Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV 
 BELGELER 
 DOSYALAR 
 KİM KİMDİR 
İlgili Sayfalar 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 
TBMM'nin 21. Dönem 3. Yasama Yılı'nı
açış konuşması... (3)
(1 Ekim 2000)

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Burada çağdaşlaşmanın ve ekonomik kalkınmanın temel dayanağı olduğuna inandığım eğitim konusuna değinmek istiyorum. Eğitimin şu anda Türkiye'nin en önemli ve öncelikli konusunu oluşturduğu kanısındayım. Eğitim, uzun dönemli bir tasarıdır; özveri, yatırım ve sabır gerektirir. Eğitim düzeyinin ve niteliğinin yükseltilmesinde zorunluluk vardır. Nitelikli eğitimle iyi öğretmenler yetiştirilebilir. İyi yetişmiş öğretmenler ise bilgi düzeyi yüksek öğrencilere sahip olmamıza, böylelikle toplumun eğitim ve kültür düzeyinin yükselmesine olanak tanıyacaktır. 8 yıllık zorunlu temel eğitim bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştı. İlköğretimde başarılı bir noktaya ulaşılmış olup, bu sürdürülmelidir. Şimdi ereğimiz, 11 yıllık zorunlu temel eğitim olmalıdır. Bugün ülkemizde bir seferberliğe gereksinme varsa, bunun geçerli olacağı alan hiç kuşkusuz eğitimdir. Böyle bir seferberlikte, devlet kadar bireylere, sivil toplum örgütlerine de görev düşmektedir. Devletin hizmet götürmekte yetişemediği yerlerde vatandaş ve kuruluşlarımızın şükranla karşıladığım katkı ve çabaları devreye girecektir. 

Çağdaşlık bir düşünce ve duyarlılık gelişimidir. Düşüncenin ürünü olan insan yaratıcılığı, ancak insana yatırımla, eğitimle gelişir.

Çağdaş uygarlık düzeyini yakalayabilmek için, dünün değil bugünün bilgileriyle beslenen, akıldışılıktan ve bağnazlıktan uzak, herhangi bir doğmaya saplanmadan sorgulayan, özgür düşünen, tartışan, paylaşmayı seven ve üreten bireyler yetiştirmek zorundayız.

"Öğretme" yerine "öğrenme"yi güçlendiren, ilgiyi ve merakı diri tutan bir eğitim sistemi, çağdaşlığı yakalamanın koşuludur. 

Toplumsal kaygı ve beklentiler dışlanmadan, bireyin varlığı, kişiliği, üretkenliği, yaratıcılığı ve özgürlüğünü gerçekleştirecek, "toplam kaliteyi" artıracak evrensel ve çağdaş değerleri yakalamak eğitim sürecinin özünü oluşturmalıdır.

Bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler başdöndürücü bir hıza erişmiştir ve örgütsel sistemin bütününde değişiklikler yapılmasını dayatmaktadır. Bu değişime uyum sağlayamayan bir eğitim sisteminin varlığını sürdürebilme şansı kalmamıştır. 

Zorunlu ölçünün neredeyse okur-yazarlık olduğu beş yıllık eğitimi bile daha yeni sekiz yıla çıkarabilen ülkemiz, bilgi çağına uygun eğitime geçmeden, eğitime yeterli özeni göstermeden 21. yüzyıla hazır duruma gelemez.

Anayasa'nın 42. maddesinde, "Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz." denilirken, öğrenim hakkı, genel bir sosyal hak olarak nitelendirilmiştir.

Bu sosyal hak, yine aynı maddede, Devlete, maddi olanaklardan yoksun başarılı öğrencilere yardım yapmak, özel eğitime gereksinimi olanları topluma yararlı kılmak için gerekli önlemleri almak görevi verilerek güçlendirilmiştir. 

Anayasamıza göre, eğitim ve öğretim Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına uygun olarak, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Devlet, bu özgürlüğün kullanılmasında, Atatürk ilke ve devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esaslarına uyulmasını gözetmekle yükümlüdür. 

Anayasa'nın 174. maddesine göre, Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğini koruma amacını güden, devrim yasaları arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası'nın uygulanması, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü, Türk Devleti'nin ve Cumhuriyet'in varlığını korumanın tek çıkar yoludur. 

Siyasal ve sosyal kurumları güçlendiren laiklik, Öğretim Birliği Yasası ile eğitim ve öğretime de ışık tutmuştur. Laik eğitim ve öğretim, bilimsel ve akılcı çalışma ortamında gerçekleşir. Çağdaş eğitim ve öğretime ancak böyle bir ortamda ulaşılabilir.

Öğretim birliği, Atatürk ilke ve devrimleri etrafında bütünleşmiş, çağdaş ve evrensel bilim ve eğitim esasına dayalı tek tip öğretim kurumlarının varlığı ile sağlanabilir. Bunu yaşama geçirmek Devlet'in ödevidir. 

Çağın gecikmelere özür kabul etmeyen hızlı gelişim sürecine ayak uydurmak istiyorsak evrensel ve çağdaş değerleri eğitimde egemen kılmak zorundayız. Bu, aynı zamanda, toplum olarak kendimize uygar uluslar düzeyinde saygın bir yer bulma umudunun önkoşuludur.

Bu nedenle, eğitim uygulamaları bir sistem bütünlüğü içinde irdelenmeli ve değiştirilmelidir.

Eğitim sistemimiz, maddi kaynak yanında insan kaynağının da savurganca harcandığını göstermektedir. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda yer verilen "Teknik Personel Arzı ve İhtiyacı Projeksiyonu"na göre, aralarında inşaat, elektrik-elektronik, petrol, jeoloji, ziraat mühendisliklerinin de bulunduğu tam on alanda eğitimli işgücü fazlası vardır.

Eğitim uğrunda verilen hizmetler kutsaldır. Eğitimin bu niteliğine uygun bir yapı ve konuma ulaştırılmasında eğitim kadrosunun işlevi yaşamsaldır. 

Öğretmenlik, genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyonla sağlanan özel uzmanlık mesleğidir. Öğretmenler, ülkenin geleceğinin emanet edildiği ellerdir. Öğretmenden, çağdaş ve aydın kişiliğinin yanında öğretmenlik, gözetmenlik, danışmanlık, düzenleyicilik beklenir. Bu içerikte öğretmen yetiştirilmesi ülkenin geleceğine yapılan önemli yatırımdır. 

Cumhuriyet'in ilk yıllarında öğretmenlik bir prestij mesleği olmuştur. Üzülerek belirtmek gerekir ki, ilerleyen yıllarda eğitim sisteminde ve ücrette uygulanan politikalar yüzünden öğretmenlik, başka fakülteyi kazanamayan ya da başka işi olmayanların kabul ettiği bir meslek durumuna düşürülmüştür. Öğretmenlerin maddi olanaklarının arttırılarak bu meslek yeniden çekici duruma getirilmelidir. 

Üniversiteye girişte çağdaş yöntem, yeteneklerine göre öğrenim görecekleri alanlar daha ortaöğretim sırasında belirlenerek eğitimleri o alanlarda yoğunlaştırılmış öğrencilerin yükseköğrenime hazırlandığı yöntemdir. Ortaöğretim sistemimiz, gençlere, geleceklerini kurabilecekleri donanımı edindirme görevini yerine getirememektedir. Üniversiteye girebilmek tek erektir. Bu erek, meslek edinme amacının da önüne geçmiştir. Bu sonuçta, toplumsal yargıların ve değer ölçülerinin de katkısı vardır. 

Yılda yaklaşık 1,5 milyon gencimiz üniversite sınavlarına girmektedir. Üniversiteye girişteki sınav sistemi, öğrencileri yıllarca süren bir yarış ortamına itmektedir. Öğrencilerin çoğu lise ikinci sınıfta, okul dışında sınava hazırlanma gerçeğiyle tanışmaktadır. Bu durum, sınava hazırlama sektörü olarak adlandırılabilecek, yaklaşık yılda 3,5-4 milyon potansiyel tüketicisi olan bir sektörün oluşmasına yol açmıştır. 

Üniversiteyi kazanan öğrencilerin en önemli sorunu beslenme ve barınmadır. Kaynaklarımız, ne yazık ki bu iki önemli sorunu çözmeye yeterli olacak düzeyde değildir. Üniversiteye kayıtlı örgün öğrenci sayısının bir milyon dolayında olmasına karşın, yurt kapasitesi iki yüz bin dolaylarındadır. Öğrencilerimizi karanlık emelli insanların ellerine bırakmamak için, üniversite öğrencilerinin beslenme ve barınma sorunu çözülmelidir.

Eğitim sistemimizin sorunları, kuşkusuz çoktur. Bunlardan biri de kaynak yetersizliğidir. Kıt kaynakların eğitimde en yüksek verimi alacak biçimde akıllıca kullanılması önemlidir. Gençlerimiz ilgi ve yetenekleri doğrultusunda eğitilmeli, geleceklerini kurabilecekleri gerekli donanıma sahip olacakları biçimde yetiştirilmelidir.

Eğitime sağlanan kaynak, ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır. Bu gerçeğe karşılık eğitime "gayri safi milli hasıla"dan ayrılan payın yirmi yıllık ortalaması yüzde 2.7 düzeyindedir. Ülkemizde eğitimin alt yapısı oldukça yetersizdir. 2000 yılında eğitimin konsolide bütçe içindeki payı, yüzde 9.3 olarak gerçekleşmiştir. 2000 yılı, son yirmi yılda eğitime konsolide bütçeden ayrılan payın en düşük kaldığı yıl olmuştur. Altyapı sorunu yaşamayan Avrupa ülkelerinin eğitimine ayırdığı pay ise, bizim ayırdığımızın iki katından fazladır.

Kaynak yeterli olmadığı için eğitimin alt yapı eksiği giderilememektedir. Üniversitelerden kaynaklarını kendilerinin yaratması istenilmekte, bu da bir yandan kamu gücü ve etkisi kullanılarak gelir elde edilmesine neden olurken, öbür yandan bütçe dışı vakıf uygulamasının yaygınlaşmasını, eğitimin sürdürülmesine yardımcı olmak için yaşama geçirilen döner sermaye uygulamasının amacı dışına kaymasını özendirmektedir.

Bu bağlamda vurgulamak isterim ki, 4306 sayılı Yasa'nın geçici 1. maddesi gereğince, sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim giderlerinde kullanılmak üzere kimi işlemlerden alınan katkı paylarının süresi 31.12.2000 gününde sona erecektir. 4306 sayılı Sekiz Yıllık Kesintisiz Zorunlu İlköğretim Yasası'nda öngörülen ereklere ulaşılabilmesi için gerekli yasal düzenleme yapılarak 31.12.2000'den sonra da katkı paylarının alınması sürdürülmelidir.

Eğitim-öğretim sistemimizin ana çerçevesini oluşturan Cumhuriyetimizin temel ilkeleri, kuşkusuz, değişmeyecektir. Bu ilkelere bağlı kalınırken, her düzeydeki eğitim-öğretimde etkinliğin sağlanması, dünyanın gidiş yönü olan bilgi toplumu oluşumunun gerisinde kalınmaması ereğimiz olmalıdır.

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Enerji konuları, 2000 yılında da, gündemimizin başında yer almaktadır. Bunun nedeni, enerjinin gelişmenin temel girdisi olmasının yanında, özellikle elektrik enerjisi üretim/tüketim dengesindeki açıklar yüzünden yaşanan sıkıntılardır. 

Elektrik enerjisi tüketimi, 1999 yılında yüzde 3.9 oranında artmıştır ki, bu, son 30 yılın en düşük oranıdır. Aynı yılın ulusal gelir düzeyinde ise yüzde 6.4 oranında bir daralma yaşanmıştır. 

Ekonomimizin kendini toparlayarak, en azından ortalama artış oranlarını yakalayabilmesi için yoğun bir çaba içine girilmiştir. Hükümetimiz, elektrik enerjisi açığını giderici bir dizi önlemi almıştır. Ancak, istem ve dolayısıyla enerji dış alımı oranının önümüzdeki yıllarda giderek artacak olması, soruna önemle eğilmemizi gerekli kılmaktadır. 

Ülkemizde kişi başına enerji tüketimi, dünya ortalamasının altındadır. Ancak, bütün olumsuzluklarına karşın, içinde yaşadığımız dönemin, enerji sistemimizin daha sağlam temellere oturtulabilmesi için bizlere önemli bir fırsat sağlayabileceğini de düşünmekteyim. 

En dinamik sektörlerimizden olan enerji sektörü, Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecinde öncülük görevini üstlenebilecek bir düzeydedir. Bu sektördeki yeniden yapılanma çalışmaları, sürdürülebilir bir kalkınma modeli içinde sanayileşmenin tamamlanmasını ve dünya pazarlarındaki rekabet gücümüzün artırılmasını sağlayabileceği gibi diğer sektörlere de örnek olacaktır. Enerji sektörünün çeşitli alanlarındaki yapılanma çalışmalarıyla ilgili yasal ve yönetsel düzenlemelerle, enerji sektörü, başta Avrupa Birliği Enerji Direktifi ve Enerji Şartı Anlaşması olmak üzere, uluslararası düzenlemelere de uygun duruma getirilecektir. 

Piyasaların, devlet denetimi ve gözetimi altında haklı rekabete olanak sağlayacak biçimde özgürleştirilmesi ve saydamlaştırılmasıyla, piyasalarda istikrar ve sürekliliğin sağlanması zorunludur. Sektörün mali açıdan güçlü ve güvenli bir yapıya kavuşması, yatırım risklerinin azaltılması ve sonuç olarak tüketiciye yeterli, kaliteli, sürekli, ucuz ve temiz enerji sunulması sağlanmalıdır. 

Bu dönemin, enerji özelleştirmelerinde bugüne kadar uygulamaya çalıştığımız modellerin irdelenmesi ve en uygun yöntemin belirlenmesi için de elverişli bir dönem olduğuna inanıyorum. 

Geleceğin Türkiyesi'nde enerjinin daha etkin ve verimli kullanılması sağlanmalı, tasarruf önlemlerine daha fazla önem verilmeli, elektrik dağıtımında ortalama yüzde 22'ler düzeyindeki kayıp ve kaçaklar Avrupa Birliği ortalaması olan yüzde 8'ler düzeyine çekilmelidir. 

Bir yandan santral yapımına hız verilirken, diğer yandan, onlar için gereken yakıtların zamanında sağlamasıyla ilgili girişimler de yoğunlaştırılmalıdır. Bunların başında, yurt dışından alınacak doğal gazı ülkemize taşıyacak olan boru hattı tasarıları ile iç hat tasarıları gelmektedir. 

Dışarıdan sağlanacak santral yakıt tasarılarıyla birlikte, yerli kaynaklarımızın daha iyi değerlendirilmesine olanak sağlayacak yasal ve yönetsel önlemler de geciktirilmeden alınmalıdır. Bu kapsamda, yerli kaynaklarımızdan petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıt üretiminin arttırılmasının, ancak arama yatırımlarına ağırlık vererek sağlanabileceği kuşkusuzdur. 

Fosil yakıtların yanısıra, hidrolik, rüzgar, jeotermal ve güneş gibi doğal kaynaklarımıza, hem ucuz ve yenilenebilir olmaları, hem de çevreye zarar vermemeleri nedeniyle daha fazla önem verilmelidir. Enerji etkinliklerimizi, çevre ile doğal ve kültürel varlıklarımıza karşı yükümlülüklerimizi gözönünde bulundurarak, çevreye ve bireyin sağlığına duyarlı bir biçimde yürütmeliyiz. 

Günümüzün dünyasında enerji, dış politikanın önemli öğelerinden biri durumuna gelmiştir. Ülkemiz, kısıtlı enerji kaynaklarına sahip olması ve ekonomisindeki büyüme ve buna bağlı olarak enerji istemindeki artış nedeniyle de enerji kaynaklarını çoğaltmak ve çeşitlendirmek zorundadır. Türkiye artan enerji gereksinimini karşılamak ve enerji kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla son yıllarda birçok ikili ve uluslararası anlaşma imzalamıştır.

Son 10 yıl içinde, Hazar Havzasındaki enerji kaynaklarının modern teknoloji kullanımıyla işletilerek uluslararası piyasalara taşınması için yeni olanaklar doğmuştur. Türk şirketlerinin de aralarında bulunduğu Batılı firmalar bu bölgedeki petrol ve doğal gaz kaynaklarının işletilmesi için büyük tutarlarda yatırımlarda bulunmaya başlamışlardır. Hazar Havzası enerji kaynaklarının uygun biçimde işletilmesi birçok yönden önem taşımaktadır. 

Ülkemizin gündeminde olan enerji taşıma tasarılarının başında, Bakü-Tiflis-Ceyhan ana petrol boru hattı gelmektedir. Bakü-Tiflis-Ceyhan tasarısının hukuki çerçevesini oluşturan anlaşmaların geçen Mayıs-Haziran aylarında ilgili ulusal parlamentolar tarafından onaylanmasıyla önemli bir aşamaya ulaşılmıştır. Türkiye, bu tasarının, Hazar petrolünün uluslararası piyasalara taşınması için ekonomik, ticari ve çevresel yönlerden en uygun seçeneği oluşturduğu görüşündedir. Uluslararası uzmanlar, Hazar Havzasında bulunan petrol rezervlerinin de böyle bir boru hattının yapımını gerekli kılacağı görüşünde birleşmektedirler.

Bundan sonra tasarı için gerekli finansmanın bir an önce bulunarak petrol boru hattı konsorsiyumunun kurulmasını ve ayrıntılı mühendislik çalışmalarının tamamlanmasının ardından boru hattının yapımına başlanmasını bekliyoruz. Ümidimiz, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının öngörülen takvime uygun olarak 2004 yılında işler duruma gelmesidir.

Türkiye, doğal gaz gereksiniminin karşılanması için de birkaç tasarının gerçekleşmesi yönünde çalışmalarını sürdürmektedir. Türkmenistan doğal gazının Hazar Denizi, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinden ülkemize ulaştırılmasına olanak sağlayacak olan Hazar geçişli hatla ilgili tasarının bir an önce yaşama geçirilmesinin ilgili tüm ülkelerin yararına olacağını düşünüyoruz. Türkiye, ayrıca bu hattan bir miktar Azerbaycan gazı alabileceğini de bildirmiştir.

Rusya'yı Karadeniz'in altından Türkiye'ye bağlayacak olan Mavi Akım hattı ile İran-Türkiye doğal gaz boru hattı tasarılarıyla ilgili çalışmalar da ileri aşamalara gelmiş bulunmaktadır.

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Yeni binyıla çevre konularında duyarlılığı daha artmış bir toplum olarak girdiğimizi saptamaktan mutluluk duyuyorum. Geride bıraktığımız yüzyılda doğal çevreyi gözardı eden bir sanayileşme sürecinden geçilmiştir. Hızlı sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte hızlı nüfus artışı, doğal dengenin bozulması sonucunu doğurmuş, duyulmaya başlanan kaygı toplumları yeni arayışlara yöneltmiştir. Ekonomimizi ve toplumsal yaşamımızı olumsuz etkileyen ve doğa dengesini altüst eden uygulamaların önüne geçecek ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir çevre bırakmamıza yardımcı olacak çevreye duyarlı önlemlerin uygulamaya konmasında zorunluluk bulunmaktadır. Öte yandan, Anadolu toprakları onbinlerce yıldır insanoğluna her türlü yaşam mutluluğu veren cennet doğası ile birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Dünyada benzeri görülmeyen bu doğal ve kültürel zenginliğin korunması, geliştirilmesi ve dünya insanına bir hazine olarak sunulması önem taşımaktadır. Bu, hem bu hazinenin sahibi olarak bizim insanlığa borcumuzdur; hem de kendi ulusal varlığımıza sağlayacağı katkı yönünden önem taşımaktadır. Yüce Meclisimizin bu konuda geçmişte sergilediği duyarlılığı yeni yasama döneminde de koruyacağına olan inancımı dile getirmek isterim. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Ülkemiz geçtiğimiz yıl 17 Ağustos ve 12 Kasım'da iki büyük deprem felaketi yaşamıştır. Binlerce yurttaşımız yaşamını yitirmiş, onbinlercesi de yaralanmıştır. Yine onbinlerce yurttaşımız sıcak yuvalarından olmuş, kışın güç koşullarına göğüs germeye çalışmıştır. Depremde yaşamlarını yitiren yurttaşlarımıza bu fırsattan yararlanarak Allah'tan rahmet dileklerimi yineliyor, kederli ailelerinin acılarını paylaştığımızı belirtmek istiyorum. 

Depremin ardından ülkemizde büyük bir seferberlik başlatılmış, Türk Ulusu kendine özgü örnek bir dayanışma sergilemiştir. Bu dayanışmayı Devlet adına minnet ve şükranla anıyorum. 

Ulus ve Devlet olarak bu zor günlerimizde bizlere yardım elini uzatan tüm ülke ve kuruluşlara da bu vesileyle teşekkürlerimizi yinelemeyi bir görev biliyorum. 

Depremlerin ardından, Devletimiz, tüm kurumlarıyla, olanakları ölçüsünde deprem bölgesine ulaşmış ve yurttaşlarımıza yardım elini uzatmıştır. Yaraların sarılması konusunda Devlet ve Ulus olarak sergilenen birlik ve dayanışmanın yanısıra, gösterilen büyük çabalar sonucunda işin güç bölümü aşılmıştır. Kalıcı konutların yapımının da ivedilikle sonuçlandırılması önem taşımaktadır. 

Yaşadığımız acı deneyimlerin de ortaya koyduğu gibi, Türkiye bir deprem ülkesidir. Depremden gereken dersleri çıkarmamız ve depremle yaşamayı öğrenmemiz gerekmektedir. Bu konuda daha fazla zaman yitirilmeden örgütlenme eksikliklerimizi hızla tamamlamalıyız. Öte yandan, deprem bölgelerinde binaların depreme dayanıklılığını sağlayacak zorunlu denetim düzeneklerini yaşama geçirecek ek yasal önlemlerin alınmasında Yüce Meclisimizin üzerine düşecek görevi yerine getireceğinden eminim. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Ülkemizde trafik kazaları nedeniyle yakınlarını kaybeden insanlarımızın sayısı ne yazık ki kabule olanak bulunmayan ölçülerdedir. Trafik kurallarına uymak yönünde toplumumuzda duyarlılık yaratmak ya da var olan duyarlılığı artırmak hepimizin görevidir. Bu kurallara uymaya bireyleri zorlayacak yeni önlemleri de uygulamaya koymamız gerekmektedir. Bu bağlamda, Yüce Meclisimizin gündeminde bulunan Trafik Yasası tasarısının ivedilikle görüşülerek yasalaşması önem taşımaktadır. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra çeşitli etnik ve ulusal çatışmalara sahne olan bölgemizde Türkiye bir barış, denge ve istikrar ögesi olarak etkin rol oynamaya devam etmiştir. Türkiye, bugün batı uluslar topluluğunun bir üyesi olarak, bölgesinde paylaştığı değerlerin savunucusu güvenilir bir müttefik, güvenlik ve istikrarın güçlendirilmesine katkıda bulunan, işbirliği tasarılarında ağırlığı olan bir ortaktır. 

Türkiye, Büyük Önder Atatürk'ün temelini attığı ilkeler üzerinde 77 yıldır barış ve istikrar içinde yaşamış ve başka uluslar için örnek bir gelişme modeli oluşturmuştur. Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana dış politikamıza yön veren temel ilkeler bundan sonra da uluslararası ilişkilerimizi yönlendirecektir.

Türk dış politikasının dayandığı ilkelerin başında, diğer ülkelerin içişlerine karışmama, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine saygı gelmektedir. Türkiye bu temel üzerinde tüm ülkelerle dostluk ilişkileri geliştirmek amacındadır.

Türk dış politikası, üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Yasası'nda yer alan kurallar temelinde uluslararası hukuka dayalı bir düzeni savunmakta, tüm ulusların dış baskılardan uzak, bağımsızca ve gönenç içinde gelişmelerini desteklemektedir. 

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da insan haklarına saygılı, çağdaş, demokratik bir hukuk devleti olarak uluslararası ilişkilere olumlu katkılarda bulunmayı sürdürecektir.

Türkiye bölgesinde işbirliğinin öncülüğünü üstlenmiştir. Bölgesel uyuşmazlıkların çözümü, çatışmaların önlenmesi için gönenç ve istikrara gereksinim bulunduğuna kuşku yoktur. Bu da ancak, bölgesel düzeyde işbirliğini geliştirmemizle ve bölge ulusları arasında karşılıklı güven ortamının yaratılmasıyla olanaklı olabilir. 

Dünyanın birçok bölgesinde uluslararası bütünleşme girişimleri ileri düzeylere ulaşmaktadır. Batı yarımküresinde, Asya-Pasifik bölgesinde, Baltıklar'da ve Batı Avrupa'da bölgesel işbirliği ve bütünleşme çabalarının başarılı sonuçlar verdiğini görmekteyiz. Buna karşılık, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Kafkaslar'a ve Orta Asya'ya kadar uzanan bölgemizde, değişik öğeler bölgesel işbirliğinin gelişimini yavaşlatmaktadır. Bölgesel işbirliğinin önünü açmak için, bölge ülkelerinin iyiniyetli ve önyargısız bir yaklaşımla ortak paydalarda birleşmeleri ve ellerindeki olanakları yapıcı biçimde kullanmaları gerekmektedir. 

Bölgemizde, ulaşım, enerji ve iletişim altyapısının bir an önce günün koşullarına yanıt verecek ve insan, mal ve sermaye dolaşımınına olanak sağlayacak düzeye çıkarılması için ortak çaba göstermeliyiz. 

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'nün kurulmasına öncülük etmiş olan Türkiye, bölgesindeki diğer örgütlenmelerde de etkin rol oynamakta, ayrıca AGİT ilkeleri çerçevesinde yeni bölgesel örgütlenme ve işbirliği çabalarına katkıda bulunmaktadır. 

Türkiye, yoksulluğun küresel düzeyde ortadan kaldırılmasının ve sürdürülebilir kalkınmanın uluslararası yardımlarla desteklenmesinin, çoktaraflı ticaret sisteminin güçlendirilmesinin önemini vurgulamakta, çevre sorunları ve bulaşıcı hastalıklarla savaşımda ivedi, etkin ve akılcı önlemler alınması gereğini savunmaktadır. 

Türkiye, uluslararası örgütlere katılım konusuna özel önem vermekte ve üyesi bulunduğu kuruluşların çalışmalarında etkin biçimde yeralmaktadır. 

Bu çerçevede Türkiye, Birleşmiş Milletler örgütünün uluslararası sistemdeki etkinliğinin artırılmasına yönelik reform programını desteklemekte ve reform sürecinde etkin rol oynamaktadır. Birleşmiş Milletler'in uluslararası ekonomik ve toplumsal yardım çabaları içinde sahip olduğu rolün artırılmasının yanısıra, çatışmaları önleme ve sona erdirme yetenekleri bakımından da güçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye, Birleşmiş Milletler'in barış gücü görevlerinin uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasına doğrudan katkıda bulunduğu inancıyla bu tür görevlere katılmaya devam edecektir.

Geçen yıl Kasım ayında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın Yirminci Yüzyıldaki son zirvesine evsahipliği yapan ülkemiz, bu örgütün yeni Avrasya coğrafyasında barış ve istikrarın güçlendirilmesi yönünden çok önemli bir role sahip olduğu inancındadır. Türkiye bu anlayışla AGİT'in çalışmalarına da etkin olarak katkıda bulunmayı sürdürecektir. Türkiye ayrıca, Sovyetler Birliği'nin ardılı olan ülkelerin AGİT süreçlerine katılmalarını desteklemekte ve özendirmektedir.

Türkiye, terörizmden en çok etkilenen ülkelerden biri olarak, ulusal sınırları aşan bu çok boyutlu soruna karşı uluslararası alanda savaşım verilmesi gerektiği görüşündedir. Türkiye, acı deneyimiyle, terörizme karşı savaşımda başarılı olunabilmesi ve bu tehdidin kökünün kazınabilmesi için ülkelerin mutlaka işbirliği yapmak zorunda olduklarını her alanda dile getirmektedir. Terörizme destek veren ve teröristlere kucak açan devletler uluslararası toplum tarafından destek görmemeli, tersine en güçlü biçimde kınanmalıdır. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Türkiye bir Avrupa ülkesidir. Hukukun üstünlüğüne ve temel insan hak ve özgürlüklerine inanan, demokratik ve laik bir Cumhuriyet olarak Türkiye, yüzlerce yıllık bir süreç içinde Avrupa'da kök salmış olan değerleri benimsemiş, bu değerlerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. 

Türk dış politikasının temel ereklerinden biri de Avrupa'nın tüm kuruluşlarında etkin biçimde yer almak, ulusal sistemlerini Avrupa ile bütünleştirmektir. 

Türkiye'nin Avrupa kuruluşlarıyla bütünleşmesinin son aşaması Avrupa Birliği'ne tam üyelik olacaktır. Geçen yıl Aralık ayında yapılan Helsinki Zirvesinde Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne adaylığının kabul edilmesiyle ülkemizin Avrupa ile bütünleşmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasının uzun bir süreç olacağının ve bunun önemli görev ve sorumluluklar yüklediğinin bilincindeyiz. Bu bilinçle tam üyelik için aranan koşulları yerine getirmek üzere gerekli adımları kararlı biçimde atmalıyız.

Türkiye, Kopenhag ölçütlerine uyum konusundaki gerekli çalışmaları ve planlamaları sürdürmektedir. Yüce Meclisimizin bu yönde gösterdiği çabaları takdirle karşılıyorum. Son olarak Avrupa Birliği Genel Sekreterliği'nin kurulması ve faaliyete geçmesi, ülkemizin Avrupa Birliği'ne üyelik konusundaki iradesini ortaya koyan önemli bir gelişme olmuştur. Tüm ilgili makam ve kuruluşlarımızın Avrupa Birliği'ne uyum çalışmaları için üzerlerine düşen görevleri ülke içi eşgüdümden sorumlu Avrupa Birliği Genel Sekreterliği'yle işbirliği içinde yerine getireceklerine inanıyorum.

Kuşkusuz, Avrupa Birliği'ne adaylığımızla ilgili süreçte tüm görev ve sorumluluklar Türkiye'nin omuzlarında değildir. Avrupa Birliği üyesi dostlarımızın da Türkiye'nin adaylık sürecine önyargısız ve yapıcı biçimde yaklaşmaları, bu süreçte kendi sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiğini de hatırlatmak isterim. Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanacak Katılım Ortaklığı Belgesinin bizim yönümüzden kabul edilebilir ögeler içermesini bekliyoruz.

Kendisi de Avrupalı bir güç olan Türkiye, Avrupalıların Avrupa güvenliğinde ve savunmasında daha geniş sorumluluk almalarını başından beri desteklemiştir. Avrupa güvenliğini pekiştirecek tüm çabalara Türkiye olumlu katkıda bulunma kararlılığındadır. Burada önemli olan, harcanan çabalarda tüm bağlaşık ülkelere eşit katılım ve eşit güvenlik sağlanmasına özen gösterilmesi, güvenliğin bölünmezliği ilkesinden hangi amaçla olursa olsun ödün verilmemesidir. 

Giderek bir güvenlik ve savunma boyutu da kazanmakta olan Avrupa'daki bütünleşme hareketinin, NATO'nun en güçlü ordularından birine sahip olan, genel bütçesinin yüzde 10'unu savunmaya ayıran ve bölgesinde önemli bir güvenlik ve istikrar ögesi olan Türkiye'nin tam katılımı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini vurgulamakta yarar görüyorum. 

Amerika Birleşik Devletleri ile aramızdaki ikili ilişkiler son yıllarda her alanda gelişerek "stratejik ortaklık" olarak adlandırılan bir niteliğe kavuşmuştur. Bu ilişkilerin karşılıklı çıkarlar temelinde daha da gelişmesini istemekteyiz. Ancak, ne yazık ki, özellikle bu ülkede seçimlerin yapıldığı yıllarda Türkiye'ye düşman lobilerin bu ilişkileri zedeleyecek kimi girişimlere yöneldikleri öteden beri bilinmektedir. Temsilciler Meclisi'nde sözde Ermeni soykırım karar tasarısı konusunda ortaya çıkan son gelişmeleri de bu bağlamda belirtmek isterim. Bu esef verici gelişmeler, halkımızca büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Gerçekleri saptırmak yoluyla tarihte gerçekleşmemiş bir olayı, gerçekleşmiş gibi göstermek ve Türk Ulusu'nu karalamaya çalışmak hiçbirimizin kabul edebileceği bir durum değildir. Militan Ermeni çevrelerin Amerika Birleşik Devletleri'ne özgü iç politika dinamiklerini istismar etme çabalarının boşa çıkmasını ve salt oy kaygısıyla ulusal çıkarlarını gözardı eden Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi'nin kimi üyelerinin sonunda sağduyunun gereği olan bir tutum almaya yönelmelerini diliyorum.

Komşumuz Rusya ile ilişkilerimiz 500 yıllık uzun bir geçmişe dayanmaktadır. Bu yönden, Türk ve Rus halklarının aynı coğrafyayı paylaşma konusunda küçümsenmeyecek bir deneyime sahip olduklarını söylemek olanaklıdır. İlişkilerimizin gelişmesini engelleyen Soğuk Savaş ortamını geride bırakalı on yıldan fazla olmuştur. Artık ilişkilerimizi ikili düzeyde olduğu gibi, bölgesel ve uluslararası düzeylerde de geliştirmemizin ve yeni boyutlara taşımamızın zamanı geldiğini düşünüyoruz. Rusya ile aramızda var olan potansiyeli karşılıklı saygı ve ortak yarar temelinde her alanda geliştirebileceğimize inanıyoruz.

Bununla birlikte, Çeçenistan'daki durum bizi kaygılandırmaya devam etmektedir. Bu soruna Rusya'nın toprak bütünlüğü ve insan haklarına saygı temelinde diyalog yoluyla barışçı bir siyasal çözüm bulunabileceğine inanıyoruz. Öte yandan, Çeçenistan'da yerlerinden olan sivil halka yardım amacıyla yürütülen uluslararası çabalara da katkıda bulunuyoruz.

Geçen yıl ülkelerimizdeki deprem felaketlerinin yol açtığı halklar arası dayanışmanın ve Aralık ayında Helsinki'de düzenlenen Avrupa Birliği Zirvesi'nin ardından komşumuz Yunanistan ile aramızdaki ilişkilere bir yumuşama havasının egemen olması sevindiricidir. Türkiye, öteden beri Yunanistan'a diyalog yolunu önermiştir. Bu kez Yunan yetkililerinin Türkiye'nin önerilerine kulak verip iki ülke arasındaki işbirliğine olanak tanıyacak adımlar atmaya başladıklarını görmek bizi ilişkilerimizin geleceği yönünden de ümitlendirmiştir. Yunanistan ile aramızda dokuz işbirliği protokolünün imzalanmış olması ve iki ülke halkları arasında bir anlayış ve dostluk havasının gelişmeye başlaması cesaret vericidir. Biz, ilişkilerimizi olumsuz yönde etkileyen Ege Denizi'ni ilgilendiren birbiriyle ilintili temel sorunlara da çözüm bulunabileceğine ve bunun için zamanın geldiğine inanıyoruz. 

Türk-Yunan ilişkilerini geçmişin ipoteğinden kurtararak yirmibirinci yüzyılın değerlerine uygun bir düzeye getirmek her iki ulusun gelecek kuşaklara borcudur. Türkiye'de aramızdaki sorunların barışçı yollardan çözümü yönünde bir siyasi iradenin varlığı, tüm dostlarımızca bilinmelidir. 

Türkiye, Kıbrıs sorununa görüşmeler yoluyla kalıcı bir çözüm bulunmasını istemekte ve bu çerçevede geçen Aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından başlatılmış olan aracılı görüşmeleri desteklemektedir. 

Kıbrıs Türk tarafı, bu görüşmelere başından itibaren yapıcı biçimde katılmış ve kapsamlı çözüm önerileri sunmuştur. Kıbrıs'ta varılacak bir çözüm, mutlaka gerçeklere dayandırılmak zorundadır. Bu da, adada iki devletin siyasi eşitliğinin ve egemenliğinin kabul edilmesidir. Adada iki toplumun barış ve güvenlik içinde yanyana yaşamalarını sağlayacak en gerçekçi çözüm, iki devletin siyasi eşitliği üzerine kurulacak bir konfederasyon olacaktır.

Türkiye Sovyetler Birliği'nin ardılı olan Yeni Bağımsız Devletlerin herhangi bir baskı altında olmaksızın ulusal kimliklerini özgür iradeleriyle geliştirmelerini ve kendi kaynaklarından bağımsız bir biçimde yararlanarak ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmelerini ve uluslararası toplumla tam anlamıyla bütünleşmelerini benimsemiştir. Türkiye bu politikasının bir gereği olarak Yeni Bağımsız Devletlere olanakları ölçüsünde yardım etmektedir.

Bu çerçevede, dil, kültür ve tarih bağlarıyla sıkısıkıya bağlı bulunduğumuz dost ve kardeş Azerbaycan ve Orta Asya Cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz dış politikamız yönünden çok özel bir yere sahiptir. Türkiye, bu ülkelerle ilişkilerini her alanda daha da ileri götürmek, halktan halka sarsılmaz işbirliği dokusunu pekiştirmek istemektedir. Bu amaçla, Azerbaycan ve Orta Asya ülkeleriyle aramızdaki potansiyelden en iyi şekilde yararlanmalı, 1990 yılından bu yana imzalanmış anlaşmalarla oluşturulmuş bulunan hukuksal temeli ve kurulmuş olan çeşitli düzenekleri daha da sağlamlaştırıp geliştirmeli ve günümüzün koşullarına uygun bir niteliğe kavuşturmalıyız.

Orta Asya ülkelerinin bağımsızlıklarını güçlendirmeleri, uluslararası toplumla bütünleşmeleri ve ekonomik ve demokratik gelişmelerini sağlıklı bir biçimde sürdürmelerini istemekteyiz. Orta Asya ülkeleri, sahip oldukları doğal kaynakları bağımsızca işletip uluslararası piyasalara ihraç edebilmeli ve bu yoldan elde edecekleri zenginliği halklarının kalkınması ve gönenci için değerlendirebilmelidirler. 

Orta Asya ülkelerini tehdit eden terörizm ve köktendincilik tehlikeleri ile savaşımlarını destekliyoruz. Bu alanda, Türkiye dost ve kardeş Orta Asya Cumhuriyetlerine elinden gelen yardımı yapmaya hazırdır.

Türkiye, Güney Kafkasya'da istikrarın güçlendirilmesini, bölgesel işbirliğinin gelişmesini ve ulusların ileri bir gönenç düzeyine ulaşmalarını engelleyen Abhazya ve Yukarı Karabağ uyuşmazlıklarının bir an önce barışçı çözüme kavuşturulmasını istemektedir. Ülkemiz bu konuda elinden gelen çabayı göstermekte ve tarafları diyalog ve barışçı çözüme özendirmektedir.

Türkiye, Yukarı Karabağ uyuşmazlığı konusunda Minsk sürecinin çözüm için uygun bir çerçeve oluşturduğunu düşünmekte, ayrıca Azerbaycan ve Ermenistan liderleri arasındaki doğrudan temasları desteklemektedir. Bununla birlikte, Yukarı Karabağ uyuşmazlığının çözümünün, Ermeni işgali altındaki Azerbaycan topraklarının boşaltılmasını ve Azeri mültecilerin evlerine geri dönmelerini gerektirdiği bir gerçektir. Sırası gelmişken, Türkiye'nin ancak Azerbaycan halkının kabul edeceği bir çözümü benimseyebileceğini vurgulamak isterim.

Türkiye, Azerbaycan'daki ekonomik ve demokratik reform sürecini desteklemekte, bu ülkede 5 Kasım tarihinde düzenlenecek olan seçimlerin kardeş Azerbaycan halkı için en hayırlı sonuçları vereceğine inanmaktadır. Türkiye ayrıca, Azerbaycan'ın Avrupa Konseyi'ne adaylığını etkin biçimde desteklemektedir.

Komşumuz Gürcistan'ın toprak bütünlüğünün ve siyasal birliğinin korunmasına da büyük önem veriyoruz. Türkiye bu ülkenin istikrarını tehdit eden ve kalkınmasını engelleyen Abhazya sorununun barışçı bir çözüme kavuşturulması için elinden gelen yardımı yapmaya hazırdır.

Güney Kafkasya'da barış, istikrar ve işbirliğinin güçlendirilmesi amacıyla bir Kafkasya İşbirliği Paktı kurulması önerisininde bulunduk ve bu önerinin yaşama geçirilmesini sağlayacak biçimde konuyu izlemekte ve uluslararası toplumun somut ilgisini Güney Kafkasya'ya daha fazla yöneltmesini sağlamaya çalışmaktayız. 

Ermenistan'ın yöneticilerine, tarihi gerçekleri çarpıtarak, Ermeni toplumunun Türk halkına karşı düşmanlık duygularını körüklemenin bir yararı olmayacağını bir kez daha anımsatmak isterim. Ermeniler'in soykırım savı tarihte hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Kimi Ermeniler'in ve Ermenistan'ın şimdiki yöneticilerinin düşüncelerinde yaratıp, diğer ulusları da inandırmaya çalıştıkları bu sözde soykırım savının, Ermenistan'ın komşusu Türkiye ile akılcılığın gereği olan iyi ilişkiler ve işbirliğini geliştirmesine engel oluşturacağının ayırdına, daha fazla gecikmeden varmalarını beklemekteyiz. Ermenistan Yöneticilerini, aynı coğrafyada Türkiye ile barış içinde birarada yaşamalarını olanaklı kılacak ve çıkarlarının da gereği olan sağduyulu bir tutum benimsemeyip, basiretsiz politikalar izlemekte ısrar etmeleri durumunda sıkıntılar ve sorunlarla karşı karşıya kalacakları yönünde uyarmak isterim. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Türkiye, Ortadoğu'da adil ve kalıcı bir barışa ulaşılmasının bölgenin istikrar ve gönenci yönünden taşıdığı önemi her zaman dile getirmiş ve Ortadoğu Barış Süreci'ni başından bu yana desteklemiştir. Geçen Ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Clinton'un girişimiyle İsrail ve Filistin arasında yapılan görüşmelerde somut bir sonuca varılamamış olmakla birlikte, bu görüşmelerin, duyarlı konuların ele alındığı kaydadeğer bir ilerleme oluşturduğunu düşünüyoruz. 

Türkiye, İsrail ve Filistin ile ilişkilerinin ulaştığı düzey ve bölgedeki tarihsel birikimi temelinde, Ortadoğu Barış Süreci'ne, kendi olanakları ölçüsünde katkıda bulunmaktadır. Son olarak, Sayın Barak ile Sayın Arafat'ın geçen Ağustos ayında ülkemize gerçekleştirdikleri ziyaretler, tarafların Türkiye'ye gösterdikleri güvenin bir göstergesidir.

Körfez Savaşı'ndan sonra Irak'ın Kuzeyinde ortaya çıkmış olan iktidar boşluğu ne yazık ki Türkiye'yi birçok yönden olumsuz etkilemiştir. Türkiye, bu iktidar boşluğu nedeniyle kitlesel göç ve terörizm gibi tehdit ögelerine karşı savaşım vermek zorunda kalmıştır. 

Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunmasına büyük önem vermekte ve gerek bölge ülkelerine gerek müttefiklerimize bu yönde telkinlerde bulunmaktayız. Irak'ın parçalanmasının, bölgedeki tüm dengeleri altüst edebilecek gelişmelere yol açmasından kaygı duymaktayız. Ayrıca, Irak'ın geleceğinin yalnızca Irak tarafından belirlenebileceği, bu ülkeye dışarıdan yapılacak el atmaların istenmeyen sonuçlara yol açabileceği görüşündeyiz.

Bölücü terör örgütü elebaşısının ülkesinden ayrılmasını ve terörle savaşım konusunda Türkiye ile işbirliği başlatmayı kabul eden Suriye'nin yeni dönemde akılcı ve gerçekçi bir yol izleyerek, Türkiye ile ilişkilerinde dostluk ve işbirliğini gözetecek bir yaklaşımı benimseyeceğini, geçmişte ilişkilerimize gölge düşüren olayların yinelenmesine izin vermeyeceğini umuyoruz. Türkiye ile Suriye aynı coğrafyayı, tarihi ve kültürü paylaşmaktadır. İki ülke arasında ekonomik ve ticari işbirliği açısından zengin bir potansiyel bulunmaktadır. Bundan sonra atacağımız karşılıklı adımlarla bu potansiyelden yararlanma olanaklarımızı geliştirmek istiyoruz. Ayrıca Suriye ile terörizmle savaşım konusunda işbirliğini sürdürmek arzusundayız.

Suriye'nin İsrail ile arasındaki ilişkileri olağanlaştırmasının da bölgede gerçek bir barış ortamının kurulmasının temel koşulu olduğu inancındayız.

İran, köklü bir uygarlığın temsilcisi, büyük bir komşumuz ve önemli bir bölge gücüdür. İran ile ilişkilerimiz diğer komşularımızla olduğu gibi karşılıklı saygı ve içişlerine karışmama temeline dayanmalıdır. Bu temel üzerinde ekonomik ve ticari ilişkilerimizi ve bölgesel düzeyde işbirliğimizi geliştirebileceğimiz inancındayız. 

Asya ve Pasifik ülkeleriyle olan ilişkilerimizin geliştirilmesine de önem vermekteyiz. Bu ülkelerin iki yıl önce yaşanan bunalımın etkisinden kurtularak ekonomilerini yeniden canladırmaya başladıklarını görmek sevindiricidir.

Sayan Başkan,

Değerli Milletvekilleri,

Yurtdışında yaşayan yurttaşlarımızın durumuna da değinmek istiyorum. Bugün başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın çeşitli köşelerinde milyonlarca yurttaşımız yaşamaktadır. Bu çalışkan ve işine bağlı yurttaşlarımız, Türk ekonomisine olduğu gibi yaşadıkları ülkelerin ekonomilerine de önemli katkılar yapmakta ve bulundukları toplumları etnik ve kültürel açıdan zenginleştirmektedirler. 

Türkiye, yurtdışında artık kalıcı biçimde yerleşmiş olan yurttaşlarının ve bulundukları ülkelerin uyruğuna geçmiş olan soydaşlarımızın sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak için elinden gelen çabayı göstermeyi sürdürecektir. Ayrıca, bu yurttaşlarımızın öz değerlerimizi yitirmeden içinde bulundukları toplumlarla bütünleşmelerinin, yeni ülkelerinin siyasal ve toplumsal yaşamına etkin biçimde katılmalarının genç kuşaklara daha iyi bir gelecek sağlanmasının en uygun yolu olduğunu düşünüyorum. 

Sayın Başkan,

Değerli Milletvekilleri, 

Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle Türkiye'nin içinde bulunduğu güvenlik ortamı değişmiştir. Birçok ülke yönünden geleneksel güvenlik sorunlarının ortadan kalkmasını sağlayan Soğuk Savaş sonrası düzen, Türkiye'nin çevresinde yeni ve önemli sorunların, sıcak çatışmaların, yeni bunalım odaklarının doğmasına, yüzlerce yıllık düşmanlıkların canlanmasına neden olmuştur. Savunma politikamızı oluştururken, bu yeni koşulları dikkate almak zorundayız. Dış politikamız ile savunma politikamızın buna göre donanımlı olması gerekmektedir. Bugüne kadar ülkemizin savunmasını üstün başarıyla yerine getirmiş olan Silahlı Kuvvetlerimizin 21. yüzyılın siyasal, toplumsal ve teknolojik gelişmelerine koşut biçimde esnek ve hareketli duruma getirilmesi yönündeki çabalarımızı sürdürmeliyiz.

Bunların yanısıra ülkemiz, uluslararası silahsızlanma çabalarını desteklemekte, küresel ve bölgesel düzeyde barış ve güven ortamının geliştirilmesine katkısı yadsınamayacak olan uluslararası silahsızlanma anlaşmalarına taraf olmaya önem vermektedir. Bu bağlamda Türkiye, kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi ve bölgemizde balistik füze tehdidinin ortadan kaldırılması amacıyla uluslararası işbirliği ve denetim düzenekleri çerçevesinde üzerine düşeni yerine getirmeyi sürdürecektir. 

Türkiye yeni yüzyılda izleyeceği dış politika ereklerini, coğrafyasının, tarihinin ve ulusal çıkarlarının oluşturduğu bir sistem içinde özgür iradesiyle belirlemiştir. Bu ereklere ulaşmak için kararlı adımlar atmaktayız.

Önümüzdeki dönemde, ekonomik, siyasal ve toplumsal reformlarını tamamlamış, Avrupa Birliği'ne tam üyeliğini gerçekleştirmiş, bölgesinde barış, istikrar ve işbirliğinin güvencesi olan bir Türkiye'nin güçlü bir biçimde ortaya çıkışını göreceğiz. Bu süreç içinde Türk dış politikası da Türkiye'nin gelişmesinin, büyümesinin ve yeni uluslararası mimaride küresel bir aktör olarak yerini almasının gerçek bir aracı olarak işlev görecektir.

Yüce Meclisimizin yeni yasama yılındaki çalışmalarıyla bu yönde önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum.

Türkiye, bulunduğu duyarlı coğrafi konum içinde, Soğuk Savaş sonrasında değişen jeopolitik ortamın da etkisiyle, çok yönlü, çok boyutlu ve değişken güvenlik sorunları ile karşı karşıya bulunmaktadır. 

Yeni binyılda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, yurdumuza yönelik iç ve dış tehditleri caydıracak, güvenle savunacak, ulusal çıkarlarımızın ve 21. yüzyıldaki ana ereklerimizin elde edilmesine katkıda bulunacak ve dış politikamızı destekleyecek güç ve kudretinin ve yüksek hazırlık düzeyinin sürdürebilmesi, modernize edilmesi ve yeniden yapılandırılması Devletimizin ana görevleri arasındadır. Yüce Meclisimizin bu konuda gereken duyarlılığı göstermeye devam edeceğinden eminim. 

Türkiye, Büyük Atatürk'ün "Yurtta Barış, Dünyada Barış" temel ilkesinden hareketle, barış ve istikrarın çevresine yayılmasında, Bosna-Hersek ve Kosova harekatlarında, Balkanlar ve Karadeniz'de Çok Uluslu Bölgesel Barış Gücü oluşturulması ve Askeri Eğitim İşbirliği ve Barış İçin Ortaklık faaliyetlerinde görüldüğü üzere doğrudan etkin bir rol oynamaktadır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri ulusumuzun gurur ve güvenine layık olarak, verilecek her türlü görevi eksiksiz yerine getirme yeteneğine sahiptir. Her devletin sınırlarını, halkını ve rejimini koruması bir egemenlik hakkıdır.Büyük Atatürk'ün kurduğu demokratik, laik Cumhuriyet'in, ulusal güç ögelerinin toptan kullanılmasıyla sonsuza kadar korunacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, bir bölgesel güç olarak etkinliğinin artırılması ve uzun dönemde küresel bir güç durumuna gelebilmesi, yüksek teknolojiye dayanan, dinamik ve kendi kendine yeterli bir savunma sanayii ile desteklenmesine bağlıdır. Türk savunma sanayii, bugün gelinen noktada kaydadeğer bir üretim yeteneğine erişmiş olup mal ve hizmet alımlarındaki yerli katkı oranının daha da artırılması amaçlanmalıdır. Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nca yürütülen araştırma-geliştirmeye dayalı ortak yatırım girişimlerine, yüksek teknolojinin ülkemize kazandırılmasına ve savunma sistemlerinin edinilmesinde denge uygulamaları ile döviz kaybının azaltılmasına, savunma sanayii ticaretinde karşılıklılık ilkesinin işletilmesine ve böylece savunmaya ayrılan sınırlı kaynakların ödemeler dengesi üzerindeki olumsuz etkisinin en az düzeye indirilmesine büyük önem verilmektedir. Tasarılara ivedi ve istikrarlı parasal desteği sağlamak üzere Savunma Sanayii Destekleme Fonu'nun sağlıklı oluşumuna ve gereksinme duyulan kaynakların kesintisiz akışına çaba harcanmalıdır. 

Sayın Başkan, 

Değerli Milletvekilleri, 

Sonuç olarak, Türkiye'nin çağdaşlaşma ve Batı'ya yönelme ereği, Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte başlatılmış olan bir süreçtir. Atatürk, Cumhuriyet'i kurarken çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi ulusumuza erek olarak göstermiştir. 1998 yılında kutladığımız Cumhuriyet'in 75. yıldönümü, çağdaş uygarlığı yakalama yarışında başarılan ve henüz başarılamayan hususların bir değerlendirmesine olanak vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bu 75 yıllık dönemi, tarihinin en uzun barış dönemi olmuş ve büyük bir kalkınma gerçekleştirilmiştir. Dünyadaki gelişmeler Türkiye'nin önemini artırmış, ülkemiz için yeni ufuklar ve fırsatlar yaratmıştır. Türk Ulusu ve Devleti'nin çağdaşlığı benimsediği ve evrensel değerleri ilke edindiği 21. yüzyıla girdiğimiz dönemde, dünyadaki hızlı gelişmelere koşut olarak, Türkiye'ye çağı yakalatacak ulusal ana ereklerin belirlenmesi tarihi bir görevdir. 

Türkiye'nin çağdaşlaşma ereğine ulaşması için gerekli karar alma sistemi, toplumun uzun dönemli çıkarlarını koruyup gerçekleştirecek bir yapıya oturtulmalıdır. Bunun için de saydamlığa, doğru ve hızlı bilgi akışının sağlanmasına, hukuksal ve kurumsal alt yapının ve reformların en etkin biçimde gerçekleştirilmesine gereksinme bulunmaktadır. Karar alma yöntemine sivil toplum kuruluşlarının da katılması, alınan kararların uygulanmasının sürekli izlenmesi, sonuçların denetlenmesi ve değerlendirilmesi asıl olmalıdır. 

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliğinin gerçekleştirilmesi, 21. yüzyıl ana ereklerinin başında gelmektedir. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik süreci içinde olması, uluslararası kurallara uyma ve bilgi toplumunun gerektirdiği koşulları yerine getirme yönünden önemli bir fırsat yaratmaktadır. Bu çerçevede Avrupa Birliği'ne tam üyelik, binlerce yıllık tarih ve kültür birikimine sahip olan ülkemizin gerçek potansiyelini ortaya koymasına ve birikimini dünya ile paylaşmasına yardımcı olacaktır. Önemli bir jeostratejik konuma sahip olan ülkemiz bulunduğu bölgede politik, ekonomik, sosyal ve kültürel etkileşimi artırarak bölge ve dünya barışına daha büyük katkılar yapabilecektir. Avrupa Birliği'ne tam üyelik ereği, Türkiye'nin stratejik vizyonunun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu erek, Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ereği ile de örtüşmektedir. 

Ekonomik ve sosyal yapıda gerekli dönüşümlerin gerçekleştirilmesi durumunda, Türkiye'nin, önümüzdeki 20 yıllık dönemde yıllık ortalama yüzde 7 büyüme hızını gerçekleştirmesi, kişi başına gelirini Avrupa Birliği ülkeleri düzeyine yaklaştırması ve bu dönemde 1.9 trilyon Dolar civarında bir GSMH düzeyine ulaşarak dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmesi olanaklıdır.

Türkiye'nin jeostratejik konumu, kültürel birikimi ve siyasal, ekonomik, toplumsal ve askeri alanlarda gerçekleştireceği gelişmeler sonucu 2010'larda bölgesel bir güç olarak etkinliğini daha da artırması, 2020'lerde ise küresel bir güce dönüşmesi ereklenmektedir. 

Cumhuriyet'in kültür öğesini bugünlere taşımak, kültürel yükselmenin yollarını açmak zorundayız. Bilimde, sanatta, teknolojide, sporda söz sahibi olmalıyız, kültür alanımızı genişletmeliyiz.

Temel değerlerimizi ve kimliğimizi koruyarak bilgi toplumu düzeyine geçişin sağlanması ve toplumun yaşam kalitesinin yükseltilmesi uzun dönemli temel ereklerimizden biridir. Günümüzde ancak bilgi çağının gereklerine ayak uydurabilen, bilim ve teknoloji üretme konumuna gelebilen uluslar, 21. yüzyıl dünyasında daha etkili ve güçlü olabileceklerdir. Bilgi çağında, demokrasi ve kalkınma ayrılmaz bir ikili oluşturacaktır. Araştırma-geliştirmeye, eğitime, sağlığa, bilim ve teknoloji yeteneğinin güçlendirilmesine artan bir önem verilmesi gerekmektedir. 

Türk Silahlı Kuvvetlerinin, 21. yüzyıl jeostratejik ortamının gereksinmelerine yanıt verecek ve Müşterek Harekat Konsepti'nin gereklerini yerine getirecek biçimde reorganize ve modernize edilmesi, en yüksek caydırıcılık gücüne ve hazırlık düzeyine yükseltilmesi ve etkin bir savunma sanayii ile desteklenmesi asıldır. 

21. yüzyılın başı için belirlenen bu ana erekler, Bakanlar Kurulu'nca kabul edilmiş bulunan "Uzun Vadeli Gelişme Stratejisi"ne, TBMM tarafından onaylanan "Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı"na ve stratejik askeri planlamalara da uygun bulunmaktadır. Türkiye, sözkonusu ana erekleri en geç Cumhuriyet'in 100. yıldönümünün kutlanacağı 2023 yılına kadar gerçekleştirmelidir. 2023 yılından sonra da Türk Ulusu'nun çağın gereklerine uygun yeni dinamik ülküler doğrultusunda ilerlemeyi sürdürmesi gerekmektedir.

Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ve aşma ereği doğrultusunda, Türkiye gelişmesini daha ileri aşamalara ulaştırmakta kararlıdır. Türkiye, 21. yüzyılda, kültür ve uygarlığın en ileri aşamasına ulaşarak dünya standartlarında üreten, gelirini adil paylaşan, insan haklarını güvenceye alan, hukukun üstünlüğünü, katılımcı demokrasiyi, laikliği, din ve vicdan özgürlüğünü en üst düzeyde gerçekleştiren, etkili bir dünya devleti olacaktır. Bunun en büyük güvencesi toplumumuzun dinamizmi ve yaratıcı gücüdür.

Ulusumuza, Devletimize ve demokrasimize olan inancımızı koruyarak Yüce Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in etrafında topluca durarak, Cumhuriyet'in dayandığı temel ilkelere bağlı kalarak ve ulusal birlik ve beraberlik içinde çok çalışarak 21. yüzyılın ilk çeyreği içinde çağdaş, demokratik, laik, bilgi çağını yakalamış, mutlu, büyük ve güçlü bir Türkiye'yi yaratmamız gelecek kuşaklara karşı tarihi sorumluluğumuzdur. 

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, Yüce Meclisimizin Sayın Başkanını ve değerli üyelerini içten saygılarımla selamlıyorum. 
 
 

Önceki sayfa


KAYNAK:CUMHURBAŞKANLIĞI İNTERNET SİTESİ
(1 EKİM 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş