Cumhurbaşkanı
Sezer'in, 22. Dönem 2. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda
yaptığı konuşma:
(1 Ekim 2003)
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Cumhuriyetimizin 80 yıllık başarılarının temelinde, Yüce Önder Atatürk'ün
"yurtta barış dünyada barış" anlayışının ilke edinilmesi ve kararlılıkla
uygulanması yatmaktadır.
Türk Ulusunun gönenç ve güvenliğinin sağlanması, ulusal çıkarlarımızın
gözetilmesi ve korunması dış politikamızı yönlendiren temel öğeleri oluşturmaktadır.
Dış politikamızın ana çerçevesini oluşturan ve uluslararası ilişkilerimizin
yürütülmesine ışık tutan Lozan Antlaşması'nın imzalanışının 80. yıldönümünü
kısa bir süre önce kutladık.
Dış politikamızın dayandığı temel ilkelerin başında, ülkelerin bağımsızlık,
egemenlik ve toprak bütünlüklerine saygı gelmektedir. Türkiye, bu temel
üzerinde tüm ülkelerle dostluk ilişkileri geliştirmeyi amaçlamaktadır.
Tutarlılık, inandırıcılık, sağduyu ve kararlılık dış politikamızın temel
ilkeleri arasında yer almaktadır.
Türk dış politikası, üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Yasası'nda
yer alan kurallar temelinde, uluslararası hukuka dayalı bir düzeni savunmakta,
tüm ulusların dış baskılardan uzak, özgürce gelişmelerini desteklemektedir.
Başta komşu ülkeler olmak üzere tüm ülkelerle iyi ilişkiler sürdürülmesi,
dış politikamızı yönlendiren temel ilkeler arasında bulunmaktadır.
Çağımızın değişen jeostratejik koşullarına kendini uyarlamaya özen gösteren
Türkiye, karşısına çıkan tehdit ve belirsizlikleri göğüslemek zorundadır.
Bölgemizde barış ve istikrarı tehdit eden, başta etnik ve dinsel kökenli
çatışmalar olmak üzere güvenlik konusunda yaşanan belirsizlikler, dışpolitika
alanında çok dikkatli olmamız gerektiğini göstermektedir.
Barışçı, uzlaşıcı ve ortak çıkarlara dayalı uluslararası işbirliğini
esas alan yaklaşımlar, karşı karşıya bulunduğumuz sorunların aşılmasını
sağlayacaktır.
Söz konusu akılcı yaklaşımları benimseyegelmiş olan Türkiye, dış politikasıyla
bölgesinde ve dünyada önemli bir istikrar öğesi olmayı sürdürecektir.
Bu fırsattan yararlanarak, dış politikamızda son dönemde sıkça söz ettiğimiz
kimi ülke ve bölgelere yönelik yaklaşımımızı bir kez daha dile getirmek
istiyorum.
Türkiye'nin dostu ve müttefiki Amerika Birleşik Devletleriyle arasındaki
ilişkiler sağlam temellere dayanmaktadır. Yakın geçmişte ilişkilerimizde
yaşanan ve artık giderilmiş olmalarından mutluluk duyduğumuz kimi rahatsızlıklar
bu gerçeği değiştirmemiştir.
Amerika Birleşik Devletleriyle aramızda karşılıklı güven ve yarara dayanan,
uzun bir süreç sonucunda oluşturulmuş stratejik ortaklık ilişkisine değer
vermekteyiz. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ortaklık,
ikili ilişkilerimiz için olduğu kadar bölgemiz için de vazgeçilmez öneme
sahiptir.
Bugüne kadar Amerika Birleşik Devletleriyle, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya
ve Ortaasya'yı kapsayan çok geniş bir coğrafyada işbirliği yapılmıştır.
İki müttefik olarak, 11 Eylül terör saldırıları sonrasında izlediğimiz
ortak tutum, bu işbirliğinin en somut örneğini oluşturmuştur. Bu işbirliğini,
önümüzdeki dönemde de, Türkiye'nin çevresindeki geniş bölgenin istikrar
ve gönencine katkıda bulunacak biçimde, derinleştirerek sürdürmek istiyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri'nin de aynı isteği paylaşıyor olmasından mutluluk
duyuyoruz.
Atlantikötesi bağlantı ve işbirliğine özel önem vermekteyiz. Buna göre,
Avrupa'nın güvenliğinde, Amerika Birleşik Devletleri ile Atlantikötesi
bağlantının ve NATO'nun temel ve öncelikli rolünün korunmasının, güvenliğin
bölünmezliği ilkesinden ödün verilmemesinin, bizim için temel öneme sahip
olduğunu vurgulamak isterim.
Uzun yıllardır onurlu bir üyesi olduğumuz NATO ittifakı, dış politikamızdaki
ağırlıklı konumunu korumaktadır.
Önümüzdeki dönemde, NATO üyeleri olarak, önceliklerimizden birinin Atlantik
ötesi ilişkileri olumsuz yönde etkilemiş olan ve Irak krizinden kaynaklanan
uyumsuzluğun izlerinin silinmesi ve ittifakın ortak savunma örgütü olarak
siyasi ve askeri etkinliğinin sürdürülmesi olduğuna inanıyoruz.
Çevremizde barış, istikrar ve gönenç kuşağı yaratılması yönündeki çabalarımız
kesintisiz olarak sürdürülmektedir.
Geleneksel barışçı dışpolitikamız uyarınca, tüm komşularımızla olduğu
gibi, Yunanistan ile de dostluk ve işbirliğine dayanan iyi ilişkiler sürdürmeyi
istiyoruz.
Yunanistan ile aramızdaki sorunların, ortak rızaya dayanacak hiçbir
barışçı çözüm yöntemini dışlamadan, diyalog yoluyla çözülebileceğine inanıyoruz.
Gelecekte, Avrupa Birliği içerisinde aynı değer ve ülküleri paylaşan üyeler
olarak, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin gelişmesini engelleyen
kimi sorunların ortadan kaldırılabileceğini umuyoruz.
Ülkemiz ile Yunanistan arasındaki dostluk ilişkilerinin, karşılıklı
saygı ve güven ilkeleri temelinde geliştirilmesinin, bölgemizde de olumlu
yansımaları olacağına inanıyoruz.
Yunanistan ile başlatılmış olan diyalog sürecini, yerleşik kanallar
aracılığıyla, daha ileri aşamalara götürme ve yeni işbirliği alanlarına
yayma konusunda kararlıyız.
Balkanlar, Türkiye'nin tarihsel, kültürel ve insani bağları olduğu,
her alanda yoğun ve çok boyutlu ilişkiler sürdürdüğü bir bölgedir. Bölge
ülkelerinin egemenliklerinin, bağımsızlıklarının ve toprak bütünlüklerinin
korunması, hukukun üstünlüğü ve demokratik ilkeler temelinde Avrupa ve
Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmeleri ve bölgesel işbirliğini geliştirmeleri,
Türk Dış Politikası'nın öncelikleri arasında yer almaktadır.
Balkan ülkelerinden Romanya ve Bulgaristan ile ilişkilerimiz ve işbirliğimiz
son on yılda her alanda hızla gelişmiştir. Üçlü doruk toplantısının altıncısını,
geçtiğimiz haziran ayında gerçekleştirdik. Söz konusu doruk toplantıları,
ülkelerimiz arasındaki dayanışma ve işbirliğinin vardığı düzeyi yansıtmakta,
çok iyi giden ikili ilişkilerimize ek bir katkı sağlayan danışma ve işbirliği
forumu oluşturmaktadır. Bu birlikteliğin, çevremizdeki tüm ülkelere örnek
olmasını diliyoruz.
Geçtiğimiz yıl içinde, Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde hareketlilik
yaşanmıştır. Bu süreçte, Kıbrıs Türk halkının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'ın önderliğinde, haklarını koruma, eşit
ve egemen konuma kavuşma yönünde gösterdiği kararlılığı takdirle karşılıyoruz.
(Alkışlar)
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığı gözardı edilerek Ada'da kalıcı
bir çözüme ulaşılmasının olanaksızlığını gelişmeler göstermiştir. Bu gerçeğin,
yakın bir zamanda, başta Avrupa Birliği olmak üzere, tüm uluslararası toplumca
da kabul edilmesini bekliyoruz.
Kıbrıs Türk tarafının son aylarda gerçekleştirdiği açılımların ve Cumhurbaşkanı
Sayın Denktaş'ın gündeme getirdiği yapıcı önerilerin Ada'da var olan güven
bunalımının aşılmasına yardımcı olacağını, ilişkilerin normalleştirilmesine
katkıda bulunacağını ve Ada'da hakça ve kalıcı çözüm yönündeki çabaları
kolaylaştıracağını umuyoruz.
Komşularımız arasında Azerbaycan özel ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir.
Bu ayrıcalık, coğrafi yakınlığın ötesinde, halklarımız arasındaki güçlü
kültürel ve tarihsel bağlardan kaynaklanmaktadır.
Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından, Türkiye, komşusu Azerbaycan
ile olan yakın bağlarını, yeni bir anlayış içinde, hızla canlandırmaya
başlamıştır. Halklarımız arasındaki kardeşliğe, ortak tarihsel ve kültürel
bağlara dayanan ilişkilerimiz her geçen gün daha da sağlamlaşmakta ve gelişmektedir.
Temelini, geçtiğimiz yıl eylül ayında attığımız Bakü-Tiflis-Ceyhan ham
petrol ana ihraç boru hattı, işbirliğimizin gelişmesi yolunda önemli bir
kilometre taşı oluşturmuştur. Bu projeye, Kafkaslarda, yine, yakın dostluk
ve işbirliği ilişkileri içinde olduğumuz Gürcistan'ın da katılmış olması
mutluluk vericidir. Ülkemiz ile Azerbaycan ve Gürcistan arasındaki siyasal
ve ekonomik işbirliğinin dev bir yapıtı olan söz konusu boru hattı, ayrıca,
halklarımızın yarar ortaklığını da simgelemektedir.
Türkiye, tüm komşularıyla iyi ilişkiler geliştirmek yönündeki isteği
doğrultusunda, Ermenistan ile de ilişkilerini normalleştirmek amacındadır;
ancak, bu amaca ulaşılması, Ermenistan'ın iyi komşuluk ve uluslararası
hukuk ilkeleriyle uyumlu bir dış siyaset izlemesine, komşularıyla sorunlarını
bu doğrultuda çözme yönünde ciddi çaba göstermesine, geçmişiyle barışmak
yönünde son seçimini yaparak tarihin yargılanmasını tarihçilere bırakmasına
bağlıdır. Doğal olarak, Ermenistan'ın bu davranış içine girmesi ve bu yönde
siyasal istenç göstermesi Türkiye tarafından karşılıksız bırakılmayacağı
gibi, böyle bir olumlu gelişme, tüm Güney Kafkasya bölgesinin istikrar
ve gönencine somut katkı sağlayacaktır.
Komşularımızla ilişkilerimiz kapsamında İran ile ilişkilerimize de değinmek
istiyorum. Komşumuz İran ile ilişkilerimiz, iyi komşuluk, içişlerine karışmama
ve karşılıklı saygı temelinde gelişmektedir. Türkiye-İran ilişkilerinin
özellikle Sayın Hatemi'nin cumhurbaşkanlığına seçilmesinden sonra olumlu
yönde gelişmesi sevindiricidir. İran ile aramızdaki işbirliği olanaklarından
daha geniş ölçüde yararlanabileceğimize inanıyorum.
Güney komşumuz Suriye ile üst düzeyli ilişkiler, ikili işbirliğimizin
daha da geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Ülkemiz ile Suriye arasındaki
güvenlik işbirliğinin Adana Mutabakatı temelinde sürdürülmesi mutluluk
vericidir.
Öte yandan, Ortadoğu'da önemli gelişmelerin yaşandığı duyarlı bir dönemden
geçmekteyiz. İran-Filistin sorununda üç yıla yakın süredir görülen olumsuz
gelişmeler her iki tarafın da büyük acılar yaşamasına neden olmuştur.
Ortadoğu barış sürecini yeniden canlandırmak amacıyla hazırlanan yol
haritasının İsrail ve Filistin makamlarınca kabul edildiğinin zamanında
açıklanması sevindirici bir gelişme olmuş ve barış umutlarını artırmıştır;
ancak, yol haritası kapsamındaki barış sürecinin sonuçsuz kalması tehlikesinin
daha sonra belirmesi üzüntü verici olmuştur. Tarafların ılımlılık göstererek
barışa yönelik diyalogu sürdürmelerinin, bölgede kalıcı barışın sağlanması
yönünden, bugün, her zamankinden daha büyük önem taşıdığına inanıyoruz.
Geçmiş deneyimler, sorunlara, barışçıl yöntemler dışında başka yollardan
çözüm bulunmasının olanaksızlığını göstermiştir. Ortadoğu'da hakça, kalıcı
ve kapsamlı bir barışa ulaşılması, bölgede yeni bir dönemi başlatabilecek
ve geniş işbirliği olanaklarını harekete geçirebilecektir. Ortadoğu, artık
sorunlarıyla anılan bir bölge olmaktan kurtarılmalıdır.
Kökeni yüzyıllar öncesine inen Türkiye-Rusya ilişkileri, son oniki yıl
içinde büyük ivme kazanmıştır. Rusya ile aramızdaki diyalog ve işbirliğinin
ileri boyutlara taşınabilmiş olmasını mutluluk verici buluyoruz. Ticaretten,
enerji tasarılarından, müteahhitlik hizmetlerinden turizme kadar birçok
konuda Rusya ile yoğun ilişki içindeyiz. Ulaştığımız düzeyle yetinmeyerek,
Rusya Federasyonu ile ilişkilerimizi her alanda derinleştirmek, işbirliğimizi
karşılıklı yarar temelinde geliştirmek istiyoruz.
Dünyanın değişen jeostratejik koşulları kapsamında, dışpolitika önceliklerimiz,
özellikle bizi çevreleyen ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesiyle sınırlı
kalmamaktadır. Türk dışpolitikası yavaş yavaş küresel bir kimlik kazanarak,
eskiye oranla daha geniş bir coğrafi alanda etkinlik gösterme çabası içindedir.
Bu bağlamda, Doğu ve Güneydoğu Asya ile Pasifik bölgesiyle ilişkilerimizin
geliştirilmesi, aynı biçimde Afrika ve Latin Amerika'ya açılım politikalarımızın
sürdürülmesi önem kazanmaktadır.
Büyük önem verdiğimiz Çin Halk Cumhuriyetiyle ilişkilerimizin gelişmesi
mutluluk vericidir. 2003 yılının Japonya'da Türkiye Yılı olarak kutlanmasının,
Türkiye'nin bu ülkede daha iyi tanınmasına katkıda bulunacağına inanıyoruz.
Tarihsel ve kültürel bağların bizleri yakınlaştırdığı Orta Asya cumhuriyetleriyle
her alanda ilişkilerimizi geliştirmeye önem vermekteyiz. Orta Asya'da istikrar
ve güvenliğin sağlanması, Avrasya'nın güvenliği yönünden gereklidir. Aşırıcılık,
uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm gibi çoğu dış kaynaklı tehditlerin baskısı
Orta Asya'da kendini hissettirmektedir. Orta Asya ülkelerinin söz konusu
alanlarda uluslararası toplum ile başlattıkları dayanışma ve işbirliğini
sürdürmelerinde yarar bulunmaktadır.
Orta Asya cumhuriyetleri uluslararası toplumun eşit birer üyesi olarak
kendilerine saygın bir yer edinmiş ve ulusal çıkarlarını koruyabilme yeteneğini
kazanmışlardır. Orta Asya cumhuriyetlerinin evrensel değerleri gözeterek,
demokrasi ve insan hakları alanındaki yeni açılımlarla uluslararası saygınlıklarını
daha da artırmayı başaracaklarına inanıyoruz.
Dış politikamızın temel yönelimleri bağlamında, Avrupa Birliğine tam
üyeliğimiz önplanda bulunmaktadır.
Avrupa Birliği üyeliğimizin gerçekleşmesine katkıda bulunacak reform
ve değişim süreci, gücünü, cumhuriyetimize yön veren, çağdaş uygarlığa
ulaşma felsefesinden ve ulusumuzun bu konudaki haklı beklentilerinden almaktadır.
Ortak siyasal, ekonomik ve stratejik çıkarlar, ülkemiz ile Avrupa Birliğini
birbirine bağlamakta ve üyelik sürecimize ivme kazandıran öğeler arasında
yer almaktadır.
Avrupa Birliğine tam üyeliğimizin gerektirdiği kapsamlı çalışmalar,
devletimizin tüm kurumlarının katkılarıyla, kararlı bir yaklaşımla ve uyum
içinde sürdürülmektedir.
Türk Ulusunun demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları alanlarında
çağdaş değer ve ölçütlerin benimsenmesi yönündeki istek ve beklentilerine
yanıt veren bu reformların geniş bir siyasal ve toplumsal destekle yaşama
geçirilmesi ayrıca mutluluk vericidir.
Gerçekleştirilen reformların ve uyum çalışmalarının etkin biçimde uygulanmasının
ve uygulamanın izlenip denetlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasının
üyelik görüşmelerinin başlatılmasında etkili olacağına inanıyoruz.
Öte yandan, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin iki yönlü
olduğu unutulmamalıdır. Bu süreçte, Avrupa Birliğinin de Türkiye'ye yönelik
yükümlülüklerini zamanında ve eksiksiz yerine getirmesi önem taşımaktadır.
Türk Ulusu, 2004 yılında yapılacak son değerlendirmeden sonra üyelik
görüşmelerinin başlatılmasına yönelik kararın en geç 2004 yılı sonunda
alınmasını haklı olarak beklemektedir.
Avrupa Birliğinin temellerini atan ileri görüşlü devlet adamlarının
düşledikleri, demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinin egemen olduğu barış,
gönenç ve güvenlik içinde yaşayan bir Avrupa'nın, Türkiye'nin de Avrupa
Birliğine katılımıyla daha da güçleneceğine inanıyoruz.
Yüzyıllardır Avrupa sisteminin bir öğesini oluşturan, Avrupa ülkeleriyle
kültürel ve toplumsal etkileşim içinde bulunan ve güçlü bağlar geliştiren
Türkiye, cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği
yolda ilerleyerek, çağdaş Avrupa'nın ayrılmaz bir parçası durumuna gelmiştir.
Avrupa Birliği üyeliğimizin bu birlikteliği daha da pekiştireceği kuşkusuzdur.
Bu anlayışla, Avrupa Birliği üyeliğimizi, güçlü ifadelerle destekliyoruz.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
Komşumuz Irak'taki gelişmeler, Türkiye'nin ve dünyanın gündeminde yer
almayı sürdürmektedir. Türkiye yanı başındaki bu gelişmeleri yakından ve
duyarlılıkla izlemektedir.
Bugün, sınırlarımızın hemen ötesinde, her gün, sivil ya da asker can
kaybının sürüp gitmesinden üzüntü duyuyoruz. Irak'ın geleceğine, istikrarına
ilişkin belirsizlikler bizleri olduğu kadar uluslararası toplumu da kaygılandırmaktadır.
Komşumuz Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasal birliğinin korunması,
Irak'ın ve bölgenin istikrarının vazgeçilmez öğesidir. Bu konudaki duyarlılığımız
herkes tarafından bilinmektedir. Irak Halkının bir an önce huzura kavuşmasını,
kendi geleceğini özgürce belirlemesini ve uygar uluslar arasındaki yerini
almasını diliyoruz.
Irak'taki istikrarsızlık en kısa sürede sona ermeli, ülkede kamu düzeni
yeniden oluşturulmalı, Irak'taki tüm etnik grupların hakça temsil edildiği
demokratik bir rejim kurulmalı, Irak Halkı, ülkesi ve doğal kaynakları
üzerinde tam denetime sahip olmalıdır.
Türkiye, Irak'ı demokratikleşme sürecinde destekleyecektir. Irak demokrasi
yolunda ilerlemeye başladığında, bölgedeki en güvenilir ortağı olarak onu
destekleyecek ülkelerin başında Türkiye'yi bulacaktır. Gelecekte Irak'ın
nasıl biçimleneceği, ülkenin istikrara kavuşması, müttefiklerine oranla
Türkiye'yi çok daha yakından ilgilendirmektedir.
Irak'a yönelik askeri bir operasyonun ancak son bir seçenek olarak düşünülebileceğini
sürekli dile getirdik. Sorunun barışçı yollardan çözümlenmesine tüm taraflarca
olanak tanınmasının gerekliliğini sürekli yineledik. Türkiye, bunalımın
başlangıcında itibaren, doğrudan temaslar yoluyla, Irak yönetimine, uluslararası
toplumun çağrılarına uyarak, Birleşmiş Milletlerle tam ve eksiksiz işbirliği
yapmasını sürekli telkin etmiş, ayrıca, bölge ülkeleri arasında ortak bir
zemin oluşturulması amacıyla kapsamlı girişimler gerçekleştirmiştir. Ülkemiz
bu çabalarını sürdürürken, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere,
müttefikleriyle de iletişim içinde olmuş ve içtenlikle barışçı bir çözümü
istemiştir.
Gelişmelerin bugün geldiği nokta ortadadır. Ne yazık ki, savaş engellenememiş;
ancak, savaşla çözümlenebileceği varsayılan kimi konular, belki biçim değiştirip
daha da ağırlaşmış olarak karşımıza çıkmıştır.
Gelinen noktada, Irak'a olası asker gönderilmesi konusu ülkemizde ayrıntılarıyla
tartışılmaktadır. Bu konuda bir karar alınırken ulusal çıkarlarımızın öncelikle
göz önünde bulundurulması ve ülkemizin bölgesindeki konumu ile tarihsel
bağlarını da dikkate alacak kapsamlı bir değerlendirme yapılması gerektiği
açıktır.
Anayasanın 92. maddesinde, uluslararası hukukun meşru saydığı durumlarda
savaş hali ilanına, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaların
ya da uluslararası nezaket kurallarının gerektirdiği durumlar dışında,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine, yabancı silahlı
kuvvetlerin Türkiye'de bulunmasına izin verme yetkisinin Türkiye Büyük
Millet Meclisinde olduğunu belirtilmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasında sayılan
92. maddedeki yetkiler ve bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı
ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisi, Anayasada açıkça Türkiye Büyük
Millet Meclisine verilmiş münhasır bir yetkidir. (CHP sıralarından alkışlar)
Bu nedenle, uluslararası hukuka uygunluk koşulunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin
doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisince saptanması ve gerekli iznin verilip
verilmeyeceğine ilişkin kararın yine Türkiye Büyük Millet Meclisince oluşturulması
Anayasa kuralı gereğidir. (CHP sıralarından alkışlar)
Dış politikanın hızla değişiklik gösteren ve önemli bir bölümü önceden
öngörülemeyen koşulları, ülkemizi, kimi zaman bir dizi karmaşık sorunla
karşı karşıya bırakabilmektedir. Irak konusunda kritik kararlar alınırken
akılcı, sağduyulu ve temkinli yaklaşımlarla tüm öğelerin en iyi biçimde
gözetilmesi doğaldır.
Soğuk savaş dönemi sonrası dünyada teknoloji, iletişim, ulaşım sektörlerinde
yaşanan gelişmeler, uluslararası dengeleri, güçlü ülkeler yararına hızla
değiştirmektedir. Bu durum, uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun
önemini belirginleştirmektedir. Güçsüz olanın, güçlü karşısında korunması,
ancak, bu kurumlar ve uluslararası hukuk aracılığıyla sağlanabilmektedir.
Devletlerin, kendilerini uluslararası hukukla bağlı sayması, dünya barışı
yönünden önemlidir. Anayasamızın 92. maddesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisine
verilen yetkinin, uluslararası hukukun meşru saydığı durumlar için öngörülmüş
olması da, uluslararası ilişkilerin ulaştığı boyut yönünden son derece
önemlidir.
Yüce Meclisimizin, bu konuda üzerine düşen sorumlulukları eksiksiz biçimde
yerine getireceği kuşkusuzdur. (CHP sıralarından alkışlar)
|