Cumhurbaşkanı
Sezer'in, 22. Dönem 3. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda
yaptığı konuşma:
(1 Ekim 2004)
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Sizleri, Yeni Yasama Yılının başlangıcında üstün başarı dileklerimle
ve saygıyla selamlıyorum.
Konuşmama başlarken, Yüce Meclisimizin 22. Dönem Üçüncü Yasama Yılı'nın
açılışında sizlerle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türk Devrimi'nin gerçekleştirilmesinde
yaşamsal rol üstlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulusal egemenliğin
temsilcisi ve demokratik rejimimizin temel kurumudur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, ülke sorunlarına her zaman duyarlılıkla
sahip çıkmış, aldığı tarihsel kararlarla laik ve demokratik Cumhuriyetimizin
gelişimine hız kazandırmış, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ve onu geçme
çabalarına çalışmalarıyla katkıda bulunmuştur.
Dünyanın ve buna bağlı olarak Türkiye'nin önemli bir dönemden geçtiğini
biliyoruz. Uygar toplum-çağdaş devlet-güçlü ülke ortak hedefine ulaşmak
yolunda, Atatürk devrimleri ve anayasal ilkeler ışığında, toplumsal uzlaşma
da sağlayarak gerekli adımları atmalıyız.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, geçmişte olduğu gibi bu süreçte de
kararlarıyla öncü rol üstleneceğine inanıyoruz.
Bir kez daha vurgulamak isterim ki, Ulusumuzun Yüce Atatürk'ün önderliğinde
büyük özverilerle kurduğu Cumhuriyet, her koşulda sahip çıkmamız gereken
en değerli varlığımızdır. Dünyada hayranlıkla karşılanan atılımları, kısa
sürede gerçekleştirebilmemizin önünü açan laik ve demokratik Cumhuriyet,
aydınlık yarınlara ulaşabilmemizin en önemli güvencesidir.
Yurttaşlarımızın, Cumhuriyet'i, Atatürk ilke ve devrimlerini, ülkesi
ve ulusuyla bölünmez bütünlüğümüzü korumak için birlik içinde ve sorumluluk
bilinciyle hareket edeceğinden kuşkumuz yoktur.
Üzerimize düşen görevleri tam olarak yerine getirdiğimizde, daha güzel
günlere ulaşmamız kolaylaşacaktır.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Değişim rüzgarlarının güçlü biçimde duyumsandığı, koşulların her geçen
gün farklılaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Gelişme ve gönenç düzeyi ne olursa
olsun, hiçbir ülke bu değişim sürecinden kendini soyutlayamaz.
Dünya üzerindeki her bölge, her ülke, her toplum, her birey, boyutları
farklı olsa da, bir yandan değişimin yol açtığı olumlu gelişmelerden yararlanmakta;
bunun yanında kimi olumsuz gelişmelerin neden olduğu risklerle karşı karşıya
kalmaktadır.
21. yüzyılın başlarında edindiğimiz deneyimler başta olmak üzere, İkinci
Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşananlar, demokrasi, temel hak ve özgürlükler,
küresel barış, gönenç, güvenlik ve istikrarın önemini çarpıcı biçimde göstermiştir.
İnsanlığın ortak amacı olan demokrasi, günümüzde, halkın aracılar yardımıyla
yönetildiği bir "aracılı demokrasi"ye dönüşmüştür. Bu nedenle, "katılımcı
demokrasi" kavramı, temsili demokrasinin sorunlarını çözme yönünde yeni
bir seçenek olarak belirmiştir.
Katılımcı demokrasi, halka görüşlerini doğrudan anlatma olanağı sağlamakta;
kitlelerin, genel politikaları belirleyen ve yürütenleri genel seçim düzeneğiyle
denetleyebilmesine olanak yaratmaktadır.
Bireylerin, toplumsal sonuçlar yaratan kararların alınma sürecine katılmalarının,
düşünce ve çözüm üretmelerinin, demokrasi bilincinin yerleşmesi ve siyasal
kültürün gelişmesine katkıda bulunacağı tartışmasızdır.
Anayasa'da yurttaşların seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma
hakları güvence altına alınmış olmasına karşın, bu hak tek başına katılımcı
demokrasinin gerçekleşmesi için yeterli olmamaktadır.
Geçen yılki konuşmamda da vurguladığım gibi, demokratik siyasal yaşamın
vazgeçilmez ögeleri olan siyasal partilerde, parti içi denetim düzeneklerinin
işlevselliğinin artırılması, parti üyeliği kurumunun sağlıklı çalıştırılması
ve kullanılan oyların temsilde adalet ilkesine uygun biçimde parlamentoya
yansımasının sağlanması önem taşımaktadır.
Bu bağlamda, Siyasal Partiler ve Seçim yasalarının katılımcılığı temel
alan bir yapıya kavuşturulması için gerekli düzenlemelerin bir an önce
yapılması, kamuoyunun beklentilerini karşılayacaktır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Toplumların gelişme düzeyleri ile hukukun gelişme düzeyi arasında yakın
ilişki vardır. Toplumsal örgütlenmenin ulaştığı en ileri ve çağdaş aşama,
hukuk devleti düzeyidir.
Çağdaş demokrasilerin belirleyici özelliği "hukuk devleti" niteliğidir.
Anayasa'nın 2. maddesinde, demokratik bir hukuk devleti olarak nitelenen
Türkiye Cumhuriyeti'nde "hukuk devleti" ilkesinin evrensel ölçütlere uygun
biçimde gerçekleştirilmesi, geliştirilmesi ve korunması zorunludur.
Hukuk devleti, çoğulcu, katılımcı, demokratik, sosyal olma temeline
dayanan ve laiklikle tamamlanan bir bileşkedir. Anayasa'da hukuk devleti
ilkesi bağlamında benimsenen değerler, Cumhuriyet'in diğer niteliklerinin
de güvencesidir.
Aynı zamanda, bireylerin devlet gücü karşısında korunmaları gereksiniminden
doğmuş olan "hukuk devleti" ilkesi, devlet gücünün kötüye kullanılması
olasılığına karşı alınması gereken tüm önlemleri de kapsamaktadır. Çünkü
hukuk devleti, iktidar gücünün baskı yönetimine dönüşmesini önlemenin temel
aracıdır. Bu bağlamda, çoğulcu demokrasinin gelişip kurumsallaşabilmesi
için, hukuk devleti ilkesiyle yaratılan özgürlükçü ortama gereksinim duyulmakta
ve bu yüzden, demokrasi, ancak hukuk devletinin egemen olduğu rejimlerde
yaşayabilmektedir.
Öte yandan, çağdaş demokrasilerde erkler ayrılığı ilkesi kabul edilmiştir.
Egemenlik tektir ve ulusundur. Erkler ise, devlet organları arasında paylaştırılmıştır.
Her organ kendi alanında ulusal egemenliğe dayalı devlet yetkisini kullanmaktadır.
Hukuk devleti ilkesinin geçerli olduğu sistemlerde, egemenliği kullanan
organların birbirlerine üstünlüğü söz konusu olamaz. Anayasa'nın başlangıcında,
güçler ayrımının, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılması anlamına
geldiğinin ve sınırlı uygar bir işbölümü ve işbirliği olduğunun belirtilmesinin
nedeni budur.
Hukuk devleti niteliğinin en önemli sonucu, hukukun üstünlüğü ilkesinin
kabul edilmiş olmasıdır. Anayasa'nın 11. maddesinde, anayasal kuralların
bağlayıcı ve üstün olduğunun belirtilmesi, hukukun üstünlüğünün en üst
düzeyde yaşama geçirilmesidir. Bu kurallar, başta yasama, yürütme ve yargı
organları olmak üzere herkesi bağlamaktadır. Bağlayıcılık, en üst norm
olan anayasal kurallara uygun düzenleme yapılması anlamına gelmektedir.
Anayasamıza göre, düzenleyici ve uygulayıcı organlar yasama ve yürütme
olduğuna, başka bir anlatımla iktidar gücü bu organlarca kullanıldığına
göre, Anayasa'nın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını sağlayacak olan yargıdır.
Bu yetkinin yargıya verilmesi gücün dengelenmesi anlamına gelmektedir.
Bu nedenle, Anayasa'nın 138 ve 153. maddelerinde yargı kararları ile Anayasa
Mahkemesi kararlarının tüm organları ve yönetimi, kısaca herkesi bağladığı
açıkça kurala bağlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığının yasama işlemleri yönünden
ayrı anlamı ve önemi bulunmaktadır. Anayasa'ya uygunluk denetimi görevi
nedeniyle anayasal kural, kavram ve ilkeleri resmen yorumlamaya yetkili
tek organ olan Anayasa Mahkemesi'nin kararları, bu kural, kavram ve ilkelere
içerik kazandırmaktadır.
Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi uyarınca anayasal kuralların
bu kararlardaki içerikleriyle birlikte ele alınması ve çıkarılacak yasalarda,
anayasal kurallar kadar bu kararların da gözönünde bulundurulması anayasal
zorunluluktur.
Bunun yanında, evrensel hukuk ilkelerine göre, yasaların genel, nesnel
ve soyut olması ve kamu yararı amacı taşıması gerekmektedir.
Maddi anlamda yasanın taşıdığı genellik ve genellikten kaynaklanan süreklilik,
yasama sürecinin çoğulcu ve katılımcı olmasını gerekli kılmaktadır. Bu
durum, yönetilenlere hukuk güvenliği sağlayan bir düzen kurmayı ve sürdürmeyi
amaçlayan hukuk devletinin de gereğidir.
Ayrıca, toplumun çeşitli kesimlerince yeterli düzey ve süre ile tartışılması
yasaların uygunluk ve kalıcılığının koşuludur.
Toplumda yeterince tartışılıp olgunlaştırılmadan Türkiye Büyük Millet
Meclisi gündemine alınan ve hızla geçirilen, bu nedenle de sıklıkla değiştirilen
yasalar, uygulayıcıların duraksamalarına ve düzenlemeden etkilenenlerin
hukuksal durumlarında belirsizliklere yol açabilecektir ki, bu durum, Devlet'e
olan güveni zedeleyecek sonuçlar yaratabilecektir.
Hukukun temel ilkelerine dayanmayan, Devlet'in amacı ve varlık nedeniyle
bağdaşmayan yasaların kamu vicdanında olumsuz tepki yaratma olasılığı yüksektir.
Bu tür yasalar, hukukun yüceliğini yansıtmadığı gibi, bunları hukuk devleti
işlemleri olarak nitelemek de güçtür.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Güçlü bir ülkenin, ancak güçlü ve istikrarlı bir ekonomiyle sağlanabileceği
bilinmektedir. Ekonomik dengeleri kurulmamış, ulusal geliri hakça dağıtılmayan
ve kişi başına ulusal geliri insanca yaşamaya yetmeyen ülkelerde toplumsal
gönenç ve huzurdan söz edilebilmesi olanaksızdır.
Türk ekonomisi önemli bir gelişme ivmesi yakalamış görünmektedir. Enflasyon
tek sayılı düzeye inmiş, büyüme hızında ve kapasite kullanımında yüksek
oranlara ulaşılmış, dışsatımda önemli artışlar sağlanmış, turizm canlanma
sürecine girmiş, durgunluk aşılmaya, güven ortamı oluşmaya başlamıştır.
Bu sonuçlar umut verici olmakla birlikte, tümüyle iyimserliğe kapılmamız
için yeterli değildir.
Yalnızca oranın büyüklüğüne odaklanıp, büyümenin niteliğini sorgulamamak,
geleceği tasarlamada kimi olguları gözden kaçırmamıza neden olabilecektir.
Çünkü, yılın ilk yarısında gayrisafi ulusal gelirdeki büyüme; dış ticaret
açığı, cari işlemler açığı ve tarım sektöründeki daralma ile birlikte yorumlanmalı,
dışalım vergileri ve özel tüketim giderlerindeki artışın etkisi gözardı
edilmemelidir.
Ayrıca, yılın ilk yarısı itibariyle dışsatımın dışalımı karşılama oranı,
kritik eşiğin altında gerçekleşmiştir. Cari işlemler açığının finansman
kaynaklarındaki olası değişiklik, kırılganlığı yeniden artırabilecektir.
Ekonomik büyümeye ilişkin gelişmeleri, bölüşüm, istihdam, kamu hizmetleri
ve dış ticarete konu yapısal ögeler ve borç stokundaki artışla birlikte
düşünmekten ve halkımızın gönencini gerçekten artıracak durumda olup olmadığını
sorgulamaktan kaçınılmamalıdır.
Türkiye'nin çağdaşlaşma hedefi, gelir dağılımında bugün görülen en alttaki
gelir dilimi ile en üstteki gelir dilimi arasındaki 10 katı bulan farkın
ortadan kaldırılmasını gerekli kılmaktadır. Farkın küçültülmesinin reel
büyümenin ve dengeli paylaşımın sağlanmasıyla gerçekleştirilmesi önem taşımaktadır.
İşsizlik sorunu bütün ağırlığı ile sürmekte ve özellikle genç işsiz
sayısı gittikçe artmaktadır. Her yıl, bir milyona yakın yurttaşın çalışma
yaşamına katılma çağına geldiği gerçeği ile birlikte ele alındığında sıkıntının
boyutları tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkmaktadır. İşsizlik sorunu, ekonomik
olduğu kadar toplumsal yönüyle de ele alınarak çözümlenmelidir.
Öte yandan, sosyal güvenlik sistemindeki sorunların çözülemediği ve
sosyal güvenliğin yaygınlaştırılamadığı da bir gerçektir.
Özel yatırım eğiliminin artması, ülkeye yabancı sermaye yatırımının
artarak girmesi, finansman kaynakları üzerindeki baskının ortadan kaldırılarak
özel kesimin, yatırımları için finansman olanaklarından daha büyük ölçüde
yararlanabilmesi, istihdam sorununun çözümüne olumlu etki yapacaktır. Bu
süreçte, işsizliği azaltmaya yönelik geçici çözüm çabaları da gözardı edilmemelidir.
Toplam dış borç stokundaki azalmaya karşılık iç borçlarda sorun büyüyerek
sürmektedir. İç borç stokunun her ay artış göstermesi, ülkeyi bir borç
sarmalına sürükleyerek ileride yeni sorunlara neden olabilecektir.
Borçlanma gereksiniminin hızla azaltılması, vade ve tutar yönünden kabul
edilebilir düzeylere indirilmesi için sağlıklı kaynaklara gerek bulunmaktadır.
Bu bağlamda, genel bütçe gelirlerinin artırılması, adil bir vergi dağılımının
gerçekleştirilmesi, etkin ve basit vergi toplama yöntemlerinin geliştirilmesi,
vergilerin harcanmasında özenli davranılması ve mali aflara başvurulmaması
önem taşımaktadır.
Mali afların iki önemli olumsuz sonucu deneylerle ortaya çıkmıştır:
Mali af, bir yandan vergi ödemesinde azalmaya neden olurken, diğer yandan
Devlet'e güveni sarsmaktadır.
Borçlanma gibi sonucu kestirilemeyen yöntemler yerine vergi gelirini
artırıcı önlemlere yönelinmesi, bunun için de ekonominin kayıtlı duruma
getirilmesi en önemli hedeflerden biri olmalıdır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Birleşmiş Milletler'ce her yıl yayımlanan İnsani Gelişme Raporu'nda
ülkemize ilişkin göstergeler, 70 milyonun birlikte yaşama istencinden güç
alan, stratejik önemi olan bir bölgede bulunan, zengin tarih ve kültür
mirasına sahip, dinamik ve girişimci insanların yaşadığı Türkiye'de, bu
potansiyelin yeterince kullanılmadığının bir işareti olarak yorumlanmalıdır.
Yüce Meclis'ce 2000 yılında kabul edilen Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma
Planı'nın "Temel Amaçlar ve Strateji" belgesinde, yapısal dönüşümlerin
gerçekleştirilmesi durumunda, Cumhuriyet'in kuruluşunun 100. yıldönümüne
rastlayan 2023 yılında, Türkiye'de kişi başına düşen gelirin Avrupa Birliği
ülkeleri düzeyine çıkması ve 1,9 trilyon ABD dolarına ulaşan bir gayrisafi
ulusal gelir ile Türkiye'nin dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmesi
öngörülmüştür. Dördüncü Türkiye İktisat Kongresi sonuç bildirgesinde de
bilgi toplumu olma hedefimiz saptanmıştır.
Bu hedefler, sektörler ve bölgelerarası kaynak tahsislerinin uzun erimli
bir ekonomik kalkınma stratejisi doğrultusunda yönlendirilmesini zorunlu
kılmaktadır. Bu bağlamda, üç yıldır uygulanan istikrar programları nedeniyle
ele alınamayan uzun erimli, dengeli sanayileşme ve ekonomik kalkınmaya
artık işlerlik kazandırılmalıdır.
Ekonomik kalkınma ve süreklilik gösteren büyüme için, başta bankacılık
olmak üzere mali kesimin, ekonominin reel kesimiyle koşut bir gelişme göstermesi
zorunludur. Kullanılabilir fonların girişimcilere kısa, dolaysız yoldan
ve düşük maliyetle aktarılabilmesi, mali piyasaların, bankacılık sektörünün
sağlıklı çalışmasına bağlıdır. Bu bağlamda, genel olarak mali piyasalar
ve özel olarak da bankacılık kesimi ile ekonomi politikaları arasında tutarlı
organik bağlar yeniden oluşturulmalıdır.
Aşınan ve eskiyen altyapı yatırımlarından başlanarak, ulaştırma-haberleşme,
sulama ve başta Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizde olmak üzere geri
kalmış bölgelere dönük, özellikle emek yoğun sektörlerdeki yatırım projeleri
ile kamu kesimine sürükleyici yatırım dinamizmi yeniden kazandırılabilir.
Bu bağlamda, Güneydoğu Anadolu Projesi'nin tamamlanmasının ülkemiz yönünden
yararını önemle ve özenle vurgulamak isterim.
Ayrıca, özel sektörün riskli gördüğü teknoloji yoğun projelerde, kalkınmasını
başarmış ülkelerde olduğu gibi kamusal işletmeler ya da ortaklıkların görevlendirilebileceği
gözden uzak tutulmamalıdır.
İstihdama, bölgesel dengesizliği gidermeye ve döviz kazandırmaya katkıda
bulunan sektörlere ve ülkemizin teknoloji kapasitesini yükseltmeye dönük
projelere kredi ve enerji desteği sağlanmalıdır. Turizm sektöründe, doğa
ile uyumlu, çevreye duyarlı, sektör içi çeşitliliğe katkı getirecek özel
sektör yatırımlarının özendirilmesine hız verilmelidir. Böylesi bir yatırım
ortamı, doğrudan yabancı sermaye için de en uygun iklimi yaratacaktır.
Devlet, "sosyal" niteliğine de gerektiği biçimde yeniden kavuşturulmalıdır.
Devlet'in faiz giderlerinin azaltılması ile birlikte, eğitime, sağlığa
ve adalete daha çok kaynak ayrılmalı; sosyal güvenlik kuruluşlarının gelirlerini
artırmak için kayıtlı çalışma sıkı denetime alınmalı ve sosyal güvenlik
kuruluşlarının gelirlerini etkin biçimde değerlendirmelerini sağlayıcı
düzenlemeler de gündeme getirilmelidir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Bilgi çağı ve bilgi toplumu gibi kavramlar, bilgi ve iletişim teknolojilerinin
yoğun kullanımını içermeleri nedeniyle teknoloji ağırlıklı görünse de temelde
nitelikli insan kaynağına dayanmaktadır. Bu yönden bakıldığında, eğitim-öğretim
sistemi, hem nitelikli insan gücü yetiştirilmesini sağlamakta hem de uzun
dönemde bilim ve teknoloji üretimi yoluyla ekonomik ve sosyal gelişmede
kilit rol oynamaktadır.
Ülke kalkınmasının temel gereklerinin başında, çağa uygun eğitim-öğretim
gelmektedir. Bilim ve iletişim teknolojilerindeki gelişme de eğitim-öğretim
sistemini etkilemektedir.
Eğitim-öğretim sürecindeki temel ilkemiz, dogmalardan arınmış, evreni
aklın öncülüğünde ve bilimin araçlarıyla algılayan, bilim ve teknoloji
ile barışık, sorumluluk bilinci gelişmiş, ülkemizin çağdaş uygarlık düzeyine
ulaşması için çaba gösteren, Cumhuriyet'in temel ilkelerinin değerini bilen
ve korumaya kararlı kuşaklar yetiştirmek olmalıdır. Aslında bilim, teknoloji
ve sanayide üstün olan ülkelerin biçimlendirdiği küreselleşen dünya üzerinde
saygın yer edinebilmenin başka yolu da bulunmamaktadır.
Temel eğitimin süresi, 1997 yılında kesintisiz 8 yıla çıkarılmış ve
6-14 yaş kuşağındaki çocuklarımız için zorunlu tutulmuştur. Aynı yıl, ilköğretimin
yaygınlaştırılması, bölgeler ve cinsiyetler arasındaki dengesizliklerin
giderilmesi, niteliğinin yükseltilebilmesi ve benzeri hedeflerin gerçekleştirilebilmesi
amacıyla Temel Eğitim Programı adı verilen kapsamlı bir yatırım programının
uygulanmasına girişilmiştir.
Programın uygulandığı yaklaşık yedi yıllık süre içinde çok sayıda ilköğretim
okulu yapılmış, okullaşma oranı 10 puan artarak yüzde 90'ı aşmış, dengesizliklerin
azaltılmasında belirgin iyileşmeler gerçekleştirilmiştir.
Bu gelişmeler sevindiricidir. Ancak, henüz aşılamamış çok önemli sorunlar
bulunmaktadır. İlköğretim çağındaki bir milyon gencimiz eğitim olanağından
yararlanamamaktadır. Okulların çoğu sekiz yıllık kesintisiz zorunlu temel
eğitimin gereksinmelerini karşılayabilecek özellikte değildir. Kalabalık
sınıflar sorunu çözümlenememiştir. Gelişen eğitim teknolojilerini kullanabilecek
yeterli sayıda öğretmen yetiştirilememiştir.
Zorunlu eğitim süresinin 12 yıla çıkarılmasının gerektirdiği fiziksel
altyapının kurulmasını geciktiren kimi olumsuzlukların bir an önce giderilmesi,
başta gelen amaçlarımızdan biri olmalıdır.
İlköğretim sisteminin en önemli sorunlarından biri, öğrencilerini, orta
öğretime yönlendirmedeki yetersizliğidir. Öğrencilerin, yetenekleri ile
ülkenin işgücü gereksinmesini birlikte dikkate alarak onların meslek ya
da genel lise doğrultusundaki seçimlerinde ilköğretim sisteminin önemli
bir katkısı olamamaktadır.
Türkiye ve gelişmiş ülkelerdeki genel ve mesleki eğitim karşılaştırıldığında,
ülkemizdeki çarpık uygulamanın giderek güçlendiği görülmektedir. Mesleki
teknik orta öğretimin, genel orta öğretim içindeki payı ülkemizde yaklaşık
yüzde 31, Avrupa Birliği ülkelerinde ise ortalama yüzde 65 düzeylerindedir.
Kendilerini yeterince tanıma olanağı verilmeden seçim yapmak zorunda
bırakılan ilköğretim öğrencilerinin büyük bölümü, üniversiteye hazırlık
niteliğinde akademik programlar uygulayan genel liselere yönelmektedir.
Oysa, üniversite sınavlarına başvuran her beş öğrenciden yalnızca birine
örgün yükseköğretim olanağı tanınabilmektedir. Genel liseyi bitirmiş, ancak
yükseköğretim hakkını kazanamamış olanlar, çalışma şansı da bulamamaktadır.
Yükseköğretim sistemi, ilk ve ortaöğretimde olduğu gibi, önemli sorunları
içinde barındıran bir alandır.
Üniversitelerin, Anayasa ve Yükseköğretim Yasası ile verilen görevleri
yerine getirebilecek güçten yoksun oldukları görülmektedir. Ülkemizde kamu
kaynaklarından öğrenci başına ayrılan pay, dünya ortalamasının ancak yarısına
ulaşabilmektedir. Akademik kariyer yapılması özendirilemediği için, yeterli
sayı ve nitelikte öğretim üyesi yetiştirilememektedir. Bütçe ödeneklerinin
yetersizliği nedeniyle, üniversitelerin yapı özellikleri ve donatımları
eğitimin gerektirdiği düzeye ulaştırılamamaktadır.
Bilimsel araştırma ve bilim insanına değer veren gelişmiş ülkeler, öğrenci
ve öğretim elemanlarına çekici olanaklar sunabilmektedirler. Daha iyi sosyal
ve kültürel çevre, prestij, uzmanlık alanlarında yükselebilme fırsatı,
yüksek ücret gibi özendirici olanaklar, az gelişmiş ülkelerin yetişmiş
yüksek nitelikli bireylerini gelişmiş ülkelere yönlendirmektedir. Bu olumsuzluklar
gözönüne alınmalı, giderilmesi için önlemler geliştirilmelidir.
Yükseköğretim bilimsel, yönetsel ve mali özerklik anlayışı içinde yapılandırılmalı,
bu anlayış içinde ülke kalkınmasıyla ilişkisi kurulmalıdır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Enerji sistemimizin önündeki en büyük engellerden birinin dışa bağımlılık
olduğu bilinmektedir. Geçen yıl birincil enerji tüketimimizin yerli kaynaklardan
karşılanma oranı yalnızca yüzde 28 düzeyinde kalmıştır. Enerji tüketiminin
ortalama yüzde 5'lik bir oranla sürekli artmasına karşılık yerli üretimin
azalması bu oranın her geçen gün daha da düşmesine neden olmaktadır.
Yerli enerji üretimindeki bu olumsuz gidişin önüne geçilebilmesinin
bilinen en geçerli yolu, tüketimin çoğunu oluşturan fosil yakıtların ülkedeki
bilinen rezervlerinin artırılmasından geçmektedir. Bu da ancak, ayrıntılarıyla
planlanmış kararlı bir arama seferberliğiyle olanaklıdır. Dışa bağımlılığın
azaltılması konusunda etkili olacak bir diğer önlem, eldeki rezervlerin
işletilmesinde hız ve verimliliğin artırılmasıdır.
Türkiye'nin, dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin yaklaşık dörtte
üçüne sahip üretici ülkelerle en önemli tüketici ülkelerin merkezinde yer
alması, enerji zengini Hazar ve Orta Doğu bölgeleri ile Avrupa arasında
bir köprü oluşturmasına olanak sağlamaktadır.
Bu bağlamda, çeşitli petrol ve doğal gaz boru hatlarını kapsayacak Doğu-Batı
Enerji Koridoru tasarısıyla ilgili gelişmeler mutluluk vericidir.
Dünyanın önemli enerji yatırımlarından biri olan Bakü-Tiflis-Ceyhan
petrol boru hattının yapımı üç ülkede de sürmekte olup, Hazar petrolünü
taşıyacak ilk tankerin 2005 yılı içinde Ceyhan'dan yüklenmesi planlanmaktadır.
Doğu-Batı Enerji Koridoru'nun çok önemli bir diğer parçasını oluşturan
Azeri doğal gazının Türkiye'ye getirilmesini öngören Şahdeniz tasarısı
ise, 2006 yılında tamamlanacaktır. Bu hattın, Avrupa Birliği ülkelerinin
doğal gaz gereksiniminin farklı kaynaklardan karşılanmasına yönelik olarak
geliştirilen Hazar-Türkiye-Avrupa güzergahının ilk ayağını oluşturması
yönünden önemi büyüktür.
Türkiye, Doğu-Batı Enerji Koridoru'nun yanı sıra çerçevesindeki diğer
ülkelerle de enerji konularındaki işbirliğine verdiği önemi sürdürmelidir.
Bu olumlu gelişmeler yanında, Karadeniz'de giderek artmakta olan petrol
taşımacılığının birlikte getirdiği tehlikelerle başetmenin yollarının aranmasına
da önem verilmelidir. Boğazlar üzerindeki yükün hafifletilmesi için gerekli
hatların bir an önce yaşama geçirilmesi zorunlu duruma gelmiştir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Günümüzde, bilimsel ve teknolojik gelişme, ekonomik büyümenin itici
gücünü oluşturmaktadır. Bilimi geliştirmek, bilgiyi üretime dönüştürerek
ülke gönencini arttırmak tüm ulusların ortak amacı olmuştur. Ülkemiz de,
bilime ve teknolojik gelişmeye bu gözle bakmaktadır.
Bilimin geliştirilmesi ve bilginin üretilmesi, ilerlemenin temel kaynağını
oluşturmaktadır. Bilimin geliştirilmesi ise, özgür ortamın sağlanması ve
bu alana yeter ölçüde kaynak ayrılmasıyla olanaklıdır. Özellikle pozitif
bilimlerde araştırma çalışmalarına ağırlık verilmesi zorunludur.
Son dönemlerde, Devlet kurumları ile özel kuruluşların teknoloji geliştirme
alanında değişik projeler çerçevesinde ortak çalışmalar yapması sevindiricidir.
2004 yılı Temmuz ayı itibari ile kurulan toplam 15 Teknoloji Geliştirme
Bölgesi'nin üniversite-sanayi işbirliğinin gelişmesine katkı sağlaması
beklenmektedir.
Devlet araştırma-geliştirme alanında, bütçe kaynaklarından yaptığı doğrudan
proje desteği yanında, Teknoloji Geliştirme Bölgeleri, vergi ertelemesi,
Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı, TÜBİTAK ve KOSGEB aracılığıyla uygulanan
Devlet yardımları ve yatırım kredisi uygulamaları gibi değişik yollarla
destek sağlamaktadır. Bu desteklerin eşgüdüm sağlanarak uygulanması, ülkenin
kalkınma hedefleriyle uyumlu olması yönünden önem taşımaktadır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Dünya, son yüzyılda hızlı sanayileşme ve kentleşme olgusu yaşamıştır.
Kentsel yerleşimler ve sanayi yerleşimleri orman alanlarının azalmasına,
doğal dengenin bozulmasına yol açmıştır.
Tüketim alışkanlıklarındaki değişme doğal kaynaklar üzerindeki baskıları
yoğunlaştırmış, sanayilerin ve kentlerin atıkları çevre sorunlarının büyük
boyutlara ulaşmasına neden olmuştur.
İnsanlık doğal çevrenin korunması gerektiğinin bilincine ancak hava,
toprak ve su kaynaklarının aşırı kirliliğinin, çölleşmenin, iklim olaylarının
doğurduğu sorunları yaşayarak varmıştır.
Bugün, başta Birleşmiş Milletler Örgütü olmak üzere birçok uluslararası
kuruluşun ve ülkenin başlıca ilgi alanlarından birini çevre sorunu oluşturmaktadır.
Bu konu, sınır aşan niteliğiyle küresel bir boyut kazanmış, bu nedenle
uluslararası sözleşmelere de konu olmuştur. Türkiye, Avrupa Birliği ile
ilişkileri çerçevesinde Avrupa Çevre Ajansı'na ve Avrupa Birliği Gözlemevi
Ağı'na katılmış bulunmaktadır.
Çevre sorununa yaklaşım, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün 1992 yılında
Rio'da düzenlediği Çevre ve Kalkınma Konferansı ve 2002 yılındaki Johannesburg
Doruğu ile yeni bir boyut kazanarak sürdürülebilir kalkınma kavramı ile
ilişkilendirilmiştir.
Türkiye doğal, kültürel ve tarihsel kaynakların, sürdürülebilir kalkınma
anlayışı içinde korunmasını ve değerlendirilmesini çağdaş bir yaklaşımla
sağlayabildiğini göstermeli ve anlatabilmelidir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Sağlık alanında, yurttaşlarımızın daha iyi yaşam olanaklarına kavuşturulması,
doktorların ve diğer sağlık çalışanlarının çalışma koşullarının iyileştirilmesi,
nitelikli eleman gereksinimi ve daha fazla yurttaşımızın sağlık güvencesinden
yararlanabilmesi yönünden temel eksikliklerimizin bulunduğu bilinmektedir.
Anayasa'da Devlet'e, bireylerin yaşamını beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlama görevi verilmiştir. Bu nedenle, sağlık hizmetlerinin
zamanında, nitelikli, dengeli, tüm yurttaşlara açık biçimde yapılmasını
sağlamak yönünde etkin adımlar atılmalıdır.
Kaynakların verimli kullanılması, hizmet niteliğinin iyileştirilmesi,
sağlık standartlarının geliştirilmesi, bölgelerarası hizmet dengesinin
sağlanması, genel sağlık sigortası sisteminin oluşturulması gibi çeşitli
alanlarda yapılan çalışmaların uygulamaya konulmasına hız kazandırılmalıdır.
Koruyucu ve ilk basamak sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, bu bağlamda
aile hekimliği uygulamalarının yaygınlaştırılması ve etkin işleyen bir
hasta yönlendirme sisteminin geliştirilmesi önem taşımaktadır.
Aile planlaması, ana ve çocuk sağlığının iyileştirilmesi toplumun geleceğinde
önemli etkisi olan hizmet alanlarıdır. Aile planlaması kavramı, halka kararlı,
düzenli ve iyi anlatılabilmelidir. Aile planlamasının ülkenin gönenciyle
de yakından ilgili olduğu unutulmamalıdır.
Halk sağlığı açısından önemi yanında, değişik boyutları da olan uyuşturucu
sorunu, Devlet'in sürekli olarak izlemesi gereken bir konudur. Uyuşturucu
alışkanlığının yayılmasının toplum üzerinde doğuracağı kötü sonuç nedeniyle,
bu sorunla kararlı biçimde uğraşılması gerekmektedir.
|