Cumhurbaşkanı
Sezer'in, 21. Dönem 4. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda
yaptığı konuşma:
(1 Ekim 2001)
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Sayın Başkanı,
Değerli Milletvekilleri,
Yüce Meclisimizin 21. dönem dördüncü yasama yılına başlarken hepinizi
en içten dileklerimle ve saygıyla selamlıyorum. Bugün sizlere yeniden hitap
etmekten büyük onur ve mutluluk duyuyorum.
Bir yıl önce, yine bu özel günde yaptığım konuşmada, Türkiye'nin karşı
karşıya bulunduğu iç ve dış sorunların geniş bir dökümünü yapmış, bu sorunların
üstesinden gelmemizin gerekliliği üzerinde durarak, çağdaşlaşma tasarımızın
sürdürülmesi için atmamız gereken adımları ele almıştım.
Bu yılki konuşmamda, ülkemizin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gündeminde
bulunan kimi önemli ve ivedi sorunları geleceğe yönelik bir bakış açısı
içinde değerlendirmek istiyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni yasama yılı başlarken dünyamız
çok önemli bir gelişmeye sahne olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nde
meydana gelen ve çok sayıda masum insanın ölümüne yol açan insanlık dışı
terörist saldırıları en güçlü biçimde kınamaktayız. Bu zor günlerinde dostumuz
ve müttefikimiz Amerikan halkının yanında yer aldığımızı bir kez daha vurgulamak
isterim. Terörden çok çekmiş bir ülke olarak Türkiye, Amerikan halkının
acısını yürekten paylaşmaktadır.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Büyük Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyetimizin sağlam temellerine ve sarsılmaz
ilkelerine dayanarak hep ileri gitmiş olan Türkiye bir dönüm noktasına
gelmiştir. Son bir yılda yaşadığımız sorunlar, vardığımız bu dönüm noktasında
zaman yitirmeden kimi köklü kararlar almak zorunda olduğumuzu göstermiştir.
Türkiye, dünyanın en sorunlu bölgelerinin kesiştiği noktada yer almaktadır.
Bu durum, dış politikamızın oluşturulup yürütülmesinde olduğu gibi, ekonomik
ve toplumsal politikalarımızın uygulanmasında da çeşitli güçlükler yaratmakta,
hükümetlerimizin üzerinde ek yükler oluşturmaktadır. Ancak, demokrasisini
en gelişmiş düzeye çıkarma yönünde gerekli ulusal kararlılığa ve güce sahip
olan ülkemizin, içinde bulunduğu sorunları kısa sürede çözüme kavuşturabilecek
yetkinlikte olduğuna kuşku yoktur.
Sorunlarımıza çözüm ararken, geçmişe değil geleceğe bakmamız ve şu soruyu
kendimize sormamız gerekmektedir: Nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Bu soruya vereceğimiz yanıt, yaklaşımımızı, yönelimimizi oluşturacaktır.
Ben, bu soruya tüm Türk Ulusu'nun ortak bir yanıt vereceğinden eminim:
Yoksulluk, eğitimsizlik, yolsuzluk gibi temel sorunlarını çözmüş, bireylerinin
hak ve özgürlüklerini en geniş biçimde güvence altına almış, çağdaş uluslar
topluluğunun saygın üyesi durumuna gelmiş, gelişime açık, aydınlık bir
Türkiye.
Ülkemizin bu doğrultuda bir dönüşüm gerçekleştirmesinde Anayasamızda
yapılmakta olan değişiklikler kuşkusuz önemli bir yere sahip olacaktır.
Anayasamızın değiştirilmesine yönelik olarak Yüce Meclisimizce sürdürülen
çalışmanın, tüm siyasal partilerimizin yapıcı katkılarıyla ilerlemekte
olması memnunluk vericidir.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye Cumhuriyeti'nin özünde, barışçı bir dış politika, laiklik, hukukun
üstünlüğü, özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı demokrasi ile insan hak ve
özgürlüklerine saygı ilkeleri bulunmaktadır.
Yüce Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, çok kısa bir
sürede toplumsal yaşamın her alanında gerçekleştirdiği devrimlerle Türk
Ulusu'nu, ortak coğrafyayı ve tarihi paylaştığı Avrupa ailesiyle ilk kez
aynı değerler sisteminde buluşturmuştur.
Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte hukuk ve toplum düzenini Batı normlarına
göre düzenleyen Türkiye, başta basın özgürlüğü ve örgütlenme hakkı olmak
üzere, açık ve katılımcı bir toplum düzeni kurma yolunda çok önemli adımlar
atmıştır. Türkiye'nin demokratik gelişimi ve hukuk düzeni, dinamik bir
evrim sürecine girmiştir.
Avrupa Birliği üyeliği, bu sürecin halkalarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti,
Avrupa Birliği üyesi ülkelerle ortak evrensel değerleri esas alan, barışçı
ve aydınlık bir geleceği paylaşma ve bu konuda katkılarda bulunma kararlılığındadır.
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini
ve Atatürk'ün geleceğe bakışını doğrulayan bir aşama olarak değerlendirilmektedir.
Avrupa Birliği'nin tam üyelik sürecinde atmamız gereken adımlardan biri
olarak"Türkiye Ulusal Programı" kabul edilmiştir.
Türkiye Ulusal Programı, "Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesi"
alt başlığını taşımakta ise de, aynı zamanda, çağdaş değerlere uyumu vazgeçilmez
bir yaşam biçimi ve sürekli bir erek olarak benimseyen Türk Ulusu'nun çağdaşlaşma
tasarısını sürdürme kararlılığının somut bir göstergesidir.
Önümüzdeki yeni çağdaşlaşma sürecinde, siyasal, yönetsel ve yargısal
reformların yapılması gereklidir.
Bunun için, Devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen,
hukuk devleti ilkesini üstün kılan özgürlükçü, güvenceli anayasa ve yasa
kurallarının geliştirilmesi zorunludur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi son iki hafta içinde, siyasal partilerin
yapıcı katkılarıyla tarihsel bir görevi yerine getirmiştir. Anayasamızda
yapılması öngörülen değişikliklerin yoğun bir çalışma sonucunda kabul edilmiş
olmasını, Anayasamızın daha özgürlükçü, katılımcı ve güvenceli bir belge
durumuna getirilmesi yönünde önemli bir adım olarak değerlendirmek gerekir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Sayın Başkanını ve Değerli Milletvekillerimizi,
bu güç görevi sorumluluk duygusu içinde başarıyla yerine getirdikleri için
kutluyorum. Bu Anayasa değişikliği, Yüce Meclisimizin tarihinde her zaman
takdirle anımsanacaktır.
Anayasalar, devletlerin hukuksal yapısını en üst düzeyde belirlemektedir.
Bu nedenle, devletlerin geçirdikleri evrimi de yansıtmak zorundadır. Anayasalar
bu yönüyle yaşayan belgelerdir. Parlamentomuzun Anayasamızda değişiklikler
yaparak attığı tarihsel adımı ileride de gereksinimlere karşılık verecek
biçimde sürdüreceğine inanıyorum.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Saydam bir Devlet yönetimine kavuşabilmek için yasama dokunulmazlığı
ile Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında soruşturmayı düzenleyen kuralların
yeniden ele alınması yararlı olacaktır.
Yasama dokunulmazlığının amacı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin
Parlamento'daki yasama görevlerini hiçbir kuşku ya da ceza tehdidi altında
kalmadan yerine getirmelerinin sağlanmasıdır. Buna göre, Türkiye Büyük
Millet Meclisi üyelerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, bunları
dışarıda yinelemekten ve açıklamaktan sorumlu olmamaları gerekli ve yeterlidir.
Bununla birlikte, yasama sorumsuzluğu dışındaki etkinlikleri nedeniyle
haklarında suçlama bulunan milletvekillerinin yargılanabilmeleri için Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nce dokunulmazlıklarının kaldırılmasına gerek olmamalıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından dokunulmazlığın kaldırılması
yönünde bir kararın alınmaması durumunda, milletvekillerinin yargılanamaması
ceza adaletinde eşitlik ilkesiyle çelişmekte ve Yüce Meclis'in saygınlığını
zedeleyecek örnek olayların yaratılmasına yol açmaktadır.
Anayasamızın yanısıra, temel yasalarda da günün koşullarına uygun değişikliklerin
yapılması gereklidir. Siyasi Partiler ve Seçim yasaları bunların başında
gelmektedir.
Demokratik siyasal yaşamımızın vazgeçilmez ögeleri olan siyasal partiler,
çoğulcu siyasal yapının, siyasal kültürün oluşturulup geliştirilmesinde
ve halkın siyasete katılımının sağlanmasında başlıca rolü üstlenmişlerdir.
Dolayısıyla, partilerin sağlıklı biçimde işleyebilmeleri için parti içi
demokrasinin sağlanması ve partilerin parasal kaynaklarının saydamlaştırılması
önem taşımaktadır. Çağdaş demokrasilerin özünü oluşturan uzlaşma kültürünün
geliştirilip yerleştirilmesi de önemli görülmektedir. Bu nedenle, öz eleştirimizi
iyi yapmalı, sivil toplumla Parlamento arasındaki iletişimi sağlam temeller
üzerinde yeniden işletecek bir yapı oluşturmalıyız.
Son olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yapısına ilişkin bir düşüncemi
aktarmayı da görev kabul etmekteyim. Bildiğiniz gibi, Türkiye Büyük Millet
Meclisi üyelerinin sayısı 1982 Anayasası'nda 400 olarak öngörülmüştü. Daha
sonra, 1987 yılında bu sayı 450'ye, 1995 yılında da 550'ye yükseltilmiştir.
TBMM üye sayısının, 1982 Anayasası'nın ilk biçiminde olduğu gibi 400'e
indirilerek çalışmalarına etkinlik kazandırılabileceğini düşünüyorum. TBMM
üye sayısında yapılacak bir azaltma kamuoyunun beklentilerine de uygun
düşmektedir. Değişikliğin ilk seçimden sonraki seçimde oluşacak Meclis
için geçerli kılınması kimi sorunları önlemesi yönünden gerekli görülebilir.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye artık insan hakları alanında köklü adımlar atmak, bu konudaki
olumsuz uygulamalara son vererek insan hakları ihlallerini ortadan kaldırmak
zorundadır. Türkiye'nin bu konuda yöneltilen eleştirilere gerekçe oluşturacak
uygulamalara meydan vermemesi gereklidir. İnsan haklarının korunup güvence
altına alınması için yasal ve yönetsel düzenlemeler yeterli olmamaktadır.
İlgili tüm yetkililerin bu konuda eğitilmeleri, hata, ihmal, kötüniyet
gibi etkenlerin ortadan kaldırılması da aynı ölçüde gereklidir.
Günümüzde uluslararası bir boyut kazanan insan hakları, iç hukuk konusu
olduğu kadar dış politikayı da ilgilendirmektedir. Tüm çoğulcu demokratik
toplumların paylaştığı bir değer olan insan haklarının ülkemizde eksiksiz
uygulanabilmesi için Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi'nin bu alanda
kabul ettiği sözleşmelerde yer verilen kuralları gerekli ve yeterli ölçüde
ulusal hukukumuza aktarmak zorunda olduğumuzu da anımsatmak isterim.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır.
Bu tür toplumlarda devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve
geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında, düşünce özgürlüğü, özellikle
düşünceyi açıklama özgürlüğü önemli bir yer tutar. Düşünce ve düşünceyi
açıklama özgürlüğünün kullanılmasının olağan yollarından biri basındır.
Basın özgürlüğü, çağdaş anayasalarda, basının, düşünce ve düşüncenin
açıklanmasında oynadığı önemli rol gözönünde tutularak, temel hak ve özgürlüklerin
özel bir türü olarak düzenlenmiştir.
1982 Anayasası'nın 26. maddesinde, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün
haber alma ve verme özgürlüğünü de kapsadığı, 28. maddesinde de, basının
özgür olduğu, devletin basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak önlemler
alacağı belirtilmiştir.
Basın özgürlüğü, düşünceyi açıklama özgürlüğünü tamamlayan ve onun kullanılmasını
sağlayan bir özgürlüktür. Düşünce özgürlüğü, düşüncelerin özgürce açıklanması
yanında, bunları yayma ve öğrenme özgürlüğünü de içerir. Bu nedenle, basın
özgürlüğünün, okuyucuların, izleyicilerin ya da dinleyicilerin haber alma
ve görüşlerini öğrenme özgürlüğü yönünden de değerlendirilmesi gerekir.
Haber alma ve verme hakkı ya da haberlere ulaşma özgürlüğü, okuyucu,
izleyici ya da dinleyicinin bireysel hakkı olarak düşünülemez. Bunlar,
kollektif hak ve özgürlüklerdir.
Demokratik toplumlarda basının işlevi, kamu yararını ilgilendiren olay
ve konularda açıklamalar yapmak, haber ve bilgi vermek, eleştiri ve değer
yargıları sunarak kamuoyunu oluşturmak, toplumu aydınlatmaktır.
Basının bu önemli işlevi nedeniyle basın özgürlüğünün, kamu güçlerine
karşı olduğu kadar özel güçlere karşı da korunması gerekmektedir. Bu bağlamda,
bir kez daha yinelemek gerekir ki, basın-yayın tekelinin oluşmasına karşı
gerçek sınırlamalar koymak, bu kesimin çoğulcu özelliğini koruyucu önlemler
almak devlete düşen bir ödevdir. Bağımsız ve yansız yayıncılığın sürdürülebilmesi
için alınacak önlemler de bu ödev kapsamına girmektedir.
Öte yandan, bu sosyal görevini yerine getirebilmesi için basın özgürlüğü
ile donatılan basın-yayın organlarının da sorumluluk bilinciyle hareket
etmesi zorunludur.
Yaşanılan son olaylar göstermiştir ki, Anayasa ve yasalarda temel hak
olarak düzenlenen basın özgürlüğü ile kişilik hakkının birbiriyle çatışması
her zaman olanaklıdır. Bu konuda dengeyi sağlamak, Devletin olduğu kadar
basın-yayın organlarının da görevidir.
Demokratik toplumlarda, hem basın özgürlüğü, hem de kişilik hakkı, temel
hak ve özgürlük olarak anayasalarda düzenlenip korunmuş olmakla birlikte,
kişilik hakkının, basın özgürlüğünün sınırlarından birini oluşturduğunda
duraksamaya yer yoktur. Basın, demokratik toplumun vazgeçilmez koşulu,
zorunlu ögesi, kişi ise, kurucu ögesi, varlık nedenidir.
Basın, kamu yararını ilgilendiren konu ve olaylarda kamuoyunu oluşturma,
bu konuda toplumu aydınlatma işlevini yerine getirirken, toplumu ilgilendiren,
kamu yararıyla ilgili olayları açıklamak, olaylar hakkında haber vermek,
değerlendirme ve eleştiriler yapmakla yükümlüdür. Ancak, sözkonusu olaylar
çoğu kez belirli kişilerle ilgili olabilir. Bu gibi durumlarda basın, olayı
açıklarken ya da değerlendirme ve eleştirme hakkını kullanırken, kişilik
haklarına, özel yaşama, mesleki ve ticari saygınlığa özen göstermeli, kişinin
maddi ve manevi zarara uğramasına neden olmamalıdır.
Sonuç olarak, basın özgürlüğünün ardında, bireyi ve dolayısıyla bireysel
hak ve özgürlükleri temel alan, demokrasinin tüm kurum ve kurallarına yürekten
inanan bir sorumluluğun bulunduğu gözardı edilmemelidir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Kalkınmanın ve toplumsal gönenci yükseltmenin temel yolu, kendi dinamikleri
içinde işleyen, güçlü bir ekonomiden geçmektedir.
Toplumun tüm kesimlerinde, Türk ekonomisinin geleceğine ilişkin bir
karamsarlık havası gözlenmektedir.
Ülkemiz ekonomisinde bugün bir geçiş süreci yaşandığı, geleceğe yönelik
kimi belirsizliklerin güven ortamının oluşturulmasını engellediği ve bu
durumun da ekonomik verilerin dengeye oturtulmasını güçleştirdiği tartışma
götürmez bir gerçektir.
Bu nedenle, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durum ve bununla bağlantılı
olarak gelir dağılımındaki adaletsizlik, enflasyonun yüksekliği, geçim
sıkıntısı, yoksulluk, işsizlik gibi sorunlar ülke gündemindeki öncelikli
yerini korumaktadır.
Temel ereğimiz, ülkenin kalkınma ve gelişmesine koşut olarak, Türk insanının,
çağdaş dünyanın evrensel değerlerinin yaşama yön verdiği bir toplumsal
düzende, geleceğe güvenle bakmasını sağlayacak atılımları yapmak olmalıdır.
Dünyamızın genel bir ekonomik durgunluk içine girmekte olduğu yönünde
güçlü belirtiler ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde hız kazanan
küreselleşme sürecinin ulusların omuzlarına yüklediği sorunların yanısıra,
dünya çapında bir ekonomik bunalımın etkilerine göğüs germek, planlarımızı
buna göre yapmak zorundayız.
Uluslararası düzeyde talep ve dışsatım daralırken işsizlik artmakta,
yoksullaşma ciddi boyutlara ulaşmakta, zengin ile yoksul arasındaki uçurum
büyümektedir. Ülkeler arasında ve birçok ülkenin kendi içinde ekonomik
eşitsizliklerin derinleşmesi, küçük bir kesimin ulusal gelirin büyük bölümünü
elde etmesi, ekonomik ve toplumsal sorunların çözümünü güçleştirmektedir.
Öte yandan, uluslararası parasal sistemin yeterliliğinin giderek daha
fazla sorgulanır olması, küresel ekonomik düzenin inandırıcılığını sarsmakta,
küreselleşme karşıtı akımları güçlendirmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Avrupa Birliği ülkeleri gibi
gelişmiş ekonomilerde görülmeye başlayan ve domino etkisi yapan ekonomik
durgunluk, kuşkusuz ülkemiz için de olumsuz koşullar yaratmaktadır. 11
Eylül'de Amerika Birleşik Devletleri'nde meydana gelen terörist saldırılar
da bu olumsuz koşulları artırmıştır.
Türkiye son bir yıldır güç bir dönemden geçmektedir. Ekonomik etkinliklerimizde
ve gayrisafi milli hasılamızda görülen daralma kaygı vericidir. Bu daralma
eğiliminin, Hükümetimizin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin desteğinde almakta
olduğu önlemlerle tersine döndürüleceğine inanmaktayız.
Henüz düzlüğe çıkmış değiliz. Ancak, bugüne dek ulus olarak gösterdiğimiz
özveri ve dayanışma, ekonomimizin yakın bir gelecekte, daha sağlam temeller
üzerinde güçlü bir yapıya kavuşacağına olan umudumuzu artırmaktadır. Ekonomimizin
yabancı paralara endeksli olmaktan kurtarılarak ulusal para birimimizin
saygınlığına ve gücüne kavuşturulması amacıyla Hükümetimiz ve sivil toplum
örgütlerince başlatılan girişimlere halkımızın verdiği destek sevindiricidir.
Ekonomik sorunlarımıza çözüm ararken gündelik kaygılarla hareket etmekten
kaçınılmalıdır. Ekonomimize planlı bir yaklaşımla ve uzun erimli bir stratejiyle
yeni bir yön vermemiz zorunlu duruma gelmiştir. Büyümemizi belirli bir
stratejiyle gerçekleştirmeli, ekonomimizi bu hükümetlerüstü stratejik yaklaşımla
yönlendirmeliyiz.
Uluslararası ekonomik sistemle bütünleşme yönündeki çabalarımızı sürdürürken,
yerli üretim yapımızın korunup güçlendirilmesine ve yerli üreticilerimizin
uluslararası rekabet gücünün artırılmasına öncelik vermeliyiz. Bu yaklaşımın,
küreselleşmenin yarattığı sorunların üstesinden gelebilmenin de en akılcı
yolu olduğunu düşünüyorum.
Türk ekonomisinin geleneksel temel direkleri olan tarım ile kamu kesiminin
ekonomideki rolünü ve etkinliğini yeni bir gözle değerlendirmemizin de
gerekli olduğuna inanıyorum.
Tarım, kendi nüfusumuzu beslemek için olduğu kadar, tarıma dayalı geleneksel
dışsatımı desteklemek için de önemlidir. Kamu kesiminin 78 yıldır ülke
ekonomisinin gelişmesinde oynadığı rolü gözardı edemeyiz. Aynı biçimde,
doğal kaynaklarımızın daha etkin yöntemlerle işletilip değerlendirilmesi
de, üzerinde durmamız gereken konulardan biridir.
Son yıllarda açıkça tartışılmaya başlanan ve yönetimin saydamlaşmasını
engelleyen ihale sistemimizin de bir an önce Avrupa Birliği ölçütlerine
uygun bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. "Devlet ihalesi" olarak
adlandırdığımız kamu ihalelerinde, Avrupa Birliği ülkelerinde geçerli olan
yöntemleri mevzuatımıza kazandıracak düzenleme hızla gerçekleştirilmelidir.
Yöntemler, ihalenin yapılma sürecini tüm olası öneri sahiplerinin rekabetine
açacak biçimde tasarlanmalıdır. Yasal düzenlemede, istekliler arasında
rekabete olanak tanıyacak biçimde ayrımcılığın önlenmesi, saydamlık ve
nesnellik ilkeleri üstün tutulmalıdır.
Ekonomimizin dışa açılmasında ve uluslararası ticaret sistemiyle bütünleşmesinde
büyük işlev üstlenmiş olan bir başka ekonomik etkinlik alanı denizciliğimizdir.
Önemli bir deniz ülkesi olarak, denizcilik kesiminin korunup geliştirilmesi
için daha çok çaba göstermeliyiz.
Avrupa Birliği'yle bütünleşme süreci içinde deniz ticaret filomuzun
Avrupa Birliği ülkelerinin deniz ticaret filoları karşısındaki rekabet
gücünün artırılması kaçınılmaz duruma gelmiştir. Son ekonomik bunalım nedeniyle
ekonomik sıkıntıları artan deniz ticaret filomuzun daha fazla küçülmesinin
önlenerek genişlemesine destek olunması ve yabancı bayraklı gemilere olan
gereksinimin olabildiğince azaltılması amacımız olmalıdır.
Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunun önümüzdeki yıl tek para birimine
geçmesiyle Avrupa'da bir "Euro" bloku oluşmuş olacaktır. Bu durum, ekonomimizin
Avrupa ekonomileriyle tam anlamıyla bütünleşmesini sağlayacak adımların
zaman geçirmeksizin atılmasını gerektirmektedir.
Günümüzde yabancı sermaye yatırımları, bir ekonominin büyümesi, çeşitlenmesi
ve rekabet gücüne kavuşması yönünden belirleyici bir rol oynamaktadır.
Bu rol, ekonomik önceliklerimiz bağlamında yönetsel engellerin kaldırılmasını
sağlayacak ve yabancı sermaye yatırımlarının girişini özendirecek önlemlerin
uygulamaya konulmasını gerekli kılmaktadır. Hükümetimizin bu yönde atmaya
başladığı umut verici adımların, içinde bulunduğumuz ekonomik koşulların
düzeltilmesine katkıda bulunmasını diliyoruz.
Ülkemizin bugün önemli bir dönemeçten geçmekte olduğunu bir kez daha
belirtmek isterim. İçinde bulunduğumuz güç koşullar, birlik ve dayanışmamızı
artırarak korumamızı daha da zorunlu kılmaktadır.
Yaşanan ekonomik sıkıntıların aşılmasında toplumun tüm kesimlerine ve
tüm yurttaşlarımıza görev düşmektedir. Çeşitli ortamlarda daha önce de
vurguladığım gibi, özel çıkarların bir yana bırakılarak, ülkenin geleceğinin
ve toplumsal çıkarların ön planda tutulması, çıkar amaçlı söylentilerle
davranılmaması her zamankinden daha çok önem taşımaktadır.
Sayın Başkan,
Yüce Meclisimizin Sayın Üyeleri,
Yolsuzluğun ekonomimize ve toplumumuza maliyeti yüksektir. Yolsuzluk,
siyasal sisteme duyulan güvensizliği körüklemekte, ekonominin işleyişini
ve ülkeye yabancı sermaye girişini engellemektedir.
Yolsuzluklarla savaşım ve yönetimde saydamlığın sağlanması konusunda
toplumumuzun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden beklentisi yüksektir. Ulus
iradesinin oluştuğu Yüce Meclisimizin bu konuda öncülüğü üstlenerek, gereken
yasal düzenlemeleri ivedilikle gerçekleştirmesi, halkımızın temiz toplum
beklentisine yanıt verecek ve Türkiye'nin kimi uluslararası çevrelerdeki
olumsuz görüntüsünün giderilmesine katkıda bulunacaktır.
Yolsuzlukların üzerine gidebilmek için yönetimde saydamlık ve etkili
bir denetim gereklidir. Yolsuzlukların kalıcı biçimde ortadan kaldırılabilmesi
ve temiz toplumun yaratılması kuşkusuz yalnız Devletin sorumluluğunda değildir.
Yolsuzlukların kökünün kazınması ve yönetimde saydamlığın sağlanabilmesi
için özel kesime ve yurttaşlarımıza da görev düşmektedir. Bilinçli ve istekli
yurttaşlar, temiz toplumun koruyucuları olacaklardır.
Sayın Başkan,
Yüce Meclisimizin Değerli Üyeleri,
Ekonominin sağlıklı temeller üzerinde işlemesini sağlayacak bir yapılanmadan
söz ederken, bir konuya değinmekte yarar görmekteyim.
Anayasa'nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir sosyal hukuk
devleti olduğu belirtilmiştir.
Anayasa'nın 5. maddesinde ise, bireyin ve toplumun gönenç, huzur ve
mutluluğunu sağlamak; bireyin temel hak ve özgürlüklerini, sosyal hukuk
devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak; insanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmak devletin temel amaç
ve görevleri arasında sayılmıştır.
5. maddenin gerekçesinde de, devletin, aynı zamanda ulusun huzurunu
sağlamakla, bireylerini mutlu kılmakla, bireyin yaşam savaşımını kolaylaştırmakla
yükümlü olduğu vurgulanmış, bireyin "insan onuruna" uygun bir ortam içinde
yaşamasını gerçekleştirmenin sosyal devletin görevi olduğu belirtilmiştir.
Sosyal devlet, bireyi ekonomik yaşama yenik düşürmeyen, güçsüzleri güçlüler
karşısında koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti ve toplumsal
dengeyi sağlamakla yükümlü devlettir.
Bireylerin sosyal hakları ve asgari yaşam düzeyleriyle ilgilenerek onların
gönenç, huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını sağlamak, sosyal devletin
temel amaç ve görevlerindendir.
Sosyal devlet, bireyin gönencini ve huzurunu sağlamakla kalmayıp, aynı
zamanda güvenceye alan devlettir. Bu bağlamda, işsizliği önleyici ve ulusal
gelirin adaletli biçimde dağıtımını sağlayıcı önlemler almak da sosyal
devletin görevleri arasındadır.
Devlet, sosyal niteliği nedeniyle, birey ile toplum arasında denge kurmak,
emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenlemek, özel girişimcinin
güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlarken, çalışanların insanca
yaşaması ve çalışma yaşamının kararlılık içinde gelişmesi yönünde ekonomik,
mali ve sosyal önlemleri alarak çalışanları korumak zorundadır.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Geçen Mart ayından bu yana Ulusal Programımızın yaşama geçirilmesi ve
Avrupa Birliği ölçütlerine uyum sağlanması yönünde birçok alanda önemli
aşamalar kaydettik. Siyasal, ekonomik ve yönetsel alanlarda kapsamlı bir
dönüşümü öngören Ulusal Programın zamanında ve kararlılıkla uygulanması,
Türkiye'nin Avrupa'yla bütünleşmesini ve uluslararası konumunu güçlendirmesini
sağlayacaktır. Bu tarihsel fırsatı iyi değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum.
Önümüzdeki aylarda, Avrupa Birliği, Türkiye'nin ilerleme raporunu değerlendirecektir.
Bu değerlendirme öncesinde üzerimize düşenleri yerine getirerek aday ülkeler
grubundan kopmamamız büyük önem taşımaktadır.
Genişleme süreci içinde Avrupa Birliği'ne katılacak ülkelerin, Aralık
2002'de Kopenhag'da yapılacak Avrupa Birliği zirvesinde belirlenmesi ve
yeni üyelerin 2004 ya da 2005 yılında Avrupa Birliği'ndeki yerlerini almaları
beklenmektedir. Bizim de, üyelik görüşmelerini 2003 yılı içinde ya da yeni
üyeler Avrupa BirliğiÕne katılmadan önce başlatmamızda büyük yarar vardır.
Dolayısıyla bu aşamada ereğimiz, üyelik görüşmelerinin başlatılmasının
kolaylaştırılabilmesi için, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında kural uyumunu
sağlayacak tarama sürecinin 2002 yılında başlatılması olmalıdır. Avrupa
Birliği Komisyonu'nun ülkemizle ilgili raporunun, dengeli ve üyelik yönelimimize
ivme kazandıracak bir yaklaşımla hazırlanması gerektiğini düşünüyor ve
Avrupalı dostlarımızın bu konuda yapıcı ve destekleyici bir tutum içinde
olmalarını bekliyoruz.
Avrupa Birliği, Avrupa'da barış ve istikrarı, çok yönlü bir güvenlik
anlayışıyla sağlamayı başarmış, çatışma ve bölünmenin Avrupa'nın yazgısı
olmadığını göstermiştir. Avrupa Birliği'ne üye olan ülkeler, ulusal kimlik
ve birliklerini korumuş, aralarındaki anlaşmazlıkları uzlaşma yoluyla çözmüş,
gönençlerini artırmış, farklılıklarını bağdaştırıp ortak bir çıkar birliğine
dönüştürmüşlerdir. Hoşgörü, dayanışma ve uzlaşma kültürü, Avrupa halklarını
birleştirmiş ve Avrupa'yı çağdaş uygarlığın doruğuna taşımıştır.
Avrupa Birliği üyeliği, Cumhuriyetimizin kurucu felsefesine ve dayandığı
değerler sistemine uygundur. Ayrıca, Türkiye ile Avrupa Birliği'nin istikrar
ve güvenliği ile stratejik, siyasal, ekonomik, ticari ve toplumsal çıkarları
birbirini tamamlar niteliktedir.
Türkiye, yaklaşık iki yıldır resmen aday olmasına karşın Avrupa Birliği'yle
görüşmelerine henüz başlamamış tek aday ülkedir. Katılım görüşmelerine
başlayabilmek için öncelikle siyasi ölçütleri yerine getirmek gerekmektedir.
Avrupa Birliği, tarihsel gelişimi içinde demokrasi ve insan haklarının
yaygınlaştırılmasına ilişkin belirgin bir tutum geliştirmiştir. Türkiye
ise, Avrupa Konseyi üyesi olarak demokratikleşme ve insan hakları normlarını
benimsemiş olup, bu alandaki kimi eksikliklerini gidermeye çalışmaktadır.
Hükümetimiz tarafından yürürlüğe konulan Ulusal Program, köklü bir dönüşüm
gereksinmesinin esaslarını ortaya koymaktadır. Program, ülkemizin karşı
karşıya bulunduğu risk ve tehditleri de gözönünde bulundurarak Avrupa Birliği
normlarına uyumu sağlayacak bir yaklaşım öngörmektedir. Bu tasarının gerçekleştirilmesinde,
Hükümete olduğu kadar, Meclisimize ve halkımıza da büyük görevler düşmektedir.
Konuşmamın bundan önceki bölümünde değindiğim Anayasa değişiklikleri ve
siyasi ölçütlerle bağlantılı uyum yasalarının Meclisimizden hızla geçirilmesi
büyük önem taşımaktadır. Yüce Meclisimizi bu yönde atmakta olduğu adımlardan
dolayı kutluyorum.
Türkiye'deki dönüşümün niteliğinin, hızının ve süresinin Avrupa Birliği
ülkelerindeki standartlar ve genişleme takvimiyle uyumlu olması, hem dönüşümlerimizi
köklü kılacak, hem de sürecimizi hızlandıracaktır. Avrupa Birliği'yle bütünleşmemizin
belirsiz bir tarihe ertelenmesi ise, dış politikadan gümrük birliğine kadar
bir dizi alanda çıkarlarımızı etkileyebilecektir. Avrupa Birliği üyeliğine
güçlü destek vermekte olan halkımız, çağdaş norm ve standartlara ulaşma
çabalarında Avrupa Birliği'nin destek ve dayanışmasından yoksun kalacaktır.
Türkiye'nin Birliğin dışında kalması, Birliğin evrimi ve politikaları üzerinde
söz hakkı olmaması anlamına gelecektir. Böylece, Türkiye ve Avrupa'nın
çıkarları zaman içinde farklılaşabilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti, benimsediği değerlerle kesin seçimini çağdaş uygarlık
doğrultusunda yapmıştır. Şimdi, bu seçimin doğal gereklerini bir an önce
yaşama geçirmeliyiz. Bunun için öncelikle, demokrasi, hukukun üstünlüğü
ve insan hakları alanlarında, gerek yasalarımızı, gerek uygulamalarımızı,
özel koşullara ve sınırlamalara bağlamadan, taraf olduğumuz Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi'ne uyarlamamız gerekmektedir. Türkiye'nin bu alanda
yapacağı atılımlar, ülke bütünlüğümüzü pekiştirecek, yurttaşlık bilincimizin
gelişmesine ivme kazandıracak ve Türk insanını uygar toplumlarla aynı hak
ve ödev platformunda buluşturacaktır. Bu atılımları gerçekleştirmek için
gerekli birikimimiz ve temelimiz vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
bu alanda başlatmış olduğu olumlu çalışmaların, Türk siyasal yaşamına yeni
bir saygınlık ve güç kazandıracağına inanıyorum. |