|
Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'in
TBMM'nin 21.
Dönem 3. Yasama Yılı'nı
açış konuşması... (1)
(1
Ekim 2000)
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
Sayın Başkanı,
Sayın Milletvekilleri,
Sizleri içten duygularla,
en üstün başarı dileklerimle ve saygıyla selamlıyorum.
Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın
içinde oluşan, ulusumuzun bağımsızlık hareketini yöneterek başarıya ulaştıran
ve ulusal iradeyi temsil eden Yüce Meclisimiz'de konuşmaktan büyük onur
duyuyorum.
Bu Meclis, "Egemenlik kayıtsız,
koşulsuz ulusundur" ilkesinin özgür seçimler yoluyla oluşturduğu, demokratik
rejimimizin temel kurumu, ulusal egemenliğin somutlaştığı ve temsil edildiği
yüce bir organdır.
Her organ gibi Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin de demokrasinin temelini oluşturan "kuvvetler ayrılığı"
anlayışına uygun biçimde kendi yetki ve sorumluluklarını özenle yerine
getirmekte olması Anayasal düzenimizin bir güvencesidir. Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin ve onun saygıdeğer üyelerinin güven ve desteğinin korunması,
saygınlığının yüceltilmesi konusunda en üst düzeyde duyarlılık gösterileceği
kuşkusuzdur.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Bugünkü konuşmamda Türkiye'nin
önündeki siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunların tümünün bir derlemesini
yapmak ve bunların her birini tek tek ele almak çabası içinde olmayacağım.
Bunun yerine başladığımız yeni binyılda Türkiye'nin çağdaş uygarlık düzeyine
erişme çabasında öncelik vermesi gerekecek kimi konular hakkındaki görüş
ve düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım. Bunlar, aslında, sizlerin de yakından
izlediğiniz ve bu yasama döneminde üzerinde ayrıntılı biçimde duracağınız
konulardır.
Herşeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti'nin
ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünün, Atatürk ilke ve devrimlerinin
korunup kollanmasında hepimize sorumluluk düşmektedir. Cumhuriyetimizin
değiştirilemez nitelikteki temel özellikleri, başta laiklik ilkesi olmak
üzere bizlere yol göstermeye devam etmekte olup, buna yönelebilecek hareketlere
karşı kararlılıkla savaşım vermemiz gerektiğini vurgulamakta yarar görüyorum.
Koşulların her geçen gün
farklı bir boyut kazandığı yepyeni bir dünyada yaşıyoruz. Yakın geçmişte
insanlık için bir düş olmaktan öteye geçmeyeceği sanılan pek çok düşünce,
günümüzde yaşama geçirilmiştir.
Bir yandan anlamsız savaşlar,
terör olayları, afetler, yoksulluk ve acılarla hatırlayacağımız 20. yüzyıl,
öbür yandan bilim ve teknoloji alanında başdöndürücü gelişmelerin yaşandığı
ve her alanda yeni bir yapılanmanın başladığı bir çağ olmuştur. Bu kapsamda
düşünce sistemleri de değişmiş; demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları
kavramları, ulusların geleceğe yönelişlerinde belirleyici rol oynayan evrensel
değerler olarak önem kazanmıştır. Bu kavramlara gerek özde, gerekse uygulamada
verilen değer bugün artık uygar olabilmenin temel ölçütüdür.
Hukuk devleti kavramı, çağdaş
demokrasinin belirleyici özelliğidir. Yaşadığımız dünyada, yine çağdaş
uygarlık düzeyine ulaşabilmek, ancak hukuk devleti ilkesinin evrensel ölçütlere
uygun olarak gerçekleştirilmesi, geliştirilmesi ve korunmasıyla olanaklıdır.
Bugün özgürlükçü demokrasilerdeki temel anlayış, devletin birey için varolduğudur.
Bu anlayış, bireyin toplumsal yaşamın her alanında öne alınmasını ve önde
tutulmasını gerektirmektedir. Kuşkusuz böyle bir sonuca varılması, yalnızca
sözünün edilmesiyle değil, hukuksal ve yönetsel düzenlemelerin bu amaca
yönelik olarak gözden geçirilmesi ile olanaklıdır. Buna ek olarak eğitim
sistemimizin de bu temele oturtulması, diğer bir deyişle bu anlayışın bir
yaşam biçimine dönüştürülmesi gereklidir. Sonuçta hukuk devleti, bireylerin
hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, yönetenlerin her türlü
eylem ve işleminin yargı denetimine bağlı olduğu, böylelikle bireylere
hukuk güvenliğinin sağlandığı devlettir. Bundan da anlaşılacağı gibi, demokrasi
ile hukuk devleti, biri olmadan diğeri düşünülemeyecek iki temel kavramdır.
Türkiye'nin kimi sorunlarının
temelinde kurallara uymamak ve kurumsallaşamamak yatmaktadır. Kuralların
yönetilenler için olduğu, yönetenlerin kurallara uymama özgürlüğünün bulunduğu
anlayışı birçok sorunun kaynağıdır. Sonuçta demokratik yaşam, kurallara
uymama özgürlüğü kazanma yarışına dönüşmektedir. Yolsuzluklardan kayırmacılığa,
trafik sorunundan organize suç olgusuna birçok aksaklığın arkasındaki temel
nedenlerden biri budur. O nedenle, yönetim sorumluluğu üstlenenlerin öncelikle
kurallara uyma ve uyulmasını gözetme konusundaki duyarlılığı büyük önem
taşımaktadır. Toplumsal ve siyasal yaşamda demokrasi anlayışının ve geleneğinin
gelişmesi ölçüsünde bu sorunların üstesinden gelinmesinin yolu açılmaktadır.
Hukuk devleti kavramının
işlerliği yönünden devletin hukuka bağlılığı ile yasama ve yürütme erklerinin
bağımsız yargı tarafından denetimi önemli ve zorunlu ilkelerdir.
Bu anlamda, yargının bağımsızlığını
pekiştirecek ve zaman kaybının bireyler yönünden yol açtığı zararları ortadan
kaldıracak biçimde adalet düzeneklerinin hızlı işlemesini sağlayacak bir
yargı reformunun üzerinde durulması gerektiği inancındayım.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu
Ulu Önder Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine erişmemiz yönündeki yönergesiyle
uyumlu olacak biçimde Anayasamızda Türk Ulusu'nun gereksinmelerine yanıt
oluşturacak iyileştirmelerin yapılması ve evrensel ölçütlerin hukuk sistemimize
kazandırılması zamanı gelmiştir. Gerçekleştirilecek anayasal değişiklikler
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik sürecinde uyması gereken kıstasların
karşılanması gereğiyle de örtüşmektedir. Bu değişiklikleri Avrupa Birliği
istediği için değil, fakat halkımızın hakettiği düzenlemeler olduğu için
gerçekleştirmemiz gerekmektedir.
Türkiye'nin çağdaş demokratik
uluslar topluluğu içindeki saygınlığını artırmak yönünde Anayasamızın gözden
geçirilip, özgürlükçü, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında
görev ve yetkileri dengeleyen, hukuk devleti ilkesini üstün kılacak bir
anayasa oluşturulmasına gereksinme bulunmaktadır. Türkiye Büyük Millet
Meclisi Anayasa Uyum Komisyonu çalışmalarının yeni yasama yılında olgunlaştırılıp
sonuçlandırılması için siz değerli milletvekillerine tarihi bir sorumluluk
düşmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bu tarihi sınavdan Êbaşarıyla
çıkacağına ilişkin güçlü inancımı bu fırsattan yararlanarak vurgulamaktan
ayrı bir mutluluk duymaktayım.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye, insan hakları alanında
evrensel normlara uyum sağlamak için Anayasa ve yasalarında gerekli değişiklikleri
yapmak zorundadır. Uygarlık düzeyinin bir göstergesi olarak kabul edilen
ve uluslararası alanda büyük gelişme gösteren insan hakları hukuku verileri
hukukumuza yansıtılmalı, uluslararası sözleşmeler karşısında Anayasa ve
yasa kuralları gözden geçirilerek, sözleşmelerde öngörülen evrensel standartlar
hukukumuza kazandırılmalıdır.
Anayasa'ya göre, Cumhurbaşkanı,
yalnız "yürütme organı" içinde değil, yargı yönünden de üstün bir konuma
ve önemli yetkilere sahip bulunmaktadır. Yasaların iptali isteminde bulunabileceğinden
Anayasa'ya uygunluğun yargısal denetiminde de önemli bir yetkiye sahiptir.
Kimi yüksek mahkeme üyelerini
ve özellikle Anayasa Mahkemesi üyelerini devletin ve bu bağlamda yürütme
organının da başı olan, Cumhurbaşkanı'nın seçmesi yargı bağımsızlığı ve
hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
"Hukuk Devleti" ya da "hukuka
bağlı devlet", yönetenlerin de yönetilenler gibi hukuk ile bağlı kılınmasını
öngörür. Devletin üstün otoritesinin hukuka bağlılığının sağlanmasının
ilk koşulu, yargı denetiminin devletin tüm organlarını kapsamasıdır.
Anayasa'nın 105. maddesinde,
Cumhurbaşkanı'nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine yargı mercilerine
başvurulamayacağı; 125. maddesinde, Cumhurbaşkanı'nın tek başına yapacağı
işlemlerin yargı denetiminin dışında tutulacağı; 159. maddesinde, Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacağı;
129. maddesinde, uyarma ve kınama cezalarının yargı denetimi dışında bırakılacağı
belirtilmiştir.
Kişilerin hukuksal durumlarını
etkileyebilecek olan, Cumhurbaşkanı'nın Devletin başı sıfatıyla değil,
yürütmenin başı sıfatıyla tek başına yapacağı işlemler ve diğer konulardaki
sınırlamalar hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Yasama ve yürütme organlarının
işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetlemekle görevli yargıçların güvenceli
ve yargının bağımsız olması hukuk devletinin en önemli gereklerindendir.
Anayasa'nın 140. maddesinde,
"Hakimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre
görev ifa ederler." denilmesine karşın adli ve idari yargıda görev yapan
yargıçlar ve savcılar, Adalet Bakanı'nın başkanlık yaptığı, Müsteşar'ın
doğal üyesi olduğu ve diğer üyelerin Cumhurbaşkanı tarafından seçildiği,
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun gözetim ve denetimi altındadırlar.
Adalet Bakanı, yargıç ve savcıları gerekli gördüğü yerlerde geçici olarak
görevlendirebilir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun atama, yükselme,
yer değiştirme, disiplin ve her türlü özlük işleri hakkında aldığı kararlara
karşı yargı yerlerine başvurulamaz. Ayrıca, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık
Mahkemesi üyelerini seçmekle görevli Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun
oluşum ve çalışma biçiminden doğan pek çok sakıncalar yargıç bağımsızlığı
ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.
Hukuk devletinin, hukukun
üstünlüğü ilkesinin gerçekleşmesini zorlaştıran, Anayasa yargısına ilişkin
kimi sorunlar bu güne kadar hala aşılamamış bulunmaktadır.
Anayasa'nın geçici 15. maddesinin
son fıkrası bunlardan en önemlisini oluşturmaktadır. Fıkraya göre, Milli
Güvenlik Konseyi dönemi içinde çıkarılan yasalar ile kanun hükmünde kararnamelerin
Anayasa'ya aykırılığı savlanamaz. Böylece, 12 Eylül 1980 ile 7 Aralık 1983
tarihleri arasında çıkarılan yasaların ve kanun hükmünde kararnamelerin
Anayasa'ya uygunluk denetimi yapılamamaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce
Anayasa değişiklikleri yapılırken geçici 15. maddenin son fıkrasının yürürlükten
kaldırılmasına da olanak bulunamamıştır.
Anayasa Mahkemesi'nce denetlenemeyen
normların ikincisi, olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleridir. Anayasa'nın
148. maddesine göre, "olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde
çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa'ya
aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz."
Anayasa'nın 121. ve 122.
maddelerinde de olağanüstü hal ve sıkıyönetim süresince, Cumhurbaşkanı'nın
başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun bu durumların gerekli kıldığı
konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarabileceği öngörülmektedir. Böylece,
bu rejimlerde, temel haklara ve özgürlüklere ilişkin getirilebilecek sınırlama
ve yasaklamalar yargı denetimine bağlı olmamaktadır. Oysa, anayasal bir
rejim olan olağanüstü yönetim usullerinde de hukukun üstünlüğü ilkesi geçerli
olmak zorundadır. Nitekim, Anayasa'nın 15. maddesinde, savaş, seferberlik
ve sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının
durumun gerektirdiği ölçüde durdurulabileceğinin öngörülmesine karşın,
olağanüstü hal kanun hükmünde kararname kurallarının 15. maddeye göre yargısal
denetimini yapmak olanağı bulunmaktadır.
Çağdaş demokratik uluslar
topluluğuna katılabilmemiz için Anayasa'nın gözden geçirilip, özgürlükcü,
çoğulcu, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri
dengeleyen "hukuk devleti" ilkesini sözde bırakmayıp yaşama geçiren bir
"Anayasa" oluşturulması gerekir.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Devlet organlarının hukuka
bağlanması ve hukukla sınırlanması erkler ayrılığı ilkesi ile gerçekleşir.
Devlet organlarının üstün kurallara bağlılığı sağlandığı ölçüde de hukuk
devleti gelişir. Hukuk devletinde, yasama organı da dahil olmak üzere,
devletin tüm organları üstünde hukukun mutlak egemenliği vardır; yasakoyucunun
işlemlerinde kendini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı
tutması gerekir.
Anayasa'nın 6. maddesinde,
egemenliğin, kayıtsız koşulsuz ulusun olduğu, Türk Ulusu'nun egemenliğini,
Anayasa'nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanacağı,
hiçbir kimse ya da organın kaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi
kullanamayacağı belirtilmiş, yasama, yürütme, yargı organlarının görev
ve yetkilerine de 7., 8. ve 9. maddelerinde yer verilmiştir. Bu düzenlemeye
göre, Anayasa'da, başlangıç bölümünde de vurgulandığı gibi güçler ayrılığı
ilkesi benimsenmiştir.
Güçler ayrılığı ilkesine
göre, yasama, yürütme ve yargı organları kendi alanlarında ulusa ilişkin
egemenliği kullanırlar; birbirlerinin görev ve yetki alanlarına karışmazlar.
Anayasa'nın 7. maddesinde,
yasama yetkisinin Türk Ulusu adına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce kullanılacağı,
bu yetkinin devredilemeyeceği; 8. maddesinde de, yürütme yetki ve görevinin,
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa ve yasalara uygun
olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği belirtilerek bu iki organın
görev ve yetki alanları ayrılmıştır.
Anayasa'nın 87. maddesinde,
yasa koymak, değiştirmek ve kaldırmak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. Parlamenter demokratik rejimin
temeli olan yasama organları, iktidar ve muhalefetiyle tüm ulusun temsilcilerinden
oluşan organlardır. Yasal düzenleme gereksiniminin yasama organınca karşılanması
temel anayasal kuraldır. Devletin amacı ve varlık nedeniyle bağdaşmayan
ve belirli zamanlar için oluşan geçici çoğunluğa dayanılarak çıkarılan
yasalar kamu vicdanında olumsuz etkiler yaratır.
Anayasa'nın 87 ve 91. maddelerinde,
Bakanlar Kurulu'na belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi
verilebileceği, yetki yasasının, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin
amacını, kapsamını, ilkelerini ve süresini göstereceği belirtilmiştir.
Yasama yetkisi asli bir yetki
olup, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ilişkindir. Bakanlar Kurulu'na verilecek
kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi ise, kendine özgü, ayrık, konu,
amaç ve kapsam yönünden sınırlı ve türevsel bir yetkidir. Bu yetki verilirken,
Anayasa'da öngörülen öğelerin belli içeriğe kavuşturularak somutlaştırılması,
konunun belirginleştirilmesi ve verilen yetkinin açıkça sınırlandırılarak
çerçevenin çizilmesi gerekmektedir. Ayrıca, kanun hükmünde kararname çıkarma
yetkisinin, önemli konular, ivedi ve zorunlu durumlar için verilmesi koşuldur.
Kanun hükmünde kararname
çıkarma yetkisinin ivedi ve zorunlu olmayan durumlar için verilmesi, hemen
her konuda düzenleme yetkisi tanınarak uygulamaya yaygınlık ve süreklilik
kazandırılması yasama yetkisinin devri anlamına gelir ve Anayasa ile bağdaşmaz.
Bu durum, yasama ve yürütme
erkleri arasındaki dengenin bozulmasına, yürütme organının yasamaya karşı
üstün konuma gelmesine, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi ayrık
ve türevsel bir yetki iken, bu yetkinin asli yetkiye dönüşmesine neden
olur.
Ayrıca, Anayasa'nın 91. maddesinde,
"Sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasa'nın ikinci
kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları
ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun
hükmünde kararnamelerle düzenlenemez." ve 163. maddesinde, "Bakanlar Kuruluna
kanun hükmünde kararname ile bütçede değişiklik yapmak yetkisi verilemez."
denilerek, kanun hükmünde kararname ile düzenlenemeyecek konular belirtilip
bir "yasak alan" yaratılmıştır. Yasak alana giren konuların yalnızca yasa
ile düzenlenmesi olanaklıdır.
Bütün bunlar, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin "yasama yetkisinin devredilmezliği" ilkesine özenle
sahip çıkması gerektiğini göstermektedir.
Anayasa'nın 11. maddesinde,
Anayasa hükümlerinin Devletin tüm organlarını bağlayan üstün kurallar olduğu
belirtilirken ve 104. maddesinde, Cumhurbaşkanı'nın Anayasa'nın uygulanmasını
gözetmesi ve Anayasa'nın ilgili maddelerine uyarak görev yapması ve yetki
kullanması öngörülürken, amaçlanan, hukuk devleti ilkesine geçerlilik kazandırılmasıdır.
Cumhurbaşkanı'nın, daha önceki Cumhurbaşkanları döneminde olduğu gibi,
kanun hükmünde kararnameleri Anayasa'ya ve hukuka uygunluk yönünden değerlendirirken
amacı, Yürütmenin organlarından biri olan Bakanlar Kurulu'nu ya da Devlet
işleyişini engellemek değil, tam tersine yardımcı olup, Anayasa'ya ve hukuk
devleti ilkesine uygunluğu sağlamaktır.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Anayasa değişikliği bağlamında
zaman zaman gündeme gelen bir konu da ölüm cezasının kaldırılmasıdır. Bu
konuda bir Anayasa değişikliğine gereksinme bulunmamaktadır. Aynı sonucun
Türk Ceza Yasası'nın ölüm cezası gerektiren suçların, ölüm cezası dışında,
örneğin ağırlaştırılmış ömür boyu hapis ile cezalandırılmasını sağlayacak
bir gözden geçirmeye bağlı tutulmasıyla elde edilebileceğini belirtmek
isterim. Böylelikle, uzun yıllardır uygulanmayan ölüm cezası yasal olarak
yürürlükten kaldırılmış olacaktır.
Sonraki
sayfa
KAYNAK:CUMHURBAŞKANLIĞI İNTERNET SİTESİ (1
EKİM 2000)
  |