Cumhurbaşkanı
Sezer'in, 22. Dönem 3. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda
yaptığı konuşma:
(1 Ekim 2004)
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
11 Eylül terör saldırısı, 21. yüzyıl başlangıcında tüm tehdit ve güvenlik
algılamalarını ve uluslararası ilişkileri etkilemiştir. Terörizm ile savaşımda
bir kırılma noktası oluşturmuş, dünyada her şey farklı bir içerik kazanmıştır.
Soğuk Savaş ertesinde, devletlerarası bir savaş olasılığı giderek azalırken,
devlet dışı güçlerin karıştığı bölgesel ve etnik çatışmalar yayılmaktadır.
Uluslararası ilişkilerde ağırlık merkezi, doğuya kaymakta, çeşitli güç
merkezleri arasında Avrasya coğrafi alanı üzerinde jeopolitik boşluk alanlarının
doldurulma savaşımı sürmektedir.
Soğuk Savaş ertesi kurulmuş olan uluslararası ortam, hızlı bir değişim
sürecinden geçmektedir.
Uluslararası ilişkilerde yeniden "çok yanlılık" ilkesinin geçerlik kazanmasına,
işbirliğinin egemen kılınmasına ve Birleşmiş Milletler'in etkinliğinin
artırılmasına yönelik çabalar sürmektedir.
En güçlü devletleri hedef alabilen terörizm, dünya barış ve güvenliği
yönünden en büyük tehdit durumuna gelmiştir. Terör örgütlerinin ulaştığı
olanaklar, terörle savaşımın küresel boyutta yürütülmesini gerekli kılmaktadır.
Terörizmin öne çıkışı, coğrafi sınırlara dayalı savunmayı öngören stratejik
düşünceden, coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik
düşünceye dönülmesini gerekli kılmıştır. Bu, aynı zamanda geleneksel savaş
anlayışından, asimetrik savaş anlayışına geçiş anlamına da gelmektedir.
Özgürlüklerin engellenmesi, ideolojik kutuplaşma, gelir dağılımındaki
adaletsizlikler, yolsuzluklar ve salgın hastalıklar birçok ülkeyi kargaşa
ve ümitsizliğe sürüklemekte, terörizmin yeşermesi için uygun koşullar oluşturmaktadır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Türkiye'nin çevresinde, Filistin-İsrail uzlaşmazlığı, Irak ve Afganistan
gibi kriz bölgeleri ülkemizin güvenliğini yakından ilgilendirmektedir.
Bu çerçevede, bilindiği gibi dünyada demokrasiyi daha geniş alanlara
yaymak amacından hareket edildiği belirtilerek "Geniş Orta Doğu ve Kuzey
Afrika" ya da "Büyük Orta Doğu Tasarımı" adı altında, uzun dönemde bölgeye
demokrasi ve özgürlük götüreceği öne sürülen girişimler tartışmaya açılmıştır.
Önceki konuşmalarımda bu konudaki görüşlerimi ayrıntılı biçimde dile
getirdiğim için, önemi nedeniyle yalnızca bir noktanın altını yeniden çizmekle
yetiniyorum:
Tasarım bahanesiyle Türkiye'yi model ülke olarak göstermek, Türkiye
için "İslam Cumhuriyeti" tanımlamasını getirmek ya da "Ilımlı İslam" gibi
anlamsız bir modeli önce Türkiye için öngörmek yersizdir ve asla kabul
edilemez.
Türkiye, Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte 81 yıl önce siyasal rejimini
seçmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin rejimi, Atatürk ilke ve devrimleriyle
Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti
temelinde yapılanan, aydınlanmacı ve çağdaş bir içeriğe sahiptir.
İster "ılımlı", ister "köktenci" olsun, din devleti ile demokrasinin
bağdaşması olanaksızdır ve bu iki rejimin yan yana getirilmesi tarihe ve
bilime ters düşmektedir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Devlet'in anayasal düzeninin, ulusal varlığının, bütünlüğünün, uluslararası
alandaki çıkarlarının ve hukukunun her türlü iç ve dış tehditlere karşı
korunması ve kollanması olarak tanımlanan ulusal güvenlik kavramı, ülkemizde
her dönemde olduğu gibi bugün de önemini sürdürmekte ve bu konuda duyarlı
olunmasını gerektirmektedir. Ulusal güvenliğin sağlanması, Devlet'in asli
görevidir. Ulusal güvenlik, devletin sonsuza kadar varolmasını, bireylerin
güvenliğini ve ulusun gönencini sağlamakla yakından ilgilidir.
Çağımızda bir ülkenin güvenliği, çevresindeki ülkelerin gönenç ve güvenliği
ile doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle, Türkiye'nin ulusal güvenlik, iç,
dış, ekonomik ve ulusal savunma politikaları birbiri ile ilişkili, uyumlu
ve eşgüdümlü olarak yürütülmektedir. Türkiye ulusal güvenliğini, uluslararası
toplumla birlikte davranarak güçlendirmektedir.
11 Eylül sonrası, Devletimizin ulusal güvenliği ile uluslararası güvenlik
arasındaki ilişki, her zamankinden daha fazla ön plana çıkmıştır. Türkiye
içinde bulunduğu jeopolitik ortamda çok yönlü, karmaşık ve değişken iç
ve dış güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır. Uluslararası gelişmeler,
Türkiye'yi Soğuk Savaş döneminin "kanat ülkesi" konumundan, uluslararası
jeopolitik ortamın tam merkezine kaydırmıştır.
Ulusal güvenliğimizin öngördüğü ilke ve hedefler şöyle belirlenebilir
:
-
Ülkenin özgürlüğü, bağımsızlığı, birlik ve beraberliği ile bölünmez bütünlüğünün
korunması,
-
Güçlü bir demokrasi, ekonomi ve savunmaya sahip olunması,
-
Anayasal düzenin, değerlerin ve kuruluşların aşındırılmasına neden olunmaması,
-
Halkın huzur, gönenç ve güvenliğinin sağlanması,
-
Türkiye ve çevresinde demokrasi, insan hakları ve serbest ekonomiye dayanan
sürekli bir barış, istikrar ve güven ortamının oluşturulması,
-
Diğer ülkelerle dostluk ve ittifak ilişkilerinin geliştirilmesi,
-
Din, eğitim ve ulusal güvenlik konularının siyaset üstü kalması.
Bugüne kadar toprak bütünlüğüne, anayasal düzenine, tekil devlet yapısına,
istikrar, birlik ve beraberliğine yönelik iç ve dış tehditlere karşı savaşımını
başarı ile sürdüren Türkiye'nin bunu sonsuza kadar etkin biçimde yürüteceğine
olan inancımız sonsuzdur. Ulusal güvenliğimiz, Türkiye Cumhuriyeti'nin
tekil yapısının ve devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünün temel
taşlarını oluşturan "laiklik" ve "Atatürk Milliyetçiliği" ile doğrudan
bağlantılıdır.
Din sömürüsünü temel araç olarak kullanan ve Türk toplumunun Cumhuriyet
döneminde elde ettiği tüm çağdaş kazanımları yok etmeyi hedefleyen irticai
hareket, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletini öngören anayasal
düzenimiz için öncelikli tehdit olma niteliğini sürdürmektedir.
Din istismarcılığı, bir yandan anayasal düzenimize ve demokratik gelişimimize,
diğer yandan İslam dinine büyük zarar vermektedir. Çağdaş bir ulus olmanın
bilinci içinde, irticanın ülke gündeminden çıkarılması için savaşım kararlılıkla
sürdürülmelidir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Uluslararası toplum için en büyük tehlikeyi oluşturan terörizmle Türkiye
birinci elden ve uzun süredir karşı karşıya bulunmaktadır. Bölücü terör
örgütü gerek yurt içinde, gerek yurt dışında tehdit oluşturmayı sürdürmektedir.
Bölücü terör örgütünün Irak'ın kuzeyindeki varlığı sona ermedikçe, bölgedeki
Türk mevcudiyetinin etkin biçimde sürdürülmesi ülkemizin güvenliği yönünden
gereklidir.
Bugün, uluslararası bir nitelik kazanmış olan terörle küresel savaşıma
Türkiye tam destek vermektedir. Aslında, Birleşmiş Milletler kararları
çerçevesinde bu husus uluslararası bir yükümlülüktür. Ayrıca, 1546 sayılı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı da Irak'taki Çok Uluslu Güce,
terörist hareketlerin önlenmesi ve caydırılması görevlerini vermiştir.
Buna karşın, Irak'ın kuzeyinde silahlı varlığını sürdüren bölücü örgüte
karşı ABD'nin ve Irak'taki Çok Uluslu Gücün harekete geçmemesi, hem Türk-ABD
dostluğu ve müttefikliği hem de terörle uluslararası savaşım yükümlülükleri
yönünden çelişki oluşturmaktadır.
Güvenlik güçlerimizin terörle savaşımdaki etkinliğini ve Türk Halkı'nın
bu savaşıma desteğini takdirle kaydetmek istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığına, bölünmez bütünlüğüne yönelen terör
tehdidine karşı kahramanca sürdürülen savaşımda yaşamını yitiren şehitlerimizi,
kamu görevlilerimizi rahmetle, gazilerimizi gönül borcuyla yeniden anıyorum.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Ulusal ve uluslararası güvenliği etkileyen çok yönlü asimetrik tehdit
ve risklerin oluşturduğu bir istikrarsızlık bölgesinde yer alan Türkiye'nin,
geleceğini ve ulusal çıkarlarını korumak üzere, olası risk ve tehditleri
zamanında algılayacak önlemleri alması, caydırıcı ve dış politikasını desteklemeye
yeterli bir silahlı gücü elde bulundurması gerekmektedir. Değişen dünya
koşulları ve ortaya çıkan yeni görevlerin özellikleri dikkate alınarak
Silahlı Kuvvetlerimizin modern ve etkin bir yapıya kavuşturulması yaşamsal
önemdedir.
Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak etkinliğinin artırılmasında belirleyici
ögelerden biri de Silahlı Kuvvetlerimizin yüksek teknolojiye dayanan, dinamik
ve kendine yeterli bir ulusal savunma sanayii ile desteklenmesidir. Bu
açıdan, ulusal savunma sanayiimizin, Türk Silahlı Kuvvetleri gereksinimlerini
destekleme oranının yeterli düzeye çıkartılması için gereken önlemlerin
alınmasını önemsediğimi belirtmek istiyorum. Bunun, ülkemiz sanayiinin
gelişimine de büyük katkısının olacağı kuşkusuzdur.
Her zaman çağdaşlığın ve ilericiliğin simgesi olan Silahlı Kuvvetlerimizin,
ana silah sistemlerinin sağlanmasında ekonomik güçlükleri dikkate alarak,
yeni öncelikler belirlemesi suretiyle gösterdiği özverili davranış her
türlü övgüye değer.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
İçinde bulunduğumuz yıl, dış politika yönünden son derece önemli gelişmelere
sahne olmaktadır. Bu hareketli dönemi başarılı biçimde tamamlayıp, ülkemizin
dış ilişkilerine daha da güç kazandırmayı amaçlıyoruz. Türkiye'nin kalkınmasına
yardımcı olacak bölgesel ve uluslararası koşulların oluşmasına katkı sağlamak,
temel hedefimizdir.
Yakın çevremiz başta olmak üzere, genelde uluslararası ortamda barış,
istikrar ve gönencin egemen kılınması, bir dilek ya da özlem olmanın ötesinde
ulusal çıkarlarımızın da gereğidir. Gerek bölgemizde, gerek uluslararası
ilişkilerde yaşanan değişim, ülkemizi yeni fırsatlar ve tehlikelerle karşı
karşıya bırakmaktadır. Karşımıza çıkan yeni fırsatları değerlendirmek,
ulusumuzun istikrar ve gönencini etkileyebilecek tehlikelere göğüs germek
amacıyla köklü dış politika geleneğimizi, günümüzün gerçekleri ve gereksinimleriyle
bağdaştırmayı öngören bir siyasayı yaşama geçirmeliyiz.
Başka bir deyişle, bir yandan Cumhuriyetimizin dış politikasının dayandığı
ilkeleri özenle korurken, diğer yandan, yoğun bir değişim yaşanan çağımızın
koşullarına uyum göstermenin en akılcı yol olacağına inanıyoruz. Bu bağlamda,
dış politikamızda süreklilik gösteren, gerçekçilik, barışçılık, tutarlılık,
sağduyu ve uluslararası hukuka saygı gibi ilkelerimizi, inandırıcı ve etkili
biçimde yürütürken, aynı zamanda çağdaş değerleri paylaşan ve yayan bir
anlayışla desteklemeliyiz. Bu, durağan bir siyasa yerine, özeni elden bırakmayan,
girişimci ve ön alan bir yaklaşımla, çok yanlı ve çok bölgeli bir temelde
sağlanabilecektir. Ekonomi ve savunma alanlarındaki gücümüze ek olarak,
demokratik ve laik yapımız ve dış politikada izlediğimiz çözümden yana
yaklaşımlar, ülkemizin saygınlığına ve etkinliğine büyük katkı yapmaktadır.
Çevremizde yaşanmakta olan kimi sorunların ülkemize olumsuz yansımalarının
olanaklar ölçüsünde denetim altında tutulması, komşularımızla yapıcı ve
dostça ilişkiler kurulması yönünde uzun süredir sürdürülen çabalarımızdan
somut sonuçlar alınması sevindiricidir. Bu sonucun alınmasında halkımızın
ve onu temsilen Yüce Meclisimizin dış politikamıza verdiği desteğin ve
bu politikanın geliştirilmesinde oynadığı rolün, kuşkusuz büyük katkısı
bulunmaktadır.
Bu fırsattan yararlanarak, son dönemde dış ilişkilerimiz kapsamında
sıkça sözügeçen, kimi ülke ve bölgelere yönelik yaklaşımımıza bir kez daha
değinmek istiyorum.
Avrupa Birliği'ne üyelik sürecimizde önemli bir aşamaya gelmiş bulunuyoruz.
Avrupa Birliği üyeliğimiz evrensel değerleri ve yüksek yaşam koşullarını
simgelemekte; Atatürk'ün amaçladığı "çağdaş uygarlık düzeyi"ne ulaşma doğrultusundaki
en önemli toplumsal tasarının yaşama geçirilmesi anlamını taşımaktadır.
Avrupa Birliği'ne üyeliğin aynı zamanda ülkemizin çok partili, laik ve
demokratik siyasal yapısının ek güvencesi olacağını ve ülkemizin her türlü
aşırılığa karşı korunmasını güçlendireceğini düşünüyoruz.
Son dönemde, temel hak ve özgürlükler, demokrasi, hukukun üstünlüğü
ve insan hakları alanlarındaki düzenlemeleri güçlendiren ve güvence altına
alan kapsamlı anayasa ve yasa değişiklikleri gerçekleştirilmiştir. Uygulamanın
daha da ileri götürülmesi yönündeki kararlılığımızı ve yeteneğimizi de
açıkça ortaya koymuş bulunmaktayız. Bir yandan Avrupa Birliği'yle üyelik
görüşmelerinin başlaması için gerekli siyasal ölçütleri yerine getirmeyi
amaçlarken, öte yandan, Türk Ulusu'nun çağdaş ve modern bir toplum olma
yönündeki beklentilerinin karşılanması, bu kapsamlı değişim sürecinde bize
yön göstermeyi sürdürmektedir.
Türk Ulusu'nun büyük çoğunluğu Avrupa Birliği'ne üyelikten yanadır.
Bu, aynı zamanda, insan haklarına ve hukuk devleti ilkesine dayalı çağdaş
demokrasiye tüm kurum ve kurallarıyla sahip olma isteğini de ortaya koymaktadır.
Geçtiğimiz hafta Brüksel'de yapılan açıklamaları dikkatle izleyen Türk
Ulusu'nun Avrupa Birliği'nden beklentisi, yansız ve hakça bir değerlendirmedir.
Avrupa Birliği Komisyonu'nun önümüzdeki günlerde yayınlayacağı İlerleme
Raporu'nda, gerçekleştirilen kapsamlı reformların nesnel biçimde değerlendirilmesini,
diğer adaylar için yapıldığı gibi, görüşmelerin bir an önce başlatılmasına
yönelik açık ve net bir öneriye yer verilmesini bekliyoruz.
Siyaset ve ekonomi alanlarında çağımızın en başarılı bütünleşme girişimlerinden
biri olarak Avrupa Birliği, aynı zamanda bir istikrar ve barış alanını
da simgelemektedir. Bu Birliğin, belli bir coğrafyayla sınırlanmayan küresel
bir değer ifade etmesine Türkiye'nin üyeliğinin yapacağı katkılar açıktır.
Avrupa Birliği'nin Türkiye ile üyelik görüşmelerine başlaması ve bu
sürecin sonunda Türkiye'nin üyeliği, Orta Doğu bölgesine ve geniş anlamda,
İslam Dünyası'na verilebilecek en önemli iletidir. Bu ileti, demokrasi,
insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerlerin evrensel olduğunu, günümüzde
toplumları ayıran çizginin uygarlıklar ve dinler arasından değil, bu değerleri
benimseyenlerle benimsemeyenler arasından geçtiğini, Batı ile İslam Dünyası'nın
bu değerler temel alınarak kucaklaşabileceğini ortaya koyacaktır.
Ancak gelinen bu aşamada, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusunda,
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin içtenliklerini sınamamız gerekirken, kendi
yanlışlarımızı düzeltmek için zaman kaybedip bedeller ödememeli, Türkiye'nin
Avrupa Birliği dışında tutulmasını isteyenlerin ellerini güçlendirmemeliyiz.
Öncelikli dış politika hedefimizi oluşturan Avrupa Birliği üyeliğimiz
kadar önem verdiğimiz bir diğer temel öge, Amerika Birleşik Devletleri'yle
ilişkilerimizdir. Bugünkü uluslararası düzen içinde en etkili güç konumundaki
Amerika Birleşik Devletleri'yle ilişkilerimiz, karşılıklı yarar ve erginliğini
kanıtlamış bir müttefiklik ve dostluk temelinde yürütülmelidir. Başkan
Bush'un NATO Doruğu öncesinde ülkemize yaptığı resmi ziyaret, bu hususun
karşılıklı olarak doğrulanmasına olanak tanımıştır.
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerin ortak
yarar temelinde ve stratejik ortaklık anlayışına dayanması, kimi zaman
belirebilecek görüş ayrılıklarının daha kolay aşılmasını sağlamaktadır.
İki ülke arasında Balkanlar'dan Orta Asya'ya uzanan geniş bir coğrafyada
yapılan işbirliğinin, bölgesel barış ve istikrara katkı yapan bir içerikte
gelişmesi sevindiricidir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin, üyesi olduğumuz Kuzey Atlantik İttifakı
bağlamında üstlendiği işlevin, Avrupa ve dünya güvenliği için vazgeçilmez
gördüğümüz Atlantik-ötesi bağın korunması yönünden de kilit önemi bulunmaktadır.
NATO, kapsamlı güvenlik anlayışı ve güvenliğin bölünmezliği ilkesi çerçevesinde,
çağa ayak uydurarak insanlık tarihinin en başarılı ittifakı olmuştur.
Geçtiğimiz Haziran ayında ev sahipliğini üstlendiğimiz NATO Doruğu'nda,
bu kararlılık bir kez daha vurgulanmış, İttifak'ın küresel ve bölgesel
gerçekler doğrultusunda ve varolan duyarlılıkları dikkate alarak hareket
etmekte olduğu ortaya konmuştur. NATO genişlemekte, genişledikçe salt bir
askeri ittifak olmanın ötesinde istikrar yaratıcı bir öge olarak güçlenmekte,
bu kapsamda Türkiye'nin de İttifak içinde üstlendiği işlevler gelişmektedir.
Avrupa'nın güvenlik alanında sağlamaya çalıştığı gelişmeyi destekliyor,
bu gelişmenin NATO'nun Atlantik-ötesi topluma sağlayageldiği kazanımları
aşındırmadan korumasını katkılarımızla sürdürmeyi istiyoruz.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Dış politikamızın temel taşlarından birini oluşturan, komşularımızla
iyi ilişkiler kurma çabalarımızın, her geçen yıl daha da önemli sonuçlar
vermekte olduğunu mutlulukla gözlemliyoruz. Ülkemizin güvenilir ve ortaklığı
aranır bir bölgesel güç olarak algılanması, komşularımızla daha olumlu
ilişkiler geliştirmemize olanak tanımaktadır.
Müttefik olmanın yanı sıra, Avrupa Birliği üyeliğimiz aracılığıyla yakın
ortak olmayı da hedeflediğimiz Yunanistan'la ilişkilerimizi daha ileri
noktalara götürmek için gerekli adımları atmaktayız. Ülkelerimiz arasında
karşılıklı saygı, güven ve dostluk temelinde geliştirmek istediğimiz ilişkilerin
diğer ülkelere örnek olacak düzeye gelmesini umuyoruz. Yunanistan'la ilişkilerimizde,
içtenlik ve diyalog vazgeçilmez iki ögeyi oluşturmaktadır. Türkiye, kurulan
diyalog aracılığıyla attığı daha ileri adımların karşılıksız kalmayacağını
düşünmektedir.
Uluslararası ilişkilerde içtenlik ve diyaloğun tüm sorunları aşmaya
yetmediği gerçeği de gözardı edilmemelidir. Her türlü özveride bulunmalarına,
içten bir uzlaşma örneği göstermelerine karşın, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin
Kıbrıs'taki haklı davalarında hakça bir noktaya varılamadığı da açıktır.
Kıbrıs Türkleri, uzlaşma yanlısı istençlerini, demokratik süreçler sonucunda
ve Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği de dahil olmak üzere, uluslararası
toplumun beklentileri ve desteği doğrultusunda ortaya koymuştur. Şimdi,
yıllardır uluslararası toplumu tersine inandırmayı başarmış olan Rum tarafının
barış ve birleşmeden kaçan tutumunda diretmesi karşısında, Kıbrıs Türkleri'nin
haksız yalıtılmışlığına kesin olarak son vermek, siyasal dürüstlüğün, hak
ve adalete uygunluğun bir gereği, uluslararası toplumun inandırıcılığının
ve tutarlılığının doğal sonucu olmalıdır. Kıbrıs Türklerinin bu yalıtılmışlığının
etkilerini gidermek amacıyla uluslararası alanda başlatılmış bulunan kimi
çalışmaların, beklentileri karşılayacak biçimde, kısa süre içinde tamamlanmasını
umuyoruz.
Öte yandan, Türkiye'nin benimseyegeldiği dostça ve yapıcı yaklaşım,
Bulgaristan ve Romanya gibi komşularımızca karşılıksız bırakılmamaktadır.
Bu ülkelerle, ikili, üçlü ve çok yanlı düzeylerde sürdürdüğümüz yoğun ilişkiler,
ulusal çıkarlarımız kadar, bölge istikrarına da hizmet etmektedir. Son
olarak, Bulgaristan ve Romanya'nın NATO İstanbul Doruğu'na yeni müttefiklerimiz
olarak katılmaları, bu ülkeleri bize yakınlaştıran ilişkilerin daha da
derinleşeceğinin güzel bir işaretini oluşturmuştur.
Büyük önem verdiğimiz, Rusya Federasyonu'yla aramızdaki diyalog ve işbirliğinin
ulaşmış olduğu aşama mutluluk vericidir. Karşılıklı ticaretimiz, ekonomi
alanındaki yatırımlar ve turist sayısı gibi verilere göz atmak bile ülkelerimiz
arasındaki bağların ne derece çeşitlendiğini ve güçlendiğini görmek için
yeterlidir. Türkiye ve Rusya'nın ilgi duydukları, işbirliği yapabilecekleri
ve istikrara yardımcı olabilecekleri coğrafi alanlar yönünden de bir örtüşme
bulunmaktadır. Özellikle Avrasya'da bölgesel işbirliğine ivme kazandırılmasında,
Rusya Federasyonu, Türkiye için kilit ülke konumundadır. Ülkelerimizin
bu coğrafyada birlikte hareket etmesinin yararına inanıyoruz.
Karşılıklı bağımlılık ve bölgesel işbirliğini istikrar yaratan bir öge
olarak gören Türkiye, bunun Karadeniz bölgesinde seferber edilmesi için
öncü bir rol oynamaktadır. Ekonomik işbirliğinin yanı sıra, özellikle kıyıdaş
ülkelerle güvenlik alanında da işbirliği olanaklarını geliştirmekteyiz.
Bölgedeki önemli dostumuz Ukrayna'yla ilişkilerimizi her alanda geliştirme
çabalarımız sürmektedir. İki ülke arasında bu amaçla imzalanan Eylem Planının
yaşama geçirilmesi, bölgedeki önceliklerimizden biridir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Güney Kafkasya'da kalıcı istikrar, güvenlik ve gönencin oluşturulması
Türkiye yönünden yaşamsal önem taşımaktadır. Türkiye, bölge ülkelerinin
istikrara kavuşması, donmuş sorunların ve çatışmaya yol açma olasılığı
bulunan uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi ve bölgesel işbirliğinin
kök salması için elinden gelen katkıyı yapmaktadır. Kardeş ülke Azerbaycan'ın
esenliğe ulaşması, öte yandan çalkantılı bir dönemi geride bırakan komşu
Gürcistan'ın sorunlarını sağduyu içinde demokratik yollardan aşması için,
bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da destek vermeyi sürdüreceğiz.
Azerbaycan ve Gürcistan'la ortaklığımızın güzel bir simgesini oluşturan,
Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının öngörüldüğü gibi, gecikmeksizin
2005 yılında tamamlanması temel hedeflerimizden biridir.
Ermenistan'la aramızdaki ilişkilerin bugüne kadar normalleştirilememesinin
nedenleri, Yüce Meclis'in değerli üyelerince bilinmektedir. Ermenistan'ın
siyasalarının yarattığı bu durumun aşılarak, Güney Kafkasya'daki işbirliği
halkasının tamamlanması Türkiye'nin içten isteğidir. Bunun için yapılması
gereken, Ermenistan'ın, bölgesinde iyi komşuluk ve uluslararası hukuk ilkeleriyle
uyumlu, uzlaşma istencini ön plana çıkaran bir dış siyasa izlemesidir.
Bu yönde atılacak olumlu adımlara, Türkiye'nin de aynı biçimde karşılık
vereceği kuşkusuzdur. Türkiye'ye karşı açık, önyargısız ve dostça siyasa
izleyen her ülke kazançlı çıkmaktadır. Ermenistan'ın bu anlayışla hareket
etmesini umuyoruz.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Diğer komşularımızla ilişkilerimizin olumlu yönde geliştirilmesi de
dış politika önceliklerimizden birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, İran'la
son yıllarda daha yakın ve yapıcı ilişkiler kurmak için içten bir çaba
içinde olduk. İlişkilerimizi, iyi komşuluk, içişlerine karışmama ve karşılıklı
saygı temelinde yürütme isteğimiz sürmektedir.
İran'la ikili ve çok yanlı düzeyde sürdürdüğümüz ilişkiler, ülkelerimiz
arasındaki geniş olanakların daha etkin biçimde değerlendirilmesi istencimizi
yansıtmaktadır. Bu olanakların yaşama geçirilmesi, İran'ın, gerek Türkiye'nin
güvenliğine, gerek bölgedeki istikrara katkı yapacak siyasalar izlemesiyle
kolaylaşacaktır. Bu önemli komşumuzla yapıcı ilişkiler geliştirmeye ve
böylelikle İran'ı ilgilendiren bölgesel ve uluslararası duyarlılıkların
tüm taraflarca daha iyi anlaşılmasına çaba gösteriyoruz.
Komşumuz Irak'taki gelişmeler ülkemizi yakından ilgilendirmeye devam
etmektedir. Irak'ta varolan güvenlik koşullarından ülkemiz de doğrudan
etkilenmektedir. Irak'a taşımacılık yapan ve müteahhitlik hizmetleri götüren
şirketlerimizin personelinin yaşamlarını yitirmesinden büyük üzüntü duyuyoruz.
Ailelerinin acılarını paylaşıyoruz. İlgili makamlarımız, yurttaşlarımızın
can ve mal güvenliğinin en etkin biçimde korunmasını sağlayacak önlemlerin
alınması yönünde özenle çaba göstermektedir.
Irak'ta siyasal sürecin en önemli aşamalarından biri geride bırakılmış,
egemenlik Iraklılara devredilmiştir. Egemenliği devralan Irak Geçici Yönetimi'nin
önünde son derece çetin görevler ve yoğun bir gündem bulunmaktadır. Güvenlik
ve düzenin sağlanması, Irak'ı oluşturan gruplar arasında ulusal bir uzlaşının
temelinin atılması, Ocak 2005'te düzenlenmesi planlanan genel seçimlerin
hazırlıkları, önümüzdeki dönemin temel öncelikleri arasında yer almaktadır.
Geçici Hükümet'in, yasallığının asıl kaynağının tüm Iraklılar olduğunun
bilinciyle hareket ederek, bu güç dönemi başarıyla atlatması en içten dileğimizdir.
Türkiye, demokratik, toprak bütünlüğü ve ulusal birliği korunmuş ve
gönençli bir Irak hedefi doğrultusunda hareket etmeyi sürdürecektir. Bu
bağlamda, Irak'a insani ve teknik yardımlarımız ve ikili ticaretimizi geliştirmeye
yönelik çabalarımız artarak sürecektir. Çok taraflı düzeyde de, bugüne
kadar öncü rol üstlendiğimiz Irak'ın istikrarını, ülke bütünlüğünü ve yeniden
yapılanmasını temel alan etkin siyasaları sürdüreceğiz.
Irak'a yönelik yaklaşımımıza tüm Iraklıları kucaklayan bir siyasa yön
vermektedir. Yeni Irak'ın, demokratik ve hakça bir düzene kavuşması ve
toplumun tüm gruplarının siyasal ve ekonomik yapıda hakettiği yeri almaları,
ülkenin uzun erimli istikrarı için vazgeçilmezdir. Uzlaşma, toplumsal uyum
ve dayanışma, tek taraflı üstünlük sağlamaya yönelik siyasaların önüne
geçmelidir. Bunlar, uluslararası toplum kadar, ülkedeki farklı grupların
uzun yıllar içinde çıkarmış olmaları gereken sonuçlardır.
Bu çerçevede, Türkiye olarak soydaşlarımız Türkmenlerin durumuna önem
vermemiz doğal karşılanmalıdır. Irak halkını oluşturan üçüncü büyük grup
olan Türkmenler, nüfus büyüklükleri, yüksek eğitim düzeyleri ve "Iraklı"
kimliğine sahip çıkan siyasal bilinçleriyle, Irak'ın geleceğine olumlu
katkılarda bulunabileceklerdir. Demokratik siyasal sürecin bundan sonraki
aşamalarında, Türkmenlerin bu özellikleriyle uyumlu nitelik ve nicelikte
temsil edilmelerini umuyoruz. Öte yandan, Irak'ın tümünün geleceği yönünden
duyarlılık taşıdığını düşündüğümüz bir konu, Kerkük'ün geleceğidir. Kerkük'ün
herhangi bir etnik gruba maledilmesi çabalarının yaratabileceği huzursuzluklar,
yalnızca bu ille sınırlı kalmayacak, Irak'ın geneline yayılan bir iç kargaşayı
ve sonuçları önceden kestirilemeyecek bölgesel istikrarsızlığı tetikleyebilecektir.
Irak bağlamında büyük önem verdiğimiz bir diğer konuya da değinmek istiyorum.
Bugün kullandığı adı ne olursa olsun, terör örgütü PKK'nın Irak'ta herhangi
bir biçimde sığınak bularak sınırlarımıza sızmasını görmezlikten gelemeyeceğimizi
özellikle vurgulamak gerekir. Irak'taki gelişmelerden yararlanılarak, ülkemize
yönelik terör eylemlerinin yeniden başlatılmasına izin vermeyeceğimiz açıktır.
Konuşmamın başında da belirttiğim gibi, stratejik ortağımız ve müttefikimiz
Amerika Birleşik Devletleri'nin bu konudaki yükümlülüklerini yerine getirmesini
bekliyoruz. Ayrıca, egemenliğini devralan Irak'ın komşuluk ve uluslararası
sorumluluklarına uygun davranarak bu örgütün ülkesindeki varlığına son
vermek için gerekli adımları atacağına inanıyoruz.
Son yıllarda gittikçe gelişen Türkiye-Suriye ilişkileri, ülkemizin yapıcı
yaklaşımının yararlarını ortaya koymaktadır. Karşılıklı ziyaretler ülkelerimiz
arasındaki güveni artırmakla kalmayıp, halklarımızın dostluk ve kardeşlik
duygularını da pekiştirmektedir. Sayın Beşar Esad'ın bu yılın başında ülkemize
gerçekleştirdiği ziyaret, bir ilk oluşturmuştur. Suriye'yle siyaset, ekonomi
ve kültür alanlarındaki ilişkilerimizi ilerlettikçe, bölgedeki barış ve
istikrar arayışına da destek vermiş olacağımızı düşünüyoruz. Suriye'nin
başta Batı olmak üzere, tüm ülkelerle normal ilişkiler kurması, Türkiye'nin
de yararınadır. Suriye'yi bu yönde desteklemeyi ve özendirmeyi sürdüreceğiz.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Orta Doğu'nun Türkiye için önemi, yalnızca komşu olduğumuz ülkelerle
sınırlı kalmamaktadır. Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün dahil bölgedeki
tüm Arap ülkeleriyle dostça ilişkiler geliştirmek ve ilişkilerimizin boyutlarını
çeşitlendirmek dış politikamızın öncelikli hedefleri arasındadır. İsrail'le
kurduğumuz ilişkiler önemini korumaktadır.
Orta Doğu'ya gerçek ve kalıcı barış ve istikrarın gelememesi, öncelikle
sayısız yaşamın yitirilmesi gibi üzücü bir sonuç doğurmaktadır. Ayrıca,
bölgenin siyaset, ekonomi ve kültür alanlarında sunduğu geniş olanakların
bugünkü kuşakların yararına kullanılması da, ne yazık ki engellenmiş olmaktadır.
Bu, Orta Doğu'nun yazgısı olmamalıdır. Orta Doğu'da normalleşme çok gecikmiş
bir gereksinimdir. Ülkemizin güvenliği ve kalkınması bölgedeki olumsuz
ortamdan etkilenmektedir. Türkiye, başta Filistin-İsrail uyuşmazlığı olmak
üzere, bölgedeki sorunların çözülmesi için taraflarca istenebilecek her
türlü yardımı yapmaya hazırdır. Hareket noktamız, barış arayışlarına destek
vermek ve uzlaşmaları cesaretlendirmektir.
Türkiye, ilgili taraflarla oluşturduğu yakın ve dengeli ilişkilerini,
bölgenin çıkarları doğrultusunda seferber etme kararlılığını bu nedenle
açıkça ortaya koymuştur. İsrail ve Filistin yetkilileri kadar, bu uyuşmazlığın
çözümünde görev üstlenebilecek bölge ülkeleri ve Batılı dostlarımızla da
birlikte hareket etmenin sonuç vereceğine inanıyoruz. Bu bağlamda, uluslararası
toplumun desteğini alan Yol Haritası'nın sorunun çözümü için yol gösterici
nitelikte olduğunu düşünüyoruz.
Öte yandan, gerek Orta Doğu'da, gerek daha geniş bir coğrafyayı temsil
eden İslam Konferansı Örgütü üyesi ülkelerde, siyaset, ekonomi ve toplumsal
alanlarda olumlu değişime ve kalkınmaya duyulan gereksinimin halklar ve
hükümetler düzeyinde giderek daha fazla kabul görmesi mutluluk vericidir.
Türkiye'nin bölgeye ilişkin, fırsat buldukça dile getirdiği vizyon, daha
açık, özgür, demokratik yapıların yaşama geçirilmesini, insan hakları,
hukukun üstünlüğü, iyi yönetişim, kadın erkek eşitliği gibi ilkelerin gözetilmesini,
bölgenin ekonomi ve ticaret alanlarında sunduğu olanakların daha akılcı
işletilmesini öngörmektedir.
Bölgesel işbirliğinin değerine inanan Türkiye, İslam Konferansı Örgütü'nün
de daha etkin bir örgüt durumuna getirilmesini desteklemektedir. Haziran
ayında evsahipliğini yaptığımız İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları
Konferansı'nda Genel Sekreterliğe Türkiye'nin adayının seçilmiş olması,
ülkemizin örgüt içindeki saygınlığını da göstermektedir. Türkiye, İslam
Konferası Örgütü içindeki etkin ve yapıcı tutumunu sürdürerek, Örgüt'ün,
gerek üyelerine, gerek temsil ettiği coğrafyaya daha fazla yarar sağlayan
olanak ve yeteneğe kavuşturulmasına çaba gösterecektir.
Dostluk ve kardeşlik ilişkilerimiz bulunan Orta Asya ülkeleri önümüzdeki
dönemde de Türkiye'yi yanlarında bulacaktır. Karşılıklı saygı ve ortak
çıkar temelinde yürüyen bu ilişkiler sözkonusu ülkelerin sorunlarının aşılmasına,
uluslararası toplumla bütünleşmelerine yardımcı olacak bir içerikte sürdürülmektedir.
Önümüzdeki ay Antalya'da düzenlenecek Türkçe Konuşan Ülkeler Sekizinci
Doruğu, katılımcı ülkeler arasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin güçlendirilmesi
için neler yapılabileceğinin değerlendirilmesi olanağını sağlayacaktır.
Türkiye'nin tarihsel ve yakın bağları bulunan Afganistan'a vermekte
olduğu destek sürecektir. Bu ülkenin yeniden yapılanma sürecinin başarılı
olması yolundaki yardımlarımız, aynı zamanda uluslararası barış ve istikrara
yapılan bir yatırımdır. Bu amaçla, ikili ve çok taraflı düzeyde süren çabalarımız
dış politika önceliklerimiz arasında yer almaktadır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Evrenselleşen değerler ve küreselleşen dünyamızda, Türkiye ölçeğindeki
ve coğrafi konumundaki bir ülkenin dış politikasının çok boyutlu olması,
genel söylemin ötesinde bir gereksinimdir. Türk dış politikası, Atlantik
ötesi bağlar, Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecimiz ve yakın çevremizle
ilişkilerle sınırlı değildir ve olmamalıdır.
Bunlara ek olarak, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle olabildiğince
yakın ilişkiler de gereklidir ve bu kapsamda Afrika ve Latin Amerika'ya
açılım siyasalarımız sürdürülmektedir.
Dış politikamızda son yıllarda giderek önem ve öncelik kazanan bir diğer
konu, Asya-Pasifik bölgesindeki ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi olmuştur.
21. yüzyıl dünya ekonomisine yön verecek ivmenin bu bölgeden kaynaklanacağı
sıkça dile getirilmektedir.
Bölgenin önem ve ağırlığı, uluslararası siyasal dengeler yönünden de
belirgin ölçüde artmaktadır. Bu nedenle, Asya-Pasifik bölgesine yönelik
açılımımıza süreklilik kazandırılması zorunludur. Bu bağlamda, Japonya'da
başarıyla gerçekleştirilen "Türkiye yılı"nın kazandırdığı ivmeyle, bu ülkeyle
ilişkilerimizin daha da geliştirilmesi için karşılıklı istenç ortaya konmuş
ve yakın ilişkilerimizin kültür ve toplum boyutu güçlendirilmiştir. Ayrıca,
uzun erimli bir bakışla, bölgenin önemli gücü Çin Halk Cumhuriyeti'yle
aramızdaki olumlu ilişkileri her alanda geliştirmeyi, içerik yönünden zenginleştirmeyi
hedeflemekteyiz.
İkili ilişkilerimize ek olarak, Türkiye'nin çok boyutlu bölgesel ve
uluslararası siyasalarının hareket alanlarından birini oluşturan uluslararası
örgütlerdeki etkinliğimiz arttırılmalıdır. Dış politikamızın çok yanlı
düzeydeki varlığı güçlendikçe ve uluslararası sorunların çözümüne bu kanalla
yaptığı katkılar arttıkça, 2009-2010 yılları için Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi geçici üyeliğimizin gerçekleşmesi kolaylaşacaktır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Türkiye'nin, Atatürk'ün gösterdiği doğrultuda çağdaşlaşma ve Batı'ya
yönelme hedefi, Cumhuriyet'in kurulmasından bu yana süregelmektedir.
Türkiye, sorunları bulunsa da, yurttaşlarının yarınlara güvenle bakmasını
sağlayacak olanaklara, en güç koşullarda akıl ve sağduyu ile karar alma
ve uygulama bilincine sahiptir. Bugün Türkiye, koruduğu ve ödün vermeden
yaşattığı nitelikleriyle birçok ülke için örnek konumdadır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş dünyada etkin bir ülke olarak öne çıkmasını
sağlamak, çocuklarımıza ve gençlerimize övünecekleri bir ülke bırakmak,
aydınlık yarınlar hazırlamak ortak sorumluluğumuzdur.
Türkiye'nin genç, dinamik ve girişimci nüfusu, köklü kurumları ve sivil
toplum örgütleriyle, zengin kaynaklarını, birikimlerini ve olanaklarını
akılcı biçimde değerlendirerek, 21. yüzyılda çok daha iyi bir düzeye ulaşabileceğinden
kuşkumuz yoktur.
Çağdaşlaşma yönündeki ilerlememizde, Devlet'in tekliğinin, ulusun birliğinin,
ülkenin bölünmez bütünlüğünün, güvenliğinin, bağımsızlığının, demokratik,
laik ve sosyal hukuk devleti yapısının korunması, halkının gönencinin duyarlılıkla
sağlanması esas olmalıdır.
Türkiye, içinde bulunduğu ilerleme yarışında esin kaynağını her zaman
olduğu gibi, Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden ve Ulusumuzun kararlılığından
alacaktır.
Yüce Meclisimizin yeni yasama yılında da ülke geleceğinin ve çıkarlarının
korunmasındaki duyarlı görevlerini kararlılıkla yerine getireceğine inanıyoruz.
Bu düşüncelerle, hepinizi yeniden saygıyla selamlıyor; Yeni Yasama Yılı'nın
Ulusumuza kutlu olmasını diliyorum.
|