Cumhurbaşkanı
Özal'ın, 18. Dönem 4. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda
yaptığı konuşma:
(1 Eylül 1990)
Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri,
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 18 inci Dönem 4 üncü yasama yılına
başladığı bu günde siz değerli milletvekillerine hitap etmekten ayrı bir
mutluluk duyuyorum.
Sözlerime, demokratik rejimin vazgeçilmez unsuru, büyük önder Atatürk’ün
“ Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.” İlkesinde ifadesini bulan milli
iradenin temsilcisi yüce Meclis’in, bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle
de, aziz milletimizin faziletine yürekten inandığı demokrasimizi yaşatmada
en büyük teminatı teşkil edeceğine olan inancımı ifade ederek başlamak
istiyorum.
Bu vesileyle, modern, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Meclis Başkanı Büyük Atatürk’ü tazimle
anıyorum.
Cumhurbaşkanı olarak bu yüce çatı altında yemin ettiğim tarihten bu
yana geçen bir yıla yakın zamanda dünyada, özellikle Avrupa’da ve çevremizde
son derece önemli ve ülkemizin bugününü ve yarınını yakından ilgilendiren
gelişmelere, yeni köklü değişikliklere hep birlikte tanık olduk.
Ülkemiz, bu çalkantılı dönemde de istikrar içinde hızla kalkınmaya devam
etti, daha da güçlendi.
Sayın Milletvekilleri,
1990’lı yıllara girerken, sizlere, bazı güncel gelişmelerle ilgili görüşlerimi
anlatmakta ve geçirdiğimiz 10 yıl ile önümüzdeki 10 yılın bir genel değerlendirmesini
yapmakta fayda görüyorum.
1980’li yıllar ülkemizin köklü ve çok kapsamlı değişiklikleri, tam anlamıyla
bir transformasyonu gerçekleştirdiği çok önemli yıllar olmuştur.
Burada, 1980 yılında ülkenin ne durumda olduğunun bir tablosunu çizecek
değilim. Bunu hepiniz gayet iyi biliyorsunuz.
Yalnız nereden nereye geldiğimizi tek bir rakamla ifade etmek gerekirse,
o yıl ithalatımızın 6,5 milyar dolar civarında olduğunu, bunu da çok büyük
sıkıntılar pahasına gerçekleştirebildiğimizi, bu yıl ise bu rakamın üç
kat artarak 19 milyarı geçtiğini söylemem kafidir sanırım.
Üstelik bunu eskiden olduğu gibi dışarıdan büyük miktarda kredi almak
suretiyle değil, aynı zamanda döviz rezervlerimizi de artırarak sağlamış
bulunuyoruz.
Şimdi, geçtiğimiz 10 sene içindeki önemli değişikliklerin yapıldığı
sahalara bir göz atalım:
Bunlar esas itibariyle;
Ana altyapının çok büyük ölçüde tamamlanması;
Hızlı şehirleşmenin bizleri karşı karşıya bıraktığı bazı önemli meselelerin
halledilmesi; ve
İçine kapalı bir ekonomik yapıdan, serbest piyasa ekonomisine geçiştir.
Bu çabalar ekonomimize, günlük yaşantımıza neler getirmiştir?
Evimizde, işyerimizde, fabrikamızda elektrik kesintisi sık sık yaşadığımız,
dışarıdan elektrik aldığımız yıllar çok uzak değil.
Bugün ise, kentlerimiz, kasabalarımız, köylerimiz, hatta çok büyük sayıda
mezralarımız ışıl ışıl. Romanya’ya, Bulgaristan’a elektrik satıyoruz.
Telekomünikasyon, dünyanın en uzak köşelerini yanıbaşımıza getirdi.
Şehirlerarası konuşmaların yapılamadığı, milletlerarası konuşmaların
mümkün olmadığı yıllardan bugünlere geldik.
Artık, yurdun en ücra köşesinden, dünyanın her tarafına digital otomatik
sistemle telefon bağlantısı kuruyoruz.
Otomobilden, otobüsten, gemiden, uçaktan telefonla konuşuluyor.
Artık Siyah-Beyaz tek kanal televizyon yerine, 6 kanallı renkli televizyon
seyrediyoruz.
Karayollarında da çok büyük gelişmeler sağlanmış, mevcut devlet yolu
ağımızın üzerine yepyeni bir otoyol sistemi devreye girmeye başlamıştır.
Halen bir kısmı tamamlanmış olan inşa halindeki 1500 km.lik bu sistemin
önümüzdeki 10 yıl zarfında 4-5 bin km. ye varması beklenmektedir.
Benzer hızlı bir gelişme limanlarımızda, hava meydanlarımızda ve havayollarında
yaşanmaktadır.
Bu on yıllık dönemde çok büyük sayıda baraj tamamlanmıştır. Sulanan
alanlar genişlemiştir.
Bunlar arasında dev bir proje, Güneydoğu Anadolu Projesi GAP projesi
çok hız kazanmıştır.
Hafta başında, dünyanın 4 üncü büyük barajı Atatürk Barajı’nın gövde
yapısının, hem de rekor bir zamanda, tamamlanmasının gururunu milletçe
hep birlikte yaşadık.
Yüzde 6’ya varan şehirleşmenin getirdiği muazzam bir konut ihtiyacı
vardı. Bu amaçla büyük fonlar oluşturuldu.
Türkiye adeta bir şantiyeye dönüştü.
İnşaatına başlanan bu sene sonu itibarıyla 753.000 konuttan muhtemelen
500 bini tamamlanmış olacaktır.
Savunma Sanayii alanında büyük atılımlar yapılmıştır. Bunun en canlı,
en gurur verici örneklerinden biri F-16, Savaşan Şahinler Türkiye’mizde
imal edilmektedir.
Ülkemizde uygulanan serbest piyasa ekonomisinin sağladığı günlük yararlar
günlük yaşantımıza yansımaya devam ediyor.
Hatırlayacaksınız, 1980’li yılların başlarında Türk Lirası diğer paralar
karşısında serbestçe alınıp satılamaz, yurtdışına turistik amaçla ancak
iki yılda bir defa gidilebilirdi.
Bugün ise döviz sıkıntımız kalmamıştır.
Döviz rezervlerimiz rekor bir seviyeye 11 milyar dolara ulaşmıştır.
Türk Lirası tam konvertibiliteye geçmiştir.
Serbest bölgeler kurulmuştur.
Finansal kiralama sistemi, modern bankacılık ekonomik yaşantımıza girmiştir.
Katma değer, vergi iadesi gibi ileri vergi sistemleri getirilmiştir.
Kurulan Menkul Kıymetler Borsası büyük atılım içindedir. Para, faiz,
altın, mal ve hizmetler serbest piyasa ekonomisi kurallarına göre fonksiyonlarını
yapmaktadır.
Bu politikaların bir diğer veçhesi de özel sektöre verilen önem olmuştur.
Devlet ekonomik hayatta müdahaleci olmaktan çıkarılmış, tanzim edici yönü
ağır basar hale getirilmiştir.
Bu anlayış içerisinde, iktisadi devlet teşekküllerimizin özelleştirilmesine
öncelik verilmiştir.
Serbest piyasa ekonomisi uygulamalarının bir sonucu olarak bir de ihracatımızın
artışında ve kompozisyonundaki değişikliğe dikkat çekmek istiyorum.
1970’li yılların sonunda petrol faturamızı dahi karşılamayan 2,9 milyar
dolarlık ihracatımız, bu yıl 13 milyar dolara ulaşacaktır.
Bu ihracat içinde sanayi ürünlerimizin payı 1980’de % 35’i zor bulurken,
bugün bu pay % 82’ye yükselmiştir.
Bütün bunlardan çıkan sonuç nedir?
Şunu, hepbirlikte, milletçe rahatlıkla söyleyebiliriz:
1980 yılında başlayan bu yeni istikamet, 1990’lı yıllara girdiğimizde
hedefine ulaşmıştır. Yaptığımız hamleler, ülkemizin bu büyük başarısı başkalarına
örnek gösterilmektedir. Serbest piyasa ekonomisine adım atan Doğu Bloku
ülkeleri bizim tecrübelerimizden istifade etmek için kapımızı çalmaktadırlar.
Geçen 10 yılın muhasebesini yaptığımızda, bu büyük değişikliklerin,
bizlere hiçbir problem getirmemiş olduğu tabiatıyla söylenemez.
Ama şunu söylemeyi bir borç biliyorum.
Bu problemler düşünüldüğü boyutlarda olmamış, milletimizin cesareti,
fedakarlığı sonucu daha kolay hissedilebilir hala gelmiştir.
Bu değişiklikler sonucu yükselen enflasyon 1990 sene süratle inmeye
başlamıştır.
Temmuz 1989’da geçen sene toptan eşya fiyatları endekslerine göre %
74,6 olan enflasyon, Temmuz 1990’da, yani 12 ay sonra,% 46,4’e inmiştir.
Diğer taraftan, Devlet İstatistik Enstitüsü tahminlerine nazaran, bu
yıl Gayri Safi Milli Hasıla artışa yani Milli gelir sabit fiyatlarla, %
10 gibi rekor bir seviyeye ulaşmıştır.
Ayrıca, bu artışa tesir eden önemli faktör olarak sanayi sektörümüzdeki
G.S.M.H. artışının da % 11,7 olması çok memnuniyet vericidir.
Bütün bunlar iki gerçeği ortaya koymaktadır:
Birincisi, son on yıldaki çabalarımızın, fedakarlıklarımızın, Türkiye’yi
ileri götürme azmimizin meyvelerini toplamaya başladık.
İkinci önemli husus, Cumhuriyet tarihimizde son 40 yıldır her 10 senede
bir karşılaşılan ekonomik krizin ana sebebi olarak gösterilen kalkınma
hızımızın % 7’yi aşması halinde ödemeler dengesinin derhal bozulması keyfiyeti
artık ortadan kalkmıştır.
Başka bir deyişle, ödemeler dengesi kalkınmamızın önünde bir darboğaz
olmaktan çıkmıştır.
Sayın Milletvekilleri,
Önümüzdeki 10 yıl, 1980’li yıllardan farklı olacaktır. Bu on yılda,
daha önceki on yılda olduğu gibi ekonomik meselelerimize önem vermeye devam
edeceğiz. Ama, bu dönem, esas itibarıyla, kendimizi, 21. Yüzyılın bilgi
ve yüksek teknoloji çağına hazırlayacağımız dönemdir. Başka bir deyişle
bir geçiş dönemi olacaktır.
1970’li yıllarda bizde de pek moda bir slogan haline getirilen ağır
sanayi, yerini artık yüksek teknolojili sanayiye terk etmektedir.
Vaktiyle dünyaya tarımla başlayan gelişme, zamanla sanayiye kaymış ve
sanayide otomasyonun hakim olması sonucu istihdamın yöneldiği hizmet sektörü
ileri ülkelerde ağırlık kazanmaya başlamıştır.
Türkiye’de de hizmet sektörü önümüzdeki yıllarda büyük ağırlık taşıyacaktır.
Yalnız, hizmet sektörü çok kaliteli eleman ister. Bilgi birikimi yüksek
profesyonellerin çalıştığı bir sektördür.
Türk toplumunun hiç şüphe yok ki, geleceği bedenen sağlıklı, çağdaş
bilgilerle mücehhez yeni nesiller yetiştirmedeki başarımıza bağlıdır.
Gelişen, modernleşen Türkiye’mizde eğitimin yaygınlaştırılması ve kalitesinin
yükseltilmesi önde gelen iki önceliğimizden biridir. Eğitimin sadece okullarla
sınırlı kalmaması, hayatımızın her sahasına yayılması ayrı bir hedefimiz
olmalıdır.
Diğer önceliğimiz ise sağlıktır. Birçok reforma ihtiyacı olan bir alandır
ve devletin ağırlığı hem bu alana, hem de eğitime kaydırılmalıdır. Buna
karşın, eğitim ve sağlık alanlarında merkeziyetçilikten uzaklaşılması ve
vilayetler, ilçeler, kasabalar gibi yerleşim birimlerinde vatandaşın doğrudan
katkısını ve katılımını sağlayacak düzenlemelere gidilmesi gerekecektir.
Bu suretle halkımız okuluna, hastanesine daha fazla sahip çıkacaktır.
Devlet de bu yoldaki girişimlere maddi ve manevi destek vermelidir.
Sonunda hem devlet hem de vatandaş bundan kazançlı çıkacaktır.
Geçen seneki konuşmamda önemle değindiğim bu hayati konuların bu yıl
da altını çizmekte fayda gördüm.
Burada, o konuşmamdaki bütün hususları tekrarlamak istemiyorum. Ama,
insan hakları konusunda olsun, çevrenin korunmasında olsun, diğer konularda
olsun, o zaman ifade ettiğim görüşleri aynı inançla bugün de aynen muhafaza
ettiğimi belirtmekte yarar görüyorum. Çünkü bu meseleler uygar olmanın
mihenk taşlarıdır.
Önümüzdeki on yılda Türkiye’yi parlak bir geleceğin beklediğine bütün
samimiyetimle inandığımı sizlere burada belirtmekten ayrı bir zevk ve gurur
duyuyorum.
Sayın Milletvekilleri,
2 Ağustos günü Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan ve bölgemizde istikrarı
ve dünya barışını tehdit eden gelişmelerin, ülkemiz ekonomisindeki bu fevkalade
olumlu seyri maalesef bir ölçüde etkilemesi kaçınılmazdır. İnancım Türk
ekonomisinin bu bunalımı göğüsleyecek güce sahip olduğudur.
Türkiye’nin hemen yanı başında cereyan eden ve ülkemizi yakından ilgilendirdiği
kadar etkileyen bu hadiseler, başından itibaren, tarafımızdan büyük bir
hassasiyetle takip edilmiş ve değerlendirilmiştir. Politikamız, uluslararası
hukuka daima saygılı davranmış ve sorumluluklarını müdrik bir ülke olarak,
milli menfaatlerimizin gerekleri istikametinde tesbit edilmiştir.
Ben, hadisenin başlamasıyla birlikte Milli Güvenlik Kurulu ve Bakanlar
Kurulu’nu bu amaçla topladım.
Başta ABD Başkanı Bush, Suudi Arabistan Kralı ve Kuveyt Emiri olmak
üzere bölgede ve Batı’da hadiselerle yakından ilgili birçok liderle telefon
görüşmelerim oldu.
Bu görüşmeler bizi hadiselerin cereyanı ve muhtemel seyri hakkında ilk
elden bilgi sahibi kılmıştır. Ayrıca kendilerine görüşlerimizi ve tutumumuzu
aktarma imkanı bulduk.
Politikamız esas itibarıyla Irak’ın Kuveyt’ten kayıtsız şartsız çekilmesi,
Kuveyt’in bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünün ihyası ve meşru
Kuveyt yönetiminin geri dönmesini sağlamaya yönelik olmuştur.
Bu çerçevede, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararlar
tarafımızdan desteklenmiş ve vazedilen ekonomik yaptırımlar süratle uygulamaya
konmuştur.
Dikkat edilirse, Güvenlik Konseyi’nin kararları oybirliği ile alınmış
kararlardır ve tarihte ilk defa bütün dünya bir tecavüz karşısında birleşmiştir.
Sayın Milletvekilleri,
Günümüzde, ekonomik ve politik gelişmeler çok süratli cereyan etmektedir.
Önümüzdeki 10 yıllık dönemde bu hareketliliğin daha da artacağı muhakkaktır.
İçinde bulunduğumuz yüksek teknoloji ve telekomünikasyon çağında hadiselerin
çok yakından takibi, analizi ve süratle karar verilmesi gereği ortadadır.
Bu bakımdan, manevra kabiliyetimizin bu ihtiyaca cevap verebilecek şekilde
geniş olması gerekir.
Hatta klasik diplomatik kanallar bu seri gelişmelerin gerisinde kalabilmektedir.
Şu da gerçektir ki, dünyadaki değişim Türk dış politikasının parametrelerini
genişletmiştir.
Bu söylediklerimin en tipik misali, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nde ambargo kararı alınmasının hemen akabinde, süratle
hareket ederek, ekonomik yaptırımları uygulamaya koymasıdır.
Bu şekilde hareket etmemiz, ülkemizin dünya nezdindeki itibarını arttırmış
ve Türkiye’yi dünya kamuoyu önünde ön plana çıkarmıştır.
Ambargo kararını bir veya iki gün geç alınması, yarattığımız olumlu
etkiyi azaltacak, hatta bu kararı baskı altında aldığımız izlenimini kesinlikle
yaratacaktı.
Türkiye’nin, bu ambargonun etkin olmasında oynadığı kilit rolü herkes
teslim etmektedir.
Etkin bir ambargonun etkin olmasında oynadığı kilit rolü herkes teslim
etmektedir.
Etkin bir ambargonun tesis edilmiş olması ise, meselenin bir silahlı
çatışmaya dönüşmeden halledilmesi ihtimalini kuvvetlendirmiştir.
Bu da hem Türkiye’nin, hem bütün ilgili tarafların menfaatine olmuştur.
Sayın Milletvekilleri,
Türkiye bölgesinde bir istikrar unsuru, güçlü bir ülkedir. Hem Batı,
hem Doğu nezdinde vazgeçilmez bir ülkedir ve aralarında bir köprüdür. Hadiseler
bu gerçeği bir kere daha gözler önüne sermiştir.
Bu gerçeğin bizim tarafımızdan söylenmesinden ziyade başkaları tarafından
teslim edilmiş olması önemlidir. Ambargo konusunda aldığımız, kesin ve
kararlı tutum bu konuda önemli mesafe alınmasına yaramışsa da, bu dahi
tek başına yeterli değildir.
Bu hususun temin edilebilmesi ve Türkiye’nin menfaatlerinin tam manasıyla
gözetilebilmesi, bundan sonra izleyeceği politikanın dinamiğiyle de yakından
ilişkilidir.
Hemen yanı başımızda cereyan eden Körfez’deki gelişmeler tabiatıyla
ülkemizi çok yakından alakadar etmektedir.
Bu bakımdan, sadece kriz sırasındaki gelişmeler değil, kriz sonrası
bölgede ortaya çıkabilecek değişikliklerin ülkemiz üzerindeki etkilerini
de gözden hiç uzak tutamayız.
Onun içindir ki, bu oluşumlara tesir edecek bir konumda olmamız ve dinamik
bir politika izlememiz gereği vardır.
Bir başka ifadeyle, bu körfez bunalımında çekingen, kararsız, başkalarının
karar vermesini bekleyen bir tutum ittihaz etmemesi düşünülemez.
Aksi takdirde, Türkiye’nin ali menfaatlerinin söz konusu olduğu bir
meselede, tesirli bir ülke olma imkanını büyük ölçüde kaybedeceğimiz aşikardır.
Bu itibarla, huzurunuzda, Hükümet Anayasamızın 92. Maddesinde kayıtlı,
savaş hali ilanı izni hariç, diğer izinlerin verilmesini tavsiye ediyorum.
Bu, hadiselerin seyrine göre süratle hareket etme kabiliyetini elde
tutma imkanını verecek, dinamik bir politika izlememize çok yardımcı olacaktır.
Ülkemizin ileride telafisi çok zor bir durumla karşılaşmaması için Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin Hükümet’e tavsiye ettiğim izni vereceğine inanıyorum.
Anayasasında bazı tahditler olan Japonya ve Federal Almanya dışındaki
bütün demokratik ülkelerin bu hareket kabiliyetine sahip olduklarını da
ayrıca müşahede ediyoruz.
Ayrıca şunu özellikle belirtmek istiyorum.
Ülkemizin herhangi bir ülke ile, hele hele bir komşumuzla savaşa girme
tasavvuru kesinlikle olamaz.
Biz, Büyük Atatürk’ün “ Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” prensibine sımsıkı
bağlıyız.
Nice harbin acı ve yıkıntılarını yaşamış olan Türk Milleti barışın değerini
en iyi bilen milletlerdendir.
Ülkemizde gerçekleştirilen gelişmenin, kalkınmanın ancak sulh ortamında
mümkün olduğunun bilinci içindedir.
21. asrın eşiğinde, 57 milyona varan nüfusuyla büyük ve güçlü bir Türkiye,
süratle değişen dünyadaki yeni durumları muhakkak lehine kullanabilmelidir.
Bu sayede ülkemiz 21. Yüzyılda dünya ülkeleri arasında mümtaz yerini
muhakkak alacaktır.
Unutmayalım ki, Türkiye, bu yeni dünyada yerini ve kaderini tayin etme
gücüne her zamandan daha fazla sahiptir.
Sayın Milletvekilleri,
Konuşmamın sonuna yaklaşırken, birkaç önemli konuya daha değinmek istiyorum:
Her şeyden evvel, Türkiye’de mümkün olduğu kadar kısır çekişmelerden
uzak, hayati önemi haiz meseleler etrafında toplanmış, birliğimizi ve bütünlüğümüzü
her şeyin üstünde tutan bir yaklaşım içinde olmamız elzemdir.
Bazı misaller vermek istiyorum:
Bunların başında serbest piyasa ekonomisinin idame ettirilmesi gelmektedir.
Bugün bütün ileri ülkelerde bu çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Doğu Bloku Ülkeleri dahi aynı çizgiye gelmiştir.
Türkiye hızlı gelişmesini sürdürecekse, hangi parti iktidarda olursa
olsun, bu ancak rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisi içinde gerçekleştirilebilecektir.
Ekonomik gelişmemize paralel olarak hızlı bir şehirleşme süreci içinde
olduğumuzu da ifade etmiştim.
Belediyelerin, il özel idarelerinin sorunlarının çığ gibi büyüdüğü bir
devrede sorunlara partilerarası bir uzlaşma ve bir ülke politikası yaklaşımıyla
çözüm bulunması en uygun yol olacaktır.
Ancak bu sayede, belediyelerimize, il özel idarelerimize dahi iyi destek
olunması, daha fazla maddi imkan sağlanması ve vatandaşlarımıza daha iyi
hizmet götürülmesi imkan dahiline girecektir.
Bu bakımdan gerekli mevzuatın hazırlanmasında ve gerekli diğer tedbirlerin
biran önce alınmasında yarar görmekteyim.
Bu tedbirler zamanında alınmadığı takdirde, ileride, altyapı sorunları,
çevre sorunları, sağlık sorunları dahil şehirlerimizde çok büyük meselelerle
karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.
Onun için, iktidar olsun, muhalefet olsun bütün siyasi partilerimizin
bu konuya elbirliğiyle çözüm aramaları lazımdır.
Ben de, Cumhurbaşkanı olarak bu konuda siyasi partilerimize her türlü
desteği vermeye hazırım.
Diğer önemli bir konu da, geçen yıl Cumhurbaşkanlığı yemin töreninde
yine yüce Meclisinizin önünde söylediğim gibi, üç temel hürriyetin geliştirilmesi
ve korunmasıdır.
Bu hürriyetler düşünce hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti ve teşebbüs
hürriyetidir. Bu hürriyetlerin uygar dünyanın önde gelen ülkeleri arasında
layık olduğumuz yeri almamızın vazgeçilmez şartı olduğunu unutmamamız gerekir.
Ancak bu hürriyetlerin geliştirilip, pekiştirilmesi sayesindedir ki
toplumumuzda serbest ve ileri düşünceye gem vuran bir takım tabuların yıkılması
mümkün olabilecektir.
Sözlerimi bitirirken şunu bilhassa ifade etmek istiyorum:
Körfez krizi dolayısıyla hepimizin müşahede ettiği önemli bir husus
daha var.
O da, bütün ileri demokratik ülkelerin bu kriz karşısında, iktidarıyla,
muhalefetiyle bir milli bütün oluşturduklarıdır.
Ülkemizin de, bu bakımdan, yüksek menfaatlerimizi ön planda tutan, örnek
bir dayanışma sergilenmesinde sonsuz yarar vardır.
Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri,
Bu düşüncelerle yeni yasama yılının yüce milletimize hayırlı olmasını
temenni ediyor, hepinize başarı dileklerimle birlikte sevgi ve saygılarımı
sunuyorum. |