngördüğü, ayırım gözetilmeksizin
yasa önünde eşitlik, bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkrasıyla birlikte ele
alınmalıdır. Bu maddeyle, yasaların uygulanmasında, dil, ırk, renk, cinsiyet,
siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle ayırım
gözetilmesi mutlak olarak yasaklanmıştır. Anayasa’nın 10. maddesi, ayrıcalıklı
kişi ya da topluluklar oluşmasına olanak tanıyan bir eşitsizliğe yol açacak
düzenlemeler yapılmasını önlemeyi öngörmektedir. Aynı durumda olanlara
ayrı kurallar uygulanamayacağı gibi ayrı durumda olanlara da aynı kurallar
uygulanamaz.” (Any.Mah. T:19.12.1989, K. 1989/149, E.1989/114).
“Yasaların uygulanmasında
dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ayrılığı
gözetilmesi ve bu nedenlerle eşitsizliğe yol açılması Anayasa katında geçerli
görülemez. Bu mutlak yasak, birbirinin aynı durumda olanlara ayrı ‘kuralların
uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını
engellemektedir... Aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme aykırılık oluşturur...
Başka bir anlatımla, kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar arasında,
yasalara konulan kurallarla değişik uygulamalar yapılamaz” (Any.Mah., T:02.05.1991,
K. 1991/11, E. 1990/28).
Nitekim Anayasa Mahkemesi,
Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesine giren suçları “şartlı tahliye”nin kapsamı
dışında tutan 12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun
Geçici 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine karşı itiraz
yoluyla açılan davayı yerinde bularak şöyle demiştir:
“Suçlu, topluma uyum zorlukları
gösteren ve uyumsuzluğunu suç işlemekle açığa vuran kimsedir. Cezanın caydırıcılığı
ve suçlunun toplumla uyum sağlayabilmesi başka bir deyişle topluma yeniden
kazandırılması, ceza politikasının temel ilkesini oluşturur. Toplumun suça
verdiği önem ve suçun ağırlığı, cezanın farklılaştırılmasına ya da ağırlaştırılmasına
esas olur. Bu husus, devletin cezalandırma politikasına uygun olarak yasakoyucunun
bu konudaki değerlendirmesine ve takdirine göre belirlenir.
Ancak, cezanın infazı, işlenen
suçun türüne bağlı olmaksızın, suçlunun topluma uyum sağlamasını ve topluma
yeniden kazandırılmasını amaçlar.
Bu amacın gerçekleştirilebilmesi,
suça bağlı kalmadan ayrı bir programın uygulanmasını gerektirir. Tüm çabalar,
suçlunun uyumsuzluğuna neden olan psikolojik, çevresel, sosyal ve kişisel
etkenlerin belirli bir infaz programı içinde giderilerek, suça yeniden
yönelmesini önlemektir. Bu program, suça göre değil, suçlunun infaz süresince
gösterdiği davranışlarına ve gözlenen iyi durumuna göre düzenlenecektir.
Bu da infazın, mahkumların işledikleri suçlara göre bir ayırıma gidilmeden,
aynı esaslara ve belirli bir programa göre yapılmasını ve sonuçlarının
gözlenmesini gerektirir. Aynı miktar cezayı alan iki hükümlüden birinin,
sırf suçunun türü nedeniyle daha uzun süre ceza çektikten sonra şartla
salıverilmesi, cezaların farklı çektirilmesi sonucunu doğurur ve bu iki
mahkum arasında eşitsizliğe neden olur.
Böylece, infaz yönünden eşit
ve aynı durumda bulunan mahkumlar arasında şartlı salıverme bakımından
ayrı uygulama, Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen yasa önünde eşitlik
ilkesine uygun düşmemekte ve bu ayrılığın haklı bir nedeni de bulunmamaktadır.
................
12.4.1999 günlü, 3713 sayılı
“Terörle Mücadele Kanunu”nun:
................
Geçici 4. maddesinin birinci
fıkrasının (a) bendinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline,
...Geçici 4. maddesinin birinci
fıkrasının (b) bendinde geçen Türk Ceza Kanunu’nun "...146 (son fıkra hariç)...”
hükmünün iptaline...” (Any. Mah. T: 19.07.1991 K: 1991 /22, E.1991 /15)
Somut olayımızda 28.08.1999
tarih ve 4454 sayılı Kanun’un dava konusu olan hükmü, Anayasa’nın
10. maddesini Terörle Mücadele Kanunu’nun iptal edilen hükmüne nispetle
çok daha ağır biçimde ihlal etmiştir. Çünkü Terörle Mücadele Kanunu, “hafif
suçları” şartlı tahliyenin kapsamına alıp,’ “ağır suçları” şartlı tahliyenin
dışında tutmuştu.
4454 sayılı Kanun ise aynı
nitelikteki suçlardan hafif olanlarını ertelemenin dışında tutup daha ağır
suçları ertelemenin kapsamına almıştır.
Gerçekten bir suçun basın
yoluyla veya iletişim araçlarıyla işlenmesi, hem uluslararası hukuk kurallarına
göre hem de Türk Ceza Kanunu’na göre daha ağır cezayı gerektirmektedir.
Nitekim Türk Ceza Kanunu’nun
158. maddesinin birinci fıkrasına göre:
“Reisicumhura muvacehesinde
hakaret ve sövme fiillerini işleyenler üç seneden aşağı olmamak üzere ağır
hapis cezası ile cezalandırılır.”
Aynı (158.) maddenin son
fıkrasına göre ise:
“Suçun, neşir vasıtalarından
biri ile işlenmesi halinde ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.”
4454 sayılı Kanun’un dava
konusu hükmüne göre, Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinin birinci fıkrasından
hüküm giyenler ertelemeden istifade edemeyecekler, buna karşılık aynı (158.)
maddenin son fıkrası gereğince daha ağır hüküm giyenler ertelemeden istifade
edebileceklerdir.
Keza Türk Ceza Kanunu’nun
311. maddesinin birinci fıkrasına göre:
“Bir suçun işlenmesini aleni
olarak tahrik eden bir kimse üç yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasıyla
cezalandırılır.”
Anılan (311.) maddenin ikinci
fıkrasına göre ise:
“Tahrik, her türlü kitle
haberleşme araçları, ses kayıt bantları, plak, film, gazete, mecmua ile
veya sair basın aletleriyle... olursa, yukarıdaki bentler uyarınca suçlu
hakkında tayin olunacak ağır hapis ve hapis cezaları bir misli artırılır.”
4454 sayılı Kanun’un dava
konusu hükmüne göre, Türk Ceza Kanunu’nun 311. maddesinin birinci fıkrasından
(beş yıla kadar ağır hapse) mahkum olanlar ertelemeden asla yararlanamayacaklar,
ama aynı maddenin ikinci fıkrası gereğince (on yıla kadar ağır hapse) mahkum
olanlar ertelemeden mutlak surette istifade edeceklerdir.
Bu tür örnekleri artırmak
mümkündür.
Nitekim 12.4.1991 tarih ve
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesinin son fıkrasına göre:
“Birinci fıkrada yazılı fillerin
ikinci ve üçüncü fıkralarda yazılı kitle iletişim araçları ile işlenmesi
halinde belirlenen ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.”
Bu durumda “hitap alanları
alabildiğine geniş, etkileme güçleri çok yüksek olduğu için cezaları daha
ağır olsa da iletişim araçları ile (basın, radyo ve televizyon yoluyla)
işlenen suçlar hukuken “iyi suçlar”dır, “zararsız suçlar”dır. Bu yüzden
ertelemeden istifade etmelidirler. Buna karşılık sair yollarla işlenen
suçlar, cezaları daha düşük olsa bile hukuken daha kötü suçlardır, daha
tehlikeli suçlardır. Bu sebeple ertelemeden yararlanmamalıdırlar” denemez.
Anayasa Mahkemesi’nin birçok
kararında da açıkça belirtildiği gibi:
“Anayasa’nın 10. maddesi’
ile konulan eşitlik ilkesi her konuda uygulama alanı gören bir kuraldır.
Aynı yönde ve aynı temel anlayışa göre yorumlansa bile uygulandığı alana
göre eşitlik ilkesi değişik görünümler ortaya koymaktadır.
Ceza hukukunda anayasal eşitlik
ilkesi genel anlamda bir eşitliği ifade eder. Aynı tür suçlara benzer nitelikte
ve ağırlıkta cezalar verilmesi eşitlik anlayışının gereğidir. Suçlar ve
cezalar konusunda yapılan düzenlemeler, suç türlerine devletçe verilen
öneme göredir. Ancak, suç ve ceza arasındaki oranı adalete uygun ve cezalar
arasındaki genel dengeyi suçun toplum hayatında yarattığı etkiye ve toplumsal
yapıya göre belirlenmesi gerekir. Kuşkusuz yasakoyucu, suçlar ve cezalar
hakkında kural koyarken Anayasa ilkeleri ile Anayasa’da genel anlamı belirlenen
cezanın evrensel ilkelerine uymakla yükümlüdür. Böylece eşitlik ilkesinin
cezadaki uygulaması sağlanabilir” (Any.Mah.T.31.3.1992, K.1992/20, E.1991/18,
A.M.K.D., Sayı: 28. C.1, s.282).
“Devletimiz... bir hukuk
Devletidir. Kanunlarımızın, Anayasa’nın açık hükümlerinden önce hukukun
bilinen ve bütün uygar memleketlerde kabul edilen prensiplerine uygun olması
şarttır” (Any.Mah., T.22.12.1964, K.1964/76, E.1963/166, A.M.K.D., Sayı:
2, s.291 ).
Oysa 4454 sayılı Kanun’un,
hukukun temel prensiplerine ve Anayasa’ya aykırı olduğu hususunda hem kamuoyunda
hem de hukukçular arasında tanı bir görüş birliği vardır: Mesela 4454 sayılı
Kanun’un kabul (28.8.1999) tarihini izleyen günlerde çıkan gazeteler, radyo
ve televizyonlarda yapılan konuşmalar bu aykırılığı koro halinde seslendirmişlerdir.
Nitekim, Milliyet Gazetesi
yazarlarından Taha Akyol “Af ve Anayasa” başlığını taşıyan 31.8.1999 tarihli
yazısında aynen şöyle demektedir:
Prof. Dönmezer Hoca’nın Anayasa’ya
aykırı gördüğü başka bir yön var:
- Basın yoluyla işlenen suçlarda
ceza ertelemesi getiriyorsunuz, aynı suç kahvehanede konuşarak işlenmişse
bunu kapsam dışı bırakıyorsunuz. Bu Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırıdır.”
Sabah Gazetesi Başyazarı
Güngör Mengi de “Hukuk aranıyor” başlığını taşıyan 01.9.1999 tarihli yazısında
şöyle diyor:
“... Basın yoluyla işlenen
bütün suçlara erteleme yoluyla da olsa bir çözüm getirilirken, bu suçları
sözlü olarak işleyenler yararlandırılmıyor. Oysa bu suçların basın yoluyla
işlenmesi, cezanın artma sebebidir.
Yani af kanunu... daha ağır
suçları affederken daha hafif olanlarına “Sizler ,içerde kalacaksınız”
diyor.
Nasıl bir takdir hakkı bu?
Adaleti temsil eden gözü
bağlı kadının bir elindeki teraziyi kafasına vurup ceza adaletini simgeleyen
kılıcı kalbine saplamak değil mi?”
II-YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
SEBEPLERİ:
1) Dava konusu hükmün, sadece
belirtilen araçlarla suç işlemiş olan kimselerin -üstelik her bir suç için-
Türk Ceza Kanunu’na göre oniki yılı aşmayan hapis ve ağır hapis cezalarını
ertelemesi, buna karşılık yine Türk Ceza Kanunu’nun aynı maddesinin kapsamına
giren, ancak iletişim araçlarıyla (basın, radyo veya televizyon vasıtasıyla)
işlenmediği için nisbi olarak çok daha düşük tutulan cezaların ertelenmemesi
Anayasa’nın 10. maddesine açıkça aykırıdır.
2) Bir kimsenin sırf basın,
radyo veya televizyonla işlendiğinden dolayı her bir suçu için hükmedilip
de oniki yılı aşmayan bütün hapis ve ağır hapis cezaları ertelenirken diğer
kimselerin veya aynı kimsenin, çok daha hafif olan cezasının ertelenmemesi,
yani ağır suçlular tahliye edilirken, nisbi olarak (hukuken ve hükmen)
hafif suçluların cezaevlerinde tutulmaları, buna gerekçe olarak da hafif
suçların basın, radyo veya televizyonla işlenmemiş olmasının gösterilmesi
hiç şüphesiz ki telafisi imkansız zararlar doğuracaktır. Zira böyle bir
ayrımı haklı kılacak hiçbir sebep yoktur. Çünkü erteleme cezaların infazı
ile ilgili bir uygulamadır. Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında belirtildiği
gibi:
“Mahkumiyetten sonra hükümlünün
suçla bağı kesilir, onun hukuki statüsü artık “hükümlü”dür. Hükümlülerin
de “şartlı tahliye”, “şartlı salıverme” ve “erteleme” gibi infaz imkanlarından
eşit olarak yararlanmaları gerekir, farklı uygulama eşitlik prensibine
aykırı olur.” Bütün bu gerekçelerle ve Yüksek Mahkeme’nin takdir edeceği
diğer sebeplerle, 4454 sayılı Kanun’un dava konusu olan “... basın yoluyla
yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup...” hükmü hakkında
acilen yürürlüğün durdurulması kararı verilmelidir.
SONUÇ: Anayasa’nın
10. maddesine açıkça aykırı olmasına rağmen 03.9.1999 tarihli Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe giren, nisbi olarak bir kısım ağır suçluların cezalarını
ertelerken bunlara nisbetle çok daha hafif suçluları cezaevlerinde tutan,
böylece hakkaniyet kuralını tersine çeviren 28.8.1999 tarih ve 4454 sayılı
Kanun’un “... basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla
işlenmiş olup hükmü hakkında acilen yürürlüğün durdurulması ve iptal
kararı verilmesini saygılarımla arz ederim.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenen Yasa
Kuralı
28.8.1999 günlü, 4454 sayılı
Yasa’nın 1. Maddesinin iptali istenen bölümü de içeren 1. maddesi şöyledir:
“MADDE 1.- 23 Nisan 1999
tarihine kadar sorumlu müdür sıfatı ile işlenmiş suçlar dahil, basın yoluyla
yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup ilgili ‘kanun
maddesinde öngörülen şahsi hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki
yılı geçmeyen suçlardan dolayı oniki yıl veya daha az şahsi hürriyeti bağlayıcı
bir cezaya mahkum edilmiş bulunan kimselerin cezalarının infazı ertelenmiştir.
Halen cezalarını çekmekte
olanlar hakkında da birinci fıkra hükmü uygulanır.
İlgili kanun maddesinde öngörülen
şahsi hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlardan
dolayı, birinci fıkrada sayılanlar hakkında henüz takibata geçilmemiş veya
hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava açılmamış veya
son soruşturma aşamasına geçilmiş olmakla beraber henüz hüküm kurulmamış
veya verilen hüküm kesinleşmemiş ise, davanın açılması veya kesin hükme
bağlanması ertelenir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralı
Dava dilekçesinde dayanılan
Anayasa’nın 10. maddesi şöyledir:
“MADDE 10.- Herkes, dil,
ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye
veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare
makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak
hareket etmek zorundadırlar.”
C- İlgili Anayasa Kuralı
Anayasa’nın ilgili görülen
2. maddesi şöyledir:
“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti,
toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına
saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün
8. maddesi gereğince Ahmet Necdet SEZER, Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ, Yalçın
ACARGÜN, Mustafa BUMİN, Sacit ADALI, Ali HÜNER, Mustafa YAKUPOĞLU, Fulya
KANTARCIOĞLU, Mahir Can ILICAK ve Rüştü SÖNMEZ’in katılmalarıyla 3.11.1999
günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından
işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin bu konudaki raporun
hazırlanmasından sonra ele alınmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
28.8.1999 günlü, 4454 sayılı
“Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine
Dair Kanun”un 1. maddesinin birinci fıkrasının “... basın yoluyla yahut
sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup...” bölümünün ‘YÜRÜRLÜĞÜNÜN
DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDINE, 19.9.2000 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri,
işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen yasa kuralı, dayanılan ve ilgili
görülen Anayasa kurallarıyla bunların gerekçeleri ve öteki yasama belgeleri
okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Anlam ve Kapsam
4454 sayılı Basın ve Yayın
Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun’un
1. maddesinin ilk fıkrasında “23 Nisan 1999 tarihine kadar sorumlu müdür
sıfatı ile işlenmiş suçlar dahiI, basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü
yayın araçlarıyla işlenmiş olup ilgili kanun maddesinde öngörülen şahsi
hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlardan dolayı
oniki yıl veya daha az şahsı hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum edilmiş
bulunan kimselerin cezalarının infazı ertelenmiştir.” denilmektedir. Fıkranın
yalnız “basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş
olup” bölümünün iptali istenmektedir.
Maddenin ikinci fıkrasında
ise halen cezalarını çekmekte olanlar hakkında da birinci fıkra hükmünün
uygulanacağı belirtilmekte, üçüncü fıkrada da davanın açılması veya kesin
hükme bağlanmasının ertelenmesi düzenlenmektedir.
Yasa’nın ertelemenin sonuçları
hakkındaki 2. maddesinin ilk fıkrasında erteleme tarihinden itibaren üç
yıl içinde işledikleri 1. madde kapsamına giren kasıtlı bir cürümden dolayı
mahkum edilenlerin ertelenen cezalarının aynen çektirileceği, son fıkrasında
da üç yıllık sürenin 1. madde kapsamına giren kasıtlı bir cürümden dolayı
yeniden mahkum edilmeksizin geçirilmesi halinde ertelemeden yararlanan
hakkındaki mahkumiyetin vaki olmamış sayılacağı veya bu suçtan dolayı kamu
davası açılmayacağı, açılmış olan davanın da ortadan kaldırılmasına karar
verileceği hükme bağlanmaktadır.
4454 sayılı Yasa’nın genel
gerekçesinde;
“Çağdaş toplumların anayasalarında
güvence altına alınan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, demokratik
toplumu oluşturan en temel unsurlardan biridir. Bu özgürlüğün kullanım,
yollarından biri de basın yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıdır.
Bu araçların, amacına uygun olarak işlevlerini yerine getirmeleri bakımından
korunmaları çağdaş toplumlarda asıl olup, bu anlamda basın ve yayın özgürlüğü
önündeki engeller kaldırılarak ve güvenceler sağlanarak, haber ve düşünceyi
özgür kılmak hedeflenmektedir. Bu nedenle, sorumlu müdür sıfatı ile veya
basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın, araçlarıyla işlenen suçlara
ilişkin davalar ve cezaların infazı için ertelenme hükümleri getirilmesi
toplumsal barışın sağlanması ve sürdürülmesi bakımından büyük bir önem
taşımaktadır.”
denilerek yapılan düzenlemeyle
öncelikle, düşünceyi açıklama özgürlüğünün doğal bir sonucu olan basın
özgürlüğünün kullanılması bağlamında basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü
yayın araçlarıyla suç işlemiş olanların hedef alındığı vurgulanmaktadır.
Basın yoluyla işlenen suçların
özelliği, basının bunlarda araç olarak kullanılmasıdır. “Yayın” bu
suçlar yönünden kurucu unsur olmakta, suçun oluşması yönünden genel unsurların
bir ayrıcalığı bulunmamaktadır. Genel suçların kimi basın yoluyla da işlenebilmekte
ve ceza hukuku sistemimizde genellikle suç sayılan eylemin basın yoluyla
işlenmesi ağırlaştırıcı neden kabul edilmektedir.
B- Anayasa’ya Aykırılık
Sorunu
Dava dilekçesinde, basın
yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla suç işlemiş olanların
oniki yılı aşmayan özgürlüğü bağlayıcı cezalarının ertelenmesinin bu etkili
araçlarla suç işleyenleri imtiyazlı duruma getirdiği, buna karşılık basın
yoluyla işlenmiş suça konu olan bir haber veya makaleden, radyo ya da televizyon
konuşmasından alıntı yaparak bunu bir seminer, sempozyum veya çok az sayıda
kişinin katıldığı bir toplantıda dile getiren bilim adamı, araştırmacı
gibi kişilerin bu erteleme kapsamı dışında bırakıldıkları; bir suçun basın
yoluyla veya iletişim araçlarıyla işlenmesi Türk Ceza Yasası ve uluslararası
hukuk kurallarına göre daha fazla cezayı gerektirdiği halde ertelemeden
bunların yararlandırıldıkları; aynı nitelikteki suçlardan daha hafif olanları
işleyenlerin ise kapsam dışında tutulduğu, bu nedenlerle kuralın, Anayasa’nın
10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine aykırılık oluşturduğu ileri sürülerek
iptali istenmiştir.
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa
Mahkemesi, yasaların kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün
Anayasa’ya aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere
dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe
ile de Anayasa’ya aykırılık kararı verebilir.
Dava dilekçesinde, itiraz
konusu kuralın, Anayasa’nın 10. maddesine aykırılığı ileri sürülmüş ise
de kuralın ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 2. maddesi yönünden de incelenmesi
uygun görülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde,
Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, insan haklarına
dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri
hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini
bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da
bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa’nın bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Bu bağlamda, hukuk devletinde yasakoyucu, yalnız yasaların Anayasa’ya
değil, Anayasa’nın da evrensel hukuk ilkelerine uygun olmasını sağlamakla
yükümlüdür.
Hukukun temel ilkeleri arasında
yer alan eşitlik ilkesine Anayasa’nın 10. maddesinde yer verilmiştir. Buna
göre, herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce. felsefi inanç,
din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz devlet organları
ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun
olarak hareket etmek zorundadırlar.
“Yasa önünde eşitlik ilkesi”
hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli
değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda
bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak,
ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı
durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa
karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin
her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Kimilerinin
Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen nedenlerle değişik kurallara bağlı
tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki
özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kurallar ve uygulamaları
gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı
kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
Eşitlik temeline dayanan
adil bir hukuk düzeni kurmak, hukuk devletinin en önemli işlevlerinden
biri olduğundan hukuksal eşitlik sağlanmadan hukuk devleti ilkesinin gerçekleşemeyeceği
açıktır.
4454 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin
ilk fıkrası uyarınca, ilgili kanun maddesinde öngörülen şahsi hürriyeti
bağlayıcı cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlardan dolayı oniki
yıl veya daha az şahsi hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum edilmiş bulunanlardan,
bu suçları 23 Nisan 1999 tarihine kadar sorumlu müdür sıfatı ile işlemiş
olanlar dahil, basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla
işleyenlerin cezalarının infazı ertelenmiştir.
Yasakoyucu, kuşkusuz, Anayasa’nın
ve ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla cezalandırmada
güdülen amacı da gözeterek hangi eylemlerin suç sayılacağını ve bunlara
verilecek cezanın türü ve miktarı ile artırım ve indirim nedenlerini saptayabileceği
gibi kimi suçları işleyenler için “erteIeme” adı altında bir düzenleme
de öngörebilir. Ancak böyle bir düzenleme yapılması durumunda, eşitlik
ilkesi, bundan aynı durumda bulunan herkesin eşit olarak yararlandırılmasını
gerektirir. Farklı düzenleme yapılabilmesi ise milli güvenlik, kamu yararı,
kamu düzeni gibi haklı nedenlerden birinin bulunmasına bağlıdır.
Dava konusu düzenlemeyle
düşünceyi açıklama özgürlüğü bağlamında basın yoluyla yahut sözlü veya
görüntülü yayın araçlarıyla işlenen suçlar yönünden erteleme adı altında
bir olanak getirilmiş, ancak aynı tür suçların daha az cezayı gerektiren
basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmemiş olanları
kapsam dışı bırakılmıştır. Aynı tür suçu işleyenler için farklı uygulama
öngören bu düzenlemenin haklı bir nedeni bulunmadığı açıktır.
Öte yandan, adaleli bir hukuk
düzeni kurup bunu sürdürmekle yükümlü olan hukuk devletinde, yalnız suç
ve cezaların saptanmasında adil ölçülerin gözetilmesiyle yetinilemez; bunların
kaldırılması, değiştirilmesi ya da kimi olanaklar tanınması söz konusu
olduğunda da aynı ölçülerin esas alınması zorunludur. Dava konusu düzenlemeyle
aynı tür suçun daha ağırını erteleme kapsamına alıp, hafif olanını bu olanaktan
yararlandırmamanın adil olduğu ileri sürülemez.
Açıklanan nedenlerle kural,
Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Bu görüşlere, Mustafa BUMİN,
Yalçın ACARGUN, Ali HUNER, Mahir Can İLICAK ile Ertuğrul ERSOY katılmamışlardır.
VI- İPTAL HÜKMÜNÜN YÜRÜRLÜĞE
GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153. maddesinin
üçüncü fıkrasında, “Kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmi
Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa
Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir.
Bu tarih, kararın Resmi Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı
geçemez” denilmekte, Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Yasa’nın 53. maddesinin dördüncü fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır.
Maddenin beşinci fıkrasında ise, Anayasa Mahkemesi’nin, iptal halinde meydana
gelecek hukuksal boşluğu kamu düzenini tehdit veya kamu yararını ihlal
edici mahiyette görürse yukarıdaki fıkra hükmünü uygulayacağı belirtilmiştir.
4454 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin
birinci fıkrasının iptal edilen bölümü nedeniyle doğan hukuksal boşluk
kamu düzenini ve kamu yararını olumsuz yönde etkileyeceğinden gerekli düzenlemelerin
yapılması için yasama organına süre tanımak amacıyla iptal kararının Resmi
Gazete’de yayımından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
VII- SONUÇ
A- 28.8.1999 günlü,
4454 sayılı “Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların
Ertelenmesine Dair Kanun”un 1. maddesinin birinci fıkrasının “... basın
yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup..."
bölümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Mustafa BUMİN, Yalçın
ACARGÜN, Ali HÜNER, Mahir Can İLICAK ile Ertuğrul ERSOY’un karşıoyları
ve OYÇOKLUGUYLA,
B- İptal edilen bölüm
nedeniyle meydana gelen hukuksal boşluk kamu düzenini tehdit ve kamu yararını
ihlal edici nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü
fıkrasıyla 2949 sayılı Yasa’nın 53. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları
gereğince İPTAL HUKMÜNÜN, KARARIN RESMİ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK
BİR YIL SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE, 19.9.2000 gününde karar
verildi.
Başkan
Mustafa BUMİN
|
Başkanvekili
Haşim KILIÇ
|
Üye
Yalçın ACARGÜN
|
| |
|
|
Üye
Sacit ADALI
|
Üye
Ali HÜNER
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
| |
|
|
Üye
Mahir Can ILICAK
|
Üye
Rüştü SÖNMEZ
|
Üye
Ertuğrul ERSOY
|
| |
|
|
Üye
Tülay TUĞCU
|
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Esas Sayısı : 1999/39
Karar Sayısı :
2000/23
KARŞIOY YAZISI
4454 sayılı Basın ve Yayın
Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun’un
1. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “...basın yoluyla yahut sözlü
veya görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup bölümünün iptaline
ilişkin çoğunluk görüşüne aşağıda açıklanan gerekçelerle katılmıyoruz.
4454 sayılı Yasa’nın 1. maddesinde,
23 Nisan 1999 tarihine kadar sorumlu müdür sıfatı ile işlenmiş suçlar dahil,
basın yoluyla yahut sözlü ya da görüntülü yayın araçlarıyla işlenmiş olup
ilgili yasa maddesinde öngörülen şahsi hürriyeti bağlayıcı cezanın üst
sınırı oniki yılı geçmeyen suçlardan dolayı oniki yıla veya daha az şahsi
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum edilmiş olanlarla halen cezalarını
çekmekte olanların cezalarının, henüz takibata geçilmemiş veya hazırlık
soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber henüz hüküm kurulmamış veya verilen
hüküm kesinleşmemiş ise davanın açılması veya kesin hükme bağlanmasının
erteleneceği kurala bağlanmıştır.
Dava konusu yasa kuralında
da anlaşılacağı gibi, yasakoyucu yalnız basın yoluyla işlenen suçlara ilişkin
dava veya cezaların ertelenmesini istemiştir. Davacı başvuru dilekçesinde,
dava konusu kuralın değil, aynı eylemi basın veya yayın yoluyla işlememiş
olanların dava ve cezalarının ertelenmesinin Anayasa’nın 10. Maddesindeki
"eşitlik” prensibine aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Yani Yasa’nın uygulama
alanının genişletilmesini sağlamak amacıyla, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri
sürülmeyen bir yasa kuralının iptali istenilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa’ya
aykırı bulduğu yasaları iptal .ederek yürürlükten kalkmasını sağlar. Yasakoyucu
gibi davranarak yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm kuramaz. Anayasa’nın
öngördüğü ve mutlak düzenlemesini istediği hususlara yer vermeme durumu
dışındaki, yasanın isterse getirebileceği bir kuralı getirmemesi iptal
nedeni olamaz. İsterse yer verip isterse yer vermeyeceği bu tür noksanlıklar
yasakoyucunun takdir yetkisi içindedir. Yasa maddesine içindeki kimi sözcükleri
ayıklayarak yeni bir kural niteliği vermek Anayasa’ya uygunluk denetimiyle
bağdaşmaz. Bir kuralın, uygulama alanının genişletilmesi amacıyla değiştirilmesini
sağlamak için de iptali istenilemez Yasakoyucunun dilediği zaman giderebileceği
noksan düzenleme, anayasal zorunluluk dışında, Anayasa’ya aykırılık oluşturmaz
(Anayasa Mahkemesi’nin 21.10.1963 günlü, Esas: 1963/172, Karar: 1963/244,
18.1.1989 günlü, Esas: 1988/3, Karar: 1989/4 sayılı kararları)
Öte yandan Anayasa Mahkemesi’nin
pek çok kararında vurgulandığı gibi yasa önünde eşitlik herkesin her yönden
aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki özellikler
kimi kişiler için değişik kuralları ve uygulamaları gerekli kılabilir.
Özelliklere, ayrılıklara dayandığı için haklı olan nedenler, farklı düzenlemeyi
aykırı değil geçerli kılar. Anayasa’nın amaçladığı eşitlik, eylemli değil
hukuksal eşitliktir. Durumlarındaki değişikliğin doğurduğu zorunluluklar
ve kamu yararı gibi haklı nedene dayanılarak yasalarda farklı uygulamalar
getirilmesi durumda Anayasa’daki eşitlik ilkesinin çiğnendiği sonucu çıkarılamaz.
Toplumsal barışı, kamu düzenini,
bireylerin güven ve huzurunu sağlamakla yükümlü olan devlet, bu yükümlüğünü
alacağı ceza önlemleri ile yerine getirmeye çalışır.
Yasakoyucu bu konuda bir
düzenleme yaparken kişi yararı kadar kamu yararını da göz önünde bulundurmak
zorunda olduğundan kimi suçların niteliği ve toplumda yaratacağı zararla
birlikte faillerin konumlarını da gözeterek farklı ağırlıkta cezalar düzenleyebileceği
gibi, hükmolunan cezaların infazının ertelenmesi veya affı konusunda da
değişik kurallar getirilebilir.
Yasakoyucu, basın ve yayın
yoluyla işlenen suçlara ilişkin dava ve cezaların ertelenmesini, Türkiye’nin,
dünya kamuoyunda düşünce ve ifade özgürlüğünü cezalandıran ülkeler görünümünden
çıkması için gerekli görmüştür. Yasakoyucunun takdir alanı içine giren
bir konuda getirilen kuralın denetimi yerindelik denetimi olur ki, Anayasa
Yargısı’nda yerindelik denetimine yer yoktur.
Eşitlik ilkesine aykırılığı
ileri sürülen dava konusu kural, failin konumundan doğan farklılığa ve
farklı nedene dayalı olduğundan Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik
ilkesine de aykırı değildir.
Açıklanan nedenlerle, davanın
reddi gerekeceği oyuyla aksi yöndeki karara karşıyız.
Başkan
Mustafa BUMİN
|
Üye
Mahir Can ILICAK
|
Üye
Ali HÜNER
|
Üye
Ertuğrul ERSOY
|
Esas Sayısı :1999/39
Karar Sayısı : 2000/23
KARŞIOY YAZISI
“Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen
Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 4454 sayılı Kanun’un
1. maddesine göre “23 Nisan 1999 tarihine kadar sorumlu müdür sıfatı ile
işlenmiş suçlar dahil, basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıyla
işlenmiş olup ilgili kanun maddesinde öngörülen şahsi hürriyeti bağlayıcı
cezanın üst sınırı oniki yılı geçmeyen suçlardan dolayı oniki yıl ve daha
az şahsi hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum edilmiş bulunan kimselerin
cezalarının infazı ertelenmiştir.”
Aynı maddenin ikinci fıkrasına
göre halen cezalarını çekmekte olanlar hakkında da birinci fıkra hükmü
uygulanacaktır.
Maddenin üçüncü fıkrasında
ise yukarıda belirlenen suçlardan açılmamış davaların ve açılmış olan davalarda
kesin hükme varılması ertelenmiştir.
Yasa’nın 2. maddesiyle haklarında
1. madde hükümleri uygulananlardan üç yıl içinde 1. madde kapsamına giren
mahkumların cezalarının çektirileceği, ertelenen davaların ise devam edilerek
sonuçlandırılacağı öngörülmüştür. Maddenin son fıkrasında ise, üç yıllık
süreyi 1. madde kapsamına giren kasıtlı bir cürümden dolayı mahkum edilmeksizin
geçirenlerin ise haklarındaki mahkumiyetin vaki olmamış sayılacağı haklarında
kamu davası açılmayanların ise haklarında dava açılmayacağı, açılmış olan
davaların ise ortadan kaldırılacağı öngörülmüştür.
Anamuhalefet Partisi Yasa’nın
tümünün değil sadece, “...basın yoluyla yahut sözlü veya görüntülü yayın
araçlarıyla işlenmiş olup...” ibarenin iptalini istemiştir.
Öncelikle erteleme müessesesinin
ne olduğu ve yasama yoluyla erteleme müessesesinin Anayasamızda bulunup
bulunmadığı incelenmelidir. 1924 Anayasası’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin
görev ve yetkilerini belirleyen 26. maddesi; “Madde 26.-Kanun koymak, kanunlarda
değişiklik yapmak, kanunları yorumlamak, kanunları kaldırmak, Devletlerle
sözleşme, andlaşma ve barış yapmak, harb iIan etmek, Devletin bütçe ve
kesinhesap kanunlarını incelemek ve onamak, para basmak, tekelli ve akçalı
yüklenme sözleşmelerini ve imtiyazları onamak ve bozmak, genel ve özel
af ilan etmek, cezaları hafifletmek ve değiştirmek, kanun soruşturmalarını
ve kanun cezalarını ertelemek, mahkemelerden çıkıp kesinleşen ölüm cezası
hükümlerini yerine getirmek gibi görevleri Büyük Millet ancak kendisi yapar.”
şeklindeydi. Bu maddede yer alan kanunları yorumlamak ve kanun soruşturmalarını
ve cezalarını ertelemek yetkileri dikkat çekicidir. 1924 Anayasası döneminde
bir kanun hükmünün ne anlama geldiği yolunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin
yorum kararları mevcuttur. Ayrıca kimi kanun soruşturmalarının ve cezalarının
ertelenmesi hakkında da bir kaç defa yasa çıkarılmıştır. Burada konumuzla
ilgili olan yasa yoluyla ertelemenin Türk Ceza Kanunu’nda bulunan ve bağımsız
mahkemeler tarafından cezaların ferdileştirilmesi vasıtalarından biri olan
erteleme ile karıştırılmaması gerekir. Genel olmak zorunda bulunan bir
yasayla kullanılan tecil kavramı ile cezaların ferdileştirilmesi kavramı
uzlaşamaz. Doktrinde bu müesseseye af yetkisine dahil bir müessese gözü
ile bakılmasının doğru olacağı, bu durumda da aynı sonuçların belirli bir
süre içinde suç işlenmemesi şartına bağlayan, şarta bağlı genel af ile
sağlanmasının mümkün olduğu belirtilerek eleştiriler getirilmiştir.
Bu müessese, yasama yorumu
ile birlikte 1961 Anayasası’na konulmayarak kaldırılmıştır. 1961 .Anayasası’nın
Temsilciler Meclisinde görüşülmesi sırasında Anayasa Komisyonunun raporunda,
1924 Anayasası’nın 26. maddesini değiştirerek alan 62. maddesinin gerekçesinde;
“Kanunun resmi tefsiri, normal olarak yargı yetkisine giren bir husustur.
Tamamiyle bağımsız bir hale getirilmiş bulunan yargının teşrii bir tefsirle
bağlanabilmesi düşünülemez. Yasama, eğer çıkardığı kanunun maksadını
karşılamadığını da, mahkemelerin tatbikatı sebebiyle görürse, bu kanun
isteği muhtevayı taşımıyor demektir. Bu takdirde yapılacak şey kanunu değiştirmekten
ibarettir. Yürütme organı ise, anlamında tereddüde düştüğü bir kanun hakkında
Danıştay'ın düşüncesini istemek imkanına sahiptir.
Bu bakımdan, modem hukuk
anlayışıyla bağdaşamayan tefsir yetkisi tasarıya alınmamıştır. Kanun yapma
yetkisi mutlak olarak mevcut bulunduğuna göre teşrii tefsir müessesesinin
kaldırılması, Meclislerin yetkilerinde bir eksiltme sayılmamak gerekir.
Cezaların tahfif ve tahvili,
tahkikat ve mücazatı kanuniyenin tecili: TBMM'nin özel af yetkisi bulunduğuna
göre tahfif ve tavilden ayrıca bahsetmeye lüzum görülmemiştir. Tahkikat
ve mücazatın tecili ise tamamiyle mahkemelerin yetkisi için bulunduğundan
yargının bağımsızlığı sebebiyle kaldırılmıştır...” denilmektedir.
Bu açıklama karşısında 1961
ve 1981 Anayasalarında bulunmayan yasama yoluyla erteleme diye bir müessesenin
Anayasa’ya uygunluğundan söz etme olanağı kalmamıştır.
Bu durumda ismi ne olursa
olsun, yapılmak istenen şartlı af olduğu açıkça görülmektedir.
Anayasa’nın Türkiye Büyük
Millet Meclisinin görev ve yetkilerini sayan 87. Maddesi, “...Anayasanın
14. maddesindeki fillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel
ve özel af ilanına...” Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkili olduğunu
belirtmektedir.
Anayasa’nın 87. maddesinin
af konusunda gönderme yaptığı 14. maddesi ise, “Madde 14.- Anayasada yer
alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye
düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre
tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar
üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak
veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet
düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.
Bu yasaklara aykırı hareket
eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak
müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Anayasanın hiçbir hükmü,
Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette
bulunmak hakkını verir şekilde yorumlanamaz.” kurallarını içermektedir.
Anayasa’nın bu düzenlemeleri
karşısında kimi suçlar için af yasağı getirildiği açıkça görülmektedir.
Dava konusu Yasa ile Anayasamızın 87. maddesinin, 14. maddeye yaptığı gönderme
sebebiyle getirdiği af yasağı adına “erteleme” denilerek örtülü biçimde
aşılmak istenmiştir. Anayasa’nın af yasağı getirdiği kimi suçlar bu arada,
düşünce suçları için af getirilmek isteniyorsa, bunun yolu Anayasa’ya aykırı
yasaları değişik biçim ve isimlerle kamufle edilerek örtülü biçimde Anayasal
engelleri göz ardı etmek değil, Anayasa’nın kimi suçlar için af yasağı
getiren kurallarının Yasama Organınca değiştiriIerek amaca uygun
bir düzenleme yapmaktır. Bu yola gidilmeden yapılan düzenleme açıkça Anayasa’ya
aykırıdır.
Hal böyle olmakla beraber,
nasıl ki yasa çıkarılırken Anayasa’nın koyduğu engeller dolaylı şekilde
ortadan kaldırılmak istenmiş ise, aynı şekilde iptal yoluna başvuran Parti
de, Yasa’nın tümünü değil, kimi siyasal nedenlerle maddenin sadece yukarıda
belirlenen bölümünün iptalini istemiştir. Esasen Anayasa’nın getirdiği
af yasağına aykırı olarak yasak alandaki suçlar ayrılmadan tüm suçlar için
getirilen bu erteleme (şartlı af) iptali istenen bölümün iptali halinde
tüm suçlar için genel af mahiyetine dönecektir. Bu ise kanunkoyucunun öngördüğü
amaca ve iradesine tamamen aykırıdır. İstenen düşünce suçlarının affı ise,
bunun yolu yukarıda belirtildiği gibi Anayasa’nın ilgili maddelerinde yasama
organınca gerekli değişikliklerin yapılmasıdır.
Getirdiği kurallarla aynı
tür suçlardan daha vahim olanını af kapsamına alıp, işleniş biçimlerine
göre toplum için daha az tehlike teşkil eden ve daha hafif cezayı gerektiren
diğer bir kısmını af kapsamı dışında tutmak adalet duygusunu ve vicdanları
rahatsız edecek ve hukuk devletinde yapılmaması gereken bir davranıştır.
Bu nedenle, Yasa’nın iptali istenen bölümünün Anayasa’nın 2. maddesine
de aykırı olduğu göz ardı edilemez.
Bütün bu açıklamalardan sonra,
Yasa’nın tümü için iptal isteminde bulunulsa idi, oyumun duraksamaya yer
vermeyecek biçimde iptal yönünde olacağı doğaldı. Ancak böyle yapılmayıp
sadece birinci maddenin belli bölümünün iptali ile ortaya çıkacak durum,
yasak alana girsin girmesin yukarı haddi oniki yıla kadar cezayı gerektiren
tüm suçların şartlı af (erteleme) kapsamına alınması sonucunu doğurur.
Bu da Anayasa’ya aykırılığı daha büyük ve daha vahim boyutlara getirir.
Bütün bu gerekçe ve yorumlarla
Yasa’nın belli bölümünün iptali yönünde oluşan çoğunluk görüşüne katılmıyarak
red oyu kullandım.
Üye
Yalçın ACARGÜN
RESMİ
GAZETE 12 EKİM 2000 SAYI: 24198
(12 EKİM 2000)
  |