Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV 
 BELGELER 
 DOSYALAR 
 KİM KİMDİR 
İlgili Sayfalar 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 
TBMM'nin 21. Dönem 3. Yasama Yılı'nı
açış konuşması... (2)
(1 Ekim 2000)

Sayın Başkan, 

Yüce Meclisimizin Değerli Üyeleri, 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, üniter özelliğine, anayasal, demokratik, parlamenter düzenine kasteden ve 1984'ten bu yana toplumsal ve ekonomik yaşamımız yönünden önemli bir tehdit oluşturan bölücü terör hareketine karşı Devletin verdiği savaşım öncelikli bir konu olma özelliğini korumuştur. Bu süre içerisinde terörün yol açtığı zararın boyutları, ne yazık ki çok büyük olmuştur. 15 Ağustos 1984'ten bugüne kadar Türkiye genelinde meydana gelen 36.320 olayda güvenlik güçlerimiz 5851 şehit ve 11.917 yaralı vermiştir. Sivil halkın uğradığı saldırılar sonucu 5435 vatandaşımız yaşamını yitirmiş, 6141 vatandaşımız da yaralanmıştır. Teröristlerden 25.587'si operasyonlarda ölmüş, 850'si yaralanmış, 9217'si de yakalanmıştır. 2476 terörist ise teslim olmuştur. Gelinen noktada terörün şiddet boyutu ezici bir güç kullanımı ile baskı ve denetim altına alınmıştır. 

Devletin resmi dili, bayrağı, sınırları, egemenlik hakları her türlü tartışmanın üstünde olup, bunların korunması Devletin meşru hak ve görevidir. Hiçbir devletin kendi anayasal düzeninin yıkılmasına ve ülkenin bölünmesine hoşgörüyle yaklaşmasına olanak yoktur. 

Amacı ne olursa olsun terörizmin hiçbir türünün haklı görülmesi düşünülemez. Günümüzün ciddi tehditlerinden biri olan terörizmin ve terör eylemlerine katılanların ve bunu destekleyenlerin uluslararası toplum tarafından en güçlü biçimde kınanmaları gerekir. Bu tehlike karşısında uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi, terör eylemlerine parasal desteğin önlenmesi ve teröristlerin adalet önüne çıkartılmasını öngören uluslararası sözleşme ve kararların tam olarak uygulanması gerekmektedir. Tüm ülkeleri bu yönde özendirmeye ve onların terör örgütlerinin ve bağlantılı kimi paravan kuruluşların etkinliklerine engel olmaları yönünde çaba harcamaktayız. 

Bölücü Terör Örgütü'nün 1999 yılında aldığı kimi unsurlarıyla yurt dışına çekilme kararına ve eylemlerin terörle savaşımda sağlanan başarılar sonucu azalmasına karşın bu tehdit karşısında uyanık olmamız gerekliliği ortadan kalkmış değildir. Ülke huzuru, güvenliği ve iç barış yönünden terör eylemlerinin Türkiye'nin gündeminden tamamen düşmesi zorunludur. Diğer ülkelere düşen sorumluluk da teröre destek sonucunu doğuracak, sağduyudan uzak yaklaşımlara yönelmemeleridir. Teröre şu veya bu biçimde verilen destek ve teröristlere gösterilen hoşgörünün sonunda ters tepeceği ve bu ülkelerin kendi çıkarlarına zarar vereceği bilinmelidir. Bunun geçmiş dönemlerden örnekleri az değildir. 

Terörle savaşımda son derece başarılı operasyonlar sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve diğer tüm güvenlik güçlerinin büyük bir özveri ve sorumluluk duygusuyla görevlerini yerine getiren mensuplarına, ilgili kamu yöneticilerine ve bu tehlike karşısında sergilediği birlik, beraberlik ve dayanışma için ulusumuza takdir duygularımı dile getirmeyi bir görev bilirim. Bu vesileyle aziz şehitlerimizi rahmet, kahraman gazilerimizi minnetle anıyorum. Şehit ve gazilerimizin yakınlarına sabır ve güç diliyorum. Yüce Meclisimize de, bu ülkenin kahraman askerlerine ve güvenlik güçlerine terörle mücadelede her zaman sağladığı destekten dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. 

Terörün etkileri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde, eskiden beri diğer bölgelerle var olan gelişmişlik farklılıklarına ek olarak, yoğun bir yıkıma yol açmış ve bu bölgelerimizdeki ekonomik ve toplumsal geri kalmışlık bir ölçüde teröre altyapı oluşturan önemli bir etken olmuştur. Bugün terörle savaşımda sağlanan başarı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin yurdun diğer bölgeleriyle her alanda bütünleşmesinin sağlanması amacıyla gerçekçi ve uygulanabilir yeniden imar ve onarım önlemlerinin harekete geçirilmesi için elverişli bir ortam yaratmış bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kamu yönetimi, ekonomi, sağlık, eğitim, kültür ve toplumla ilişkiler alanlarında bir dizi önlem içeren bir Eylem Planını bölgede uygulamaya koymuştur. Bunun yanısıra, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı da bölgenin kalkındırılması için önemli hükümler içermektedir. Sözkonusu önlemlerin, yeterli kaynak sağlanarak ivedilikle ve başarılı bir biçimde uygulanmasını Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği yönünden yaşamsal önemde görmekteyim. Devlete karşı terör yoluyla bir sonuç alınamayacağının Terör Örgütü'nün kendisi tarafından da geç de olsa anlaşıldığı günümüzde, geçmişin karamsarlığının yerini öz güvene ve geleceğe umutla bakılabilen bir ortama bırakmış olması ulusça memnunlukla karşıladığımız olumlu bir gelişmedir. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Devletin siyasal, toplumsal, hukuksal ve ekonomik düzenini değiştirerek, dini esasları temel alan teokratik bir düzen kurulmasını amaçlayan irtica, devlete sızma özelliği ve silahlı eylem yeteneğiyle ulaştığı yüksek tehdit düzeyi ile toplumumuzda haklı kaygılar uyandırmaktadır. Anayasa'da belirtilen demokratik, laik sosyal yapımızı yıkmayı amaçlayan her tehdidi olduğu gibi, irtica tehdidini de önlemek Devletin ana görevleri arasındadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez temel niteliklerinden olan laiklik ilkesinin yol gösterici olacağı Anayasamızda belirtilmiştir. Yine Anayasamızda, kimsenin, Devletin sosyal, ekonomik, siyasal ya da hukuksal temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma ya da siyasi ya da kişisel çıkar ya da nüfuz sağlama amacıyla her ne biçimde olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemeyeceği ve kötüye kullanamayacağı öngörülmektedir.

Demokrasilerin kendini koruma hakkı tartışma götürmez bir olgudur. Demokratik toplum düzeninin bireye sağladığı haklar yanında, yüklediği görev ve sorumluluklar da bulunduğu unutulmamalıdır. Türkiye'de karşı karşıya bulunulan dış destekli irtica faaliyetlerine karşı, Anayasa ve demokratik hukuk düzeni çerçevesinde, devletin tüm kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları tarafından anayasal düzenimizin temelini oluşturan laikliğin korunması ve bu bağlamda dinin siyasal amaçlarla kullanılmasının önlenmesi ve ulusal eğitimin bu tür hareketlerin etkisinden kurtarılması amacıyla toptan savaşım verilmektedir. Bu savaşımda, toplumun aydınlatılması özel bir önem taşımaktadır. İrticaya karşı bu savaşım, temel dayanağını ve gücünü Atatürk ilke ve devrimlerinden, Anayasa ve yasalardan ve ulusumuzun çağdaş değerler ve uygarlık yönünde gelişme azim ve kararlılığından almaktadır. Bu kararlılık karşısında, karanlık düşüncelerin esin kaynağı olduğunda kuşku bulunmayan boşa çabaların başarısızlığa mahkum olması kaçınılmazdır. Bu savaşımın, halkın dini inançlarına karşı çıkmak gibi gösterilmesi de başlıbaşına bir din sömürüsüdür. Demokratik laik düzenin, inanç sahibi insanlarımızın birey olarak dini yükümlülüklerini yerine getirmelerine engel oluşturmadığını, yeri gelmişken vurgulamak isterim. 

İrtica ile savaşımda başarılı olunmasında, tehdidin boyutları hakkında sağlıklı tanıya ve tehdidin ortadan kaldırılmasına ilişkin anlayış birliğine varılmasına gereksinme duyulmaktadır. Yüce Meclisimizin ve temsil ettiği halkımızın bu konudaki duyarlılığı ve yasa uygulayıcılarının görev bilinci ve sorumluluğu bu savaşımın güvencesidir. İrtica ile savaşımda gereksinme duyulan ve Yüce Meclisimize sunulan tasarıların ivedilikle yasalaşması ve etkin biçimde uygulamaya konması bu konuda başarıya ulaşmamızı sağlayacaktır. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri,

Yıkıcı-bölücü ve irtica yönelimli eylemler bağlamında önemli bir konuya değinmekte yarar görüyorum: Şu anda Türkiye genelinde yayın yapan 1196 radyo kanalından 261'inin ve 359 televizyon kanalından 66'sının, yayın ilkelerine aykırı olarak ideolojik amaçlı yayın yaptığı belirlenmiştir. Bunun altında, yıkıcı ve bölücü öğelerin, kitle ile iletişimde özel radyo ve televizyon yayınlarının oynadığı önemli rolden yararlanma amacı yatmaktadır. Bu durum, ülkemizde özgür yayın haklarının kötüye kullanılmasına üzücü bir örnek oluşturmaktadır. Yıkıcı, bölücü ve irticai yayınlara karşı, zaman yitirilmeden gerekli adımların atılabileceğini düşünüyorum. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Ulusal ve uluslararası düzeyde örgüt oluşturarak, yasalara aykırı biçimde, haksız çıkar veya yüksek kazanç sağlamayı amaçlayan örgütlü suçlar, birçok ülkede olduğu gibi toplumumuzda da savaşım vermemiz gereken bir sorun olmaya devam etmektedir. Kamuoyunda haklı olarak kaygılara yol açan ve toplumsal istikrarı tehdit eden örgütlü suçlara karşı her türlü yasal olanaktan yararlanarak sürdürülen savaşım önemli bir konu olma özelliğini korumaktadır. 

Örgütlü suçlara karşı yönetsel ve yasal önlemleri içeren bir Eylem Planı çerçevesinde sürdürülen savaşımda, son yıllarda başarılı sonuçlar elde edilmiştir. 

Küreselleşen dünyanın ortak sorunlarından biri olan yolsuzluk, ortaya çıktığından bu yana kamu kesimini ilgilendiren bir olgu olarak ele alınmakta, toplumsal düzeni ve kamu kaynaklarını aşırı derecede yıpratan bir toplumsal hastalık olarak kabul edilmektedir. Her ülkenin içinde bulunduğu koşullara göre farklılıklar gösteren yolsuzluk olayı, ülkemizde, üzerinde özenle durulması gereken bir boyut kazanmıştır.

Günümüzün küreselleşen dünyasında ülkelerdeki yolsuzlukların uluslararası bağlantıları olabilmekte ve ortaya çıkan olumsuzluklar gelişmiş-az gelişmiş ayrımı yapmaksızın tüm ülkeleri etkilemektedir.

Yolsuzluklar yalnızca günümüz toplumlarına özgü olaylar değildir. Yolsuzluğun, devlet örgütünün ortaya çıkışından beri varolduğu ileri sürülmektedir. Hemen her toplumda değişik biçimlerde kendini gösteren bu toplumsal olayın yapısal, etik, bürokratik ve ekonomik nedenleri vardır.

Türkiye'de yolsuzluğun sosyo-ekonomik nedenleri; hızlı nüfus artışı, çarpık kentleşme, eğitim eksikliği, çalışanlar arasındaki ücret uçurumu ve yetersizliği, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve bütün bunların neden olduğu toplumdaki etiksel çöküntü biçiminde sıralanabilir.

Toplumun etik ve hukuksal kurallarını ihlal eden yolsuzluk yanında, dar bir çevreye büyük çıkarlar sağlanmasına olanak veren, kamu kaynaklarını belirli çevrelerin çıkarına dönüştüren, kıt kaynakların kamu yararına eşitlik ve adalet ilkelerine uygun, akılcı kullanımına engel olan tüm siyasal ve yönetsel yozlaşmaları da yolsuzluk kapsamında ele alıp değerlendirmek zorunlu duruma gelmiştir.

Bireysel etik düşüklükleri ile sosyo-ekonomik koşullardan kaynaklanan rüşvet olgusunun, yolsuzluk olaylarında hep ilk sırayı işgal etmesi, çoğu kez, sorunu büyük boyutları ile görmeye engel oluşturmaktadır. Kuşkusuz rüşvetle savaşım büyük önem taşımaktadır. Ancak, bu savaşım, bizi rüşvet olaylarının çok üzerinde büyük kaynakların yitirilmesine neden olan siyasal, yönetsel ve ekonomik yolsuzluklarla savaşım amacından uzaklaştırmamalıdır.

Yolsuzluğun olumsuz etkileri, önce demokrasinin temelini oluşturan hukuk devleti ilkesi alanında görülür; hukuka bağlılık ve güven yok olur.

Bunun yanısıra yolsuzluk, yasal otoriteye karşı duyulan saygıya büyük zarar verir; siyasal otorite ile halk arasında yabancılaşma başlar.

Ekonomik yolsuzluğun en belirgin örneğini oluşturan kayıt dışı ekonomi ve genel anlamda vergi kaçırma olgusunun boyutları çok yüksek düzeylere ulaşır. 

Yolsuzluk ortamında büyük kaynakların yitirilmesi söz konusudur.

Kamuda çalışanların ücret rejimi de yolsuzluğun bir başka nedenidir. "Eşit işe eşit ücret" ilkesiyle düzenlenen personel rejimi, aradan geçen 30 yılı aşkın zaman içinde bozulmuş, bürokratik kademeler ve sınıflar arasında uçurumlar oluşmuştur. Bunun yanında bir hususu önemle vurgulamak gerekir ki, ücret çalışmanın ölçüsü olmamalıdır. Kamu hizmeti kutsal bir görevdir. Bu hizmette yer alan tüm görevliler, en alt kademesinden en üstte bulunanlara kadar, eğer görevlerini en iyi biçimde yerine getirirlerse, bu bilince ulaşırlarsa bundan ülkemiz ve halkımız kazançlı çıkar; bu işin onuru da görevlerini hakkıyla yapmanın vicdan rahatlığını taşıyan kamu görevlilerinin olur. 

Yolsuzluk, toplum yaşamının, demokratik rejimin ve birey etiğinin büyük aşınmaya uğramasına, bunların sonucunda da sosyal çöküntüye neden olur. 

Yolsuzlukların önlenmesinde, Devletin, gereklilik, verimlilik, tutarlılık ve etkinlik ilkelerine göre yapılandırılması, kamu personel rejiminin iyileştirilmesi, kamu hizmetinin aksatılmadan yürütülüp bu hizmetlere hız kazandırılması, kamu yönetiminin nitelikli hizmet sunacak biçimde saydamlaştırılması, yönetim üzerindeki siyasal baskıların azaltılması önemli rol oynayacaktır.

Yolsuzlukların önlenmesinde denetim, kuşkusuz önemli bir etmendir. Tüm kamu birimleri ile işlemlerinin geleneksel düzenlilik denetimi yanında iç denetim ve verimlilik denetimleri ile uygulama ve karar alma süreçlerinde denetlenmesi olanaklarının artırılması, yolsuzlukların en alt düzeye indirilmesinde yardımcı olacaktır. Ayrıca, kamu ihaleleri, dış ticaret, kamu borçlanmaları, bankacılık, sermaye piyasaları, yatırım teşvikleri, özelleştirme gibi yüksek yolsuzluk riski taşıyan alanlarda saydamlığın sağlanması, yolsuzlukların ortadan kaldırılmasında etkin olacaktır.

Yolsuzluğu önlemenin bir yolu da, yönetsel işlem, düzenleme ve kararların yasalara uygunluğunun sağlanmasıdır. Ancak, yasalara uygunluğun her zaman tek başına yolsuzluğu önlemeye yetmediği de bir gerçektir. Uygulayıcıların niyetleri, bu yönden, en az yasaya uygunluk kadar önemli ve etkendir. 

Yolsuzlukla savaşımda alınması gereken önlemler, hazine birliği ilkesinin benimsendiği, bütçenin samimiyet ve denklik ilkelerine uygun hazırlanabildiği, ekonomik ve sosyal gelişmeleri olumlu etkileyecek bir gelir-gider yapısına kavuşturulabildiği ve özellikle bütçe, fon, döner sermaye ve vakıf dağınıklığının giderilebildiği ölçüde başarılı olacaktır.

Yolsuzlukları önlemek için saydam bir Devlet yapısı oluşturulmalıdır. Bu amaçla halkın bilgi alma, bilgiye ulaşma ve bilgilendirme hakkı güvence altına alınmalıdır. Yönetimde saydamlığın sağlanması, açıklık ve etkin bir denetim yolsuzluk yapılmasını büyük ölçüde engelleyecektir.

Ulusumuzun yaşam biçimi olarak benimsediği demokratik rejimimizin çağdaş kural ve kurumlara, kamu yönetiminin saydamlığa kavuşturulması, halkımızın, bürokratların ve politikacıların temiz toplum yaratmak azim ve kararlılıkları, yolsuzlukla savaşımda varolan ve alınacak önlemlerin başarı şansını artıracaktır.

Ülkemizin demografik gelişiminde Cumhuriyet'in ilanından günümüze kadar önemli dalgalanmalar olmuştur. Cumhuriyet'in kuruluşundan 1960'lı yıllara kadar, çağdaş ilkeleri gerçekleştirecek yeni insanın yetiştirilmesi için nüfus artırıcı politikalar uygulanmıştır. Bu dönemde, farklı dünya anlayışı ve ufku olan insanı yetiştirme çabasındaki eğitim kurumlarının amacı, "Cumhuriyet, ulus, çağdaşlaşma" üçlüsünü gerçekleştirmek olmuştur. 1960'lı yıllarda nüfus artışını özendirme yerine demokrasi ve insan hakları çerçevesinde sağlıklı ve eğitimli nüfus artışını öngören politikalar yürürlüğe konulmuş ise de, bu politikaların başarısı için gerekli kaynak ayrılamamıştır. Sonraki yıllarda alınan önlemler ve halkın bu yönde eğitilmesi yeterli olamamıştır. 1999'a kadar her yıl yüzde 2'nin üzerinde gerçekleşen nüfus artışı, 1999 yılında yüzde 1,5'a düşürülmüştür. Gelişmiş ülkelerde bindelerle anlatıldığı ve ülkemizin kaynak yetersizliği gözönünde bulundurulursa bu oranın ne kadar yüksek olduğu yeterince vurgulanmış olur.

Hızlı nüfus artışı ekonomiye büyük sorunlar yüklemektedir. Gelir dağılımının bozulmasında, işsizlikte, kalkınmanın gerçekleştirilemeyişinde, sağlıksız kentleşmede, eğitim ve sağlık sorunlarının büyümesinde aşırı nüfus artışı önemli etmendir; toplumun sosyal ve kültürel gelişimini etkilemektedir. 

Nüfus artışının olumsuz bir etkisi, gelir dağılımındaki dengesizliği artırmasında görülür. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün 1994 yılına ilişkin son istatistiklerine göre, Türkiye genelinde yüzde yirmilik bölümlerden en altta yer alan grupta ulusal gelirden alınan pay yüzde 4.9, alt orta grupta yüzde 8.6, orta grupta yüzde 12.6, üst orta grupta yüzde 19 ve üst grupta yüzde 54.9'dur. Gruplar arasındaki uçurumun yorumu gerektirmeyecek kadar açık olması, gelir dağılımındaki dengesizliği ve adaletsizliği tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir. 

Yüksek nüfus artışı, işgücü sunumunu artırmaktadır. Bu artışa yanıt verecek çalışma alanı yaratabilecek yeni yatırımlar gerçekleştirmek çoğu kez kaynak yetersizliğinden dolayı gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden, gelişmekte olan ülkeler, artarak süren işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmaktadırlar. 

Nüfus artışındaki yükseklik, bir yandan tüketim eğilimini artırıp üretmeden tüketmeye, öte yandan yatırımlara aktarılacak fonların azalmasına, yatırımların niteliklerini etkileyerek, kaynakların, kişilerin yaşam düzeylerini ve toplumun gönencini yükseltecek ekonomik yatırımlar yerine demografik yatırımlara yönelmesine neden olmaktadır. 

Nüfus artış hızının yüksek olması sağlıksız bir kentleşmenin de temel nedenidir. Nüfus artışı özellikle kırsal alanda daha yoğun biçimde yaşanmaktadır. Kırsal alandaki bu yoğun artış, ekonomik nedenlerle ve özellikle 1980'lerden sonra güvenlik nedeniyle kentlere doğru hareketlenmiştir. Kentlerde yaşayanlar 1935'te nüfusun yüzde 23.5'unu oluştururken, 1997'de bu oran yüzde 65'e yükselmiştir. Sağlıksız kentleşme, ekonomik ve sosyal birçok sorunu birlikte getirmektedir. Kent yerleşmelerinde yaşayan insanların farklı kültürel nitelikleri ve yaşam biçemleri ikili toplum yapısının oluşmasına neden olmuştur. Kentlerdeki çarpık yapılaşma da bu sağlıksız kentleşmenin sonucudur. Ayrıca, kırsal kesimden gerçekleştirilen göç olgusu üretimin düşmesine neden olmuştur.

Nüfusun büyüklüğünü, artış hızını, coğrafi dağılımını ve niteliğini etkileyerek toplumun öngörülen ereklere ulaşmasını sağlamak ve ekonomik gelişmişlik düzeyini artırmak olanaklıdır. Bunun için iyi hazırlanmış programlarla oluşturulan nüfus politikalarına gereksinim vardır. Nüfus planlamasını gerçekleştirip nüfus artışı denetime alınmadan büyük projeleri yaşama geçirme olanağı yoktur.

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Konuşmamın başında da işaret ettiğim gibi, çağdaş demokrasilerde devlet birey için vardır. Devlet yurttaşına hizmet götürmek, onun gereksinmelerine yanıt olacak uygulamalarda bulunmak ve toplumsal yaşantıyı düzen içinde işleyecek biçimde örgütlemek durumundadır. Bu bağlamda, devletin toplumsal yaşamdaki rolünün, vatandaşlarımızın saygısının pekişeceği bir etkinlik düzeyine ulaştırılması yönünde Türkiye'nin devlet yapısında gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bürokratik işlemlerin azaltılıp kolaylaştırılması ve dolayısıyla çabuklaştırılmasına gereksinme vardır. 

Günümüzde, kamu yönetimine yöneltilen temel eleştiriler; verimsizlik, yavaşlık, kaynak kullanımında savurganlık, aşırı merkeziyetçilik, kadrolarda şişkinlik, halkla ilişkilerde yetersizlik, değişen koşullara uyum sağlama esnekliğinden ve yönetsel saydamlıktan yoksunluk, görev, yetki ve sorumluluk dengesinin iyi kurulamamış olması, eşgüdüm eksikliği gibi konular üzerinde odaklanmaktadır. 

Dünya genelinde ve ülkemizde yaşanan sosyo-ekonomik gelişmeler ile bilim ve teknolojideki hızlı değişim, uluslararası rekabet ve küreselleşme olgusunun da etkisiyle, kamu yönetiminin merkezi ve yerel düzeydeki örgütlenmesi ve işleyişinin yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmakta, kamu yönetim anlayışını, işleyişini, insan kaynaklarını, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri bütüncül bir yaklaşımla ele alan, köklü bir değişikliği gerektirmektedir. 

Kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesinde öncelikle devletin bir bütün olarak işlevinin, doğrudan, dolaylı, gözetici, denetleyici, yol gösterici ya da izleyici olarak içinde yer alacağı etkinliklerin belirlenmesi gerekmektedir. 

Çağın teknolojik gelişmelerine, hizmetin kapsamı ve yürütülüş biçimine ilişkin yeni anlayışlar ve gereksinmelere göre kamu yönetiminin tümüyle gözden geçirilerek, etkinlik, verimlilik, açıklık gibi ilkeler çerçevesinde yeniden düzenlenmesi, devletin önemli konularından birini oluşturmaktadır. 

Devletin etkinliğinin artırılmasında önemli bir ögenin devlet memurlarının özlük haklarına ilişkin bir devlet personel reformunun ivedilikle gerçekleştirilmesi olduğunda kuşku bulunmamaktadır. 

Kamuda, norm kadrolara ve nesnel ölçütlere dayalı, gerekli nicelik ve nitelikte personel çalıştırmaya yönelik bir işe alma politikasının izlenmesi, atamalarda mesleki bilgi ve liyakatın esas alınması, çok sayıda ödeme kalemini içeren mevcut karmaşık ücret sistemi yerine, eşit işe eşit ücret ilkesine dayalı bir sisteme geçilerek ücret dengesizliğinin giderilmesi, sendikal hakların geliştirilmesi sağlanmalıdır. 

Anayasa'nın 127. maddesinde, yönetimin bütünlüğü ilkesi çerçevesinde, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve yerel gereksinmelerin gereği gibi karşılanması amacıyla, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerinde idari vesayet yetkisine sahip olması öngörülmüştür. 

Yerel yönetimler, seçimle oluşturulan, yasalarca belirlenmiş yetkileri, özel gelirleri, personel kadrosu, yönetim birimleri, karar ve yürütme organları bulunan özerk kamu tüzel kişileri olarak tanımlanmakla birlikte, Anayasa ve ilgili birçok yasamızdaki kurallarla merkezi yönetime tanınan yetkiler, yerel yönetimlerin yönetsel özerkliğine sınırlamalar getirmiştir. Merkezi yönetim, yerel yönetim arasındaki görev dağılımında, ağırlık merkezi yönetimden yanadır. Bu durum dikkate alınarak, yerel yönetimlere yetki, mali kaynak ve girişim gücü verecek bir yerel yönetim reformundan uzun süredir sözedilmektedir. Bu yeniden düzenleme çalışmasının, geciktirilmeden yapılması önem taşımaktadır. 

Yerel yönetimler içinde en küçük birim olan köylerin işlevleri artırılmalı, kendi kendilerine yeterli bir örgütlenmeye kavuşabilmeleri için özgelirlerini artırıcı düzenlemeler yapılmalıdır. 

İl özel idarelerinin yetkilerini, görevlerini, örgüt yapısını ve bütçe gelirlerini açıklıkla belirleyen yeni bir yasal düzenleme gereklidir. 

Devlet toplumsal yaşamda gereksinme duyulan hizmetlerin tümünü karşılayabilecek durumda değildir. Aslında bunu beklemek de gerçekçi ve doğru olmaz. Çağdaş demokrasilerde, devletin hizmetlerini tamamlayacak ya da var olan boşlukları dolduracak ve toplumsal denetim rolü oynayacak sivil toplum örgütleri ortaya çıkmıştır. Bu örgütler, demokraside gereksinme duyulan ögeler olmaya başlamışlar ve önemleri giderek artmıştır. Ülkemizde de son yıllarda yararlı ve başarılı çalışmalar yapan sivil toplum örgütlerinin sayısı oldukça artmış ve sivil toplum hareketinde epey yol alınmıştır. Bu örgütlerin, kimi konularda kamuoyuna özlem duyulan ilgi ve duyarlılığı kazandırmakta etkili oldukları mutlulukla gözlenmektedir. İçten dileğim, Türkiye'de güçlenen sivil toplum hareketine anayasal güvence sağlanmasıdır. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Hukuk devleti ilkesini temel alan demokrasilerin gücü ile toplumların ulaştığı ekonomik gelişmişlik düzeyi arasında koşutluk bulunduğunu görmekteyiz. Demokratik toplum, çoğulcu demokrasi ile temel hak ve özgürlükleri içermekte ve güvenceye almaktadır. Bu öğelerden birinin eksikliği ya da içeriğinin yetersizliği toplum düzeninin demokratikliğinin tartışılmasına neden olmaktadır.

Bugün ekonomik yönden gelişmiş, ulusal geliri yüksek, sanayileşmiş Batılı ülkelerde demokrasilerin işleyişinde herhangi bir sorunla karşılaşılmamaktadır. Batı demokrasilerinin en büyük özelliği temel hak ve özgürlükler ile demokratik toplum düzeninin korunması arasında gerekli dengeyi sağlamış olmalarıdır. Bu dengeyi sağlayamayan toplumlarda demokrasi yeterli güvenceden yoksun demektir. Ekonomik kalkınmada göreceli olarak geri kalmış ülkelerde ya demokrasinin hiç var olmadığını ya da tam işlemediğini, zaman zaman ciddi sorunlarla karşılaşıldığını görmekteyiz. Ekonomik gelişim çabalarımızın önemi, yalnız halkımızın gönenci yönünden değil, fakat demokrasimizin daha da güçlenmesi ve sağlıklı işleyişi yönünden de kendini hissettirmektedir. 

Devlet, tüm kurum ve kuruluşları ile birlikte daha sosyal ve daha demokratik yapılanmalı, sosyal adalete ve demokrasiye evrensel düzeyde geçerlilik kazandırılmalıdır.

Çağdaş demokrasiler çoğulcu ve katılımcı özellikleriyle öne çıkarlar. Katılımcılık özelliği, siyasal partileri demokrasilerin vazgeçilmez öğesi yapmıştır. Anayasamız da, çağdaş bir anlayışla siyasal partilerin, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğeleri olduğunu belirtmiştir. Demokrasilerde, çok partili yaşam asıldır. Çağdaş demokrasiyi, çok partili siyasal yaşamın yarattığını söylemek yanlış olmaz.

Demokrasinin gelişimi ile çok partili siyasal yaşam birbirine bağlıdır. Demokrasiler çok partili siyasal rejimin egemen olduğu toplumlarda filizlenip gelişebilir. 

Anayasa'da, siyasal partilerin önceden izin almadan kurulacakları, Anayasa ve yasalar çerçevesinde etkinliklerini özgürce sürdürecekleri belirtilmiştir. Bundan amaç, siyasal partilerin etkinlikte bulunurken eylemli engellerden ve karışmalardan uzak olmasının sağlanmasıdır.

Anayasamıza göre, yurttaşlar, siyasal parti kurma ve yöntemine göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptirler; siyasal partilerin etkinlikleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olmalıdır. Seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma, siyasal parti kurma, siyasal partilere girme ve partilerden çıkma özgürlükleri, demokratik süreçte siyasal katılma yönünden son derece önemlidir.

Siyasal partilerin etkinlikleri, çalışmaları ve özellikle parti içi düzenlemelerinin demokrasi ilkelerine uygun olması anayasal gerekliliktir. Kendi iç yapılarında ve uygulamalarında demokrasinin gereklerine uygun davranmayan, demokratik kuralları geçerli ve etkin kılmayan siyasal partilerin, "demokratik devlet" ilkesini tüm kural ve kurumlarıyla gerçekleştirmesini beklemek güçtür. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Yaşadığımız dünya, özellikle 1980'li yıllardan itibaren çok hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Önce ticaret daha sonra sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ile başlayan bu değişim süreci, bilgisayar ve iletişim teknolojilerindeki başdöndürücü gelişmelerle büyük bir ivme kazanmıştır. Küreselleşme olarak adlandırılan bu süreç önce ekonomik alanda kendini göstermiş daha sonra sosyal ve kültürel alanda da etkili olmaya başlamıştır.

Özellikle bilgisayar ve bilgi iletişimi teknolojilerinin gelişmesi ile hem üreticiler hem de tüketiciler bakımından bilgiye ulaşmak çok daha hızlı ve kolay duruma gelmiş ve bunun sonucunda rekabet ve rekabet koşulları da küreselleşmiştir.

Küreselleşme olgusu, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramların öneminin artmasına, demokrasinin gelişmesine yol açmaktadır. Bu alandaki gelişmelerin 21. yüzyılda daha da artacağı, dünya nüfusunun giderek daha büyük bir kesiminin demokrasinin sağladığı insanca yaşama ve kendini geliştirme olanaklarından yararlanacağı olası sayılmaktadır.

Böyle bir ortamda başlıca iki öğe ön plana çıkmaktadır: İnsan ve bilgi.. Bu iki öğeyi bir araya getirebilen ekonomiler kalkınma yarışında diğerlerine göre daha avantajlı duruma geleceklerdir. Bir yandan insanın siyasal, hukuksal ve sosyal alanda birey olarak önemi, diğer yandan da iyi eğitilmiş, bilgi teknolojilerini kullanabilen, üretkenliği yüksek, nitelikli işgücü olarak insan öğesinin kalkınma sürecindeki rolü artmaktadır. O halde bu iki öğeye ağırlık veren kalkınma stratejileri 21. yüzyılda başarılı olacaktır. Yani demokratik sosyal ve hukuksal değerler sistemini geliştiren, bu sistemde yaratıcı düşünceye sahip bireyler yetiştiren, bu bireyleri bilimsel teknolojik gelişmeleri izleyecek, hatta bu gelişmelere katkıda bulunabilecek bir eğitim sistemi ile destekleyen, başta bilgi ve iletişim teknolojileri olmak üzere kalkınma için gerekli ekonomik sosyal ve kurumsal altyapıyı kuran ve bilim ve teknoloji alanındaki araştırma geliştirme etkinliklerine ağırlık veren ülkeler kalkınma yarışında bu koşulları sağlayamayan ülkelerle arayı açacaklardır.

Bununla birlikte, küreselleşmenin en belirgin özelliği, gelişmiş ülkelerin daha hızla gelişmesine karşılık, geri kalmış ülkelerin daha da geri kalması, dünyanın varsıl ve yoksul kesimleri arasındaki uçurumun giderek genişlemesidir.

Ülkeler, küreselleşmenin olumlu yanlarından daha çok yararlanmak, olumsuz etkilerini de en aza indirmek için, bir yandan ulusal politikalar oluşturmaya çalışırken bir yandan da, son Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun kanıtladığı gibi, uluslararası düzlemde ortak çözüm arayışına girmektedirler.

Yirminci yüzyıl sona ererken dünya küresellleşme olgusuyla karşı karşıya kalmıştır. Soğuk Savaş'ın sona ermesi uluslararası politika alanında bu süreci hızlandırmıştır. Küreselleşme, devletler ve uluslar için yeni sorunlar yaratmıştır. Ancak, aynı zamanda yeni olanakların, fırsatların ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Bugün önemli olan, küreselleşmenin herkes için yararlı sonuçlar doğurmasını, bu süreçten herkesin yararlanmasını sağlamaktır. 

Dünya gündeminin son yirmi yıllık bölümünü işgal eden küreselleşme olgusu, dünya ülkelerinin siyasal ve ekonomik bütünleşmesini amaçlayan yeni bir dünya düzenini anlatmaktadır. Kuşkusuz, gelişen dünya düzeninin dışında kalınması doğru görülemez. Ancak, ulusal egemenlik ve ulus devlet niteliklerinden ödün verilmeden dünya uluslar topluluğunun eşit haklara sahip onurlu bir üyesi gibi davranılması, anayasal düzenin gereğidir.

Son yıllarda uluslararası örgütlenmelerin ve birliklerin ortaya çıkması ile ülkelerin bağımsızlık kavramı üzerinde kimi değişiklikler olacağı beklentisi doğmuştur. Küreselleşme ve buna bağlı uluslararası örgütlenmeler, bağımsızlıkta aşınma ya da ulusal egemenliği zedeleme anlamında alınamaz. Bu kavramlar, ülkelerin ortak insanlık ideali doğrultusunda birbirlerine KARŞILIKLI olarak AYNI ÖLÇÜDE gösterdikleri özveri ve anlayış sonucu gerçekleştirilen olguları, varılan uluslararası boyutu anlatır. Bu nedenle, devletlerarası ilişkiler ve işbirlikleri, bağımsızlığın ortadan kaldırılması ve ulusal egemenlikten vazgeçilmesi anlamına gelmemektedir. 

Ulusal egemenliğin geçerli olabilmesi ve bağımsızlıktan söz edilebilmesi için önemli olan nokta, dış ilişkileri düzenlerken, devletin karar verme yetkisini elden çıkarmayacak dengeyi koruyabilmektir. Devletin geleceği üzerinde doğrudan etkisi olan yaşamsal önemdeki kararlarda, yabancıların karışmasını önleyici kuralların getirilmesi, bağımsızlığın korunması yönünden zorunludur. 

Türkiye, ağır güncel ekonomik sorunlarına çözüm aramanın yanında, dünyada yaşanan hızlı teknolojik değişim sürecine uyum sancıları çekiyor.

Cumhuriyet'in Kuruluşu sonrasında, gelişmiş ülkeleri yakalamayı, giderek onlardan üstün duruma gelmeyi ekonomik ve toplumsal politikalarının temeli yapan Türkiye, son Avrupa Birliği adaylığı ile bu doğrultusunu sürdürmeye çalışmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün özenle vurguladığı "çağdaş uygarlık düzeyini yakalama", giderek onu geçme amacına da, yine O'nun belirttiği gibi, çağdaş "bilim ve tekniğin yol göstericiliğinde" ulaşacağız. Bu nedenlerle, Türkiye, küreselleşmenin olası zararlarını en aza indirmeyi, buna karşılık yararlarını arttırmayı içeren ulusal bir politika izlemelidir.

Türkiye ekonomi, ticaret, iletişim, çevre ve dış politika gibi alanlarda küreselleşmenin yarattığı olanaklardan yararlanabilecek ve ortaya çıkan yeni sorunların üstesinden gelebilecek biçimde hazırlıklı bulunmak zorundadır. Günümüzün dünyası, tıpkı bireyler gibi ulusların da kendilerini sürekli olarak yenilemesini, geliştirmesini gerekli kılmaktadır. Türkiye'nin, yetişmiş insan gücü ve zengin kaynaklarıyla bu gelişimini başarıyla gerçekleştirip yeni binyılda en ileri ülkeler arasında yerini alacağına kuşkum yoktur. 

Son bir yıl boyunca, ülke ekonomisi bir dizi olumlu ve olumsuz gelişmeye tanıklık etmiştir. Ülke, bir yandan Marmara bölgemizde yaşanan depremlerin yaralarını sarmaya uğraşırken bir yandan da oldukça ağır bir Ekonomik İstikrar Programı'nın uygulanmasını yaşamaktadır. Bu sırada, Avrupa Birliği'ne aday üyelik yolunun açılması ve enerji alanında uluslararası anlaşmaların yapılması, ekonomi için yeni olanaklar ve sorumluluklar yaratmaktadır. Ulusal çıkarlar önde tutularak, dünyadaki gelişmelere, özellikle de Avrupa Birliği'ne uyum sağlanması için yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılması gerekmektedir.

Bugün, kişi başına gelirimiz 3000 Doların altındadır; yüksek oranda işsizlik, gelir dağılımında aşırı dengesizlik, bölgelerarası gelişmişlik farkının daha da artması, tasarruf ve yatırım yetersizliği yaşanmaktadır. Üretim ve hizmet sektörlerinin uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek etkinlik ve verimlilik düzeyini yakalama çabaları sınırlı kalmaktadır. Teknolojik yeterliliğimizi güçlendirme yönünde yeterli atılımlar yapılamamıştır. İç ve dış borç yükü ağırdır. Yıllardır yaşanan yüksek oranlı enflasyondan kurtulmanın kolay olmayacağı anlaşılmaktadır. Sağlıklı bir gelir-gider yapısına kavuşturulamayan devlet bütçesi, başta eğitim, adalet, sağlık ve ulaştırma olmak üzere en temel kamu hizmetlerinin toplumun gereksinmeleri ölçüsünde karşılanmasına olanak vermemekte, yetersiz kalmaktadır.

Tüm bu olumsuzluklara karşın, genç ve devingen nüfusu, çağdaşlaşmayı amaç edinen, ileriye bakan, girişimci toplumsal yapısı, sanayileşme düzeyi, çoğu sektörlerde dış pazarlarda rekabet etme başarısı, bulunduğu coğrafyanın sağladığı, doğal kaynakları, tarihsel ve kültürel birikiminin olağanüstü zenginliği, laik, sosyal hukuk devleti temeline dayalı bir demokrasiyi yaşatmada gösterdiği direnme gücüyle Türkiye, ekonomik olarak da, geleceğe büyük umutlarla bakılması için yeterli donanıma sahiptir.

Son yıllarda kalkınma ve gelişme kavramları yeni boyutlar kazanmıştır. Daha önce genellikle ulusal gelir, kişi başına düşen ulusal gelir gibi ölçütlerle açıklanan kalkınmışlık kavramı artık insan öğesine daha fazla ağırlık verilerek tanımlanmaya çalışılmakta ve bu bağlamda "yaşam kalitesi" kavramı önem kazanmaktadır. Toplumu oluşturan insanların yararlandığı eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetlerin ve temiz içmesuyu, kanalizasyon, konut, içinde yaşanılan çevre gibi çeşitli altyapı hizmetlerinin nitelik ve nicelikleri ve bu hizmetlerden toplumun yararlanabilme derecesi gibi göstergeler, ulusal gelir düzeyi ile birlikte yaşam kalitesini belirleyen temel öğeler olmaktadır.

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Ülke ekonomisi, 1998'in ikinci yarısından başlayarak bir küçülme süreci yaşamış; toplam ulusal üretim, (Gayri Safi Milli Hasıla-GSMH) 1999'da, bir önceki yıla göre, yüzde 6,4 oranında azalmıştır. Bir başka anlatımla ekonomi, ulusal gelir hesaplarının düzenli tutulduğu yılların en ağır üretim ve gelir düşüşüne tanıklık etmiş; deprem ve İstikrar Programı bu sırada gündeme gelmiştir.

Ülke ekonomisi, bu yılın başlarında uygulamaya konulan istikrar önlemleriyle bir onarım süreci yaşamaktadır. İstikrar sınırlamalarına karşın, toplam ulusal üretimin 2000 yılının ilk üç ayında yüzde 4,2; ikinci üç ayında da yüzde 4,3 oranında büyümesi olumludur ve ekonominin geleceği için umut vericidir.

Ancak, ekonominin büyümesinin alt sektörlerdeki durumu incelendiğinde, yılın ilk altı ayında tarım ve sanayii sektörlerindeki büyümenin toplam içindeki payının düşük olması, inşaat sektöründe ise eksi büyüme yaşanmış olması dikkat çekicidir. Verilere göre ilk altı ayda, ekonominin hızla büyüyen kesimleri, dış alım yüzde 29,6 ve ticaret yüzde 10,4'tür. Ulaştırma-haberleşme ile diğer hizmet sektörleri de ülke ortalaması dolayında bir büyüme göstermektedir.

Ekonomik büyümenin sektörel durumu ile sektörlerin çalışan sayılarının karşılaştırılması, çok kabaca da olsa gelir dağılımını gösterir. 1999 ve 2000 yılları verileri incelendiğinde toplam işgücünün yüzde 60 dolayındaki bir bölümünü oluşturan tarım, sanayii ve inşaat çalışanlarının ekonominin büyümesinden diğer sektörlere göre daha az pay aldıkları gözlenmektedir. Sonuç olarak, ekonominin gerçek üretici denilen tarım, sanayi ve inşaat sektörlerinin gelir artışının yavaşlığı, son bir yıl boyunca gelir bölüşümünün bu sektörlerde çalışanların zararına olarak değiştiğini kanıtlamaktadır, denilebilir.

Gelir dağılımının üretici sektörlerin zararına bozulduğunun bir başka göstergesi, tarım üreticilerinin durumudur. Son bir yıl boyunca, çiftçilerin sattığı ürünlerin fiyatı, enflasyon oranının yüzde 20-25 altında kalmaktadır. Çiftçilerin geliri enflasyona yenik düşmektedir. Çiftçilerin satın aldığı akaryakıt, gübre gibi kimi girdilerin fiyat artışı da ortalama enflasyonun çok üzerindedir. Ek olarak bir çok ürünün satışında, ürün bedelleri zamanında ödenememekte, çiftçiler geç ödeme nedeniyle ayrıca kayba uğramaktadır.

Özetle, ekonominin büyümesi çok olumlu olmakla birlikte, bu büyümenin üretim sektörleri açısından sağlıklı olmasına ve gelir dağılımının giderek bozulmasına yol açmamasına özen gösterilmesi önem taşımaktadır.

Ekonominin tarım, sanayi gibi üretim sektörlerinin toplam sabit sermaye yatırımlarından aldığı pay son yıllarda azalma eğilimi göstermektedir. Geleneksel olarak kamu yatırımlarından yüzde 10'un üzerinde pay alan tarım sektörünün bu payı 1998-99'da yüzde 8'lere düşmüştür. Kamu kesiminin imalat sanayiinden el çekmekte; ancak, bu boşluk özel sektör tarafından doldurulamamaktadır. Özel sektörün toplam yatırımları içinde imalat sektörünün payı, 1996'da yüzde 26,2; 1997'de yüzde 22,9'dan son iki yıl, yüzde 20'lere düşmüştür. Kısaca, ekonominin üretim sektörlerinin yatırım payı azalmaktadır. Gerçekte son iki yıl boyunca, özel sektörün toplam yatırımları, sabit fiyatlarla azalmaktadır. Azalma, oranı bir önceki yıla göre, 1998'de yüzde (-) 3,8; 1999'da da (-) 11,6'dır. Aynı yıllarda kamu yatırımları yüzde 4-5 dolayında da olsa artmıştır.

Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, ekonomide istihdam edilenlerin toplamı, 1999 Nisanı'nda 21 milyon 590 binden 2000 yılının ilk üç aylık döneminde 19 milyon 6 bine düşmüştür. Verilerin kanıtladığı acı gerçek, son bir yılda, 2 milyon 584 bin kişinin daha işsiz kaldığıdır. İşgücüne katılma oranına ilişkin varsayımlar bir yana, işsizlik oranı artmış, 7,9'dan 8,3'e yükselmiştir; eksik istihdam ile birlikte bu oran yüzde 17,4'ü bulmaktadır. 

Burada bir noktanın altı önemle çizilmelidir: Ülkemizde lise ve yüksek okul bitiren, yani eğitimli gençler arasında işsizlik oranı ülke ortalamasının çok üzerindedir. Gerçekten de 2000 yılı verileriyle eğitimli gençler arasında işsizlik oranı yüzde 23,7'dir; eksik istihdamla birlikte bu oran yüzde 31,6'ya yükselmektedir. Ülke ekonomisi, geçerli ücretten iş isteyen her üç eğitilmiş gençten birini işsiz bırakmaktadır. Bu yalnız gençleri kişiliksiz kılmakla kalmamakta, eğitime büyük paralar harcayan ailelerini de yıkıma sürüklemektedir. Bu büyük yaranın eğitim düzeninden başlayan ve ekonominin yeni iş alanları yaratmasına uzanan bir dizi ek önlemle birlikte ele alınması gerekmektedir.

İşsizlik sorunu toplumumuzu hem ekonomik hem sosyal yönden çok olumsuz etkilemektedir. Ekonomik yönden, mevcut işgücünün kullanılmaması, dolayısıyla üretim düzeyinin düşük kalmasına neden olmaktadır. Sosyal yönden de, bireylerin geçimlerini insanca sağlayabilecek bir iş bulamamaları geleceğe umutla bakamamalarına, mutsuz ve karamsar olmalarına yol açmaktadır.

Ekonominin temeli üretimdir. Üretmeyen, üretimini artıramayan ülke ekonomik yönden kalkınamaz. Toplumun ulaştığı ekonomik kalkınma düzeyi ile demokrasi ve hukuk devleti ilişkisini gözardı edemeyiz. Ülkedeki demokrasi, eğitim, sağlık ve hukuk düzeyi de kişi başına düşen gelirle orantılıdır. Güçlü bir ekonomik yapı, demokrasininde, eğitiminde, adaletinde güvencesidir. Bu nedenle ülkemizde, eğitim, sağlık, adalet ve demokrasi düzeyinin yükseltilebilmesi için her etkinlik alanında üretimi ve böylece kişi başına düşen geliri artırarak ekonomik gelişmişlik düzeyimizi yükseltmek zorundayız. Üretmeyen veya üretimini artırmayan kişi veya ulus yoksulluktan kurtulamaz.

Avrupa Birliği'ne uyum çalışmalarının başlatıldığı dönemde Türkiye'nin siyasetinde, idari yapılanmasında ve ekonomisinde önemli dönüşümler yapması gerekmektedir. Türkiye'nin küreselleşen dünyada yerini alabilmesi, toplumun gönenç, huzur ve mutluluğu buna bağlıdır. İnsan hak ve özgürlüklerini korumada, yolsuzlukla savaşımda, adaleti sağlamada geri kalmamalıyız. Yolsuzluk ekonomisinin zenginler üretmesine ve bunların ülkede etkinlik kazanmasına olanak verilmemelidir.

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Ekonomik alanda bugün yaşadığımız sıkıntıların ortaya çıkmasına ve çözümünün gecikmesine ve sonuç olarak Türk Ulusu'nun gönenç düzeyinin hak etmiş olduğu düzeyin altında kalmasına yol açan nedenlerin başında 25 yılı aşkın bir süredir yaşamakta olduğumuz yüksek enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık gelmektedir. Bir kaç yıl dışında son 25 yıldır Türk ekonomisi yüzde 60'lar ile yüzde 100'ler arasında değişen bir yapısal enflasyon süreci içinde bulunmaktadır. Bu süreç, bir yandan gelir dağılımını dar gelirliler aleyhine bozarken, diğer yandan da ekonominin üretkenliğini azaltmakta ve uzun erimde daha yüksek büyüme hızlarına ulaşılabilmesini engellemektedir.

Uygulanmakta olan İstikrar Programı'nın esas amacı da enflasyonu düşürmektir.

Fiyat istatistikleri, enflasyonu düşürme amacına ulaşılması için daha çok çaba gösterilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Ancak, enflasyonla savaşımın yükünün, toplumun değişik kesimlerinin üzerine, bunların ekonomik gücüne göre dengeli dağıtılmasına özen gösterilmelidir. Dar ve sabit gelirliler üzerindeki enflasyon baskısının azaltılması yerinde olacaktır.

Ekonominin istikrara kavuşması amacıyla bundan sonra alınacak önlemlerin değişik kesimleri arasında sağlanacak bir toplumsal uzlaşmaya dayandırılması yerinde olacaktır. Böyle bir toplumsal uzlaşma, yalnız programın başarısı için değil, toplumsal gönencin güçlendirilmesi yönünden de yararlı olacaktır.

Uzun erimde başarılı olacak bir kalkınma stratejisi toplumun tüm kesimleri tarafından üzerinde ana hatlarıyla uzlaşılmış, benimsenmiş bir strateji olmak zorundadır. Bu açıdan özel sektörün, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve işveren kesimlerinin katılımının sağlanması, politikaların kararlı ve tutarlı bir şekilde uygulanabilmesi açısından çok önemlidir. Bu katılım sürecinin toplumumuz için uzun erimde en yüksek faydayı sağlayacak ortak bir noktada buluşabilmesi için, her kesimin kendi kısa erimli çıkarlarını gözetme yerine uzun erimde tüm toplumun çıkarlarını gözeten ve ekonomi biliminin temel kurallarını dikkate alan bir yaklaşım içinde olmaları ön koşuldur. Türkiye'nin ulaşmış olduğu toplumsal ve kurumsal gelişmişliği ve demokrasi geleneği bu koşulu yerine getirebilecek düzeydedir.

Dış ticarette dikkat edilmesi gereken bir gelişme gözlenmektedir. 2000 yılının ilk altı aylık döneminde 1999'un aynı dönemine göre dışsatım yüzde 4,5 artarak, 13,4 milyar Dolar'a; dışalım da yüzde 36 artarak 25,0 milyar Dolar'a yükselmiştir. 1999'un Ocak-Haziran döneminde 5,6 milyar Dolar olan dış ticaret açığı, 2000 yılının Ocak-Haziran döneminde yüzde 107,5 oranında bir artışla 11,6 milyar Dolar olmuştur. Petrol fiyatlarındaki artışın da katkısıyla, dış ticaret açığı büyümektedir. Bu dış ticaret açığı konusunda önemli bir gösterge sayılan dışsatımın dışalımı karşılama oranı, 1999'un ilk altı aylık döneminde yüzde 69,4'den, 2000 yılının aynı döneminde yüzde 53,4'e düşmüştür. Dış ticaret açığının giderek büyümesi ekonominin önündeki önemli güçlüklerden biridir.

Sayın Başkan,

Sayın Milletvekilleri,

Gelir ve giderleriyle dengeli ve sağlıklı bir bütçe yapısı, ekonomik istikrarın en önemli dayanaklarından biridir.

Yıllarca sürdürülen bütçe açıkları, ağır koşullarda iç ve dış borçlanmaya neden olmuş ve ekonomiyi sık sık bunalıma sürüklemiştir. Son yıllarda bütçe disiplini amacıyla alınan önlemler bu yönden olumludur.

Ancak, konunun bir de bütçe gelirleri yönü vardır. Bütçe gelirlerinin esasını vergiler oluşturur.

Türkiye'nin vergi yapısı, vergilemenin temel ilkelerinden uzaktır. Vergiler, az gelirliden az, çok gelirliden çok oranda alınmalı; ekonomik etkinlikleri özendirmeli; etkin ve verimli olmalıdır.

Varlıklı ile yoksulu ayırmayan bu nedenle de vergilerin en adaletsiz türü olan dolaylı vergilerin, toplam vergiler içindeki payı yüzde 60'lardadır. Öncelikle, bu durumun düzeltilmesi yerinde olacaktır.

Diğer olumlu yanları yanında, kayıt dışı ekonomik faaliyetleri kayıt altına alacak olan 1998'de çıkarılan Vergi Yasası'nın tümüyle uygulanmasından vazgeçilmesinin, vergi adaletsizliğini daha da ağırlaştırdığı söylenebilir.

Vergi yükünün, toplumun değişik kesimleri üzerinde, onların gelirine göre dengeli dağıldığı da söylenemez. Ücretli ve maaşlıların, toplam ulusal gelirden aldıkları pay, en son verilerle yüzde 25-30'lar düzeyindedir; buna karşılık bu kesimin vergi yükü toplam vergilerin yüzde 60'ı dolayındadır. Bu dengesizliğin giderilmesi gerekir.

Ek olarak, büyük boyutlara ulaştığı belirtilen vergi kaçak ve kayıplarının ortadan kalkması için gerekli önlemler alınmalıdır. 

Ülkemizde vergi yükü, bir başka anlatımla toplam ulusal gelirden vergi olarak alınan pay, Avrupa Birliği ülkelerine göre çok azdır; ortalama olarak onların yarısı dolayındadır. Bu durum, öncelikle bütçe açıklarına ve devletin ağır koşullarda borçlanmasına neden olmaktadır. Bütçe gelirlerinin yetersizliği, sonuçta, kamu hizmetlerine yansımakta, adalet, eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerine dahi bütçeden yeterli kaynak ayrılamamaktadır.

Bugünlerde, gelecek yılın bütçe hazırlıkları yapılmaktadır. Hükümetimiz 2001 Yılı Bütçesini 2000 Yılı Bütçesi dolayında tutacağını açıklamıştır. Enflasyonla savaşım bakımından böyle bir yaklaşımın gerekli olduğu öne sürülebilir. Ancak, 2001 Bütçesi'nin geçen yılın düzeyinde tutulması, kamu hizmetlerinin, gerçek anlamda ya da reel olarak, enflasyon oranında daralması demektir.

Enflasyonla savaşım gerekçesiyle de olsa, bütçe sınırlamasının, en azından adalet, sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerinde uygulanmaması yerinde olacaktır.

Sayın Başkan,

Sayın Milletvekilleri,

Türkiye, özelleştirme konusunda çok daha açık bir tutum sergilemelidir. Onbeş yıl boyunca uygulanmakta olan özelleştirmenin, yasal ve kurumsal düzenlemelerinde önemli eksikler ve yetersizlikler vardır.

Kamu yararı, ülkenin uzun dönemli gelişmesi kimi stratejik üretim ve hizmet birimlerinin kamu işletmesi olarak kalmasını gerektirebilir. Bölgesel gelişme için gerekli girişimlerin de kamu işletmesi olarak kalmasında yarar olabilir. Ancak, eldeki kamu işletmelerinin ekonominin kurallarına göre ve özerk yönetilmeleri, etkin ve verimli çalışmalarının sağlanması gerekir.

Özelleştirme gelirlerinin, bütçe açıklarının kapatılması ya da devlet borçlarının ödenmesi amacıyla kullanılmasından kaçınılması uygun olur. Özelleştirme gelirleri, yeni yatırımlara dönüştürülmelidir. Ülkenin, bilim ve teknoloji yeterliliğinin güçlendirilmesi, bölgesel gelişme, ulaşım ve iletişim altyapısıyla, eğitim ve sağlık gibi insana yönelik yatırımlara öncelik verilmesi düşünülmelidir.

Sayın Başkan,

Sayın Milletvekilleri,

Bilim ve teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler, ulusal ekonomik ve toplumsal gelişmemizin yeni koşullara göre biçimlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Günümüzde, yalnız sermaye ve işgücünün sayısal büyümesi ekonomik gelişmeyi sağlamaya yetmemektedir. Bunlara ek olarak, toplumun bilim ve teknoloji yeterliliğinin güçlendirilmesi, kurumlaşma, kamu yönetiminin, yolsuzluktan uzak, etkin ve verimli çalışması, tarihi ve kültürel değerlerin korunması ve çevre duyarlılığı, uzun dönemli gelişmenin ve çağı yakalamanın ana ögeleridir.

Küreselleşme karşısında, özellikle gelişmiş ülkeler, kendi çıkarlarını korumak amacıyla, ulusal yenilik politikaları izlemektedir. Devletin ekonomideki yeri, yıllık ulusal gelirden bütçeye ayrılan pay azalmamakta, giderek, bilim, teknoloji ve eğitim alt yapısını güçlendirecek yönde artırılmaktadır.

Yapılan araştırmalar, gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelere yetişmesinin ya da onları yakalamasının, öyle kendiliğinden, yalnızca piyasa koşullarına dayalı olarak gerçekleşemeyeceğini kanıtlamaktadır. Ülkeler bu amaçla, ulusal yenilik programları geliştirmekte; bilinçli bir kalkınma yaklaşımı sergilemektedir. Bu süreçte, devlete de yeni görevler düşmekte, Devletin gelişmeci özelliği yeni bir düzleme taşınmaktadır.

Türkiye, sanayileşmesinin yarı yolundadır ve bu aşamada ortaya çıkan bilim ve teknolojiye dayalı üretim yöntemlerini yakalamalıdır. Bu amaca ulaşılması için ülkenin, bilim, teknoloji ve yenilik yeterliliğinin çok daha güçlendirilmesi gerekmektedir. 

Bilim, teknoloji ve yenilik yeterliliğinin güçlenmesi için yerli araştırma ve geliştirmeye önem verilmesi, en ileri teknolojilerin alınması ve özümsenmesiyle birlikte bunlara yerli katkı payının da sürekli olarak yükseltilmesi, bunun gerektirdiği kurumlaşmanın sağlanması, özel-kamu ayrımı yapmadan tüm ulusal üretim güçlerinin, bilim insanlarının, mühendis ve teknisyenlerin, işçilerin ve öbür iş ve meslek sahiplerinin bu amaçla işbirliği yapmaları gereklidir.

Eğitimde birliği gerçekleştiren, insanın yaratıcı yeteneklerini güçlendirmeyi amaçlayan ve bütüncül bir toplumsal ve ekonomik gelişme anlayışına dayanan Atatürk devrimleri ile Türkiye bu konularda yeterli tarihsel deneyim ve birikime sahiptir. Önemli olan Cumhuriyet'in o topyekün gelişme, ilerleme ve çağdaşlaşma anlayışını yeniden ve günün koşullarına uygun olarak yaşama geçirme becerisini göstermektir.

Türkiye, bilimsel ve teknolojik gelişmelere daha yüksek oranda katkı yapabilmeli ve daha da önemlisi, araştırma ve geliştirme çalışmalarının sonuçlarını ekonomik getiriye, yeni mal ve hizmet üretimine ve katma değere dönüştürmeyi başarmalıdır. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne yalnız ucuz işgücüne dayalı el emeğiyle değil, beyin gücüne dayalı emeğiyle girmesi gereklidir. Bilgi toplumuna ancak bu doğrultuda atılacak ulusal, bilinçli adımlarla ulaşılabilir. Türkiye'nin, ekonomik ve toplumsal gelişmenin önünde giden ülkeleri yakalaması, yaşamsal önemdedir. Halkın gönencini artırmanın ve dünyada rekabet edebilmenin çıkar yolu da budur.

Ekonomimizin uzun yıllardır sahip olduğu yapısal bozukluklarını da ortadan kaldırmak üzere başlatılan istikrar programının kararlılıkla uygulanması bir gerekliliktir. Bu bağlamda, enflasyonun düşürülmesi ereklerinden asla ödün verilmemesi gerekmektedir. Bugün, dünyada gelişmişlik düzeyi yüksek hiçbir ekonomide enflasyon, ülkemizdeki oranda değildir. Türkiye'nin uzun yıllar yüksek enflasyon oranına sahip olduğu düşünülürse, şu andaki düşüş eğiliminin ümit verici niteliği anlaşılır. Halkımızın geçtiğimiz yıllarda kanıksadığı enflasyonun yüksek oranının düşebileceğine olan inancın yaygınlaşması da bu süreci olumlu yönde etkileyecek bir psikoloji yaratmaktadır. 

Türkiye'nin ekonomik alanda önündeki öncelikli ereği yatırımları, üretimi, ihracatı ve dolayısıyla ulusal geliri artırmak olmalıdır. Bunu sağlayacak politikalar uygulanmalı, özendirici önlemler alınmalıdır. 

Ulusal gelirin bireysel ve bölgesel olarak daha adil paylaşımı da üzerinde özenle durulması gereken bir diğer önemli konudur. Gelir dağılımının bozulmasının toplumsal uyum ve istikrarı olumsuz etkilediği, toplumsal kimi patlamanın kaynağı olduğu unutulmamalıdır. 

Ulusal gelirin dağılımını dengelemede vergiler önemli bir araçtır. Vergi toplama düzeneklerinin Batılı toplumlardaki gibi etkin kılınmasına gereksinim bulunmaktadır. 

Çağdaş devlet anlayışı, ulusal düşünce birliğinin yol göstericiliğinde ortak çıkarlara hizmet edecek stratejiler belirlenmesini gerektirir. Ekonomik ve Sosyal Konsey'in demokratik katılıma olanak vereceği düşüncesiyle oluşturulmuş olması çağdaş devlet anlayışına uygundur. Bu konseyin toplumsal diyalog ve uzlaşmaya yardımcı olacak biçimde ve toplumsal katılım ve kapsayıcılık, geniş temsil ilkeleri doğrultusunda gözden geçirilmesinin yararlı olacağına inanmaktayım. 

Türk ekonomisinde tarımın önemli ve ayrıcalıklı bir yeri bulunduğunu bilmekteyiz. Ayrıca, toplam istihdamın yarısına yakın bir bölümü tarım kesimindedir. Bu kesimde gelirlerin düşük olduğu da bir gerçektir. Tarım politikasının belirlenmesinde Avrupa Birliği kıstaslarını gözönünde bulundururken, ekonomimizde önemli bir konuma sahip bu kesimin gereksinmelerini de gözetecek uzun dönemli bir bakış yönüne sahip olmamızda yarar bulunmaktadır. 

Bölgelerarası toplumsal-ekonomik kalkınmışlık farklılıklarının yol açtığı göç olgusu ve bunun neden olduğu sağlıksız kentleşme bir sorun olma özelliğini korumaktadır. Denetimsiz göç, hem kentlerde yerleşme, hem de sağlık, eğitim, enerji gibi temel hizmetlerin sunulması bakımından darboğazlar yaratmaktadır. Dileğim, giderek bu bölgelerarası gelişmişlik düzeyi farklılığının ortadan kaldırılmasını sağlayacak önlemlerin kararlılıkla uygulanmasıdır. Son zamanlarda kentten köye geri dönüş açısından rastlanan sevindirici örneklerin önümüzdeki dönemde artmasını ummaktayım. Önemli olan, halkımızın köyde kalmasını özendirecek ekonomik ve toplumsal bir temelin yaratılabilmesidir. Bu sağlandığında köylümüz, ekonomik beklentilerini karşılamak kaygı ve umuduyla kentlere göç etme gereğini duymayacaktır. 
 
 

Önceki sayfa   Sonraki sayfa


KAYNAK:CUMHURBAŞKANLIĞI İNTERNET SİTESİ
(1 EKİM 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş