|
|
 |
Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'in
TBMM'nin 21.
Dönem 3. Yasama Yılı'nı
açış konuşması... (2)
(1
Ekim 2000)
Sayın Başkan,
Yüce Meclisimizin Değerli
Üyeleri,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin
ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, üniter özelliğine, anayasal, demokratik,
parlamenter düzenine kasteden ve 1984'ten bu yana toplumsal ve ekonomik
yaşamımız yönünden önemli bir tehdit oluşturan bölücü terör hareketine
karşı Devletin verdiği savaşım öncelikli bir konu olma özelliğini korumuştur.
Bu süre içerisinde terörün yol açtığı zararın boyutları, ne yazık ki çok
büyük olmuştur. 15 Ağustos 1984'ten bugüne kadar Türkiye genelinde meydana
gelen 36.320 olayda güvenlik güçlerimiz 5851 şehit ve 11.917 yaralı vermiştir.
Sivil halkın uğradığı saldırılar sonucu 5435 vatandaşımız yaşamını yitirmiş,
6141 vatandaşımız da yaralanmıştır. Teröristlerden 25.587'si operasyonlarda
ölmüş, 850'si yaralanmış, 9217'si de yakalanmıştır. 2476 terörist ise teslim
olmuştur. Gelinen noktada terörün şiddet boyutu ezici bir güç kullanımı
ile baskı ve denetim altına alınmıştır.
Devletin resmi dili, bayrağı,
sınırları, egemenlik hakları her türlü tartışmanın üstünde olup, bunların
korunması Devletin meşru hak ve görevidir. Hiçbir devletin kendi anayasal
düzeninin yıkılmasına ve ülkenin bölünmesine hoşgörüyle yaklaşmasına olanak
yoktur.
Amacı ne olursa olsun terörizmin
hiçbir türünün haklı görülmesi düşünülemez. Günümüzün ciddi tehditlerinden
biri olan terörizmin ve terör eylemlerine katılanların ve bunu destekleyenlerin
uluslararası toplum tarafından en güçlü biçimde kınanmaları gerekir. Bu
tehlike karşısında uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi, terör eylemlerine
parasal desteğin önlenmesi ve teröristlerin adalet önüne çıkartılmasını
öngören uluslararası sözleşme ve kararların tam olarak uygulanması gerekmektedir.
Tüm ülkeleri bu yönde özendirmeye ve onların terör örgütlerinin ve bağlantılı
kimi paravan kuruluşların etkinliklerine engel olmaları yönünde çaba harcamaktayız.
Bölücü Terör Örgütü'nün 1999
yılında aldığı kimi unsurlarıyla yurt dışına çekilme kararına ve eylemlerin
terörle savaşımda sağlanan başarılar sonucu azalmasına karşın bu tehdit
karşısında uyanık olmamız gerekliliği ortadan kalkmış değildir. Ülke huzuru,
güvenliği ve iç barış yönünden terör eylemlerinin Türkiye'nin gündeminden
tamamen düşmesi zorunludur. Diğer ülkelere düşen sorumluluk da teröre destek
sonucunu doğuracak, sağduyudan uzak yaklaşımlara yönelmemeleridir. Teröre
şu veya bu biçimde verilen destek ve teröristlere gösterilen hoşgörünün
sonunda ters tepeceği ve bu ülkelerin kendi çıkarlarına zarar vereceği
bilinmelidir. Bunun geçmiş dönemlerden örnekleri az değildir.
Terörle savaşımda son derece
başarılı operasyonlar sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve diğer tüm
güvenlik güçlerinin büyük bir özveri ve sorumluluk duygusuyla görevlerini
yerine getiren mensuplarına, ilgili kamu yöneticilerine ve bu tehlike karşısında
sergilediği birlik, beraberlik ve dayanışma için ulusumuza takdir duygularımı
dile getirmeyi bir görev bilirim. Bu vesileyle aziz şehitlerimizi rahmet,
kahraman gazilerimizi minnetle anıyorum. Şehit ve gazilerimizin yakınlarına
sabır ve güç diliyorum. Yüce Meclisimize de, bu ülkenin kahraman askerlerine
ve güvenlik güçlerine terörle mücadelede her zaman sağladığı destekten
dolayı teşekkürlerimi sunuyorum.
Terörün etkileri, Doğu ve
Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde, eskiden beri diğer bölgelerle var olan
gelişmişlik farklılıklarına ek olarak, yoğun bir yıkıma yol açmış ve bu
bölgelerimizdeki ekonomik ve toplumsal geri kalmışlık bir ölçüde teröre
altyapı oluşturan önemli bir etken olmuştur. Bugün terörle savaşımda sağlanan
başarı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin yurdun diğer bölgeleriyle
her alanda bütünleşmesinin sağlanması amacıyla gerçekçi ve uygulanabilir
yeniden imar ve onarım önlemlerinin harekete geçirilmesi için elverişli
bir ortam yaratmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kamu yönetimi,
ekonomi, sağlık, eğitim, kültür ve toplumla ilişkiler alanlarında bir dizi
önlem içeren bir Eylem Planını bölgede uygulamaya koymuştur. Bunun yanısıra,
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı da bölgenin kalkındırılması için önemli
hükümler içermektedir. Sözkonusu önlemlerin, yeterli kaynak sağlanarak
ivedilikle ve başarılı bir biçimde uygulanmasını Türkiye Cumhuriyeti'nin
geleceği yönünden yaşamsal önemde görmekteyim. Devlete karşı terör yoluyla
bir sonuç alınamayacağının Terör Örgütü'nün kendisi tarafından da geç de
olsa anlaşıldığı günümüzde, geçmişin karamsarlığının yerini öz güvene ve
geleceğe umutla bakılabilen bir ortama bırakmış olması ulusça memnunlukla
karşıladığımız olumlu bir gelişmedir.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Devletin siyasal, toplumsal,
hukuksal ve ekonomik düzenini değiştirerek, dini esasları temel alan teokratik
bir düzen kurulmasını amaçlayan irtica, devlete sızma özelliği ve silahlı
eylem yeteneğiyle ulaştığı yüksek tehdit düzeyi ile toplumumuzda haklı
kaygılar uyandırmaktadır. Anayasa'da belirtilen demokratik, laik sosyal
yapımızı yıkmayı amaçlayan her tehdidi olduğu gibi, irtica tehdidini de
önlemek Devletin ana görevleri arasındadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez
temel niteliklerinden olan laiklik ilkesinin yol gösterici olacağı Anayasamızda
belirtilmiştir. Yine Anayasamızda, kimsenin, Devletin sosyal, ekonomik,
siyasal ya da hukuksal temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma
ya da siyasi ya da kişisel çıkar ya da nüfuz sağlama amacıyla her ne biçimde
olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
istismar edemeyeceği ve kötüye kullanamayacağı öngörülmektedir.
Demokrasilerin kendini koruma
hakkı tartışma götürmez bir olgudur. Demokratik toplum düzeninin bireye
sağladığı haklar yanında, yüklediği görev ve sorumluluklar da bulunduğu
unutulmamalıdır. Türkiye'de karşı karşıya bulunulan dış destekli irtica
faaliyetlerine karşı, Anayasa ve demokratik hukuk düzeni çerçevesinde,
devletin tüm kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları tarafından
anayasal düzenimizin temelini oluşturan laikliğin korunması ve bu bağlamda
dinin siyasal amaçlarla kullanılmasının önlenmesi ve ulusal eğitimin bu
tür hareketlerin etkisinden kurtarılması amacıyla toptan savaşım verilmektedir.
Bu savaşımda, toplumun aydınlatılması özel bir önem taşımaktadır. İrticaya
karşı bu savaşım, temel dayanağını ve gücünü Atatürk ilke ve devrimlerinden,
Anayasa ve yasalardan ve ulusumuzun çağdaş değerler ve uygarlık yönünde
gelişme azim ve kararlılığından almaktadır. Bu kararlılık karşısında, karanlık
düşüncelerin esin kaynağı olduğunda kuşku bulunmayan boşa çabaların başarısızlığa
mahkum olması kaçınılmazdır. Bu savaşımın, halkın dini inançlarına karşı
çıkmak gibi gösterilmesi de başlıbaşına bir din sömürüsüdür. Demokratik
laik düzenin, inanç sahibi insanlarımızın birey olarak dini yükümlülüklerini
yerine getirmelerine engel oluşturmadığını, yeri gelmişken vurgulamak isterim.
İrtica ile savaşımda başarılı
olunmasında, tehdidin boyutları hakkında sağlıklı tanıya ve tehdidin ortadan
kaldırılmasına ilişkin anlayış birliğine varılmasına gereksinme duyulmaktadır.
Yüce Meclisimizin ve temsil ettiği halkımızın bu konudaki duyarlılığı ve
yasa uygulayıcılarının görev bilinci ve sorumluluğu bu savaşımın güvencesidir.
İrtica ile savaşımda gereksinme duyulan ve Yüce Meclisimize sunulan tasarıların
ivedilikle yasalaşması ve etkin biçimde uygulamaya konması bu konuda başarıya
ulaşmamızı sağlayacaktır.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Yıkıcı-bölücü ve irtica yönelimli
eylemler bağlamında önemli bir konuya değinmekte yarar görüyorum: Şu anda
Türkiye genelinde yayın yapan 1196 radyo kanalından 261'inin ve 359 televizyon
kanalından 66'sının, yayın ilkelerine aykırı olarak ideolojik amaçlı yayın
yaptığı belirlenmiştir. Bunun altında, yıkıcı ve bölücü öğelerin, kitle
ile iletişimde özel radyo ve televizyon yayınlarının oynadığı önemli rolden
yararlanma amacı yatmaktadır. Bu durum, ülkemizde özgür yayın haklarının
kötüye kullanılmasına üzücü bir örnek oluşturmaktadır. Yıkıcı, bölücü ve
irticai yayınlara karşı, zaman yitirilmeden gerekli adımların atılabileceğini
düşünüyorum.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Ulusal ve uluslararası düzeyde
örgüt oluşturarak, yasalara aykırı biçimde, haksız çıkar veya yüksek kazanç
sağlamayı amaçlayan örgütlü suçlar, birçok ülkede olduğu gibi toplumumuzda
da savaşım vermemiz gereken bir sorun olmaya devam etmektedir. Kamuoyunda
haklı olarak kaygılara yol açan ve toplumsal istikrarı tehdit eden örgütlü
suçlara karşı her türlü yasal olanaktan yararlanarak sürdürülen savaşım
önemli bir konu olma özelliğini korumaktadır.
Örgütlü suçlara karşı yönetsel
ve yasal önlemleri içeren bir Eylem Planı çerçevesinde sürdürülen savaşımda,
son yıllarda başarılı sonuçlar elde edilmiştir.
Küreselleşen dünyanın ortak
sorunlarından biri olan yolsuzluk, ortaya çıktığından bu yana kamu kesimini
ilgilendiren bir olgu olarak ele alınmakta, toplumsal düzeni ve kamu kaynaklarını
aşırı derecede yıpratan bir toplumsal hastalık olarak kabul edilmektedir.
Her ülkenin içinde bulunduğu koşullara göre farklılıklar gösteren yolsuzluk
olayı, ülkemizde, üzerinde özenle durulması gereken bir boyut kazanmıştır.
Günümüzün küreselleşen dünyasında
ülkelerdeki yolsuzlukların uluslararası bağlantıları olabilmekte ve ortaya
çıkan olumsuzluklar gelişmiş-az gelişmiş ayrımı yapmaksızın tüm ülkeleri
etkilemektedir.
Yolsuzluklar yalnızca günümüz
toplumlarına özgü olaylar değildir. Yolsuzluğun, devlet örgütünün ortaya
çıkışından beri varolduğu ileri sürülmektedir. Hemen her toplumda değişik
biçimlerde kendini gösteren bu toplumsal olayın yapısal, etik, bürokratik
ve ekonomik nedenleri vardır.
Türkiye'de yolsuzluğun sosyo-ekonomik
nedenleri; hızlı nüfus artışı, çarpık kentleşme, eğitim eksikliği, çalışanlar
arasındaki ücret uçurumu ve yetersizliği, gelir dağılımındaki adaletsizlik
ve bütün bunların neden olduğu toplumdaki etiksel çöküntü biçiminde sıralanabilir.
Toplumun etik ve hukuksal
kurallarını ihlal eden yolsuzluk yanında, dar bir çevreye büyük çıkarlar
sağlanmasına olanak veren, kamu kaynaklarını belirli çevrelerin çıkarına
dönüştüren, kıt kaynakların kamu yararına eşitlik ve adalet ilkelerine
uygun, akılcı kullanımına engel olan tüm siyasal ve yönetsel yozlaşmaları
da yolsuzluk kapsamında ele alıp değerlendirmek zorunlu duruma gelmiştir.
Bireysel etik düşüklükleri
ile sosyo-ekonomik koşullardan kaynaklanan rüşvet olgusunun, yolsuzluk
olaylarında hep ilk sırayı işgal etmesi, çoğu kez, sorunu büyük boyutları
ile görmeye engel oluşturmaktadır. Kuşkusuz rüşvetle savaşım büyük önem
taşımaktadır. Ancak, bu savaşım, bizi rüşvet olaylarının çok üzerinde büyük
kaynakların yitirilmesine neden olan siyasal, yönetsel ve ekonomik yolsuzluklarla
savaşım amacından uzaklaştırmamalıdır.
Yolsuzluğun olumsuz etkileri,
önce demokrasinin temelini oluşturan hukuk devleti ilkesi alanında görülür;
hukuka bağlılık ve güven yok olur.
Bunun yanısıra yolsuzluk,
yasal otoriteye karşı duyulan saygıya büyük zarar verir; siyasal otorite
ile halk arasında yabancılaşma başlar.
Ekonomik yolsuzluğun en belirgin
örneğini oluşturan kayıt dışı ekonomi ve genel anlamda vergi kaçırma olgusunun
boyutları çok yüksek düzeylere ulaşır.
Yolsuzluk ortamında büyük
kaynakların yitirilmesi söz konusudur.
Kamuda çalışanların ücret
rejimi de yolsuzluğun bir başka nedenidir. "Eşit işe eşit ücret" ilkesiyle
düzenlenen personel rejimi, aradan geçen 30 yılı aşkın zaman içinde bozulmuş,
bürokratik kademeler ve sınıflar arasında uçurumlar oluşmuştur. Bunun yanında
bir hususu önemle vurgulamak gerekir ki, ücret çalışmanın ölçüsü olmamalıdır.
Kamu hizmeti kutsal bir görevdir. Bu hizmette yer alan tüm görevliler,
en alt kademesinden en üstte bulunanlara kadar, eğer görevlerini en iyi
biçimde yerine getirirlerse, bu bilince ulaşırlarsa bundan ülkemiz ve halkımız
kazançlı çıkar; bu işin onuru da görevlerini hakkıyla yapmanın vicdan rahatlığını
taşıyan kamu görevlilerinin olur.
Yolsuzluk, toplum yaşamının,
demokratik rejimin ve birey etiğinin büyük aşınmaya uğramasına, bunların
sonucunda da sosyal çöküntüye neden olur.
Yolsuzlukların önlenmesinde,
Devletin, gereklilik, verimlilik, tutarlılık ve etkinlik ilkelerine göre
yapılandırılması, kamu personel rejiminin iyileştirilmesi, kamu hizmetinin
aksatılmadan yürütülüp bu hizmetlere hız kazandırılması, kamu yönetiminin
nitelikli hizmet sunacak biçimde saydamlaştırılması, yönetim üzerindeki
siyasal baskıların azaltılması önemli rol oynayacaktır.
Yolsuzlukların önlenmesinde
denetim, kuşkusuz önemli bir etmendir. Tüm kamu birimleri ile işlemlerinin
geleneksel düzenlilik denetimi yanında iç denetim ve verimlilik denetimleri
ile uygulama ve karar alma süreçlerinde denetlenmesi olanaklarının artırılması,
yolsuzlukların en alt düzeye indirilmesinde yardımcı olacaktır. Ayrıca,
kamu ihaleleri, dış ticaret, kamu borçlanmaları, bankacılık, sermaye piyasaları,
yatırım teşvikleri, özelleştirme gibi yüksek yolsuzluk riski taşıyan alanlarda
saydamlığın sağlanması, yolsuzlukların ortadan kaldırılmasında etkin olacaktır.
Yolsuzluğu önlemenin bir
yolu da, yönetsel işlem, düzenleme ve kararların yasalara uygunluğunun
sağlanmasıdır. Ancak, yasalara uygunluğun her zaman tek başına yolsuzluğu
önlemeye yetmediği de bir gerçektir. Uygulayıcıların niyetleri, bu yönden,
en az yasaya uygunluk kadar önemli ve etkendir.
Yolsuzlukla savaşımda alınması
gereken önlemler, hazine birliği ilkesinin benimsendiği, bütçenin samimiyet
ve denklik ilkelerine uygun hazırlanabildiği, ekonomik ve sosyal gelişmeleri
olumlu etkileyecek bir gelir-gider yapısına kavuşturulabildiği ve özellikle
bütçe, fon, döner sermaye ve vakıf dağınıklığının giderilebildiği ölçüde
başarılı olacaktır.
Yolsuzlukları önlemek için
saydam bir Devlet yapısı oluşturulmalıdır. Bu amaçla halkın bilgi alma,
bilgiye ulaşma ve bilgilendirme hakkı güvence altına alınmalıdır. Yönetimde
saydamlığın sağlanması, açıklık ve etkin bir denetim yolsuzluk yapılmasını
büyük ölçüde engelleyecektir.
Ulusumuzun yaşam biçimi olarak
benimsediği demokratik rejimimizin çağdaş kural ve kurumlara, kamu yönetiminin
saydamlığa kavuşturulması, halkımızın, bürokratların ve politikacıların
temiz toplum yaratmak azim ve kararlılıkları, yolsuzlukla savaşımda varolan
ve alınacak önlemlerin başarı şansını artıracaktır.
Ülkemizin demografik gelişiminde
Cumhuriyet'in ilanından günümüze kadar önemli dalgalanmalar olmuştur. Cumhuriyet'in
kuruluşundan 1960'lı yıllara kadar, çağdaş ilkeleri gerçekleştirecek yeni
insanın yetiştirilmesi için nüfus artırıcı politikalar uygulanmıştır. Bu
dönemde, farklı dünya anlayışı ve ufku olan insanı yetiştirme çabasındaki
eğitim kurumlarının amacı, "Cumhuriyet, ulus, çağdaşlaşma" üçlüsünü gerçekleştirmek
olmuştur. 1960'lı yıllarda nüfus artışını özendirme yerine demokrasi ve
insan hakları çerçevesinde sağlıklı ve eğitimli nüfus artışını öngören
politikalar yürürlüğe konulmuş ise de, bu politikaların başarısı için gerekli
kaynak ayrılamamıştır. Sonraki yıllarda alınan önlemler ve halkın bu yönde
eğitilmesi yeterli olamamıştır. 1999'a kadar her yıl yüzde 2'nin üzerinde
gerçekleşen nüfus artışı, 1999 yılında yüzde 1,5'a düşürülmüştür. Gelişmiş
ülkelerde bindelerle anlatıldığı ve ülkemizin kaynak yetersizliği gözönünde
bulundurulursa bu oranın ne kadar yüksek olduğu yeterince vurgulanmış olur.
Hızlı nüfus artışı ekonomiye
büyük sorunlar yüklemektedir. Gelir dağılımının bozulmasında, işsizlikte,
kalkınmanın gerçekleştirilemeyişinde, sağlıksız kentleşmede, eğitim ve
sağlık sorunlarının büyümesinde aşırı nüfus artışı önemli etmendir; toplumun
sosyal ve kültürel gelişimini etkilemektedir.
Nüfus artışının olumsuz bir
etkisi, gelir dağılımındaki dengesizliği artırmasında görülür. Devlet İstatistik
Enstitüsü'nün 1994 yılına ilişkin son istatistiklerine göre, Türkiye genelinde
yüzde yirmilik bölümlerden en altta yer alan grupta ulusal gelirden alınan
pay yüzde 4.9, alt orta grupta yüzde 8.6, orta grupta yüzde 12.6, üst orta
grupta yüzde 19 ve üst grupta yüzde 54.9'dur. Gruplar arasındaki uçurumun
yorumu gerektirmeyecek kadar açık olması, gelir dağılımındaki dengesizliği
ve adaletsizliği tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir.
Yüksek nüfus artışı, işgücü
sunumunu artırmaktadır. Bu artışa yanıt verecek çalışma alanı yaratabilecek
yeni yatırımlar gerçekleştirmek çoğu kez kaynak yetersizliğinden dolayı
gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden, gelişmekte olan ülkeler, artarak
süren işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmaktadırlar.
Nüfus artışındaki yükseklik,
bir yandan tüketim eğilimini artırıp üretmeden tüketmeye, öte yandan yatırımlara
aktarılacak fonların azalmasına, yatırımların niteliklerini etkileyerek,
kaynakların, kişilerin yaşam düzeylerini ve toplumun gönencini yükseltecek
ekonomik yatırımlar yerine demografik yatırımlara yönelmesine neden olmaktadır.
Nüfus artış hızının yüksek
olması sağlıksız bir kentleşmenin de temel nedenidir. Nüfus artışı özellikle
kırsal alanda daha yoğun biçimde yaşanmaktadır. Kırsal alandaki bu yoğun
artış, ekonomik nedenlerle ve özellikle 1980'lerden sonra güvenlik nedeniyle
kentlere doğru hareketlenmiştir. Kentlerde yaşayanlar 1935'te nüfusun yüzde
23.5'unu oluştururken, 1997'de bu oran yüzde 65'e yükselmiştir. Sağlıksız
kentleşme, ekonomik ve sosyal birçok sorunu birlikte getirmektedir. Kent
yerleşmelerinde yaşayan insanların farklı kültürel nitelikleri ve yaşam
biçemleri ikili toplum yapısının oluşmasına neden olmuştur. Kentlerdeki
çarpık yapılaşma da bu sağlıksız kentleşmenin sonucudur. Ayrıca, kırsal
kesimden gerçekleştirilen göç olgusu üretimin düşmesine neden olmuştur.
Nüfusun büyüklüğünü, artış
hızını, coğrafi dağılımını ve niteliğini etkileyerek toplumun öngörülen
ereklere ulaşmasını sağlamak ve ekonomik gelişmişlik düzeyini artırmak
olanaklıdır. Bunun için iyi hazırlanmış programlarla oluşturulan nüfus
politikalarına gereksinim vardır. Nüfus planlamasını gerçekleştirip nüfus
artışı denetime alınmadan büyük projeleri yaşama geçirme olanağı yoktur.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Konuşmamın başında da işaret
ettiğim gibi, çağdaş demokrasilerde devlet birey için vardır. Devlet yurttaşına
hizmet götürmek, onun gereksinmelerine yanıt olacak uygulamalarda bulunmak
ve toplumsal yaşantıyı düzen içinde işleyecek biçimde örgütlemek durumundadır.
Bu bağlamda, devletin toplumsal yaşamdaki rolünün, vatandaşlarımızın saygısının
pekişeceği bir etkinlik düzeyine ulaştırılması yönünde Türkiye'nin devlet
yapısında gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bürokratik işlemlerin
azaltılıp kolaylaştırılması ve dolayısıyla çabuklaştırılmasına gereksinme
vardır.
Günümüzde, kamu yönetimine
yöneltilen temel eleştiriler; verimsizlik, yavaşlık, kaynak kullanımında
savurganlık, aşırı merkeziyetçilik, kadrolarda şişkinlik, halkla ilişkilerde
yetersizlik, değişen koşullara uyum sağlama esnekliğinden ve yönetsel saydamlıktan
yoksunluk, görev, yetki ve sorumluluk dengesinin iyi kurulamamış olması,
eşgüdüm eksikliği gibi konular üzerinde odaklanmaktadır.
Dünya genelinde ve ülkemizde
yaşanan sosyo-ekonomik gelişmeler ile bilim ve teknolojideki hızlı değişim,
uluslararası rekabet ve küreselleşme olgusunun da etkisiyle, kamu yönetiminin
merkezi ve yerel düzeydeki örgütlenmesi ve işleyişinin yeniden düzenlenmesini
zorunlu kılmakta, kamu yönetim anlayışını, işleyişini, insan kaynaklarını,
bilimsel ve teknolojik gelişmeleri bütüncül bir yaklaşımla ele alan, köklü
bir değişikliği gerektirmektedir.
Kamu yönetiminin yeniden
düzenlenmesinde öncelikle devletin bir bütün olarak işlevinin, doğrudan,
dolaylı, gözetici, denetleyici, yol gösterici ya da izleyici olarak içinde
yer alacağı etkinliklerin belirlenmesi gerekmektedir.
Çağın teknolojik gelişmelerine,
hizmetin kapsamı ve yürütülüş biçimine ilişkin yeni anlayışlar ve gereksinmelere
göre kamu yönetiminin tümüyle gözden geçirilerek, etkinlik, verimlilik,
açıklık gibi ilkeler çerçevesinde yeniden düzenlenmesi, devletin önemli
konularından birini oluşturmaktadır.
Devletin etkinliğinin artırılmasında
önemli bir ögenin devlet memurlarının özlük haklarına ilişkin bir devlet
personel reformunun ivedilikle gerçekleştirilmesi olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Kamuda, norm kadrolara ve
nesnel ölçütlere dayalı, gerekli nicelik ve nitelikte personel çalıştırmaya
yönelik bir işe alma politikasının izlenmesi, atamalarda mesleki bilgi
ve liyakatın esas alınması, çok sayıda ödeme kalemini içeren mevcut karmaşık
ücret sistemi yerine, eşit işe eşit ücret ilkesine dayalı bir sisteme geçilerek
ücret dengesizliğinin giderilmesi, sendikal hakların geliştirilmesi sağlanmalıdır.
Anayasa'nın 127. maddesinde,
yönetimin bütünlüğü ilkesi çerçevesinde, kamu görevlerinde birliğin sağlanması,
toplum yararının korunması ve yerel gereksinmelerin gereği gibi karşılanması
amacıyla, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerinde idari vesayet yetkisine
sahip olması öngörülmüştür.
Yerel yönetimler, seçimle
oluşturulan, yasalarca belirlenmiş yetkileri, özel gelirleri, personel
kadrosu, yönetim birimleri, karar ve yürütme organları bulunan özerk kamu
tüzel kişileri olarak tanımlanmakla birlikte, Anayasa ve ilgili birçok
yasamızdaki kurallarla merkezi yönetime tanınan yetkiler, yerel yönetimlerin
yönetsel özerkliğine sınırlamalar getirmiştir. Merkezi yönetim, yerel yönetim
arasındaki görev dağılımında, ağırlık merkezi yönetimden yanadır. Bu durum
dikkate alınarak, yerel yönetimlere yetki, mali kaynak ve girişim gücü
verecek bir yerel yönetim reformundan uzun süredir sözedilmektedir. Bu
yeniden düzenleme çalışmasının, geciktirilmeden yapılması önem taşımaktadır.
Yerel yönetimler içinde en
küçük birim olan köylerin işlevleri artırılmalı, kendi kendilerine yeterli
bir örgütlenmeye kavuşabilmeleri için özgelirlerini artırıcı düzenlemeler
yapılmalıdır.
İl özel idarelerinin yetkilerini,
görevlerini, örgüt yapısını ve bütçe gelirlerini açıklıkla belirleyen yeni
bir yasal düzenleme gereklidir.
Devlet toplumsal yaşamda
gereksinme duyulan hizmetlerin tümünü karşılayabilecek durumda değildir.
Aslında bunu beklemek de gerçekçi ve doğru olmaz. Çağdaş demokrasilerde,
devletin hizmetlerini tamamlayacak ya da var olan boşlukları dolduracak
ve toplumsal denetim rolü oynayacak sivil toplum örgütleri ortaya çıkmıştır.
Bu örgütler, demokraside gereksinme duyulan ögeler olmaya başlamışlar ve
önemleri giderek artmıştır. Ülkemizde de son yıllarda yararlı ve başarılı
çalışmalar yapan sivil toplum örgütlerinin sayısı oldukça artmış ve sivil
toplum hareketinde epey yol alınmıştır. Bu örgütlerin, kimi konularda kamuoyuna
özlem duyulan ilgi ve duyarlılığı kazandırmakta etkili oldukları mutlulukla
gözlenmektedir. İçten dileğim, Türkiye'de güçlenen sivil toplum hareketine
anayasal güvence sağlanmasıdır.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Hukuk devleti ilkesini temel
alan demokrasilerin gücü ile toplumların ulaştığı ekonomik gelişmişlik
düzeyi arasında koşutluk bulunduğunu görmekteyiz. Demokratik toplum, çoğulcu
demokrasi ile temel hak ve özgürlükleri içermekte ve güvenceye almaktadır.
Bu öğelerden birinin eksikliği ya da içeriğinin yetersizliği toplum düzeninin
demokratikliğinin tartışılmasına neden olmaktadır.
Bugün ekonomik yönden gelişmiş,
ulusal geliri yüksek, sanayileşmiş Batılı ülkelerde demokrasilerin işleyişinde
herhangi bir sorunla karşılaşılmamaktadır. Batı demokrasilerinin en büyük
özelliği temel hak ve özgürlükler ile demokratik toplum düzeninin korunması
arasında gerekli dengeyi sağlamış olmalarıdır. Bu dengeyi sağlayamayan
toplumlarda demokrasi yeterli güvenceden yoksun demektir. Ekonomik kalkınmada
göreceli olarak geri kalmış ülkelerde ya demokrasinin hiç var olmadığını
ya da tam işlemediğini, zaman zaman ciddi sorunlarla karşılaşıldığını görmekteyiz.
Ekonomik gelişim çabalarımızın önemi, yalnız halkımızın gönenci yönünden
değil, fakat demokrasimizin daha da güçlenmesi ve sağlıklı işleyişi yönünden
de kendini hissettirmektedir.
Devlet, tüm kurum ve kuruluşları
ile birlikte daha sosyal ve daha demokratik yapılanmalı, sosyal adalete
ve demokrasiye evrensel düzeyde geçerlilik kazandırılmalıdır.
Çağdaş demokrasiler çoğulcu
ve katılımcı özellikleriyle öne çıkarlar. Katılımcılık özelliği, siyasal
partileri demokrasilerin vazgeçilmez öğesi yapmıştır. Anayasamız da, çağdaş
bir anlayışla siyasal partilerin, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez
öğeleri olduğunu belirtmiştir. Demokrasilerde, çok partili yaşam asıldır.
Çağdaş demokrasiyi, çok partili siyasal yaşamın yarattığını söylemek yanlış
olmaz.
Demokrasinin gelişimi ile
çok partili siyasal yaşam birbirine bağlıdır. Demokrasiler çok partili
siyasal rejimin egemen olduğu toplumlarda filizlenip gelişebilir.
Anayasa'da, siyasal partilerin
önceden izin almadan kurulacakları, Anayasa ve yasalar çerçevesinde etkinliklerini
özgürce sürdürecekleri belirtilmiştir. Bundan amaç, siyasal partilerin
etkinlikte bulunurken eylemli engellerden ve karışmalardan uzak olmasının
sağlanmasıdır.
Anayasamıza göre, yurttaşlar,
siyasal parti kurma ve yöntemine göre partilere girme ve partilerden ayrılma
hakkına sahiptirler; siyasal partilerin etkinlikleri, parti içi düzenlemeleri
ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olmalıdır. Seçme, seçilme ve
siyasal etkinlikte bulunma, siyasal parti kurma, siyasal partilere girme
ve partilerden çıkma özgürlükleri, demokratik süreçte siyasal katılma yönünden
son derece önemlidir.
Siyasal partilerin etkinlikleri,
çalışmaları ve özellikle parti içi düzenlemelerinin demokrasi ilkelerine
uygun olması anayasal gerekliliktir. Kendi iç yapılarında ve uygulamalarında
demokrasinin gereklerine uygun davranmayan, demokratik kuralları geçerli
ve etkin kılmayan siyasal partilerin, "demokratik devlet" ilkesini tüm
kural ve kurumlarıyla gerçekleştirmesini beklemek güçtür.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Yaşadığımız dünya, özellikle
1980'li yıllardan itibaren çok hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Önce
ticaret daha sonra sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ile başlayan bu
değişim süreci, bilgisayar ve iletişim teknolojilerindeki başdöndürücü
gelişmelerle büyük bir ivme kazanmıştır. Küreselleşme olarak adlandırılan
bu süreç önce ekonomik alanda kendini göstermiş daha sonra sosyal ve kültürel
alanda da etkili olmaya başlamıştır.
Özellikle bilgisayar ve bilgi
iletişimi teknolojilerinin gelişmesi ile hem üreticiler hem de tüketiciler
bakımından bilgiye ulaşmak çok daha hızlı ve kolay duruma gelmiş ve bunun
sonucunda rekabet ve rekabet koşulları da küreselleşmiştir.
Küreselleşme olgusu, insan
hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramların öneminin artmasına, demokrasinin
gelişmesine yol açmaktadır. Bu alandaki gelişmelerin 21. yüzyılda daha
da artacağı, dünya nüfusunun giderek daha büyük bir kesiminin demokrasinin
sağladığı insanca yaşama ve kendini geliştirme olanaklarından yararlanacağı
olası sayılmaktadır.
Böyle bir ortamda başlıca
iki öğe ön plana çıkmaktadır: İnsan ve bilgi.. Bu iki öğeyi bir araya getirebilen
ekonomiler kalkınma yarışında diğerlerine göre daha avantajlı duruma geleceklerdir.
Bir yandan insanın siyasal, hukuksal ve sosyal alanda birey olarak önemi,
diğer yandan da iyi eğitilmiş, bilgi teknolojilerini kullanabilen, üretkenliği
yüksek, nitelikli işgücü olarak insan öğesinin kalkınma sürecindeki rolü
artmaktadır. O halde bu iki öğeye ağırlık veren kalkınma stratejileri 21.
yüzyılda başarılı olacaktır. Yani demokratik sosyal ve hukuksal değerler
sistemini geliştiren, bu sistemde yaratıcı düşünceye sahip bireyler yetiştiren,
bu bireyleri bilimsel teknolojik gelişmeleri izleyecek, hatta bu gelişmelere
katkıda bulunabilecek bir eğitim sistemi ile destekleyen, başta bilgi ve
iletişim teknolojileri olmak üzere kalkınma için gerekli ekonomik sosyal
ve kurumsal altyapıyı kuran ve bilim ve teknoloji alanındaki araştırma
geliştirme etkinliklerine ağırlık veren ülkeler kalkınma yarışında bu koşulları
sağlayamayan ülkelerle arayı açacaklardır.
Bununla birlikte, küreselleşmenin
en belirgin özelliği, gelişmiş ülkelerin daha hızla gelişmesine karşılık,
geri kalmış ülkelerin daha da geri kalması, dünyanın varsıl ve yoksul kesimleri
arasındaki uçurumun giderek genişlemesidir.
Ülkeler, küreselleşmenin
olumlu yanlarından daha çok yararlanmak, olumsuz etkilerini de en aza indirmek
için, bir yandan ulusal politikalar oluşturmaya çalışırken bir yandan da,
son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun kanıtladığı gibi, uluslararası
düzlemde ortak çözüm arayışına girmektedirler.
Yirminci yüzyıl sona ererken
dünya küresellleşme olgusuyla karşı karşıya kalmıştır. Soğuk Savaş'ın sona
ermesi uluslararası politika alanında bu süreci hızlandırmıştır. Küreselleşme,
devletler ve uluslar için yeni sorunlar yaratmıştır. Ancak, aynı zamanda
yeni olanakların, fırsatların ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Bugün önemli
olan, küreselleşmenin herkes için yararlı sonuçlar doğurmasını, bu süreçten
herkesin yararlanmasını sağlamaktır.
Dünya gündeminin son yirmi
yıllık bölümünü işgal eden küreselleşme olgusu, dünya ülkelerinin siyasal
ve ekonomik bütünleşmesini amaçlayan yeni bir dünya düzenini anlatmaktadır.
Kuşkusuz, gelişen dünya düzeninin dışında kalınması doğru görülemez. Ancak,
ulusal egemenlik ve ulus devlet niteliklerinden ödün verilmeden dünya uluslar
topluluğunun eşit haklara sahip onurlu bir üyesi gibi davranılması, anayasal
düzenin gereğidir.
Son yıllarda uluslararası
örgütlenmelerin ve birliklerin ortaya çıkması ile ülkelerin bağımsızlık
kavramı üzerinde kimi değişiklikler olacağı beklentisi doğmuştur. Küreselleşme
ve buna bağlı uluslararası örgütlenmeler, bağımsızlıkta aşınma ya da ulusal
egemenliği zedeleme anlamında alınamaz. Bu kavramlar, ülkelerin ortak insanlık
ideali doğrultusunda birbirlerine KARŞILIKLI olarak AYNI ÖLÇÜDE gösterdikleri
özveri ve anlayış sonucu gerçekleştirilen olguları, varılan uluslararası
boyutu anlatır. Bu nedenle, devletlerarası ilişkiler ve işbirlikleri, bağımsızlığın
ortadan kaldırılması ve ulusal egemenlikten vazgeçilmesi anlamına gelmemektedir.
Ulusal egemenliğin geçerli
olabilmesi ve bağımsızlıktan söz edilebilmesi için önemli olan nokta, dış
ilişkileri düzenlerken, devletin karar verme yetkisini elden çıkarmayacak
dengeyi koruyabilmektir. Devletin geleceği üzerinde doğrudan etkisi olan
yaşamsal önemdeki kararlarda, yabancıların karışmasını önleyici kuralların
getirilmesi, bağımsızlığın korunması yönünden zorunludur.
Türkiye, ağır güncel ekonomik
sorunlarına çözüm aramanın yanında, dünyada yaşanan hızlı teknolojik değişim
sürecine uyum sancıları çekiyor.
Cumhuriyet'in Kuruluşu sonrasında,
gelişmiş ülkeleri yakalamayı, giderek onlardan üstün duruma gelmeyi ekonomik
ve toplumsal politikalarının temeli yapan Türkiye, son Avrupa Birliği adaylığı
ile bu doğrultusunu sürdürmeye çalışmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün
özenle vurguladığı "çağdaş uygarlık düzeyini yakalama", giderek onu geçme
amacına da, yine O'nun belirttiği gibi, çağdaş "bilim ve tekniğin yol göstericiliğinde"
ulaşacağız. Bu nedenlerle, Türkiye, küreselleşmenin olası zararlarını en
aza indirmeyi, buna karşılık yararlarını arttırmayı içeren ulusal bir politika
izlemelidir.
Türkiye ekonomi, ticaret,
iletişim, çevre ve dış politika gibi alanlarda küreselleşmenin yarattığı
olanaklardan yararlanabilecek ve ortaya çıkan yeni sorunların üstesinden
gelebilecek biçimde hazırlıklı bulunmak zorundadır. Günümüzün dünyası,
tıpkı bireyler gibi ulusların da kendilerini sürekli olarak yenilemesini,
geliştirmesini gerekli kılmaktadır. Türkiye'nin, yetişmiş insan gücü ve
zengin kaynaklarıyla bu gelişimini başarıyla gerçekleştirip yeni binyılda
en ileri ülkeler arasında yerini alacağına kuşkum yoktur.
Son bir yıl boyunca, ülke
ekonomisi bir dizi olumlu ve olumsuz gelişmeye tanıklık etmiştir. Ülke,
bir yandan Marmara bölgemizde yaşanan depremlerin yaralarını sarmaya uğraşırken
bir yandan da oldukça ağır bir Ekonomik İstikrar Programı'nın uygulanmasını
yaşamaktadır. Bu sırada, Avrupa Birliği'ne aday üyelik yolunun açılması
ve enerji alanında uluslararası anlaşmaların yapılması, ekonomi için yeni
olanaklar ve sorumluluklar yaratmaktadır. Ulusal çıkarlar önde tutularak,
dünyadaki gelişmelere, özellikle de Avrupa Birliği'ne uyum sağlanması için
yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılması gerekmektedir.
Bugün, kişi başına gelirimiz
3000 Doların altındadır; yüksek oranda işsizlik, gelir dağılımında aşırı
dengesizlik, bölgelerarası gelişmişlik farkının daha da artması, tasarruf
ve yatırım yetersizliği yaşanmaktadır. Üretim ve hizmet sektörlerinin uluslararası
pazarlarda rekabet edebilecek etkinlik ve verimlilik düzeyini yakalama
çabaları sınırlı kalmaktadır. Teknolojik yeterliliğimizi güçlendirme yönünde
yeterli atılımlar yapılamamıştır. İç ve dış borç yükü ağırdır. Yıllardır
yaşanan yüksek oranlı enflasyondan kurtulmanın kolay olmayacağı anlaşılmaktadır.
Sağlıklı bir gelir-gider yapısına kavuşturulamayan devlet bütçesi, başta
eğitim, adalet, sağlık ve ulaştırma olmak üzere en temel kamu hizmetlerinin
toplumun gereksinmeleri ölçüsünde karşılanmasına olanak vermemekte, yetersiz
kalmaktadır.
Tüm bu olumsuzluklara karşın,
genç ve devingen nüfusu, çağdaşlaşmayı amaç edinen, ileriye bakan, girişimci
toplumsal yapısı, sanayileşme düzeyi, çoğu sektörlerde dış pazarlarda rekabet
etme başarısı, bulunduğu coğrafyanın sağladığı, doğal kaynakları, tarihsel
ve kültürel birikiminin olağanüstü zenginliği, laik, sosyal hukuk devleti
temeline dayalı bir demokrasiyi yaşatmada gösterdiği direnme gücüyle Türkiye,
ekonomik olarak da, geleceğe büyük umutlarla bakılması için yeterli donanıma
sahiptir.
Son yıllarda kalkınma ve
gelişme kavramları yeni boyutlar kazanmıştır. Daha önce genellikle ulusal
gelir, kişi başına düşen ulusal gelir gibi ölçütlerle açıklanan kalkınmışlık
kavramı artık insan öğesine daha fazla ağırlık verilerek tanımlanmaya çalışılmakta
ve bu bağlamda "yaşam kalitesi" kavramı önem kazanmaktadır. Toplumu oluşturan
insanların yararlandığı eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetlerin
ve temiz içmesuyu, kanalizasyon, konut, içinde yaşanılan çevre gibi çeşitli
altyapı hizmetlerinin nitelik ve nicelikleri ve bu hizmetlerden toplumun
yararlanabilme derecesi gibi göstergeler, ulusal gelir düzeyi ile birlikte
yaşam kalitesini belirleyen temel öğeler olmaktadır.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Ülke ekonomisi, 1998'in ikinci
yarısından başlayarak bir küçülme süreci yaşamış; toplam ulusal üretim,
(Gayri Safi Milli Hasıla-GSMH) 1999'da, bir önceki yıla göre, yüzde 6,4
oranında azalmıştır. Bir başka anlatımla ekonomi, ulusal gelir hesaplarının
düzenli tutulduğu yılların en ağır üretim ve gelir düşüşüne tanıklık etmiş;
deprem ve İstikrar Programı bu sırada gündeme gelmiştir.
Ülke ekonomisi, bu yılın
başlarında uygulamaya konulan istikrar önlemleriyle bir onarım süreci yaşamaktadır.
İstikrar sınırlamalarına karşın, toplam ulusal üretimin 2000 yılının ilk
üç ayında yüzde 4,2; ikinci üç ayında da yüzde 4,3 oranında büyümesi olumludur
ve ekonominin geleceği için umut vericidir.
Ancak, ekonominin büyümesinin
alt sektörlerdeki durumu incelendiğinde, yılın ilk altı ayında tarım ve
sanayii sektörlerindeki büyümenin toplam içindeki payının düşük olması,
inşaat sektöründe ise eksi büyüme yaşanmış olması dikkat çekicidir. Verilere
göre ilk altı ayda, ekonominin hızla büyüyen kesimleri, dış alım yüzde
29,6 ve ticaret yüzde 10,4'tür. Ulaştırma-haberleşme ile diğer hizmet sektörleri
de ülke ortalaması dolayında bir büyüme göstermektedir.
Ekonomik büyümenin sektörel
durumu ile sektörlerin çalışan sayılarının karşılaştırılması, çok kabaca
da olsa gelir dağılımını gösterir. 1999 ve 2000 yılları verileri incelendiğinde
toplam işgücünün yüzde 60 dolayındaki bir bölümünü oluşturan tarım, sanayii
ve inşaat çalışanlarının ekonominin büyümesinden diğer sektörlere göre
daha az pay aldıkları gözlenmektedir. Sonuç olarak, ekonominin gerçek üretici
denilen tarım, sanayi ve inşaat sektörlerinin gelir artışının yavaşlığı,
son bir yıl boyunca gelir bölüşümünün bu sektörlerde çalışanların zararına
olarak değiştiğini kanıtlamaktadır, denilebilir.
Gelir dağılımının üretici
sektörlerin zararına bozulduğunun bir başka göstergesi, tarım üreticilerinin
durumudur. Son bir yıl boyunca, çiftçilerin sattığı ürünlerin fiyatı, enflasyon
oranının yüzde 20-25 altında kalmaktadır. Çiftçilerin geliri enflasyona
yenik düşmektedir. Çiftçilerin satın aldığı akaryakıt, gübre gibi kimi
girdilerin fiyat artışı da ortalama enflasyonun çok üzerindedir. Ek olarak
bir çok ürünün satışında, ürün bedelleri zamanında ödenememekte, çiftçiler
geç ödeme nedeniyle ayrıca kayba uğramaktadır.
Özetle, ekonominin büyümesi
çok olumlu olmakla birlikte, bu büyümenin üretim sektörleri açısından sağlıklı
olmasına ve gelir dağılımının giderek bozulmasına yol açmamasına özen gösterilmesi
önem taşımaktadır.
Ekonominin tarım, sanayi
gibi üretim sektörlerinin toplam sabit sermaye yatırımlarından aldığı pay
son yıllarda azalma eğilimi göstermektedir. Geleneksel olarak kamu yatırımlarından
yüzde 10'un üzerinde pay alan tarım sektörünün bu payı 1998-99'da yüzde
8'lere düşmüştür. Kamu kesiminin imalat sanayiinden el çekmekte; ancak,
bu boşluk özel sektör tarafından doldurulamamaktadır. Özel sektörün toplam
yatırımları içinde imalat sektörünün payı, 1996'da yüzde 26,2; 1997'de
yüzde 22,9'dan son iki yıl, yüzde 20'lere düşmüştür. Kısaca, ekonominin
üretim sektörlerinin yatırım payı azalmaktadır. Gerçekte son iki yıl boyunca,
özel sektörün toplam yatırımları, sabit fiyatlarla azalmaktadır. Azalma,
oranı bir önceki yıla göre, 1998'de yüzde (-) 3,8; 1999'da da (-) 11,6'dır.
Aynı yıllarda kamu yatırımları yüzde 4-5 dolayında da olsa artmıştır.
Devlet İstatistik Enstitüsü
verilerine göre, ekonomide istihdam edilenlerin toplamı, 1999 Nisanı'nda
21 milyon 590 binden 2000 yılının ilk üç aylık döneminde 19 milyon 6 bine
düşmüştür. Verilerin kanıtladığı acı gerçek, son bir yılda, 2 milyon 584
bin kişinin daha işsiz kaldığıdır. İşgücüne katılma oranına ilişkin varsayımlar
bir yana, işsizlik oranı artmış, 7,9'dan 8,3'e yükselmiştir; eksik istihdam
ile birlikte bu oran yüzde 17,4'ü bulmaktadır.
Burada bir noktanın altı
önemle çizilmelidir: Ülkemizde lise ve yüksek okul bitiren, yani eğitimli
gençler arasında işsizlik oranı ülke ortalamasının çok üzerindedir. Gerçekten
de 2000 yılı verileriyle eğitimli gençler arasında işsizlik oranı yüzde
23,7'dir; eksik istihdamla birlikte bu oran yüzde 31,6'ya yükselmektedir.
Ülke ekonomisi, geçerli ücretten iş isteyen her üç eğitilmiş gençten birini
işsiz bırakmaktadır. Bu yalnız gençleri kişiliksiz kılmakla kalmamakta,
eğitime büyük paralar harcayan ailelerini de yıkıma sürüklemektedir. Bu
büyük yaranın eğitim düzeninden başlayan ve ekonominin yeni iş alanları
yaratmasına uzanan bir dizi ek önlemle birlikte ele alınması gerekmektedir.
İşsizlik sorunu toplumumuzu
hem ekonomik hem sosyal yönden çok olumsuz etkilemektedir. Ekonomik yönden,
mevcut işgücünün kullanılmaması, dolayısıyla üretim düzeyinin düşük kalmasına
neden olmaktadır. Sosyal yönden de, bireylerin geçimlerini insanca sağlayabilecek
bir iş bulamamaları geleceğe umutla bakamamalarına, mutsuz ve karamsar
olmalarına yol açmaktadır.
Ekonominin temeli üretimdir.
Üretmeyen, üretimini artıramayan ülke ekonomik yönden kalkınamaz. Toplumun
ulaştığı ekonomik kalkınma düzeyi ile demokrasi ve hukuk devleti ilişkisini
gözardı edemeyiz. Ülkedeki demokrasi, eğitim, sağlık ve hukuk düzeyi de
kişi başına düşen gelirle orantılıdır. Güçlü bir ekonomik yapı, demokrasininde,
eğitiminde, adaletinde güvencesidir. Bu nedenle ülkemizde, eğitim, sağlık,
adalet ve demokrasi düzeyinin yükseltilebilmesi için her etkinlik alanında
üretimi ve böylece kişi başına düşen geliri artırarak ekonomik gelişmişlik
düzeyimizi yükseltmek zorundayız. Üretmeyen veya üretimini artırmayan kişi
veya ulus yoksulluktan kurtulamaz.
Avrupa Birliği'ne uyum çalışmalarının
başlatıldığı dönemde Türkiye'nin siyasetinde, idari yapılanmasında ve ekonomisinde
önemli dönüşümler yapması gerekmektedir. Türkiye'nin küreselleşen dünyada
yerini alabilmesi, toplumun gönenç, huzur ve mutluluğu buna bağlıdır. İnsan
hak ve özgürlüklerini korumada, yolsuzlukla savaşımda, adaleti sağlamada
geri kalmamalıyız. Yolsuzluk ekonomisinin zenginler üretmesine ve bunların
ülkede etkinlik kazanmasına olanak verilmemelidir.
Sayın Başkan,
Değerli Milletvekilleri,
Ekonomik alanda bugün yaşadığımız
sıkıntıların ortaya çıkmasına ve çözümünün gecikmesine ve sonuç olarak
Türk Ulusu'nun gönenç düzeyinin hak etmiş olduğu düzeyin altında kalmasına
yol açan nedenlerin başında 25 yılı aşkın bir süredir yaşamakta olduğumuz
yüksek enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık gelmektedir. Bir kaç yıl dışında
son 25 yıldır Türk ekonomisi yüzde 60'lar ile yüzde 100'ler arasında değişen
bir yapısal enflasyon süreci içinde bulunmaktadır. Bu süreç, bir yandan
gelir dağılımını dar gelirliler aleyhine bozarken, diğer yandan da ekonominin
üretkenliğini azaltmakta ve uzun erimde daha yüksek büyüme hızlarına ulaşılabilmesini
engellemektedir.
Uygulanmakta olan İstikrar
Programı'nın esas amacı da enflasyonu düşürmektir.
Fiyat istatistikleri, enflasyonu
düşürme amacına ulaşılması için daha çok çaba gösterilmesi gerektiğine
işaret etmektedir. Ancak, enflasyonla savaşımın yükünün, toplumun değişik
kesimlerinin üzerine, bunların ekonomik gücüne göre dengeli dağıtılmasına
özen gösterilmelidir. Dar ve sabit gelirliler üzerindeki enflasyon baskısının
azaltılması yerinde olacaktır.
Ekonominin istikrara kavuşması
amacıyla bundan sonra alınacak önlemlerin değişik kesimleri arasında sağlanacak
bir toplumsal uzlaşmaya dayandırılması yerinde olacaktır. Böyle bir toplumsal
uzlaşma, yalnız programın başarısı için değil, toplumsal gönencin güçlendirilmesi
yönünden de yararlı olacaktır.
Uzun erimde başarılı olacak
bir kalkınma stratejisi toplumun tüm kesimleri tarafından üzerinde ana
hatlarıyla uzlaşılmış, benimsenmiş bir strateji olmak zorundadır. Bu açıdan
özel sektörün, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve işveren kesimlerinin
katılımının sağlanması, politikaların kararlı ve tutarlı bir şekilde uygulanabilmesi
açısından çok önemlidir. Bu katılım sürecinin toplumumuz için uzun erimde
en yüksek faydayı sağlayacak ortak bir noktada buluşabilmesi için, her
kesimin kendi kısa erimli çıkarlarını gözetme yerine uzun erimde tüm toplumun
çıkarlarını gözeten ve ekonomi biliminin temel kurallarını dikkate alan
bir yaklaşım içinde olmaları ön koşuldur. Türkiye'nin ulaşmış olduğu toplumsal
ve kurumsal gelişmişliği ve demokrasi geleneği bu koşulu yerine getirebilecek
düzeydedir.
Dış ticarette dikkat edilmesi
gereken bir gelişme gözlenmektedir. 2000 yılının ilk altı aylık döneminde
1999'un aynı dönemine göre dışsatım yüzde 4,5 artarak, 13,4 milyar Dolar'a;
dışalım da yüzde 36 artarak 25,0 milyar Dolar'a yükselmiştir. 1999'un Ocak-Haziran
döneminde 5,6 milyar Dolar olan dış ticaret açığı, 2000 yılının Ocak-Haziran
döneminde yüzde 107,5 oranında bir artışla 11,6 milyar Dolar olmuştur.
Petrol fiyatlarındaki artışın da katkısıyla, dış ticaret açığı büyümektedir.
Bu dış ticaret açığı konusunda önemli bir gösterge sayılan dışsatımın dışalımı
karşılama oranı, 1999'un ilk altı aylık döneminde yüzde 69,4'den, 2000
yılının aynı döneminde yüzde 53,4'e düşmüştür. Dış ticaret açığının giderek
büyümesi ekonominin önündeki önemli güçlüklerden biridir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Gelir ve giderleriyle dengeli
ve sağlıklı bir bütçe yapısı, ekonomik istikrarın en önemli dayanaklarından
biridir.
Yıllarca sürdürülen bütçe
açıkları, ağır koşullarda iç ve dış borçlanmaya neden olmuş ve ekonomiyi
sık sık bunalıma sürüklemiştir. Son yıllarda bütçe disiplini amacıyla alınan
önlemler bu yönden olumludur.
Ancak, konunun bir de bütçe
gelirleri yönü vardır. Bütçe gelirlerinin esasını vergiler oluşturur.
Türkiye'nin vergi yapısı,
vergilemenin temel ilkelerinden uzaktır. Vergiler, az gelirliden az, çok
gelirliden çok oranda alınmalı; ekonomik etkinlikleri özendirmeli; etkin
ve verimli olmalıdır.
Varlıklı ile yoksulu ayırmayan
bu nedenle de vergilerin en adaletsiz türü olan dolaylı vergilerin, toplam
vergiler içindeki payı yüzde 60'lardadır. Öncelikle, bu durumun düzeltilmesi
yerinde olacaktır.
Diğer olumlu yanları yanında,
kayıt dışı ekonomik faaliyetleri kayıt altına alacak olan 1998'de çıkarılan
Vergi Yasası'nın tümüyle uygulanmasından vazgeçilmesinin, vergi adaletsizliğini
daha da ağırlaştırdığı söylenebilir.
Vergi yükünün, toplumun değişik
kesimleri üzerinde, onların gelirine göre dengeli dağıldığı da söylenemez.
Ücretli ve maaşlıların, toplam ulusal gelirden aldıkları pay, en son verilerle
yüzde 25-30'lar düzeyindedir; buna karşılık bu kesimin vergi yükü toplam
vergilerin yüzde 60'ı dolayındadır. Bu dengesizliğin giderilmesi gerekir.
Ek olarak, büyük boyutlara
ulaştığı belirtilen vergi kaçak ve kayıplarının ortadan kalkması için gerekli
önlemler alınmalıdır.
Ülkemizde vergi yükü, bir
başka anlatımla toplam ulusal gelirden vergi olarak alınan pay, Avrupa
Birliği ülkelerine göre çok azdır; ortalama olarak onların yarısı dolayındadır.
Bu durum, öncelikle bütçe açıklarına ve devletin ağır koşullarda borçlanmasına
neden olmaktadır. Bütçe gelirlerinin yetersizliği, sonuçta, kamu hizmetlerine
yansımakta, adalet, eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerine dahi
bütçeden yeterli kaynak ayrılamamaktadır.
Bugünlerde, gelecek yılın
bütçe hazırlıkları yapılmaktadır. Hükümetimiz 2001 Yılı Bütçesini 2000
Yılı Bütçesi dolayında tutacağını açıklamıştır. Enflasyonla savaşım bakımından
böyle bir yaklaşımın gerekli olduğu öne sürülebilir. Ancak, 2001 Bütçesi'nin
geçen yılın düzeyinde tutulması, kamu hizmetlerinin, gerçek anlamda ya
da reel olarak, enflasyon oranında daralması demektir.
Enflasyonla savaşım gerekçesiyle
de olsa, bütçe sınırlamasının, en azından adalet, sağlık ve eğitim gibi
temel kamu hizmetlerinde uygulanmaması yerinde olacaktır.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Türkiye, özelleştirme konusunda
çok daha açık bir tutum sergilemelidir. Onbeş yıl boyunca uygulanmakta
olan özelleştirmenin, yasal ve kurumsal düzenlemelerinde önemli eksikler
ve yetersizlikler vardır.
Kamu yararı, ülkenin uzun
dönemli gelişmesi kimi stratejik üretim ve hizmet birimlerinin kamu işletmesi
olarak kalmasını gerektirebilir. Bölgesel gelişme için gerekli girişimlerin
de kamu işletmesi olarak kalmasında yarar olabilir. Ancak, eldeki kamu
işletmelerinin ekonominin kurallarına göre ve özerk yönetilmeleri, etkin
ve verimli çalışmalarının sağlanması gerekir.
Özelleştirme gelirlerinin,
bütçe açıklarının kapatılması ya da devlet borçlarının ödenmesi amacıyla
kullanılmasından kaçınılması uygun olur. Özelleştirme gelirleri, yeni yatırımlara
dönüştürülmelidir. Ülkenin, bilim ve teknoloji yeterliliğinin güçlendirilmesi,
bölgesel gelişme, ulaşım ve iletişim altyapısıyla, eğitim ve sağlık gibi
insana yönelik yatırımlara öncelik verilmesi düşünülmelidir.
Sayın Başkan,
Sayın Milletvekilleri,
Bilim ve teknoloji alanındaki
hızlı gelişmeler, ulusal ekonomik ve toplumsal gelişmemizin yeni koşullara
göre biçimlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Günümüzde, yalnız sermaye
ve işgücünün sayısal büyümesi ekonomik gelişmeyi sağlamaya yetmemektedir.
Bunlara ek olarak, toplumun bilim ve teknoloji yeterliliğinin güçlendirilmesi,
kurumlaşma, kamu yönetiminin, yolsuzluktan uzak, etkin ve verimli çalışması,
tarihi ve kültürel değerlerin korunması ve çevre duyarlılığı, uzun dönemli
gelişmenin ve çağı yakalamanın ana ögeleridir.
Küreselleşme karşısında,
özellikle gelişmiş ülkeler, kendi çıkarlarını korumak amacıyla, ulusal
yenilik politikaları izlemektedir. Devletin ekonomideki yeri, yıllık ulusal
gelirden bütçeye ayrılan pay azalmamakta, giderek, bilim, teknoloji ve
eğitim alt yapısını güçlendirecek yönde artırılmaktadır.
Yapılan araştırmalar, gelişmekte
olan ülkelerin, gelişmiş ülkelere yetişmesinin ya da onları yakalamasının,
öyle kendiliğinden, yalnızca piyasa koşullarına dayalı olarak gerçekleşemeyeceğini
kanıtlamaktadır. Ülkeler bu amaçla, ulusal yenilik programları geliştirmekte;
bilinçli bir kalkınma yaklaşımı sergilemektedir. Bu süreçte, devlete de
yeni görevler düşmekte, Devletin gelişmeci özelliği yeni bir düzleme taşınmaktadır.
Türkiye, sanayileşmesinin
yarı yolundadır ve bu aşamada ortaya çıkan bilim ve teknolojiye dayalı
üretim yöntemlerini yakalamalıdır. Bu amaca ulaşılması için ülkenin, bilim,
teknoloji ve yenilik yeterliliğinin çok daha güçlendirilmesi gerekmektedir.
Bilim, teknoloji ve yenilik
yeterliliğinin güçlenmesi için yerli araştırma ve geliştirmeye önem verilmesi,
en ileri teknolojilerin alınması ve özümsenmesiyle birlikte bunlara yerli
katkı payının da sürekli olarak yükseltilmesi, bunun gerektirdiği kurumlaşmanın
sağlanması, özel-kamu ayrımı yapmadan tüm ulusal üretim güçlerinin, bilim
insanlarının, mühendis ve teknisyenlerin, işçilerin ve öbür iş ve meslek
sahiplerinin bu amaçla işbirliği yapmaları gereklidir.
Eğitimde birliği gerçekleştiren,
insanın yaratıcı yeteneklerini güçlendirmeyi amaçlayan ve bütüncül bir
toplumsal ve ekonomik gelişme anlayışına dayanan Atatürk devrimleri ile
Türkiye bu konularda yeterli tarihsel deneyim ve birikime sahiptir. Önemli
olan Cumhuriyet'in o topyekün gelişme, ilerleme ve çağdaşlaşma anlayışını
yeniden ve günün koşullarına uygun olarak yaşama geçirme becerisini göstermektir.
Türkiye, bilimsel ve teknolojik
gelişmelere daha yüksek oranda katkı yapabilmeli ve daha da önemlisi, araştırma
ve geliştirme çalışmalarının sonuçlarını ekonomik getiriye, yeni mal ve
hizmet üretimine ve katma değere dönüştürmeyi başarmalıdır. Türkiye'nin
Avrupa Birliği'ne yalnız ucuz işgücüne dayalı el emeğiyle değil, beyin
gücüne dayalı emeğiyle girmesi gereklidir. Bilgi toplumuna ancak bu doğrultuda
atılacak ulusal, bilinçli adımlarla ulaşılabilir. Türkiye'nin, ekonomik
ve toplumsal gelişmenin önünde giden ülkeleri yakalaması, yaşamsal önemdedir.
Halkın gönencini artırmanın ve dünyada rekabet edebilmenin çıkar yolu da
budur.
Ekonomimizin uzun yıllardır
sahip olduğu yapısal bozukluklarını da ortadan kaldırmak üzere başlatılan
istikrar programının kararlılıkla uygulanması bir gerekliliktir. Bu bağlamda,
enflasyonun düşürülmesi ereklerinden asla ödün verilmemesi gerekmektedir.
Bugün, dünyada gelişmişlik düzeyi yüksek hiçbir ekonomide enflasyon, ülkemizdeki
oranda değildir. Türkiye'nin uzun yıllar yüksek enflasyon oranına sahip
olduğu düşünülürse, şu andaki düşüş eğiliminin ümit verici niteliği anlaşılır.
Halkımızın geçtiğimiz yıllarda kanıksadığı enflasyonun yüksek oranının
düşebileceğine olan inancın yaygınlaşması da bu süreci olumlu yönde etkileyecek
bir psikoloji yaratmaktadır.
Türkiye'nin ekonomik alanda
önündeki öncelikli ereği yatırımları, üretimi, ihracatı ve dolayısıyla
ulusal geliri artırmak olmalıdır. Bunu sağlayacak politikalar uygulanmalı,
özendirici önlemler alınmalıdır.
Ulusal gelirin bireysel ve
bölgesel olarak daha adil paylaşımı da üzerinde özenle durulması gereken
bir diğer önemli konudur. Gelir dağılımının bozulmasının toplumsal uyum
ve istikrarı olumsuz etkilediği, toplumsal kimi patlamanın kaynağı olduğu
unutulmamalıdır.
Ulusal gelirin dağılımını
dengelemede vergiler önemli bir araçtır. Vergi toplama düzeneklerinin Batılı
toplumlardaki gibi etkin kılınmasına gereksinim bulunmaktadır.
Çağdaş devlet anlayışı, ulusal
düşünce birliğinin yol göstericiliğinde ortak çıkarlara hizmet edecek stratejiler
belirlenmesini gerektirir. Ekonomik ve Sosyal Konsey'in demokratik katılıma
olanak vereceği düşüncesiyle oluşturulmuş olması çağdaş devlet anlayışına
uygundur. Bu konseyin toplumsal diyalog ve uzlaşmaya yardımcı olacak biçimde
ve toplumsal katılım ve kapsayıcılık, geniş temsil ilkeleri doğrultusunda
gözden geçirilmesinin yararlı olacağına inanmaktayım.
Türk ekonomisinde tarımın
önemli ve ayrıcalıklı bir yeri bulunduğunu bilmekteyiz. Ayrıca, toplam
istihdamın yarısına yakın bir bölümü tarım kesimindedir. Bu kesimde gelirlerin
düşük olduğu da bir gerçektir. Tarım politikasının belirlenmesinde Avrupa
Birliği kıstaslarını gözönünde bulundururken, ekonomimizde önemli bir konuma
sahip bu kesimin gereksinmelerini de gözetecek uzun dönemli bir bakış yönüne
sahip olmamızda yarar bulunmaktadır.
Bölgelerarası toplumsal-ekonomik
kalkınmışlık farklılıklarının yol açtığı göç olgusu ve bunun neden olduğu
sağlıksız kentleşme bir sorun olma özelliğini korumaktadır. Denetimsiz
göç, hem kentlerde yerleşme, hem de sağlık, eğitim, enerji gibi temel hizmetlerin
sunulması bakımından darboğazlar yaratmaktadır. Dileğim, giderek bu bölgelerarası
gelişmişlik düzeyi farklılığının ortadan kaldırılmasını sağlayacak önlemlerin
kararlılıkla uygulanmasıdır. Son zamanlarda kentten köye geri dönüş açısından
rastlanan sevindirici örneklerin önümüzdeki dönemde artmasını ummaktayım.
Önemli olan, halkımızın köyde kalmasını özendirecek ekonomik ve toplumsal
bir temelin yaratılabilmesidir. Bu sağlandığında köylümüz, ekonomik beklentilerini
karşılamak kaygı ve umuduyla kentlere göç etme gereğini duymayacaktır.
Önceki
sayfa Sonraki
sayfa
KAYNAK:CUMHURBAŞKANLIĞI İNTERNET SİTESİ (1
EKİM 2000)
  |