Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KONUŞMADAN BAŞLIKLAR
3. YASAMA YILI KONUŞMASI (1.10.2004)

SEZER'İN TBMM'NİN YASAMA YILINI AÇIŞ KONUŞMASI
Konuşma metni (1)
1 Ekim 2005
TBMM'nin 22. Dönem 4. Yasama Yılı, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Meclis Genel Kurulu'na hitaben yaptığı konuşmayla açıldı.
 
Cumhurbaşkanı Sezer'in, 22. Dönem 4. Yasama Yılı'nın açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşma:
(1 Ekim 2005)

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Sizleri, Yeni Yasama Yılı'nın başlangıcında üstün başarı dileklerimle ve saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlarken, Yüce Meclisimizin 22. Dönem Dördüncü Yasama Yılı'nın açılışında sizlerle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek istiyorum.

Atatürk'ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı yürüten ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Cumhuriyet'in özümsenmesinde, Türk insanının onurlu, çağdaş bir yaşam sürmesinde yadsınamaz rol üstlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, 85. yılını kutlamanın gururunu ve coşkusunu yaşamaktayız.

Yüce Atatürk'ün gösterdiği hedeflere ulaşma yolunda kararlılıkla ilerleyen Türkiye'nin bu süreçteki en önemli güvencesi, Cumhuriyet'e gönülden bağlı, ulusal değerleri tüm kaygı, beklenti ve çıkarların üzerinde tutan, Cumhuriyet'in aydınlık yarınlarına yürekten inanan yurttaşlarımız ve kurumlarımızdır.

Tarihi boyunca üstlendiği onurlu görevini başarıyla yerine getiren Türkiye Büyük Millet Meclisi, geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de Cumhuriyet'in en önemli güvencelerinden olmayı sürdürecektir.

Çağdaşlaşma atılımlarının sürdürülmesi, hukuk devleti ilkesinin önündeki engellerin kaldırılması, yöneteni ve yönetileniyle tüm yurttaşlarımızın demokratik değerleri üstün tutmasıyla güçlü Türkiye hedefine ulaşacağımızdan kuşku duymuyoruz.

Yüce Meclisimizin, her zaman olduğu gibi çalışmalarıyla bu çabalarda etkin rol üstleneceğine, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğe taşınmasında en büyük pay sahibi olacağına inanıyoruz.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Anayasamızın 2. maddesinde, Cumhuriyet'in nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti ilkesi, tüm çağdaş demokratik rejimlerin temel özelliklerinden biridir. Hukuk devleti, en kısa tanımıyla, yurttaşların hukuksal güvenlik içinde bulundukları, Devlet'in eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu sistemi anlatır.

Hukuk kurallarına bağlılığı sağlayacak düzenek ise, devlet organlarının eylem ve işlemlerinin yargı denetimi altında bulunmasıdır.

Hukuk devletinin en önemli ögelerinden biri, hiç kuşkusuz "yargı bağımsızlığı"dır. Yasama ve yürütme işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyecek yargı, bu organlar karşısında tam bağımsızlığa sahip değilse, yargı denetiminden beklenen yarar ortadan kalkacaktır. Bu da, Devlet'e olan güveni zedeleyecektir.

Bu nedenle, yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını gölgelemeyecek yöntemlerin yeğlenmesi hukuk devleti ilkesinin gereğidir.

Anayasa'nın 140. maddesinde, "Hakimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler" denilmesine karşın yargıç ve savcılar Adalet Bakanı'nın başkanlık yaptığı, siyasal iktidarca atanan Adalet Bakanlığı Müsteşarı'nın doğal üyesi olduğu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun gözetim ve denetimi altındadırlar.

Yargıç ve savcıların atanmaları, yükseltilmeleri, yer değiştirmeleri, disiplin ve özlük işleri, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle donatılmış Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda Bakan'ın ve Müsteşar'ın yer alması, yargı bağımsızlığını, yargıç güvencesini, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.

Ayrıca, yargının adalet dağıtabilmesi ve içtihat üretebilmesi işyüküyle doğrudan ilgilidir. Yargının işyükünün kaldırılabilecek düzeyde tutulması, yasama ve yürütmenin eylem ve işlemlerinde hukuk kurallarına ve yargı kararlarına uygun davranmasıyla olanaklıdır.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi Anayasamızda da parlamenter demokratik sistem kabul edilmiştir. Bu sistem, çoğulcu ve katılımcı demokrasi altyapısını gerektirmektedir. Çoğulcu ve katılımcı demokrasi, ancak, muhalefeti, basın özgürlüğü ve sivil toplum örgütleriyle yaşayabilmektedir.

Çoğulculuk, demokrasilerde muhalefeti önemli kılmakta, muhalefetin varlığı ve etkinliği seçim sistemiyle sağlanabilmektedir. Bu nedenledir ki, anayasa koyucu yönetimde istikrar kadar temsilde adalete önem vermiş ve bu iki ilkenin kabul edilebilir bir dengede olması gerektiğini öngörmüştür.

Temsilde adalet aleyhine yönetimde istikrar ilkesine ağırlık veren bir seçim yöntemi, aynı zamanda seçme ve seçilme hak ve özgürlüğüne getirilen ağır bir sınırlama olacaktır. Bu nedenle, yönetimde istikrar ve temsilde adalet ilkelerinin kabul edilebilir bir denge içinde seçim sistemine yansıması demokratik toplum düzeninin gereğidir.

Sayın Başkan,
Sayın Millletvekilleri,

Basın özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğünü tamamlayan ve onun kullanılmasını sağlayan özgürlüktür.

Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğünün sınırları Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde gösterilmiştir. Bunların dışında basın özgürlüğünü doğrudan ya da dolaylı biçimde sınırlayacak düzenlemeler çoğulcu ve katılımcı demokrasiye uygun düşmeyecektir.

Kamu hizmetleri sözkonusu olduğunda kamu çıkarını ön planda tutması gereken medyanın bireysel çıkarlara hizmet edecek biçimde ticari nitelik kazanması önlenmelidir. Devlet'in, medya gücünün kötüye kullanılmasını engelleyecek önlemleri alması, kamu yararı ve düzenini sağlamanın gereğidir.

Görsel ve işitsel medyanın kamuoyunu etkileme gücü, dolayısıyla bu gücün olumsuz kullanılması olasılığının yüksekliği, yabancılaştırma olgusunun da çok iyi düşünülmesini zorunlu kılmaktadır.

Yine çağdaş toplumlarda sivil toplum örgütleri, siyasal partiler gibi, demokrasinin olmazsa olmaz ögeleridir.

Demokratik hukuk devletinin dayanağını ve varlığını oluşturan bu çoğulcu, katılımcı yapının ulusal istencin oluşumunda yer alması, yasalaşma ya da karar sürecine katılımının sağlanması, toplumun beklentilerinin ve gereksinimlerinin doğrulukla belirlenmesi ve amaca uygun düzenlemelerin gerçekleştirilmesi yönünden zorunludur.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Anayasa'nın 105. maddesinde, Bakanlar Kurulu kararları ile ortak kararlardan Başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olacağı belirtilmiştir. Burada sözü edilen siyasal sorumluluktur ve yürütme organının Bakanlar Kurulu kanadına yüklenmiştir.

Devlet yönetiminde yetkili organların ve kişilerin sorumluluğu, siyasal sorumluluktan ibaret değildir; bunun çok ötesinde, önemi içeriğinden kaynaklanan toplumsal ve anayasal sorumlulukları vardır.

Hukukun üstünlüğü, bir yandan hukukun genel ilkeleri, Anayasa ve yargı kararlarının bağlayıcı olduğu, öte yandan da yasama ve yürütmenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı bulunduğu düzenin adıdır.

Anayasa'nın 11. maddesinde, Anayasa kurallarının, 138. maddesinde, yargı kararlarının, 153. maddesinde de, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, yönetimi, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı vurgulanmıştır.

Bu ilke ve kurallar, her yurttaşa, anayasal kurallarla oluşturulan devlet sistemini ve rejimini benimsemek, bu sistem ve rejime bağlı kalmak, onu korumak görevini, ödevini ve sorumluluğunu yüklemektedir. Bu anayasal, toplumsal ve vicdani sorumluluk, siyasal sorumluluktan çok daha önemli sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

Siyasal sorumluluğun sonucu olarak seçimde başarısız olan bir siyasal partinin, sonraki seçimleri kazanıp iktidara gelmesi olanaklıdır. Ne var ki, rejimin zedelenmesi geri dönüşü olanaksız sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle, Cumhuriyet'i koruma ve yaşatma sorumluluğu, tüm sorumluluklardan çok daha önemlidir.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Türkiye Cumhuriyeti'nin güçlü bir ekonomi ve demokrasi olarak, çağdaş dünyanın saygı duyulan, güvenilir üyelerinden biri durumuna gelmesi temel amacımızdır. Bu amaca ulaşılmasında büyümenin sürdürülebilir kılınması başta olmak üzere, ekonomik dengelerin kalıcılığının sağlanması kuşkusuz belirleyici rol oynayacaktır.

Son yıllarda ülke ekonomisinde sevindirici bulduğumuz gelişmeler yaşanmıştır. Geçtiğimiz yıl büyüme hızı yüzde 9,9'a ulaşmış, kişi başına gayri safi milli hasıla 4172 dolara yükselmiş, cari fiyatlarla ve satın alma gücü paritesine göre kişi başına gayri safi yurt içi hasıla ise 7687 dolar olarak hesaplanmıştır.

Kronikleşen enflasyon olgusunun denetim altına alınmasında son yıllarda gözlenen olumlu gidiş, 2005 yılında da sürmüştür.

Bu arada işsizlik önemli bir sorun olarak önceliğini korumaktadır. İşsizlik oranının yüksekliği gözönünde tutulduğunda, istihdam olanaklarını artıracak ivedi önlemler alınması gereği ortaya çıkmaktadır.

Kamuya kaynak sağlamak amacıyla özelleştirme uygulamalarına ağırlık verilirken, kaynak sağlamanın en önemli aracı olması gereken kayıt dışı ekonominin önlenmesi çabaları da artırılmalıdır.

Ödemeler dengesi yönünden büyük önem taşıyan cari işlemlerdeki açığın sürekli artması ve bunun hareket yeteneği yüksek fonlarla finansmanı, ekonomiyi denetim dışı riskler karşısında kırılgan duruma getirmektedir.

Ekonomideki olası kırılganlığın nedenlerinden biri de iç ve dış borçlardır. Borçlanma faizlerindeki düşüş olumlu olmakla birlikte borç yükündeki genel artışın önüne geçilmesi, ekonomik istikrarı kalıcı kılmak için zorunludur.

Kamu mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesi, tüm Ulusu yakından ilgilendiren bir konu olarak gündemdeki yerini korumaktadır.

Kuşkusuz her siyasal iktidar özelleştirme politikasını, ülke yararına ve hukuka uygun olmak koşuluyla, kendi önceliklerine göre belirleyecektir. Ancak, bu süreçte, özelleştirilen her işletme ve varlıkta tüm yurttaşların katkısı bulunduğu dikkate alınarak, kamuoyunun haklı duyarlılıkları üzerinde titizlikle durulmalı; ülke yararına uygun olmasına ve "sosyal hukuk devleti" niteliğinin zedelenmemesi için gereken önlemleri içermesine özen gösterilmelidir.

Burada yeri gelmişken, ulusal kalkınma sürecinde tarihsel bir görevi yerine getiren kimi kuruluşlarımızın özelleştirilseler de, Ulusumuz için tarihten silinemeyecek kadar önemli ve değerli olduklarını anımsatmak istiyorum.

Ülkenin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle kimi stratejik kurum ve kuruluşların özelleştirilmesinde daha özenli hareket edilmesi, özelleştirmenin yabancılaştırmaya dönüşmemesi ve gerçek değer üzerinden yapılması, yeni teknoloji, yeni yatırım ve yeni istihdam olanakları yaratılması gerektiği açıktır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki az gelişmişlik sorununun giderilmesine ilişkin gereklerin, alınan önlemlere karşın özel kesimce yerine getirilmemesi ya da yetersiz kalması durumunda Devlet'e görev düşeceği unutulmamalıdır.

Sonuçta hepimiz, Türkiye'nin tüm bireyleriyle mutlu, huzurlu, güçlü bir ülke olmasını amaçlıyoruz. Ekonomiyi, dengeleri oturmuş, istikrarlı bir yapıya kavuşturmadan, güven ortamını kalıcı kılmadan bu amaca ulaşılamayacağının bilincindeyiz.

Türkiye, güçlü ekonomisiyle Avrupa Birliği'nin vazgeçemeyeceği bir ülkedir. Böyle bir ekonomik yapıya sahip Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne güç katacağı açıktır. Avrupa Birliği ülkelerinin bu durumu dikkate alacağını umuyoruz.

Üzerinde özenle durulması gereken kimi sorunları bulunmakla birlikte, Türk ekonomisinin son yıllarda gösterdiği olumlu gelişmeleri mutlulukla karşılıyor, geleceğe iyimserlikle bakmamızı sağlayan bu gidişin sürmesini, toplumun tüm kesimlerinin yüzünü güldürmesini diliyoruz.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Her yıl üzerinde durduğumuz yolsuzluklar konusu, yıllardır çözüm bekleyen toplumsal bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Uluslararası Saydamlık Örgütü'nün yayımladığı 2005 Küresel Yolsuzluk Raporunda Türkiye 146 ülke arasında 77. sırada gösterilmektedir.

Yolsuzlukların önlenmesinde yasama, yürütme, yargı organlarına, basına, kamu görevlilerine ve tüm yurttaşlarımıza önemli görevler düşmektedir. 9 Ekim 2003 günlü, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Yasası'nın sağladığı olanaklar basın kuruluşları için yolsuzluklar konusunda yeni ufuklar açmıştır.

Ancak, belirtmek isterim ki, basın bu görevini yerine getirirken, kimsenin yargı kararıyla kesinleşmedikçe suçlu sayılamayacağı ilkesine saygılı davranmalıdır.

Yolsuzluklarla savaşımda başarıya ulaşılabilmesi için;

  • Yasama, yürütme ve yargı organlarının yolsuzlukları önleme konusunda ortak bir istenç ortaya koyup, kararlı bir tutum sergilemesi,
  • Denetimin yansız ve bağımsız, kuralların akılcı ve açık, yönetimin saydam olması,
  • Yetkililerin yolsuzluklar üzerine gecikmeden ve ayrım yapmaksızın gitmesi,
  • Değişik alanlarda sıkça kabul edilen af yasalarıyla yaptırımların caydırıcı etkisinin zayıflatılmaması,
  • Yasama dokunulmazlığına ve kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin kuralların yeniden düzenlenmesi,
  • Erdemli kimseler yerine, kişisel çıkarlarını ön planda tutanların önemli makamlara yükselmesine olanak verilmemesi,
  • Toplumsal yararın ve etik değerlerin, kişisel çıkarların üzerinde olduğunu öngören bir anlayışın yaygınlaştırılması,
  • Dürüstlük, yurt sevgisi, yurttaşlık bilinciyle donatılmış kuşakların yetiştirilmesi,
gerekmektedir.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Bir ülkenin gerçek zenginliği insan kaynağıdır. Yüzyılımızda dünya, insanı temel alan bilgi ekonomisine geçiş sürecine girmiştir. Bunun ayırdında olan ülkeler kalkınma ivmesini hızlandırabilmektedir.

Eğitim, insan kaynağının ülkeye ve insanlığa yararlı duruma getirilmesinde baş etmendir. Eğitim düzeninin insanımızın yeteneklerini geliştirecek biçimde sistemleştirilmesi temel amaç olmalıdır.

Bireylerin farklılaşan yaşam koşullarını ve dünyadaki değişimleri dikkate alan çağdaş eğitim, toplumsal gelişimin itici gücünü oluşturmaktadır.

Anayasamızda eğitim ve öğretimin, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devlet'in gözetim ve denetimi altında yapılacağı; bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yeri açılamayacağı öngörülmüştür.

Eğitim ve öğretimin temel işlevi, toplumu çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmek olmalıdır. Bu amaca, Cumhuriyet'in temel değerlerini özümsemiş, ülkesine karşı sorumluluklarının bilincinde, çağdaş bilim ve teknolojiyle donanımlı, bilgi toplumuna uyum ve katkı sağlayabilecek yurttaşlar yetiştirmekle ulaşılacaktır.

Temel eğitim ve öğretim, kız ve erkek tüm çocuklar için anayasal bir haktır. Devlet bu hakkın kullanılmasına olanak sağlayacak eğitim ortamını hazırlamakla yükümlüdür. Okullaşmanın tamamlanmaması, aile engeli gibi nedenlerle çok sayıda çocuğumuzun zorunlu eğitimden yoksun bırakılması sorununa çözüm bulunmalıdır.

Çocuğun okula hazırlanmasına, zihinsel, duygusal ve toplumsal gelişimine önemli katkıları bulunan okul öncesi eğitim yaygınlaştırılmalıdır.

Engelli çocuklarımızın yeteneklerinin geliştirilerek, kendi kendilerine yeterli yurttaşlar olarak topluma kazandırılması için gerekli sayı ve nitelikte özel eğitim kurumu açılması konusunda tüm olanaklar kullanılmalıdır.

Sayıları hızla artan korunmaya muhtaç çocuklara şefkatle yaklaşılarak, uygun bir eğitim ve sosyal yardım programı ile toplum içinde yerlerini almaları sağlanmalıdır.

Türkiye, eğitim alanında Avrupa Birliği ölçütlerine ulaşmayı hedef olarak benimsemiştir. Bu kapsamda, zorunlu öğretim süresinin 12 yıla çıkarılmasının zamanı gelmiştir.

Sanayileşen, hizmet sektörleri çeşitlenerek gelişen ekonomilerde, mesleki teknik öğretim önem kazanmaktadır.

Mesleki teknik öğretim, çekici duruma getirilmeli, orta öğretimde etkili bir yönlendirme sistemi oluşturulmalı, mesleki teknik öğretim ile sanayi gereksinimi arasındaki denge gözetilmelidir. Mesleki teknik eğitim programları, iş piyasasının gereksinim duyduğu nitelik ve türde oluşturulmalıdır.

Gençlerin yüksek öğretime büyük ilgi göstermeleri sevinilecek bir durumdur. Devlet bu eğilimi ülke yararına değerlendirmek üzere hızlı önlemler almalıdır.

Üniversitelere gitmek isteyenlerin sayısındaki artış ek kapasite yaratılmasını gündeme getirmekle birlikte, yüksek öğretimde nitelik konusu mutlaka ön planda tutulmalıdır.

Yükseköğretim kurumları, ülke kalkınmasına bilimin yol göstericiliğini sağlayarak katkıda bulunmak durumundadır. Bu bağlamda, üniversiteler özellikle bulundukları bölgenin kalkınma sorunlarının çözümünde temel kurumlar olarak işlev üstlenmelidir.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Günümüzde kalkınmanın yanı sıra, dış politikanın da temel ögelerinden biri durumuna gelen enerji, ülkelerin dünyadaki konumunun saptanmasında belirleyici rol oynamaktadır.

Ülkemiz enerji sisteminin önündeki en büyük engelin dışa bağımlılık olduğu bilinmektedir. Yapılan hesaplamalar enerjide dışa bağımlılık oranının önümüzdeki yıllarda daha da artacağını göstermektedir. Son zamanlarda aşırı oranda yükselmekte olan petrol fiyatları nedeniyle petrol ve doğal gaza dayalı enerji gereksinimimiz için ödediğimiz tutar hızla büyümektedir.

Enerji dış alımının bütçedeki yükünün azaltılması için tüketim ile yerli üretim arasındaki dengesizliği gidermek gerekmektedir. Bunun yolu, bir yandan tüketimde kayıp-kaçak oranını azaltıp verimliliği ve etkinliği artırmak; öte yandan, yerli üretim düzeyini yükseltmekten geçmektedir.

Enerji sistemimizin başka bir sorunu da kaynak çeşitliliğinin yeterince sağlanamamış olmasıdır.

Enerjide, yerli kaynaklara daha fazla ağırlık veren, dış alım kaynakları arasında dengeli bir dağılımı sağlayan, çevreye uyumlu ve sürdürülebilir bir enerji sistemi ana hedefimiz olmalıdır.

Ülkemizin, coğrafi ve jeostratejik konumundan yararlanılarak, enerji üreticisi ülkelerden tüketici ülkelere güvenilir bir geçiş olanağı sağlanması ve küresel boyutta bir enerji merkezinin oluşturulması enerji sorunlarımızın çözümünde büyük önem taşımaktadır.

Azeri petrolünün yanı sıra Kazak petrollerinin de dünyaya taşınmasını sağlayacak olan Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı, Haziran ayında katıldığımız bir törenle açılmış bulunmaktadır. Ceyhan'dan ilk dolumun kısa bir süre içinde yapılması tasarlanmaktadır. Türkiye, 1990'ların başında öncülüğünü yaptığı bu tasarının yaşama geçirilmesinden büyük kıvanç duymaktadır.

Doğu-Batı Enerji Koridoru kapsamındaki diğer önemli tasarı olan Bakü-Tiflis-Erzurum arasındaki Şahdeniz Doğal Gaz Boru Hattı da 2006 sonunda yaşama geçirilecektir. Bu proje de Avrupa Birliği'nin kaynak çeşitlendirmesine yönelik stratejilerine büyük katkı sağlayacaktır.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Bir ülkenin gönenç ve güvenliği, çevresindeki ülkelerin gönenç ve güvenliği ile bağlantılıdır. Günümüzde Soğuk Savaş döneminden kalma konvansiyonel ağırlıklı savunmaya dayalı tehdit anlayışı yerine, güvenliğe dayalı yeni bir tehdit anlayışı egemen olmuştur.

Ekonomik güç, ulusal güvenlik politikalarında giderek merkezi bir öge durumuna dönüşürken iç ve dış politikalar da gittikçe artan bir biçimde birbirinden ayrılmaz duruma gelmektedir. Artık, küresel ekonomi ve küresel güvenlik, birbirini tamamlayan iki önemli kavram olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'nin ulusal güvenlik, dış, iç, ekonomik ve ulusal savunma politikalarının birbirine bağımlı, uyumlu ve eş güdümlü yürütülmesi gerekmektedir.

Dinsel konular ve eğitim gibi duyarlı ulusal güvenlik konularının, günlük siyasetin üstünde kalması zorunludur. Ulusal güvenlik, her şeyden önce kendi sorumluluğumuzdur. Türkiye, güvenliği için gerekli gördüğü önlemleri alma hakkına sahiptir.

Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,

Atatürk'ün deyişiyle "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir."

Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, akılcı, çağdaş, uygar, ileriye dönük, demokratik, toplayıcı, birleştirici, insancıl ve barışçıdır.

Bu anlayış, Anayasa'nın çeşitli kurallarına yansıtılmıştır.

Her şeyden önce, Anayasa'nın ikinci maddesinde, "Atatürk milliyetçiliğine bağlı"lık Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri arasında sayılmıştır.

Anayasa'nın başlangıç bölümünde,

  • Türk Ulusu'nun, "dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi" olduğu vurgulanmış,
  • Atatürk'ün "yurtta barış, dünyada barış" ilkesine yer verilerek, Atatürk ulusçuluğunun yayılmacı ve saldırgan bir görüş olmadığı belirtilmiş,
  • Türk yurttaşlarının ulusal gurur ve övünmede, ulusal sevinç ve kederde ortak olduğu belirtilerek, ulus tanımındaki ögeler yinelenmiştir.
Bu kurallara göre, Atatürkçü ulusçuluk, ırk, dil, din gibi kavramlara değil, yazgı, kıvanç, tasa ortaklığına, birlikte yaşama isteğine bağlı ulusçuluk anlayışına dayanmaktadır.

Bunun doğal sonucu olarak Anayasa'nın 66. maddesinde, Türk Devleti'ne yurttaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu vurgulanmıştır.

Atatürk ulusçuluğu ırkçı değildir; ulusal sınırlar içinde yaşayan, Ulus ve ülkenin bütünlüğü için yazgı birliği yapan herkesi Türk Ulusu'ndan saymaktadır.

Atatürkçü düşüncede "birlik", ulusal devletle sağlanmış ve ulusçuluk ilkesi bu birliği pekiştiren en önemli öge olarak görülmüştür.

Atatürk ulusçuluğu, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını korumayı ve Türk Ulusu'nu çağdaşlaştırmayı amaçlamıştır.
 

Sonraki Sayfa


(1 EKİM 2005)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 1999 - 2005 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.