Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KONUŞMADAN BAŞLIKLAR
KONUŞMA METNİ (İngilizce)
3. YASAMA YILI KONUŞMASI (1.10.2000)

SEZER'İN TBMM'NİN YASAMA YILINI AÇIŞ KONUŞMASI
Konuşma metni (2)
1 Ekim 2001
TBMM'nin 21. Dönem 4. Yasama Yılı, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Meclis Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşmayla açıldı.
Cumhurbaşkanı Sezer'in, 21. Dönem 4. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma: 
(1 Ekim 2001)

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Az önce ekonomik ve siyasal dönüşümümüzü nasıl bir bakış açısıyla gerçekleştirmemiz gerektiği üzerinde durdum. Ulusal çıkarlarımızın korunup geliştirilmesinde temel bir işlev gören dış politikamızın da aynı biçimde ileriye dönük bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. 

Dış politikamız, bir bölümü geçen yüzyılın başlarına uzanan, bir bölümü de coğrafyamızın koşullarından kaynaklanan çeşitli sorunlara çözüm bulma yönünde çaba göstermektedir. Soğuk Savaşın sona ermesi, ne yazık ki, Türkiye'nin çevresindeki istikrarı olumsuz etkilemiştir. Sovyetler Birliği'nin ve eski Yugoslavya'nın parçalanmasıyla ortaya çıkan sorunlar, barış ve istikrarı bugün de tehdit etmektedir. 

Balkanlar ve Kafkaslar'ın yanısıra, Ortadoğu'da yaşanan çatışmalar ve belirsizlikler, Türkiye'nin ne denli çetin bir coğrafyada bulunduğunu göstermektedir. 

Bu bölgesel sorunlara ek olarak uluslararası terörizmin etkinliklerinin yoğunlaşması, kitlesel yoketme silahlarının yaygınlaşması, yasadışı kitlesel göç hareketleri, uyuşturucu madde ve insan kaçakçılığı, örgütlü suçlar gibi günümüz dünyasına özgü tehditler, dış politikamızın gündeminde yeni ögeler olarak ortaya çıkmaktadır. 

Türkiye bu çatışma ve tehditler karşısında Büyük Atatürk'ün belirlemiş olduğu çizgide uluslararası hukuk, hak ve adaletten yana, ilkeli, uzlaştırıcı politikalar izlemekte, barış, istikrar ve işbirliğinin güçlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. 

Yüzyılımız, barış, uzlaşma ve işbirliği çağıdır. Bu değerlerin savunucusu olan Türkiye, dış politikasıyla bölgesinde önemli bir istikrar ögesi olmayı sürdürecektir.

Avrupa'nın geleceği Türkiye'yi yakından ilgilendirmektedir. Avrupa Birliği'nin genişleme ve yeniden yapılanma çalışmalarıyla tarihsel bir dönüşüm içine girdiği bir dönemde, ülkemizin bu sürecin dışında kalmaması gerekir. 

Türkiye, Avrupa Birliği'nin kendi savunma yeteneğini geliştirmesine yönelik çabalarını ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasını ilke olarak desteklemektedir. Bu bağlamda, NATO ile Avrupa Birliği arasında daha yakın bir işbirliği yapılmasını ve Avrupa Birliği'ne aday bir ülke ve NATO'nun Avrupalı müttefiki olarak, Avrupa'daki yeni savunma yapısına katkıda bulunmayı istemekteyiz. Duyarlı bir bölgede yer alan Türkiye'nin güvenlikle ilgili kaygılarının ve çıkarlarının Avrupa Birliği üyesi ülkelerce dikkate alınmasını bekliyoruz. Avrupalı ortaklarımız bilmelidir ki, Türkiye'nin katkısı, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasının başarısı yönünden de belirleyici olacaktır. 

Avrupa'nın güvenliğinde Amerika Birleşik Devletleri ile Atlantik-ötesi bağlantının ve NATO'nun temel rolünün korunmasının, güvenliğin bölünmezliği ilkesinden ödün verilmemesinin, bizim için temel öneme sahip olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan son üzücü gelişmeler ve terörizme karşı savaşım bağlamında girişilecek uluslararası işbirliğinde NATO Anlaşmasının 5. maddesine işlerlik kazandırılması kararı, bu örgütün güvenlik ve savunma alanındaki kilit rolüne dikkat çeken bir nitelik vermektedir. Uzun yıllar aynı değerleri paylaştığımız, barış ve istikrar için birlikte hareket ettiğimiz bu ülke ile dayanışmamızı NATO içinde de ortaya koyduk. Müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası terörizme karşı haklı savaşımını destekliyoruz. 

Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerimizi, yıllar içinde oluşturma başarısını gösterdiğimiz stratejik ortaklık çerçevesinde karşılıklı çıkar ve anlayış birliği içinde daha da ileri götürmek istiyoruz. Türk-Amerikan işbirliğinin, bölgemizde barış, istikrar ve gönencin geliştirilmesine önemli katkılarda bulunduğuna inanıyoruz. 

Bugün bölgemizde karşı karşıya bulunduğumuz bellibaşlı istikrarsızlık ögelerinin Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle ortaya çıkan yeni ortamın birer ürünü olduğu ne denli doğruysa, aynı yeni ortamın, bölgemiz için yeni olanaklar yarattığı da bir gerçektir. Bir zamanlar ayrı kamplarda yer aldığımız Rusya Federasyonu'yla bugün ikili ilişkilerimizde vardığımız, "genişletilmiş işbirliği", hatta belirli alanlarda "ortaklık" gibi deyimlerle tanımlanan aşama, bu gelişmenin en sevindirici örneğidir. 

Türkiye, tüm komşularıyla dostluk ve işbirliği ilişkileri geliştirmek ve bölgesinde çatışma yerine, ortak çıkarlara dayalı işbirliğini egemen kılmak istemektedir. Türkiye'nin çevresinde "dostluk ve işbirliği kuşağı" oluşturmaya yönelik olarak komşularımızla ilişkilerimizde atmakta olduğumuz somut adımlar sevindiricidir. 

Türk-Yunan ilişkilerinde, geçen yıl kazanılan ivmenin korunmasını diliyoruz. Aynı coğrafyayı paylaşan iki ulusun özlemlerine yanıt veren bu yakınlaşmanın, yapıcı anlayış içinde kapsamlı bir işbirliğine dönüştürülmesini ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki tüm sorunların karşılıklı görüşmeler yoluyla çözülmesini olanaklı kılacağını düşünüyoruz. 

Kıbrıs konusu elli yıldır dış politikamızın temel gündem maddelerinin başında yer almaktadır. Türkiye, Kıbrıs'ta, adanın gerçeklerini ve iki eşit devletin varlığını gözönünde bulunduracak kalıcı bir çözüm yönünde atılan adımları ve bu bağlamda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin iyiniyet görevini desteklemektedir. Genel Sekreter'in, taraflar arasında, kalıcı bir barışa ulaşılmasını amaçlayacak görüşme sürecinin başlamasını sağlayacak bir zemin yaratması gereğine inanmakta ve bu yönde atacağı adımları desteklemekteyiz.

Öte yandan, Avrupalı dostlarımıza her fırsatta vurguladığımız gibi, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin tek yanlı olarak Avrupa Birliği'ne tam üye olması Kıbrıs sorununun çözümünü zora sokacak ve Doğu Akdeniz'de dengeleri bozacaktır. Bu gerçeğin Avrupa Birliği tarafından giderek daha iyi anlaşılmasını dilemekteyiz. 

Komşularımızla ilişkilerimiz bağlamında İran ile ilişkilerimiz üzerinde de durmak istiyorum. Türk ve İran halkları yüzlerce yıldır barış içinde yanyana yaşamış, dünya uygarlığının ilerlemesine katkıda bulunmuş iki büyük toplumdur. Ortak kültürel ögeleri paylaşan bu iki halk birbirine iyi duygular beslemektedir. Bu temele dayanan Türkiye-İran ilişkilerinin, karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve ortak çıkar ilkeleri üzerinde daha da gelişebileceğine inanıyoruz. Geniş olanaklara sahip İran'ın, bölgesel ve uluslararası işbirliği tasarılarında daha etkin rol oynamasını diliyoruz. 

Hazar Denizi'nin hukuksal durumu üzerindeki görüş ayrılıklarının, kıyıdaş devletler arasında sürdürülen görüşmelerle giderilebileceğine inanmaktayız. Zengin enerji kaynaklarına sahip bulunan Hazar Havzasında, uluslararası şirketlerin de katılımıyla, bölgedeki tüm halkların gönencine katkıda bulunacak biçimde işbirliği yapılmasının en uygun yol olacağına kuşkumuz yoktur. 

Dış politikamızın öncelikli konularından biri, Kafkasya'da barış ve istikrarın tam olarak kurulması ve bölgesel işbirliğine olanak verecek koşulların yaratılmasıdır. Kafkasya'da belirsizlik ve istikrarsızlık ortamının sürmesine neden olan uyuşmazlıkların en kısa zamanda barışçı yollardan çözüme kavuşturularak bölgenin uluslararası ekonomik sistemle bütünleşmesi Türkiye için büyük önem taşımaktadır. 

Bu amaca yönelik katkılarımızı sürdürmekteyiz. 2000 yılı başında ortaya attığımız Kafkasya İstikrar Paktı tasarısının, bölgenin istikrar içinde kalkınmasını ve dışa açılmasını sağlayacak uygun bir çerçeve oluşturduğunu düşünüyoruz. 

Bu bağlamda, Yukarı Karabağ uyuşmazlığına uluslararası hukuk kuralları ve Azerbaycan'ın egemenlik ve toprak bütünlüğü temelinde çözüm bulunması için, Minsk sürecinde ve Azerbaycan ve Ermenistan Cumhurbaşkanları arasında gerçekleştirilen doğrudan görüşmelerde elde edilmiş olan kazanımlardan yararlanılması gerektiğine inanıyoruz. 

Dost ve kardeş Azerbaycan'ın siyasal ve ekonomik reformları gerçekleştirme ve uluslararası toplumla bütünleşme yönünde adımlar atmasını takdirle karşılamaktayız. Son olarak, Avrupa Konseyi'ne kabul edilmesi, Azerbaycan'ın reform politikalarındaki kararlılığı doğrulamıştır. 

Komşumuz Gürcistan'ın bağımsızlığının, egemenliğinin ve siyasal bütünlüğünün korunarak istikrarlı bir kalkınma süreci içine girmesini istiyoruz. Dostumuz Gürcistan'ı bu yöndeki çabalarında desteklemeyi sürdüreceğiz. 

Türkiye, Ermenistan Cumhuriyeti'nin de komşularıyla arasındaki sorunları iyiniyetli ve yapıcı bir yaklaşımla çözüme kavuşturma yönünde adımlar atmasını beklemektedir. Düşmanlıkların sürdürülmesi, bölgede barış ve işbirliğinin geliştirilmesine engeldir. 

Bu nedenle, komşumuz Ermenistan'ın yöneticilerinin, uluslararası sorumluluklarının bilinci içinde ve sağduyuyla davranarak, Kafkaslar'da gerginliğin azaltılmasına ve işbirliği koşullarının oluşturulmasına yardımcı olmaları gerektiğini düşünüyoruz. 

Irak'ın siyasal birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasına verdiğimiz önemi burada vurgulamak isterim. Türkiye, Körfez Savaşı'nın ardından Kuzey Irak'ta ortaya çıkan iktidar boşluğunun olumsuz sonuçlarıyla karşı karşıya kalmış, terörizmin üssü durumuna gelen bu bölgedeki olayları büyük özverilerle denetim altına alabilmiştir. Öte yandan, Türkiye'nin Körfez Savaşı nedeniyle uğradığı parasal zarar, bugün yaklaşık 50 milyar Dolara ulaşmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'nin Irak'taki durumu en iyi değerlendirebilecek konumdaki ülkelerden biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

Irak'ın geleceğinin dışarıdan dayatmalarla değil, yalnızca Irak halkı tarafından belirlenebileceğini ve ayrıca Irak'taki sivil halkın çektiği sıkıntıların giderilmesinin zamanının geldiğini düşünüyoruz. 

Güney komşumuz Suriye ile ilişkilerimizi karşılıklı yarar temelinde, her alanda geliştirmek istiyoruz. Suriye ile 1998 yılında Adana Anlaşması'nı imzalayarak terörle savaşım ve güvenlik alanında başlattığımız işbirliğinin genişletilerek tüm bölgenin yararına olacak kapsamlı bir ilişkiye dönüştürülmesinde büyük yarar görmekteyiz. ABD'de meydana gelen son terörist saldırılar, uluslararası terörizme karşı güç ve yeteneklerimizi birleştirmenin ne denli önemli olduğunu göstermiştir. 

Suriye'de Cumhurbaşkanı Başar Esad'ın önderliğinde atılmakta olan adımların da bölgemizde işbirliği ve istikrar ortamının gelişmesine katkıda bulunacağına kuşkumuz yoktur. 

Ortadoğu'da çatışmaların ve gerginliğin sürmekte olmasından üzüntü ve kaygı duyuyoruz. İsrail-Filistin uyuşmazlığının çözüme kavuşturulması amacıyla sürdürülen görüşmeler sürecinin bir yıl önce kesilerek yerini gerginliğe bırakması tüm bölgeyi olumsuz yönde etkilemiştir. Türkiye, bölgedeki bu belirsizlik ortamına son verilmesinin tek yolunun görüşmelere yeniden başlanması olduğunu düşünmektedir.

Türkiye'nin Batı Avrupa'ya açılan kapısı olan Balkanlar'daki gelişmeleri yakından izlemekte ve bu duyarlı bölgede barış ve istikrarın korunup güçlendirilmesine ilişkin uluslararası çabalara etkin katkılarda bulunmaktayız. 

Makedonya'da anayasal reform sürecinin Çerçeve Anlaşmasına uygun biçimde başlatılmış olmasını sevinçle karşıladık. Tarihsel ve kültürel bağlarımız bulunan Balkanlar'da uluslararası sınırların dokunulmazlığına saygı gösterilmesinin, ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüklerinin korunmasının, bu bölgenin istikrar içinde gelişmesinin ön koşulunu oluşturduğunu düşünüyoruz. Öte yandan, yüzyıllardır Balkanlar'da yaşayan soydaşlarımızın güvenlik ve gönençlerinin korunup geliştirilmesinin sağlanmasının temel önceliğimiz olduğunu her fırsatta vurgulamaktayız. 

Günümüz koşullarında, dış politika önceliklerimiz, yalnızca komşularımızla ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgesel düzeyde barış ve istikrarın sağlanmasına katkıyla sınırlı kalmamaktadır. Küreselleşen dünyamızda, Türk dış politikasına daha da geniş ufuklar açılmıştır. Türkiye, uluslararası düzeyde ortaya çıkan yeni olanakları gereğince değerlendirerek, daha önce çoğu kez olanaksızlıklar nedeniyle ihmal edilmiş alanları da artık geliştirilmesi gereken ilişkiler gündemine almış bulunmaktadır. Bu anlayışla, bir süredir Afrika, Latin Amerika ve Asya-Pasifik ülkeleriyle ilişkilerimizin çeşitlendirilip geliştirilmesi amacıyla atılan ciddi adımlar, bu ülkelerle ikili ilişkilerimizin geleceği için umut vermektedir. Bu çerçevede, özellikle Çin Halk Cumhuriyeti'yle ilişkilerimizin daha sağlam temellere oturtulması yönünde katettiğimiz yol memnunluk vericidir.

Uluslararası ortamda son dönemde yaşanan hızlı dönüşümlere koşut olarak tehdit kavramı ve algılamaları da hızla değişikliğe uğramıştır. Aslında, tehdit kavramının değişmesi günümüze özgü bir olay değildir. Ancak, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan değişikliklerin hızı ve boyutları, İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen 40-45 yıl boyunca durağan olan tehdit değerlendirmelerinin de gözden geçirilmesini zorunlu duruma getirmiştir. 

Günümüzde, küresel ve bölgesel savaş tehlikesinde belirgin bir azalma olmasına karşın, ülkemiz, bölgedeki siyasal-askeri belirsizliklerin etkisiyle çok yönlü iç ve dış güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya bulunmayı sürdürmektedir. Ulusal güvenliğimiz her dönemde önem ve öncelik taşıyan bir konu olmuştur. 

Ulusal Güvenlik Siyaseti'nin belirlenmesi ve ulusal güvenlik konularında karar alınması için gerekli hukuksal düzenlemelerin çerçevesi, her ülkede olduğu gibi, ülkemizde de Anayasa ve yasalarla belirlenmiş durumdadır. Bununla birlikte, demokratik, açık ve saydam bir toplum olan Türkiye'de, diğer alanlarda olduğu gibi ulusal güvenlik konusunda da kamuoyundaki düşünce ve eğilimlerden yararlanılması doğal bulunmaktadır. Türkiye'nin engin deneyimleri, ülkemizde ulusal güvenlik kavramının ve uygulamalarının, günlük kaygıların dışında, siyaset üstü kalmasının yaşamsal bir gereklilik olduğunu göstermektedir.

Günümüzde ulusal güvenliğimizi tehdit eden ögelere, az önce işaret ettiğim ve boyutları giderek genişleyen örgütlü suçlar, yasadışı göç ve insan kaçakçılığı gibi sorunlar eklenmiştir. Siyasal, ekonomik ve toplumsal istikrarsızlıkların etkilediği geniş bir coğrafyanın kavşak noktasında bulunması nedeniyle Türkiye, bu sorunlara başka ülkelere göre daha açık durumdadır. Bununla birlikte, uluslararası toplumla eşgüdüm içinde bu sorunların üzerine daha kararlı biçimde gitmeli ve gereken önlemleri en etkili biçimde uygulamalıyız. 

11 Eylül günü Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük kentlerinde düzenlenen korkunç terörist saldırılar tüm dünyada büyük üzüntü ve tepkiyle karşılanmıştır. Saldırılarda binlerce kişinin yaşamını yitirmesinin acısını yüreklerimizde duyduk. 

Bu üzücü eylemlerden tüm ulusların gerekli dersleri çıkarması, ileride böylesi acıların yaşanmaması için önemlidir. Terörizmin sonuçlarını kendi deneyimleriyle en iyi bilen ülkelerden biri olarak Türkiye, terörizme karşı uluslararası işbirliğinin ve dayanışmanın zorunlu olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. 

Türkiye, ülkelerin, ulusal olanak ve yetenekleriyle tek başlarına üstesinden gelemeyecekleri bu sorun karşısında, güç ve kararlılıklarını uluslararası düzeyde birleştirmeleri, NATO ve Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, uluslararası kuruluşların teröre karşı ortak tutum alması ve düzenekler geliştirmesi gereğini savunagelmiştir. Türkiye, bu konudaki ısrarlı tutumunu sürdürecektir. 

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki üzücü olaylardan sonra uluslararası toplumun terörizme karşı kararlılık içinde daha etkili yöntemler kullanarak savaşım vereceğine inanıyoruz. Bu savaşım verilirken iyi ile kötüyü ayırdedebilme ve belli simgelerin yön verdiği bir "uygarlıklar çatışması" bakış açısından hareket etmeme sağduyusunun gösterileceğinden kuşku duymuyorum.

Geçtiğimiz hafta içinde, kimi ülkelerin Devlet Başkanlarıyla yaptığım temaslar bu doğrultuda bir anlayış birliğini ve terörizmle savaşım konusunda uluslararası işbirliğinin en etkin biçimde işletilmesi yönünde güçlü bir siyasal irade ve kararlılığın varlığını ortaya koymaktadır. 

Terörle savaşım yönteminin, etkili ve kalıcı olabilmesi için ivedi olarak uluslararası bir toplantının düzenlenmesinde yarar görülmektedir. Terörle savaşım konusunda geniş bir bilgi birikimi ve deneyimi olan Türkiye, uluslararası toplumun bu savaşımında birikimlerini seferber etmeye her zaman hazır olacaktır. 

Öte yandan, ülkemizde 1984'ten bu yana büyük toplumsal ve ekonomik zararlara yol açan teröre karşı savaşımımız iç ve dış politikamızdaki öncelikli konumunu sürdürmektedir. Terörizme karşı son yıllarda sağlanan başarının da etkisiyle, ülkemizin her köşesinde yasalar ve düzen egemen duruma gelmiş, terörün şiddeti denetim altına alınmıştır. 

Terörle savaşım sürdürülürken, Cumhuriyetimizin tekilci devlet yapısı ile temel niteliklerinin ve ulusal bütünlüğümüzün korunması ana ereğimiz olmuştur. 

Terör Örgütü'nün eylem sayısında ve bu eylemlerin yol açtığı insan kayıplarında son yıllarda görülen azalma eğilimine karşın, terörün başka boyutlarda sürdürülebileceği gözönünde tutulduğunda, uyanık bulunmanın ve teröre yurtdışından sağlanan desteğin kesilmesinin gerekliliği ortadadır. Bu nedenle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terör eylemlerine almakta olduğu askeri önlemlerin ve bölgede uygulanan yasal düzenlemelerin bir süre daha sürdürülmesi, düzenli aralıklarla Yüce Meclis'in onayına sunulmaktadır. 

Terörle savaşımda, Türk Silahlı Kuvvetleri ve diğer güvenlik güçlerince gösterilen özverili ve kahramanca çabaları, ulusumuzun bu konuda gösterdiği birlik ve kararlılığı, tüm yönetim birimlerimizin üstün çalışmalarını takdirle karşılıyorum. Aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor, kahraman gazilerimize şükran duygularımı iletiyorum. Yüce Meclisimize de terörle savaşımda her zaman sağladığı destek ve katkılardan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. 

Türkiye, bir yandan terörle savaşımda sağlanan başarıyı ve durum üstünlüğünü kesin sonuç alınana kadar aralıksız ve kararlı bir biçimde sürdürürken, diğer yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde terörün yarattığı ekonomik ve toplumsal sorunların giderilmesini, bu bölgelerimizle diğer bölgelerimiz arasındaki gelişmişlik farklılıklarının ortadan kaldırılarak her alanda bütünleşmenin sağlanmasını, terörü besleyen iç ve dış kaynakların kurutulmasını, eğitim ve iş olanaklarının geliştirilmesini ve bölgede istikrarlı bir ekonomik yapının oluşturulmasını amaçlayan "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Eylem Planı"nı 2000 yılı başından itibaren uygulamaya koymuştur.

Bu planda, kamu yönetimi, ekonomi, sağlık ve eğitim alanlarında kısa dönemde sonuç verecek bir dizi önlem belirlenmiştir. Bu önlemlerin, yeterli kaynak sağlanmak suretiyle kararlılıkla uygulanmasını, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin sorunlarının hızla çözümü yönünden yaşamsal önemde görüyorum. 

Öte yandan, gericilik ve bağnazlık demokratik ve laik anayasal düzenimiz karşısında öncelikli bir tehdit olma niteliğini sürdürmektedir. Türk toplumunun Cumhuriyet döneminde elde ettiği tüm çağdaş kazanımları yok etmeyi amaçlayan hareket, dini de kötüye kullanmaktadır. Bu yönüyle bir yandan anayasal düzene ve demokratik gelişime, öte yandan hoşgörü dini olan İslamiyete büyük zarar verebilecek durumdadır. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin belirleyici özelliği, Anayasamızda Cumhuriyet'in vazgeçilmez niteliklerinden biri olarak gösterilen laikliğin, ülkemizde gerçek anlamda yerleştirilmiş ve benimsenmiş olmasıdır. Laiklik, demokrasinin de, inanç ve ibadet özgürlüğünün de temeli ve güvencesidir. Laiklik ilkesinin gereği olarak, kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı, siyasi veya kişisel çıkar ya da nüfuz sağlama amacıyla, her ne biçimde olursa olsun, dinin, din duygularının ya da dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilemeyeceği ve kötüye kullanılamayacağı, Anayasamızın temel kuralları arasında yer almıştır. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Soğuk Savaş sonrası döneme egemen olan siyasal ve askeri ortam, Silahlı Kuvvetlerimizin yeni güvenlik sorunlarına ve bunalımlara etkin biçimde karşılık vermesini ve varolan belirsizliklere karşı hazır bulunmasını gerekli kılmaktadır. Bu nedenle, 21. yüzyıla, tarihindeki en güçlü konumuna erişmiş olarak giren Silahlı Kuvvetlerimizin orta ve uzun dönemdeki başlıca ereği, modern ve yüksek teknoloji ürünü silah sistemleriyle donatılmış, sayısal fazlalık yerine yüksek vurucu güce sahip, hazırlık durumu yüksek, çok iyi eğitilmiş, her koşulda harekat yapabilen, caydırıcı ve güçlü bir kuvvet yapısını oluşturmaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yeniden yapılanma çalışmaları, siyasal askeri ortamın yanısıra, ülkemizin güvenliğine yönelik iç ve dış tehditler ile Anayasa ve yasalarımızın belirlediği görevler dikkate alınarak yürütülmektedir. 

Giderek bir savunma boyutu da kazanmakta olan Avrupa'daki bütünleşme hareketinin, NATO Avrupası'nın en güçlü ordusuna sahip, İttifak ilkelerine uygun olarak genel bütçesinin yaklaşık yüzde 10'unu savunmaya ayıran, istikrar ve güvenliğin, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya'ya yayılmasında önemli bir potansiyele sahip olan Türkiye'nin katılımı olmadan tam olarak gerçekleştirilebileceğini düşünmek olanaksızdır. Türkiye'nin, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına katılma konusundaki kararlı ve ısrarlı tutumu bu gerekçelere dayanmaktadır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri, bölge barış ve istikrarına katkıda bulunmak amacıyla, barışı destekleme harekatlarına etkin biçimde katılmakta, NATO'nun Barış İçin Ortaklık Programında önemli rol oynamaktadır.

Türkiye, Balkanlar'da Güneydoğu Avrupa Çokuluslu Barış Gücü'nün ve Karadeniz'de Deniz İşbirliği Görev Grubu'nun kurulmasına öncülük etmiştir. Bunun yanında, dost ülkelerle ikili askeri ilişkilerin geliştirilmesi çerçevesinde 40 ülke ile askeri eğitim ve işbirliği anlaşması imzalanmıştır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, barış ve savaş dönemlerinde halkımızın desteğinde hizmet verecek sivil-asker işbirliği yeteneği sürekli geliştirilmektedir. Son yıllarda ülkemizi derinden yaralayan depremlerde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin izlenen başarılı uygulamalarını daha da güçlendirmek üzere oluşturulan Doğal Afetler Arama ve Kurtarma Taburu bunun somut bir örneğidir. 

Türk Silahlı Kuvvetleri, gücünü ulusuyla dayanışmasından almaktadır. Silahlı Kuvvetlerimizin değişim, yaratıcılık, araştırma-geliştirme konularındaki büyük katkılarını takdirle belirtmek isterim. 

Ülkemizin ve ulusumuzun güvenliğinin önem ve önceliği dikkate alınarak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 21. yüzyılda jeostratejik ortamın gereksinimlerine yanıt verecek etkili bir ortak harekat yeteneğine ulaşacak biçimde yeniden yapılandırılmasında ve modernize edilmesinde Yüce Meclisimizin her zamanki ilgi ve duyarlılığı göstereceğinden kuşkum yoktur. 

Savunma sanayii alanındaki stratejimizin temelini; ülke güvenliğinin ve Silahlı Kuvvetlerimizin gereksinimlerinin güvenli ve istikrarlı bir biçimde karşılanması amacıyla, yüksek teknolojiye sahip silah ve araçların yurtiçinde üretilmesi oluşturmaktadır. Savunma sanayiimiz yerli kesim yanında yabancı kesime de açık, uluslararası rekabet olanağına ve dışsatım potansiyeline sahip, yeni teknoloji üretebilen dinamik bir yapıda olmalı, diğer ülke ve kuruluşlarla dengeli bir işbirliğini olanaklı kılacak, değişen siyasal koşullardan en az etkilenecek ve sivil amaçlarla da üretim yapabilecek nitelikler taşımalı ve savunma giderleri ulusal ekonomiye artı değer kazandıracak biçimde yönlendirilmelidir. 

Silahlı Kuvvetlerimizin silah ve araçları konusundaki gereksinimleri ile bütçe olanaklarımızı denge içinde sürdürmek durumundayız. Türkiye'nin içinde bulunduğu güç ekonomik koşullarda Silahlı Kuvvetlerimizin modernizasyon programlarının gerçekleştirilmesinde, bu denge içinde hareket ederek, savunma etkinliğini azaltmadan, önceliklerde yeni bir düzenlemeye gitmiş olması takdirle karşılanmaktadır. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Cumhuriyet, aklın ve bilimin üstünlüğüne dayalı bir yaşam sistemidir. 

Aklın ve bilimin egemen olabilmesi için düşünen, düşüncesini özgürce açıklayabilen, kararlarını sorumlulukla verebilen yetkin bireyler yetiştirilmesi ve bu bireylerin toplumun çoğunluğunu oluşturması gerekir. 

Ancak böyle yetkin bireyler, hem kendi yaptıklarını, hem de toplumda yapılanları ölçebilir, sorgulayabilir, değerlendirebilir ve kararlarını da aklın süzgecinden geçirerek verebilirler.

Yetkin bireyler yetiştirebilmenin yolu, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğünden geçmektedir. 

Çağdaş ve evrensel ilkeleri benimsemiş bir toplum olarak, gelişmiş ve ileri ülkeler arasında yer almamızın ön koşulu, eğitimin kalitesini yükseltmek ve yaygınlaştırmaktır. 

Demokrasi, toplumdaki her bireyin ülkesiyle ilgili her konuda söz sahibi olmasını gerektirir. Alınacak kararlarda söz sahibi olabilmek, doğru bilgiye ulaşmaya, bilgiyi yönlendirebilmeye ve her bireyin bir bakış açısı olmasına bağlıdır. Bu çerçevede, demokrasinin anlaşılabilmesi ve toplumun her kesimine yaygınlaştırılabilmesi için de temel koşul eğitimdir. 

Dünyadaki ilerlemenin gerisinde kalmamak, rekabet ortamında ön sıralarda yer alabilmek için, öncelikle eğitim sistemimizi çağın gereklerine uydurmak zorundayız. 

Eğitimin ailede başladığı düşünüldüğünde, eğitim sistemimizdeki herhangi bir aksaklığın gelecek kuşaklara da yansıyacağını gözönünde bulundurmalı ve hangi yaşta olursa olsun, her yurttaşımızın kaliteli eğitim alması için çaba göstermeliyiz. 

Öğrencilerimizin, yaratıcılıklarını ortaya çıkaracak ve ilgi alanlarını geliştirecek, dogmalardan ve ezbercilikten uzak bir eğitim sistemi, bilim, teknoloji, kültür ve sanat yaşamına katkıda bulunabilecek kuşakların yetiştirilmesini sağlayacaktır.

Çağımız koşullarına uyum ve aydın düşünceli insanlar yetiştirebilmek için başlatılan 8 yıllık zorunlu eğitimde bugün ulaşılan nokta sevindiricidir. 

Köyden kente her çocuğumuzun çağdaş eğitim almasını amaçlayan ve yurttaşlarımızdan da büyük ilgi ve destek gören bu uygulamadan sonra, artık ereğimiz 11 yıllık zorunlu eğitim olmalıdır. Türk Ulusu, en büyük güvencemiz olan çocuklarımızın sürekli ve kaliteli bir eğitim alabilmesi için Devletimizin yanında yer alacak ve olanakları ölçüsünde bu seferberliğe de katkıda bulunacaktır. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Büyük kentlerimizde yaşayan çocuklarımızın eğitim görecekleri okullar konusunda daha çok seçenekleri varken, Anadolu'daki çocuklarımızın okuyabilmek için çeşitli zorluklarla karşılaştıkları da yadsınamaz gerçeğimizdir. Eğitim eşitliğinin sağlanabilmesi ve eğitim kalitesinin yurdun her köşesinde aynı düzeye çıkarılabilmesi için ilk adım, öğretmenlik mesleğine hak ettiği saygınlığı kazandırmak ve öğretmenlerimizin eğitimine gereken özeni göstermek olmalıdır.

Çalışma koşulları ve uygulanan ücret politikaları nedeniyle, gençlerimiz öğretmenlik mesleğini en son sıralarda yeğlemekte ve gönüllü olarak yapılması gereken bu meslek, değerinden yitirmektedir. 

Eğitim hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve kalitesinin yükseltilebilmesi için ilk olarak, öğretmenlik eğitiminin istenilen düzeye çıkarılması gereklidir. 

Eğitim ve öğretim olanağından yoksun bırakılmış yurttaşlarımızın, eğitim düzeyleri ve yaşam kalitelerinin yükseltilmesi amacıyla ülke genelinde Ulusal Eğitime Destek Kampanyası başlatılmıştır.

Hiç okula gitmemiş, okuma-yazma öğrenememiş ya da çeşitli nedenlerle öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalmış çok sayıda yurttaşımıza yeni fırsatlar sunmak, en azından okuma-yazma öğretmek ve daha ileri aşamalarda meslek kazandırmak amacıyla başlatılan kampanyaya gösterilen ilgi ve destek mutluluk vericidir. 

Ülkemizde eğitimin yaygınlaştırılması ve kalitesinin yükseltilmesi amacıyla yürütülen tüm kampanyaları desteklemeli ve bu konudaki ulusal duyarlılığımızın artırılmasına katkıda bulunmalıyız. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Bu bağlamda, üniversitelerimizin durumuna da ayrıca değinmek isterim. Yüksek öğretim kurumlarımızda eğitimin niteliğinin yükseltilmesi, ivedilik taşıyan bir sorun durumuna gelmiştir. Çünkü, Türkiye'nin çağdaş uygarlık savaşımında başarısı, üniversitelerinin başarısına bağlıdır. 

Üniversiteler, aklın ve bilimin egemen olduğu, bilginin üretilerek toplumun hizmetine sunulduğu, özgür düşüncenin yaratıcı düşünceye dönüştürüldüğü yüksek öğretim kurumlarıdır. Üniversitelerin bu işlevlerini yerine getirmesi ancak özgür düşünce ortamının varlığıyla olanaklıdır. Özgür düşünce ortamı, bilimsel araştırma ve çalışmaların rahatça yapılabildiği, düşüncelerin açıkça tartışılabildiği çağdaş demokratik üniversitenin varlığının temel koşuludur. 

Üniversitelerimiz, demokrasi kültürünün, katılımcılığın ve çoksesliliğin egemen olduğu kurumlar durumuna getirilmelidir. Gençlerimiz için uluslararası düzeyde de yepyeni ufuklar açılmıştır. Bu nedenle gençlerimizin yalnız Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde yaşamlarını başarıyla sürdürecek, rekabet edebilecek düzeyde geliştirilmeleri ulusal çıkarlarımızın gereğidir. 

Üniversitelerimizin, pek çok yönden dünyanın ileri ve saygın yüksek öğretim kurumlarının gerisinde kalmış olduğu ve çözüm bekleyen birçok önemli sorunu bulunduğu bir gerçektir. Her şeyden önce, nitelikli öğretim eleman açığının giderilmesi, öğretim elemanlarına sağlanan olanakların iyileştirilmesi ve bu saygın mesleğin yeniden çekici duruma getirilmesi gerekmektedir. Yeni kuşakları yetiştirecek öğretim üyelerinin, Cumhuriyet'in temel ilkelerine bağlı, çağdaş, gelişmeleri izleyen ve kendilerini sürekli geliştiren aydın kişiler olmalarına özen gösterilmelidir. 

Öte yandan, eğitim kalitesinin yükseltilebilmesi için üniversitelerimizin donanım eksikliklerinin giderilmesi gerekmektedir. İyi planlanmadan kurulan, yeterli binası, donanımı, öğretim elemanı bulunmayan yüksek öğretim kurumları, toplumumuza yarardan çok zarar vermektedir. 

Üniversitelerin yalnızca bilim ve öğretim kurumları değil, gençlerimizin sosyal yaşamla tanışmalarını sağlayan, yaşama her yönden hazırlanmaları için en geniş olanakları sunan ortamlar olması gerektiği de unutulmamalıdır. 

Üniversitelerimizin Batı'daki benzer kurumlar düzeyine yükseltilmesi, uluslararası ölçütlere uygunluğunun sağlanması, ülkemizin geleceğinin güvencesi olacak nitelikli insan gücünün yetiştirilebilmesi için zorunludur.

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Türkiye'nin ekonomik gelişme sürecini tamamlaması, ekonomik bunalımdan kurtulması ve ulusal güvenliğini sağlayabilmesi, kendi teknolojisini üretebilmesine bağlıdır. 

Düzenli ve düzeyli bir ekonomi için özgün teknolojiye dayanmak çok önemlidir. Bu nedenle amacımız yerli teknoloji düzeyimizi yükseltmek, özgün teknoloji üretimini desteklemek olmalıdır. 

Türkiye'nin özgün teknoloji üretiminin artırılabilmesi, araştırma-geliştirme etkinliklerine önem verilmesi ve yerli mala yönelmeyi sağlayacak politikaların üretilmesi ve uygulanmasıyla başarılabilir.

Bugün, küreselleşmenin belirleyici ögelerinden biri olan bilgi, yaşama yön vererek gelişmeyi ve büyümeyi sağlamakta, sınır tanımayan ve tüm insanlık tarafından paylaşılan bir olgu olarak, her zamankinden çok önem taşımaktadır. 

Bilim ve teknolojiyi, toplumsal hizmetlere dönüştürebilmiş ülkelerin, küreselleşen dünyamızda oynadığı yön verici rol, tüm toplumları bu doğrultuda çalışmaya zorlayan öge olmuştur. 

Unutulmamalıdır ki, bilimin insanlığın hizmetine sunulması ve bundan herkesin eşit olarak yararlandırılması ülke kalkınmasının temel koşuludur. Ancak, araştıran, sorgulayan ve bilgi üretimine katkıda bulunan toplumlar, bilgi çağının etkin ülkeleri arasında yer alabilirler. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin, bilim ve teknolojideki yeniliklerin izleyicisi olmanın ötesinde, yeniliklere katkıda bulunmak için bilimsel çalışmalara ve araştırmalara yeterli kaynağı ayırması, çağdaşlaşma çabalarımıza hız kazandıracaktır. 

Bilim ve teknoloji alanlarda hızlı gelişmelerin yaşandığı günümüzde yeniliğe açık, olayları bilimsel düşünce biçimiyle irdeleyen kişilere gereksinim vardır. 

Yaşadığımız sorunlara kalıcı çözümler üretilebilmesi, ancak bilim insanlarımızın üstün çabalarıyla olanaklıdır. 

Bilgi üretimine yönelik yatırımların kesintiye uğraması ya da ayrılan ödeneğin kısıtlı olması, uzun erimde topluma büyük zararlar verecektir. 

Nitelikli insan gücünün yetiştirilmesine önem verilmeli, bilim insanlarımıza gereksinim duydukları olanakları sunarak, bilimsel verimliliklerinin artırılması için çaba göstermeliyiz. 

Genç kuşaklara kanıtlanabilir gerçek bilgilerin aktarılması ve bu tür bilgiye hak ettiği saygınlığın kazandırılması, toplumsal gelişimimizi çok yönlü etkileyecek, Ulusal gönencimizin artırılmasına büyük katkı sağlayacaktır. 

Dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalmamak, bilim ve teknolojiyi üretebilir duruma gelmek, en önemlisi de Türk Ulusu'na bilginin, araştırmanın ve sorgulamanın, aydınlık bir geleceğe ulaşmanın tek yol olduğunu göstermek zorundayız. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Ülkemiz için temel önem taşıyan enerji konusunu iç ve dış olmak üzere iki boyutta ele almak istiyorum. 

Enerji konusu, önceki yıllarda sektörde yaşanan yasal, yönetsel ve mali sıkıntılara 2001 yılında eklenen yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma savlarının eklenmesiyle yine gündemdeki yerini korumuştur. İlgili bakanlık ile bağlı kurum ve kuruluşlarındaki kimi yetkililere yönelik suçlamaların bir bölümü soruşturma, bir bölümü de yargılama aşamasındadır. Halen yargılama sürecinde bulunan dosyaların sonuçları, bağımsız yargı organlarına olan güvenimizi koruyarak ve yargılamaya karışma anlamına gelebilecek durumlardan kaçınarak beklenmelidir. 

Geçen yılki konuşmamda da belirttiğim gibi, içinde bulunduğumuz dönem, tüm olumsuzluklarına karşın, enerji sistemimizin daha sağlam temellere oturtulabilmesi için önemli olanaklar sunmaktadır. 

Anayasamızda daha önce gerçekleştirilen değişiklikler doğrultusunda enerji sistemimizi gelişmiş ülkelerdeki sistemlerle bütünleştirecek önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. 

Ancak bu düzenlemeler yeterli değildir. Enerji piyasalarının işletilmesi için gerekli olan diğer yasa, tüzük ve yönetmeliklerin hazırlanması aşamasına hızla geçilmelidir. Bu aşamada Enerji Piyasası Kurulu'nun oluşturulması öncelik taşımaktadır. Kurul'un, konuyla ilgili gerekli eğitim ve yeteneğe sahip, yeterli ölçüde deneyimli ve güvenilir kişilerden oluşturulacağından kuşku duyulmamaktadır. 

2001 yılında ülkemizde elektrik tüketiminde ilk kez bir gerileme sözkonusudur. Bu durumun büyük ölçüde ekonomik sıkıntıların bir sonucu olduğu bilinmektedir. İleriki yıllarda elektrik arz-talep dengesinde herhangi bir sorun yaşanmaması için uzun dönemli stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir. 

Bu bağlamda, 2002 yılı sonuna kadar devreye alınabilecek 29 elektrik üretim projesinin içinde bulunduğu belirsizlik en kısa zamanda giderilmelidir.

Sözkonusu projeler yenilenebilir ve çevre dostu kaynaklı elektrik enerjisi üretimi yönünden de önemlidir. Çünkü, bunların 25'i bu tür kaynakların kullanılmasını öngören projelerdir. 

Benzer biçimde, halen işletmede olan dağıtım tesisleri ile santralların özelleştirilmeleri de bir an önce gerçekleştirilmelidir. Tersi durumda, bunların iyileştirmeleri için gereken önemli tutardaki kaynağın bulunması sorunu ortaya çıkacaktır. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

2001 yılında, enerji sektörümüzün serbestleştirilmesi çabalarına koşut olarak, ek enerji kaynakları sağlamayı amaçlayan tasarılar ile Hazar Havzası'nın enerji alıcı piyasalara taşınmasına yönelik tasarılarda önemli gelişmeler kaydedilmiştir. 

Bu tasarıların başında yer alan Aktau-Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının yapım aşamasına doğru ilerlediğini mutlulukla görmekteyiz. 2000 yılının Ekim ayı içinde Ana Petrol Boru Hattı Katılımcıları ile Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında "Ev Sahibi Ülke Anlaşmaları"nın imzalanmasının ardından Katılımcılar ile BOTAŞ ve Hazine arasında "Anahtar Teslimi" ve "Garanti" anlaşmaları da imzalanmış, temel mühendislik çalışmaları tamamlanarak, ayrıntılı mühendislik çalışmalarına başlanmıştır. 

Doğal Gaz Piyasası Yasası'na göre, mevcut doğal gaz alım-satım anlaşmalarının 2009 yılına kadar özel kesime devredilmesi gerektiğinden, doğal gaz sağlama tasarılarının vakit geçirilmeden tamamlanması gerekmektedir. Ayrıca, yine aynı yasayla getirilen depolama zorunluluğu için gerekli olan yeraltı doğal gaz depolama tesisleri de işletmeye alınmalıdır. 

Mavi Akım boru hattının Türkiye'de yer alan 501 kilometrelik bölümünün yapımının tamamlanmış olması da sevindirici bir durumdur. Karadeniz'in yatağına boru döşeyecek olan gemiler çalışmalarına başlamıştır. 

İran-Türkiye doğal gaz boru hattının bu yıl hizmete girmesi beklenmektedir. Doğal Gaz Piyasası Yasası kapsamında ele alınan Türkmenistan ve Mısır doğal gaz projeleri de geciktirilmeden planlanmalıdır. 

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev ile 12 Mart 2001'de imzaladığımız ve Azerbaycan'dan 15 yıl süreyle doğal gaz alımını öngören anlaşmanın bir an önce yaşama geçirilmesi her iki ülkenin de yararına olacaktır. Bu tasarının gerçekleştirilmesi yönünde önemli bir aşamayı oluşturan Geçiş Ülkesi Anlaşmasının imzalanmış olmasından mutluluk duymaktayız.

Enerjiyle ilgili sözlerimi Türk Boğazları konusundaki duyarlılığımızı yineleyerek bitirmek istiyorum. Yalnızca bizim değil, evrensel kültür ve doğanın en değerli varlıklarından biri olan İstanbul kentini ve Boğazlarımızı koruyarak gelecek kuşaklara devretme görevini ülkemiz üstlenmiş bulunmaktadır. Boğazların boru hattına dönüştürülerek tehlikeye atılmasına izin verilmeyeceğinden kuşkum yoktur. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Ülkemiz erozyon, çölleşme, su ve deniz kirliliği gibi çeşitli çevre sorunlarıyla karşı karşıya bulunmakta, öte yandan sanayileşmenin ve çarpık kentleşmenin yarattığı olumsuz sonuçları gidermeye çalışmaktadır. Çevre sorunlarının çözümü konusunda resmi ve gönüllü kuruluşlarımızca ulusal düzeyde sürdürülen çabaların, daha yaşanabilir bir çevre yaratılmasına katkıda bulunacağına inanıyoruz. 

Birleşmiş Milletler tarafından 1992 yılında düzenlenen Çevre Kalkınma Konferansından sonra Çevre Bakanlığı ile Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan Ulusal Eylem Planı'nın tüm bakanlıklarımız ve kuruluşlarımız tarafından eksiksiz uygulanması önem taşımaktadır. 

Çevre sorunlarının aşılmasında Devlete olduğu kadar, bireylere de önemli sorumluluklar düşmektedir. Etkilerini hemen her gün yakından duyumsadığımız çevre sorunlarına toplumun tüm kesimlerinin ilgi göstermesi ve üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, insanlık ve yurttaşlık görevidir. 

Sürdürülebilir kalkınmanın amacı, ekonomi ile ekolojiyi bağdaştırarak kaynakları hem yaşayan insanların, hem gelecek kuşakların kullanımına sunmaktır. Bu yaklaşıma göre, bugün kendi gereksinimlerimizi karşılar, kalkınma tasarılarımızı uygularken, gelecek kuşakların gereksinimlerini karşılama olanağını yok etmemeliyiz. 

Ülkemizde çevre bilincinin güçlendirilmesine ve sürdürülebilir kalkınma anlayışının yerleştirilmesine öncelik vermeliyiz. Gelecek kuşaklara güzel, temiz ve yaşanabilir bir dünya bırakmak hepimizin ortak sorumluluğudur. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri,

Yaşamın her alanında gözetilmesi gereken iyi nitelikli, erdemli davranış biçimlerinde kendini gösteren etik kavramı, tüm toplumlarda her zaman tartışma konusu olmuştur. Ancak, etik değerler, insanlığın tarih boyunca edindiği deneyim ve birikimler sonucunda, çağdaşlığın ve iyi yönetimin ön koşulu arasında yer almıştır. 

Çağdaş toplumlarda, toplumsal yaşama yön veren ilkeler arasında, etik değerlerin kendine özgü bir yeri bulunmaktadır. 

Etik değerleri oluşturan kuralların, değer ve anlamlarından ödün verilmeksizin yaşamın tüm alanlarında geçerli kılınması, bireyden başlayarak, toplumun tüm kurumlarında yaşatılması, temiz ve sağlıklı toplumu oluşturabilmenin tek yoludur. 

Etik değerlerin siyasal yaşamda da gözetilmesi ve politikacıların bu değerlere saygı göstermeleri, yolsuzlukla savaşımda etkili olacağı gibi, aynı zamanda Ulusumuzun çağdaşlık kararlılığının da göstergesi olacaktır. 

Farklı değer yargıları nedeniyle etik kavramının çerçevesinin belirlenmesi güçtür. Etiğe uygun hareket edilmesinin sağlanmasında en büyük görev kamuoyuna düşmektedir. Kamuoyu, toplumsal yaşama yön veren en etkili güçtür. Kamuoyunun görüş ve düşüncelerini dikkate almayan rejimlerin varlığını sürdürmesi olanaksızdır. 

Saydam devlet kavramını tanımlayan, etik değerlerin kurallarını belirleyen ve kurallara aykırı davranışlara karşı yaptırımlar geliştiren "Siyasi Etik Yasası", bugün öncelikli bir gereksinim durumuna gelmiştir. 

Böyle bir atılımı gerçekleştirme başarısını göstermemiz, demokratik uluslar topluluğu içindeki saygınlığımızı artıracağı gibi, ulusumuzun devlete ve kurumlarına olan güvenini de pekiştirecektir. 

Türkiye'nin siyasi etik yönünden ileri bir düzeye taşınması toplumumuzun olduğu kadar siyasetçilerimizin de önemli bir sorumluluğudur. 

Hükümetimizin bu konuda bir hazırlık içinde olması mutluluk vericidir. Yüce Meclisimizin de yasanın çıkarılması sürecinde sağduyulu bir yaklaşım sergileyeceği kuşkusuzdur. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Ülkelerin küreselleşme sorunlarına bulacakları çözümlerin bir bölümü, merkezi yönetimin yetkilerini yerel yönetimlere devretmesini ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Yerellik ilkesinin, başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere tüm gelişmiş toplumlarda, bir demokratik değer olarak, giderek önem kazandığını görüyoruz. 

Kamu hizmetlerinin halka en yakın yönetsel birimler eliyle görülmesi, sorunların daha etkili ve hızlı çözümünü sağlayacaktır. Gerçekten, yerel yönetimlerin, toplumsal sorunların çözümüne ve kamu hizmetlerinin yerine getirilmesine merkezi yönetimle uyum içinde etkin olarak katılmaları sağlandığı ölçüde, toplumun sağlıklı kararlar alması kolaylaşmakta, demokrasinin sorun çözme yeteneği de artmaktadır. 

Yerel yönetimlerin, yurttaşlarımızın temel gereksinmelerine yanıt verecek pekçok alanda yetki ve sorumluluk sahibi olmaları gerektiği, ülkemizde de genel kabul gören bir düşüncedir. Bununla birlikte, yerel yönetimlerin kendilerinden beklenen hizmetleri yerine getirebilmelerinin önkoşulu, yeterli parasal kaynaklara sahip olmalarıdır. 

Bu anlayışla, yönetim yapımızı çağdaşlaştırmak ve devletin tüm kademelerinin daha iyi işlemesini sağlamak amacına yönelik kapsamlı düzenlemeler yapmamızın zamanı gelmiştir. 

Bu yeni düzenleme içinde merkezi yönetim, yol gösterici, denetleyici ve izleyici bir işlev üstlenmelidir. 

Demokrasimizi, katılımcılığı temel alan düzenlemelerle geliştirmeli, yerel yönetimlerimizin insan yaşamının temel gereksinimlerinin karşılanmasında söz sahibi olmasını sağlamalıyız. 

Yerel yönetimleri güçlendirecek reformların gerçekleşmesiyle hem demokratik katılım genişletilecek, hem yurttaşlarımızın yaşadıkları beldenin sorunlarıyla daha yakından ilgilenmeleri olanaklı kılınacaktır. Böylelikle, çeşitli alanlarda karşılaşılan sorunlar, hızlı ve akılcı biçimde çözülebilecektir. 

Bu amaç doğrultusunda hazırlanan ve Yüce Meclisimizin gündeminde bulunan Yerel Yönetimler yasa tasarısının kimi eksikliklerinin giderilerek hızla yaşama geçirilmesiyle, yaşanan sorunların önemli bölümünün aşılabileceğine inanıyoruz. 

Sayın Başkan, 

Sayın Milletvekilleri, 

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yasama yılının açılışı dolayısıyla geçen yıl yaptığım konuşmada, Cumhuriyetimizin 100. yıldönümüne kadar olan dönemde, Türkiye'nin ana erekleri ile ilgili düşüncelerimi ortaya koymuştum. Bu büyük yıldönümüne uzanan yolda Türkiye'nin önünde sorunlar ve olanaklar vardır. 2001-2002 yasama yılında, Devlet organlarının çalışmalarını düzenli ve uyum içinde yürütmeleri ile ilgili olarak gerekli gördüğüm kimi önemli konulara kısaca değinmek istiyorum:

--Türkiye'nin yakın dönemde en önemli sorunu, ülke ekonomisinin içinden geçtiği bunalımın ardından düzlüğe çıkarılmasıdır. Hükümetimizce bu konuda hazırlanan, siyasal ve toplumsal desteğe sahip bulunan ekonomik programın kararlılıkla uygulanması ve başarıya ulaşması yaşamsal önemdedir. Ekonomik sıkıntıların aşılmasında ulusal birlik ve dayanışmanın sürdürülmesinin ve ekonomide güven ortamının oluşturulmasının önemi açıktır. Ekonomi, savunma dahil tüm ulusal güç ögelerinin temelidir. Türkiye'nin geçmişte olduğu gibi bu dönemdeki ekonomik sıkıntıları da, ulusal çıkarlarından ödün vermeden aşacağına içtenlikle inanıyorum. 

--Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliğinin gerçekleştirilmesi, ülkemizin ana ereklerinin başında gelmektedir. Birliğe üye olabilmemiz, yoğun ve etkin bir çalışmayı gerektirmektedir. Bu, yalnızca tam üyelik yönünden değil, Türkiye'nin siyasal, toplumsal ve ekonomik alanlarda disiplin içinde gelişmesi ve bölgesel bir güç olarak dünyanın ileri ulusları arasındaki yerini alması için de önemlidir. Ulusal Programda belirlenen kısa ve orta erimli amaçlara ulaşılması doğal olarak belirleyici bir anlam taşıyacaktır. Avrupa Birliği'nin 2004 yılında toplanacak Hükümetlerarası Konferansı'ndan yeterli bir süre önce, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki tam üyelik görüşmelerine başlanmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.

--Hem Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik süreciyle bağlantılı, hem de bu süreçten bağımsız biçimde, anayasal nitelikler korunarak, hukuk devleti ilkeleri gözetilerek, insan haklarına saygı gösterilerek, uygar ve demokratik bir devlet olmanın tüm gerekleri yerine getirilerek ülkemizin kendi siyasal, toplumsal ve ekonomik gereksinimlerine yanıt verecek köklü, kapsamlı ve hızlı anayasal, yasal ve yapısal değişimlerin ve iyileştirmelerin, bu arada başta evrensel ölçütlerin hukuk sistemimize kazandırılması olmak üzere çeşitli alanlardaki reformların gerçekleştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bunun hem demokratikleşme yönünde bir açılım sağlaması, hem de Avrupa Birliği'nin yakında yayımlanacak ülkemizle ilgili İlerleme Raporu'na olumlu yansıması olacaktır. Türkiye'nin devlet yapısı ve kurumlarıyla çağımızın gereklerine yanıt verecek bir dönüşümü zaman yitirmeden gerçekleştirmesi temel önceliğimizdir. 

--Günümüzde gelişmiş bir ülke olmanın koşulu, örgütlü suçlar, yolsuzluklar ve yoksullukla savaşımda ve yönetimde saydamlığın sağlanmasında elde edilecek başarıdır. Kamuoyunda bu konuda artan duyarlılığı dikkate alarak örgütlü suçlarla, yolsuzluklarla ve yoksullukla savaşımda somut ilerleme ve başarılar sağlanması son derece önemlidir. 

--Cumhuriyet'in her döneminde ulusal güvenliğin sağlanmasında ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasında Cumhuriyet hükümetleri Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne karşı sorumluluklarını özveri içinde ve yeterlilikle yerine getirmişlerdir. Türkiye'nin etrafındaki belirsizliklerin ve risklerin tehdide dönüşme olasılığını gözönünde tutarak, yerini hiçbir şeyin alamayacağı güvenlik gereksinimlerimizin sürekli ön planda tutulması, Silahlı Kuvvetlerimizin iç ve dış tehditleri caydırma ve önleme yeteneklerinin artırılması, dış politikamızda öncelikle komşu ülkelerle ilişkilerimizin geliştirilerek Türkiye'nin stratejik konumuna derinlik kazandırılması büyük önem taşımaktadır. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Parlamentolar, demokrasinin temel organlarıdır. Kurtuluş Savaşı'ndan başlayarak devrimlerin yapılmasına ve demokrasinin yerleşmesine öncülük eden Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önümüzdeki bu güç dönemde de yetki alanına giren konulardaki duyarlılığını sürdüreceğine inanıyorum. Meclisimiz, yasama görevinin yanısıra yürütmeyi denetleme görevini de titizlikle yerine getirmelidir. 

Demokrasiyi savunmalı, korumalı ve geliştirmeliyiz. Türk toplumu artık demokratik düzenin erdeminin ve yararlarının bilincine varmış durumdadır. Bize düşen, siyasal ve hukuksal yapılarımızı bu anlayışa uygun duruma getirmektir. 

Demokratik yönetimin dayandığı değerleri, demokratik siyasal kültürü güçlendirmeliyiz. Demokrasinin de sürekli gelişen ve değişen bir kavram olduğunu unutmamalıyız. Bugün 20-30 yıl önce geçerli olan demokrasi anlayışının çok ötesine geçilmesi bunu kanıtlamaktadır. Dolayısıyla, kuracağımız yapıların, gelişmenin önünü tıkayacak değil, gelişme ve değişmenin yolunu açacak nitelikte olması önem taşımaktadır.

Bu düşüncelerle hepinizi yeniden saygıyla selamlıyor, yeni yasama yılının ulusumuza kutlu olmasını diliyorum.

Önceki sayfa

(1 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.